AVRUPA İNSAN HAKLARI MAHKEMESİ
İKİNCİ BÖLÜM
KABUL EDİLEBİLİRLİK HAKKINDA KARAR
Başvuru No. 5496/10
Hasan ALTUNTAŞ / TÜRKİYE
Başkan
Egidijus Kūris,
Hâkimler
Ivana Jelić,
Darian Pavli
ve Bölüm Yazı İşleri Müdür Yardımcısı Hasan Bakırcı’nın katılımıyla 22 Eylül 2020 tarihinde Komite olarak toplanan Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (İkinci Bölüm),
Yukarıda belirtilen 4 Ocak 2010 tarihli başvuruyu ve
Davalı Hükümet tarafından sunulan görüşler ile başvuran tarafından bu görüşlere verilen cevaplar dikkate alınarak,
Gerçekleştirilen müzakerelerin ardından aşağıdaki kararı vermiştir:
OLAY VE OLGULAR
1. Başvuran Hasan Altuntaş, Türk vatandaşı olup, 1942 doğumludur ve Trabzon’da ikamet etmektedir. Başvuran, Mahkeme önünde Trabzon Barosuna bağlı Avukat Ö. Altuntaş tarafından temsil edilmiştir.
Türk Hükümeti (“Hükümet”) ise kendi görevlisi tarafından temsil edilmiştir.Davanın Koşulları
2. Davanın kendine özgü koşulları, taraflarca ifade edildiği şekliyle, aşağıdaki gibi özetlenebilir:
3. 2007 yılında (Fidanlı köyünün bağlı olduğu) Trabzon ilinde gerçekleştirilen kadastro çalışmaları sonucunda, başvuran kazandırıcı zamanaşımı yoluyla 3.951 m2’lik (275 ada, 102 no.lu parsel) bir arazinin mülkiyetini edinmiştir.
4. Orman Genel Müdürlüğü, ihtilaf konusu arazinin orman sınırları içinde yer aldığını ve dolayısıyla kazandırıcı zamanaşımı yoluyla edinilemeyeceğini iddia ederek, 17 Ağustos 2007 tarihinde, ilgili kararın iptali istemiyle Sürmene Kadastro Mahkemesine (“Mahkeme”) başvurmuş ve kadastro çalışmalarının sonuçlarına itiraz etmiştir.
5. Başvuran, arazinin kadastro çalışmalarından önce zaten tapu kütüğüne kayıtlı olduğunu, taşınmazın tarım arazisi niteliğinde bulunduğunu ve uzun yıllardan beri arazinin kendisine ait olduğunu ileri sürerek, bu davanın reddini talep etmiştir.
6. Mahkeme, taşınmazın tapu kütüğündeki kayıtlarının kadastro müdürlüğünden getirilmesine karar vermiştir.
7. Kadastro müdürlüğü, Mahkemeye, söz konusu kayıtların Osmanlıca olduğunu bildirmiştir.
8. Mahkeme, ilgili belgelerin Osmanlıca’dan Türkçe’ye resmi olarak tercüme edilmesine karar vermiştir.
9. Görevlendirilen yeminli tercüman, 2 Mayıs 2008 tarihinde, ilgili kadastro kayıtlarının tercümesini Mahkeme’ye sunmuştur.
10. Mahkeme, 17 Eylül 2008 tarihinde, Hicri takvime göre 1320 yılına (Miladi Takvime göre 1902 yılına) ait olan kadastro kayıtlarında belirtilen tapu belgesinde gösterilen parselin yerinin, ihtilaf konusu taşınmazın yeriyle aynı olup olmadığının belirlenmesi için bir orman bilirkişisi, bir tarım bilirkişisi, bir geometrik topoğrafya bilirkişisi ve bir yerel bilirkişiyle birlikte söz konusu yerin incelenmesine karar vermiştir. Davaya katılan taraflar da avukatlarıyla birlikte bu incelemeye katılmıştır.
11. Yerel bilirkişi, kadastro kayıtlarında belirtilen taşınmazın sınırlarını tam olarak bilmediğini beyan etmiştir. Bununla birlikte yerel bilirkişi, başvuranın arazi olarak kullandığı taşınmazı göstermiş ve başvuranın bu araziyi uzun yıllardan beri işlettiğini ve yaklaşık olarak yirmi beş yıldan beri özel şahıslara kiraya verdiğini belirtmiştir.
12. Tarım bilirkişisi, mera olarak kullanılan ihtilaf konusu arazinin, bir tarım arazisi olduğu kanaatine varmıştır.
13. Orman bilirkişisi, özellikle arazinin hava fotoğraflarına ve topoğrafya haritalarına dayanarak, başvuranın kullanımındaki taşınmazın orman sınırları içinde yer aldığı kanaatine varmıştır.
14. Geometrik topoğrafya bilirkişisi, Osmanlı kadastro kayıtlarında belirtilen tapu belgesinde gösterilen parselin, tam olarak inceleme sırasında başvuran tarafından gösterilen ve maliki olduğunu iddia ettiği yere tekabül ettiğinin kesin olarak tespit edilmesinin imkânsız olduğu sonucuna varmıştır.
15. Başvuran, 15 Aralık 2008 tarihinde, aleyhinde olduğu kanaatine vardığı bilirkişi incelemesi sonuçlarına itiraz etmiştir. Başvuran, ihtilaf konusu arazinin tam olarak Osmanlı kadastro kayıtlarında gösterilen yere tekabül ettiğini, uzun yıllardır ailesi ve daha sonra kendisi tarafından tarım amaçlı kullanıldığını ve orman sınırları içerisinde yer almadığını ileri sürmektedir.
16. Orman bilirkişisi, 16 Mart 2009 tarihinde, mahkemenin talebi üzerine ek bilirkişi raporu sunmuştur. Orman bilirkişisi, ihtilaf konusu arazinin orman arazisinde yer aldığını yinelemiştir.
17. Mahkeme, 23 Mart 2009 tarihinde, söz konusu arazinin orman sınırları içerisinde yer alması ve kazandırıcı zaman aşımına konu olamayacağı gerekçesiyle, taşınmazın tapu siciline Hazine adına tescil edilmesine karar vermiştir.
18. Başvuran, bu karara karşı temyiz başvurusunda bulunmuştur.
19. Yargıtay, 9 Eylül 2009 tarihinde, itiraz edilen bu kararı bütün hükümleriyle onamıştır. Yargıtay, bu kararı onarken, öncelikle başvuranın ihtilaf konusu taşınmazın mülkiyetini, kadastro çalışmaları sonucunda bir tapu belgesine dayanarak değil, kazandırıcı zaman aşımı yoluyla edindiğini hatırlatmıştır. Yargıtay ardından, dosyada yer alan unsurlardan, ihtilaf konusu taşınmazın orman sınırları içerisinde yer aldığının anlaşıldığını gözlemlemiştir. Yargıtay son olarak, orman arazisine dâhil olan arazilerin, kazandırıcı zaman aşımı konusu olamayacağı sonucuna varmıştır.İlgili İç Hukuk Kuralları ve Uygulaması
20. Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nın 169. maddesi aşağıdaki şekildedir:
“Devlet, ormanların korunması ve sahalarının genişletilmesi için gerekli kanunları koyar ve tedbirleri alır. Yanan ormanların yerinde yeni orman yetiştirilir, bu yerlerde başka çeşit tarım ve hayvancılık yapılamaz. Bütün ormanların gözetimi Devlete aittir.
Devlet ormanlarının mülkiyeti devrolunamaz. Devlet ormanları kanuna göre, Devletçe yönetilir ve işletilir. Bu ormanlar zaman aşımı ile mülk edinilemez ve kamu yararı dışında irtifak hakkına konu olamaz.
Ormanlara zarar verebilecek hiçbir faaliyet ve eyleme müsaade edilemez. Ormanların tahrip edilmesine yol açan siyasi propaganda yapılamaz; münhasıran orman suçları için genel ve özel af çıkarılamaz. Ormanları yakmak, ormanı yok etmek veya daraltmak amacıyla işlenen suçlar genel ve özel af kapsamına alınamaz.
Orman olarak muhafazasında bilim ve fen bakımından hiçbir yarar görülmeyen, aksine tarım alanlarına dönüştürülmesinde kesin yarar olduğu tespit edilen yerler ile 31/12/1981 tarihinden önce bilim ve fen bakımından orman niteliğini tam olarak kaybetmiş olan tarla, bağ, meyvelik, zeytinlik gibi çeşitli tarım alanlarında veya hayvancılıkta kullanılmasında yarar olduğu tespit edilen araziler, şehir, kasaba ve köy yapılarının toplu olarak bulunduğu yerler dışında, orman sınırlarında daraltma yapılamaz. ”
21. Türk Medeni Kanunu’nun 705. maddesi aşağıdaki gibidir:
“Gayrimenkul mülkiyetini iktisap için tapu siciline kayıt, şarttır.
Miras, mahkeme kararı, cebri icra, işgal, kamulaştırma halleri ile kanunda öngörülen diğer hallerde, mülkiyet tescilden önce kazanılır. Ancak, bu hallerde malikin tasarruf işlemleri yapabilmesi, mülkiyetin tapu kütüğüne tescil edilmiş olmasına bağlıdır. ”
22. Türk Medeni Kanunu’nun 713. maddesi uyarınca;
“Tapu kütüğünde kayıtlı olmayan bir taşınmazı davasız ve aralıksız olarak yirmi yıl süreyle ve malik sıfatıyla zilyetliğinde bulunduran kişi, o taşınmazın tamamı, bir parçası veya bir payı üzerindeki mülkiyet hakkının tapu kütüğüne tesciline karar verilmesini isteyebilir. ”
23. Türk Medeni Kanunu’nun 713. maddesinin son fıkrasında özel kanun hükümlerinin saklı tutulduğu belirtilmektedir.
24. 3402 sayılı Kadastro Kanunu’nun 14. maddesinde “(...) tapuda kayıtlı olmayan (...) malın, çekişmesiz ve aralıksız en az yirmi yıldan beri malik sıfatıyla zilyetliğini belgelerle veya bilirkişi veyahut tanık beyanlarıyla ispat eden zilyedi adına tescil edilmesi” öngörülmektedir. ”
25. 9 Temmuz 1945 tarihli 4785 sayılı Kanun’un 1. maddesi aşağıdaki şekildedir:
Bu kanunun yürürlüğe girdiği tarihte var olan gerçek veya tüzel özel kişilere, vakıflara ve köy, belediye, özel idare kamu tüzel kişiliklerine ilişkin bütün ormanlar bu kanun gereğince devletleştirilmiştir. Bu ormanlar hiç bir işlem ve bildirime lüzum olmaksızın Devlete geçer. ”
26. 4785 sayılı ve 9 Temmuz 1945 tarihli ormanların devletleştirilmesine ilişkin kanunun 5. maddesi tazminat ödenmesini öngörmektedir. İlgili maliklerin hak iddiasında bulunabilmesi için, bu kanunun yürürlüğe girdiği tarihten itibaren bir yıl içerisinde bu türden bir taleple Orman Genel Müdürlüğüne başvurmaları gerekmektedir.
ŞİKÂYETLER
27. Başvuran, 1 No.lu Protokol’ün 1. maddesini ve Sözleşme’nin 6. maddesini ileri sürerek, hakkaniyete uygun olmadığı kanaatine vardığı bu dava sonucunda mülkiyet hakkından yoksun bırakıldığını iddia etmektedir.
HUKUKİ DEĞERLENDİRME
28. Başvuran, ihtilaf konusu taşınmazı yirmi yıldan uzun süreden beri kullanmasına ve bir tapu belgesine sahip olmasına rağmen, ulusal makamların mülkiyet hakkını tanımamasından şikayet etmektedir. Başvurana göre, bu durum mülkiyet hakkının ihlali sonucunu doğurmaktadır.
29. Başvuran ayrıca, davasını gören mahkemelerin, olgusal unsurları ve delilleri makul şekilde değerlendirmediğini ve kararlarını haklı göstermek için yeterli gerekçeler sunmadıklarını ileri sürmektedir. Başvuran bu bağlamda adil yargılanma hakkını ileri sürmektedir.
30. Olay ve olguların hukuki nitelendirmesi konusunda yetkili merci olarak Mahkeme (Radomilja ve diğerleri/Hırvatistan [BD], no. 37685/10 ve 22768/12, § 114, 20 Mart 2018), başvuranın şikâyetlerinin sadece Sözleşme’ye Ek 1 No.lu Protokol’ün 1. maddesi açısından incelenmesi gerektiği kanaatindedir. Bu madde aşağıdaki gibidir:
“Her gerçek ve tüzel kişinin mal ve mülk dokunulmazlığına saygı gösterilmesini isteme hakkı vardır. Bir kimse, ancak kamu yararı sebebiyle ve yasada öngörülen koşullara ve uluslararası hukukun genel ilkelerine uygun olarak mal ve mülkünden yoksun bırakılabilir.
Yukarıdaki hükümler, devletlerin, mülkiyetin kamu yararına uygun olarak kullanılmasını düzenlemek veya vergilerin ya da başka katkıların veya para cezalarının ödenmesini sağlamak için gerekli gördükleri yasaları uygulama konusunda sahip oldukları hakka halel getirmez. ”
31. Hükümet, iç hukuk yollarının tüketilmediğini iddia etmektedir. Hükümet bu bağlamda, başvuranın 6384 Sayılı Kanun tarafından kurulan Tazminat Komisyonuna başvurmuş olması gerektiğini belirtmektedir. Hükümet, Bakanlar Kurulu’nun, 9 Mart 2016 tarihli bir kararnameyle, bu Komisyonun yetki alanını konu yönünden (ratione materiae) genişlettiğini hatırlatmaktadır. Hükümet bu bağlamda, söz konusu kararnamenin 4. maddesinde özellikle komisyonun, orman olduğu gerekçesiyle veya 31/8/1956 tarihli ve 6831 sayılı Kanunun 2/B maddesinin uygulanması nedenlerine bağlı olarak tapu kaydının iptal edilmesi veya kadastro tespiti ya da orman kadastrosu sonucu tapulu taşınmazın ormanlık alanda olduğunun tespit edilmesi üzerine mülkiyet hakkının ihlal edildiği iddiasıyla yapılan başvuruları incelemekle yetkili olduğunun bildirildiğini belirtmektedir (Savaşçın ve diğerleri/Türkiye (k.k.), no. 15661/07, 7 Haziran 2016).
32. Hükümet, başvuranın Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun 1007. maddesine dayanarak tazminat talebinde de bulunabileceğini belirtmektedir (Mehmet Altunay/Türkiye (k.k.), no. 42936/07, 17 Nisan 2012).
33. Hükümet ayrıca, arazinin maliki olduğunu iddia etmek için başvuran tarafından ileri sürülen tapu belgesinin, herhangi bir plana, haritaya veya krokiye dayanmayan Osmanlı Devletinden kalma eski bir tapu kaydı olduğunu ileri sürmektedir. Hükümet, yargılama sonucunda ulusal mahkemelerin bu tapu belgesinde gösterilen parselin konumunun, ihtilaf konusu arazinin konumuna uygun olmadığı kanaatine vardığını iddia etmektedir. Buradan, başvuranın bu tapu belgesi uyarınca, 102 no.lu parselin sahibi olduğunu iddia edemeyeceği sonucu çıkmaktadır. Hükümet, her hâlükârda, ihtilaf konusu arazinin orman arazisine dâhil olduğunu ve 4785 sayılı ve 9 Temmuz 1945 tarihli Kanun gereğince ilgili arazi maliklerinin bir yıl içerisinde talep etmeleri gereken bir tazminat karşılığında ormanların devletleştirildiğini hatırlatmaktadır.
34. Hükümet son olarak, söz konusu arazinin orman arazisinde yer alması ve dolayısıyla kazandırıcı zamanaşımına tabi tutulamayacağını nazara alarak, başvuranın, kazandırıcı zamanaşımı kuralı yoluyla güncel ve ödenmesi gereken bir alacağın somut hale gelmesi için “meşru bir beklentiye” sahip olamayacağı kanaatine varmaktadır.
35. Başvuran, Hükümetin iddiasına itiraz etmektedir. Başvuran öncelikle, Hükümet tarafından belirtilen başvuru yollarının uygulamada etkin olmadığını ileri sürmektedir. Başvuran buna ek olarak, kendisine göre 102 no.lu parselin bir kısmını teşkil eden araziyle ilgili bir tapu belgesine sahip olduğunu vurgulamaktadır. Başvuran son olarak, tarım bilirkişisinin arazinin bir tarım arazisi olduğu ve yerel bilirkişinin kendisinin ihtilaf konusu arazinin sahibi olduğu sonucuna vardıklarını ileri sürmektedir. Başvuran, söz konusu arazinin sahibi olarak, mülkiyetini kesin, davasız ve aralıksız şekilde kullandığını ve bu sebeple kazandırıcı zamanaşımının yasal koşullarını karşıladığını eklemektedir.
36. Mahkeme, Hükümet tarafından ileri sürülen iç hukuk yollarının tüketilmesi konusunda karar vermesine gerek olmadığı, zira başvurunun, her hâlükârda, aşağıda belirtilen gerekçelerle açıkça dayanaktan yoksun olduğu kanaatindedir.
37. Mahkeme, bir başvuranın, şikâyet ettiği yargı kararlarının, Sözleşme’ye Ek 1 No.lu Protokol’ün 1. maddesi anlamında söz konusu başvuranın “mülküyle” ilgili olması durumunda, bu hükmün ihlal edildiğini iddia edebileceğini hatırlatmaktadır (Kopecký/Slovakya [BD], no. 44912/98, § 35, c), AİHM 2004‑IX ve yukarıda anılan Radomilja ve diğerleri/Hırvatistan, § 142).
38. Sözleşme’ye Ek 1 No.lu Protokol’ün 1. maddesi mülk edinme hakkını güvenceye almasa da (yukarıda anılan Kopecký, § 35 a)), “mülk” kavramı, hem mevcut mülkleri hem de mal varlığı değerleri olarak kabul edilmek için yeterince dayanak gösterilmiş alacakları da kapsayabilir (yukarıda anılan Kopecký, § 42 ve Radomilja ve diğerleri, § 142).
39. Mahkeme ardından, usulüne uygun olarak tescil edilmiş bir tapu kaydının, uygulanabilir iç hukuk gereğince, söz konusu mülk üzerinde bir mülkiyet hakkının varlığı için delil teşkil edebileceğini hatırlatmaktadır (Türk hukuku ile ilgili olarak bk. Riemer ve diğerleri/Türkiye, no. 18257/04, § 36, 10 Mart 2009, Doğancan/Türkiye (k.k.), no. 17934/10, § 22, 15 Ekim 2013 ve Dönmez ve diğerleri/Türkiye (k.k.), no. 19258/07, § 71, 30 Ocak 2018).
40. İlgili mal varlığı menfaati, yalnızca iç hukukta yeterli bir dayanağın bulunması, örneğin ulusal mahkemeler tarafından oluşturulmuş bir içtihatla doğrulanmış olması, yani alacağın hak talebinde bulunmak için yeterince dayanak gösterilmiş olması durumunda, 1 No.lu Protokol’ün 1. maddesiyle korunan bir mal varlığı değeri olarak değerlendirilebilir (daha önce anılan Kopecký, §§ 49 ve 52, daha önce anılan Centro Europa 7 s.r.l. ve Di Stefano [BD], no. 38433/09, § 173, AİHM 173 ve daha önce anılan Radomilja ve diğerleri, § 142).
41. Bu bağlamda, başvuranın, somut hale getirilmesi, yani mülkiyet hakkının etkin olarak elde edilmesi için en azından “meşru bir beklentisi” bulunduğunu ileri sürebileceği talepler, mal varlığı değeri taşıyabilirler (diğer kararlar arasında bk. Malhous/Çek Cumhuriyeti (k.k.) [BD], no. 33071/96, AİHM 2000 XII, Gratzinger ve Gratzingerova/Çek Cumhuriyeti (k.k.) [BD], no. 39794/98, § 69, AİHM 2002‑VII ve yukarıda anılan Kopecký, § 35, c)).
42. Bununla birlikte, meşru bir beklenti bağımsız olarak var olamaz: bu türden bir beklenti, ulusal hukukta yeterli yasal dayanağı olan bir mal varlığı menfaatine bağlı olmalıdır (yukarıda anılan Kopecký, §§ 45 - 53 ve yukarıda anılan Radomilja ve diğerleri, § 143).
43. Ayrıca, ilke olarak, ulusal hukukun yorumlanması ve uygulanması hakkında tartışma bulunduğu ve başvuran tarafından bu bağlamda ileri sürülen iddiaların, ulusal mahkemeler tarafından kesin olarak reddedildiği durumlarda, bir başvuran, Sözleşme’ye Ek 1 No.lu Protokol’ün 1. maddesi açısından mal varlığı değeri olarak kabul edilen yeterince kesin bir alacağa sahip olduğunu iddia edemez (örneğin bk. yukarıda anılan Kopecký, § 50 ve yukarıda anılan Centro Europa 7 s.r.l. ve Di Stefano, § 173; karşılaştırınız yukarıda anılan Radomilja ve diğerleri, § 149).
44. Somut olayda, bir tapu kaydına dayanarak taşınmazın mülkiyetine sahip olunduğunun iddia edilmesiyle ilgili olarak, Mahkeme, öncelikle başvuranın, söz konusu arazinin mülkiyetini bir tapu kaydına dayanarak değil kazandırıcı zamanaşımı yoluyla edindiğini gözlemlemektedir (yukarıdaki 3. paragraf). Başvuran sadece, Orman Genel Müdürlüğü tarafından kadastro çalışmalarının iptali için açılan dava sırasında, mülkiyetini 1902 yılına ait Osmanlı zamanından kalan eski tapu belgesine dayandırmıştır. Nitekim dosyada yer alan unsurlardan, başvuranın bu tarihe kadar hiçbir zaman, söz konusu taşınmazın Türkiye Cumhuriyeti tapu kayıtlarında kendi adına tescil edilmesini talep etmek için bu tapu belgesini ileri sürmediği anlaşılmaktadır.
45. Ulusal mahkeme, taşınmazın tapu belgesinde belirtilen sınırlarının, tam olarak belirlenemediğini tespit etmiştir. Buradan anlaşıldığı üzere, tapu belgesinde gösterilen taşınmazın ihtilaf konusu araziye tekabül ettiği ileri sürülemez ve bu sebeple, ilgili, mülkiyet hakkı bulunduğu iddiasını söz konusu tapu belgesine değil, sadece kazandırıcı zamanaşımına dayandırabilir. Bu yaklaşım, Yargıtay tarafından da onaylanmıştır.
46. Ulusal mahkeme, tapu belgesinde belirtilen arazinin, ihtilaf konusu arazi olup olmadığının belirlenmesi için söz konusu tapu belgesinin yeminli bir tercüman tarafından Türkçe’ye tercüme edilmesine, söz konusu yerin incelenmesine ve bilirkişi incelemesi yapılmasına karar vermiştir. Başvuranın ileri sürdüğü iddialar ilk derece mahkemesi tarafından ve Yargıtay tarafından incelenmiştir.
47. Mahkeme, genel kural olarak, kendilerine sunulan delilleri değerlendirmek için daha iyi bir konumda bulunan ulusal mahkemelerin yerine değerlendirmede bulunmanın kendi görevi olmadığını hatırlatmaktadır (diğerleri arasında bk. Klaas/Almanya, 22 Eylül 1993, § 29, A Serisi no. 269, Elsholz/Almanya [BD], no. 25735/94, § 66, AİHM 2000‑VIII, Vasiliauskas/Litvanya [BD], no. 35343/05, § 164, AİHM 2015 ve F.G./İsveç [BD], no. 43611/11, § 118, 23 Mart 2016).
48. Bu bağlamda, Mahkeme, görevinin ikincil niteliğinin farkında olarak, incelediği davaya ilişkin koşullar kaçınılmaz kılmadığı takdirde, haklı sebepler bulunmaksızın ilk derece mahkemesi hâkiminin görevini üstlenemeyeceğini hatırlatmaktadır. Olaylara ilişkin kendi görüşünü, ulusal mahkemelerin görüşünün yerine koyması görev alanına girmemektedir ve ilke olarak, kendileri tarafından toplanan verileri değerlendirme görevi bu mahkemelere aittir. Her ne kadar bu mahkemelerin tespitleri Mahkeme için bağlayıcı olmasa da, Mahkeme yalnızca ikna edici verilere sahip olması durumunda, mahkemelerin fiili tespitlerinden uzaklaşacaktır (yukarıda anılan Radomilja ve diğerleri kararı, § 150).
49. Mahkeme, somut olayda ulusal mahkemelerin, tapu kaydında belirtilen arazinin sınırlarının ihtilaf konusu araziye ait olduğunun kesin şekilde tespit edilemeyeceğine ilişkin olarak vardıkları sonuçta keyfi veya açıkça makul olmayan hiçbir unsur görmemektedir.
50. Dolayısıyla, başvuranın, hukuka uygun şekilde Osmanlı kadastro kayıtlarında tescil edilmiş 1902 yılına ait bir tapu belgesine sahip olduğu doğrudur. Bu tapu belgesi, ihtilaf konusu dava kapsamında hiçbir şekilde iptal edilmemiştir ve bu belgenin halen geçerli olduğu görülmektedir. Ulusal mahkemenin bu tapu belgesinin ihtilaf konusu araziye tekabül etmediği kanaatine varmış olmasının, bu belgenin varlığına veya geçerliliğine hiçbir etkisi yoktur. Başka bir deyişle, bu tapu belgesinde hangi arazinin belirtildiği, ihtilaf konusu davada söz konusu arazi üzerinde bir mülkiyet hakkı bulunup bulunmadığından ayrı bir konu teşkil etmektedir (bu anlamda bk. Dönmez ve diğerleri/Türkiye (k.k.), no. 19258/07, § 71, 30 Ocak 2018).
51 Bununla birlikte Mahkeme, 1 No.lu Protokol’ün 1. maddesinin pozitif koruma tedbirleri gerektirebileceğini hatırlatmaktadır (gerekli değişikliklerin uygulanması koşuluyla (mutatis mutandis) bk. Broniowski/Polonya [BD], no. 31443/96, § 143, AİHM 2004-V ve Kotov/Rusya [BD], no. 54522/00, § 109, 3 Nisan 2012). Dolayısıyla mevcut karar, davalı Devleti, başvuranın sahip olduğu tapu belgesinden doğan hakların korunmasına ilişkin olarak ayni veya eşdeğer şekilde gerekli tedbirleri alma pozitif yükümlülüğünden muaf tuttuğu şeklinde yorumlanamaz.
52. Geriye kazandırıcı zamanaşımına dayanarak arazi üzerinde mülkiyet hakkı iddia edilmesi konusunun incelenmesi kalmaktadır. Başvuran, Orman Genel Müdürlüğü tarafından kadastro çalışmalarının iptali istemiyle açılan davanın reddedilmesi için, Türk Medeni Kanunu’nun 713. maddesini ileri sürmüştür. Bu maddede, tapu kütüğünde kayıtlı olmayan bir taşınmazı davasız ve aralıksız olarak yirmi yıl süreyle ve malik sıfatıyla zilyetliğinde bulunduran kişinin, o taşınmazın tamamı, bir parçası veya bir payı üzerindeki mülkiyet hakkının tapu kütüğüne tesciline karar verilmesini talep edebileceği öngörülmüştür (yukarıdaki 22. paragraf). Başvuran, söz konusu mülkü davasız ve aralıksız olarak zilyetliğinde bulundurduğunu kanıtlamak için yerel bilirkişinin ve tarım bilirkişisinin vardığı sonuçlara atıfta bulunmuştur.
53. Bu açıdan, başvuranın Sözleşme’ye Ek 1 No.lu Protokol’ün 1. maddesinin korunmasını talep ettiği “zilyetlik”, güncel bir mülkten ziyade daha çok bir alacak niteliğindedir (Basa/Türkiye, no. 18740/05 ve 19507/05, § 95, 15 Ocak 2019). Bununla birlikte, ulusal mahkemeler tarafından başvuran lehinde incelenmiş olan beklenti, Sözleşme’ye Ek 1 No.lu Protokol’ün 1. maddesi anlamında “meşru bir beklenti” olarak değerlendirilemez (yukarıda anılan Doğancan, § 23). Mahkemenin birçok defa açıklamış olduğu gibi, ne kadar anlaşılabilir olsa da basit bir beklenti ile daha somut bir niteliğe sahip olması ve yasal bir hükme dayanması ya da iç hukukta sağlam bir yerleşik içtihadı bulunması gereken meşru bir beklenti arasında fark vardır (yukarıda anılan Kopecký, § 52 ve Bozcaada Kimisis Teodoku Rum Ortodoks Kilisesi Vakfı /Türkiye (k.k.), no. 22522/03 ve diğer 7 başvuru, 9 Aralık 2008).
54. Bu konuyla ilgili olarak Mahkeme, başvuranın esasen kullandığı arazi için yapılan nitelendirmeden şikâyetçi olduğunu gözlemlemektedir. Başvurana göre, orman arazisinde yer alan bir arazi değil, bir tarım arazisi söz konusudur ve uzun yıllardır bu araziyi kullanması sebebiyle zamanaşımı yoluyla taşınmazın mülkiyetini edinmesi gerekmektedir.
55. Bu bağlamda ulusal mahkemeler, ilgili bölgenin orman sınırları içerisinde olduğu ve başvuranın, ihtilaf konusu taşınmazın zilyetliğini uzun süredir bulunduruyor olmasına rağmen, Türk hukukunun bu türden araziler içerisinde yer alan arazilerin zamanaşımı yoluyla edinme imkânını bertaraf ettiği sonucuna varmıştır (yukarıdaki 20. paragraf).
56. Mahkeme, ulusal hukukun doğru şekilde yorumlanıp yorumlanmadığı ve uygulanıp uygulanmadığı hususunu denetlemekle ilgili sınırlı bir yetkiye sahip olduğunu; ulusal mahkemelerin kararlarının keyfilikle veya açıkça mantıksız olmakla lekelenmediği sürece, ulusal mahkemeler yerine karar vermenin görevi olmadığını hatırlatmaktadır (Tejedor García/İspanya, 16 Aralık 1997, § 31, Karar ve Hükümler Derlemesi 1997-VIII). Hâlbuki Mahkeme, ek bir bilirkişi incelemesi yapılmasına karar verdikten sonra (yukarıdaki 16. paragraf), başvuranın orman arazisine dâhil olan bir araziyi işgal ettiği ve orman arazisine dâhil olan bir arazi için bir tapu kaydı verilmesinin imkânsız olduğu sonucuna varan ulusal mahkemelerin değerlendirmesinde keyfi veya açıkça makul olmayan hiçbir husus tespit etmemektedir. Nitekim Türk Anayasası’nın 169. maddesi, açıkça, orman arazisine dâhil olan arazilerin kazandırıcı zamanaşımına tabi tutulamayacağına hükmetmektedir. Bu durumda Mahkemenin, ilgilinin iddialarını bu gerekçelerle reddeden ve başvuranın kazandırıcı zamanaşımını ileri süremeyeceğine hükmeden ulusal mahkemelerin varmış olduğu sonuçları bertaraf etmesine imkân veren hiçbir unsur bulunmamaktadır (Gündüz/Türkiye (k.k.), no. 50253/99, 18 Ekim 2007, Sarısoy ve diğerleri/Türkiye (k.k.), no. 21303/07, §§ 26 - 36, 14 Ekim 2014 ve yukarıda anılan Basa, §§ 95 - 103 ve Demir/Türkiye (k.k.), no. 9161/07, § 55, 15 Ekim 2019).
57. Sonuç olarak, başvuranın Sözleşme’ye Ek 1 No.lu Protokol’ün 1. maddesine dayandırılan şikâyetleri, Sözleşme’nin 35. maddesinin 3. fıkrası anlamında açıkça dayanaktan yoksundur ve bu şikâyetlerin, Sözleşme’nin 35. maddesinin 4. fıkrası uyarınca reddedilmesi gerekmektedir.
Bu gerekçelerle, Mahkeme, oy birliğiyle,
Başvurunun kabul edilemez olduğuna karar vermiştir.
İşbu karar, Fransızca dilinde tanzim edilmiş olup, 15 Ekim 2020 tarihinde yazılı olarak bildirilmiştir.
Hasan BakırcıEgidijus Kūris
Bölüm Yazı İşleri Müdür YardımcısıBaşkan
Full & Egal Universal Law Academy