TÜRKİYE CUMHURİYETİ
ANAYASA MAHKEMESİ
GENEL KURUL
KARAR
ANO İNŞAAT VE TİCARET LTD. ŞTİ. BAŞVURUSU
(Başvuru Numarası: 2014/2267)
Karar Tarihi: 21/12/2017
R.G. Tarih ve Sayı: 25/1/2018-30312
GENEL KURUL
KARAR
Başkan
:
Zühtü ARSLAN
Başkanvekili
:
Burhan ÜSTÜN
Başkanvekili
:
Engin YILDIRIM
Üyeler
:
Serdar ÖZGÜLDÜR
Serruh KALELİ
Osman Alifeyyaz PAKSÜT
Recep KÖMÜRCÜ
Nuri NECİPOĞLU
Hicabi DURSUN
Celal Mümtaz AKINCI
Muammer TOPAL
M. Emin KUZ
Hasan Tahsin GÖKCAN
Kadir ÖZKAYA
Rıdvan GÜLEÇ
Recai AKYEL
Yusuf Şevki HAKYEMEZ
Raportör
:
Özgür DUMAN
Başvurucu
:
ANO İnşaat ve Ticaret Ltd. Şti.
Vekili
:
Av. Özgün ÖZTUNÇ
I. BAŞVURUNUN KONUSU
1. Başvuru, mahkemece hükmedilen alacağın değer kaybınauğratılarak ödenmesi nedeniyle mülkiyet hakkının; yargılamanın uzun sürmesinedeniyle de makul sürede yargılanma hakkının ihlal edildiği iddialarınailişkindir.
II. BAŞVURU SÜRECİ
2. Başvuru 20/2/2014 tarihinde yapılmıştır.
3. Başvuru, başvuru formu ve eklerinin idari yönden yapılan önincelemesinden sonra Komisyona sunulmuştur.
4. Komisyonca başvurunun kabul edilebilirlik incelemesinin Bölümtarafından yapılmasına karar verilmiştir.
5. Bölüm Başkanı tarafından başvurunun kabul edilebilirlik veesas incelemesinin birlikte yapılmasına karar verilmiştir.
6. Başvuru belgelerinin bir örneği bilgi için Adalet Bakanlığına(Bakanlık) gönderilmiştir. Bakanlık görüşünü bildirmiştir.
7. Başvurucu, Bakanlığın görüşüne karşı süresinde beyandabulunmuştur.
8. Birinci Bölüm tarafından 5/12/2017 tarihinde yapılantoplantıda niteliği itibarıyla Genel Kurul tarafından karara bağlanması gerekligörüldüğünden başvurunun Anayasa Mahkemesi İçtüzüğü'nün 28. maddesinin (3)numaralı fıkrası uyarınca Genel Kurula sevkine karar verilmiştir.
III. OLAY VE OLGULAR
9. Başvuru formu ve eklerinde ifade edildiği şekliyle olaylarözetle şöyledir:
A. Uyuşmazlığın ArkaPlanı
10. Başvurucu, inşaat işleri ile iştigal etmek üzere 1970yılında Ankara'da kurulmuş bir ticaret şirketidir.
11. Başvurucu Şirket ile Devlet Su İşleri (DSİ) Genel Müdürlüğüarasında 9/5/1977 tarihinde "Karacaören Barajıve Hidroelektrik Santral (HES) Tesisleri" inşaatı için sözleşmeimzalanmıştır. Bu sözleşme doğrultusunda başvurucu tarafından 1977 yılında Karacaören Barajı'nın inşaatına başlanmıştır.
12. İnşaatın devamı sırasında 14/3/1980 tarihinde ek birsözleşme daha akdedilmiş ancak başvurucunun talebi ve idarenin de uygun görmesiüzerine 9/6/1988 tarihinde inşaat işi tasfiye edilerek sonlandırılmıştır. İşinsonlandırılması üzerine idare tarafından yapılan işlerin masrafları için kesinhesap çıkarılmış, başvurucu Şirket ise 24/10/1989 tarihinde bu kesin hesabaitiraz etmiştir.
B. Alacak Davası Süreci
13. Başvurucu, tasfiye ile sonuçlanan inşaat yapım işiçerçevesinde yapılan işlerinin hak edişi olarak 500 TL (Eski TL ile 500.000.000TL olup bundan böyle tutarlar yalnızca yeni TL ile gösterilecektir.)tutarındaki alacağın tahsili istemiyle 10/10/1990 tarihinde Ankara 7. AsliyeHukuk Mahkemesinde dava açmıştır.
14. Mahkeme 27/12/1993 tarihinde davanın kabulüne karar vermiş,Yargıtay ise 18/11/1994 tarihinde hükmün bozulmasına karar vermiştir. Bozmailamı sonrası başvurucu 16/3/1995 tarihinde 86.680,47 TL daha alacağıntahsili istemine ilişkin olarak ek bir dava açmış,bu ek dava aynı dava ile birleştirilerek yargılamaya devam olunmuştur.Başvurucu, ek dava dilekçesiyle ayrıca sözleşme kapsamında yararına hükmedilenalacağın DSİ'den geç tahsil edilmesi nedeniyle uğradığı munzam zararıntazminini de talep etmiştir. Ancak Mahkeme 15/12/1998 tarihli duruşmada munzamzararın tazminine ilişkin istem yönünden davanın tefrikine karar vermiştir.
15. Mahkeme 15/12/1998 tarihinde davanın kısmen kabulüne kararvermiş ancak bu hüküm de Yargıtay tarafından 20/5/1999 tarihinde tazminatınhatalı hesaplandığı gerekçesiyle bozulmuştur. Mahkemenin 12/9/2000 tarihlihükmü de Yargıtayca yine hatalı hesaplama nedeniyle6/2/2001 tarihinde bozulmuştur. Mahkemenin 5/7/2001 tarihli davanın kısmenkabulüne ilişkin hükmü ise Yargıtay 15. Hukuk Dairesince 27/12/2001 tarihindeusul yönünden bozulmuştur.
16. Nihayet Mahkeme 19/4/2002 tarihinde davanın kısmen kabulüile daha önce kesinleşmiş bulunan 58.926,87 TL'nin DSİ'den alınarak başvurucuyaverilmesine karar vermiştir. Karar ile bu tutarın 2.780,82 TL'lik kısmına9/6/1988 tarihinden itibaren, kalan 56.056,05 TL'lik kısmına ise davatarihinden itibaren reeskont faizi işletilmesine hükmedilmiştir. Mahkemeayrıca, başvurucu yararına 16/3/1995 tarihinden itibaren işletilecek reeskontfaizi ile birlikte 13.936,09 alacağın daha DSİ'den tahsiline ancak miktardan9.894,27 TL KDV (katma değer vergisi) düşülmesine karar vermiştir.
17. Bu karar davalı idare tarafından temyiz edilmiş, Dairenin6/6/2002 tarihli ilamıyla hükmün düzeltilerek onanmasına karar verilmiştir.Daire, bozma dışında kalan miktara ilişkin karar verilirken asıl dava ilebirleşen davadaki miktarların ayrılmadan karar verilmesinin doğru olmadığınıbelirtmiştir. Daire, bu gerekçeyle hüküm fıkrasındaki rakamları çıkararak hükmüdüzeltmiştir. Buna göre asıl davada 486,69 TL'nin dava tarihi olan 10/10/1990tarihinden itibaren değişen oranlı reeskont faizi, birleşen davada ise58.440,18 TL'nin 2.870,82 TL'lik bölümüne 9/6/1988 tarihinden, 55.569,36 TL'likbölümüne ise birleşen dava tarihi olan 16/3/1995 tarihinden itibaren değişenoranlı reeskont faizi uygulanmak suretiyle davalı idareden alınarak başvurucuyaverilmesine karar verilmiştir.
18. Başvurucuya Mahkeme ilamı doğrultusunda 23/9/2002 tarihinde62.968,69 TL asıl alacak ve 348.027,70 TL faiz olmak üzere toplam 410.996,39 TLtutarında ödeme yapılmıştır.
C. Avrupa İnsan HaklarıMahkemesine Başvuru Süreci
19. Başvurucu 4/12/2002 tarihinde Avrupa İnsan HaklarıMahkemesine (AİHM) bireysel başvuruda bulunmuştur. Başvurucu, açmış olduğualacak davasında yargılamanın uzun sürmesi nedeniyle makul sürede yargılanmahakkının ihlal edildiğini iddia etmiştir. Başvurucu ayrıca, uzayan hukuki süreçsonunda sözleşmedeki tutarın ödenmesinin geciktiğini ve bu tutarın düşük birfaiz oranıyla ödenmesi nedeniyle mali yönden kayba uğradığını belirterekmülkiyet hakkının da ihlal edildiğini ileri sürmüştür.
20. AİHM, 7/10/2008 tarihinde mülkiyet hakkının ihlali iddiasıyönünden iç hukuk yollarının tüketilmemesi nedeniyle başvurunun kısmi olarakkabul edilemez olduğuna karar vermiştir (NaciBalkar (Baltutan) ve Anoİnşaat ve Ticaret Ltd. Şti./Türkiye (k.k.),B. No: 9522/03, 7/10/2008). AİHM kararında, ilke olarak alacağın geçödenmesinden kaynaklanan zararın enflasyon oranı ile müsavi faiz ödenerektelafi edilebileceği belirtilmiştir. Buna karşın AİHM, başvurucunun gecikmedolayısıyla ödenen faizi aşan zararlarının 22/4/1926 tarihli ve 818 sayılımülga Borçlar Kanunu'nun 105. maddesinde öngörülen iç hukuk yolunukullanabileceğine dikkat çekmiştir. Aynı kararda AİHM, başvurucunun makul süredeyargılanma hakkına ilişkin şikâyetinin incelenmesini ise sonraya bırakmıştır.
21. AİHM, 6/10/2009 tarihinde ise başvurucunun makul süredeyargılanma hakkının ihlal edildiğine karar vermiştir (Baltutan ve Ano İnşaat ve Ticaret Ltd. Şti./Türkiye,B. No: 9522/03, 6/10/2009).
D. Başvuruya Konu MunzamZararın Tazmini Davası Süreci
22. Başvurucunun sözleşme kapsamında yararına hükmedilenalacağının DSİ'den geç tahsil edilmesi nedeniyle uğradığı munzam zararıntazmini istemiyle 16/3/1995 tarihinde açtığı dava 15/12/1998 tarihinde tefrikedilerek aynı Mahkemede yargılamaya devam olunmuştur.
23. Başvurucu, tefrik edilen bu davada munzam zarar tazminatıolarak 500 TL'ninreeskont faiziyle birlikte davalıidareden tahsilini talep etmiştir. Başvurucu, bu yargılama devam ederken17/2/2005 tarihinde Ankara 8. Asliye Hukuk Mahkemesinde yine munzam zararadayalı tazminat istemine ilişkin DSİ aleyhine bir dava daha açmıştır. Bu dava,aralarındaki bağlantı nedeniyle Ankara 7. Asliye Hukuk Mahkemesinde görülendava ile birleştirilmiştir. Başvurucu, birleştirilen bu davada ise toplam1.010.000 TL tutarında tazminat talebinde bulunmuştur.
24. Mahkeme; hukukçu, mali müşavir ve inşaat alanlarında uzmanüç kişiden oluşturulan Bilirkişi Kurulundan 1/12/2004 tarihinde rapor almıştır.Bilirkişi Kurulu raporunda, tüketici fiyatlarına göre alacağın geç ödenmesinedeniyle başvurucunun uğradığı zarar ve kur, mevduat faizleri ile tüketicifiyatları ortalamasına göre uğradığı zarar ayrı ayrı gösterilmiştir. Raporagöre enflasyon oranlarına göre başvurucunun zararı 7.848.069 TL olupbaşvurucunun ortalama munzam zararı ise 16.917.638 TL'dir. Raporda ayrıcadeğişik ölçütlere göre munzam zarar hesabı da yapılmıştır. Bu doğrultudataraflar arasındaki ek sözleşmelere göre, alacağın zamanında tahsil edilememesinedeniyle faal olunmamasına ve başvurucunun bu süreçte taşınır ve taşınmazmallarını satmış olmasına göre ayrı ayrı hesaplamalar yapılmıştır.
25. Mahkeme 20/4/2005 tarihinde asıl davanın kabulü ile 500TL'nin işin tasfiye tarihi olan 9/6/1988 tarihine kadar yasal faiziyle birliktedavalı idareden alınarak başvurucuya verilmesine karar vermiştir. Mahkeme,birleşen davanın ise zamanaşımı nedeniyle reddine karar vermiştir.
26. Dairenin 21/6/2007 tarihli ilamıyla hükmün bozulmasına kararverilmiştir. Bozma ilamında, munzam zararın ancak asıl alacağın faiziylebirlikte ödendiğinin 22/9/2002 tarihinde tespit edilebileceği belirtilerek esersözleşmelerindeki beş yıllık zamanaşımı süresine göre davanın zamanaşımınedeniyle reddine karar verilmesinin doğru olmadığı belirtilmiştir. Daireayrıca 818 sayılı mülga Kanun'un 105. maddesine göre, alacaklının uğradığızararın geçmiş günler faizinden fazla olduğu takdirde borçlunun -kendisine birkusur yüklenmedikçe- zararı karşılamakla yükümlü olduğunu belirtmiştir. Daireyegöre somut olayda çözümlenmesi gereken sorun, başvurucunun tahsil ettiğitemerrüt faizini aşan bir zararının oluşup oluşmadığıdır. Daire, başvurucuŞirketin munzam zararı somut delillerle ispat etmesi gerektiğini kabuletmiştir. Daire; buna örnek olarak başvurucunun alacağını tahsil edememektenötürü yüksek faizle borç para aldığını, alacaklı olduğu parayı zamanındaalsaydı yabancı para ile ödemek zorunda olduğu borcunu geçen süre içindegerçekleşen bu fark nedeniyle daha yüksek kurdan ödemek zorunda kaldığını,illiyet bağını da içerecek şekilde kanıtlamak durumunda olduğunu bozma ilamındabelirtmiştir. Daire, somut olay bakımından ise bu ilkelere dayalı bir incelemeyapılmadığını kabul etmiş ve yeni bir bilirkişi incelemesi yapılarak başvurucununvarsa munzam zararın tespit edilmesi için hükmü bozmuştur.
27. Mahkeme, bozma ilamına uymuş ve yeni bir bilirkişi raporualmıştır. 16/7/2010 tarihli bilirkişi raporunda özetle;
i. Munzam zarar miktarının bozma ilamı doğrultusundahesaplanması gerektiği belirtilmiştir. Buna göre ise idare ile yapılan işleilliyet bağı kanıtlanmak kaydıyla sadece başvurucu aleyhine yapılan icratakipleri nedeniyle ödemek zorunda kalınan faiz ve sair giderleri ile birlikteüçüncü kişilerden alınan daha yüksek faizle borç para alınması sonucu ödenenfazla faiz veya zarar miktarın munzam zarar olarak talep edilebileceğivurgulanmıştır.
ii. Başvurucu tarafından munzam zararın hesaplanmasına esasolacak şekilde sunulan listelerde yer alan icra takiplerine ilişkin dosyalarınkâğıt fabrikasına gönderildiği, dosya asılları veya örneklerinin temininin isemümkün olmadığı tespitine yer verilmiştir.
iii. Dolayısıyla başvurucu Şirketin maruz kaldığı icra takiplerisebebiyle ödediği faiz ve icra giderlerinin toplam tutarının icra takipdosyaları ibraz edilmediğinden ve dava dosyası ile eklerinde davacı Şirkettarafından icra dairelerine yapılan ödemelerle ilgili belgeler debulunmadığından hesaplama yapılamadığı ifade edilmiştir.
iv. Bilirkişi Kurulu sonuç olarak ise Yargıtay bozma ilamındaöngörülen inceleme yöntemine göre başvurucuların munzam zararlarınınbulunmadığı kanaatini bildirmiştir.
v. İtiraz üzerine alınan ek raporda ise başvurucunun idareyleyaptığı işle bağlantılı olarak üçüncü şahıslara 9/6/1988 tarihinden sonraödediği 3.379,11 TL tutarındaki faiz dışında somut delillere dayalı bir munzamzararı olduğunu kanıtlayamadığı belirtilmiştir.
28. Bilirkişi raporunu hükme esas alan Mahkeme 28/12/2011tarihinde asıl ve birleşen davaların reddine karar vermiştir. Kararıngerekçesinin ilgili kısmı şöyledir:
"...Dava,munzam zarara ilişkin olup, uyulan bozma ilamında belirtildiği üzere davacınınyaptığı baraj inşaatının tasfiyesine ilişkin olarak düzenlenen 09.06.1988tarihli tutanakta tasfiye nedeniyle davacı şirkete masraf ve hiç bir tazminatödenmeyeceğinin ifade edilmiş olmasına göre 8/505 sayılı kararname hükümleridoğrultusunda munzam zarar hesap ve talebinin mümkün bulunmadığı anlaşılmaklabirlikte davacının alınan bilirkişi raporlarına göre kendi hükmi şahsiyetinedeniyle davacı şirket aleyhine yapılan icra takipleri nedeniyle davacışirketin defterlerinin ve temlikleri ile takip dosyalarına göre davacı şirketinaynı iş döneminde yüklendiği diğer işlerinin akıbeti de araştırılarak uğradığızarara etkisinin bulunup bulunmadığı yönündealınan bilirkişi raporlarına göre davacının yaptığı iş nedeniyle davacıyaödenen temerrüt faizlerinden fazla munzam zararının ispatlanmadığıanlaşılmakla, alınan rapor ve ek raporların kapsamına göre dedavacıya ödenen faizlerden fazla munzam zarar hesaplanmasına esas alınabilecekfaizin yani zararın tespit edilememesine nazaran mahkememizin 1999/22 Esassayılı dosyasında evvelce hükmedilen 500 TL'lik munzam zararında bulunmadığısonucuna varıldığından esas davanın ve birleşen dosyadaki munzam zarara dairkalemleri ihtiva eden davanın reddine karar vermenin doğru olacağı sonuç vekanısına varılmış[tır]... "
29. Temyiz edilen hüküm, Dairenin 25/12/2012 tarihli ilamıylaonanmıştır. Başvurucunun karar düzeltme istemi de aynı Dairenin 26/12/2013tarihli ilamıyla reddedilmiştir.
30. Nihai karar, başvurucu vekiline 27/1/2014 tarihinde tebliğedilmiştir.
31. Başvurucu 20/2/2014 tarihinde bireysel başvuruda bulunmuştur.
IV. İLGİLİ HUKUK
A. Ulusal Hukuk
1. Mevzuat Hükümleri
32. 818 sayılı mülga Kanun’un "Munzamzarar" kenar başlıklı 105. maddesi şöyledir:
“Alacaklının düçarolduğu zarar geçmiş günler faizinden fazla olduğu surette borçlu kendisine hiç bir kusur isnat edilemiyeceğiniispat etmedikçe bu zararı dahi tazmin ile mükelleftir.
Bu munzam zarar derhal takdir olunabilirse hakim, esasa dair karar verir iken bu zararın miktarınıdahi tayin edebilir.”
33. Bu Kanun'u ilga eden 11/1/2011 tarihli ve 6098 sayılı TürkBorçlar Kanunu'nun "Aşkın zarar" kenarbaşlıklı 122. maddesi şöyledir:
"Alacaklı, temerrüt faizini aşan birzarara uğramış olursa, borçlu kendisinin hiçbir kusuru bulunmadığını ispatetmedikçe, bu zararı da gidermekle yükümlüdür.
Temerrüt faizini aşan zarar miktarı görülmekteolan davada belirlenebiliyorsa, davacının istemi üzerine hâkim, esas hakkındakarar verirken bu zararın miktarına da hükmeder."
34. 4/12/1984 tarihli ve 3095 sayılı Kanuni Faiz ve TemerrütFaizine İlişkin Kanun'un "Temerrütfaizi" kenar başlıklı 2. maddesi şöyledir:
"(Değişik :15/12/1999 - 4489/2 md.) Bir miktar paranınödenmesinde temerrüde düşen borçlu, sözleşme ile aksi kararlaştırılmadıkça,geçmiş günler için 1 inci maddede belirlenen orana göre temerrüt faizi ödemeyemecburdur.
Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankasının öncekiyılın 31 Aralık günü kısa vadeli avanslar için uyguladığı faiz oranı, yukarıdaaçıklanan miktardan fazla ise, arada sözleşme olmasa bile ticari işlerdetemerrüt faizi bu oran üzerinden istenebilir. Söz konusu avans faiz oranı, 30Haziran günü önceki yılın 31 Aralık günü uygulanan avans faiz oranından beşpuan veya daha çok farklı ise yılın ikinci yarısında bu oran geçerli olur.
Temerrüt faizi miktarının sözleşmedekararlaştırılmamış olduğu hallerde, akdi faiz miktarı yukarıdaki fıkralardaöngörülen miktarın üstünde ise, temerrüt faizi, akdi faiz miktarından azolamaz."
2. Yargıtay İçtihadı
35. Yargıtay 15. Hukuk Dairesinin 12/5/2016 tarihli veE.2016/1049, K.2016/2737 sayılı kararının ilgili kısmı şöyledir:
"...
Munzam zarar nedeniyle alacak istemine ilişkinolarak; dava tarihine göre uygulanması gereken mülga 818 sayılı Borçlar Kanunu105. maddesinde munzam zarar düzenlenmiştir. (Maddenin 6098 sayılı Türk BorçlarKanunu'ndaki karşılığı 122. maddedir.) Anılan 105. (6098 sayılı TBK 122)maddeuyarınca alacaklının uğradığı zarar geçmiş günler faizinden fazla olduğutakdirde borçlu kendisine hiçbir kusur yüklenemeyeceğini kanıtlamadıkça buzararı ödemekle mükelleftir.
Yasa koyucu para borcunun geç ödenmesi halindebir zararın mevcut olduğunu kural olarak benimsemiştir. Bu zararın karşılanmasıiki bölümde düşünülmüştür. Birinci bölüm kanıtlanmadan ödenmesi talep edilecekzarar miktarıdır ki bu temerrüt faizidir. Diğer bir deyişle temerrüt faizimiktarınca alacaklının zarara uğradığı yasal bir karine olarak kabuledilmiştir. Bunun dışında davacının herhangi bir karineden istifade etmekolanağı yasal olarak mevcut değildir.
Dava konusu somut olaydaki çözümlenmesigereken hukuki sorun; temerrüt faizini aşan bir zararın mevcut olupolmadığıdır. Yüksek enflasyon, dolar kurundaki artış, serbest piyasadaki faizoranlarının yüksek oluşu davacıyı ispat yükünden kurtarmaz. Zira; davacı paraalacağını zamanında alması halinde ne şekilde kullanacağını kanıtlamasıgerekir. Ayrıca alacaklı, uğradığı zararın kendisine ödenen temerrüt faizinden fazlaolduğunuispatetmekzorundadır.Soyutenflasyonunya da bankalarda mevduat için ödenen faizin temerrüt faizinden yüksek orandaolması, munzam zararın gerçekleştiği ve kanıtlandığı anlamına gelmez. Buradadavacının kanıtlaması gereken husus enflasyon ve mevduat faizinin yüksekliğigibi genel olgular değil, kendisinin şahsen ve somut olarak geç ödemeden dolayızarar gördüğü keyfiyetidir. Örneğin alacağını zamanında tahsil edememektenötürü, başkasına olan borcunu ödemek için daha yüksek oranda faizle borçaldığını, alacaklı olduğu parayı zamanında alsa idi yabancı para ile ödemekdurumunda olduğu borcunu, geçen süre içinde gerçekleşen bu fark sebebiyle dahayüksek kurdan ödemek zorunda kaldığını kanıtlamak durumundadır. Ülkede yaşananekonomik kriz nedeniyle paranın döviz karşısında hızlı değer kaybı, yüksekenflasyon gibi genel afaki ve doğrudan davacının zararını ifade etmeyen umumiekonomik konjonktürel olgular BK'nın105. (TBK. 122.) maddesinde sözü edilen munzam zararın varlığını göstermez.
..."
36. Yargıtay Hukuk Genel Kurulunun 31/10/2007 tarihli veE.2007/11-668, K.2007/798 sayılı kararının ilgili kısmı şöyledir:
"...
Davamızın konusu olan munzam zarar ise,Borçlar Kanunu’nun 105. maddesinde düzenlenmiştir. Anılan madde hükmüne görealacaklı, geç ödeme sebebiyle az yukarıda açıklanan geçmiş günler içinöngörülen faizle karşılanamayacak bir zarara uğramış ise, borçlu geç ödemedendolayı kendisinin hiçbir kusurunun bulunmadığını ispat etmedikçe, bu zararıkarşılamak zorundadır.
O halde, Borçlar Kanunu’nun 103. maddesindeöngörülen faizi aşan zararın ödenebilmesi için, uğranılan zararın varlığı ilemiktarının kanıtlanması gerekir. Bu zarar kanıtlandığı takdirde borçlu, ancakkendisinin geç ödemeden dolayı hiçbir kusuru bulunmadığını ispat etmesi halindebu zararın ödenmesi yükümlülüğünden kurtulabilir.
Bu konuda kanıtlanması gereken, muayyenparanın gününde ödenmemesinden doğan zarardır.
Diğer bir deyimle alacaklı davacı, fiilenuğradığı zararın ne olduğunu ve miktarını kanıtlamak durumundadır. Doğaldır kibu zarar, paranın zamanında ödenmemesinden dolayı mahrum kalınan “muhtemel kâr”yada “farz edilen gelir” değildir. Bu zarar, davacınınöz varlığından, ekonomik ve sosyal faaliyetlerinden, toplum içerisindekistatüsünden, başına gelen olaylardan kaynaklanan, somut olgular nedeniyleuğramış olduğu fiili zarardır.
Hal böyle olunca, iddia olunan zararı doğuransomut vakıanın ve bu nedenle uğranılan zararın kanıtlanması gerektiği,duraksama yaratmayacak kadar açık bir olgudur.
Hemen ifade etmek gerekir ki, faiz oranlarıBorçlar Kanunu ve 3095 sayılı Kanuni Faiz ve Temerrüt Faizine İlişkin Kanun iledüzenlenmiştir.
Yasa koyucu, bir para borcunun günündeödenmemesinden dolayı alacaklının zarara uğrayacağını kabul edip, bu zararın,ülkenin içinde bulunduğu ekonomik konjonktürü dikkate alarak belli bir orandaolacağını benimsemiştir.
Nitekim, Borçlar Kanunu’nun 103. maddesinegöre temerrüt faizi oranı % 5 iken, 4.12.1984 gün ve3095 sayılı Yasa ile bu oranın %30’a çıkarılması ve yine 3095 sayılı Yasa’da15.12.1999 gün ve 4489 sayılı Yasa ile yapılan değişiklik sonucu MerkezBankasının kısa vadeli kredi işlemlerinde uyguladığı reeskont faiz oranı esasalınarak, değişen faiz oranlarının benimsenmesi bunun kanıtıdır.
Bu noktada, ülkenin içinde bulunduğu ekonomikolumsuzluklar (enflasyon, yüksek faiz, para değerindeki devamlı düşüş) dikkatealınarak, yasa hükmüyle geçmiş günler faizine ilişkin düzenleme yapılmış iken,aynı olguların, Borçlar Kanunu’nun 105.maddesinde öngörülen munzam zararınbilinen kanıtları olarak gösterilip, bunların doğurduğu olumsuzluklar, gerçekzarar olarak gösterilemez.
Aksinin kabulü halinde yasa koyucunun buolumsuzlukların karşılığına dair saptamasının hiçbir anlamı kalmayacağıaçıktır.
Yasa koyucu tüm bu ekonomik olumsuzluklarıdeğerlendirip, bunların tevlid edeceği zarardolayısıyla tazminat oranını Anayasa’dan aldığı yasa yapma yetkisine dayanarakbelirlemiş iken, zımnen bu takdirin yerinde olmadığı ileri sürülüp, aynıekonomik göstergelere dayanılarak tazmin edilecek zararın geçmiş günlerfaizinden fazla olduğu kabul edilemez.
Yetkili mercii kararını vermiş, yasaylahükmünü vaz etmiştir. Uğranılan zarar, yetkili merciin belirlediğinden fazla vebu nedenle 105. maddeye dayanılarak munzam zarar istenecek ise, artık omerciin, zararın oranını belirlemek için kullandığı, dikkate aldığı,değerlendirdiği ölçülere ve bunların 'maruf ve meşhur' oldukları olgusunadeğil, davaya özgü, somut vakıalara dayanılması gerekir. Bunlar da, elverişli ve geçerli delillerle kanıtlanmalıdır.
Burada, Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu’nun238. maddesinin yarattığı istisna uygulanamaz. Zira kanıtlanacak olgular anılanmaddede sözü edilen “maruf ve meşhur” olan enflasyon, para değerindeki düşüş yada mevduat faiz oranları değil, az yukarıda açıklandığıgibi geç ödeme ile davacının maruz kaldığı zararı tevlideden vakıalar ve bu vakıalar nedeniyle uğranılan fiili zarardır. Örneğin,alacağını gününde alamayan alacaklının, aynı gün vadesi gelmiş bir borcunuödemek için, borçlunun ödediği geçmiş günler faizi yerine bunun üzerindeki birfaizle borçlanması, yada alacaklısına daha yüksekoranda faiz ödemek durumunda kalması; dövizle ödemeyi kabul ettiği borcu için,alacağını gününde tahsil edememesi nedeniyle sonraki günlerde daha yüksekkurdan döviz satın almak zorunda kalması gibi maddi olgularla kanıtlanan zararsöz konusudur.
Denilebilir ki, Borçlar Kanun’un 105.maddesinde öngörülen munzam zararın, Borçlar Kanunu’nun 103. maddesi ve 3095sayılı Kanun ile saptanan faiz oranının dayanağı olan ekonomik olumsuzluklaradayandırılması ve herkesçe bilinenin kanıtlanmasına gerek olmadığı sonucunavarılması mümkün değildir.
Bu itibarla Borçlar Kanunu’nun 105. maddesindekarşılanması öngörülen faizi aşan zararın, genel ekonomik olumsuzlukların(ülkede cari enflasyon oranı, yüksek ve değişken döviz kurları, mevduatfaizleri) dışında, davacının durumuna özgü, somut vakıalarla ispatlanması gerekir.
Zararın varlığı ileri sürülerek somut olgularile kanıtlandıktan sonra, zararın miktarının belirlenmesinde, yukarıdaaçıklandığı gibi, zamanında ödeme yapılmadığı için alınmak zorunda kalınanborca ödenen yüksek faiz oranının, mal varlığında meydana gelen azalmanın veyadövize ödenen yüksek kurun ve ülkede cari diğer ekonomik göstergelerin dikkatealınacağı tabiidir.
Görülmekte olan davada az yukarıda açıklananilkeler çerçevesinde, somut vakıalara dayanılarak bir zararın gerçekleştiğiileri sürülüp, kanıtlanmadığından, Borçlar Kanunu’nun 105. maddesi gereğincetazminata hükmedilemeyeceği kuşkusuzdur."
37. Yargıtay Hukuk Genel Kurulunun 13/6/2012 tarihli veE.2011/18-730, K.2012/373 sayılı kararının ilgili kısmı şöyledir:
"...
Öncelikle, munzam zararın hukuki tanımı vekapsamı üzerinde durulmasında yarar vardır.
Munzam zarar, borçlu temerrüde düşmedenborcunu ödemiş olsaydı, alacaklının malvarlığının kazanacağı durum ile temerrütsonucunda ortaya çıkan ve oluşan durum arasındaki farktır. Diğer bir anlatımla,temerrüt faizini aşan ve kusur sorumluluğu kurallarına bağlı bir zarar şeklindetanımlanabilir.
BK'nun 105. maddesi, kaynağı ne olursa olsun, temerrüt faiz yürütülebilirnitelikte olmak koşuluyla bütün para borçlarında uygulanma olanağına sahiptir.Borcun dayanağı haksız fiil, sözleşme, nedensiz zenginleşme, kanun, vekaletsiziş görme olabilir.
Bu bağlamda belirtilmelidir ki, munzam zararborcunun hukuki sebebi, asıl alacağın temerrüde uğraması ile oluşan hukukaaykırılıktır.
O nedenle, borçlunun munzam zararı tazminyükümlülüğü (BK.md.105), asıl borç ve temerrüt faizi yükümlülüğünden tamamenfarklı temerrüt ile oluşmaya başlayan asıl borcun ifasına kadar geçen zamaniçinde artarak devam eden, asıl borçtan tamamen bağımsız yeni bir borçtur.Munzam zarar, bu hukuki niteliği ve karakteri itibariyle, asıl alacak vefaizleri yönünden icra takibinde bulunulması veya dava açılmasıyla sonaermeyeceği gibi, icra takibi veya dava açılması sırasında asıl alacak vetemerrüt faizi yanında talep edilmemiş olması halinde dahi takip veya davanınkonusuna dahil bir borç olarak da kabul edilemez. Hal böyle olunca, asılalacağın faizi ile birlikte tahsiline yönelik icra takibinde veya davada munzamzarar hakkının saklı tutulduğunu gösteren bir ihtirazikayıt dermeyanına da gerek bulunmamaktadır. Ayrı bir dava ile zamanaşımı süresiiçinde her zaman istenmesi mümkündür.
Munzam zarar sorumluluğu, kusur sorumluluğuna dayanmaktaolup, buradaki kusur borçlunun temerrüde düşmekteki kusurudur.
Yukarıda yapılan açıklamalar ışığında somutolay değerlendirildiğinde;
Davacıların kaydenmalik oldukları .... taşınmazın davalı idare tarafından 29.12.1977 tarihindekamulaştırıldığı; komisyonca takdir edilen 5.881.439-TL kamulaştırma bedelininnoter tebligatında bankaya bloke edileceğinin bildirildiği; anılan bedelinödenmemesi üzerine davacılar vekili, ... parsel sayılı taşınmazın kamulaştırmabedelinin müvekkillerine ödenmesi için davalı idareye ihtarname gönderdiği,anılan ihtarnamenin idareye 13.4.1981 tarihinde tebliğ edildiği; 13.4.1981tarihinde tebliğ edilen ihtarnameye rağmen kamulaştırma bedeli ödenmediğindendavacılar tarafından davalı idare aleyhine 12.10.1990 tarihinde açılan ve ...Mahkemesinin ... tarih ve ... sayılı kesinleşen hükmü ile de '....bankayayatırılmış ihtilafsız bedel olan 5.881.439 TL'nin davalıya çekilen ihtarnamenintebliğ tarihi olan 13.4.1981 tarihinden itibaren 4.12.1984 tarihine kadar % 5,4.12.1984 tarihinden 31.12.1997 tarihine kadar % 30, 1.1.1998 tarihindenitibaren % 50 yasal faiziyle birlikte davalıdan tahsili ile davacılarahisseleri nisbetinde ödenmesine, fazla talebinreddine....' karar verildiği; halen de kamulaştırma bedelinin davacılara ödenmediği,dosya kapsamından anlaşılmaktadır.
Ayrıca dosyada bulunan 20.05.2009 tarihlibilirkişi kurulu raporunda ise, dava tarihi (17.05.2004) itibariylekamulaştırma bedelinin 5,88 TL olduğu,belirtilenbu kamulaştırma bedelinin 13.04.1981ila 17.05.2004 dava tarihi arasında işleyenyasal faiz tutarının ise, 44,95 TL olduğu bildirilmiştir.
Nihayet .... Bankası'nın 13.5.1992 tarihlicevabında 837 parsele ait kamulaştırma bedelinin (5.881.439-TL) 2.4.1979tarihinde bankalarına yattığını ancak henüz mal sahipleri olan....aödeme yapılmadığı bildirilmiştir.
Şu durum karşısında, alacaklının davasındadayandığı maddi olgulara uygulanması zorunlu görülen HUMK. md.238/2 ve Medeni Kanun md.7 anlamında belirlenen delillerle alacaklı zararınınkanıtlandığına ilişkin karinenin vücut bulduğu ve böylece davacının zararını isbat yükünü yerine getirdiğini kabul etmek gerekir. Buaşamadan sonra sorumluluktan kurtulmak isteyen borçlunun; somut olayınözellikleri nedeni ile ya alacaklının bir zarara uğramadığını,ya da borcunu zamanında ifa etmiş olsa idi dahi alacaklının borç konusu miktarıdeğeri düşmeyecek bir biçimde değerlendiremeyeceğini ispat etmesi gündemegelebilir.
Bunların yanında, 20.10.1898 tarih ve K:3sayılı İçtihadı Birleştirme Kararı'nda 'para her zaman kullanılması mümkün vetemettü getiren bir meta olduğundan geç ödenmesi halinde zararın vücudumuhakkaktır' şeklindeki kararı da gözetmek gerekmektedir.
Somut olay itibariyle, davacılarınkamulaştırılan taşınmazlarının bedelini aradan geçen uzun süreye rağmen henüztahsil etmemiş bulunmaları, bu bedelin dava tarihindeki satın alma gücü dikkatealındığında, zararlarını kanıtlamış olduklarının kabulü gerekir. Belirtilen bugerekçeyle yerel mahkemenin direnmesi yerindedir.
..."
38. Yargıtay Hukuk Genel Kurulunun 7/2/2007 tarihli veE.2007/11-55, K.2007/53 sayılı kararının ilgili kısmı şöyledir:
"Dava, BK.'nun105/1. maddesi hükmüne dayanılarak açılan alacağın geç tahsil edilmesinedeniyle geçmiş günler faizi ile karşılanmadığı iddia edilen munzam zararıntahsili istemine ilişkindir.
Mahkemece, munzam zararın oluşumununsomutlaştırılmadığı gibi zararın varlığı ve niceliğinin kanıtlanamadığısonucuna varılarak davanın reddine karar verilmiştir.
BK.'nun 105/1.maddesi hükmünce alacaklının uğradığı zarar geçmiş günler faizinden fazla ise,borçlu kusursuzluğunu ispat etmedikçe bu zararı tazminle yükümlüdür. Asılborçtan bağımsız olan bu zararın BK. 'nun 125.maddesinde düzenlenen (10) yıllık zamanaşımı süresi içerisinde borçludanistenilmesi mümkündür. Davacının davalı aleyhine daha önce açtığı dava sonunda,davacıya ait hisse senetlerinin talimatı dışında satılmasından dolayı bunların25.01.1994 tarihindeki toplam piyasa değeri (11.422.280.000) TL'nin 03.10.1994tarihinden itibaren reeskont faiziyle davalıdan tahsiline karar verilmiş,kararın kesinleşmesinin ardından davadan yaklaşık (9) yıl sonra ilama bağlıalacak 02.07.2003 tarihinde (81.688.000.000) TL. olarak tahsil edilmiştir.
Dava dilekçesinde, işadamıolan davacının alacağına zamanında kavuşması halinde en güvenceli yatırım aracıolan Devlet İç Borçlanma Senetleri (DİBS) 'ndedeğerlendireceğini, Devlet İç Borçlanma Senedi 'ne uygulanan en yüksek faizligetiri ile tahsilen edilen miktar arasındaki farkınmunzam zarar oluşturduğundan söz edilerek talepte bulunmuştur.
Asıl alacak davasında davacı talebini parayadönüştürmüş, hisse senetlerinin değerinin faiziyle tahsilini istemiştir. O davasonunda da, davacıya ait hisse senetlerinin aynenteslimine değil, yetkisiz satış tarihindeki değerinin faiziyle birliktetahsiline karar verilmiştir.
Davacı, ilk davada alacağını para olaraksomutlaştırdığına göre, davalı borçlunun temerrüde düştüğü tarihten ödemeninyapıldığı güne kadar geçen süre içerisinde, her yıl itibari ile gerçekleşenyıllık enflasyon artış oranı, bu oranın eşya fiyatlarına yansıma durumu,mevduat ve devlet tahvillerine verilen faiz oranları, TL. karşısında dövizkurlarına ilişkin değişiklik tabloları araştırılıp saptanmak, bu alanda uzmanbilirkişi görüşünden de yararlanılarak değinilen zaman dilimi içerisindeki paradeğerinin düşmesi, alım gücünün azalması nedeniyle davacının uğradığı zararınaçıklanan ölçütlere göre hesaplanacak unsurlar toplanıp ortalamalarıbulunduktan sonra ortaya çıkacak rakamın Devlet İç Borçlanma Senedi'ne göre önceden bilirkişilerce hesaplanan miktardanaz çıkması halinde o meblağın, aksi taktirde davacının ıslahlabelirginleştirdiği meblağ temel veri alınarak alacağın tazminat niteliğindeolduğu ve bu zararın oluşumunda ülkenin sosyo-ekonomikrealitesinin etkili olması nedeniyle bütün kişi ve kuruluşların etkilenmesininkaçınılmaz olduğu gözetilerek gerek duyulduğunda BK. 'nun43. maddesi çerçevesinde değerlendirme yapıldıktan sonra davacının munzamzararının hüküm altına alınması gerekirken, tacir olan davacının alacağınazamanında kavuşması halinde yatırım veya başkaca nema getirici alandadeğerlendireceği yolundaki hayatın olağan akışına özgü olgular ve davalınınkusursuzluğunu ispat edemediği gözden kaçırılarak davanın reddi doğruolmamıştır...) gerekçesiyle bozularak dosya yerine geri çevrilmekle, yenidenyapılan yargılama sonunda, mahkemece önceki kararda direnilmiştir.
...
Tarafların karşılıklı iddia ve savunmalarına,dosyadaki tutanak ve kanıtlara, bozma kararında açıklanan gerektirici nedenleregöre, Hukuk Genel Kurulu’nca da benimsenen Özel Daire Bozma kararına uyulmakgerekirken, önceki kararda direnilmesi usul ve yasaya aykırıdır. Bu nedenledirenme kararı bozulmalıdır.
..."
B. Uluslararası Hukuk
39. AİHM, istikrarlı olarak kamu makamlarınca yapılacaködemelerin gecikmesini faiz ödemeleriyle ilişkilendirmektedir. AİHM'in çeşitli kararlarında, makul olmayan bir gecikmenedeniyle tazminatın değer kaybettiği durumlarda bu tazminatın yeterliolamayacağı belirtilmiştir (Angelov/Bulgaristan, B. No: 44076/98, 22/4/2004,§ 39). Nitekim böyle başvurularda AİHM, esas itibarıyla kamu makamlarının geçensüre nedeniyle ödenmesi gereken tutardaki değer kayıplarını telafi etmek içingecikme faizi ödeyip ödemediğini dikkate almaktadır. Kısacası AİHM; mülkiyethakkı kapsamında faiz ödemesini, esasen devletin borçlu olduğu tutar ilealacaklı tarafından nihai olarak alınan tutar arasındaki enflasyon nedeniyleoluşan değer kayıplarını giderme yükümlülüğüyle ilişkilendirmektedir (Akkuş/Türkiye, B. No: 19263/92, 9/7/1997,§ 29).
40. Devlet tarafından ödenecek bir bedelin enflasyonkarşısındaki değer kayıplarında AİHM, ikili bir ayrıma gitmekte; mahkemelercebelirlenmiş bir para alacağının ödenmemesi hâlinde daha katı bir tutumsergileyerek %5'e kadar değer kayıplarını hesaplama faktörlerindekideğişkenlerle ilgili kabul etmektedir (Arabacı/Türkiye(k.k.), B. No: 65714/01, 7/3/2002). Çünküödemelerin geç yapılması, mahkeme kararlarının icra edilmesi ile ilgili birsorun olarak görülmektedir. Mahkemelerde geçen yargılama süresindeki enflasyonnedeniyle kamulaştırma bedelinin değer kaybı yönünden ise meydana gelen farkıntazminatın belirlenmesi yönteminden kaynaklandığı ve bu konuda kamusalmakamların belirli bir takdir yetkisinin olduğu da gözetilip bu farkınbaşvurucular açısından aşırı bir yük getirip getirmediği incelenerek kararverilmektedir (Aka/Türkiye, B.No: 19639/92, 23/9/1998, §§ 41-51; Güleç veArmut/Türkiye (k.k.), B. No: 25969/09,16/11/2010).
41. AİHM'in Eko-Elda Avee/Yunanistan(B. No: 10162/02, 09/03/2006, §§ 23-31) kararında; haksız olarak tahsil edilenverginin 5 yıl 5 ay sonra faizsiz olarak iade edilmesi, belli bir meblağdanyararlanma hakkı uzun süre engellenen başvurucunun mali durumunda önemli birzarara yol açması nedeniyle ölçülü görülmemiş ve mülkiyet hakkının ihlalinekarar verilmiştir.
42. Yine benzer şekildeSefine Baş/Türkiye (B. No: 49548/99, 24/06/2008, §§ 58-64) kararında da tazminatın değerkaybına uğratılarak ödendiğine ilişkin şikâyet incelenmiştir. Başvuruya konuolayda, idare mahkemesince başvurucunun 15/9/2003 tarihinden itibaren geçerliolmak üzere dul aylığına hak kazandığı kabul edilmiştir. AİHM öncelikle, idaremahkemesinin kararının talep edilebilir bir “alacak” oluşturduğu ve bu nedenlebaşvurucunun Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi'ne (Sözleşme) ek 1 No.luProtokol'ün 1. maddesi anlamında mülkiyet oluşturan bir hakkının mevcutolduğunu belirtmiştir. Mahkeme ayrıca, Emekli Sandığına başvurduğu tarihtenitibaren geçerli olacak şekilde geriye dönük olarak bu hakkın başvurucuyatanındığını vurgulamıştır. Bununla birlikte AİHM, başvurucuya salt bu hakkıntanınmış olmasının başvurucunun mağdur sıfatını ortadan kaldırmadığını kabuletmiştir. AİHM'e göre, mağdur sıfatının ortadan kalkması için ileri sürülenihlalin hem zamanı hem de mağdurun bu hakkı kullanamadığı süre gözönüne alınarak telafi yoluna gidilmesi gerekmektedir.Mahkeme bu çerçevede başvurucunun banka hesabına yatırılan paranın yargılamadageçen süre içinde uğradığı maddi kaybın sonuçlarını gidermeye yetmediğinibelirtmiştir. AİHM, geçen sürenin yalnızca devlete yarar sağladığını ve ilgilidönemde Türkiye'de paranın hızla değer kaybettiğini gözönünealarak başvurucunun mülkiyet hakkının ihlal edildiğine karar vermiştir.
43. Ayrıca AİHM; Kat İnşaatTicaret Kollektif Şirketi-İsmet Kamış ve Ortakları/Türkiye((k.k.), B. No: 74495/01, 31/1/2006) kararında, ilkeolarak alacağın geç ödenmesinden doğan bir zararın varlığının ileri sürüldüğüdurumlarda enflasyon oranı esas alınarak faiz ödenmesi suretiyle zararıngiderilebileceğini kabul etmiştir. Aynı ilkeye, benzer şekilde ve bu kararaatıfla daha önce değinilen Naci Balkar (Baltutan) ve Ano İnşaat veTicaret Ltd. Şti./Türkiye kararında da yer verilmiştir.
V. İNCELEME VE GEREKÇE
44. Mahkemenin 21/12/2017 tarihinde yapmış olduğu toplantıda başvuruincelenip gereği düşünüldü:
A. Mülkiyet Hakkınınİhlal Edildiğine İlişkin İddia
1. Başvurucunun İddialarıve Bakanlık Görüşü
45. Başvurucu; ilk olarak munzam zarara dayanak olarakgösterdiği icra dosyalarının bir kısmının kâğıt fabrikasına gönderildiği, birkısmının ise sel baskını nedeniyle kaybolduğu ve bulunamadığının tespitedildiğini belirtmiştir. Başvurucuya göre kamu makamları delillerinin korunmasıhususunda ihmal göstermiş ve bu ihmal yüzünden kendisi zarara uğramıştır.Başvurucu ayrıca, alacağı için açtığı davada yargılamanın uzun sürdüğünü vebelirtilen sürede de ülkedeki yüksek enflasyon nedeniyle geç kavuştuğualacağının değer kaybına uğradığını ifade etmiştir. Başvurucu, mülkiyethakkının ihlali iddiasıyla AİHM'e başvurduğunu ve AİHM kararında alacağın değerkaybına uğratılmadan ödenmesi için enflasyon oranlarının dikkate alınmasıgerektiğinin açıkça belirtildiğini beyan etmiştir. Başvurucu, buna rağmenderece mahkemelerince AİHM kararı dikkate alınmadan munzam zararın ispatedilemediği gerekçesine dayanılarak davanın reddedildiğinden yakınmaktadır.Başvurucu sonuç olarak bu gerekçelerle adil yargılanma ve mülkiyet haklarınınihlal edildiğini ileri sürmüştür.
46. Bakanlık görüşünde, Yargıtayınmunzam zararın gerçekleşip gerçekleşmediğine ilişkin iki farklı uygulamasınınmevcut olduğu belirtilmiştir. Buna göre Yargıtayınbazı kararlarında munzam zararın somut olarak ispat edilmesi gerektiği kabuledilmiş, bazı kararlarında ise enflasyonist ortamda alacaklının parasınındeğerini sabit tutmasının karine olarak kabul edilmesi gerektiği açıklanmıştır.Bakanlık, somut olayda derece mahkemelerinin ilk görüş doğrultusundauyuşmazlığa çözüm getirdiklerini belirtmiştir. Bakanlık, AİHM'inkamulaştırma bedeline gecikme faizi uygulanmasına rağmen enflasyon oranınındaha yüksek olması nedeniyle aradaki farkın başvurucuya ödenmesi gerektiğiyönündeki Aka/Türkiye kararınaatıfta bulunmuş ve karar verilirken bu hususların dikkate alınmasının AnayasaMahkemesinin takdirinde olduğunu bildirmiştir.
47. Başvurucu, Bakanlık görüşüne karşı beyanında başvuruformundaki iddialarını yinelemiştir.
2. Değerlendirme
48. Anayasa’nın 35. maddesi şöyledir:
“Herkes, mülkiyet ve miras haklarına sahiptir.
Bu haklar, ancak kamu yararı amacıyla, kanunlasınırlanabilir.
Mülkiyet hakkının kullanılması toplum yararınaaykırı olamaz.”
49. Anayasa Mahkemesi, olayların başvurucu tarafından yapılanhukuki nitelendirmesi ile bağlı olmayıp olay ve olguların hukuki tavsifinikendisi takdir eder (Tahir Canan,B. No: 2012/969, 18/9/2013, § 16). Başvurucu, mülkiyet hakkının ihlali iddiasıyanında munzam zararın tazminine ilişkin davada delil olarak dayandığı icradosyalarının bulunamaması nedeniyle adil yargılanma hakkının ihlal edildiğiniileri sürmektedir. Bununla birlikte başvurucunun temel şikâyeti, alacağınındeğer kaybına uğratılarak ödendiğine ilişkindir. Bu sebeple başvurucunun makulsürede yargılanma hakkı dışındaki bütün iddialarının mülkiyet hakkı kapsamındaincelenmesi gerektiği değerlendirilmiştir.
a. Kabul EdilebilirlikYönünden
50. Açıkça dayanaktan yoksun olmadığı ve kabul edilemezliğinekarar verilmesini gerektirecek başka bir nedeni de bulunmadığı anlaşılanmülkiyet hakkının ihlal edildiğine ilişkin iddianın kabul edilebilir olduğunakarar verilmesi gerekir.
M. Emin KUZ ve Kadir ÖZKAYA bu görüşe katılmamışlardır.
b. Esas Yönünden
i. Mülkün Varlığı
51. Mülkiyet hakkının ihlal edildiğinden şikâyet eden bir kimse,önce böyle bir hakkının var olduğunu kanıtlamak zorundadır (Mustafa Ateşoğlu ve diğerleri, B. No:2013/1178, 5/11/2015, § 54).
52. Anayasa'nın 35. maddesiyle güvenceye bağlanan mülkiyethakkı, ekonomik değer ifade eden ve parayla değerlendirilebilen her türlü malvarlığı hakkını kapsamaktadır (AYM, E.2015/39, K.2015/62, 1/7/2015, § 20). Bubağlamda mülk olarak değerlendirilmesi gerektiğinde kuşku bulunmayan menkul vegayrimenkul mallar ile bunların üzerinde tesis edilen sınırlı ayni haklar vefikrî hakların yanı sıra icrası kabil olan her türlü alacak da mülkiyet hakkınınkapsamına dâhildir (Mahmut Duran vediğerleri, B. No: 2014/11441, 1/2/2017, § 60).
53. Somut olayda başvurucu ile DSİ arasında 9/5/1977 tarihindebaraj yapım inşaatı sözleşmesi düzenlenmiş ve bu sözleşme doğrultusundabaşvurucu, inşaatın yapımına girişmiştir. Ancak 9/6/1988 tarihinde başvurucu veDSİ tarafından bu işin tasfiyesi kararlaştırılmıştır. Tasfiye neticesinde DSİ,başvurucunun bu sürede yaptığı işler için kesin bir hesap çıkarmış ancakbaşvurucu bu kesin hesaba itiraz ederek 10/10/1990 tarihinde alacak davasıaçmıştır. Sonuç olarak yapılan yargılama neticesinde 19/4/2002 tarihindebaşvurucunun 62.969,69 TL alacağı olduğuna hükmedilmiş ve bu hüküm Yargıtayca düzeltilip onanarak 6/6/2002 tarihindekesinleşmiştir (bkz. §§ 13-18). Bu alacak başvurucuya 23/9/2002 tarihindeödenmiştir.
54. Başvuru konusu olayda başvurucu, anılan Mahkeme kararıylahükmedilen alacağının mülk teşkil ettiğini ve bu alacağın ise davanın açıldığı1990 yılından ödemenin yapıldığı 2002 yılına kadar devam eden dönemdeki yüksekenflasyon sebebiyle değer kaybına uğradığını belirterek mülkiyet hakkının ihlaledildiğini ileri sürmektedir. Başvurucunun daha sonra açtığı munzam zararıntazmini davası ise mülkiyet hakkı kapsamında olduğunu belirttiği söz konusualacağının değer kaybına uğratılması nedeniyle oluşan zararının giderimine ilişkindir. Dolayısıyla mülkün varlığı munzamzararın mevcut olup olmadığı ile ilgili olarak değil başvurucunun şikâyetinekonu asıl alacağı dikkate alınarak belirlenmelidir.Bubağlamda Mahkeme kararıyla nihai olarak tespit edilmiş olan söz konusu alacağınbelirli ve icra edilebilir niteliği gereği mülkiyet hakkı kapsamında olduğundaşüphe bulunmamaktadır. Buna göre munzam zararın tazminine ilişkin sürecin isemülkiyet hakkı kapsamında değerlendirilen alacağın değer kaybına uğratılıpuğratılmadığıyla bağlantılı olarak ölçülülük bağlamında incelenmesi gerekir.
55. Dolayısıyla Mahkeme kararıyla tespit edilen söz konusualacak yönünden başvurucunun Anayasa'nın 35. maddesi anlamında mülkiyethakkının mevcut olduğunda kuşku bulunmamaktadır.
ii. Müdahalenin Varlığı veTürü
56. Anayasa’nın 35. maddesi ile mülkiyet hakkına temas edendiğer hükümleri birlikte değerlendirildiğinde Anayasa'nın mülkiyet hakkınamüdahaleyle ilgili üç kural ihtiva ettiği görülmektedir. Buna göre Anayasa'nın35. maddesinin birinci fıkrasında herkesin mülkiyet hakkına sahip olduğubelirtilmek suretiyle "mülkten barışçıl yararlanma hakkı"nayer verilmiş, ikinci fıkrasında da mülkten barışçıl yararlanma hakkınamüdahalenin çerçevesi belirlenmiştir. Maddenin ikinci fıkrasında genel olarakmülkiyet hakkının hangi koşullarda sınırlanabileceği belirlenerek aynı zamanda"mülkten yoksun bırakma"nın şartlarınıngenel çerçevesi de çizilmiştir. Maddenin son fıkrasında ise mülkiyet hakkınınkullanımının toplum yararına aykırı olamayacağı kurala bağlanmak suretiyledevletin mülkiyetin kullanımını kontrol etmesine ve düzenlemesine imkânsağlanmıştır. Anayasa'nın diğer bazı maddelerinde de devlet tarafındanmülkiyetin kontrolüne imkân tanıyan özel hükümlere yer verilmiştir. Ayrıcabelirtmek gerekir ki mülkten yoksun bırakma ve mülkiyetin düzenlenmesi,mülkiyet hakkına müdahalenin özel biçimleridir (Recep Tarhan ve Afife Tarhan, B. No: 2014/1546, 2/2/2017, §§55-58).
57. Başvuru konusu olayda, başvurucunun alacağının değer kaybınauğratılarak ödenmesinin mülkiyet hakkına müdahale teşkil ettiği kuşkusuzdur.Başvurucunun alacağına geç kavuşmuş olmasının mülkiyetinden yoksun bırakılmasıniteliği taşımadığı ve müdahalenin mülkiyetin kontrolü veya düzenlenmesiamacıyla da yapılmadığı anlaşılmaktadır. Bu durumda başvurucunun mülkiyethakkına yapılan müdahalenin "mülkiyetten barışçıl yararlanma"ilkesine ilişkin birinci kural çerçevesinde incelenmesi gerekir.
iii. Müdahalenin İhlalOluşturup Oluşturmadığı
58. Anayasa’nın 35. maddesinde mülkiyet hakkı sınırsız bir hakolarak düzenlenmemiş, bu hakkın kamu yararı amacıyla ve kanunlasınırlandırılabileceği öngörülmüştür. Mülkiyet hakkına müdahalede bulunulurkentemel hak ve özgürlüklerin sınırlandırılmasına ilişkin genel ilkeleridüzenleyen Anayasa'nın 13. maddesinin de gözönündebulundurulması gerekmektedir. Anılan madde uyarınca temel hak ve özgürlükler,demokratik toplum düzeninin gereklerine ve ölçülülük ilkesine aykırı olmaksızınAnayasa'nın ilgili maddelerinde belirtilen sebeplere bağlı olarak ve ancakkanunla sınırlanabilir. Dolayısıyla mülkiyet hakkına yönelik müdahaleninAnayasa'ya uygun olabilmesi için müdahalenin kanuna dayanması, kamu yararıamacı taşıması ve ayrıca ölçülülük ilkesi gözetilerek yapılması gerekmektedir(RecepTarhan ve Afife Tarhan, § 62).
(1) Kanunilik
59. Anayasa'nın 35. maddesinin ikinci fıkrasında; mülkiyethakkının ancak kamu yararı amacıyla, kanunla sınırlanabileceği belirtilmeksuretiyle mülkiyet hakkına yönelik müdahalelerin kanunda öngörülmesi gereğiifade edilmiştir. Öte yandan temel hak ve özgürlüklerin sınırlandırılmasınailişkin genel ilkeleri düzenleyen Anayasa'nın 13. maddesi de "hak veözgürlüklerin ancak kanunla sınırlanabileceği"nitemel bir ilke olarak benimsemiştir (MehmetArif Madenci, B. No: 2014/13916, 12/1/2017, § 69). DolayısıylaAnayasa'nın 13. ve 35. maddelerine göre mülkiyet hakkına yönelik müdahalelerdeilk incelenmesi gereken ölçüt, kanuna dayalı olma ölçütüdür.
60. Öte yandan kanunun varlığı kadar kanun metninin veuygulamasının da bireylerin davranışlarının sonucunu önceden öngörebileceklerikadar hukuki belirlilik taşıması gerekir. Bir diğer ifadeyle kanunun kaliteside kanunilik koşulunun sağlanıp sağlanmadığının tespitinde önem arz etmektedir(Necmiye Çiftçi ve diğerleri, B.No: 2013/1301, 30/12/2014, § 56).
61. Somut olayda derece mahkemelerince, bir kamu kurumu olanDSİ'den tahsiline karar verilen başvurucunun alacağına değişen oranlı reeskontfaizi uygulanmıştır. Bu uygulamanın dayanağı ise 3095 sayılı Kanun'un 2.maddesi hükmüdür. Bununla birlikte başvurucunun yararına hükmedilen alacağınfaizini aşan bir zararı olduğu iddiası bulunmaktadır. Başvurucunun bu iddiadoğrultusunda 818 sayılı mülga Kanun'un 105. maddesi(6098sayılı Kanun'un 122. maddesi) çerçevesinde açtığı munzam zararın tazmini davasıise Mahkemece reddedilmiş ve Yargıtayca onanan buhüküm, karar düzeltme istemi de reddedilerek kesinleşmiştir (bkz. §§ 22-29).
62. 818 sayılı mülga Kanun'un 105. maddesi ile 6098 sayılıKanun'un 122. maddeleri kapsamında, aşkın zarar (munzam zarar) düzenlenmiştir.Buna göre alacaklı temerrüt faizini aşan bir zarara uğramışsa, bir başkadeyişle alacaklının uğradığı zarar geçmiş günler faizinden fazlaysa borçlukusursuzluğunu ispat etmedikçe bu zararı tazminle yükümlü kılınmıştır.
63. Ancak Bakanlığın da belirttiği üzere munzam zarara ilişkinolarak Yargıtayın birbirinden farklı ikiuygulamasının mevcut olduğu görülmektedir. Yargıtayınkimi kararlarında 6098 sayılı Kanun'un 122. maddesi (818 sayılı mülga Kanun'un105. maddesi) gereğince, para borcunun geç ödenmesinden dolayı alacaklınıntemerrüde uğrayan alacağın ödenmemesi sebebiyle temerrüt faizini aşan zararıbulunduğunu somut delillerle kanıtlaması gerektiği kabul edilmiştir. Bukararlara göre yüksek enflasyon, döviz kurundaki artış, piyasadaki faizoranlarının yüksek oluşu alacaklıyı munzam zararın gerçekleştiğini ispatyükünden kurtarmaz (bkz. §§ 35, 36). İkinci görüş doğrultusundaki Yargıtayuygulamalarına göre ise munzam zarardan kaynaklanan tazminat borcunun doğmasıiçin aranan kusur, borçlunun temerrüde düşmesindeki kusurudur. Zararındoğmasına yol açan bir kusur ilişkisi aranmaz ve tartışılmaz. Bu kararlara göreenflasyonist ortamda bireyin parasının değerini sabit tutmak ve kazanç sağlamakiçin bir çaba ve girişimde bulunması, en azından vadeli mevduat veya kurlarıdevamlı yükselen döviz yatırımlarında değerlendirilmesi olayların normalakışına ve hayat tecrübelerine uygun düşen bir karine olarak kabul edilmelidir.Bu karinenin aksini yani kusursuzluğunu ve sorumsuzluğunu kanıtlama ödevininborçluya düştüğü kabul edilmiştir (bkz. §§ 37, 38).
64. Anayasa Mahkemesinin görevi bireysel başvurunun ikincilliğigereği sınırlı olup açık bir keyfîlik olmadığı veyabariz bir takdir hatası içermediği sürece Anayasa Mahkemesinin hukukkurallarının yorumlanması ve delillerin değerlendirilmesi bakımından derecemahkemelerinin takdir yetkisine müdahalesi söz konusu olamaz. Bu bağlamdaAnayasa Mahkemesinin munzam zarara ilişkin hukuk kurallarını yorumlamak veya başvurucununbuna ilişkin iddia ve delillerini değerlendirmek gibi bir görevi debulunmamaktadır.
65. Bununla birlikte bireysel başvuru bakımından önem taşıyanhusus, mülkiyet hakkına yapılan müdahalenin Anayasa'nın 13. ve 35. maddelerindeöngörülen koşulları taşıyıp taşımadığıdır. Buna göre müdahalenin kanuna dayalıolup meşru bir amacı içermesi yanında ayrıca ölçülü de olması gerekmektedir.Somut olayda da müdahalenin niteliğini dikkate alan Anayasa Mahkemesi, hukukunuygulanmasına dair kamusal makamların yaklaşımının Anayasa'nın 35. maddesindekigereklilikleri karşılayıp karşılamadığı konusunda müdahalenin takip edilenmeşru amacı gerçekleştirmede başarılı olup olmadığını sorgulayarak sonucavaracaktır (Benzer yöndeki yaklaşım için bkz. ArifGüven, B. No: 2014/13966, 15/2/2017, § 52).
(2) Meşru Amaç
66. Anayasa'nın 13. ve 35. maddeleri uyarınca mülkiyet hakkıancak kamu yararı amacıyla sınırlandırılabilmektedir. Kamu yararı kavramı,mülkiyet hakkının kamu yararının gerektirdiği durumlarda sınırlandırılmasıimkânı vererek bir sınırlandırma amacı olmasının yanı sıra mülkiyet hakkınınkamu yararı amacı dışında sınırlanamayacağını öngörerek ve bu anlamda birsınırlama sınırı oluşturarak mülkiyet hakkını etkin bir şekilde korumaktadır (Nusrat Külah, B. No: 2013/6151, 21/4/2016, §53).
67. Kamu yararı, doğası gereği geniş bir kavramdır. Yasama veyürütme organları toplumun ihtiyaçlarını dikkate alarak neyin kamu yararınaolduğunu belirlemede geniş bir takdir yetkisine sahiptir. Kamu yararı konusundabir uyuşmazlığın çıkması hâlinde ise uzmanlaşmış ilk derece mahkemelerinin vetemyiz yargılaması yapan mahkemelerin uyuşmazlığı çözmek konusunda daha iyikonumda olduğu açıktır. Anayasa Mahkemesinin bireysel başvuru incelemesinde-kararların açıkça dayanaktan yoksun olduğu ya da kararlarda açık bir keyfîlik bulunduğu anlaşılmadıkça- yetkili kamuorganlarının kamu yararının tespiti konusundaki takdirine müdahalesi söz konusuolamaz. Müdahalenin kamu yararına uygun olmadığını ispat yükümlülüğü, bunuiddia edene aittir (Mehmet Akdoğan vediğerleri, B. No: 2013/817, 19/12/2013, §§ 34-36).
68. Aksinin kararlaştırılmadığı durumlara ilişkin kanuni vetemerrüt faiz oranlarının belirlenmiş olması, ekonomik yaşamın düzenli birşekilde işlemesi açısından önem taşımaktadır. Bu bakımdan somut olaydabaşvurucunun alacağına temerrüt faizine ilişkin kanun hükümleri çerçevesindefaiz işletilmesinin kamu yararına dayalı meşru bir amacı içerdiğideğerlendirilmektedir.
(3) Ölçülülük
(a) Genel İlkeler
69.Ölçülülük ilkesi gereği kişilerin mülkiyet hakkınınsınırlandırılması hâlinde elde edilmek istenen kamu yararı ile bireyin haklarıarasında adil bir dengenin kurulması gerekmektedir. Bu adil denge, başvurucununşahsi olarak aşırı bir yüke katlandığının tespit edilmesi durumunda bozulmuşolacaktır (Arif Güven, § 58).Müdahalenin ölçülülüğünü değerlendirirken Anayasa Mahkemesi; bir taraftanulaşılmak istenen meşru amacın önemini ve diğer taraftan müdahaleninniteliğini, başvurucunun ve kamu otoritelerinin davranışlarını da gözönünde tutarak başvurucuya yüklenen külfeti dikkatealacaktır (Arif Güven, § 60).
70. Ekonomilerde bir değişim vasıtası olan para; çeşitli ticari,sınai, zirai vs. faaliyetlerde kullanılmakla sahibine kazanç, kira, nema gibiyararlar sağlayan ekonomik bir değerdir. Paranın sahibi dışındaki kişi vekuruluşlarca kullanılması, sahibinin bu ekonomik değerden mahrum bırakılmasısonucunu doğurması yanında enflasyon etkisinde olan ekonomilerde değerini yanialım gücünü enflasyon oranına bağlı olarak yitirmesine neden olur.
71. Enflasyon ve buna bağlı olarak oluşan döviz kuru, mevduatfaizi, Hazine bonosu ve devlet tahvili faiz oranlarının sabit yasal ve temerrütfaiz oranlarının çok üstünde gerçekleşmesi; borçlunun yararlanması, alacaklınınise zarara uğraması sonucunu doğurmaktadır. Bu nedenle borçlu borcunu süresindeödememekte, yargı yoluna başvurulduğunda da yargı süresini uzatma gayretigöstermekte; böylece yargı mercilerindeki dava ve takipler çoğalmakta, yargıyagüven azalmakta, kendiliğinden hak almak düşüncesi yaygınlaşarak kamu düzenibozulmakta, kişi ve toplum güvenliği sarsılmaktadır (AYM, E.1997/34, K.1998/79,15/12/1998).
72. Mülkiyet hakkı kapsamında alacağın geç ödenmesi durumundaarada geçen sürede enflasyon nedeniyle paranın değerinde oluşan hissediliraşınma ile mülkiyetin gerçek değeri azaldığı gibi bu bedelin tasarruf veyayatırım aracı olarak getirisinden yararlanmak imkânı da bulunmamaktadır. Buşekilde kişiler mülkiyet haklarından mahrum edilerek haksızlığa uğratılmaktadır(AYM, E.2008/58, K.2011/37, 10/2/2011).
73. Anayasa Mahkemesi; kanun koyucunun bir hak olarak öngördüğüveya kamu borcu hâline gelmiş ödemelerin geç yapılması nedeniyle mağdurolunduğu iddiasıyla yapılan başvurularda, alacakta veya hakka konu bedeldemeydana gelen değer aşınmalarının başvurucular üzerinde orantısız bir yükoluşturması hâlinde mülkiyet hakkının ihlaline karar vermiştir (Mehmet Akdoğan ve diğerleri; Akel Gıda San. ve Tic. A.Ş., B. No:2013/28, 25/2/2015). Anayasa Mahkemesi ayrıca, mahkemelerce hükmedilentazminatın yargılamada geçen süre nedeniyle enflasyon karşısında değerkaybettiğinin tespit edildiği bir başvuruda da ölçülülük yönünden mülkiyethakkının ihlal edildiğine karar vermiştir (AbdulhalimBozboğa, B. No: 2013/6880, 23/3/2016).Bunun yanında sosyal güvenlik ödemeleri kapsamında mahkeme kararıyla hükmedilenemekli ikramiyesinin değer kaybına uğratılarak ödenmesinin başvurucuya aşırı veolağan dışı bir külfet yüklemesi nedeniyle de mülkiyet hakkının ihlaline kararverilmiştir (Ferda Yeşiltepe[GK], B. No: 2014/7621, 25/7/2017).
(b) İlkelerin OlayaUygulanması
74. Başvurucunun baraj inşaatı sözleşmesi çerçevesindealacağının tahsili istemiyle açtığı dava Mahkemece 19/4/2002 tarihinde kısmenkabul edilmiş, temyiz üzerine hüküm Yargıtay 15. Hukuk Dairesince 6/6/2002tarihinde onanmıştır. Buna göre derece mahkemelerince, başvurucunun barajinşaatı sözleşmesi çerçevesinde yaptığı işlerin karşılığı olarak 62.969,69 TLalacağının DSİ'den tahsili gerektiği kabul edilmiştir. Ancak başvurucunun bualacağının tespit edilmiş olması tek başına mağdur sıfatını ortadankaldırmamaktadır. Başvurucunun mağdur sıfatının ortadan kaldırılabilmesi içinileri sürülen ihlalin hem zamanı hem de mağdurun bu hakkı kullanamadığı süre gözönüne alınarak telafi yoluna gidilmesi gerekmektedir.
75. Somut olayda başvurucuya 62.969,69 TL asıl alacağı yanında348.027,70 TL tutarında faiz ödemesi yapılmıştır. Bununla birlikte başvurucu,alacağına geç kavuştuğundan ve bu süreçte ülkede yaşanan enflasyonist ortamdaalacağının değer kaybettiğinden yakınmaktadır.
76. Yukarıda da değinildiği üzere Anayasa Mahkemesinin daha öncegerek norm denetimi kapsamında gerekse de bireysel başvuru kapsamında verdiğiçeşitli kararlarında alacakların da mülkiyet hakkı kapsamında olduğu, devlettarafından alacakların geç ödenmesi hâlinde enflasyon oranları altında olmayanbir faiz ödenmesinin gerek bireyin hakları gerekse de kamu düzeni bakımındanönem taşıdığı belirtilmiştir (bkz. §§ 71-73). Anayasa Mahkemesi bu bağlamdakişilerin mülkiyet hakkı kapsamında değerlendirilen alacaklarının kamukurumlarınca makul olmayan bir sebeple geç ödenmesi yüzünden değer kaybınauğratılmasının mülkiyet hakkının ihlaline yol açtığını kabul etmiştir (bkz. §73).
77. Başvuru konusu olayda derece mahkemelerince, başvurucununalacağı yönünden dört ayrı kalemde farklı temerrüt tarihleri esasları tespitedilmiş; buna göre başvurucunun 486,69 TL tutarındaki alacağının 10/10/1990tarihi, 2.870,82 TL tutarındaki alacağının 9/6/1988 tarihi, 55.569,36 TLtutarındaki alacağının 16/3/1995 tarihi ve KDV düşüldükten sonra kalan 4.041,82TL tutarındaki alacağının ise yine 16/3/1995 tarihi esas alınarak hakkazanıldığı belirlenmiştir. Başvurucuya bu alacaklarının toplamı olan 62.968,91TL ise 348.027,70 TL tutarında işlemiş faiz ile birlikte 23/9/2002 tarihindeödenebilmiştir.
78. Merkez Bankası verilerine göre enflasyonda meydana gelenartış oranları şöyledir:
- Haziran/1988 - Eylül/2002 : %203.613(1988 yılı Haziran ayındaki 100 TL'nin 2002 yılı Eylül ayındaki gerçekkarşılığı 203.512,50 TL'dir.).
- Ekim/1990 - Eylül/2002 : %60.427(1990 yılı Ekim ayındaki 100 TL'nin 2002 yılı Eylül ayındaki gerçek karşılığı60.326,70 TL'dir.).
- Mart/1995 - Eylül/2002 : %4.392 (1995yılı Mart ayındaki 100 TL'nin 2002 yılı Eylül ayındaki gerçek karşılığı4.291,59 TL'dir.).
79. Buna karşılık başvurucunun mülkiyet hakkı kapsamındadeğerlendirilen toplam 62.968,91 TL tutarındaki alacağı için aynı dönemdebaşvurucuya 348.027,70 TL tutarında faiz ödemesi yapılmıştır. Bu verilere göre,ödenen faiz tutarına rağmen aynı dönemde enflasyonun yaklaşık kümülatif olarak%13.254 oranında arttığı, diğer bir deyişle başvurucunun alacağı %1'inden biledaha az bir miktara düştükten sonra enflasyon karşısında bu alacağın önemliölçüde değer kaybına uğratılarak ödendiği görülmektedir. Nitekim Mahkemecealınan bilirkişi raporunda da başvurucunun alacağının enflasyon karşısındadeğer kaybetmiş olduğunun açıkça belirtildiği görülmektedir (bkz. § 24).
80. Diğer taraftan kural olarak kişilerin kamudan olanalacaklarının herhangi bir yargısal sürece veya icra takibine gerek olmadanödenmesi beklenir. Somut olayda ise başvurucunun alacağının geç ödenmesininmakul bir gerekçesi mevcut olmadığı gibi, derece mahkemelerinin geriye dönükolarak tespit ettiği başvurucunun alacağını kamu makamlarının ancak yapılanyargılama sonucu ödeyebildiği ve yargılamanın uzun sürmesi nedeniyle yine kamumakamlarının yarar sağlamış olduğu anlaşılmaktadır.
81. Sonuç olarak başvurucunun mülkiyet hakkı kapsamındakialacağının enflasyon karşısında önemli ölçüde değer kaybına uğratılaraködendiği anlaşıldığından başvurucuya şahsi olarak aşırı ve olağan dışı birkülfet yüklendiği kanaatine varılmıştır. Bu tespite rağmen derecemahkemelerinin başvurucunun zarara uğradığını ayrıca ispatlaması gerektiğiyönündeki katı yorumu nedeniyle somut olay bakımından kamunun yararı ilebaşvurucunun mülkiyet hakkının korunması arasında kurulması gereken adildengenin başvurucu aleyhine bozulduğu değerlendirilmiştir.
82. Açıklanan gerekçelerle Anayasa’nın 35. maddesinde güvencealtına alınan mülkiyet hakkının ihlal edildiğine karar verilmesi gerekir.
M. Emin KUZ ve Kadir ÖZKAYA bu görüşe katılmamışlardır.
B. Makul SüredeYargılanma Hakkının İhlal Edildiğine İlişkin İddia
83. Başvurucu, munzam zararının tazminine ilişkin olarak açtığıdavanın uzun sürmesi nedeniyle makul sürede yargılanma hakkının ihlaledildiğini ileri sürmüştür.
1. Kabul EdilebilirlikYönünden
84. Açıkça dayanaktan yoksun olmadığı ve kabul edilemezliğinekarar verilmesini gerektirecek başka bir nedeni de bulunmadığı anlaşılan makulsürede yargılanma hakkının ihlal edildiğine ilişkin iddianın kabul edilebilirolduğuna karar verilmesi gerekir.
2. Esas Yönünden
85. Medeni hak ve yükümlülüklerle ilgili uyuşmazlıklara ilişkinyargılamanın süresi tespit edilirken sürenin başlangıç tarihi olarak davanınikame edildiği tarih; sürenin sona erdiği tarih olarak -çoğu zaman icraaşamasını da kapsayacak şekilde- yargılamanın sona erdiği, yargılaması devameden davalar yönünden ise Anayasa Mahkemesinin makul sürede yargılanma hakkınınihlal edildiğine ilişkin şikâyetle ilgili kararını verdiği tarih esas alınır (Güher Ergun ve diğerleri, B. No: 2012/13,2/7/2013, §§ 50, 52).
86. Medeni hak ve yükümlülüklerle ilgili uyuşmazlıklara ilişkinyargılama süresinin makul olup olmadığı değerlendirilirken yargılamanınkarmaşıklığı ve kaç dereceli olduğu, tarafların ve ilgili makamların yargılamasürecindeki tutumu, başvurucunun yargılamanın süratle sonuçlandırılmasındakimenfaatinin niteliği gibi hususlar dikkate alınır (Güher Ergun ve diğerleri, §§ 41-45).
87. Başvurucu munzam zararın tazminine ilişkin davayı 16/3/1995tarihinde açmış olup davanın Yargıtayca karardüzeltme talebinin reddedildiği 26/12/2013 tarihinde sona erdiğianlaşılmaktadır.
88. Anılan ilkeler ve Anayasa Mahkemesinin benzer başvurulardaverdiği kararlar dikkate alındığında somut olaydaki yaklaşık 18 yıl 9 aylıkyargılamanın süresinin makul olmadığı sonucuna varmak gerekir.
89. Açıklanan gerekçelerle Anayasa’nın 36. maddesinde güvencealtına alınan makul sürede yargılanma hakkının ihlal edildiğine karar verilmesigerekir.
C. 6216 Sayılı Kanun'un50. Maddesi Yönünden
90. 30/3/2011 tarihli ve 6216 sayılı Anayasa MahkemesininKuruluşu ve Yargılama Usulleri Hakkında Kanun'un 50. maddesinin (1) ve (2)numaralı fıkraları şöyledir:
“(1) Esas inceleme sonunda, başvurucununhakkının ihlal edildiğine ya da edilmediğine karar verilir. İhlal kararıverilmesi hâlinde ihlalin ve sonuçlarının ortadan kaldırılması için yapılmasıgerekenlere hükmedilir…
(2) Tespit edilen ihlal bir mahkeme kararındankaynaklanmışsa, ihlali ve sonuçlarını ortadan kaldırmak için yeniden yargılamayapmak üzere dosya ilgili mahkemeye gönderilir. Yeniden yargılama yapılmasındahukuki yarar bulunmayan hâllerde başvurucu lehine tazminata hükmedilebilir veyagenel mahkemelerde dava açılması yolu gösterilebilir. Yeniden yargılamayapmakla yükümlü mahkeme, Anayasa Mahkemesinin ihlal kararında açıkladığıihlali ve sonuçlarını ortadan kaldıracak şekilde mümkünse dosya üzerinden kararverir.”
91. Başvurucu, maddi tazminat ve yeniden yargılama yapılmasınakarar verilmesi taleplerinde bulunmuştur.
92. Başvuruda, mülkiyet ve makul sürede yargılanma haklarınınihlal edildiği sonucuna varılmıştır.
93. Mülkiyet hakkının ihlalinin sonuçlarının ortadankaldırılması için yeniden yargılama yapılmasında hukuki yarar bulunduğundankararın bir örneğinin yeniden yargılama yapılmak üzere Ankara 7. Asliye HukukMahkemesine gönderilmesine karar verilmesi gerekir.
94. Başvurucunun makul sürede yargılanma hakkının ihlaline kararverilmekle birlikte başvurucu manevi tazminat talebinde bulunmamıştır.Başvurucunun maddi tazminat talebinin ise mülkiyet hakkının ihlali iddiası ileilgili olup bu hakkın ihlali yönünden yeniden yargılama yapılmasına kararverilmesinin yeterli bir giderim sağladığı gözetilerek makul sürede yargılanmahakkının ihlal edildiğinin tespiti ile yetinilmesi gerekir.
95. Dosyadaki belgelerden tespit edilen 206,10 TL harç ve 1.800TL vekâlet ücretinden oluşan toplam 2.006,10 TL yargılama giderinin başvurucuyaödenmesine karar verilmesi gerekir.
VI. HÜKÜM
Açıklanan gerekçelerle;
A. 1. Mülkiyet hakkının ihlal edildiğine ilişkin iddianın KABULEDİLEBİLİR OLDUĞUNA M. Emin KUZ ve Kadir ÖZKAYA'nın karşıoyu ve OYÇOKLUĞUYLA,
2. Makul sürede yargılanma hakkının ihlal edildiğine ilişkiniddianın KABUL EDİLEBİLİR OLDUĞUNA OYBİRLİĞİYLE,
B. 1. Anayasa’nın 35. maddesinde güvence altına alınan mülkiyethakkının İHLAL EDİLDİĞİNE M. Emin KUZ ve Kadir ÖZKAYA'nınkarşıoyu ve OYÇOKLUĞUYLA,
2. Anayasa’nın 36. maddesinde güvence altına alınan makul süredeyargılanma hakkının İHLAL EDİLDİĞİNE OYBİRLİĞİYLE,
C. Kararın bir örneğinin mülkiyet hakkının ihlalininsonuçlarının ortadan kaldırılması için yeniden yargılama yapılmak üzere Ankara7. Asliye Hukuk Mahkemesine (E.2008/145, K.2011/544) GÖNDERİLMESİNEOYBİRLİĞİYLE,
D. 206,10 TL harç ve 1.800 TL vekâlet ücretinden oluşan toplam2.006,10 TL yargılama giderinin BAŞVURUCUYA ÖDENMESİNE OYBİRLİĞİYLE,
E. Ödemenin, kararın tebliğini takiben başvurucunun MaliyeBakanlığına başvuru tarihinden itibaren dört ay içinde yapılmasına, ödemedegecikme olması hâlinde bu sürenin sona erdiği tarihten ödeme tarihine kadargeçen süre için yasal FAİZ UYGULANMASINA OYBİRLİĞİYLE,
F. Kararın bir örneğinin Adalet Bakanlığına GÖNDERİLMESİNE21/12/2017 tarihinde karar verildi.
KARŞIOY GEREKÇESİ
Başvurucunun, munzam zararının tazminine karar verilmesitalebiyle açtığı davanın reddedilmesi üzerine yaptığı bireysel başvuruda,mülkiyet hakkının ihlaline ilişkin iddiası kabul edilebilir bulunmuş ve anılanhakkın ihlal edildiğine karar verilmiştir.
Kararın gerekçesinde, başvurucunun baraj inşaatı sözleşmesiçerçevesinde alacağının tahsili talebiyle açtığı davanın kısmen kabul edildiğive Yargıtayca onandığı, ancak mağdur sıfatınınortadan kalkması için alacağı ile faiz ödemesinin yanında enflasyonist ortamdaoluşan değer kaybının da karşılanması gerektiği ve sonuç olarak başvurucununalacağının enflasyon karşısında önemli ölçüde değer kaybına uğratılaraködenmesi sebebiyle mülkiyet hakkının ihlal edildiği belirtilmektedir (§§74-82).
Böylece kararda başvurunun konusu, mahkemece hükmedilen alacağındeğer kaybına uğratılarak ödenmesi sebebiyle mülkiyet hakkının ihlali şeklindeözetlenmekte ise de, kararda atıf yapılan önceki ihlal kararlarımızdan farklıolarak, somut olayda derece mahkemelerince hükmedilen ve kesinleşen alacağailişkin kararın icrası safhasında gecikilmesi ve bu sebeple alacağın değerkaybına uğratılarak ödenmesi söz konusu olmadığı gibi derece mahkemelerincekabul edilen bir davanın konusu olan miktarın hesaplanmasında mülkiyet hakkınınihlal edildiği iddiası da (örnek olarak bkz. Ferda Yeşiltepe [GK], B. No:2014/7621, 25/7/2017) söz konusu değildir.
Kararda da belirtildiği üzere başvuru, başvurucunun açtığıdavada lehine hükmedilen alacağa faiz uygulanmasının da zararını karşılamamasısebebiyle Borçlar Kanununa göre sonradan açtığı“munzam zararının tazmini davası”nın reddedilmesineilişkindir (§ 61).
Başvurucunun, munzam zararının tazmini talebiyle başvuruya konutazminat davasını açtığı tarihte yürürlükte bulunan 818 sayılı Borçlar Kanununun“Munzam zarar” başlıklı 105. maddesi ile ilk derece mahkemesince başvuru konusutazminat davasının reddedildiği tarihte yürürlükte olan ve 818 sayılı Kanunuyürürlükten kaldırmış bulunan 6098 sayılı Türk Borçlar Kanununun 122.maddesinin birinci fıkralarında, alacaklının uğradığı zararın geçmiş günlerfaizinden fazla olması hâlinde borçlunun hiçbir kusuru bulunmadığını ispatetmedikçe bu zararı da tazmin etmekle yükümlü olduğu hükme bağlanmaktadır.
Başvuruya konu munzam zararın tazminine ilişkin davanınöncesinde, başvurucu şirketin bir baraj ve hidroelektrik santrali inşaatı içinsözleşme imzalamasınarağmen, yine başvurucununtalebiyle işin tasfiye edilerek sonlandırıldığı, yapılan işlerin masraflarıiçin çıkarılan kesin hesaba başvurucu şirketçe itiraz edilerek açılan davanınkısmen kabulüne ve asıl alacakla buna uygulanan faizin ödenmesine hükmedildiği(§§ 11-18), 2002 yılında yapılan ödemelerin başvurucu tarafından yeterligörülmemesi sebebiyle2005 yılında açılan ve daha önceki tazminat davası ile birleştirilentazminat davasının ise “… baraj inşaatının tasfiyesine ilişkin olarakdüzenlenen 09.06.1988 tarihli tutanakta tasfiye nedeniyle davacı şirkete(başvurucuya) masraf ve hiçbir tazminat ödenmeyeceğinin ifade edilmiş” olduğuve bilirkişi raporlarına göre başvurucunun asıl davada hükmedilen alacağauygulanan (ve karardan dokuz yıl önce alacakla birlikte ödenen) faiz dışındamunzam zararının bulunmadığı gerekçesiyle 2011 yılında davanın reddine kararverildiği, bu kararın Yargıtayca onanarak ve karar düzeltmetalebi reddedilerek kesinleştiği anlaşılmaktadır (§§ 23-29).
Başka bir anlatımla, olayda, söz konusu taahhüdünü yerinegetiremeyen başvurucu şirketin, kendi talebi üzerineidareile mutabakat sağlamasına ve söz konusu mutabakatta, sözleşmelerle üstlendiğiyükümlülüklerden ve sorumluluklardan kurtulmak maksadıyla hiçbir tazminat vemasraf ödenmemesini kabul etmesine rağmen, o güne kadar yaptığı işlerinmasrafları için açtığı alacak davasında hükmedilen alacak miktarına yürütülenfaizi yeterli bulmayarak munzam zarar iddiasıyla tazminat talep ettiğigörülmektedir.
Kabul edilebilirlik ve ihlal sonucuna varılırken, munzam zararıntazmini talebinin, kısmen kabulüne karar verilen alacak davasındaki hükmündevamı niteliğinde değerlendirildiği anlaşılmakta ise de, söz konusu davanınbir alacak davası değil tazminat davası olduğu dikkate alındığında,başvurucunun -yukarıda belirtildiği gibi- inşaat işinin tasfiye edilereksonlandırılmasını talep ederken sözleşme ile üstlendiği taahhütten ve bunuyerine getirememesinden doğan hukukî sorumluluktan kurtulabilmek için tazminattalep etmeyeceğini taahhüt etmesinin ve sözleşme hukukunun gereği olarakbaşvurucunun derece mahkemelerince esas alınan tazminat talep etmeyeceğine dairirade beyanının gözardı edilmesinin isabetli olmadığıdüşünülmektedir.
İlk derece mahkemesinin, öncelikle başvurucunun tazminat talepetmeyeceğini taahhüt etmiş olması ve munzam zararın da bu kapsamda bulunmasısebebiyle davalı idarenin bu yöndeki savunmasını yeterli gördüğü ve başvuruyakonu tazminat davasını reddettiği anlaşılmaktadır (§ 28).
Bilindiği gibi bireysel başvurunun ikincil olma özelliğisebebiyle Anayasa Mahkemesinin görevinin sınırlı olduğu ve hukuk kurallarınınyorumlanması ve delillerin değerlendirilmesi bakımından açık bir keyfilik veyabariz bir takdir hatası bulunmadıkça derece mahkemelerinin takdir yetkisinemüdahalesinin söz konusu olamayacağı kabul edilmektedir. Bu ilke, kararımızdada tekrarlanmakla birlikte (§ 64), derece mahkemelerinin BorçlarKanununun ilgili hükümlerinin yorumlanması ve delillerindeğerlendirilmesi suretiyle tazminat davasını reddetmesinde açık bir keyfilikveya bariz bir takdir hatası olduğu yönünde bir tespitte de bulunulmadan,başvurucunun şikâyetinin kabul edilebilir olduğu belirtilmektedir.
Başka bir ifadeyle, derece mahkemeleri, Borçlar Kanununun munzamzararın giderilmesine ilişkin hükmünün tazminat davasını gerektirdiği,başvurucu şirketin ise inşaat işinin tasfiye edilerek sonlandırılması talebininidarece kabul edilmesi karşılığında bu tazminat talebinden vazgeçtiğini dikkatealarak davayı reddettiği hâlde, Mahkememiz çoğunluğu -derece mahkemelerininhukuk kurallarının bu yorumunda ve başvurucu şirketle idare arasında imzalanantutanağın değerlendirilmesinde açık bir keyfilik veya bariz bir takdir hatasıbulunduğunu da belirlemeden- başvurucunun mülkiyet hakkının ihlal edildiğiiddiasını kabul edilebilir bulmaktadır.
Diğer taraftan kararda, ilk derece mahkemesince 2004 yılında“bilirkişi raporunda da başvurucunun alacağının enflasyon karşısında değerkaybetmiş olduğunun açıkça belirtildiği” ifade edilmekle birlikte (§§ 24, 79),aynı mahkemece 2010 yılında alınan sonraki bilirkişi raporunda da davacının(başvurucu şirketin) yaptığı iş nedeniyle hesaplanan alacakları üzerindenkendisine ödenen temerrüt faizinden fazla munzam zararının ispatlanamadığıbelirtilmektedir (§§ 27, 28). İki farklı bilirkişi raporundan hangisinin hükmeesas alınması gerektiğine ilişkin takdir yetkisi, delillerin değerlendirilmesikonusunda yetkili olduğu kararda da kabul edilen derece mahkemelerine aittir.
Kısaca, yukarıda belirtilen ve kararda da tekrarlanan genelilkemizle bağdaşmayan mezkûr tespitlere katılmaya imkân bulunmamaktadır.Belirtilen sebeplerle, makul sürede yargılanma hakkının ihlal edildiğineilişkin iddia bakımından kabul edilebilirlik ve ihlal sonucuna katılmaklabirlikte, derece mahkemesi kararlarının bariz takdir hatası veya açık birkeyfilik içermediği ve mülkiyet hakkına ilişkin olarak başvurucu tarafındanileri sürülen iddiaların açıkça dayanaktan yoksun olduğu anlaşıldığından,başvurunun bu kısmının kabul edilemez olduğuna karar verilmesi gerektiğidüşüncesiyle çoğunluğun kabul edilebilirlik yönündeki kararına katılmıyoruz.
Yine yukarıda açıklanan sebeplerle, derece mahkemelerinin“başvurucunun zarara uğradığını ayrıca ispatlaması gerektiği” yönündekikararını “katı yorum” olarak nitelendiren ve başvurucu şirketin yerinegetirmeyi taahhüt ettiği inşaat işinin tamamlanmadan sonlandırılmasını sağlayantasfiye anlaşmasındaki şartlar ile başvurucunun hangi hukukî sorumluluklardankurtulmak için tazminat talep etmemeyi kabul ettiğini dikkate almadan “kamununyararı ile başvurucunun mülkiyet hakkının korunması arasında kurulması gerekenadil dengenin başvurucu aleyhine bozulduğu”nubelirten değerlendirmelerde de (§ 81), bu gerekçelerle mülkiyet hakkının ihlaledildiğine ilişkin tespitte de isabet olmadığı düşünülmektedir.
Bu itibarla, incelenen başvuruda, başvurucu şirketin inşaatsözleşmesi ile üstlendiği yükümlülüklerden ve bunları yerine getirememesikarşılığında ortaya çıkacak sorumluluklardan kurtulmak için tazminat talepetmemeyi kabul ettiği ve yaptığı işler karşılığında tahakkuk eden alacaklarınıngeç ödenmesine ilişkin temerrüt faizinin dışında bir alacağının da bulunmadığıanlaşıldığından, başvurucunun mülkiyet hakkı ile kamu yararı arasında kurulmasıgereken adil dengenin korunduğu, başvurucuya aşırı ve olağan dışı bir külfetyüklenmediği düşüncesiyle çoğunluğun ihlal kararına da katılmıyoruz.
Üye
M. Emin KUZ
Üye
Kadir ÖZKAYA