AVRUPA İNSAN HAKLARI MAHKEMESİ
İKİNCİ BÖLÜM
KABUL EDİLEBİLİRLİK HAKKINDA KARAR
Başvuru no. 26752/10 ve 26759/10
Cengiz ACAR ve Mehmet Ali ÖZ / Türkiye
Başkan
Valeriu Griţco,
Hâkimler
Branko Lubarda,
Pauliine Koskelo,
ve Bölüm Yazı İşleri Müdür Yardımcısı Hasan Bakırcı’nın katılımıyla 30 Mart 2021 tarihinde Komite olarak toplanan Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (İkinci Bölüm),
6 Nisan 2010 tarihinde yapılan yukarıda anılan başvuruları dikkate alarak,
Davalı Hükümet tarafından ibraz edilen görüşleri ve bu görüşlere cevaben başvuranlar tarafından ibraz edilen görüşleri göz önüne alarak,
Gerçekleştirilen müzakerelerin sonucunda aşağıdaki kararı vermiştir:
OLAYLAR
1. İlk davadaki başvuran, Cengiz Acar, 1972 doğumludur. İkinci davadaki başvuran, Mehmet Ali Öz, 1955 doğumludur. Başvuranlar, Türk vatandaşı olup, Batman’da ikamet etmektedirler. Mahkeme nezdinde Batman barosuna bağlı M.M. Erken, S. Özevin ve E. Erken tarafından temsil edilmişlerdir.
2. Türk Hükümeti (“Hükümet”) ise kendi görevlisi tarafından temsil edilmiştir.Davanın Koşulları
3. Dava konusu olaylar, taraflarca ibraz edildiği şekliyle, aşağıdaki gibi özetlenebilir:Davanın arka planı
4. Başvuranlar 2005 yılında özelleştirilinceye dek bir Kamu İktisadi Teşekkülü olan Tüpraş Batman Petrol Rafinerisi (“Tüpraş Rafinerisi” veya “Tüpraş”) ile Milli Savunma Bakanlığı yakıt deposu ve ikmal tesisinin (bundan böyle “ANT”) yakınlarında Batman’ın Toptancı Sitesi bölgesinde iki ayrı mülkün sahibiydi.
5. 3 Mayıs 2004 tarihinde, Toptancılar Sitesi’nin altında büyük bir patlama meydana gelmiş ve sonucunda 3 kişi ölmüş, çok sayıda kişi de yaralanmıştır. Patlama ve devamında çıkan yangın, bölgede içlerinde başvuranların mülkünün de olduğu birçok mülke zarar vermiştir.
6. Patlama ve ardından gelen idari ve adli gelişmelerle ilgili daha fazla bilgi Kurşun/Türkiye (no. 22677/10, §§ 7-45, 30 Ekim 2018) davasında özetlenmiştir.Başvuranlar tarafından açılan ilk davalar
7. Başvuranlar, sırasıyla 19 ve 27 Nisan 2005 tarihlerinde Batman Asliye Hukuk Mahkemesi (“Batman Hukuk Mahkemesi”) nezdinde Tüpraş ve ANT aleyhinde tazminat davaları açmış ve mülklerinin maruz kaldığı yapısal hasar ve ticari kayıp iddiaları için tazminat talebinde bulunmuşlardır. Başvuranlar ayrıca, mülklerinin değerinin düşmesi ve diğer “benzer” zararlar için daha fazla tazminat isteme haklarını saklı tutmuşlardır.
8. Batman Hukuk Mahkemesi 20 Ekim 2006 ve 12 Ekim 2009 tarihlerinde başvuranların yapısal hasara ilişkin Tüpraş aleyhine açmış oldukları davayı kabul etmiş ve bu başlık altında başvuranlara tazminat ödenmesine karar vermiştir. Ancak, Batman Hukuk Mahkemesi yeterli delil bulunmaması nedeniyle ticari kayba ilişkin iddiaları reddetmiştir. Yargıtay, 17 Temmuz 2007 ve 16 Mart 2010 tarihlerinde bu kararları onamıştır.Başvuranlar tarafından açılan ikinci davalar
9. Bu süreçte sırasıyla 19 Şubat ve 8 Mart 2007 tarihlerinde başvuranlar Batman Hukuk Mahkemesi nezdinde Tüpraş aleyhinde ek davalar açmışlardır. Birinci başvuran mülkünün değerinin düşmesi sebebiyle 63.000 Türk lirası (TRY) ve patlamadan itibaren oluşan kira geliri kaybı için 7.000 TRY talep etmiştir. İkinci başvuran ise mülkünün değerinin düşmesi sebebiyle 65.000 TRY talep etmiştir. Başvuranlar dilekçelerinde patlamanın ardından Toptancılar Sitesi’nin boşaltıldığını ve bu durumun mülklerinin değerini önemli ölçüde düşürdüğünü ve kira geliri kaybına neden olduğunu ileri sürmüşlerdir. Başvuranlar ayrıca Batman Hukuk Mahkemesince 2004/966 Esas sayılı davada karar verildiği ve Yargıtayca onandığı üzere, patlamayla ilgili sorumluluğun doğrudan Tüpraş’a ait olduğunun artık kesin olarak tespit edildiğini vurgulamıştır (kanun tarafından kurulan bir mahkeme tarafından verilen ve Tüpraş Rafinerisinin sızıntının kaynağı olduğunun ilk defa bir mahkemece alenen tespit edildiği bu karar ile 30 Ocak 2007 tarihinde bu kararı onayan Yargıtay kararına ilişkin ek bilgiler için bk. yukarıda anılan Kurşun, §§ 42-45).
10. Batman Hukuk Mahkemesi 16 Mayıs 2008 tarihinde vermiş olduğu iki kararla başvuranların ek tazminat taleplerini zaman aşımına uğraması nedeniyle reddetmiştir. Batman Hukuk Mahkemesi, başvuranların iddialarının Borçlar Kanunu’nun 60 § 1 maddesi kapsamında olan haksız eyleme ilişkin olduğuna karar vermiştir. İlgili Kanunun 60 § 1 maddesi, kişinin zararı ve bu zarardan sorumlu olan tarafı öğrendiği tarihten itibaren bir yıl içinde tazminat talebinde bulunmalarını gerektirmektedir. Başvuranların söz konusu patlamaya ilişkin 19 ve 27 Nisan 2005 tarihlerinde tazminat için açmış oldukları ilk davaları akılda tutarak, Batman Hukuk Mahkemesi, en geç bu tarihlerde, başvuranların söz konusu eylem ve sorumlu taraf hakkında bilgi sahipleri olmuş olmaları gerektiğine karar vermiştir. Dolayısıyla, geçerli bir yıllık süre sınırı içinde ek davalar açılmamıştır. Batman Hukuk Mahkemesi ayrıca, Tüpraş yetkilileri aleyhine söz konusu patlamayla bağlantılı olarak ceza yargılaması dâhilinde suç isnatları da yapılmış olmasına rağmen, bu suçlamaların, mülga Ceza Kanunun 465. maddesinde belirtilen ve söz konusu hukuk yargılamalarına daha uzun cezai zamanaşımı süresinin uygulanmasını tetikleyecek suçlarla ilgili olmadığını belirtmiştir (bk. aşağıdaki 15 ila 17. paragraflar).
11. Başvuranlar bu karalara karşı temyize gitmişlerdir. Başvuranlar genel olarak mağdurun, haksız eylemin sorumlusu hakkında kesin ve belli bir biçimdeki bilgiye sahip olmadığı sürece ilgili süre sınırının başlamayacağını ileri sürmüşlerdir. Başvuranlar ayrıca, ilk tazminat davalarının esasen sorumlu tarafın kimliğini belirlemeyi amaçladığını iddia etmişlerdir. Başvuranlar, ancak 2004/966 Esas sayılı ve 30 Ocak 2007 tarihli davanın kesin sonuca ulaşması üzerine gerekli olan fail bilgisini edindiklerini iddia etmişlerdir. Başvuranlar ayrıca, ilk derece mahkemesi tarafından aynı patlama sonucunda mülklerinde hasar meydana gelen başka kişiler hakkında verilen kararlarda çelişki olduğunu iddia etmişlerdir. Başvuranlar ayrıca, mülga Borçlar Kanun’un 60 § 2 maddesince ön görülen özel süre sınırının söz konusu yargılamalarda uygulanmış olması gerektiğini ileri sürmüşlerdir.
12. Yargıtay 28 Nisan 2009 tarihinde başvuranların temyiz başvurularını reddetmiştir.
13. Yargıtay ayrıca, 8 Ekim 2009 tarihinde başvuranların karar düzeltme talebini reddetmiştir.İlgili İç Hukuk ve Uygulama
14. İlgili zamanda yürürlükte olan 818 sayılı Borçlar Kanun’un 60 § 1 maddesine göre (“mülga Borçlar Kanunu”), maddi zarar nedeniyle açılan tazminat davası, zarar gören tarafın zararı ve failini öğrendiği tarihten itibaren bir sene ve en geç zarara neden olan eylemin işlenmesinden itibarına on yıl sonra zaman aşımına uğrayacaktır.
15. Bu maddenin ikinci fıkrasında, eğer tazminat davası, aynı zamanda ceza kanunları mucibince daha uzun bir zamanaşımı süresine tabi bir suç teşkil eden bir eylemden kaynaklanmışsa, şahsi tazminat davasına da o zamanaşımı süresinin uygulanacağı belirtilmiştir.
16. 756 sayılı mülga Türk Ceza Kanunu’nun 465. maddesi uyarınca, bir kimsenin veya bir şirketin hizmetinde bulunanlar tarafından vazife ve hizmet sırasında işlenen 455 ve 459. maddelerde yazılı cürümlerden dolayı hükmedilecek tazminattan o kimse veya şirket malen mesuldür.
17. Hükümet tarafından alıntılanan 27 Haziran 2001 tarihli ve E. 2001/4-472 K. 2001/547 sayılı kararda, Yargıtay Hukuk Genel Kurulu, daha uzun zamanaşımı süresinin, mülga Borçlar Kanunu’nun 60 § 2 maddesinin anlamı dâhilinde sadece suç işleyenlere veya bir suça ortak olmuş kişilere karşı açılan hukuk yargılamalarında uygulandığının yerleşik bir ilke olduğuna karar vermiştir. Bu yüzden daha uzun zamanaşımı süresi çalışanlara veya söz konusu suçlardan sadece mali olarak sorumlu olanlara karşı açılan hukuk yargılamalarında uygulanmaz. Hukuk Genel Kurulu ayrıca, eski Ceza Kanunu’nun 465. maddesi bu ilkeye bir istisna getirdiğini belirtmiştir. Bu nedenle, Ceza Kanunu’nun 465. maddesinde belirtilen ve çalışanları tarafından işlenen suçlardan kaynaklanan zarar nedeniyle bir işveren veya şirket aleyhine hukuk davası açıldığı durumlarda, mülga Borçlar Kanunu’nun 60 § 2 maddesinin anlamı dâhilindeki daha uzun zamanaşımı süresi bu davalara uygulanır.
HUKUKİ DEĞERLENDİRME
18. Mahkeme, başvuruların konuları bakımından benzer olduklarını göz önünde bulundurarak, bunları tek bir kararda müştereken incelemeyi uygun görmektedir.Sözleşme’nin 6 § 1 maddesi kapsamındaki şikâyetler
19. Başvuranlar, sonradan açılan davalarının mülga Borçlar Kanunu’nun 60 § 1 maddesi uyarınca zamanında açılmadığı gerekçesiyle reddedilmesi nedeniyle adil yargılanma hakkından mahrum bırakıldıklarından şikâyet etmişlerdir. Başvuranlar ayrıca, mülga Borçlar Kanunu’nun 60 § 2 maddesinde öngörülen daha uzun zamanaşımı süresinin söz konusu yargılamalara uygulanması gerektiğini ileri sürmüşlerdir. Ek olarak, başvuranlar yerel mahkemelerin ek davalarını reddeden kararlarının Yargıtayın uygulamasına uygun olmadığını ve aynı patlama sonucunda mülklerinde hasar meydana gelen başka kişiler hakkında verilen kararlarla çeliştiğini ileri sürmüşlerdir.
20. Başvuranlar, ayrıca, Yargıtayın temyiz ve karar düzeltme taleplerine ilişkin red kararlarının gerekçeden yoksun olduğunu ileri sürmüşlerdir.
21. Başvuranlar ek olarak, 14 Ekim 2017 tarihli görüşlerinde, söz konusu hasarın “devam eden” nitelikte olması gerekçesiyle taleplerinin zaman aşımına uğradığı şeklinde değerlendirilmesi konusunda şikâyette bulunmuşlardır.Tarafların beyanları
22. Başvuranlar, mülga Borçlar Kanunu’nun 60 § 1 maddesi kapsamında bir tazminat davasının hem sorumluların tespitinden hem de mağdurun gördüğü hasardan haberdar olmasından itibaren bir yıl içinde açılması gerektiğini ileri sürmüşlerdir.
23. Başvuranlar yargılamaların başında sorumluların kimliğini ve uğradıkları zararın miktarını kesin olarak bilmelerinin beklenemeyeceğini iddia etmişlerdir. Başvuranlar bu bağlamda, sadece sorumluluğa yönelik şüphelerin bulunmasının süre sınırının başlatılması için yeterli olmadığını ileri sürmüşlerdir. Başvuranlara göre, ek davalarını reddeden kararların Yargıtayın uygulamasına uygun değildir ve aynı patlama sonucunda mülklerinde hasar meydana gelen başka kişiler hakkında verilen kararlarla çelişmektedir.
24. Ayrıca başvuranlar, mülga Borçlar Kanunu’nun 60 § 2 maddesinde öngörülen daha uzun zamanaşımı süresinin söz konusu yargılamalara uygulanması gerektiğini ileri sürmüşlerdir.
25. Hükümet, iç hukuk uygulamasını yorumlama görevinin ulusal hâkimlere düştüğünü belirtmiştir. Mülga Borçlar Kanunu’nun 60 § 1 maddesi tarafından öngörülen süre sınırı kuralının yorumlanmasında ilgili yerel mahkemeler tarafından yapılan bir keyfilik olmadığından başvuranların bu yöndeki şikâyeti dördüncü derece mahkemesi şikâyeti niteliğindedir. Hükümet ayrıca, başvuranların ilk davalarını öngörülen süre sınırı içinde açtığını ancak bu süre içinde ek dava açmadıklarını vurgulamıştır.
26. Başvuranların mülga Borçlar Kanunu’nun 60 § 2 maddesine ilişkin şikâyeti ile ilgili olarak Hükümet, yerel mahkemelerin bu konuya ilişkin vermiş olduğu kararlarının Yargıtay içtihadına uygun olduğunu ileri sürmüştür (bk. yukarıda 17. paragraf).Mahkemenin değerlendirmesi
(a) Başvuranların ek davalarının reddedilmesine ilişkin şikâyetler
27. Mahkeme, Sözleşme’nin 6 § 1 maddesi tarafından güvence altına alınan mahkemeye erişim hakkı açısından başvuranların şikâyetlerini incelemeyi uygun görmüştür (bk., yukarıda anılan Kurşun, § 93). Bu anlamda Mahkeme, mahkemeye erişim hakkına ilişkin olan Zubac/Hırvatistan ([BD] no. 40160/12, §§ 76‑79, 5 Nisan 2018) davasıyla ilgili içtihadın özetine atıfta bulunmuştur.
28. Mahkeme, başvuranların ilk şikâyetinin eski Borçlar Kanunu’nun 60 § 1 maddesince ön görülen süre sınırı kuralının belirlenmesi konusunda olduğunu not etmiştir. Bu maddeye göre bütün haksız fiil iddiaları hasarın ve bu hasardan sorumlu olanların kimliklerinin mağdur tarafından öğrenildiği andan itibaren bir yıl içerisinde ortaya konulmalıdır. Başvuranlar bu bağlamda, ilk davaların açıldığı tarihte haksız eylemin sorumlusu ve zarar hakkındaki gerekli bilgiye sahip olmanın kendilerinden beklenemeyeceğini iddia etmişlerdir.
29. Mahkeme, usule ilişkin kuralların yorumuna yönelik anlaşmazlıkların çözümünün öncelikle ulusal makamları ve mahkemeleri ilgilendirdiğini yinelemektedir (bk. Tejedor García/İspanya, 16 Aralık 1997, § 31, Karar ve Hükümler Derlemesi 1997‑VIII). Sonuç olarak, somut davada Mahkemenin esas olarak görevi, yerel mahkemelerin ilgili bir yıllık süre sınırını başvuranların mahkemeye erişim hakkına halel getirmeksizin öngörülebilir ve makul bir şekilde uygulayıp uygulamadığını belirlemektir (bk., yukarıda anılan Kurşun, § 95).
30. Somut davanın koşulları göz önünde bulundurulduğunda, Mahkeme, yerel mahkemelerin ikinci yargılama sürecinde başvuranların iddialarının zaman aşımına uğradığına karar verdiğini gözlemlemektedir. Yerel mahkemeler, bu bağlamda, başvuranların ilk davalarını açtıkları tarihte gerekli bilgiye sahip olduklarını düşündüklerini belirtmişlerdir (bk. yukarıda 10. paragraf).
31. Başvuranların sorumlunun tespitiyle ilgili yeterli bilginin olmayışı iddialarına ilişkin olarak, Mahkeme, olaydan sorumlu olan Tüpraş’ın, başvuranların aleyhinde ilk davalarını açtıkları iki taraftan biri olduğunu gözlemlemektedir (bk. yukarıda 7. paragraf). Dolayısıyla, başvuranlar sırasıyla 19 ve 27 Nisan 2005 tarihlerinde Tüpraş aleyhine tazminat davası açma fırsatından faydalandıkları için, yerel mahkemelerin, başvuranların sorumlu tarafı en geç bu tarihlerde farkına vardıklarına ilişkin sonucu, mevcut davanın koşullarında aşırı şekilci bir yaklaşım olarak görünmemektedir (bk, yukarıda anılan Kurşun (karşıt durum) § 101).
32. Hasardan haberdar olma konusundaki ikinci kritere ilişkin olarak, Mahkeme, başvuranların, genel olarak, iddialarını temellendirmeden, sadece zararın miktarını kesin olarak bilemeyeceklerini iddia ettiklerini gözlemlemektedir. Benzer şekilde, başvuranlar yerel mahkemeler nezdinde ilk davalarını açtıkları tarihte, iddia edilen değer kaybına veya kira geliri kaybına ilişkin zararı bilemeyeceklerini ileri sürmemişlerdir. Nitekim, başvuranlar yerel mahkemeler nezdinde yapmış oldukları iddialarında, iddia ettikleri zarar hakkında ne zaman bilgi edinmelerinin beklenebileceğine dair herhangi bir açıklama veya argüman yapmadan, sorumlunun kimliğine ilişkin yeterli bilginin olmayışına odaklanmışlardır (bk. yukarıda 9 ve 11. paragraflar). Mahkeme ayrıca, başvuranların olaydan neredeyse bir yıl sonra 2005 Nisan tarihinde açmış oldukları ilk tazminat davalarında başvuranların açıkça mülklerinin değerinin düşmesi ve diğer “benzer” zararlara ilişkin atıfta bulunduklarını kaydetmektedir (bk. yukarıda 7. paragraf). Ancak, başvuranlar değer düşmesi ve kira geliri kaybı iddiaları ilişkin tazminat talebinde bulunmamışlardır. Başvuranlar bunun yerine, 2007 yılında, iddia edilen zararları ile ilgili olarak yapılan herhangi bir değerlendirmeye dayanmadan, bu başlıklar altında tazminat talep etmişlerdir. Ancak başvuranlar, ilk eylemlerinde neden bu iddialarda bulunmalarının beklenemeyeceğine dair herhangi bir ilgili açıklama sunmamışlardır.
33. Başvuranların ek davalarını reddeden kararlar ile yerel mahkemelerin içtihatları arasında bir çelişki olduğu iddiası hususunda, Mahkeme, başvuranlara ilişkin kararlar ile onların atıfta bulunduğu diğer kararlar arasında herhangi bir çelişki bulmamaktadır.
34. Son olarak, başvuranlar, yerel mahkemelerin ek tazminat davalarında mülga Borçlar Kanununun 60 § 2 maddesinde öngörülen özel süre sınırını uygulamadıkları iddiasıyla şikâyette bulunmalarıyla ilgili olarak Mahkeme, Hükümetinde belirttiği gibi, yerel mahkemelerin konuya ilişkin kararının Yargıtay Hukuk Genel Kurulunun içtihadına uygun olduğunu gözlemlemektedir (bk. yukarıda 15 ve 17. paragraflar). Nitekim, istisnai olarak Tüpraş aleyhindeki hukuk davalarına ilişkin daha uzun bir zamanaşımı süresinin uygulanabileceğinin öngörüldüğü Türk Ceza Kanunu’nun 465. maddesi, söz konusu kararlarda Tüpraş yöneticilerine yöneltilen cezai suçların ilgili maddedeki belirtilen suçlar kapsamına girmemesi nedeniyle, eski Borçlar Kanunu’nun 60 § 2 maddesi başvuranların davalarında uygulanmamıştır (bk. yukarıda 10. paragraf). Bu duruma zıt düşecek bir kanıtın yokluğunda, Mahkeme, bu bağlamda yerel mahkemeler tarafından yapılan ve keyfi veya aşırı şekilci görünmeyen değerlendirmenin sorgulanması için herhangi bir neden görmemektedir.
35. Yukarıdaki hususlar ışığında ve iç hukukun yorumlanması ve uygulanmasına yönelik sınırlı rolü göz önünde bulundurulduğunda Mahkeme, başvuranların ek davalarının zaman aşımına uğradığı gerekçesiyle reddedilmesinin, somut davaların koşulları dâhilinde öngörülemez veya dayanaksız olarak değerlendirilemeyeceği kanaatindedir.
36. Dolayısıyla, Mahkeme, başvuruların bu kısmının, açıkça dayanaktan yoksun olduğu ve Sözleşme’nin 35 §§ 3 (a) ve 4 maddesi uyarınca reddedilmesi gerektiği sonucuna varmıştır.
(b) Sözleşme’nin 6 § 1 maddesi kapsamındaki diğer şikâyetler
37. Ek olarak, başvuranlar Yargıtayın temyiz ve karar düzeltme taleplerine ilişkin red kararlarının gerekçeden yoksun olduğu hususunda şikâyette bulunmuşlardır.
38. Mahkeme temyiz taleplerine ilişkin durumlarda, Sözleşme’nin 6. maddesinin, bir mahkemenin, bir alt mahkeme tarafından verilen gerekçeye atıfta bulunarak temyiz talebini reddederken, kararında ayrıntılı gerekçelere yer vermesi gerektirmediğini yinelemektedir (Kabasakal ve Atar/Türkiye (k.k.), no. 70084/01 ve 70085/01, 1 Temmuz 2003 ve Feryadi Şahin/Türkiye, no. 33279/05, § 22, 13 Eylül 2011).
39. Dolayısıyla, bu şikâyet açıkça dayanaktan yoksun olup, Sözleşme’nin 35 §§ 3 (a) ve 4 maddesi uyarınca reddedilmesi gerekmektedir.
40. Başvuranlar, 14 Ekim 2017 tarihli görüşlerinde, söz konusu hasarın “devam eden” nitelikte olması gerekçesiyle taleplerinin zaman aşımına uğradığı şeklinde değerlendirilmesi konusunda şikâyette bulunmuşlardır.
41. Mahkeme bu ek şikâyetin 8 Ekim 2009 tarihinde kesinleşen davalara ilişkin olduğunu kaydetmiştir. Ek olarak Mahkeme, bu ek şikâyetin başvuranların Mahkemeye yaptığı ilk şikâyetlerin detaylı bir hali olmadığı ve yeni bir husus olduğunu belirtmiştir. Bu sebeple Mahkemenin söz konusu ek şikâyeti altı aylık süre dışında ileri sürüldüğü gerekçesiyle Sözleşme’nin 35 §§ 1 ve 4 maddesi uyarınca reddetmesi gerekmektedir (bk., bu davaya uygulanabildiği ölçüde, yukarıda anılan Kurşun, § 80).Sözleşme’ye Ek 1 No.lu Protokol’ün 1. maddesi kapsamındaki şikâyetler
42. Başvuranlar Sözleşme’ye Ek 1 No.lu Protokol’ün 1. maddesi kapsamında 3 Mayıs 20004 tarihindeki patlama sebebiyle uğramış oldukları zarardan dolayı Devlet yetkililerinin mülklerine gelen hasarı önlemek için gerekli önlemleri almaya ilişkin pozitif yükümlülüklerini yerine getirmediğinden şikâyetçi olmuşlardır. Başvuranlar, ayrıca, uğradıkları zarara ilişkin kendilerine ödeme yapılmadığını ileri sürmüşlerdir. Ek olarak, başvuranlar söz konusu bölgede inşaat yasağının getirilmesinden şikâyetçi olmuşlardır.
43. Ayrıca başvuranlar Sözleşme’nin 13. maddesi kapsamında olaydan sonra başlatılan ceza yargılamalarının etkili olmadığını ve özellikle Öneryıldız/Türkiye davasında Mahkeme tarafından ortaya konulan kriterlerle uyumlu olmadığını ileri sürmüşlerdir ([BD], no. 48939/99, AİHM 2004‑XII).
44. Hükümet, diğerleri arasında, Sözleşme’nin 35 § 1 maddesi uyarınca, iç hukuk yollarının tüketilmediği gerekçesiyle başvuranların bu başlık altındaki şikâyetlerinin kabul edilemez bulunması gerektiğini iddia etmiştir. Bu bağlamda, Hükümet, başvuranların söz konusu tazminat davasını geçerli süre sınırı içinde açmamış ve ilgili Devlet yetkililerine karşı idari dava açmamış olduklarını iddia etmiştir.
45. Mahkeme, başvuranların bu başlık altındaki şikâyetlerinin Sözleşme’ye ek 1 No.lu Protokol’ün 1. maddesi kapsamında incelenmesi gerektiği kanısındadır (bk., yukarıda anılan Kurşun, § 109).
46. Başvuranların iddia edilen zarara karşılık olarak tazminat alamama hususundaki şikâyetlerini ilgilendirdiği ölçüde, Mahkeme, başvuranların ilgili süre sınırına uymayarak, yerel makamlara söz konusu zarara ilişkin şikâyetlerinin esasını inceleme fırsatı vermediklerini gözlemlemektedir. Bu nedenle, Mahkeme, Sözleşme’nin 6 § 1 maddesi kapsamında vermiş olduğu kararı da dikkate alarak (bk., yukarıda 36. paragraf) iç hukuk yollarının tüketilmemesi nedeniyle, başvuruların bu kısmının Sözleşme’nin 35 §§ 1 ve 4 maddesi uyarınca reddedilmesi gerektiği sonucuna varmıştır.
47. Başvuranların olaydan sonra açılan ve sadece ceza yargılamalarında bulunduğunu iddia ettikleri eksikler dolayısıyla düzeltici önlemler alınmadığına yönelik şikâyetleri konusunda, Mahkeme benzer bir hususu daha önce Kurşun (yukarıda anılan § 125) davasında incelemiş olduğunu ve söz konusu şikâyeti açıkça dayanaktan yoksun olması nedeniyle kabul edilemez bulduğunu gözlemlemektedir. Mahkeme, somut davada, farklı bir sonuca varmasını gerektirecek herhangi bir neden görmemektedir. Dolayısıyla, Mahkeme, başvurunun bu kısmının, açıkça dayanaktan yoksun olduğu ve Sözleşme’nin 35 §§ 3 (a) ve 4 maddesi uyarınca reddedilmesi gerektiği sonucuna varmıştır.
48. Başvuranların bu başlık altında kalan şikâyetlerine ilişkin olarak, Mahkeme, Hükümetin de belirttiği gibi, başvuranların, Mahkemeye başvurularını yapmadan önce, ilgili yerel makamlar veya mahkemeler nezdinde bu şikâyetleri ortaya koymadıklarını kaydetmiştir. Bu sebeple Mahkeme, bu şikâyetlerin, Sözleşme’nin 35 §§ 1 ve 4 maddesi uyarınca, iç hukuk yollarının tüketilmediği gerekçesiyle reddedilmesi gerektiği sonucuna varmıştır (benzer bir karar için bk., yukarıda anılan Kurşun, § 132).
Bu gerekçelerle, Mahkeme, oy birliğiyle,
Başvuruların birleştirilmesine;
Başvuruların kabul edilemez olduğuna karar vermiştir.
İşbu karar, İngilizce dilinde tanzim edilmiş olup, 29 Nisan 2021 tarihinde bildirilmiştir.
signature_p_2.
Hasan BakırcıValeriu Griţco
Yazı İşleri Müdür YardımcısıBaşkan
Full & Egal Universal Law Academy