AVRUPA İNSAN HAKLARI MAHKEMESİ
İKİNCİ BÖLÜM
KABUL EDİLEBİLİRLİK HAKKINDA KARAR
Başvuru No. 12370/10
Mustafa AKSOY ve diğerleri / Türkiye
23 Ocak 2018 tarihinde,
Başkan
Robert Spano,
Yargıçlar
Paul Lemmens,
Ledi Bianku,
Işıl Karakaş,
Nebojša Vučinić,
Jon Fridrik Kjølbro,
Stéphanie Mourou-Vikström,
ve Bölüm Yazı İşleri Müdür Yardımcısı Hasan Bakırcı’nın katılımıyla oluşturulan Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (“İkinci Bölüm”) Daire olarak toplanarak, 24 Şubat 2010 tarihinde yapılan başvuruya ve davalı Hükümet ile başvuranlar tarafından cevaben sunulan görüşlere ilişkin gerçekleştirilen müzakerelerin ardından, aşağıdaki kararı vermiştir:
OLAY
1. Başvuranlar Ali Rıza Aksoy (“ilk başvuran”), Ayşe Demet Aksoy (“ikinci başvuran”) ve Mustafa Aksoy (“üçüncü başvuran”) Türk vatandaşları olup sırasıyla 1970, 1974 ve 2001 yılı doğumludurlar ve Erzurum’da ikâmet etmektedirler.
2. Başvuranlar, T. Kılınboz tarafından temsil edilmişlerdir.
Türk Hükümeti (“Hükümet”) kendi görevlisi tarafından temsil edilmiştir.
3. Davanın kendine özgü koşulları, taraflarca ifade edildiği şekilde aşağıdaki gibi özetlenebilir.
4. İkinci başvuran, 16 Ağustos 2001 tarihinde, üçüncü başvuranı dünyaya getirmiştir.
5. Üçüncü başvuran, 5 Nisan 2002 tarihinde, Erzurum Atatürk Üniversitesi Hastanesi’ne bağlı Yakutiye Devlet Hastanesi’ne ebeveynleri tarafından kaldırılmıştır, zira bebek yaklaşık beş aydır ağlamaya başlaması halinde bedeninin her yeri morarmakta ve gözleri yukarıya çevrilerek beyaza dönmektedir. Hastanenin nörologları ve kardiyologları, bebekte demir eksikliği anemisi ve siyanotik şeklinde hıçkırık spazmı tespit etmişlerdir. Tıbbi bir müdahale yapılmıştır.
6. Üçüncü başvuran, 9 Nisan 2002 tarihinde, sonuçlarının normal olduğunu gösteren elektrokardiyogram ile muayene edilmiştir.
7. Üçüncü başvuran, 27 Ocak 2003 tarihinde, dudak kenarlarında salya ile birlikte bir kasılma yaşamıştır. Üçüncü başvuranın ebeveynleri, kendisini hastaneye kaldırmışlardır. Nörolojik muayede her şeyin normal olduğu ortaya çıkmıştır.
8. Yeni kasılmalar yaşayan üçüncü başvuran, ebeveynleri tarafından Erzurum Numune Devlet Hastanesi Acil Servisi’ne kaldırılmıştır. Doktorlar, kasılmaların durdurulması amacıyla, üçüncü başvurana tıbbi tedavi uygulamışlardır ancak uygulanan tedavi yeterince sonuç vermemiştir. Hastada ateş, kol ve bacaklarında kasılmalar olup gözleri yukarıya çevrilerek beyaza dönmekte ve kısmen bilinci açık durumdadır. Doktorlar, hastanın Erzurum Aziziye Devlet Hastanesi’ne sevk edilmesine karar vermişlerdir.
9. Tonik kronik nöbetler için bir tedavi uygulanmış ancak bebeğin sağlık durumu kötüleşmeye devam etmiştir. Mevcut durumda, hasta Yakutiye Hastanesi’ne sevk edilmiştir.
10. Söz konusu hastanede, doktorlar üçüncü başvuranın halen ateşinin olduğunun ve jeneralize konvulziyon krizinden muzdarip olduğunu tespit etmişlerdir. Doktorlar, intrakraniyal enfeksiyon veya menenjit nedeniyle semptomatik status epileptikus olan tanısal yani bir septisemi gibi birçok hipotez sunmuşlardır.
11. Sağlık dosyasına göre, 19 Haziran – 22 Haziran 2003 tarihleri arasında, hastanın genel durumu kötüleşmiştir. Hastanın, persistan konvulziyon ile birlikte ateşi bulunmakta, kendisini tıbbi tedaviye karşılık vermemekte ve bilinci kapalı olmakta, kendiliğinden nefes almamakta, entübe edilmekte ve solunum yardımı almaktadır.
12. Üçüncü başvuranın sağlık durumu, 22 Haziran 2003 tarihinde, kötüleşmiştir. Doktorlar, hastanın sağ kol, el ve ayaklarında dolaşım sorunu yaşadığını ve bir ödemin bulunduğunu tespit etmişlerdir. Öncelikle, periferik dolaşım bozuklukları için tıbbi tedavi uygulanmıştır. Ardından, hastanın sağ kolunda ödemin artması nedeniyle, dolaşımın kolaylaştırılması için aponevrotomi uygulanmıştır.
13. 26 Haziran 2003 tarihinde, semptomlarda düzelme olmasına rağmen, sağ elde nekroz gelişmeye yani kolda ödem azalmış aynı zamanda diğer el ve ayaklarda kısmen dolaşım düzelmeye başlamıştır.
14. Cerrahlar, 8 Temmuz 2003 tarihinde, kangrenden etkilenen üçüncü başvuranın sağ elini ameliyat ile kesip almışlardır.
15. Ameliyat ile kesilen elin patolojik muayenesi, 17 Temmuz 2003 tarihinde yapılmıştır. Hastaya, akut pannikülit, venöz tromboz ve mantar enfeksiyonu tanısı konulmuştur.
16. Bebeğin bedeninde, 18 Temmuz 2003 tarihinde, dolaşım bozukluğu belirtileri yeniden gelişmiştir. Mevcut durumda uygulanan tıbbi tedavi, yaklaşık yirmi dört saatlik bir sürede bebeğin durumunu iyileştirmeye imkân sağlamıştır.
17. Üçüncü başvuran, 22 Temmuz 2003 tarihine kadar, yoğun bakım ünitesinde kalmıştır. Üçüncü başvuran, 22-29 Temmuz 2003 tarihleri arasında, pediatrik nöroloji bölümünde tedavi edilmiş ve ek muayenelere tabi tutulmuştur. Üçüncü başvurana, beyin atrofisine neden olan nörodejeneratif bir hastalık ve kanama bozukluklarından sorumlu olan V Leiden Faktörü denilen Faktör V geninin mutasyonu sonucu kalıtsal bir anormalliğin varlığı nedeniyle, tromboembolik eğilimi teşhisi konulmuştur.
18. Ebeveynlerinin isteği üzerine, 29 Temmuz 2003 tarihinde, üçüncü başvuranın ek genetik testlere tabi tutulması amacıyla, Hacettepe Üniversitesi Hastanesi’ne sevk edilmiştir. Genetik, nörolojik ve venöz trombozun evrimi hakkında incelemeler yapılmıştır. Antiepileptik tedavi uygulanmıştır.
19. 7 Ağustos 2003 tarihinde, manyetik rezonans görüntüleme (“MRG”) incelemesi yapılmıştır. Daha önce, serebral hipoksi tespit edilmiştir.
20. İlk iki başvuran, 11 Mayıs 2004 tarihinde, gerek kendi gerekse oğullarının adlarına Erzurum İdare Mahkemesi önünde Atatürk Üniversitesi Rektörlüğü hakkında tazminat davası açmışlardır. Başvuranlar, idarenin hizmet kusuru işlediğini iddia etmiş ve maruz kaldıkları kanaatine vardıkları maddi ve manevi tazminat olarak sırasıyla 108.400.000.000 Türk lirası (TRL) (yani olay tarihinde yaklaşık 59.625 (EUR)) ve 35.000.000.000 TRL (yani olay tarihinde yaklaşık 19.250 EUR) talep etmişlerdir.
21. İdare Mahkemesi, davanın esası hakkında karar vermeden önce adli tıp kurumu nezdinde tıbbi bilirkişi raporu düzenlenmesine karar vermiştir.
22. Üçüncü başvuran, 27 Nisan 2005 tarihinde, adli tıp kurumu adli tabipleri ve Cerrahpaşa Üniversite Hastanesi Nöroloji Bölümü doktorları tarafından muayene edilmiştir.
23. Adli tıp kurumu, 16 Mayıs 2005 tarihinde, görüş için kardiyolojide uzman adli tabibin davet edildiği bir toplantı düzenlemiştir.
24. Adli tıp kurumu, toplantı sonunda tıbbi bilirkişi raporunu sunmuştur. Adli tıp kurumu, epilepsinin paroksismal bir hastalık olduğunu ve epilepsiden bahsedilmesi için nöbetlerin tekrar etmesi gerektiğini hatırlatmıştır. Adli tıp kurumu, üçüncü başvuranın üç veya dört aylıktan beri kasılmalarının olduğunu ve on aylıktan beri epileptik nöbet belirtilerinin bulunduğunu tespit etmiştir. Adli tıp kurumu, hastaya üç aylık ve on aylıkken özellikle MRG’nin yapılmaması nedeniyle, status epileptikus durumunu öğrenmenin bilimsel olarak mümkün olmadığı kanaatine varmıştır. Adli tıp kurumu, epilepsi nöbetinin meydana gelmesi sırasında işlenen hiçbir kusurun veya ihmalin bulunmadığını değerlendirmiştir. Adli tıp kurumu, hastanın sağ elinin ameliyat ile kesilme nedeninin venöz veya arteriyel trombozdan kaynaklandığını ve bu klinik tablonun hastada teşhis edilen heterozigot mutasyona bağlı olabileceğini kaydetmiştir. Adli tıp kurumu, bebekte ilerleyici nörodejeneratif bir hastalık bulunduğunu ve bu hastalığın bebeğin sağlık durumunun kötüleşmesine neden olduğunu eklemiştir. Adli tıp kurumu, hastaya başından beri uygulanan tedavinin tıbbi kurallara uygun olduğu sonucuna varmıştır.
25. Bu raporda, dokuz uzmanın imzası bulunmaktadır: üç adli tabip, bir genel cerrah, ortopedi, travmatoloji ve nöroloji uzmanı, iç hastalıklar, pnömoloji ve bulaşıcı hastalıklar uzmanı.
26. Tıbbi bilirkişi raporu, 18 Temmuz 2005 tarihinde, başvuranların ve davalı idarenin temsilcilerine tebliğ edilmiştir.
27. Başvuranlar, 22 Temmuz 2005 tarihinde, yetersiz olarak nitelendirdikleri bu rapora itiraz etmişlerdir. Başvuranlar, doktorların kendi aralarında üçüncü başvuranın hastalığını gecikmeyle teşhis ettiklerini ve böylelikle mesleklerinin icrası çerçevesinde ihmalde bulunduklarını iddia etmektedirler. Ayrıca başvuranlar, kangrenin hastanede hijyen sorunlarından kaynaklandığı konusunun ele alınmadığını, adli tıp kurumu bilirkişi heyetinin dosya hakkında karar vermek için gereken yetkiye sahip olmadığını ve ek tıbbi incelemelerinin gerekli olduğunu iddia etmişlerdir. Dolayısıyla, başvuranlar İdare Mahkemesi’nden karşı bilirkişi raporu düzenlenmesini talep etmişlerdir.
28. İdare Mahkemesi, 15 Eylül 2005 tarihli bir kararla, itirazlarının adli tıp kurumu raporunun uygunluğunun yeniden söz konusu edilmesi niteliğinde olmadığı kanaatine vararak, karşı bilirkişi taleplerinin reddedilmesine karar vermiştir. Hâkimler, 16 Mayıs 2005 tarihli bilirkişi raporunu dikkate alarak, doktorların mesleklerinin icrası çerçevesinde ağır kusur işlemedikleri kanaatine varmışlardır. Ayrıca, hâkimler başvuranların 8.424 Türk lirasına (TRY yani olay tarihinde yaklaşık 5.168 EUR) yükselen idarenin avukatının ücretlerini ödemeye mahkûm edilmesine karar vermişlerdir.
29. Başvuranlar, bu karar hakkında temyiz talebinde bulunmuşlardır.
30. Danıştay nezdinde, tetkik hâkimi, idarenin avukat ücretlerinin başvuranlar tarafından tazminat olarak talep edilen tutarla orantılı olmasından ziyade sabit bir tutarda olması gerektiği gerekçesiyle, İdare Mahkemesi kararının bozulması gerektiği kanaatine varmıştır.
31. Danıştay nezdinde savcı, itiraz edilen kararın, genetik hastalığın başından itibaren teşhis edilmesi halinde, üçüncü başvuranın elinin ameliyat ile kesilmesinin özellikle daha uygun hijyen tedbirlerinin alınmasıyla önlenebileceği gerekçesiyle, bozulması gerektiği kanaatine varmıştır. Savcı, bu konunun adli tıp kurumu raporunda açıklığa kavuşturulmuş olması gerektiği sonucuna varmıştır.
32. Danıştay, 23 Ekim 2007 tarihinde, ilk derece idare mahkemesi tarafından verilen kararın usuli kurallara ve yasal hükümlere uygun olduğunu değerlendirerek, bu kararı onamıştır.
33. Başvuranlar, Danıştay’ın 15 Eylül 2009 tarihinde reddettiği karar düzeltme talebinde bulunmuşlardır.
ŞİKÂYETLER
34. Başvuranlar, Sözleşme’nin 1, 2, 6 ve 13. maddelerinin ihlal edildiklerini ileri sürmektedirler.
35. Başvuranlar, yetkililerin eylemlerden sorumlu olduklarını ve eksikliklerin Erzurum Atatürk Üniversitesi Hastanesi doktorlarına atfedilmesi gerektiğini iddia etmektedirler.
36. Başvuranlar, aralarında bulunan üçüncü başvuranın elinin ameliyat ile kesilmesinin ve zihinsel engelinin özellikle sağlık ekibinin doğru zamanda hastanın durumunu teşhis etmedeki yetersizliklerine bağlı büyük tıbbi ihmalden kaynaklandığını iddia etmektedirler.
37. Ayrıca, başvuranlar etkin başvuru yollarından yararlanamamaları nedeniyle, davalarının yerel mahkemeler tarafından hakkaniyete uygun olarak ve makul süre içeresinde görülmediğini iddia etmişlerdir. Başvuranlar, başvurularının ulusal mahkemeler tarafından uygun bir şekilde incelenmediğini belirtmişlerdir. Bu bağlamda, başvuranlar üst düzey yetkililer ve hastane yönetimi tarafından yapılan baskıya karşı duyarlılık gösteren adli tıp kurumu bilirkişi görüşlerinin güvenirliğini ve uzmanlarca düzenlenen tıbbi bilirkişi raporunun bilimsel niteliğini sorgulamaktadırlar. Başvuranlar, Cerrahpaşa Üniversitesi Hastanesi’nin hızlı bir şekilde doğru bir teşhis koymayı başarmasına rağmen, bu raporun, aralarında bulunan üçüncü başvuranın hastalığının neden daha önce teşhis edilemediği konusuna karşılık vermediğiyle ilgili olarak yetersiz olduğunu eklemişlerdir. Başvuranlar, meydana gelen enfeksiyöz komplikasyonlar nedeni üzerine özellikle bu komplikasyonların hastanede kötü hijyen koşullarından kaynaklandığı noktasında hiçbir araştırmanın yapılmadığı ve bu koşullarda yerel mahkemeler tarafından karşı bilirkişi raporu düzenlenmesine karar verilmesi gerektiği kanaatindedirler.
38. Başvuranlar, ceza ve disiplin yargılamalarının her halükârda Atatürk Üniversitesi Hastanesi doktorları hakkında resen başlatılmış olması gerektiği kanaatine varmaktadırlar. Bu noktada, başvuranlar üçüncü başvurana uygulanan tıbbi tedavi üzerinde olası olumsuz etki korkuları nedeniyle, cezai bir şikâyette bulanamadıklarını belirtmektedirler.
39. Ayrıca başvuranlar, Sözleşme’nin belirli bir hükmünü ileri sürmeksizin, aşırı ve orantısız olarak değerlendirdikleri idare mahkemeleri tarafından idarenin avukatına verilen ücret tutarından şikâyet etmektedirler.
HUKUKÎ DEĞERLENDİRME
A. Sözleşme’nin 8. Maddesi Hakkında
40. Başvuranlar, aralarında bulunan üçüncü başvuranda meydana gelen sekellerden yetkilileri sorumlu tutmaktadırlar ve ilgilinin yaşam hakkının korunmadığı kanaatine varmaktadırlar.
41. Hükümet, bu iddiayı kabul etmemektedir.
42. Mahkeme, davanın koşullarının hukuki nitelendirilmesi konusunda takdir yetkisine sahip olduğunu ve taraflarca atfedilene bağlı olmadığını hatırlatmaktadır (Bouyid/Belçika [BD], No. 23380/09, § 55, AİHM 2015).
43. Davanın koşullarında, Mahkeme başvuranların şikâyet ettiği olayları Sözleşme’nin 2. maddesi bağlamında, incelemeye gerek olmadığı ancak bu şikâyetlerin, özellikle bireylerin ruhsal ve fiziksel bütünlüğüne bağlı konuların kapsamına giren ve hükümlerin aşağıdaki şekilde yer aldığı Sözleşme’nin 8. maddesi açısından incelenmesi gerektiği kanaatine varmaktadır (bk. diğer kararlar arasında, Trocellier/Fransa (kk.), No. 75725/01, 5 Ekim 2006).
“1. Herkes özel ve aile hayatına, konutuna ve yazışmasına saygı gösterilmesi hakkına sahiptir.
2. Bu hakkın kullanılmasına bir kamu makamının müdahalesi, ancak müdahalenin yasayla öngörülmüş ve demokratik bir toplumda ulusal güvenlik, kamu güvenliği, ülkenin ekonomik refahı, düzenin korunması, suç işlenmesinin önlenmesi, sağlığın veya ahlakın veya başkalarının hak ve özgürlüklerinin korunması için gerekli bir tedbir olması durumunda söz konusu olabilir.”
44. Öncelikle, Hükümet Atatürk Üniversitesi Rektörlüğü hakkında başlatılan yargılama çerçevesinde, ilk iki başvuranın oğullarının elinin ameliyat ile kesilmesi nedeniyle, yalnızca maruz kaldıklarını ileri sürdükleri maddi ve manevi zararlarının telafi edilmesini talep ettiklerini belirtmektedir. Hükümet, söz konusu başvuranların gerek ilk derece mahkemeleri gerekse Danıştay önünde, zihinsel geriliğin bebeğe uygulanan tıbbi tedavinin bir sonucu olarak ortaya çıktığını ileri sürmediklerini eklemektedir. Dahası, Hükümet bebeğe uygulanan tedavinin zihinsel bir engele neden olup-olamayacağı konusunun ulusal mahkemeler önünde inceleme konusu olmadığı kanaatine varmakta ve dolayısıyla başvurunun bu kısmının iç hukuk yollarının tüketilmemesi nedeniyle, kabul edilemez olduğunu değerlendirmektedir.
45. Ayrıca, Hükümet teşhisin konulmasında ve üçüncü başvurana tıbbi tedavinin uygulamasında bir gecikmenin yaşanmadığını belirtmektedir. Hükümet, izlenen tıbbi protokolün bilimsel verilere uygun olduğunu ve hastanın yaşam bulgusu hakkında bir değerlendirme yaptıkları doktorların bebeğin hayatını kurtarmayı başardıklarını ifade etmektedir.
46. Başvuranlar, Hükümetin iddialarına itiraz ettiklerini dile getirmekle yetinmektedirler.
47. Mahkeme, sağlık hakkının Sözleşme veya Protokolleri ile güvence altına alınan haklar arasında bulunmamasına rağmen, Yüksek Sözleşmeci Tarafların Sözleşme’nin 2. maddesi açısından, bir yandan hastalarının ruhsal ve fiziksel bütünlüğünün korunması amacıyla uygun tedbirlerin uygulanması için devlet ve özel hastanelere zorunlu kılınan bir düzenleme yapılmasını diğer yandan tıbbi ihmallere maruz kalan mağdurların hizmetine gerektiği takdirde fiziksel zararları için tazminat sağlama olanağına uygun bir yargılama sunulmasını oluşturan Sözleşme’nin 8. maddesi açısından pozitif bir yükümlülük olan - paralel olarak pozitif yükümlülüklerine sahip olduklarının iyi bilindiğini hatırlatmaktadır (Jurica/Hırvatistan, No. 30376/13, § 84, 2 Mayıs 2017 ve içinde yer alan atıflar).
48. Ayrıca, Mahkeme tıbbi ihmal alanında Sözleşme’nin 2. maddesine ilişkin içtihadında öngörülen ilkelerin, yaşam hakkını etkileyen fiziksel bütünlüğe müdahalenin söz konusu olduğunda, Sözleşme’nin 8. maddesi açısından da uygulandığını hatırlatmaktadır (bk. diğer kararlar arasında Codarcea/Romanya, No. 31675/04, § 101, 2 Haziran 2009, Vasileva/Bulgaristan, No. 23796/10, § 63, 17 Mart 2016 ve genel ilkeler için bk. Lopes de Sousa Fernandes/Portekiz [BD], No. 56080/13, §§ 185-196, 19 Aralık 2017).
49. Somut olayda, Mahkeme, başvurunun diğer gerekçelerden her halükarda kabul edilemez olması nedeniyle, iç hukuk yollarının tüketilmesi konusunun incelenmesinin gerekli olmadığı kanaatine varmaktadır:
50. Mahkeme, ilerleyici nörodejeneratif hastalıktan muzdarip olan üçüncü başvuranın Haziran 2003 yılında yaşam bulgusu hakkında bir değerlendirme yapıldığını, doktorların müdahalesine rağmen, bilincinin açık olmadığını, kendiliğinden solunum alamadığını ve sağ elinin ameliyat ile kesilmesiyle sonuçlanan bir dolaşım sorunu geliştirdiği genel bir epileptik nöbet nedeniyle hastaneye yatırıldığını gözlemlemektedir. Ardından, hastaya pıhtılaşma bozukluğundan sorumlu olan Faktör V Leiden olarak adlandırılan Faktör V geninin mutasyonu ile kalıtsal bir anormalliğin varlığı nedeniyle, tromboembolik eğilimi teşhisi konulmuştur. Başvuranlar, mevcut davanın koşullarında, hastane hizmetine atfedilebilecek tıbbi bir hatanın ve eksikliklerin, Sözleşmenin 8. maddesi alanında devletin sorumluluğunu doğrudan tesis edebilecek durumda olduklarını iddia ederlerse, Mahkeme bu sorunun cevabı ne olursa olsun, adli tıp kurumunun ve yerel mahkemelerinin tespitlerinin (yukarıda 24. paragraf) bu yönde olmadığını tespit etmektedir.
51. Mahkeme, incelemesine sunulan koşulları ancak sahip olduğu bilgiler ve imkânlar bakımından değerlendirebileceğini hatırlatmaktadır. Gerek iç hukukta yapılan bilirkişi tespitlerini söz konusu etmek gerekse bilirkişilerin ulaştığı tespitlerin doğru niteliği hakkında sahip olduğu tıbbi bilgilerden yola çıkılarak varsayımda bulunmak Mahkeme’nin görevi değildir (bk. diğer birçok karar arasında Tysiąc/Polonya, No. 5410/03, § 119, AİHM 2007‑I ve Yardımcı/Türkiye, No. 25266/05, § 59, 5 Ocak 2010). Aynı şekilde, somut olayda Mahkeme, gerek doktorların olası teşhis hatası gerekse bu koşulların iç hukukta sağlanmadığı hastanın sağlık durumuna ilişkin tıbbi tedavinin uygunluğu hakkında karar veremez.
52. Dolayısıyla, Mahkeme sahip olduğu unsurları ve özellikle yalnızca adli tıp kurumu bilirkişi raporuna dayanarak yerel mahkemelerin tespitlerinin, keyfi olmadığını ve açıkça mantığa aykırı olmadığını dikkate alarak (bk. aşağıda 63. paragraf), Sözleşme’nin 8. maddesi alanında başvuranların şikâyetlerinin, açıkça dayanaktan yoksun olduğunu ve Sözleşme’nin 35. maddesinin 3 ve 4. fıkraları uyarınca, reddedilmeleri gerektiği sonucuna varmıştır.
B. Sözleşme’nin 6. Maddesi Hakkında
1. Yargılamanın Hakkaniyeti Hakkında
53. Başvuranlar, Sözleşme’nin 6 ve 13. maddelerini ileri sürerek, söz konusu doktorlar hakkında ceza ve disiplin yargılamasının başlamadığından şikâyet etmektedirler. Ayrıca başvuranlar, idare mahkemeleri önünde yürütülen tazminat davasının hakkaniyete uygun olmadığından şikâyet etmektedirler. Başvuranlar, olası sorumluların belirlenmesine imkân sağlayan etkin başvuru yoluna sahip olmadıklarını ileri sürmektedirler. Özellikle, başvuranlar adli tıp kurumu bilirkişi heyeti tarafından düzenlenen tıbbi bilirkişi raporundan ve İdare Mahkemesi’nin karşı bilirkişi raporu taleplerini kabul etmediğinden şikâyet etmektedirler.
54. Hükümet, yerel düzeyde yürütülen yargılamanın hakkaniyete uygun bir şekilde ve bağımsız olarak yürütüldüğü kanaatine varmaktadır. Hükümet, başvuranların argümanlarını sunma imkânı bulduklarını belirtmektedir. Hükümet, adli denetim mekanizmasının etkin olduğunu zira adli tıp kurumu bilirkişi raporu tespitlerine dayanarak, bütün konuları titizlik ve tarafsızlıkla açıklığa kavuşturmaya imkân sağladığını eklemektedir. Hükümet, Danıştay yerleşik içtihadına göre, risk niteliği oluşturan yönetim hizmetinden yararlanan bir kişinin zarara uğradığı durumlarda, tazminat yükümlülüğünü başlatmak için idarenin ağır bir kusuru gerektiğini belirtmektedir. Hükümet, sağlık hizmetlerinin risk içeren kamu hizmetleri olduğunu ve dolayısıyla bu çerçevede maruz kalanın zararının tazmin edilmesinin, ancak idarenin ağır kusuru durumunda mümkün olabileceğini eklemektedir. Dolayısıyla, Hükümet ağır kusur aramanın, idarenin sorumluluğuna bağlı olmadığı anlamına gelmediğini dikkate sunmaktadır. Hükümet, yargılanabilir kişilerin haklı bulunduğu Danıştay kararlarını belirtmektedir.
55. Mahkeme, bu şikâyetleri yalnızca Sözleşme’nin 6. maddesinin 1. fıkrası açısından inceleyecektir. Somut olayda söz konusu maddenin ilgili kısımları aşağıdaki şekildedir:
“Herkes, gerek medeni hak ve yükümlülükleriyle ilgili nizalar (…) konusunda karar verecek olan, (…) bir mahkeme tarafından davasının (…) hakkaniyete uygun (…) görülmesini istemek hakkına sahiptir.”
56. Mahkeme, kendi önünde yapılan itirazın, somut olayda tıbbi ekibin mesleki yükümlülüklerine saygının incelemesinin ve olası ihmalin cezalandırılmasının adli sistemin yetkisiyle bağlantılı olduğunu kaydetmektedir.
57. Dolayısıyla, Mahkeme’nin görevi başvuranların davasının Sözleşme’nin 6. maddesi anlamında, hakkaniyete uygun olarak görüldüğü konusunu denetlemektir. Bu durum, söz konusu başvurunun gerçekten başvuranlara iddialarını inceletme ve tespit edilen olası doktorlar tarafından mevzuatın her türlü ihmal edilmesinin cezalandırılması imkânı tanıdığının incelenmesini gerektirir.
58. Bu bağlamda, davanın koşullarında, Mahkeme aşağıdakileri gözlemlemektedir: başvuranlar idare mahkemeleri önünde tazminat davası açmışlardır; İdare Mahkemesi adli tıp kurumu nezdinde bilirkişi atanmasına karar vermiş ve ilgili bilirkişi raporunda doktorların kusurunun bulunmadığı sonucuna varmıştır; başvuranlar, bu raporun uygunluğu ve yeterli niteliği hakkında itiraz etmişler ve dayanaksız olan bu rapor yerine yeni bir bilirkişi raporunun düzenlenmesini talep etmişlerdir; sonuç olarak, yargılama sonucunda mahkemeler yalnızca bu rapora dayanarak başvuranların tazminat taleplerini reddetmişlerdir.
59. Mahkeme, mahkemeler tarafından iddia edilen tıbbi ihmal davalarında, tıbbi bilirkişi raporlarının değerlendirme yükümlülüğünün, Devlete yükümlülüklerini yerine getirme çerçevesinde, gereksiz veya orantısız yükler getirecek kadar ileri gidemeyeceği kanaatine varmaktadır. Mahkemeler tarafından yapılacak değerlendirmenin etkisi, ilgili tıbbı konunun niteliği, kapsamı ve özellikle sağlık çalışanlarının görevi kötüye kullandıklarını iddia eden davacının rapor sunmakla görevli olan tıbbi bilirkişilerin cevabı gerektiren somut ve spesifik iddiaları belirtmek durumunda olduğu dikkate alınarak, duruma göre değerlendirilmelidir. Bununla birlikte, Mahkeme usuli yükümlülükler bağlamında, vardığı kararın, bilirkişilerin incelemesi gerektiği ana konuyu tatmin edici bir şekilde ele almayan veya bertaraf eden ve kesin olmasa da en azından temel olan başvuranların argümanlarına spesifik ve açık bir cevap gelmediği bilirkişi raporlarına dayanması halinde, bir yargılamanın etkin olmadığına daha önce karar verdiğini hatırlatmaktadır (Altuğ ve diğerleri/Türkiye, No. 32086/07, §§ 77-86, 30 Haziran 2015, sağlık raporlarının penisilin enjeksiyonu durumunda, ölümcül bir riskin varlığında ısrar ettikleri ve doktorların mesleki yükümlülüklerini yerine getirdiklerini belirlemeye çalışmaksızın kusur bulunmadığı sonucuna vardıkları dava).
60. Mevcut durumda, Mahkeme bu davanın (yukarıda belirtilen) Altuğ davasından farklı olduğunu zira mahkemelerin dayandıkları 16 Mayıs 2005 tarihli adli tıp kurumunun bilirkişi raporunun temel konuya tatmin edici bir şekilde değindiğini ve özellikle doktorların olayı gerçekleştirmek için yardımda bulundukları konusuna karşılık verdiğini gözlemlemektedir. Nitekim, yetenekleri kesinlikle sorgulanamaz olan uzmanlar ve bilirkişiler tarafından hazırlanan bu rapor, incelenmiş, eksiksiz ve gerekçeli tespitler içermektedir. Söz konusu rapor, üçüncü başvuranın sağ elinin ameliyat ile kesilmesi koşullarına ışık tutmaya imkân sağlayan önemli unsurları kapsamaktadır. Öte yandan, başvuranlar avukatları aracılığıyla bu raporun tespitleri hakkında görüşlerini sunabilmişlerdir. Söz konusu raporun yeterli gerekçeli niteliği karşısında, İdare Mahkemesi söz konusu raporun yeterli olduğunu değerlendirerek, ilgililerin karşı bilirkişi talebini kabul etmenin gerekli olmadığı kanaatine varmıştır.
61. Bu noktada, Mahkeme silahların eşitliği ilkesinin, karşı tarafa göre büyük dezavantajlı duruma getirmeyen koşullarda deliller dâhil olmak üzere, her tarafa davasını sunmak için makul bir imkân tanıma yükümlülüğü gerektirdiğini hatırlatmaktadır (Dombo Beheer B.V./Hollanda, 27 Ekim 1993, § 33, A Serisi, No. 274). Sözleşme, delil rejimini bu şekilde düzenlememektedir (Mantovanelli/Fransa, 18 Mart 1997, § 34, Karar ve Hüküm Derlemeleri 1997‑II). Delillerin kabul edilebilirliği ve değerlendirmesi, genellikle iç hukuka ve ulusal mahkemelere bağlı olmaktadır (García Ruiz/İspanya [BD], No. 30544/96, § 28, AİHM 1999‑I). Bilirkişi kararının reddedilmesi, doğası gereği adaletsiz değildir; bu durumu yargılamanın bütünü dikkate alınarak incelenmesi gerekir (H./Fransa, 24 Ekim 1989, §§ 61 ve 70, A Serisi, No. 162‑A ve Tabbane/İsviçre (kk.), No. 41069/12, 1 Mart 2016).
62. Mahkeme, davanın koşullarında İdare Mahkemesi’nin gerekçesinin keyfi ve mantığa aykırı görülmediği kanaatine varmaktadır. Ayrıca, Mahkeme İdare Mahkemesi’nin bilirkişi raporunun niteliği hakkında bir denetim yaptığını gözlemlemektedir. Ayrıca Mahkeme, başvuranların ihtilaf konusu belgelere eriştiğini ve görüşlerini sunabildiklerini dikkate alarak, ilgililerin idareye göre, büyük dezavantajlı duruma getirildiklerinin görülmediğini de kaydetmektedir.
63. Mahkeme, yalnızca “ağır bir kusurun” görevlilerinin eylemleri ve ihmalleri nedeniyle, devletin sorumluluğu üstlenebileceği konusunda “ağır hizmet kusuru” rejimiyle ilgili olarak, öncelikle bu argümanın başvuranlar tarafından açık bir şekilde ortaya çıkarılmadığını tespit etmektedir. Ardından, iç hukukta hangi rejimin uygulandığını in abstracto (soyut bir şekilde) incelemek Mahkeme’nin görevi olmadığını hatırlatmak gerekir. Mahkeme’nin görevi yalnızca eleştirilen yargılamanın ihtilaf konusu tıbbi tedavi nedeniyle, fiziksel bütünlük hakkının olası ihlalinin cezalandırılmasına ve ortaya çıkarılmasına imkân sağlamak için gerekli etkinlikten yoksun olmadığını incelemektir. Somut olayda, ağır kusur gerekliliğine ilişkin bu konu uygun değildir. Nitekim, hâkimler hizmetin "basit kusuru" ve "ağır kusuru" arasında bir ayrım yapmaksızın, mesleklerinin icrası çerçevesinde, doktorların her türlü kusurunu bertaraf eden tıbbi bilirkişi raporuna dayanmaktadırlar.
64. Ayrıca, yukarıda belirtilenleri dikkate alarak Mahkeme, başvuranların Sözleşme’nin 6. maddesinin 1. fıkrası anlamında, adil yargılanma hakkından yararlandıkları kanaatine varmaktadır. Dolayısıyla, başvuranların şikâyetleri açıkça dayanaktan yoksundur ve Sözleşme’nin 35. maddesinin 3. fıkrasının a) bendi ve 4. fıkrası uyarınca reddedilmelidir.
2. İdare Mahkemeleri Önünde Yargılama Süresi Hakkında
65. Ayrıca, başvuranlar Sözleşme’nin 6. maddesine dayanarak, davalarının makul süre içerisinde görülmediğini iddia etmektedirler.
Hükümet, iç hukuk yollarının tüketilmediğini ileri sürmekte ve bu bağlamda başvuranların 6384 Sayılı Kanun tarafından kurulan Tazminat Komisyonu’na başvurmaları gerektiğini iddia etmektedir.
Bu bağlamda, Mahkeme Turgut ve diğerleri/Türkiye ((kk.), No. 4860/09, §§ 58 ve 60, 26 Mart 2013) davasında verilen karara atıfta bulunarak, bu davada izlenen yaklaşımdan uzaklaşmak için hiçbir neden görmemektedir. Dolayısıyla, Mahkeme bu şikâyetin, Sözleşme’nin 35. maddesinin 1 ve 4. fıkraları uyarınca, iç hukuk yollarının tüketilmemesi nedeniyle, kabul edilemez olduğuna karar vermiştir.
3. İç Hukukta Masraf ve Giderlerin Tutarı Hakkında
66. Başvuranlar, Sözleşme’nin herhangi bir özel maddesini ileri sürmeksizin, idare mahkemeleri tarafından idarenin avukatına ödenen tutarın aşırı bir şekilde yüksek olduğu kanaatine varmaktadırlar. Başvuranlar, başvuru formunda şikâyetlerini daha fazla belirtmemektedirler.
67. Hükümet, bu iddiayı kabul etmemektedir. Hükümet, mahkeme masrafları ve avukatlık ücretlerine ilişkin hükümlere ve Danıştay’ın Yerleşik İçtihadına göre, tazminat davası reddedildiğinde, ücretlerin tutarlarının davacı tarafından tazminat bağlamında talep edilen tutara orantılı bir şekilde hesaplandığını ifade etmektedir. Hükümet, mevcut durumda bütün tazminat davaları için geçerli olan bir ilkenin söz konusu olduğunu dile getirmektedir. Ayrıca, yürürlükte olan uygulanabilir hükümlere göre, Hükümet ulusal mahkemelerin tamamen başvuranlar lehine karar vermiş olmaları halinde, ilgililerin avukatlık ücreti olarak benzer tutarı almış olacaklarını belirtmektedir. Hükümet, tazminat olarak talep edilen tutarın bir kısmının reddedilmesi durumunda, verilen veya reddedilen tazminat kısmına göre, taraflar arasında orantılı bir paylaşım olacağını eklemektedir.
68. Başvuranlar, Hükümet tarafından ileri sürülen iddialara karşılık vermemektedirler.
69. Mahkeme, belirli durumlarda, söz konusu masrafların Sözleşme’nin 6. maddesinin 1. fıkrası tarafından güvence altına alınan bir mahkemeye erişim hakkının özünü ihlal etmediğinden emin olmak ve hukuk yargılamasının bütününde bu hükmün gerekliliklerini yerine getirdiğini belirlemek için mahkeme masraflarına ilişkin konuların incelenmesinin uygun olabileceği kanaatine varmaktadır (bk. Stankiewicz/Polonya, No. 46917/99, § 60, AİHM 2006‑VI ve mutatis mutandis, Cindrić ve Bešlić/Hırvatistan, No. 72152/13, §§ 121-123, 6 Eylül 2016).
70. Somut olayda, Mahkeme başvuranların iddialarını desteklemediklerini kaydetmektedir. Ayrıca Mahkeme, idarenin, idare mahkemeleri önünde yargılamaya bağlı masraflarla ilgili olarak, ayrıcalıklı bir duruma sahip olmadığını gözlemlemektedir. Öte yandan, Mahkeme mevzuatın düzgün bir işlememesine bağlı yapısal bir sorun bulunmadığını tespit etmektedir. Dolayısıyla, Mahkeme bu değerlendirmeleri dikkate alarak, başvuranların şikâyetlerinin, açıkça dayanaktan yoksun olduklarına ve Sözleşme’nin 35. maddesinin 3. fıkrasının a) bendi ve 4. fıkrası uyarınca reddedilmeleri gerektiğine karar vermiştir.
C. Sözleşme’nin 3. Maddesi Hakkında
71. Hükümetin, dava koşullarının Sözleşme’nin 3. maddesini ihlal ettiği konusuna cevap vermeye davet edilmesine rağmen, dosyanın incelenmesinden başvuranların özet olarak bile bu tür bir şikâyeti ileri sürmedikleri anlaşılmaktadır.
72. Sonuç olarak, bu hüküm açısından hiçbir soru yöneltilmemektedir.
Bu gerekçelerle, Mahkeme, Oy birliğiyle,
Başvurunun kabul edilemez olduğuna karar vermiştir.
İşbu karar Fransızca dilinde tanzim edilmiş; 15 Şubat 2018 tarihinde yazılı olarak bildirilmiştir.
Hasan BakırcıRobert Spano
Bölüm yazı İşleri Müdür Yardımcısı Başkan
Full & Egal Universal Law Academy