AVRUPA İNSAN HAKLARI MAHKEMESİ
İKİNCİ BÖLÜM
KABUL EDİLEBİLİRLİK HAKKINDA KARAR
Başvuru no: 50702/18
Nazan AKIN PEKER / Türkiye
Başkan,
Paul Lemmens,
Hâkimler,
Jon Fridrik Kjølbro,Ivana Jelić, ve Bölüm Yazı İşleri Müdür Yardımcısı Hasan Bakırcı’nın katılımıyla 22 Ocak 2019 tarihinde Komite halinde toplanan Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (İkinci Bölüm),
23 Ekim 2018 tarihinde yapılan yukarıdaki başvuruyu göz önüne alarak,
Gerçekleştirdiği müzakerelerin sonucunda aşağıdaki kararı vermiştir:
OLAYLAR
1. Başvuran Nazan Akın Peker, 1959 doğumlu bir Türk vatandaşı olup, Kocaeli’nde ikamet etmektedir. Başvuran, Mahkeme önünde Ankara barosuna kayıtlı Avukat M. Alsan tarafından temsil edilmiştir.
A. Davanın Koşulları
2. Davanın koşulları, başvuran tarafından ifade edildiği şekliyle aşağıdaki gibi özetlenebilir.
3. 2000 yılının belirtilmeyen bir tarihinde, başvuran, Vakıflar Bankası Türk Anonim Ortaklığı’ndaki (bundan böyle “Vakıfbank”) görevinden emekli olmuştur. 1 Mayıs 2000 tarihinde, başvuran, tüm banka personelini kapsayan ve özel bir emeklilik fonu olan, Türkiye Vakıflar Bankası Türk Anonim Ortaklığı Memur ve Hizmetlileri Emekli ve Sağlık Yardım Sandığı Vakfından (bundan böyle “Vakıf ”) emekli maaşını almaya başlamıştır.
4. Başvuran, 26 Kasım 2010 tarihinde, aylık emeklilik maaşının miktarının artırılması talebiyle, Ankara İş Mahkemesinde dava açmıştır. Başvuran, Vakfa yaptığı katkıların (prim ödemelerinin), Sosyal Güvenlik Kurumuna - kamu sosyal güvenlik sandığı – bağlı kişilerin yaptıklarından önemli ölçüde daha fazla olmasına ve Vakıf Senedinin ilgili hükümlerine rağmen, emekli maaşının Sosyal Güvenlik Kurumu tarafından sağlananlarla aynı artış oranlarına tabi tutulmadığını iddia etmiştir.
5. 9 Ekim 2012 tarihinde, İş Mahkemesi davayı reddetmiştir. Mahkeme, 2011 yılında Sosyal Sigortalar Kanunu’nun (506 sayılı Kanun) geçici 20. maddeye eklenmiş olan yeni fıkrasına göre, 1. fıkranın (b) bendinin uygulanmasında (yardımların sağlanması ve bağlanması yönünden) , alt sınırın belirlenmesinde muadil miktar karşılaştırmasının esas alındığını kaydetmiştir. Mevzuattaki bu değişikliğin ışığında, yerel mahkeme, Vakfa üye olanların Sosyal Güvenlik Kurumuna bağlı olanlara kıyasla daha fazla emeklilik maaşı aldığını tespit etmiştir. Bu doğrultuda, başvuran, emekli maaşında bir artış elde edememiştir.
6. Yargıtay, 16 Nisan 2013 tarihinde kararı onamıştır.
7. Belirtilmeyen bir tarihte, başvuran, Türkiye Cumhuriyeti Anayasa Mahkemesine bireysel başvuruda bulunmuştur. Başvuran, adil yargılanma hakkının ve mülkiyet hakkının ihlal edildiğinden şikâyetçi olmuştur. Başvuran, kanunun geriye dönük bir şekilde uygulandığı geçici 20. maddenin ek fıkrasının, yargılamalara başladığı sırada yürürlüğe girdiğini ve maddenin kendisine yasama müdahalesi oluşturduğunu iddia etmiştir.
8. 21 Mart 2018 tarihinde, Anayasa Mahkemesi, başvuranın ve kendisi gibi aynı konuda başvuruda bulunmuş 413 kişinin adil yargılanma hakkının ihlal edildiğini tespit etmiştir. Anayasa Mahkemesi, mevzuattaki bu değişikliğin, Vakfa üye olanların açtıkları ve Yargıtay Hukuk Genel Kurulu’nun yeni kanun hükmü yürürlüğe girmeden önceki yerleşik kararları (bk. aşağıda 11. paragraf) doğrultusunda davacıların lehine sonuçlanabilecek davaları, kesin bir şekilde ve geriye dönük olarak çözmeyi amaçladığını gözlemlemiştir.
Mülkiyet hakları ile ilişkili şikâyetler konusunda, Anayasa Mahkemesi, adil yargılanma hakkının ihlali kapsamında yaptığı tespitleri göz önünde bulundurarak, ayrı bir hüküm verilmesine gerek olmadığı kanaatindedir. Son olarak, Anayasa Mahkemesi, en uygun tazmin şeklinin başvuranın aleyhine işleyen hükmün yürürlüğe girmeden önceki koşullara göre davanın yeniden açılması ve buna göre değerlendirilmesi olduğunu düşünerek, tazminat taleplerini reddetmiştir. Ayrıca Anayasa Mahkemesi, başvuranın da dâhil olduğu, aynı avukat tarafından temsil edilen 102 kişinin, avukatlık ücretleri için toplam 1.980 Türk lirası ödemesine karar vermiştir.
B. İlgili İç Hukuk ve Uygulama
9. Sosyal Sigortalar Kanunu’nun (506 sayılı Kanun) geçici 20. maddesinin ilgili kısımları aşağıdaki gibidir:
“Çalışanlarının malullük, yaşlılık ve ölümlerinde yardım yapmak üzere kendi sandıklarını kuran bankalar, sigorta şirketleri, ticaret ve sanayi odaları, borsalar veya bunların teşkil ettikleri birlikler aşağıdaki koşulları yerine getiren statülerini altı ay içerisinde sunmaları halinde bu kanunun hükümlerine tabi olmayacaktır. Söz konusu koşullar aşağıdaki gibidir:
(a) Sandık , ilgili kuruluşun bütün çalışanlarını kapsamalıdır,;
(b) Sandık,, iş kazası meslek hastalıkları, hastalık, analık, malullük, yaşlılık ve ölüm hallerinde, en az bu Kanunda belirtilen faydaları sağlamalıdır.;
...
(Ek fıkra: 13 Şubat 2011) 1. fıkranın (b) bendinin uygulanmasında, alt sınırın belirlenmesinde muadil miktar karşılaştırması esas alınır... Bu hüküm, yürürlüğe girdiği tarihten önceki artışlarda ve görülmekte olan davalar hakkında da uygulanır.”
10. Sosyal Sigortalar Kanunu’nun geçici 20. Maddesi uyarınca , Vakfın Sandık üyelerine sağladığı yardımlar (ve dolayısıyla emekli aylıkları) Sosyal Sigortalar Kanunu’nun sağladığından daha az olamayacaktır.
11. 24 Mart 2010 tarihinde verilen bir kararla, Yargıtay Hukuk Genel Kurulu, geçici 20. maddenin 1. fıkrasının (b) bendinde değinilen , alt sınırın belirlenmesinde, Vakfın artış oranları ile Sosyal Güvenlik Kurumu tarafından uygulanan oranlar karşılaştırılarak hesaplama yapılması gerektiğini kaydetmektedir. Vakıf tarafından yapılan artış oranının Sosyal Güvenlik Kurumu tarafından sağlanan orandan daha düşük olması durumunda, ilgili kişiler Sosyal Güvenlik Kanunu’nun artış oranları ile ilgili hükümlerinden yararlanabilecektir.
ŞİKÂYETLER
12. Başvuran, Sözleşme’nin 6. maddesi ile Sözleşme’ye Ek 1 No.lu Protokol’ün 1. maddesi uyarınca, yeni hükmün geriye dönük olarak davasına uygulanmasından şikâyetçi olmuştur. Bu bağlamda, başvuran ayrıca, tazminat taleplerinin Anayasa Mahkemesince reddedilmesinden şikâyetçi olmuştur çünkü davasının, adil yargılanma ve mülkiyet haklarının ihlali nedeniyle yeniden açılmasının kendisine uygun tazmin sağlamayacağını iddia etmiştir.
13. Başvuran ayrıca, Anayasa Mahkemesinin şikâyetini, başvuranın meşru bir beklentisi olmadığına kanaat getirerek konu bakımından (ratione materiae) bağdaşmadığı gerekçesiyle reddederek mülkiyet hakkını ihlal ettiğini iddia etmiştir.
14. Son olarak, başvuran Anayasa Mahkemesinin başvuruları birleştirerek 102 kişiye avukatlık ücreti için toplam bir miktar belirlemesi ile ilgili kararının kendisinin mal ve mülk dokunulmazlığı hakkını ihlal ettiğini; zira kendi avukatıyla ayrı bir sözleşme imzalamış olduğunu ve avukatlık ücretini bu sözleşmede belirtilen miktara göre ödemesi gerektiğini iddia etmiştir.
HUKUKİ DEĞERLENDİRME
A. Sözleşme’nin 6 § 1 maddesi
15. Başvuran, Sözleşme’nin 6 § 1 maddesine dayanarak, Sosyal Sigortalar Kanunu’nun geçici 20. maddesine eklenen fıkranın geriye dönük bir şekilde uygulanmasından dolayı adil yargılanma hakkını ihlal ettiğini ve Anayasa Mahkemesinin adil yargılanma hakkının ihlal edildiğini tespit etmesine rağmen kendisine tazminat ödenmesine hükmetmediğini iddia etmiştir.
16. Mahkeme, ulusal makamların ya açıkça ya da özü itibariyle Sözleşme ihlalini kabul edip telafi etmedikçe, başvuranın lehindeki karar veya tedbirler ilke olarak onu “mağdur” statüsünden çıkarmak için yeterli olmadığını yinelemektedir (bk., diğer kararlar arasında, Amuur/Fransa, 25 Haziran 1996, § 36, Karar ve Hükümler Derlemesi 1996‑III; Dalban/Romanya [BD], no. 28114/95, § 44, AİHM 1999‑VI ve Cocchiarella/İtalya [BD], no. 64886/01, §§ 71-2, AİHM 2006‑V). Ancak bu koşullar yerine getirildiğinde, Sözleşme’nin koruyucu mekanizmasının ikincil niteliği başvurunun incelenmesini engeller (bk. Jensen ve Rasmussen/Danimarka (k.k.), no. 52620/99, 20 Mart 2003 ve Albayrak/Türkiye, no. 38406/97, § 32, 31 Ocak 2008).
17. Somut davada Mahkeme, başvuran tarafından da belirtildiği üzere, başvuran ve Vakıf arasındaki anlaşmazlığın esasının karara bağlandığı yargılamalar sırasında Sosyal Sigortalar Kanunu’nun geçici 20. maddesinin ek fıkrasının yürürlüğe girmesiyle oluşan yasama müdahalesi sebebiyle Anayasa Mahkemesinin başvuranın adil yargılanma hakkının ihlal edildiği sonucuna vardığını bildirir. Dolayısıyla, başvuranın şikâyetçi olduğu söz konusu Sözleşme maddesinin ihlalinin Hükümet tarafından kabul edilmesiyle mağdur sıfatının ortadan kalkmasına ilişkin ilk koşul sağlanmıştır.
18. Burada dikkat edilmesi gereken husus Anayasa Mahkemesi tarafından, Sözleşme’nin ihlaline karşılık sunulan tazminin, ulusal düzeyde bir uygunluğa ve yeterliliğe sahip olup olmadığıdır. Mahkeme, bunun, özellikle söz konusu olan Sözleşme ihlalinin niteliğini göz önüne alarak, davanın tüm koşullarına bağlı olduğunu kabul ettiğini yenilemektedir (bk. Gäfgen/Almanya [BD], no. 22978/05, § 116, AİHM 2010).
19. Somut davaya bakıldığında, Mahkeme, Anayasa Mahkemesinin başvuranın adil yargılanma hakkının ihlal edildiği tespit edildikten sonra, en uygun tazmin şeklinin başvuranın 2010 yılında yargılamaları başlattığında yürürlükte olan hükümlerin temel alınarak yeniden yargılanması olacağı sonucuna vardığını gözlemlemektedir. Mahkeme, adil yargılanma hakkının ihlal edildiğini tespit ettiği davalarda, Sözleşme’nin 6. maddesinin gerekliliklerine uygun olarak yeniden yargılama yapılmasının uygun bir tazmin yolu olduğunu düşünmektedir. (bk., diğer kararlar arasında, Okan Güven ve Diğerleri/Türkiye, no. 13476/05, § 110, 14 Kasım 2017 ve burada anılan davalar). Bu nedenle, Mahkeme, ulusal makamların, başvuranın adil yargılanma hakkının ihlali için yeterli tazmin sağladığı sonucuna varmıştır.
20. Sonuç olarak, Mahkeme, başvuranın Sözleşme’nin 6. maddesinin ihlaliyle ilgili bir mağduriyet iddia edemeyeceğini tespit etmiştir. Dolayısıyla, başvurunun bu kısmı, Sözleşme’nin 35. maddesinin 3. fıkrasının (a) bendi ve 4. fıkrası uyarınca kabul edilemez bulunmuştur.
B. Sözleşme’ye Ek 1 No.lu Protokol’ün 1. maddesi
21. Başvuran, Anayasa Mahkemesinin şikâyetini konu bakımından (ratione materiae) bağdaşmadığı gerekçesiyle reddetmesi nedeniyle , mal ve mülk dokunulmazlığı hakkının ihlal edildiğini iddia etmiştir. Mahkeme, Anayasa Mahkemesinin, başvuranın mal ve mülk dokunulmazlığı hakkının ihlali hakkındaki şikâyetini reddetmediğini, ancak bunun yerine, adil yargılanma hakkının ihlal edildiği tespitine dayanarak, bu şikâyeti ayrı bir şekilde incelemeye gerek olmadığına dair karar vermiş olduğunu kaydetmektedir.
22. Bu bağlamda, Mahkeme, başvuranın, Anayasa Mahkemesi önündeki mülkiyet hakkıyla ilgili şikâyetinin adil yargılanma açısından incelenen konuyla, yani, başvuranın Vakfa karşı açtığı yargılamalar sırasında karşılaştığı yasama müdahalesi ile aynı olduğunu kaydetmektedir. Yukarıda da belirtildiği üzere, Anayasa Mahkemesi, başvuranın adil yargılanma hakkının ihlalini tespit etmiş ve bununla ilgili olarak kendisine İş Mahkemesi önünde yargılamaları yeniden açma olanağı vermiştir. Ancak Mahkeme, başvuranın bu konu hakkında herhangi bir bilgi sunmamış olduğunu ve sonuç olarak dava dosyasında başvuranın yargılamaların yeniden başlatılmasıyla ilgili bir talepte bulunduğuna dair herhangi bir gösterge olmadığını gözlemlemiştir.
23. Bu doğrultuda, söz konusu şikâyetin, Sözleşme’nin 35. maddesinin 1 ve 4. fıkraları uyarınca, iç hukuk yollarının tüketilmediği gerekçesiyle reddedilmesi gerektiği sonucuna varılmıştır.
24. Anayasa Mahkemesinin aynı avukat tarafından temsil edilen başvuranların topluca avukatlık ücreti ödemesine hükmettiği karara ilişkin şikayet ile ilgili olarak, Mahkeme, iddianın temeli mülkiyet hakkına ilişkin bir menfaate dayanıyorsa, ancak iç hukukta söz konusu menfaat için yeterli dayanak bulunması halinde (örneğin, ulusal mahkemelerin bu durumu tasdik eden yerleşik bir içtihadı olması halinde); yani, iddianın icra edilebilir olduğu yeterli şekilde ortaya konulduğunda bu menfaatin bir ‘varlık’ olarak kabul edilebileceğini hatırlatmaktadır (bk. Stran Greek Refineries ve Stratis Andreadis/Yunanistan, 9 Aralık 1994, § 59, Seri A no. 301‑B; Kopecký/Slovakya [BD], no. 44912/98, §§ 49 ve 52, AİHM 2004‑IX ve Radomilja ve Diğerleri/Hırvatistan [BD], no. 37685/10 ve 22768/12, § 142, 20 Mart 2018). Mahkeme, aynı zamanda, bir başvuranın en azından ileri sürdüğü iddiaların gerçekleşeceğine dair ‘meşru bir beklentisi’ olduğunu; başka bir deyişle bir mülkiyet hakkından etkili bir şekilde faydalanabileceğini savunabilmesi gerektiğini hatırlatmaktadır (bk., diğerleri arasında, Gratzinger ve Gratzingerova/Çek Cumhuriyeti (k.k.) [BD], no. 39794/98, § 69, AİHM 2002 VII ve Kopecký, yukarıda anılan, § 35). Ancak meşru beklentinin, bağımsız bir varlığı yoktur; ulusal hukukta yeterli bir kanuni dayanağı olan mülkiyet hakkına ilişkin bir menfaat ile ilişkilendirilmelidir (bk. Kopecký, §§ 45-53 ve Radomilja, yukarıda anılan, § 143).
25. Söz konusu çıkarla ilgili herhangi bir yasal dayanak bulunmadığından Mahkeme, başvuranın hükmolunan avukatlık ücreti miktarının tamamı üzerindeki iddiasının, Sözleşme’ye Ek 1 No.lu Protokol’ün 1. maddesi kapsamında şikâyet konusu yapılabilecek bir varlık teşkil etmediği kanaatindedir.
26. Dolayısıyla, şikâyetin konu bakımından bağdaşmadığını (ratione materiae), Sözleşme’nin 35 §§ 3 ve 4. maddeleri uyarınca reddedilmesi gerektiğini dile getirmiştir.
Bu gerekçelerle, Mahkeme, oy birliğiyle,
Başvurunun kabul edilemez olduğuna karar vermiştir.
İşbu karar, İngilizce dilinde tanzim edilmiş olup, 14 Şubat 2019 tarihinde yazılı olarak bildirilmiştir.
Hasan BakırcıPaul Lemmens
Yazı İşleri Müdür YardımcısıBaşkan
Full & Egal Universal Law Academy