TÜRKİYE CUMHURİYETİ
ANAYASA MAHKEMESİ
BİRİNCİ BÖLÜM
KARAR
ABDULKADİR AKAN BAŞVURUSU
(Başvuru Numarası: 2014/2326)
Karar Tarihi: 18/5/2016
BİRİNCİ BÖLÜM
KARAR
Başkan
:
Burhan ÜSTÜN
Üyeler
:
Serruh KALELİ
Nuri NECİPOĞLU
Kadir ÖZKAYA
Rıdvan GÜLEÇ
Raportör
:
Kamil KAYA
Başvurucu
:
Abdulkadir AKAN
Vekili
:
Av. Vedat ÖZKAN
I. BAŞVURUNUN KONUSU
1. Başvuru; haksız tutulma sebebiyle Hazine aleyhine açılantazminat davasının, mevzuatın hatalı yorumlanması sonucu süre aşımıgerekçesiyle reddedilmesinin adil yargılanma hakkını ihlal ettiği iddiasınailişkindir.
II. BAŞVURU SÜRECİ
2. Başvuru 14/2/2014 tarihinde Adana 9. Ağır Ceza Mahkemesivasıtasıyla yapılmıştır. Başvuru formu ve eklerinin idari yönden yapılan önincelemesi neticesinde başvurunun Komisyona sunulmasına engel teşkil edecek bireksikliğinin bulunmadığı tespit edilmiştir.
3. Birinci Bölüm Birinci Komisyonunca 19/10/2015 tarihinde,başvurunun kabul edilebilirlik incelemesinin Bölüm tarafından yapılmasına kararverilmiştir.
III. OLAY VE OLGULAR
A. Olaylar
4. Başvuru formu ve eklerinde ifade edildiği şekliyle ilgiliolaylar özetle şöyledir:
5. Başvurucu, Malatya 1 No.lu Devlet Güvenlik MahkemesininE.1993/261 sayılı dosyası kapsamında yasa dışı örgüt elemanlarını barındırma,örgüt silahlarını saklama, sığınak hazırlamak suretiyle örgüt elemanlarınabilerek yardım ve yataklık suçlamasıyla 5/8/1993 tarihinde tutuklanmış ve14/10/1993 tarihinde tahliye edilmiştir. Dosya kapsamındaki belgelerdenanlaşılamamakla birlikte başvurucu 13/7/1993 tarihinden tutuklama kararıverilen tarihe kadar gözaltında kaldığını beyan etmiştir.
6. Malatya 1 No.lu Devlet Güvenlik Mahkemesinin 25/1/1995tarihli ve E.1993/261, K.1995/10 sayılı kararı ile başvurucunun beraatına kararverilmiştir. Söz konusu karar, Yargıtay 9. Ceza Dairesinin 14/6/1996 tarihli veE.1996/1792, K.1996/3643 sayılı ilamı ile onanarak aynı tarihte kesinleşmiştir.
7. Başvurucu, beraat kararını 1/10/2011 tarihinde haricenöğrendiğini beyan etmiştir.
8. Başvurucu, haksız olarak tutuklu kaldığı sürede uğradığımaddi ve manevi zararlarının giderilmesi istemiyle Gaziantep 1. Ağır CezaMahkemesinde (Mahkeme) 7/10/2011 tarihinde tazminat davası açmıştır.
9. Mahkeme 27/4/2012 tarihli ve E.2011/402, K.2012/226 sayılıkararı ilesüresinden sonra açıldığı gerekçesiyledavanın reddine karar vermiştir. Kararın gerekçesi şöyledir:
“Yapılan yargılama ve toplanan kanıtlara göreaçılan davanın 466 Sayılı Yasa kapsamında değerlendirilmesi gerektiği, bunagöre davacının Malatya 1 Nolu Devlet GüvenlikMahkemesinin 25/01/1995 tarih ve 1993/261 esas, 1995/10 karar sayılı davadosyasında yargılandığı ve yargılama sonucunda beraatinekarar verildiği, iş bu davada davacının 4 ay gibi bir süre ile tutuklu kaldığı,maddi ve manevi yönden zararlarının bulunduğu belirtilerek tazminat talepedilmiş ise de, söz konusu mahkeme ilamının Yargıtay9. Ceza Dairesinin14/06/1996 gün ve 1996/1792 esas, 3643 karar sayılı ilamı ile kesinleştiği vekesinleşme tarihinden itibaren tabi olduğu 10 yıllık hak düşürücü süreden sonradavanın ikame edildiği anlaşılmakla, süresinde açılmayan davanın reddine kararvermek gerekli olmuştur, bu durum iddia, savunma, değerlendirilerek hükme esasalınan deliller ve mahkemece edinilen vicdani kanaat ile anlaşılmış veaşağıdaki şekilde karar verilmiştir.”
10. Başvurucunun temyizi üzerine anılan karar Yargıtay 12. CezaDairesinin 4/12/2013 tarihli ve E.2013/23903, K.2013/27862 sayılı ilamı ileonanmıştır. Onama ilamının ilgili kısmı şöyledir:
“Dava, 466 sayılı Kanun hükümlerine dayalıtazminat istemine ilişkin olup; Ceza Genel Kurulunun 23/03/2010 tarih ve2009/256 Esas ve 2010/57 sayılı kararında 466 sayılı Kanunun 2. maddesindeki üçaylık sürenin başlangıcı için 21/04/1975 tarih ve 3-5 sayılı Yargıtay İçtihadıBirleştirme Kararına atıf yapılarak kesinleşen beraat kararından davacınınhaberdar olmasının aranması gerektiği şeklindedir. Ancak adı geçen kararda tazminatdavasının ne zamana kadar açılması gerektiğine dair bir açıklama yoktur. Borçlar Kanununun 60. maddesinde tazminat davasının, zararverici fiil veya olayın vukuundan itibaren her halde 10 yıl sonra zaman aşımınauğrayacağı kabul edilmiştir. Kanun dışı yakalanan veya tutuklanan kimselerbakımından, devletin yaptığı yakalama veya tutuklama haksız fiili cezadavasının kesinleşmesi ile netleştiğinden bu tarih olayın vuku tarihi olup, butarihten itibaren 10 yıl dolduktan sonra 466 sayılı Kanuna göre tazminatistenemeyecektir. Tazminat davasına dayanak teşkil eden mahkeme dosyasındakikesinleşme şerhine göre davacı hakkındaki beraat kararının 14.06.1996tarihindekesinleştiği davanın07.10.2011tarihinde,15 yılgeçtiktensonraaçıldığının anlaşılması karşısında, süresinde açılmayan davanın reddine kararverilmesinde isabetsizlik bulunmadığı anlaşılmakla yapılan incelemede,
Yapılan yargılamaya, toplanan ve karar yerindeaçıklanan delillere, mahkemenin kovuşturma sonucunda oluşan inanç ve takdirine,gösterilen gerekçeye ve uygulamaya göre, davacı vekilinin sürenin kesinleşmişberaat kararının tebliğinden itibaren başlaması gerektiği yönündeki temyizitirazlarının reddiyle, hükmün isteme uygunolarakONANMASINA ... karar verildi.”
11. Yargıtay ilamı 3/2/2014 tarihinde Mahkemeye gönderilmiş,başvurucu onama ilamından 5/2/2014 tarihinde haberdar olduğunu beyan etmiştir.
12. Başvurucu 14/2/2014 tarihinde bireysel başvurudabulunmuştur.
B. İlgili Hukuk
13. 7/5/1964 tarihli ve 466 sayılı mülga Kanun Dışı Yakalananveya Tutuklanan Kimselere Tazminat Verilmesi Hakkında Kanun’un 1. maddesininilgili kısmı şöyledir:
“6. Kanun dairesinde yakalandıktan veyatutuklandıktan sonra haklarında kovuşturma yapılmasına veya son soruşturmanınaçılmasına yer olmadığına veyahut beraetlerine veyaceza verilmesine mahal olmadığına karar verilen;
...
kimselerin uğrayacakları her türlü zararlar, bu kanun hükümleri dairesindeDevletçe ödenir.”
14. 466 sayılı mülga Kanun’un 2. maddesinin birinci fıkrasışöyledir:
“1 inci maddede yazılı sebeplerle zarara,uğrayanlar, kendilerine zarar veren işlemlerin yapılmasına esas olan iddialarsebebiyle haklarında açılan davalar sonunda verilen kararların kesinleştiğiveya bu iddiaların mercilerince karara bağlandığı tarihten itibaren üç ayiçinde, ikametgahlarının bulunduğu mahal ağır ceza mahkemesine bir dilekçeylebaşvurarak uğradıkları her türlü zararın tazminini isteyebilirler.”
15. 23/3/2005 tarihli ve 5320 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu'nunYürürlük ve Uygulama Şekli Hakkında Kanun’un 6. maddesi şöyledir:
“(1) Ceza Muhakemesi Kanununun 141 ilâ 144 üncü maddeleri hükümleri, 1 Haziran 2005 tarihindenitibaren yapılan işlemler hakkında uygulanır.
(2) Bu tarihten önceki işlemler hakkında ise,7.5.1964 tarihli ve 466 sayılı Kanun Dışı Yakalanan veya Tutuklanan KimselereTazminat Verilmesi Hakkında Kanun hükümlerinin uygulanmasına devam olunur.”
16. 22/4/1926 tarihli ve 818 sayılı mülga Borçlar Kanunu’nun 60.maddesinin birinci fıkrası şöyledir:
“Zarar ve ziyan yahut manevi zarar namiyle nakdi bir meblağ tediyesine müteallik dava,mutazarrır olan tarafın zarara ve failine ittılaıtarihinden itibaren bir sene ve her halde zararı müstelzim fiilin vukuundanitibaren on sene mürurundan sonra istima olunmaz.”
17. Yargıtay Ceza Genel Kurulunun 6/5/2014 tarihli veE.2014/12-141, K.2014/229 sayılı kararının ilgili kısmı şöyledir:
“Özel Daire ile yerel mahkeme arasında oluşanve Yargıtay Ceza Genel Kurulunca çözümlenmesi gereken uyuşmazlık; 466 sayılıKanun hükümlerine göre açılan tazminat davaları için 2. maddede belirtilen üçaylık sürenin dışında esas alınacak azami bir sürenin olup olmadığı, azami birsürenin var olduğunun kabul edilmesi halinde ne zaman başlayacağı ve bunlarabağlı olarak davanın süresinde açılıp açılmadığının belirlenmesine ilişkindir.
...
Gerçekten 466 sayılı Kanun hükümlerine göretazminat davalarının süresinde açılıp açılmadığına ilişkin uyuşmazlıklar CezaGenel Kurulunun gündemine defalarca gelmiş ve istikrarlı bir şekilde, kanunun2. maddesinin 1. fıkrasında belirtilen üç aylık dava açma süresinin, 21.04.1975gün ve 3-5 sayılı Yargıtay İçtihadı Birleştirme Kararı uyarınca, davacıhakkında açılan ve beraatle sonuçlanan ceza davasınınkesinleştiğinin tebliği veya bu kesinleşmenin öğrenilmesinden itibarenbaşladığı kabul edilmiştir. Fakat sözü edilen dosyalarda 466 sayılı Kanunhükümlerine göre açılacak tazminat davaları için 2. maddede belirtilen üç aylıksürenin dışında esas alınacak azami bir sürenin olup olmadığı tartışılmamıştır.
01.06.2005 tarihinde yürürlüğe giren 5271sayılı CMK’nun “Tazminat İsteminin Koşulları”başlıklı 142. maddesinin 1. fıkrasında yer alan; “Karar veya hükümlerinkesinleştiğinin ilgilisine tebliğinden itibaren üç ay ve herhâlde karar veya hükümlerin kesinleşme tarihini izleyen bir yıl içindetazminat isteminde bulunulabilir” şeklindeki düzenlemeyle tebliğden itibaren üçay ve her halde kesinleşme tarihinden itibaren bir yıl içinde tazminattalebinde bulunulabileceği hüküm altına alınmıştır.
818 sayılı Borçlar Kanununun “Müruru zaman”başlıklı 60. maddesinde; zarar gören tarafın zararı ve failini öğrenmetarihinden itibaren bir yıl ve her halde fiilin vukuundan itibaren on yıl,01.07.2012 tarihinde yürürlüğe giren 6098 sayılı Türk Borçlar Kanununun“Zamanaşımı” başlıklı 72. maddesinde de,zarar göreninzararı ve tazminat yükümlüsünü öğrendiği tarihten başlayarak iki yıl ve herhâlde fiilin işlendiği tarihten başlayarak on yılın geçmesiyle tazminatisteminin zamanaşımına uğrayacağı belirtilmiştir.
2577 sayılı İdari Yargılama Usulü Kanununun13. maddesinde ise, idari eylemlerden hakları ihlal edilmiş olanların idaridava açmadan önce, bu eylemleri yazılı bildirim üzerine veya başka süretle öğrendikleri tarihten itibaren bir yıl ve her haldeeylem tarihinden itibaren beş yıl içinde ilgili idareye başvurarak haklarınınyerine getirilmesini istemeleri gerektiği düzenlenmiştir.
Görüldüğü gibi, söz konusu kanunlar uyarıncaaçılacak davalarda tebliğ ya da öğrenmeden başlayan asıl sürenin yanında eylemya da işlem tarihinden itibaren azami dava açma süreleri öngörülmüş, 2004sayılı İcra İflas Kanununun 39. maddesinde ise, ilama dayanan takibin, sonmuamele üzerinden on sene geçmekle zamanaşımına uğrayacağı hüküm altınaalınmıştır.
Bu açıklamalar ışığında uyuşmazlık konusudeğerlendirildiğinde;
466 sayılı Kanun hükümlerine göre açılacaktazminat davaları için de, 2. maddede belirtilen veberaat hükmünün kesinleşmesinin tebliğinden veya öğrenilmesinden itibarenişleyen üç aylık sürenin dışında esas alınacak makul azami bir süre kabuledilmelidir. Özellikle 1982 Anayasasının “kişi hürriyeti ve güvenliği” ileilgili olup tutuklama şartları ve haksız tutuklama işlemlerinden de bahsedilen19. maddesinde yapılan; “bu esaslar dışında bir işleme tabi tutulan kişilerinuğradıkları zarar, tazminat hukukunun genel prensiplerine göre, Devletçeödenir” şeklindeki değişiklikten sonra, tazminat hukukunun genel prensiplerinegöre 10 yıllık azami bir sürenin kabul edilmesi, hak arayışlarının kötüyekullanılacak biçimde süresiz kılınmasını önleyebileceği gibi adalet ve nasafet kurallarına da uygun ve isabetli olacaktır.Böylece, haksız yakalama ve tutuklama nedeniyle tazminat davalarına dahukukumuzdaki diğer tazminat davalarındaki gibi dava açmak için azami süreşartı getirilecek ve beraat ile sonuçlanmış ceza dava dosyalarınınkesinleşmesinden sonra süresiz olarak 466 sayılı Kanuna göre dava açmakeyfiliğinin de önüne geçilecektir.
...
[B]u davalarda esas alınacak 10 yıllık azamisürenin de kesinleşme tarihinden itibaren başlaması gerektiği kabuledilmelidir.”
IV. İNCELEME VE GEREKÇE
18. Mahkemenin 18/5/2016 tarihinde yapmış olduğu toplantıdabaşvuru incelenip gereği düşünüldü:
A. Başvurucunun İddiaları
19. Başvurucu; Malatya 1 No.lu Devlet Güvenlik MahkemesininE.1993/261 sayılı dosyası kapsamında haksız yere tutuklu kaldığını, yapılanyargılama sonucunda beraat etmesine rağmen kararın kendisine tebliğedilmediğini, beraat kararını haricen öğrendiğini, haksız olarak tutuklukaldığı sürede uğradığı maddi ve manevi zararlarının giderilmesi istemiyleHazine aleyhine açtığı tazminat davasının Mahkemece mevzuatın hatalıyorumlanması sonucu süre aşımı gerekçesiyle reddedildiğini, gerek 466 sayılıKanun’da gerekse Yargıtay İçtihadı Birleştirme Genel Kurulu ve Yargıtay CezaGenel Kurulu kararlarında bu tür davalar için azami dava açma süresiöngörülmediğini belirterek Anayasa’nın 17., 19., 36. ve 40. maddelerindedüzenlenen ilke ve hakların ihlal edildiğini ileri sürmüş; ihlalin tespiti,yargılamanın yenilenmesi ve tazminat taleplerinde bulunmuştur.
20. Başvurucu 14/12/2015 tarihinde Anayasa Mahkemesine sunduğuek beyan dilekçesinde ise açtığı tazminat davasının reddine karar verilmesininyanı sıra dava sonunda vekâlet ücreti ve yargılama giderlerini ödemeye mahkûmedildiğini, dava sonunda bu giderlere katlanma yükümlülüğü öngörülmesiylemahkemeye erişim hakkının kısıtlandığını belirterek bu durum sebebiyle de adilyargılanma hakkının ihlal edildiğini ileri sürmüştür.
B. Değerlendirme
21. Anayasa Mahkemesi olayların başvurucu tarafından yapılanhukuki nitelendirmesi ile bağlı olmayıp olay ve olguların hukuki tavsifinikendisi takdir eder (Tahir Canan,B. No: 2012/969, 18/9/2013, § 16). Başvurucunun başvuru formunda dile getirdiğitemel şikâyeti, haksız olarak tutuklu kaldığı sürede uğradığı maddi ve manevizararlarının giderilmesi istemiyle açtığı tazminat davasının süre aşımındanreddedilmesi nedeniyle uyuşmazlığın esasının birmahkeme tarafından incelenememesine ilişkin olduğu dolayısıyla başvurucununiddialarının adil yargılanma hakkının güvenceleri arasında yer alan mahkemeyeerişim hakkı kapsamında incelenmesi gerektiği değerlendirilmiştir.
22. Başvurucu, aleyhine sonuçlanan dava sonunda yargılama giderive vekâlet ücreti ödemeye mahkûm edilmesinin mahkemeye erişim hakkını ihlalettiği yönündeki başvuru formunda yer almayaniddiasını14/12/2015 tarihli ek beyan dilekçesinde ileri sürmüştür.
23. 30/3/2011 tarihli ve 6216 sayılı Anayasa MahkemesininKuruluşu ve Yargılama Usulleri HakkındaKanun'un 47.maddesinin (5) numaralı fıkrasının ilgili kısmı şöyledir:
"Bireysel başvurunun, başvuru yollarınıntüketildiği tarihten; başvuru yolu öngörülmemişse ihlalin öğrenildiği tarihtenitibaren otuz gün içinde yapılması gerekir."
24. Kural olarak başvurucular tarafından bireysel başvuruformunda ileri sürülen ihlal iddiaları ile bu iddiaların dayanağı olanvakıaların bireysel başvuru için öngörülen otuz günlük başvuru süresi içindeAnayasa Mahkemesine sunulması gerekir. Bununla birlikte otuz günlük sürenindolmasından sonra ileri sürülen şikâyetler ancak haklı bir mazeret nedeniyle vesüresi içinde ileri sürülen ilk şikâyetin belirli yönlerini oluşturmalarıhâlinde incelenebilir (Seyithan Akkuş,B. No: 2013/4267, 24/2/2016, § 28).
25. Anayasa Mahkemesine sunulan dilekçelerin değerlendirmeyetabi tutulması hâlinde bir kez bireysel başvuru yapıldıktan sonra başvurusonlandırılıncaya kadar başvuru dosyasına yeni vakıaların farklı hak ihlaliiddialarının sunulması kaçınılmaz olacağından ve bu durumda bireysel başvuruiçin öngörülen otuz gün kuralı anlamsız hâle geleceğinden otuz günlük başvurusüresi sonrasında sunulan dilekçelerde ileri sürülen yeni iddialarınincelenmesi ve değerlendirilmesi mümkün değildir (Ümüt Demir, B. No: 2012/1000, 18/9/2014, § 31).
26. Bu nedenle başvurucunun ek dilekçeyle ileri sürdüğü,aleyhine sonuçlanan dava sonunda yargılama gideri ve vekâlet ücreti ödemeyemahkûm edilmesinin mahkemeye erişim hakkını ihlal ettiğine ilişkin iddianınsüresi içinde dile getirilmediği ve anılan iddianın haklı bir mazeret nedeniyleileri sürülemediğine dair herhangi bir beyanda da bulunulmadığı anlaşıldığındanbaşvurucunun 14/12/2015 tarihli ek beyan dilekçesinde ileri sürdüğü iddiasıincelenmemiştir.
27. Başvurucu, beraatına karar verilen davada haksız yeretutuklu kaldığından bahisle Hazine aleyhine açtığı tazminat davasının süreaşımı gerekçesiyle reddedilmesinin adil yargılanma hakkını ihlal ettiğini ilerisürmektedir.
28. Anayasa’nın “Hak aramahürriyeti” kenar başlıklı 36. maddesinin birinci fıkrası şöyledir:
“Herkes, meşru vasıta ve yollardan faydalanmaksuretiyle yargı mercileri önünde davacı veya davalı olarak iddia ve savunma ileadil yargılanma hakkına sahiptir.”
29. Anayasa’nın “Temel hak vehürriyetlerin korunması” kenar başlıklı 40. maddesi şöyledir:
“Anayasa ile tanınmış hak ve hürriyetleriihlâl edilen herkes, yetkili makama geciktirilmeden başvurma imkânınınsağlanmasını isteme hakkına sahiptir.
(Ek fıkra: 3.10.2001-4709/16 md.) Devlet, işlemlerinde, ilgili kişilerin hangi kanunyolları ve mercilere başvuracağını ve sürelerini belirtmek zorundadır.
...”
30. Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin (Sözleşme) “Adil yargılanma hakkı” kenar başlıklı 6.maddesinin (1) numaralı fıkrası şöyledir:
“Herkes medeni hak ve yükümlülükleri ileilgili uyuşmazlıklar ya da cezai alanda kendisine yöneltilen suçlamalar konusundakarar verecek olan, kanunla kurulmuş bağımsız ve tarafsız bir mahkemetarafından davasının makul bir süre içinde, hakkaniyete uygun ve açık olarakgörülmesini istemek hakkına sahiptir.”
31. Anayasa’nın 36. maddesindeki “Herkes, ... yargı mercileri önünde davacı veya davalı olarak iddia vesavunma ... hakkına sahiptir.” ifadesiyle adil yargılanma hakkınınbaşlangıç noktasını, bireylerin mahkemelere erişim hakkının oluşturduğuanlaşılmaktadır (Ali Kızıl, B.No: 2014/9295, 25/3/2015, § 35).
32. Adil yargılanma hakkının en temel unsurlarından biri olanmahkemeye erişim hakkı bir uyuşmazlığı mahkeme önüne taşıyabilmek veuyuşmazlığın etkili bir şekilde karara bağlanmasını isteyebilmek anlamınagelmektedir (Özkan Şen, B. No:2012/791, 7/11/2013, § 52). Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM) mahkemeyeetkili erişim hakkını “hukukun üstünlüğü” ilkesinin temel unsurlarından biriolarak kabul etmekte ve mahkemeye etkili erişim hakkının, mahkemeye başvurukonusunda tutarlı bir sistemin var olmasını ve dava açmak isteyen kişilerinmahkemeye ulaşmada açık, pratik ve etkili fırsatlara sahip olmasınıgerektirdiğini ifade etmektedir. Bu sebeple hukuki ya da uygulamadakibelirsizliklerin tarafların mahkemeye erişimine zarar verdiği durumlarda buhakkın ihlal edildiğine karar verilmektedir (Geffre/Fransa, (k.k) B. No: 51307/99,23/1/2003).
33. Mahkemeye erişim hakkı, kural olarak mutlak bir hak olmayıpsınırlandırılabilen bir haktır. Bununla birlikte getirilecek sınırlandırmalarınhakkın özünü zedeleyecek şekilde hakkı kısıtlamaması, meşru bir amaç izlemesi,açık ve ölçülü olması ve başvurucu üzerinde ağır bir yük oluşturmaması gerekir(Serkan Acar, B. No: 2013/1613,2/10/2013, § 38). Devletler bir davanın açılabilirliğineilişkin olarak takdir yetkilerine dayanarak bazı sınırlamalar getirebilir ve budavalar, niteliği gereği düzenleyici işlemlere konu olabilir. Bununla birliktebu sınırlamalar dava açmak isteyen bir kişinin mahkemeye erişim hakkının özünezarar verecek seviyeye ulaşmamalıdır (Benzer yöndeki AİHM kararları için bkz. Edificaciones March GallegoS.A./İspanya, B. No: 28028/95, 19/2/1998, § 34; Rodríguez Valín/İspanya, B. No: 47792/99,11/10/2001, § 22).
34. Mahkemeye erişimi aşırı derecede zorlaştıran ya da imkânsızhâle getiren uygulamalar mahkemeye erişim hakkını ihlal edebilir. Bununlabirlikte dava açmak ya da kanun yollarına başvurmak için belli sürelerinöngörülmesi -bu süreler dava açmayı imkânsız kılacak ölçüde kısa olmadıkça-hukuki belirlilik ilkesinin bir gereğidir ve mahkemeye erişim hakkına aykırılıkoluşturmaz ancak öngörülen süre koşullarının açıkça hukuka aykırı olarak yanlışuygulanması ya da yanlış hesaplanması nedeniyle kişiler dava açma ya da kanunyollarına başvuru hakkını kullanamamışsa mahkemeye erişim hakkının ihlaledildiğini kabul etmek gerekir (Benzer yöndeki AİHM kararı için bkz. Osu/İtalya, B. No: 36534/97, 11/7/2002, §§36-40).
35. Belli bir hakkın mahkemede ileri sürülebilmesi ya da hakarama hürriyeti kapsamında bir davanın açılabilmesi için öngörülecek süreler,hukuk güvenliği ilkesi gereği olup adil yargılanma hakkının ihlali olarakdeğerlendirilemez. Anılan süreler; mahkemelerin, zamanın geçmesi nedeniylegüvenilirliği kalmayan, eksik ya da ulaşılması zor kanıtlara dayanarak uzakgeçmişte meydana gelmiş olaylar hakkında karar vermelerini istemekleoluşabilecek adaletsizliklerin önüne geçmek ve hukuk güvenliğini sağlamak gibiönemli ve meşru amaçlara hizmet eder. Süre sınırlaması getiren bu müdahaleler,devletin takdir yetkisi içinde olup ulaşılmak istenen meşru amaçla orantılı oldukçave hakkın özünü zedelemedikçe Anayasa’da yer alan hak arama hürriyetiniengellemiş sayılmaz (Benzer yöndeki AİHM kararı için bkz. Stubbings ve diğerleri/Birleşik Krallık, B. No: 22083/93,22095/93,22/10/1996, § 51).
36. Bunun yanında bir mahkemeye başvuru hakkının yasal birtakımşartlara tabi tutulması kabul edilebilir olsa da mahkemeler usul kurallarınıuygularken bir yandan adil yargılanma hakkını ihlal edebilecek aşırışekilcilikten diğer yandan da yasalar tarafından düzenlenen usul kurallarınınortadan kaldırılması sonucunu doğurabilecek aşırı esneklikten kaçınmalıdır (Walchli/Fransa, B. No: 35787/03, 26/7/2007, §29).
37. Somut başvuruda başvurucu, haksız tutuklanma nedeniyleaçılacak tazminat davaları için 466 sayılı Kanun’da ve yargı içtihatlarındaazami dava açma süresi öngörülmediği hâlde mevzuatın hatalı yorumlanması sonucuaçtığı davanın süre aşımı nedeniyle reddedildiğini belirterek anayasalhaklarının ihlal edildiğini ileri sürmüştür.
38. 6216 sayılı Kanun’un 48. maddesinin (2) numaralı fıkrasışöyledir:
“Mahkeme, … açıkça dayanaktan yoksunbaşvuruların kabul edilemezliğine karar verebilir.”
39. Sözleşme’nin 5. maddesi, tutuklama ve yakalamaya ilişkinesasları belirlendikten sonra 5. fıkrasında “Bumadde hükümlerine aykırı olarak yapılmış bir yakalama veya tutuklama işlemininmağduru olan herkes tazminat hakkına sahiptir.” şeklindeki düzenlemeile Sözleşme’de belirlenen esaslara aykırı olarakgerçekleştirilen bir yakalama veya tutuklama işleminden dolayı zarar görenlerintazminat talep edebileceğini hüküm altına almıştır.
40. Sözleşme’nin 5. maddesine benzer şekilde Anayasa’nın 19.maddesinin son fıkrasında “Bu esaslardışında bir işleme tâbi tutulan kişilerin uğradıkları zarar, tazminat hukukunungenel prensiplerine göre, Devletçe ödenir.” şeklindeki düzenleme ilehukuka aykırı şekilde yakalanan veya tutuklanan kişilerin tazminat davasıaçabilecekleri hüküm altına alınmıştır.
41. Hukuka aykırı şekilde yakalandığını veya tutuklandığınıiddia eden kişi, 466 sayılı mülga Kanun’un 1. ve 2. maddeleri ile 4/12/2004tarihli ve 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu’nun 141. maddesinde belirtilenşekilde ilgili ağır ceza mahkemesinde, haksız olarak özgürlüğünden yoksunbırakılması nedeniyle tazminat davası açabilir. Bu davaya bakan mahkeme, 466sayılı mülga Kanun’un 3. maddesi ile 5271 sayılı Kanun’un 142. maddesine göreistemin ve ispat belgelerinin değerlendirilmesinde ve tazminat hukukunun genelprensiplerine göre verilecek tazminat miktarının saptanmasında gerekli gördüğüher türlü araştırmayı yapabilir.
42. Başvuru konusu haksız olarak özgürlükten yoksun bırakılmanedeniyle açılan tazminat davasında 466 sayılı mülga Kanun ile 5271 sayılıKanun’da yer alan usul hükümlerine göre yürütülen somut yargılama faaliyetininmedeni hak ve yükümlülükleri konu alan bir yargılama olduğuna kuşku yoktur.
43. Başvurucu, şekilci bir yorumla Kanun’da öngörülmeyen davaaçma süresibenimsenerek süre aşımı nedeniyle açtığıdavanın reddedilmesinin hakkın özüne dokunduğundan şikâyet etmektedir.
44. Anayasa Mahkemesinin bireysel başvurular için benimsediğitemel yaklaşım doğrultusunda kural olarak bireysel başvuruya konu davadakiolayların kanıtlanması, hukuk kurallarının yorumlanması ve uygulanması,yargılama sırasında delillerin kabul edilebilirliği ve değerlendirilmesi ilekişisel bir uyuşmazlığa derece mahkemeleri tarafından getirilen çözümün esasyönünden adil olup olmaması bireysel başvuru incelemesinde değerlendirmeye tabitutulamaz. Anayasa'da yer alan hak ve özgürlükler ihlal edilmediği sürece vederece mahkemelerinin kararlarıaçık keyfîlik içermedikçe kararlardaki maddi ve hukuki hatalarbireysel başvuru incelemesinde ele alınamaz. Bu çerçevede derece mahkemelerinindelilleri değerlendirmesinde ve hukuk kuralını yorumlamasında bariz takdirhatası bulunmadıkça Anayasa Mahkemesinin bu takdire müdahalesi söz konusuolamaz (Kenan Özteriş,B. No: 2012/989, 19/12/2013, § 48). Somut başvuruda da Anayasa Mahkemesiningörevi, hukuk kurallarının yorumlanması ve uygulanması konusunda derecemahkemelerinin takdir ve değerlendirmelerini denetlemek olmayıp usule ilişkinuygulamanın, başvurucunun mahkemeye erişim hakkını Anayasa’ya aykırı olarakkısıtlayıp kısıtlamadığını denetlemektir.
45. Bir kanuni düzenlemenin bireylerin davranışını düzenleyebileceğikadar kesinlik içermesi, kişinin gerektiği takdirde hukuki yardım almaksuretiyle bu kanunun düzenlediği alanda belli bir eylem nedeniyle ortayaçıkacak sonuçları makul bir düzeyde öngörebilmesi gerekmektedir.Öngörülebilirliğin mutlak ölçüde olması gerekmez. Kanunun açıklığı arzu edilirbir durum olmakla birlikte bazen aşırı bir katılığı da beraberinde getirebilir.Oysa hukukun ortaya çıkan değişikliklere uyarlanabilmesi gerekmektedir. Birçokkanun, işin doğası gereği yorumlanması ve uygulanması pratik gerçekliğe bağlıolan yoruma açık formüller içermektedir (Kamil Koç, B. No: 2012/660, 7/11/2013, § 71).
46. AİHM, süre koşulu gibi dava açmaya ilişkin usul koşullarıbirden fazla yoruma neden olabilecek nitelikte ise mahkemeye erişim hakkıkapsamında o yorumlardan birinin davayı açmak isteyen kişileri engelleyecekşekilde katı bir şekilde kullanılmaması veya söz konusu koşulların katı biruygulamaya tabi olmaması gerektiğini ifade etmiştir (Beles/Çek Cumhuriyeti, B. No: 47273/99, 12/11/2002, § 51; Tricard/Fransa, B. No: 40472/98, 10/7/2001, §33).
47. Başvuru konusu olayda başvurucu, Malatya 1 No.lu DevletGüvenlik Mahkemesinin E.1993/261 sayılı dosyası kapsamında yasa dışı örgütelemanlarını barındırma, örgüt silahlarını saklama, sığınak hazırlamaksuretiyle örgüt elemanlarına bilerek yardım ve yataklık suçlamasıyla 5/8/1993tarihinde tutuklanmış ve 14/10/1993 tarihinde tahliye edilmiştir. Dosyakapsamındaki belgelerden anlaşılamamakla birlikte başvurucu 13/7/1993tarihinden tutuklama kararı verilen tarihe kadar gözaltında kaldığını beyanetmiştir. Yapılan yargılama sonucunda Malatya 1 No.lu Devlet GüvenlikMahkemesinin 25/1/1995 tarihli kararı ile başvurucunun beraatına kararverilmiş, bu karar 14/6/1996 tarihinde kesinleşmiştir.
48. Başvurucu kendisine tebligat yapılmaması nedeniyle beraatettiğini 1/10/2011 tarihinde haricen öğrendiğini iddia ederek haksız olaraktutuklu kaldığı sürede uğradığı maddi ve manevi zararlarının giderilmesiistemiyle 7/10/2011 tarihinde tazminat davası açmıştır. Söz konusu tazminatdavasının başvurucu hakkında verilen beraat kararının kesinleşmesinden on beşyıl sonra açıldığı anlaşılmaktadır.
49. Başvuruya konu davaya bakan Mahkeme, beraat kararınınverildiği tarihten itibaren on yıllık hak düşürücü süre geçtikten sonra açılandavanın süre aşımı nedeniyle reddine karar vermiştir (bkz. § 9). Yargıtay 12.Ceza Dairesi de haksız tutma nedeniyle tazminat davalarının ne zamana kadaraçılması gerektiğine dair Yargıtay İçtihadı Birleştirme ve Ceza Genel Kurulukararlarında bir açıklama bulunmadığından hareketle kanun dışı yakalanan veyatutuklanan kimseler bakımından devletin yaptığı yakalama veya tutuklamaişleminin haksız fiil niteliğinde olduğu, haksız fiile dayalı tazminatdavalarının zamanaşımına ilişkin 818 sayılı mülga Kanun’un 60. maddesinde,tazminat davasının zarar verici fiil veya olayın vukuundan itibaren her durumdaon yıl sonra zamanaşımına uğrayacağına ilişkin hükmün kanun dışı yakalanan veyatutuklanan kimseler tarafından açılacak tazminat davalarında da uygulanmasıgerektiği kanaatine ulaşmış; başvurucu hakkındaki beraat kararının kesinleşmetarihinden itibaren on yıl geçtikten sonra açılan tazminat davasının süresindeaçılmadığı gerekçesiyle Mahkeme kararını onamıştır (bkz. § 10).
50. Haksız tutma nedeniyle açılan tazminat davaları için azamidava açma süresi olup olmadığına ilişkin uyuşmazlıklar, Yargıtay Ceza GenelKurulunun da önüne gelmiş; Yargıtay Ceza Genel Kurulu söz konusuuyuşmazlıklarda, başvuru konusu davada Yargıtay 12. Ceza Dairesinin geliştirdiğiyoruma benzer bir yaklaşımla anılan davalarda azami bir dava açma süresi kabuledilmesinin, hak arayışlarının kötüye kullanılacak biçimde süresiz kılınmasınıönleyebileceği gibi adalete uygun ve isabetli olacağına kanaat getirmiş ve butür davaların yapılan soruşturma ya da yargılamanın sonunda verilen kararınkesinleşmesinden itibaren on yıl içinde açılması gerektiğine karar vermiştir(bkz. § 17).
51. Başvuru konusu olayda İlk Derece Mahkemesi ve sonuçitibarıyla Yargıtay; mevzuat hükümlerini değerlendirmek suretiyle haksız tutmanedeniyle açılacak tazminat davalarında haksız fiillere ilişkin zamanaşımıhükümlerinin uygulanması gerektiği, somut olayda dava açma süresiningeçirildiği sonucuna ulaşmıştır.
52. Derece Mahkemelerince hukuki belirlilik ve hukuk güvenliğiilkelerine uygun olarak yapılan bu değerlendirme ve ulaşılan sonuç dava açmayıimkânsız kılacak nitelikte aşırı şekilci bir yaklaşımdan kaynaklanmadığı gibibelirtilen kanun hükümlerine önceden öngörülmeyecek şekilde olağanın dışındabir anlam vermek suretiyle sonuca ulaşıldığına dair bir uygulama olarak dadeğerlendirilmemiştir. Bu itibarla başvurucunun mahkemeye erişim hakkının özünezarar verecek nitelikte bir sınırlama bulunmadığı sonucuna varılmıştır.
53. Açıklanan nedenlerle başvurucunun mahkemeye erişim hakkınayönelik bir ihlalin olmadığı açık olduğundan başvurunun diğer kabuledilebilirlik koşulları yönünden incelenmeksizin açıkça dayanaktan yoksun olması nedeniyle kabul edilemezolduğuna karar verilmesi gerekir.
V. HÜKÜM
Açıklanan gerekçelerle;
A. Başvurunun açıkçadayanaktan yoksun olması nedeniyle KABUL EDİLEMEZ OLDUĞUNA,
B. Yargılama giderlerinin başvurucu üzerinde BIRAKILMASINA
18/5/2016 tarihinde OYBİRLİĞİYLE karar verildi.