TÜRKİYE CUMHURİYETİ
ANAYASA MAHKEMESİ
BİRİNCİ BÖLÜM
KARAR
AHMET SEVİM BAŞVURUSU
(Başvuru Numarası: 2013/474)
Karar Tarihi: 9/9/2015
R.G. Tarih- Sayı: 13/10/2015-29501
BİRİNCİ BÖLÜM
KARAR
Başkan
:
Burhan ÜSTÜN
Üyeler
:
Hicabi DURSUN
Erdal TERCAN
Kadir ÖZKAYA
Rıdvan GÜLEÇ
Raportör Yrd.
:
Halil İbrahim DURSUN
Başvurucu
:
Ahmet SEVİM
Vekili
:
Av. Fatih SEVİM
I. BAŞVURUNUNKONUSU
1. Başvuru, görevli doktorun kişisel kusuru neticesindeparmağının sakat kaldığını iddia eden başvurucunun doktor aleyhine adli yargıdaaçtığı tazminat davasının hukuka aykırı şekilde husumet yokluğu nedeniylereddedilmesi, davanın uzun bir süre sonra husumet yönünden reddi nedeniyleidari yargıda dava açılabilmesinin mümkün olmaması ve davanın makul süredesonuçlandırılamaması nedenleriyle adil yargılanma hakkının; doktor hatasındankaynaklanan kalıcı sakatlık nedeniyle de Anayasa’nın 17. maddesinin ihlaledildiği iddiaları hakkındadır.
II. BAŞVURUSÜRECİ
2. Başvuru, 10/1/2013 tarihinde yapılmıştır. Dilekçe veeklerinin idari yönden yapılan ön incelemesi neticesinde belirlenen eksikliklertamamlatılmış ve başvuruda, Komisyona sunulmasına engel teşkil edecek bireksikliğinin bulunmadığı tespit edilmiştir.
3. Birinci Bölüm Üçüncü Komisyonunca 22/11/2013 tarihinde,kabul edilebilirlik incelemesi yapılmak üzere dosyanın Bölüme gönderilmesinekarar verilmiştir.
4. Birinci Bölüm tarafından 6/3/2014 tarihinde, başvurununkabul edilebilirlik ve esas incelemesinin birlikte yapılmasına ve başvurubelgelerinin bir örneğinin görüş için Adalet Bakanlığına (Bakanlık)gönderilmesine karar verilmiştir.
5. Bakanlığa, başvuru konusu olay ve olgular bildirilmiş,başvuru belgelerinin bir örneği görüş için gönderilmiştir. Bakanlığın 27/3/2014tarihli yazısında, Anayasa Mahkemesinin önceki kararlarına ve bu kapsamdasunulan görüşlerine atfen, başvuru hakkında görüş sunulmayacağı bildirilmiştir.
III. OLAY VEOLGULAR
A. Olaylar
6. Başvuru formu ve eklerinde ifade edildiği şekliyleolaylar özetle şöyledir:
7. Başvurucu, 6/8/2004 tarihinde geçirdiği kaza sonucu sağelinin üçüncü parmağında kırık meydana gelecek şekilde yaralanmış ve Sivas 1.İzzettin Keykavus Devlet Hastanesine (Hastane) müracaat etmiştir. Hastanedegörev yapan Ortopedi Uzmanı Dr. N. S.,başvurucununparmağında kırık olmadığını belirtmiş ve başvurucuyu Hastanenin acil servisineyönlendirmiştir.
8. Başvurucunun, parmağının iyileşmemesi sebebiyle 1/9/2004tarihinde Hastaneye tekrar müracaat etmesi üzerine yapılan tetkiklerneticesinde parmakta kırık olduğu ve kırığın yanlış kaynadığı tespitedilmiştir.
9. Yaşanan olay sonrasında başvurucu, 6/1/2005 tarihlidilekçe ile özetle, Dr. N.S.nin görevini ihmal etmeksuretiyle parmağının sakat kalmasına sebebiyet verdiğini belirterek SivasCumhuriyet Başsavcılığına suç duyurusunda bulunmuştur. Sivas CumhuriyetBaşsavcılığının 11/5/2006 tarihli iddianamesi ile Sivas 2. Sulh Ceza Mahkemesindekamu davası açılmıştır. Mahkeme, 29/4/2009 tarihli kararıyla, Yüksek SağlıkŞûrasının görevli doktorun hasta takibinde özensiz ve dikkatsiz davrandığından2/8 oranında kusurlu olduğunu belirten raporunu dikkate alarak Dr. N. S.nin 3.000,00 TL adli para cezası ile cezalandırılmasınakarar vermiştir. Anılan kararın Yargıtay 4. Ceza Dairesinin28/11/2011tarihliilamıyla bozulması üzerine Sivas 2. Sulh Ceza Mahkemesi dosyayı yenidenincelemiş ve 10/7/2012 tarihli ve E.2012/93, K.2012/587 sayılı kararıylazamanaşımı nedeniyle davanın düşürülmesine karar vermiştir. Başvurucu, anılankararı temyiz ettiğini ve söz konusu yargılamaya ilişkin haklarını saklıtuttuğunu belirtmektedir.
10. Başvurucu, 6/1/2005 tarihli dilekçe ile özetle, Dr. N. S.nin haksız eylemi nedeniyle parmağının sakat kaldığını veiyileşme ihtimalinin çok düşük olduğunu belirterek görevli Dr. N. S. aleyhineSivas 2. Asliye Hukuk Mahkemesinde maddi ve manevi tazminat davası açmıştır.
11. Sivas 2. Asliye Hukuk Mahkemesi, Dr. N. S. aleyhineaçılan kamu davasının sonucunun beklenmesine karar vermiştir.
12. Sivas 2. Asliye Hukuk Mahkemesi, 20/6/2012 tarihli veE.2005/12, K.2012/242 sayılı kararında“…Kamukurumları kamu hizmeti yaparlar. Ancak kamu kurumları tüzel kişilikolduklarından ve bu kişilik maddi değil soyut bir kişilik olduğundan, kamuhizmetini bizzat yerine getiremezler. Kamu hizmeti, gerçek kişi konumunda olankamu görevlileri ve bunların kullandıkları araç ve gereçlerle yerine getirilir.Bunun sonucu olarak, kamu görevlilerinin veya bunların kullandıkları araç vegereçlerin kusur, ihmal ve hatalarından dolayı kamu hizmetinin yerinegetirildiği sırada kişilerin zarar görmesi halinde meydana gelecek kusur kamukurumunun hizmet kusurunu oluşturur. Burada, kamu görevlisinin hizmettenayrılabilen kişisel kusurundan bahsetmek kesinlikle mümkün değildir. Kamugörevlisinin buradaki kusuru hizmet kusurunu oluşturur. Hizmetten ayrılabilenkişisel kusur ise kamu hizmeti ile ilgisi olmayan kamu görevlisinin özel hayatıile tamamen özel tutum ve davranışlarından kaynaklanan bir kusurdur. Kamugörevlilerinin yetkilerini kullanırken işledikleri kasıtlarından vekusurlarından dolayı doğan tazminat davalarında kamu görevlilerinin aleyhinedeğil ancak kamu idaresi aleyhine dava açılabileceği…” gerekçesiylegörevli doktor hakkında açılan davanın husumet yokluğu nedeniyle reddine kararvermiştir.
13. Başvurucu tarafından temyiz edilen karar, Yargıtay 4.Hukuk Dairesinin9/11/2012 tarihli ve E.2012/14500, K.2012/16581 sayılı ilamıylaonanmıştır.
14. Anılan karar, 11/12/2012 tarihinde başvurucu vekilinetebliğ edilmiş ve 10/1/2013 tarihinde yapılan bireysel başvuruda süre aşımıbulunmadığı tespit edilmiştir.
B. İlgili Hukuk
15. Anayasa’nın 40. maddesinin üçüncü fıkrası şöyledir:
“Kişinin, resmigörevliler tarafından vaki haksız işlemler sonucu uğradığı zarar da, kanuna göre, Devletçe tazmin edilir. Devletin sorumluolan ilgili görevliye rücu hakkı saklıdır.”
16. Anayasa’nın 125. maddesinin son fıkrası şöyledir:
“İdare, kendi eylemve işlemlerinden doğan zararı ödemekle yükümlüdür.”
17. Anayasa’nın 129. maddesinin beşinci fıkrası şöyledir:
“Memurlar ve diğerkamu görevlilerinin yetkilerini kullanırken işledikleri kusurlardan doğantazminat davaları, kendilerine rücu edilmek kaydıyla ve kanunun gösterdiğişekil ve şartlara uygun olarak, ancak idare aleyhine açılabilir. “
18. 14/7/1965 tarihli ve 657 sayılı Devlet MemurlarıKanunu’nun “Kişilerin uğradıkları zararlar”başlıklı 13. maddesinin birinci fıkrası şöyledir:
“Kişiler kamuhukukuna tabi görevlerle ilgili olarak uğradıkları zararlardan dolayı bugörevleri yerine getiren personel aleyhine değil, ilgili kurum aleyhine davaaçarlar. Ancak, Devlet dairelerine tevdi veya bu dairelerce tahsil veyamuhafaza edilen para ve para hükmündeki değerli kağıtların ilgili personeltarafından zimmete geçirilmesi halinde, zimmete geçirilen miktar, cezai takibatsonucu beklenmeden Hazine tarafından hak sahibine ödenir. Kurumun, genelhükümlere göre sorumlu personele rücu hakkı saklıdır.”
19. 6/1/1982 tarihli ve 2577 sayılı İdari Yargılama UsulüKanunu’nun “Doğrudan doğruya tam yargıdavası açılması” başlıklı 13. maddesi şöyledir:
“İdari eylemlerdenhakları ihlal edilmiş olanların idari dava açmadan önce, bu eylemleri yazılıbildirim üzerine veya başka süretle öğrendikleritarihten itibaren bir yıl ve her halde eylem tarihinden itibaren beş yıl içindeilgili idareye başvurarak haklarının yerine getirilmesini istemelerigereklidir. Bu isteklerin kısmen veya tamamen reddi halinde, bu konudakiişlemin tebliğini izleyen günden itibaren veya istek hakkında altmış gün içindecevap verilmediği takdirde bu sürenin bittiği tarihten itibaren, dava süresiiçinde dava açılabilir.
Görevli olmayan adlive askeri yargı mercilerine açılan tam yargı davasının görev yönünden reddihalinde sonradan idari yargı mercilerine açılacak davalarda, birinci fıkradaöngörülen idareye başvurma şartı aranmaz.”
20. Yargıtay Hukuk Genel Kurulunun 17/10/2007tarihli veE.2007/4-640, K.2007/725 sayılı kararı şöyledir:
“(…)
Davacı, davalınınyanlış tedavi uygulaması nedeniyle eşinin ölümüne neden olduğunu ileri sürmüş;mahkemece, davanın Sağlık Bakanlığı’na karşı açılması gerektiği; davalıyahusumet yöneltilemeyeceği gerekçe gösterilerek yazılı şekilde kararverilmiştir.
‘Anayasa m. 129/5’de,memurlar ve diğer kamu görevlilerinin yetkilerini kullanırken işlediklerikusurlardan doğan tazminat davalarının, ancak idare aleyhine açılabileceğibenimsenmiştir. Ne var ki, bu kural mutlak olmayıp; idari yetkilerin kullanılmaalanı ile eş anlatımla, idari işlem ve eylem niteliğini yitirmemiş davranışlarile sınırlıdır. Özellikle, haksız eylemlerde; kamu görevlisinin, Anayasa’nın bugüvencesinden yararlanma olanağı bulunmamaktadır. Somut olayda, davalının tanıve tedavide hatalı davrandığı ileri sürülerek tazminat isteminde bulunulmuştur.Şu durumda, açıkça kişisel kusura dayanılmıştır. O nedenle, Anayasa m.129/5hükmünün göz önünde tutulabilmesi söz konusu değildir. Mahkemece, işin esasınınincelenmesi; davalının kişisel kusurunun bulunup bulunmadığının araştırılmasıve sonucuna göre bir karar verilmesi gerekir. Açıklanan nedenlerle, yazılışekilde karar verilmesi doğru görülmemiş ve bozmayı gerektirmiştir’gerekçesiyle bozularak dosya yerine geri çevrilmekle, yeniden yapılan yargılamasonunda, mahkemece önceki kararda direnilmiştir.
(…)
Hukuk Genel Kuruluncaincelenerek direnme kararının süresinde temyiz edildiği anlaşıldıktan vedosyadaki kağıtlar okunduktan sonra gereği görüşüldü:
Tarafların karşılıklıiddia ve savunmalarına, dosyadaki tutanak ve kanıtlara, bozma kararında açıklanangerektirici nedenlere ve özellikle, Anayasanın 129/5 maddesi gereğincememurların ve diğer kamu görevlilerinin yetkilerini kullanırken meydana gelenzararlara ilişkin davaların idare aleyhine dava açılabilmesinin, eylemin hizmetkusurundan kaynaklanmış olması koşuluna bağlı bulunmasına; dava dilekçesindesıralanan maddi olguların davalının salt kişisel kusuruna dayanıldığınıgöstermesi karşısında öncelikle bu iddia doğrultusunda delillerin toplanıpdeğerlendirilerek sonuca varılmasının gerekmesine; Hukuk Genel Kurulu’nun15.11.2000 gün ve 2000/4-1650 E. 2000/1690 K; 26.09.2001 gün ve 2001/4-595 E.2001/643 K.; 29.03.2006 gün ve 2006/4-86 E. 2006/111 K.; 20.09.2006 gün ve2006/4-526 E. 2006/562 K. Sayılı ilamlarında da aynı ilkenin vurgulanmışolmasına göre, Hukuk Genel Kurulu’nca da benimsenen Özel Daire bozma kararınauyulmak gerekirken, önceki kararda direnilmesi usul ve yasaya aykırıdır.”
21. Yargıtay Hukuk Genel Kurulunun 1/2/2012 tarihli veE.2011/4-592, K.2012/25, sayılı kararı şöyledir:
“…
…gerek Anayasa,gerekse Devlet Memurları Kanunu’nda yer alan düzenlemelerin, memur ve kamugörevlisinin sorumluluğunu ortadan kaldırmadığı; daha sonra ilgilisine rücuedilmek üzere ilk etapta devletin sorumluluğuna giderek, mağdura zararını daha iyibir şekilde giderecek bir muhatap ve tereddütsüz bir yargı yolu sağladığı; bugüne kadar ki uygulamada, kamu personelinin malisorumluluğunu çözmek için “hizmet kusuru” ve “kişisel kusur” ayrımına gidilmişolmasının yerinde olmadığı, zira yasada böyle bir unsur bulunmayıp; bununtamamen idare ile memur arasında görülecek rücu davasının sorunu olduğu;öte yandan, Anayasa’nın 129/5 maddesinde sayılan görevlinin görevini yerinegetirirken veya yetkilerini kullanırken kasten islediği eylemin bu koruma altınagirip girmeyeceğine ilişkin olarak da, yasanın “kusur” ifadesi kullanmasıkarşısında eylemin kasten veya ihmalen işlenmesinebakılmaksızın idarenin sorumluluğuyla güvence altına alındığı, cezamahkemesinde yargılanmasının hatta ceza almasının dahi öneminin bulunmadığı,bunun da ancak rücu davasında dikkate alınacağı; sonuçta, memur ve kamugörevlisinin görevi sırasında hizmet araçlarını kullanarak yaptığı eylem veişlemlerine ilişkin kişisel kusurunun kasti suç niteliği taşısa bile hizmetkusuru oluşturacağı bu nedenle açılacak davanın idare aleyhine açılmasıgerektiği; görev yapılan yerde dahi olsa memur ve kamu görevlisinin yaptığı işile ilgisi olmayan eylemlerin varlığı halinde ise bu eylemden memurun kişiselolarak sorumlu tutulacağı, bu nedenle açılacak davaların da ancak adli yargıdave kamu görevlisi veya memur aleyhine açılabileceği, ilke olarak oyçokluğu ilekabul edilmiştir.
…”
22. Danıştay Onbeşinci Dairesinin13/2/2014 tarihli ve E.2013/10851, K.2014/752 sayılı kararı şöyledir:
“…
… davacının30.04.2010 tarihinde A. Y. Ankara Onkoloji Eğitim ve Araştırma Hastanesi'ndeyapılan ameliyatta hatalı tıbbi müdahale yapıldığından bahisle 04.05.2011tarihinde Ankara 20. Asliye Hukuk Mahkemesi'nde ilgili doktorlar aleyhine davaaçtığı, davanın 10.04.2012 tarih ve E:2011/229, K:2012/158 sayılı kararla"Pasif Husumet Yokluğu" nedeniyle reddedildiği, söz konusu bu kararın16.11.2012 tarihinde kesinleştiği, davacının 26.12.2012 tarihinde SağlıkBakanlığı'na 200.00,000-TL maddi, 200.000,00-TL manevi tazminatın tarafınaödenmesi istemiyle başvuruda bulunduğu, başvurusunun zımnen reddedilmesiüzerine, tarafına 100.000,00-TL manevi ve 100.000,00-TL maddi olmak üzeretoplam 200.000,00-TL tazminatın ameliyat tarihinden itibaren ödenmesine kararverilmesi istemiyle bakılmakta olan davanın açıldığı anlaşılmaktadır.
Mahkemece, AsliyeHukuk Mahkemesinde davanın açıldığı tarih eylemin idariliğininöğrenildiği tarih olarak kabul edilerek bu tarihten itibaren idareye başvurudabulunulmadığı gerekçesiyle davanın süre aşımı nedeniyle reddine kararverilmişse de; davacı Asliye HukukMahkemesinde açmış olduğu davada verilen karar sonucunda eylemin idariliğini öğrenmiş olup husumet yokluğu nedeniyle davanınreddine dair verilen kararın kesinleştiği 16.11.2012 tarihinden itibaren 2577sayılı Kanunun 13. maddesi uyarınca 1 yıllık dava açma süresinin başladığınınkabulü gerekmektedir.”
23. Danıştay Onbeşinci Dairesinin20/2/2014 tarihli ve E.2013/11650, K.2014/1022 sayılı kararı şöyledir:
“…
…davacının, 2004 yılının ağustos ayında bisikletten düşerek yaralanması üzerinekaldırıldığı Konya Numune Hastanesi'nde yapılan tedavi ve ameliyatından sonraiyileşememesi sonucunda başvurduğu Konya Eğitim ve Araştırma Hastanesi'nden13/05/2010 tarihinde aldığı rapordan %26,9 oranında özürlü olduğunu öğrendiği,davacının ameliyatı gerçekleştiren doktor S. S. aleyhine tazminat istemiyle08/02/2011 tarihinde Konya 2. Asliye Hukuk Mahkemesi'nin 2011/75 sayılı esasınakayıtlı olarak açtığı davanın 14/06/2012 tarih ve E:2011/75, K:2012/585 sayılıkararla anılan davanın idareye karşı açılması gerektiğinden husumet nedeniylereddedildiği ve bahsi geçen kararın Yargıtay 4. Hukuk Dairesi'nin 09/11/2012tarih ve E:2012/15934, K:2012/16599 sayılı kararıyla onanarak kesinleşmesiüzerine davalı idare aleyhine bakılmakta olan davanın açıldığı anlaşılmaktadır.
Buna göre, davacınınKonya Eğitim ve Araştırma Hastanesi'nden 13/05/2010 tarihinde aldığı rapordan%26,9 oranında özürlü olduğunu öğrendiği, bunun üzerine 08/02/2011 tarihindeameliyatı gerçekleştiren doktor aleyhine tazminat istemiyle Konya 2. Asliye Hukuk Mahkemesi'nde açılan davanınhusumet yokluğu nedeni ile reddedilerek buna ilişkin kararın 09/11/2012tarihinde kesinleştiği, davacının söz konusu kararın kesinleşmesiyle birlikteeylemi ve eylemin idareye atfedilebilir olduğunu öğrendiği 09/11/2012tarihinden itibaren 1 yıl içinde, 08/05/2013 tarihinde açtığı davada süre aşımıbulunmamakta olup; İdare Mahkemesince, davanın esası hakkında birkarar verilmesi gerekirken, davanın süre aşımı yönünden reddi yolunda verilenkararda usul hükümlerine uygunluk görülmemektedir.”
24. Danıştay Onuncu Dairesinin 13/12/2006 tarihli veE.2005/8406, K.2006/7137 sayılı kararı şöyledir:
“…
… davacılar murisi M.A.'nın, 20.2.1997 tarihinde su kuyusuna düşerekölmesi üzerine, kuyunun bulunduğu taşınmazın sahibi olarak bilinen şahıslaraleyhine Bartın 2. Asliye Hukuk Mahkemesinde, 28.5.1999 tarihinde açılan madditazminat davasında, anılan mahkemece, 6.6.2002 tarihinde verilen kararla,kuyunun bulunduğu yerin Karayolları Genel Müdürlüğünce kamulaştırıldığı ve bunedenle davalıların meydana gelen olayda sorumluluklarının bulunmadığıgerekçesiyle husumet yönünden davanın reddedildiği, bu kararın temyizi üzerineYargıtay 4. Hukuk Dairesince, haksız eylem nedeniyle sorumlu kişilerin tespitedilerek hüküm kurulması gerektiği gerekçesiyle mahkeme kararının bozulduğu,davacılar tarafından, söz konusu kararın düzeltilmesi istemiyle yapılanbaşvurunun aynı dairece reddedildiği ve bu kararın Asliye Hukuk Mahkemesikayıtlarına 10.10.2003 tarihinde girdiği, daha sonra davacılar tarafındanBartın 2. Asliye Hukuk Mahkemesinde, bu kez Karayolları Genel Müdürlüğünekarşı, 2.3.2004 tarihinde tazminat davası açıldığı, açılan iki davayıbirleştiren Bartın 2. Asliye Hukuku Mahkemesince, kuyunun bulunduğu taşınmazınKarayolları Genel Müdürlüğünce kamulaştırıldığından, zararın doğmasına buidarenin hizmet kusurunun neden olduğu gerekçesiyle, davanın taşınmaz sahibiolarak bilinen şahıslara yönelik kısmının reddine, Karayolları GenelMüdürlüğüne yönelik kısmının ise idari yargıda görülmek üzere, idaremahkemesine gönderilmesine karar verildiği, bu kararın 18.7.2005 tarihindekesinleşmesi üzerine, 5.8.2005 tarihinde, Karayolları Genel Müdürlüğüne karşıidare mahkemesinde, maddi ve manevi zararların tazmini istemiyle görülmekteolan davanın açıldığı anlaşılmaktadır.
Dava konusu olayda, eylemin idariliğinin,davacılar murisinin ölümüne neden olan kuyunun bulunduğu yerin, KarayollarıGenel Müdürlüğünce kamulaştırıldığı gerekçesiyle, gerçek kişiler aleyhineaçılan davanın, Bartın 2. Asliye Hukuk Mahkemesince, husumet yönünden reddineilişkin kararın kesinleştiği, 10.10.2003 tarihinde ortaya çıktığı kuşkusuzdur.
Bu duruma göre,kuyunun bulunduğu taşınmazın sahibi olarak bilinen şahıslar aleyhine 28.5.1999tarihinde açılan maddi tazminat davası sonucunda, Bartın 2. Asliye HukukMahkemesince, 6.6.2002 tarihinde, kuyunun bulunduğu yerin Karayolları GenelMüdürlüğünce kamulaştırıldığı ve bu nedenle davalıların meydana gelen olaydasorumluluklarının bulunmadığı gerekçesiyle husumet yönünden davanın reddiyolunda verilen kararın kesinleştiği tarih olan 10.10.2003 tarihinde eylemin idariliğinin belirlendiği, bu tarihten itibaren, 2577sayılı Yasa'nın 13. maddesinde öngörülen 1 yıllık süre içinde, 2.3.2004tarihinde adli yargı yerinde dava açıldığı, bu davanın idare mahkemesindegörülmesi gerektiği gerekçesiyle görev yönünden reddine ilişkin kararın,18.7.2005 tarihinde kesinleşmesi üzerine, 5.8.2005 tarihinde Karayolları GenelMüdürlüğüne karşı idare mahkemesinde açılan bu davanın süresinde kabuledilerek, işin esasının incelenmesi gerekirken, süre aşımı bulunduğugerekçesiyle davanın reddi yolunda verilen temyize konu kararda hukuki isabetgörülmemiştir.”
25. Danıştay Onuncu Dairesinin 4/11/2011 tarihli veE.2008/7182, K.2011/4711 sayılı kararı şöyledir:
“…
Bir eylemin idariliği ve doğurduğu zarar bazı durumlarda eylemingerçekleşmesiyle, kimi zaman da değişik araştırma ve incelemelerden, hatta cezadavalarından sonra ortaya çıkabilmektedir.
Özelikle, kamugörevlilerinin idari tasarrufta bulunurken uyulması zorunlu görülen kurallarauymamaları nedeniyle kendilerine izafe edilebilecek nitelikte olmakla birlikte,resmi yetkilerin kullanımı sırasında gerçekleştiği için idaresinden deayrılamayan görev kusurlarından doğan zararın tazmini istemiyle açılacak tamyargı davalarında eylemin idariliği, zararın, kamugörevlisinin kişisel kusurundan mı, görev kusurundan mı kaynaklandığının cezamuhakemesi sonucunda belirlenmesiyle ortaya çıkabilmektedir.
Bu nedenlerle, 2577sayılı Kanun’un 13. maddesinde öngörülen 1 ve 5 yıllık sürelerin eylemin idariliğinin ve doğurduğu zararın ortaya çıktığı tarihtenitibaren hesaplanması zorunludur. Aksi yorumun, dava açma yolunun kullanımınıgüçleştirerek hak arama hürriyetini olumsuz etkileyeceğini belirtmek gerekir. AnılanYasa hükmünde öngörülen tam yargı davalarının, idari eylem nedeniyle uğranılanzararın tazminine yönelik olması sebebiyle davanın açılabilmesi için eylemin idariliğinin ve yol açtığı zararın ortaya çıkmasızorunludur.
Dosyanınincelenmesinden, davacının eşinin yaralanması üzerine kaldırıldığı SalihliDevlet Hastanesinde 24.4.2004 tarihinde ölümünün gerçekleştiği, acil servispersonelinden doktor S.T. hakkında taksirle bir kişiyi öldürme suçunuişlediğinden bahisle 25.9.2006 günlü iddianame ile açılan ceza davasınınsürdüğü, davacının ise iddianamenin 13.10.2006 tarihinde tebliğ edilmesi üzerine8.10.2007 gününde maddi ve manevi tazminat talebiyle davalı idareye yaptığıbaşvurunun 27.11.2007 tarihinde tebliğ edilen 20.11.2007 günlü işlemle reddisonrasında 25.1.2008 tarihinde dava açtığı anlaşılmaktadır.
Bu durumda, eylemin idariliğinin S.T.hakkında açılan ceza davasında verilecek kararın kesinleştiği tarihte ortayaçıkabileceği dikkate alındığında, iddianamenin tebliği üzerineyapılan başvurunun reddi sonrasında açılan davada süre aşımı, davanın süreaşımı bakımından reddi yolunda verilen Mahkeme kararında ise hukuksal isabetbulunmadığı sonucuna ulaşılmaktadır.”
IV. İNCELEME VEGEREKÇE
26. Mahkemenin 9/9/2015 tarihinde yapmış olduğu toplantıda,başvurucunun 10/1/2013 tarihli ve 2013/474 numaralı bireysel başvurusuincelenip gereği düşünüldü:
A. Başvurucununİddiaları
27. Başvurucu, kişisel kusuru ile parmağının sakat kalmasınasebep olan doktor hakkında Yargıtay Hukuk Genel Kurulunun içtihatlarıdoğrultusunda adli yargıda tazminat davası açtığını, dava dosyasında görevlidoktorun kusuruna ilişkin Yüksek Sağlık Şûrası raporu bulunmasına rağmen doktorhakkında açılan kamu davasının sonuçlanmasının beklendiğini, bu sebeple davanınmakul sürede sonuçlandırılamadığını, anılan dönemde Yargıtay tarafından içtihatdeğişikliğine gidildiği için açtığı davanın Yargıtayınyeni içtihatları doğrultusunda husumet yokluğu nedeniyle reddine kararverildiğini, davanın uzun süre sonra husumet yönünden reddi nedeni ile idariyargıda dava açabilmesinin de mümkün olmadığını, Yargıtay görüşününmağduriyetine yol açtığını, mevzuatta herhangi bir değişiklik olmadığı hâldeiçtihat değişikliğine gidilmesinin öngörülebilirliği ortadan kaldırdığını,doktor hatası nedeniyle sağlıklı bir yaşam sürmesinin engellenmiş olduğunu, busüreçte maddi ve manevi zarara uğradığını belirterek makul sürede yargılanmahakkının, hak arama hürriyetinin ve sağlıklı yaşam hakkının ihlal edildiğiniileri sürmüş, ihlalin ortadan kaldırılması talebinde bulunmuştur.
B. Değerlendirme
28. Başvurucu temel olarak, tıbbi ihmali bulunduğunubelirttiği doktor hakkında açtığı tazminat davasının sonucundan, bu davanınmakul sürede sonuçlandırılamamasından, davanın uzun bir süre sonra husumetyönünden reddi nedeniyle idari yargıda dava açma hakkını kaybetmesinden vegörevli doktorun ihmali sebebiyle vücut bütünlüğünün zarar görmesinden şikâyetetmektedir. Olayların başvurucu tarafından yapılan hukuki tavsifi ile bağlıolmayan Anayasa Mahkemesi, başvurucunun iddialarını, Anayasa’nın 36. maddesindetanımlanan adil yargılanma hakkı ile 17. maddesinde tanımlanan kişinin maddi vemanevi varlığını koruma hakkı kapsamında toplam dört başlık altındaincelemiştir.
1. Kabul Edilebilirlik Yönünden
a. Yargılamanın Sonucu İtibarıyla AdilOlmadığı İddiası
29. Anayasa’nın 148. maddesinin dördüncü fıkrası şöyledir:
“Bireysel başvuruda,kanun yolunda gözetilmesi gereken hususlarda inceleme yapılamaz.”
30. 6216 sayılı Anayasa MahkemesininKuruluşu ve Yargılama Usulleri Hakkında Kanun’un 48. maddesinin (2)numaralı fıkrası şöyledir:
“Mahkeme, … açıkçadayanaktan yoksun başvuruların kabul edilemezliğine karar verebilir.”
31. 6216 sayılı Kanun'un 48. maddesinin (2) numaralıfıkrasında açıkça dayanaktan yoksun başvuruların Mahkemece kabul edilemezliğinekarar verilebileceği belirtilmiştir. Anayasa'nın 148. maddesinin dördüncüfıkrasında ise açıkça dayanaktan yoksun başvurular kapsamında değerlendirilenkanun yolunda gözetilmesi gereken hususlara ilişkin şikâyetlerin bireyselbaşvuruda incelenemeyeceği kurala bağlanmıştır.
32. Anılan kurallar uyarınca, ilke olarak derece mahkemeleriönünde dava konusu yapılmış maddi olay ve olguların kanıtlanması, delillerindeğerlendirilmesi, hukuk kurallarının yorumlanması ve uygulanması ile derecemahkemelerince uyuşmazlıkla ilgili varılan sonucun esas yönünden adil olupolmaması bireysel başvuru incelemesine konu olamaz. Bunun tek istisnası, derecemahkemelerinin tespit ve sonuçlarının adaleti ve sağduyuyu hiçe sayan tarzdabariz takdir hatası veya açık keyfîlik içermesi ve budurumun kendiliğinden bireysel başvuru kapsamındaki hak ve özgürlükleri ihlaletmiş olmasıdır. Bu çerçevede, kanun yolu şikâyeti niteliğindeki başvurular, bariztakdir hatası veya açık keyfîlik bulunmadıkça AnayasaMahkemesince incelenemez (Necati Gündüz veRecep Gündüz, B. No: 2012/1027, 12/2/2013, § 26).
33. Başvurucu, kişisel kusuru ile parmağının sakat kalmasınasebep olan doktor aleyhine açtığı tazminat davasının öngörülemez şekildehusumet yokluğu nedeniyle reddedildiğini, davasının reddedilmesinde mevzuattaherhangi bir değişiklik olmadığı hâlde Yargıtay Hukuk Genel Kurulunun 1/2/2012tarihinde içtihat değişikliğine gitmesinin etkili olduğunu, bu durumun hukukave adalete olan güvenini sarstığını belirterek adil yargılanma hakkının ihlaledildiğini ileri sürmüştür.
34. Yukarıda yer verilen iddialar dikkate alındığındabaşvurucunun, açtığı davanın Yargıtay Hukuk Genel Kurulunun yeni içtihadı doğrultusundahusumet yönünden reddedilmesinden şikâyet ettiği anlaşılmaktadır. Başvurucu,Yargıtay Hukuk Genel Kurulunun içtihat değişikliğinden sonra kendi açtığıdavanın husumet yönünden reddedilmesine rağmen benzer başka bir davanın kabuledildiği yönünde bir iddia ileri sürmemektedir. Bu durumda başvuru konusuşikâyetin, içtihat değişikliği doğrultusunda verilen husumet yönünden retkararına ilişkin olduğu anlaşılmıştır.
35. Yargıtay, 1/2/2012 tarihinden önceki içtihatlarında kamugörevlilerinin görevi sırasında hizmet araçlarını kullanarak üçüncü bir kişiyezarar vermeleri hâlinde “hizmet kusuru” ve“kişisel kusur” ayrımına gitmişve kamu görevlisine karşı kişisel kusuruna dayanılarak adli yargıda tazminatdavası açılabilmesini kabul etmiştir (Benzer yöndeki Yargıtay Hukuk GenelKurulu kararı için bkz. § 20). Yargıtay Hukuk Genel Kurulunun 1/2/2012 tarihlikararları ile anılan içtihattan dönülmüş ve kamu görevlilerinin malisorumluluğunu çözmek için “hizmet kusuru”ve “kişisel kusur” ayrımına gidilmesininyerinde olmadığı, kamu görevlilerinin görevi sırasında hizmet araçlarınıkullanarak yaptıkları eylem ve işlemlere ilişkin kişisel kusurlarının kasti suçniteliği taşısa bile hizmet kusuru oluşturacağı, bu nedenle açılacak davanınidare aleyhine açılması gerektiği, görev yapılan yerde dahi olsa kamugörevlilerinin yaptıkları iş ile ilgisi olmayan eylemlerin varlığı hâlinde isebu eylemden kamu görevlilerinin kişisel olarak sorumlu tutulacağı, bu nedenleaçılacak davaların da ancak adli yargıda ve kamu görevlileri aleyhineaçılabileceği kabul edilmiştir (Benzer yöndeki Yargıtay Hukuk Genel Kurulukararı için bkz. § 21).
36. Somut olayda başvurucu, tedavi olduğu Hastanede görevlidoktorun haksız eylemi nedeniyle parmağının sakat kaldığını belirterek görevlidoktor aleyhine Sivas 2. Asliye Hukuk Mahkemesinde maddi ve manevi tazminatdavası açmıştır. Mahkeme, Yargıtay Hukuk Genel Kurulunun 1/2/2012 tarihliiçtihadı doğrultusunda, kamu görevlilerinin yetkilerini kullanırken işlediklerikusurlardan doğan tazminat davalarının kamu görevlileri aleyhine değil, ancakkamu idaresi aleyhine açılabileceği gerekçesiyle görevli doktor hakkında açılandavanın husumet yokluğu nedeniyle reddine karar vermiştir. Mahkeme, bu sonuca “hizmet kusuru” ile “hizmetten ayrılabilir kişisel kusur”kavramlarını ilgili hukuk kuralları çerçevesinde yorumlayarak varmış ve somutolayda hizmetten ayrılabilir kişisel kusurdan bahsetmenin mümkün olmadığısonucuna ulaşmıştır. Temyiz edilen karar, Yargıtay 4. Hukuk Dairesinin9/11/2012 tarihli ilamı ile usul ve yasaya uygun bulunarak onanmıştır.
37. Bireylerinmakul güvenlerinin korunması ve hukuki güvenlik ilkesi, içtihadın değişmezliğişeklinde bir hak bahşetmemektedir. Mahkemelerin yorumlarında dinamik ve evirilen bir yaklaşımın sürdürülememesi,reform ya da gelişimi engelleyeceğinden kararlardaki değişim, adaletin iyiidaresine aykırılık teşkil etmez (Türkan Bal[GK], B. No: 2013/6932, 6/1/2015, § 54).
38. Mahkeme içtihatlarındaki değişme, yargı organlarınıntakdir yetkisi kapsamında kalmakta olup böyle bir değişiklik özü itibarıylaönceki çözümün tatminkâr bulunmaması anlamına gelir (Türkan Bal [GK], § 55). Bu bağlamda Yargıtay, kamugörevlilerinin yetkilerini kullanırken işledikleri kusurlardan doğan tazminatdavalarının kamu görevlileri aleyhine mi yoksa ilgili kamu idaresi aleyhine miaçılması gerektiği hususunda gerekçesini açıklamak suretiyle içtihatdeğişikliğine gitmiş ve başvurucunun görevli doktor aleyhine açtığı dava, sözkonusu içtihat doğrultusunda husumet yönünden reddedilmiştir.
39. Mahkemenin gerekçesi ve başvurucunun iddialarıincelendiğinde iddiaların özünün, derece mahkemesi tarafından delillerindeğerlendirilmesinde ve hukuk kurallarının yorumlanmasında isabet olmadığına veesas itibarıyla yargılamanın sonucuna ilişkin olduğu anlaşılmaktadır.
40. Başvurucu, yargılama sürecinde karşı tarafın sunduğudeliller ve görüşler hakkında bilgi sahibi olamadığına, kendi delillerini veiddialarını sunma olanağı bulamadığına, karşı tarafça sunulan delillere ve iddialaraetkili bir şekilde itiraz etme fırsatı bulamadığına ya da uyuşmazlığın çözümekavuşturulmasıyla ilgili iddialarının derece mahkemesi tarafındandinlenmediğine ilişkin bir bilgi ya da kanıt sunmadığı gibi Mahkemeninkararında bariz takdir hatası veya açık keyfîlikoluşturan herhangi bir durum da tespit edilememiştir.
41. Açıklanan nedenlerle, başvurucu tarafından ileri sürüleniddiaların kanun yolu şikâyeti niteliğinde olduğu, derece mahkemesikararlarının bariz takdir hatası veya açık keyfîlikde içermediği anlaşıldığından başvurunun bu kısmının, diğer kabul edilebilirlikkoşulları yönünden incelenmeksizin "açıkçadayanaktan yoksun olması" nedeniyle kabul edilemez olduğunakarar verilmesi gerekir.
b. Mahkemeye Erişim Hakkının İhlalEdildiği İddiası
42. Başvurucu, Yargıtay Hukuk Genel Kurulu içtihatlarıdoğrultusunda adli yargıda açtığı tazminat davasının içtihat değişikliğinedeniyle husumet yönünden reddine karar verildiğini, açtığı davanın uzun birsüre geçtikten sonra husumet yönünden reddedilmesi nedeniyle idari yargıda davaaçabilmesinin de mümkün olmadığını belirterek hak arama hürriyetinin ihlaledildiğini ileri sürmüştür.Başvurucunun bu iddiası,uyuşmazlığı idari yargı önüne taşıyabilmesi ile ilgili olduğundan mahkemeyeerişim hakkı kapsamında değerlendirilmiştir.
43. Anayasa’nın “Hak aramahürriyeti” kenar başlıklı 36. maddesinin birinci fıkrası şöyledir:
“Herkes, meşru vasıta ve yollardan faydalanmaksuretiyle yargı mercileri önünde davacı veya davalı olarak iddia ve savunma ileadil yargılanma hakkına sahiptir.”
44. Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin (Sözleşme)“Adil yargılanma hakkı” kenar başlıklı 6.maddesinin (1) numaralı fıkrası şöyledir:
“Herkes medeni hak ve yükümlülükleri ile ilgiliuyuşmazlıklar ya da cezai alanda kendisine yöneltilen suçlamalar konusundakarar verecek olan, kanunla kurulmuş bağımsız ve tarafsız bir mahkemetarafından davasının makul bir süre içinde, hakkaniyete uygun ve açık olarakgörülmesini istemek hakkına sahiptir. …”
45. Adil yargılanma hakkının en temel unsurlarından biri olanmahkemeye erişim hakkı, bir uyuşmazlığı mahkeme önüne taşıyabilmek veuyuşmazlığın etkili bir şekilde karara bağlanmasını isteyebilmek anlamınagelmektedir (Özkan Şen, B. No:2012/791, 7/11/2013, § 52). Hukuki konularda mahkemelerde dava açma hakkıanlamına gelen mahkemeye erişim hakkı "mahkemeyegitme hakkı"nıda kapsamaktadır (Hüseyin Sezen,B. No:2013/1793, 18/9/2014, § 47). Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM),mahkemeye etkili erişim hakkını “hukukunüstünlüğü” ilkesinin temel unsurlarından biri olarak kabul etmekteve mahkemeye etkili erişim hakkının, mahkemeye başvuru konusunda tutarlı birsistemin var olmasını ve dava açmak isteyen kişilerin mahkemeye ulaşmada açık,pratik ve etkili fırsatlara sahip olmasını gerektirdiğini ifade etmektedir. Busebeple hukuki belirsizliklerin ya da uygulamadaki belirsizliklerin taraflarınmahkemeye erişimine zarar verdiği durumlarda bu hakkın ihlal edildiğine kararverilmektedir (Hüseyin Gönel,B. No: 2013/2491, 17/7/2014, § 35).
46. Somut olayda, başvurucunun Yargıtay Hukuk Genel Kuruluiçtihatları doğrultusunda görevli doktorun kişisel kusuruna dayanarak adliyargıda açtığı tazminat davası, kamu görevlilerinin yetkilerini kullanırkenişledikleri kusurlardan doğan tazminat davalarının kamu görevlileri aleyhinedeğil, ancak kamu idaresi aleyhine açılabileceği gerekçesiyle husumet yönündenreddedilmiştir. Başvurucu, anılan kararın dava tarihinden yaklaşık sekiz yılsonra verilmesi nedeniyle idari yargıda dava açma hakkını kaybettiğini, busebeple mahkemeye erişim hakkının ihlal edildiğini ileri sürmüştür.
47. Başvurucu, husumet yokluğu nedeniyle verilen retkararının ardından idari yargıda tam yargı davası açma yoluna gitmemiş, idariyargıda tam yargı davası açmasının mümkün olmadığını belirterek doğrudanbireysel başvuruda bulunmuştur. Bu durumda başvurucunun dava konusu uyuşmazlığıidari yargı önüne taşıyabilmesinin öngörülebilir bir durum olup olmadığıincelenmelidir.
48. 2577 sayılı Kanun’un “Doğrudandoğruya tam yargı davası açılması” başlıklı 13. maddesinin birincifıkrası, “İdari eylemlerden hakları ihlaledilmiş olanların idari dava açmadan önce, bu eylemleri yazılı bildirim üzerineveya başka suretle öğrendikleri tarihten itibaren bir yıl ve her halde eylemtarihinden itibaren beş yıl içinde ilgili idareye başvurarak haklarının yerinegetirilmesini istemeleri gereklidir. Bu isteklerin kısmen veya tamamen reddihalinde, bu konudaki işlemin tebliğini izleyen günden itibaren veya istek hakkındaaltmış gün içinde cevap verilmediği takdirde bu sürenin bittiği tarihtenitibaren, dava süresi içinde dava açılabilir.” şeklindedir.
49. Danıştayın yerleşik içtihatlarında, 2577sayılı Kanun’un 13. maddesinde öngörülen1 ve 5 yıllık sürelerin, eylemin idariliğinin ve yol açtığı zararın ortaya çıkması ilebaşlayacağı, eylemin idariliği ve yol açtığı zararınise bazen eylemin yapılmasıyla birlikte ortaya çıktığı bazen de değişikaraştırma ve inceleme sonucu çok sonra ortaya çıkabildiği, eylemin idariliğinin sonradan ortaya çıktığı durumlarda 2577 sayılıKanun ile öngörülen 1 ve 5 yıllık sürelerin bu tarihten itibaren hesaplanmasıgerektiği, aksi bir yorumun dava açma yolunun kullanımını güçleştirerek hakarama hürriyetini olumsuz şekilde etkileyeceği belirtilmektedir. Danıştay,yerleşik içtihatları ile uyumlu olarak kamu görevlilerinin kamu hizmetiniyürütürken üçüncü kişilere vermiş oldukları zararlar nedeniyle kamu görevlilerialeyhine adli yargıda açılan tazminat davalarında, adli yargı mercilerincedavalının hasım sıfatının bulunmadığı gerekçesiyle verilen ret kararlarında daaynı içtihadı benimsemiş ve eylemin idariliğinin,adli yargı mercilerince husumet yokluğu nedeniyle verilen ret kararınınkesinleşmesiyle birlikte ortaya çıktığını, bu durumlarda husumet yokluğunedeniyle verilen ret kararlarının kesinleşmesinden itibaren 1 yıl içerisinde2577 sayılı Kanun’un 13. maddesi uyarınca tam yargı davası açılabileceğinikabul etmiştir (bkz.§§ 22-25).
50. Başvurucunun, görevli doktorun kişisel kusuruna dayanarakadli yargıda açtığı davada verilen husumet yönünden ret kararının gerekçesinde,kamu görevlilerinin yetkilerini kullanırken işledikleri kusurlardan doğantazminat davalarının kamu görevlileri aleyhine değil, ancak kamu idaresialeyhine açılabileceğinin belirtildiği dikkate alındığında, başvurucunun 2577sayılı Kanun’un 13. maddesi uyarınca Danıştayınyukarıda yer verilen içtihatları doğrultusunda ilgili kamu idaresi aleyhine tamyargı davası açmasının öngörülebilir bir durum olduğu anlaşılmaktadır. Ancakbaşvurucu, idari yargıda tam yargı davası açmak yerine,dava açma hakkını kaybettiğini belirterekdoğrudan bireysel başvuruda bulunmuştur. Bu durumda Danıştay içtihatlarına göreadli yargı mercilerince husumet yokluğu nedeniyle verilen ret kararlarınınkesinleşmesinden itibaren 1 yıl içerisinde 2577 sayılı Kanun’un 13. maddesiuyarınca idari yargıda tam yargı davası açılması mümkün ve öngörülebilirolduğundan somut başvuruda mahkemeye erişim hakkına yönelik bir ihlalinbulunmadığının açık olduğu sonucuna ulaşılmıştır.
51. Açıklanan nedenlerle başvurucunun mahkemeye erişimhakkına ilişkin iddiası yönünden bir ihlalin olmadığı açık olduğundanbaşvurunun bu kısmının diğer kabul edilebilirlik şartları yönündenincelenmeksizin “açıkça dayanaktan yoksunolması” nedeniyle kabul edilemez olduğuna karar verilmesi gerekir.
c. Anayasa’nın 17. Maddesinin İhlalEdildiği İddiası
52. Başvurucu, görevli doktorun ihmali sebebiyle parmağınınsakat kaldığını belirterek Anayasa’nın 17. maddesinde tanımlanan, kişinin maddive manevi varlığının korunması hakkının ihlal edildiğini ileri sürmüştür.
53. Anayasa’nın “Kişinindokunulmazlığı, maddi ve manevi varlığı” kenar başlıklı 17.maddesinin birinci fıkrası şöyledir:
“Herkes, yaşama, maddi ve manevi varlığınıkoruma ve geliştirme hakkına sahiptir.”
54. Anılan Anayasa hükmü ile kişinin maddi ve manevivarlığının bütünlüğü, gerek kamusal yetkilerledonatılmış kişilerin gerekse özel kişilerin müdahalelerine karşı güvence altınaalınmıştır. Bu çerçevede devletin, egemenlik alanında yaşayan ve kontrolüaltında bulunan kişilerin maddi ve manevi varlıklarına yönelen müdahaleleriönleme, önlenememiş olan müdahalelere yönelik olarak da gerekli soruşturma,kovuşturma, failleri tespit edip cezalandırma ve gerektiğinde bundan doğanzararları etkili bir şekilde bizzat karşılama veya sorumlularına karşılatmayükümlülüğü bulunmaktadır. Kişilerin vücut bütünlüğüne yapılan bir müdahaledendoğan zararlara yönelik etkili bir tazminin sağlanamadığı ve bu çerçevededevletin, Anayasa’nın 17. maddesinden doğan koruma yükümlülüğünü yerinegetirmediği durumlarda, kişinin vücut bütünlüğünün korunduğundan söz edilemez (Özkan Şen,§ 40).
55. Anayasa’nın 148. maddesinin üçüncü fıkrası ile 30/3/2011tarihli ve 6216 sayılı Anayasa Mahkemesinin Kuruluşu ve Yargılama UsulleriHakkında Kanun’un 45. maddesinin (2) numaralı fıkrası uyarınca temel hak veözgürlüklerin ihlaline neden olduğu ileri sürülen işlem, eylem ya da ihmal içinkanunda öngörülmüş idari ve yargısal başvuru yollarının tamamının bireyselbaşvuru yapılmadan önce tüketilmiş olması gerekir.
56. Bireysel başvurunun ikincil niteliği gereği başvurucunun,ihlal iddialarını öncelikle yetkili idari ve yargısal mercilere usulüne uygunolarak iletmesi, bu konuda sahip olduğu bilgi ve delilleri zamanında sunması,dava ve başvurusunu takip etmek için gerekli özeni göstermesi gerekir (Mustafa Bülent Erten, B. No: 2012/649,26/3/2013, §§ 18-19).
57. Başvuruya konu olayda başvurucu tarafından, parmağınınsakat kalmasına sebep olduğu iddiasıyla görevli doktor aleyhine Sivas 2. AsliyeHukuk Mahkemesinde tazminat davası açıldığı, Sivas 2. Asliye Hukuk Mahkemesinin20/6/2012 tarihli kararı ile Anayasa’nın 129. maddesinin beşinci fıkrası ve 657sayılı Kanun’un 13. maddesi uyarınca, kamu görevlilerinin yetkilerinikullanırken işlemiş oldukları kusurlu davranışlarından dolayı açılacak tazminatdavalarının, ilgili kamu görevlisine değil, kamu idaresi aleyhine açılabileceğibelirtilerek başvurucunun davasının husumet yokluğu nedeniyle reddine kararverildiği, uyuşmazlığın esastan incelenmeyerek husumetin yanlış yöneltildiğitespitine dayalı olarak talebin Mahkemece reddedildiği anlaşılmaktadır.Başvurucu tarafından açılan davanın esası hakkında derece mahkemelerince birinceleme yapılmadığı ve husumetin yanlış yöneltildiği gerekçesiyle davanınreddine karar verildiği dikkate alındığında somut olayda Anayasa Mahkemesinebireysel başvuruda bulunabilmek için etkili başvuru yollarının tüketilmesikoşulunun yerine getirildiği söylenemez.
58. Başvurucu, Danıştay içtihatlarına göre adli yargımercilerince husumet yokluğu nedeniyle verilen ret kararlarınınkesinleşmesinden itibaren 1 yıl içerisinde 2577 sayılı Kanun’un 13. maddesiuyarınca idari yargıda tam yargı davası açılması mümkün iken idari yargıda tamyargı davası da açmamıştır (İlgili Danıştay kararları için bkz. §§ 22-25).
59. Açıklanan nedenlerle, ihlal iddiasına ilişkin olaraketkili başvuru yollarının tüketilmemiş olduğu anlaşıldığından başvurunun bukısmının diğer kabul edilebilirlik şartları yönünden incelenmeksizin “başvuru yollarlınıntüketilmemiş olması” nedeniyle kabul edilemez olduğuna kararverilmesi gerekir.
d. Yargılamanın Makul Sürede Tamamlanmadığı İddiası
60. Başvurucunun yargılamanın uzunluğuyla ilgili şikâyetiaçıkça dayanaktan yoksun olmadığı gibi bu şikâyet için diğer kabul edilemezliknedenlerinden herhangi biri de bulunmamaktadır. Bu nedenle başvurunun bubölümüne ilişkin olarak kabul edilebilirlik kararı verilmesi gerekir.
2. Esas Yönünden
61. Başvurucu, Sivas 2. Asliye Hukuk Mahkemesinde açtığıtazminat davasının makul sürede sonuçlanmadığını belirterek adil yargılanmahakkının ihlal edildiğini ileri sürmüştür.
62. Anayasa ve Sözleşme’nin ortak koruma alanı dışında kalanbir hak ihlali iddiasını içeren başvurunun kabul edilebilir olduğuna kararverilmesi mümkün olmayıp (Onurhan Solmaz, B. No: 2012/1049, 26/3/2013, §18), Sözleşme metni ile AİHM kararlarından ortaya çıkan ve adil yargılanmahakkının somut görünümleri olan alt ilke ve haklar, Anayasa’nın 36. maddesindeyer verilen adil yargılanma hakkının da unsurlarıdır. Anayasa Mahkemesi deAnayasa’nın 36. maddesi uyarınca inceleme yaptığı birçok kararında, ilgilihükmü Sözleşme’nin 6. maddesi ve AİHM içtihadı ışığında yorumlamak suretiyleSözleşme’nin lafzi içeriğinde yer alan ve AİHM içtihadıyla adil yargılanmahakkının kapsamına dâhil edilen ilke ve haklara, Anayasa’nın 36. maddesikapsamında yer vermektedir Somut başvurunun dayanağını oluşturan makul süredeyargılanma hakkı da yukarıda belirtilen ilkeler uyarınca adil yargılanmahakkının kapsamına dâhil olup ayrıca davaların en az giderle ve mümkün olansüratle sonuçlandırılmasının yargının görevi olduğunu belirten Anayasa’nın 141.maddesinin de Anayasa’nın bütünselliği ilkesi gereği, makul sürede yargılanmahakkının değerlendirilmesinde göz önünde bulundurulması gerektiği açıktır (Güher Ergun ve diğerleri, B. No: 2012/13,2/7/2013, §§ 38-39).
63. Davanın karmaşıklığı, yargılamanın kaç dereceli olduğu,tarafların ve ilgili makamların yargılama sürecindeki tutumu ve başvurucunundavanın hızla sonuçlandırılmasındaki menfaatinin niteliği gibi hususlar, birdavanın süresinin makul olup olmadığının tespitinde göz önünde bulundurulmasıgereken kriterlerdir (Güher Ergun vediğerleri, §§ 41-45).
64. Anayasa’nın 36. maddesi ve Sözleşme’nin 6. maddesiuyarınca, medeni hak ve yükümlülüklere ilişkin uyuşmazlıkların makul süredekarara bağlanması gerekmektedir. Başvuru konusu haksız fiile dayalı tazminatdavasında, 18/6/1927 tarihli ve 1086 sayılı mülga Hukuk Usulü MuhakemeleriKanunu ile 12/1/2011 tarihli ve6100 sayılı Kanun’da yer alan usul hükümlerinegöre yürütülen somut yargılama faaliyetinin, medeni hak ve yükümlülükleri konu alanbir yargılama olduğunda kuşku yoktur (GüherErgun ve diğerleri, § 49).
65. Medeni hak ve yükümlülüklerle ilgili uyuşmazlıklarailişkin makul süre değerlendirmesinde kural olarak sürenin başlangıcı,uyuşmazlığı karara bağlayacak yargılama sürecinin işletilmeye başlandığı, başkabir deyişle davanın ikame edildiği tarih olup somut başvuru açısından bu tarih6/1/2005 tarihidir.
66. Sürenin bitiş tarihi ise çoğu zaman icra aşamasını dakapsayacak şekilde yargılamanın sona erme tarihidir (Güher Ergun ve diğerleri, § 52). Somut başvuru açısından butarih, Yargıtay tarafından başvurucunun temyiz taleplerinin reddedildiği9/11/2012 tarihidir.
67. Başvuruya konu yargılama sürecinin incelenmesinde,6/1/2005 tarihinde Sivas 2. Asliye Hukuk Mahkemesinde açılan davanın konusununhaksız fiile dayalı tazminat davası olduğu, yargılama devam ederken aynı fiilsebebiyle doktor hakkında Sivas 2. Sulh Ceza Mahkemesinde açılan kamu davasınınsonucunun beklenilmesine karar verildiği, uzun bir müddet kamu davasının sonucubeklendikten sonra 12/6/2012 tarihinde husumet yokluğu nedeniyle davanınreddine karar verildiği, başvurucu tarafından temyiz edilen kararın Yargıtay 4.Hukuk Dairesince 9/11/2012 tarihli ilam ile onandığı ve karar düzeltme yolunabaşvurulmadan kesinleştiği anlaşılmıştır.
68. 6100 sayılı Kanun’un öngördüğü yargılama usullerine tabimahkemeler nezdindeki yargılamaların makul sürede tamamlanmadığı yönündekiiddialar daha önce bireysel başvuru konusu yapılmış ve Anayasa Mahkemesitarafından, özellikle yargılamada sürati temin etmeye hizmet eden özel usulhükümlerinin nazara alınmadığı göz önünde bulundurularak makul süredeyargılanma hakkının ihlal edildiği yönünde karar verilmiştir (Güher Ergun ve diğerleri, §§ 34-64).
69. Başvurunun değerlendirilmesi neticesinde, başvuruya konuhaksız fiile dayalı tazminat davası; hukuki meselenin çözümündeki güçlük, maddiolayların karmaşıklığı, delillerin toplanmasında karşılaşılan engeller, tarafsayısı gibi kriterler dikkate alındığında karmaşık olmaktan uzaktır.Başvurucunun, tutum ve davranışları, usule ilişkin haklarını kullanırkenözensiz davranması neticesinde yargılamanın uzamasına önemli ölçüde sebepolduğu da söylenemez. Dolayısıyla somut başvuru açısından, daha önce verilenkararlar dışında farklı bir karar verilmesini gerektirecek bir yön bulunmadığıve 7 yıl 11 aylık yargılama sürecinde makul olmayan bir gecikmenin olduğusonucuna varılmıştır.
70. Açıklanan nedenlerle başvurucunun Anayasa’nın 36.maddesinde güvence altına alınan makul sürede yargılanma hakkının ihlaledildiğine karar verilmesi gerekir.
3. 6216 Sayılı Kanun’un 50. Maddesi Yönünden
71. Başvurucu, yargılamanın makul sürede sonuçlandırılmamasınedeniyle maddi ve manevi zararlarının giderilmesi talebinde bulunmuştur.
72. 6216 sayılı Kanun’un “Kararlar”kenar başlıklı 50. maddesinin (2) numaralı fıkrası şöyledir:
“Tespit edilen ihlalbir mahkeme kararından kaynaklanmışsa, ihlali ve sonuçlarını ortadan kaldırmakiçin yeniden yargılama yapmak üzere dosya ilgili mahkemeye gönderilir. Yenidenyargılama yapılmasında hukuki yarar bulunmayan hâllerde başvurucu lehinetazminata hükmedilebilir veya genel mahkemelerde dava açılması yolugösterilebilir. Yeniden yargılama yapmakla yükümlü mahkeme, AnayasaMahkemesinin ihlal kararında açıkladığı ihlali ve sonuçlarını ortadankaldıracak şekilde mümkünse dosya üzerinden karar verir.”
73. Mevcut başvuruda Anayasa’nın 36. maddesinin ihlaledildiği tespit edilmiş olmakla beraber tespit edilen ihlalle iddia edilenmaddi zarar arasında illiyet bağı bulunmadığı anlaşıldığından başvurucununmaddi tazminat talebinin reddine karar verilmesi gerekir.
74. Başvurucunun tarafı olduğu uyuşmazlığa ilişkin yaklaşıksekiz yıllık yargılama süresi nazara alındığında yargılama faaliyetininuzunluğu sebebiyle yalnızca ihlal tespitiyle giderilemeyecek olan manevi zararıkarşılığında başvurucuya takdiren net7.650,00 TLmanevi tazminat ödenmesine karar verilmesi gerekir.
75. Başvurucu tarafından yapılan 198,35 TL başvuru harcı masrafıve 1.500,00 TL vekâlet ücretinden oluşan toplam 1.698,35 TL yargılama giderininbaşvurucuya ödenmesine karar verilmesi gerekir.
V. HÜKÜM
Açıklanangerekçelerle;
A. Başvurucunun;
1. Yargılamanınsonucu itibarıyla adil olmadığı yönündeki iddiasının “açıkça dayanaktan yoksun olması”,
2. Mahkemeye erişim hakkının ihlal edildiğiyönündeki iddiasının “açıkça dayanaktanyoksun olması”,
3. Kişininmaddi ve manevi varlığını koruma hakkının ihlal edildiği yönündeki iddiasının “başvuru yollarının tüketilmemiş olması”,
nedenleriyle KABUL EDİLEMEZ OLDUĞUNA,
4.Makul sürede yargılanma hakkının ihlal edildiği yönündeki iddiasının KABULEDİLEBİLİR OLDUĞUNA,
5. Anayasa’nın 36. maddesinde güvence altınaalınan makul sürede yargılanma hakkının İHLAL EDİLDİĞİNE,
B. Başvurucuya net 7.650,00 TL manevi TAZMİNAT ÖDENMESİNE,başvurucunun tazminata ilişkin diğer taleplerinin REDDİNE,
C. Başvurucu tarafından yapılan 198,35 TL başvuru harcı masrafı ve1.500,00 TL vekâlet ücretinden oluşan toplam 1.698,35 TL yargılama giderininBAŞVURUCUYA ÖDENMESİNE,
D. Ödemelerin, kararın tebliğini takiben başvurucunun MaliyeBakanlığına başvuru tarihinden itibaren dört ay içinde yapılmasına, ödemedegecikme olması hâlinde bu sürenin sona erdiği tarihten ödeme tarihine kadargeçen süre için yasal faiz uygulanmasına,
9/9/2015tarihinde OY BİRLİĞİYLE karar verildi.