TÜRKİYE CUMHURİYETİ
ANAYASA MAHKEMESİ
İKİNCİ BÖLÜM
KARAR
AYŞE ÇİDEM TEKİNDAĞ VE DİĞERLERİ BAŞVURUSU
(Başvuru Numarası: 2017/15121)
Karar Tarihi: 11/12/2019
R.G. Tarih ve Sayı: 23/1/2020-31017
İKİNCİ BÖLÜM
KARAR
Başkan
:
Recep KÖMÜRCÜ
Üyeler
:
Engin YILDIRIM
Celal Mümtaz AKINCI
Muammer TOPAL
M.Emin KUZ
Raportör
:
Olcay ÖZCAN
Başvurucular
:
1. Ayşe Çidem TEKİNDAĞ
2. Gülten ACAR
3. Mehmet Ali ÖZARSLAN
4. Nimet TEKİNDAĞ
5. Nurten BORAN
6. Sevil ÇİÇEK
Vekili
:
Av. Yılmaz VAR
I. BAŞVURUNUN KONUSU
1. Başvuru, tapu siciline güvenilerek satın alınan taşınmazınbir bölümünün kadastro çalışması sonucu orman vasfıyla Hazine adına tespit vetescilinden dolayı uğranılan zararın tazmin edilmesi istemiyle açılan davanınzamanaşımı gerekçesiyle reddedilmesi nedeniyle mahkemeye erişim hakkının ihlaledildiği iddiasına ilişkindir.
II. BAŞVURU SÜRECİ
2. Başvuru 19/4/2017 tarihinde yapılmıştır.
3. Başvuru, başvuru formu ve eklerinin idari yönden yapılan ön incelemesindensonra Komisyona sunulmuştur.
4. Komisyonca başvurunun kabul edilebilirlik incelemesinin Bölümtarafından yapılmasına karar verilmiştir.
5. Bölüm Başkanı tarafından başvurunun kabul edilebilirlik veesas incelemesinin birlikte yapılmasına karar verilmiştir.
6. Başvuru belgelerinin bir örneği bilgi için Adalet Bakanlığına(Bakanlık) gönderilmiştir. Bakanlık görüş bildirilmesine gerek olmadığınıbelirtmiştir.
III. OLAY VE OLGULAR
7. Başvuru formu ve eklerinde ifade edildiği şekliyle ve UlusalYargı Ağı Bilişim Sisteminden (UYAP) erişilen bilgi ve belgeler çerçevesindeolaylar özetle şöyledir:
8. İstanbul’un Beykoz ilçesi Kanlıca mevkii 172 parselin geldisiolan 520 parsel sayılı 198.618 m² yüz ölçümlü ve taş ocağı ve kargir ahırı olan arazi niteliğindeki taşınmaz1/6/1953 tarihli kadastro tutanağı ile başvurucuların murisi İ.E.Ö. adına tesciledilmiştir. Daha sonra ikinci kez tapulama yapılmış ve taşınmazın 51.318 m²likbölümü 15/6/1958 tarihinde orman vasfı ile Hazine adına tescil edilmiştir.
9. Başvurucuların murisi İ.E.Ö. 26/2/1979 tarihinde vefat etmiş,geriye mirasçıları olarak başvurucular kalmıştır.
10. Başvurucular, murisleri tarafından bedeli ödenerek tapudasatın alınan taşınmazın orman vasıflı olduğu kabul edilerek Hazine adına tesciledilmesi nedeniyle 22/11/2001 tarihli ve 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu’nun1007. Maddesi uyarınca 3/10/2011 tarihinde tazminat davası açmıştır.
11. Beykoz 1. Asliye Hukuk Mahkemesi (Mahkeme) 16/5/2013tarihinde davayı kabul etmiştir. Mahkeme kararında, mülkiyet hakkı ve tapukütüğüne güven ilkesi gereği bu tür davalarda zamanaşımı ve hak düşürücüsürenin uygulanamayacağı belirtilmiştir. Mahkeme başvurucuların mülkiyethakkından mahrum bırakıldıklarına ve bu hakla kamu yararı arasında makul veadaletli bir oran kurmak gerektiğine işaret etmiştir.
12. Temyiz edilen karar Yargıtay 5. Hukuk Dairesince 3/12/2013tarihinde bozulmuştur. Kararın gerekçesinde özetle;
i. Bireysel başvuru konusutaşınmazın 1/6/1953 tarihli kadastro tutanağı ile başvurucuların murisi İ.E.Ö.adına tescil edildiği, ancak 15/6/1958 tarihinde ikinci kez yapılan tapulama ile51.318 m²lik bölümünün orman vasfı ile Hazine adına tescil edildiğibelirtilmiştir.
ii. 4721 sayılı Kanun’un1007. Maddesine dayanılarak açılan davalar için 11/1/2011 tarihli ve 6098sayılı Borçlar Kanunu’nun 146. Maddesindeki (22/4/1926 tarihli ve 818 sayılımülga Borçlar Kanunu’nun 125. Maddesi) on yıllık genel zamanaşımı süresininuygulanacağı, taşınmaz 15/6/1958 tarihinde orman vasfı ile Hazine adına tesciledildiğinden on yıllık zamanaşımı süresinin dolduğu ifade edilmiştir.
13. Karar düzeltme istemi Yargıtay 5. Hukuk Dairesi tarafından15/5/2014 tarihinde reddedilmiştir.
14. Mahkeme, bozma kararına uymuş ve 14/10/2014 tarihinde davayızamanaşımından reddetmiştir. Kararın gerekçesinde 15/6/1958 tarihindenbaşlayarak on yıllık zamanaşımı süresinin dolduğu üzerinde durulmuştur.
15. Kararın temyizi üzerine Yargıtay 20. Hukuk Dairesinin(Daire) 8/12/2016 tarihli kararı ile hüküm onanmıştır.
16. Karar düzeltme talebi Daire tarafından 20/3/2017 tarihindereddedilmiştir.
17. Nihai karar 18/4/2017 tarihinde tebliğ edilmiştir.
18.Başvurucular 19/4/2017 tarihinde bireysel başvurudabulunmuştur.
19. Başvuruculardan Gülten Acar’ın bireysel başvuruda bulunduktansonra 28/6/2018 tarihinde vefat ettiği anlaşılmıştır.
IV. İLGİLİ HUKUK
A. Ulusal Hukuk
1. Mevzuat hükümleri
20. İlgili hukuk için bkz. YaşarÇoban (GK), B. No: 2014/6673, 25/7/2017, §§ 37-38.
2. Yargı Kararları
a. Yargıtay Kararları
21. Yargıtay Hukuk Genel Kurulunun (HGK) 18/11/2009 tarihli veE.2009/4-383, K.2009/517 sayılı kararının ilgili kısmı şöyledir:
“…
Bu aşamada, kadastro işlemlerinden doğanzararın, tapu sicilinin tutulmasından kaynaklanan zarar kapsamındadeğerlendirilip değerlendirilemeyeceği hususunun açıklanmasında yararbulunmaktadır.
…
Davaya konu somut olayda, yapılan kadastroişlemine süresi içinde Hazine adına itiraz etmekle yükümlü olan görevlilerüzerlerine düşen görevlerini yapmamışlardır. Tapu işlemleri kadastro tespitiişlemlerinden başlayarak birbirini takip eden işlemler olduğundan ve tapukütüğünün oluşumu aşamasındaki kadastro işlemleri ile tapu işlemleri bir bütünoluşturduğundan, bu kayıtlarda yapılan hatalardan T.M.K. 1007 anlamındaDevletin sorumlu olduğunun kabulü gerekir.
Burada Devletin sorumluluğu kusursuzsorumluluktur. Kusursuz sorumluluk tapu siciline bağlı çıkarların ve aynihakların yanlış tescili sonucu değişmesi yada yitirilmesi ile bu haklardanyoksun kalınması temeline dayanır. Çünkü sicillerin doğru tutulmasını üstlenenve taahhüt eden Devlet, gerçeğe aykırı ve dayanaksız kayıtlardan doğanzararları da ödemekle yükümlüdür. Bu itibarla, kadastro görevlilerinindayanaksız yada gerçek hukuksal duruma uymayan kayıtlar düzenlemelerini vetaşınmazın niteliğinde yanlışlıklar yapmalarını da aynı kapsamda düşünmekgerekir.
…
Sonuç itibariyle; davacının, Devletin kusursuzsorumluluğundan kaynaklanan bir zararının oluştuğu ve bu zararın tazmininiDevletten isteyebileceği, Devletin kadastro işlemlerinden kaynaklanansorumluluğunun da TMK’nun 1007.maddesi kapsamında olması gerektiği, bu nedenlegörülmekte olan davanın adli yargıda bakılması gerektiği sonucuna varılmıştır.
…”
22. Yargıtay HGK’nın 13/6/2018 tarihli ve E.2017/5-2025,K.2018/1189 sayılı kararının ilgili kısmı şöyledir:
“…somut olayda 818 sayılı BK’nın 60. Maddesinde(6098 sayılı TBK’nın 72. Maddesi) öngörülen ve haksız fiil sorumluluğunun tabiolduğu 1 ve 10 yıllık zamamaşımı sürelerinin mi yoksa aynı Kanunun 125. Maddesinde(6098 sayılı TBK’nın 146. Maddesi) yer alan 10 yıllık genel zamanaşımı süresininmi uygulanmasının gerektiği, burada varılacak sonuca göre davanın zamanaşımınauğrayıp uğramadığı noktasında toplanmaktadır.
…
Devletin sorumluluğundan söz edebilmek için,tapu sicilinin tutulmasında sicil görevlisinin hukuka aykırı bir işleminin vebununla zararlı sonuç arasında nedensellik bağının varlığı gerekmekle birlikte,eylemin kusura dayanıp dayanmamasının bir önemi yoktur. Eş söyleyişle, Devletinsorumluluğu, kusursuz bir sorumluluktur.
…
Bununla birlikte Devletin TMK’nın 1007. Maddesikapsamında sorumluluğu sınırsız olmayıp, belli bir zamanaşımı süresine tabidir.İşte tam bu noktada kısaca zamanaşımı kavramına ve bu konudaki yasaldüzenlemelere değinmekte fayda bulunmaktadır.
Özel hukukta teknik bir kavram olanzamanaşımı, bir hakkın kazanılmasında veya kaybedilmesinde Kanunun kabul etmişolduğu sürenin tükenmesi anlamına gelmektedir. Çekişmelerin bir an öncesonuçlandırılmayıp uzun süre askıda bırakılmasının toplumun barış ve huzurunubozacağı düşünülerek yargı yoluyla hak aramaya konulan zaman sınırı olaraköngörülen zamanaşımı, bir borcu doğuran, değiştiren, ortadan kaldıran bir olguolmayıp, doğmuş ve var olan bir hakkın istenmesini ortadan kaldıran bir savunmaaracıdır.
Mülga 818 sayılı Borçlar Kanunu’nun 60. Maddesininbirinci fıkrasında haksız fiilden zarar görenin zararının tazmini istemiyleaçacağı davaların bağlı olduğu zamanaşımı süreleri ayrıca düzenlenmiştir.
Mülga 818 sayılı Borçlar Kanunu’nun ‘Müruruzaman’ başlıklı 60. Maddesinde; ‘Zarar ve ziyan yahut manevi zarar namıylanakdi bir meblağ tediyesine müteallik dava, mutazarrır olan tarafın zarara vefailine ittılaı tarihinden itibaren bir sene ve her hâlde zararı müstelzimfiilin vukuundan itibaren on sene mürurundan sonra istima olunmaz…’ hükmü yeralmaktadır.
BK’nın 60. Maddesinin birinci fıkrasına göre,tazminat davası açma hakkı zarar görenin, zararı ve haksız eylemi öğrenmesindenitibaren başlayacak ve bir yılda zamanaşımına uğrayacaktır. Burada önemli olanzararı ve tazminat sorumlusunu öğrenmektir.
Diğer bir anlatımla, bir yıllık süreninbaşlaması için zarar görenin, zarar ile birlikte tazmin borçlusunu da öğrenmişolması gerekir. Kusur sorumluluğunda failin öğrenilmesi gerekir.
Aynı Kanunun ‘On senelik müruru zaman’başlıklı 125. Maddesi ise; ‘Bu kanunda başka suretle hüküm mevcut olmadığıtakdirde, her dava on senelik müruru zamana tabidir.’ Şeklinde bir düzenlemeiçermektedir. Anılan maddenin birinci fıkrasında süreler belirlendikten sonramaddenin ikinci fıkrasında ceza dava zamanaşımına yollamada bulunulmuştur.
818 sayılı BK’nın 125-140. (6098 sayılı TürkBorçlar Kanunu’nun 146-161.) maddeleri arasında düzenlenen genel zamanaşımıhükümlerine göre alacak hakkı alacaklı tarafından yasanın öngördüğü süre vekoşullar içinde talep edilmediğinde etkin bir hukuki himayeden, başka birdeyişle dava yoluyla elde edilebilme olanağından yoksun bırakılmaktadır.Zamanaşımına uğrayan alacağın tahsili hususunda Devlet kendi gücünükullanmaktan vazgeçmekte, böylece söz konusu alacağın ödenip ödenmemesikeyfiyeti borçlunun iradesine bırakılmaktadır. Şu hâlde zamanaşımına uğrayanalacak ortadan kalkmamakla beraber, artık doğal bir borç (Obligatio naturalis)hâline gelmektedir. Ancak belirtmek gerekir ki, alacağın salt zamanaşımınauğramış olması onun eksik bir borca dönüşmesi için yeterli değildir; bunun içinborçlunun, kendisine karşı açılmış olan alacak davasında alacaklıya yönelik birdefide bulunması gerekir (HGK’nın 05.05.2010 gün ve 2010/8-231 E., 255 K. Sayılıkararı).
Bu nedenle zamanaşımı hukuki niteliğiitibariyle maddi hukuktan kaynaklanan bir defi olup usul hukuku anlamında isebir savunma aracıdır (Kuru, B.: Hukuk Muhakemeleri Usulü, İstanbul 2001, Cilt:2, s.1761; Von Tuhr. A.: Borçlar Hukuku, C. I-II, Ankara 1983, C. Edege çev.,s.688 vd.; Canbolat, F: Def’i ve İtiraz Arasındaki Farklar ve İleriSürülmesinin Hukuki Sonuçları, EÜHF Dergisi, Cilt:III, Sayı:1, s.255 vd.;HGK’nun 06.04.2011 gün ve 2010/9-629 E., 2011/70 K. Sayılı kararı).
Yasada hangi hakların zamanaşımına uğrayacağı,hangilerin uğramayacağı belirli bir sistem hâlinde düzenlenmiş değildir. Mevcuthukuk düzeni ve mevzuata göre, borçlar, ticaret, eşya ve kamu hukukundankaynaklanmış olsun bütün alacaklar zamanaşımına tabidir.
BK’nın 125. Maddesine göre özel hukukta aksinebir hüküm bulunmadıkça alacaklar ilke olarak on yıllık zamanaşımına tabidir. 10yıllık süre ise kusursuz sorumlulukta kanunen sorumlu görülen kişininöğrenilmesi ile başlar.
Yukarıda ifade edildiği gibi TMK’nın 1007. Maddesiuyarınca Devletin sorumluluğunun objektif-kusursuz sorumluluk hâli olduğununkabul edildiğine ve bu sorumluluk hâlinin 818 sayılı BK’nın 41. Ve devamımaddelerinde düzenlenen haksız fiil sorumluluğu ile ilgisi bulunmadığına göre,aynı Kanunun 60. Maddesinde (6098 sayılı BK’nın 72. Maddesi) yer alanzamanaşımı kurallarının uygulanma imkânı olmadığı gibi, TMK’nın 1007. Maddesinedayanılarak açılan davalar için ayrıca zamanaşımı süresinin öngörülmediğidikkate alındığında, 818 sayılı BK’nın 125. Maddesindeki (6098 sayılı BK’nın146. Maddesi) 10 yıllık genel zamanaşımı süresinin devletin sorumluluğu içinuygulanması gerekir.
…’’
23. Yargıtay 20. Hukuk Dairesinin 21/12/2015 tarihli veE.2015/3740, K.2015/12886 sayılı kararının ilgili kısmı şöyledir:
“…
Mahkemece, kadastro tespitinin 1953 yılındayapıldığı, 3402 sayılı Kadastro Kanununun 12/3. Maddesine göre 10 yıllık süreiçinde tespite itiraz edilmemesi nedeniyle tutanakların kesinleştiği, esasenortada devletin sorumluluğunu gerektirecek tapu sicilinin yanlış tutulmasındankaynaklanan bir yolsuz tescil durumunun da olmadığı gerekçesiyle davanınreddine karar verilmiş, hüküm davacılar vekili tarafından temyiz edilmiştir.
Dava, 4721 sayılı TMK’nın 1007. Maddesigereğince açılan tazminat ile tapu iptali ve tescil davasıdır.
İncelenen dosya kapsamına, kararın dayandığıgerekçeye göre; çekişmeli taşınmazın kadastro tespitinin 1953 yılında yapıldığıve davacıların kadastro tespitine itiraz etmemeleri nedeniyle 1963 yılındakesinleşerek davalı gerçek kişiler adına tapu kaydı oluştuğu, bu tarihtenitibaren davacıların mülkiyet hakkına dayanarak tazminat isteme haklarınınkalmadığı, kaldı ki; TMK’nın 1007. Maddesine dayanılarakaçılantazminatdavalarıiçin ayrıca zamanaşımı öngörülmediğinden, 6098 sayılı BorçlarKanununun 146. (mülga 818 sayılı Borçlar Kanununun 125.) maddesinde yazılı 10yıllık genel zamanaşımı süresinin uygulanmasının söz konusu olduğu davada,tespitin kesinleştiği 1963 yılından itibaren 10 yıllık süre içinde davaaçılmaması nedeniyle bu sürenin de geçtiği, davalı Hazinenin de zamanaşımıitirazında bulunduğu gözönüne alındığında davanın reddine karar verilmesindeisabetsizlik bulunmadığına göre, davacılar vekilinin temyiz itirazlarının reddiile usûl ve kanuna uygun olan hükmün ONANMASINA
…”
24. Yargıtay 20. Hukuk Dairesinin 23/11/2017 tarihli veE.2016/2493, K.2017/9897 sayılı kararının ilgili kısmı şöyledir:
“Davacılar vekili, 24/10/2014 havale tarihlidilekçesinde özetle; İzmir ili, Merkez, Narlıdere 156 ada 1406 parsel sayılıtaşınmazın müvekkillerin murisi tarafından 1976 yılında satın alındığını, ancakOrman Genel Müdürlüğü tarafından açılan dava sonucu tapu kaydının iptaledilerek, orman sınırları içine alındığını ileri sürerek, fazlaya ilişkinhakları saklı kalmak suretiyle şimdilik 15.000,00.-TL tazminatın davatarihinden itibaren işleyecek faiziyle birlikte davalıdantahsiline kararverilmesini talep etmiştir.
Davalı Hazine ise süresinde verdiği cevapdilekçesinde: tapu iptali ve tescil kararınınkesinleştiği tarihtenitibarenzamanaşımı süresiningeçtiğiniileri sürmüştür.
Mahkemece, davanın 10 yıllık zamanaşımısüresinde açılmamış olması sebebiyle reddine karar verilmiş, hüküm davacılarvekilitarafından temyiz edilmiştir.
Dava,TMK’nın 1007. Maddesi uyarınca açılantazminat davasıdır.
İncelenen dosya kapsamına ve kararın dayandığıgerekçeye göre, İzmir 8. Asliye Hukuk Mahkemesinin 1981/602 E. – 1983/403 K. Sayılıkararınınkesinleştiği 28/11/1983 tarihi ile davanın açıldığı 24/10/2014 tarihleriarasında 10 yıllık zamanaşımı süresinin dolduğu anlaşıldığından, yerindegörülmeyen temyiz itirazlarının reddi ile usûl ve kanuna uygun olan hükmünONANMASINA,
…”
25. Yargıtay 20. Hukuk Dairesinin 10/5/2018 tarihli veE.2016/7929, K.2018/3624 sayılı kararının ilgili kısmı şöyledir:
“…Dava, tapu kaydının mahkeme kararı ile iptaledilmesi nedeniyle uğranılan zararın, 4721 sayılı TMK’nın 1007. Maddesiuyarınca tazmini istemine ilişkindir.
İncelenen dosya kapsamına, kararın dayandığıgerekçeye, Orman Yönetimi tarafından açılan dava sonucu İzmir 4. Asliye HukukMahkemesinin 1999/805 E. – 2001/752 K. Sayılı ilamıyladavacıların mirasbırakanının maliki olduğu 198 ada 75 parsel sayılı taşınmazın 53.519 m2yüzölçümlü kesiminin kesinleşen orman tahdidi içinde kaldığı gerekçesiyle tapukaydının iptaline ve orman niteliği ile Hazine adına tesciline karar verilerektemyiz edilmeksizin 03.12.2001 tarihinde kesinleştiğine, eldeki tazminatdavasının ise 28.04.2015 tarihinde açıldığına, 6098 sayılı Türk BorçlarKanununun 146.maddesindedüzenlenen 10 yıllık dava açma zamanaşımı süresinindolduğuna, davalı Hazine süresi içinde zamanaşımı definde bulunduğuna göreyazılı şekilde hüküm kurulmasında isabetsizlik bulunmadığındanhükmünONANMASINA,
…’’
26. Yargıtay 20. Hukuk Dairesinin 7/5/2019 tarihli veE.2019/1461, K.2019/3223 sayılı kararının ilgili kısmı şöyledir:
“…
Dava dilekçesindeki açıklamaya göre dava, 4721sayılı TMK’nın 1007. Maddesi gereğince tapu sicilinin tutulmasından kaynaklıtazminat davasıdır.
İncelenen mahkeme dosyasına, kararın dayandığıgerekçeye, dava konusu argıta 237 parsel sayılı taşınmazın 1969 yılında yapılankadastro sırasında 14/08/1956 tarih 96 sıra numaralı tapu kaydına dayanarak T.T. Adına tespit edildiği, Orman Yönetimi tarafından kadastro tespitine itirazedilmesi sonucu tapulama mahkemesinin 1982/110 E. – 1985/298 K. Sayılı ilamıile taşınmazın tapuda orman olarak kayıtlı olan taşınmaz sınırları içindekalması nedeni ile davanın kabulüne, taşınmazın Hazine adına tescil edilmişormana ait kaydın müseccel bulunduğu birliğin tapu kütüğüne aktarılmasına kararverildiği, anılan hükmün 23/09/1991 tarihinde kesinleştiği, eldeki davanın 10yıllık zamanaşımı süresi dolduktan sonra 16/03/2015 tarihinde açıldığı, davalıHazinenin süresi içinde zamanaşımı definde bulunduğu, davacının tescil talebiaçısından ise Tapulama Mahkemesinin kararının orman yönetimi ve tespitmalikinin mirasçıları için kesin hüküm oluşturduğu, belirlenerek hükümkurulmasında bir isabetsizlik bulunmadığına göre, yerinde görülmeyen temyizitirazlarının reddi ile usûl ve kanuna uygun olan hükmün ONANMASINA,
…”
b. Bölge Adliye MahkemesiKararları
27. İzmir Bölge Adliye Mahkemesi 5. Hukuk Dairesinin 2018yılında açılan davaya ilişkin 18/1/2019 tarihli ve E. 2019/52, K.2019/90 sayılıkararının ilgili kısmı şöyledir:
“…
Dava, tapu kaydının yanlış kişi adınatescilinden kaynaklı uğranılan zararın, 4721 sayılı TMK’nın 1007. Maddesiuyarınca tazmini istemine ilişkindir.
Mahkemece davanın zamanaşımı nedeniyle reddinekarar verildiği, hükmün davacılar vekili tarafından istinaf kanun yolunagetirildiği görülmüştür.
…
Dava konusu taşınmazın tapu kaydı ve kadastroltutanaklarının incelenmesinde Mehmet Karakuyu adına 24/12/1979 tarihinde tapuyatescil edildiği görülmüştür. 3402 sayılı kadastro kanunun 12/3 maddesine göretapulama tutanaklarının kesinleştiği tarihten itibaren 10 yıl geçtikten sonrakadastrodan önceki hukuki sebeplere dayanılarak itiraz edilip dava açılamaz.
…
10 yıllık zamanaşımı süresi içinde TMK 1007maddesine göre kadastral işlemlere dayanılarak tazminat talep hakkı 18/11/2009tarihli Yargıtay Hukuk Genel Kurulu içtihatı ile tanınmışsa da gerek kadastrotutanağının kesinleştiği tarihten itibaren 10 yıllık sürenin gerekse Anayasamahkemesinin 2014/6673 esas sayılı dosyasında belirtilen makul süre bu davadadava tarihi itibariyle geçmiş olduğundan mahkemenin vermiş olduğu karardoğrudur.
…’’
28. Antalya Bölge Adliye Mahkemesi 8. Hukuk Dairesinin 25/2/2019tarihli ve E.2018/606, K.2019/75 sayılı kararının ilgili kısmı şöyledir:
“…
Dava, TMK 1007. Maddesi uyarınca tapusicilinin tutulmasından kaynaklı tazminat istemine ilişkindir.
İstinaf edilmek suretiyle Dairemiz önüne gelenuyuşmazlık, orman niteliğinde olduğu gerekçesiyle tapusu iptal edilen taşınmaznedeniyle TMK.nun 1007. Maddesi uyarınca açılacak davalarda zamanaşımısüresinin bulunup bulunmadığı, varsa bu sürenin başlangıcının zararın oluştuğutarihten mi yoksa 18/11/2009 tarihli Yargıtay HGK ile yargı yolu açılmasısonucu HGK kararından itibaren mi zamanaşımının başlayacağına ilişkindir.
Tazminat istemine konu 111 parsel sayılıtaşınmaz, Mart 1951 tarih C.139, S:64, N:136 sayılı tapu kaydı ve 176 tahrirnolu vergi kaydı dayanak alınarak 40900 m² yüzölçümü ve beyanlar hanesinde ‘4753sayılı Kanunun 7nci bölümünün 61, 62, 63 maddelerine göre takyide tabidir’belirtmesi ile Durmuş Göç adına tesbit edilmiş ve itiraz edilmeksizin 04/07/1978tarihinde kesinleşmekle tapu siciline tescil edilmiştir.
…
Yukarıda belirtilen bilgiler ışığında somutolay değerlendirildiğinde; hâlen tapu sicilinde muris adına tescilli bulunan111 parsel sayılı taşınmaz, 4753 sayılı Kanun hükümleri uyarınca oluşan Mart1951 tarih 136 sıra sayılı tapu kaydı dayanak alınarak 1978 yılında 766 sayılıKanun hükümlerine göre yapılıp kesinleşen kadastro çalışmaları sonucunda murisDurmuş Köç adına tescil edildiği, Antalya 1. Asliye Hukuk Mahkemesinin05/06/1985 tarihli 1984/262-350 E.K. sayılı kararı uyarınca Devlet Ormanısayılan yerlerden olduğu gerekçesiyle tapu kaydının iptaline karar verildiği vetemyiz edilmeksizin hükmün 12/11/1986 tarihinde kesinleştiği, tapu sicilindeterkin işlemi yapılmasa daTMK 705/2 maddesi uyarınca mülkiyetin mahkemeişleminin kesinleştiği 12/11/1986 tarihi itibariyle Hazineye geçtiği, tescilinaçıklayacı nitelikte bulunduğu, 10 yıllık zamanaşımının, mülkiyetin geri alınmaimkanı olmaksızın yitirilmesi tarihinden itibaren 12/11/1996 tarihinde dolduğu,ancak bu tarih itibariyle bulunan yargısal içtihatların, Devletin tapusicilinin tutulmasından doğan sorumluluğunun tapu kütüğünün oluşumu sırasındayapılan hataları kapsamadığı yolunda olduğu, Yargıtay HGK’nın 18/11/2009tarihli kararından sonra Yargıtay içtihadlarının değiştiği veTMK.nun 1007. Maddesindeöngörülen sorumluluğun kadastro görevlilerinin dayanaksız ya da gerçek hukuksalduruma uymayan kayıtlar düzenlemelerini ve taşınmazın niteliğinde yanlışlıklaryapmalarını da kapsadığının belirtilmesi sonucu tazminat talep etme yolununaçıldığı, bu durumun AİHM de yeni bir iç hukuk yolu oluştuğunun kabul edildiği,18/11/2009 tarihinden önce zamanaşımı süresi dolmuş bulunan eldeki davayönünden 4721 sayılı Kanun’un 1007. Maddesi kapsamında dava açılabilmesi imkanıyönünden Anayasa Mahkemesinin yukarıda belirtilen hak ihlali kararı nazaraalınarak makul bir sürenin öngörülmesi gerektiği, davacıların eldekidavayı04/05/2015 tarihinde açtığı, ancak 02 Aralık 1991 tarihli Köy HizmetleriGenel Müdürlüğü Arazi ve İskan Dairesi Başkanlığının yazısından muris ve davadışı başkaca kişilere ait taşınmazların mahkeme hükmü nedeniyle iptalinedeniyle Varsak Köyü 1612 parselden arazi tahsisinin 3202 sayılı Kanunun 9/kmaddesi uyarınca istendiği, daha sonra mirasçılarca 09/12/2010 tarihli dilekçeile talebin yenilendiği ve Antalya Valiliği Defterdarlık Milli Emlak DairesiBaşkanlığı Batı Antalya Emlak Müdürlüğü tarafından 03/02/2015 tarihli 2661sayılı yazı ile Mülga 4753 sayılıKanun kapsamında ödenen bedellere karşılık haksahiplerine taşınmaz verilmesinin mümkün olmadığı ve ödendiği belgelenecekbedellerin denkleştirici adalet ilkesi doğrultusunda hak sahiplerine iadeedilmesinin bakanlık Makamının 01/07/2014 tarihli ve 828 sayılı “Olur”ları ileuygun görüldüğü bildirildiği belirtilerek dava dışı kişilere bedel ödemesindebulunulduğu, ancak davacılara bir ödeme yapıldığının bildirilmediği, 03/02/2015tarihli bildirimden itibaren davanın yaklaşık 2 ay sonra açıldığı, davacılarınve murislerinin arazi tahsisine ilişkin başvuruları yönünden idareyazışmalarının 03/02/2015 tarihine kadar devam ettiği, nihayetinde 03/02/2015tarihi itibariyle mahkeme kararı ile iptal edilen taşınmazları yerine idarecearazi verilmeyeceğinin anlaşıldığı nazara alınarak 08/11/2009 tarihindenitibarenoluşan iç hukuk yolu itibariyle eldeki davanın makul süre içindeaçıldığı ve böylecekamu yararı ile bireylerin mülkiyet hakkının korunmasıarasında adil bir dengenin kurulabileceği kabul edilerek başvurucu davacılarvekilinin istinaf başvurusunun kabulü ile hükmün kaldırılması ve davadosyasının ilk derece mahkemesine gönderilmesi yönünde aşağıdaki hükümkurulmuştur.”
29. İstanbul Bölge Adliye Mahkemesi 37. Hukuk Dairesinin26/3/2019 tarihli ve E.2018/2019, K.2019/898 sayılı kararının ilgili kısmışöyledir:
“…
Dosya kapsamından dava konusu Şile İlçesi,Çayırbaşı köyü 191parsel sayılı taşınmazın davacı adına kayıtlı olduğu,taşınmazınkısmen orman tahdidi içinde olması nedeniyle Orman İdaresi tarafındanaçılan dava sonucu Şile Asliye HukukMahkemesinin 1995/106 Esas, 2002/8 Kararsayılı ilamı ile taşınmazın 840 m2 lik kısmının tapu kaydının iptali ileormanvasfı ile Hazine adına tesciline karar verildiği, kararın 05/04/2002 tarihindekesinleştiği, tapunun bedelsiz olarak iptal edilmesi nedeniyledavacının12/07/2017 tarihinde eldeki tazminat davasını açtığı anlaşılmaktadır.
TMK’nın 1007. Maddesine dayanılarak açılandavalar 6098 sayılı Borçlar Kanununun 146. Maddesindeki (818 sayılı Kanunun125. Maddesi) 10 yıllık genel zamanaşımı süresine tabidir.
Dosya kapsamına, kararın dayandığı gerekçeye,dava konusu parsele ilişkinŞile Asliye HukukMahkemesinin 1995/106 Esas, 2002/8Karar sayılı ilamının kesinleştiği 05/04/2002 tarihtenitibaren 10 yıllıkzamanaşımı süresinin geçmiş olmasına, yerleşik argıtay uygulamalarına görezamanaşamı süresinin iptal kararının kesinleştiği tarihten itibaren başlamasınagöre verilen kararusul ve yasaya uygun olduğundan davacı vekilinin istinafitirazlarının reddine karar vermek gerekmiş, aşağıdaki şekilde hükümkurulmuştur.’’
B. Uluslararası Hukuk
30. İlgili hukuk için bkz. YaşarÇoban, §§ 41-47.
V. İNCELEME VE GEREKÇE
31. Mahkemenin 11/12/2019 tarihinde yapmış olduğu toplantıdabaşvuru incelenip gereği düşünüldü:
A. Başvurucu Gülten AcarYönünden
32.30/3/2011 tarihli ve 6216 sayılı Anayasa MahkemesininKuruluşu ve Yargılama Usulleri Hakkında Kanun’un “Bireysel başvuruların kabul edilebilirlik incelemesi ve şartları” kenarbaşlıklı 48. Maddesinin (5) numaralı fıkrası şöyledir:
“Kabuledilebilirlik şartları ve incelemesinin usul ve esasları ile ilgili diğerhususlar İçtüzükle düzenlenir.”
33. Anayasa Mahkemesi İçtüzüğü’nün 80. Maddesinin ilgili kısmışöyledir:
“(1) Bölümler ya da Komisyonlarca yargılamanınher aşamasında aşağıdaki hâllerde düşme kararı verilebilir:
…
ç) Bölümler ya da Komisyonlarca saptananherhangi bir başka gerekçeden ötürü, başvurunun incelenmesinin sürdürülmesinihaklı kılan bir neden görülmemesi.
(2)Bölümler ya da Komisyonlar; yukarıdaki fıkrada belirtilen nitelikteki birbaşvuruyu, Anayasanın uygulanması ve yorumlanması veya temel hakların kapsamınınve sınırlarının belirlenmesi ya da insan haklarına saygının gerekli kıldığıhâllerde incelemeye devam edebilir.”
34. Başvurucu Gülten Acar’ın başvuru tarihinden sonra 28/6/2018tarihinde yaşamını yitirdiği ve ölümünden sonra başvuruya mirasçı olarak devamedilmek istendiğine dair bir talepte bulunulmadığı anlaşılmaktadır. Bu nedenlebaşvurucu açısından başvurunun incelenmesinin sürdürülmesini haklı kılan birneden bulunmamaktadır.
35. Açıklanan gerekçelerle başvuru yapılmasından sonra vefateden başvurucu Gülten Acar yönünden başvurunundüşmesine karar verilmesi gerekir.
B. Diğer BaşvurucularYönünden
1. Başvurucuların İddiaları
36. Başvurucular, murisleri tarafından 1946 yılında tapuda satınalınan ve üzerinde kısıtlayıcı hiçbir şerhe yer verilmeyen taşınmazın birkısmının orman olduğu gerekçesiyle 1958 yılında Hazine adına tescil edildiğini,tespitin yapıldığı yıllarda tek taraflı idari işlem ile yapılan orman tespitinekarşı itiraz ve kanun yolu bulunmadığından hak arama yoluna gidemedikleriniileri sürmüşlerdir. Başvurucular, kamulaştırılmayan ve bedeli ödenmeyentaşınmaz için 2011 yılında açtıkları tazminat davasının zamanaşımı gerekçesiylereddedildiğini, taşınmazının tapusu elinden alınmayıp sadece taşınmazına elatılanlara dava hakkı tanınırken tapusu elinden alınanlara bu hakkıntanınmadığını belirterek mülkiyet hakkı ve eşitlik ilkesinin ihlal edildiğiniileri sürmüşlerdir.
2. Değerlendirme
37. Başvuru konusu ile ilgili ilkeler daha önce AnayasaMahkemesi tarafından 25/7/2017 tarihli kararda ortaya konulmuştur (Yaşar Çoban, §§ 54-75). Başvurucularmülkiyet hakkı ve eşitlik ilkesinin ihlal edildiğini ileri sürmüşlerse de,bütün şikâyetleri adil yargılanma hakkı kapsamında mahkemeye erişim hakkıyönünden incelenmiştir.
38. Yargıtayın 18/11/2009 tarihinden önceki içtihadı, devletintapu sicilinin tutulmasından doğan sorumluluğunun tapu kütüğünün oluşumusırasında yapılan hataları kapsamadığı yolunda iken Yargıtay HGK’nın 18/11/2009tarihli kararından sonra içtihat değişmiştir. Bu içtihatta 4721 sayılı Kanun’un1007. Maddesinde öngörülen sorumluluğun kadastro görevlilerinin dayanaksız yada gerçek hukuksal duruma uymayan kayıtlar düzenlemelerini ve taşınmazınniteliğinde yanlışlıklar yapmalarını da kapsadığı belirtilmiş, Yargıtay HukukDaireleri de bu tarihten sonra Yargıtay HGK’nın bu içtihadı doğrultusunda kararvermiştir. Nitekim Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi de (AİHM) Yargıtay HGK’nın buiçtihadından sonra yeni bir iç hukuk yolu oluştuğunu kabul ederek kabuledilemezlik kararları vermiştir (bkz. YaşarÇoban, §§ 45, 46, 68). Anayasa Mahkemesi de daha önceki kararlarındaYargıtay içtihadına dayanarak 4721 sayılı Kanun’un 1007. Maddesinde öngörülentazminat yolunun kadastro tespiti aşamalarındaki işlemlerden doğan zararlarıntelafisi yönünden de etkili olduğu sonucuna ulaşmıştır (Nazmiye Akman, B. No: 2013/1012,16/4/2013, § 25; Ahmet Hilmi Serter,B. No: 2014/10954, 17/11/2016, §§ 41, 42; HaticeAvcı ve diğerleri, B. No: 2014/9788, 22/9/2016, §§ 74-76).
39. Yargıtay, 4721 sayılı Kanun’un 1007. Maddesi uyarıncaaçılacak tazminat davalarının 6098 sayılı Kanun’un 146. Maddesi (818 sayılımülga Kanun’un 125. Maddesi) gereğince on yıllık genel zamanaşımı süresine tabiolduğunu kabul etmektedir (bkz. § 22). Buna göre kadastro tespiti nedeniylemülkiyet kaybının kesinleştiği tarihten itibaren on yıl içinde tazminatdavasının açılması gerekmektedir (YaşarÇoban, § 69).
40. Somut olayda, başvurucuların murisine ait taşınmazın birkısmı 1958 yılında orman vasfıyla Hazine adına tescil edilmiştir. Yargıtay 5.Hukuk Dairesi, 1958 yılında Hazine adına tescil edilen taşınmaz hakkında 2011yılında 4721 sayılı Kanun’un 1007. Maddesine dayanılarak açılan davada 6098sayılı Kanun’un 146. Maddesindeki (818 sayılı mülga Kanun’un 125. Maddesi) onyıllık genel zamanaşımı süresinin geçtiğine ve bu nedenle davanın reddigerektiğine hükmetmiştir.
41. Başvurucuların murisi tarafından 1958 yılında yapılankadastro tespitine karşı dava açılmamıştır. Dolayısıyla Yargıtay 5. HukukDairesinin kararına göre en son 1968 yılında dava açılmış olması gerekmektedir.Ancak anılan tarihteki Yargıtay içtihadı 4721 sayılı Kanun’un 1007. Maddesinintapu kütüğünün oluşumu sırasında yapılan hataları kapsamadığı biçimindedir.Diğer bir ifadeyle o tarihteki içtihat itibarıyla 4721 sayılı Kanun’un 1007. Maddesindedüzenlenen sorumluluk davası, başvurucuların tazminat iddiasını incelemeye vegerekirse başvurucular lehine tazminata hükmedilmesine elverişli bir yoldeğildir. Bu dava, Yargıtay HGK’nın 18/11/2009 tarihli içtihadından sonrabaşvurucuların tazminat talebinin incelenmesi bakımından etkili ve elverişlihâle gelmiştir (Yaşar Çoban, §71).
42. Yaşar Çobankararında ifade edildiği üzere 18/11/2009 tarihinde oluşan bu hukuki yol içinzamanaşımı süresinin bu tarihe kadar dolduğunun tespit edilmiş olması 4721sayılı Kanun’un 1007. Maddesinde öngörülen tazminat yolunuetkisizleştirmektedir.Sonradan oluşan bir hukuk yoluna ilişkin zamanaşımısüresinin kişinin bu yola başvurmasını kesin olarak imkânsız hâle getirecek birtarihte başlayacağının kabulü, sınırlamanın istisna olduğu ilkesiylebağdaşmamaktadır. Bununla birlikte 6098 sayılı Kanun’un 146. Maddesi (818sayılı mülga Kanun’un 125. Maddesi) gereğince on yıllık zamanaşımı süresininhukuki güvenlik ve istikrarın sağlanması amacına matuf olduğu gözetildiğinde busürenin tamamen gözardı edilmemesi gerektiği de açıktır. Başvurucuların davaaçma hakkını kullanabilmesindeki bireysel yarar ile hukuki güvenlik ve istikrarilkesinin sağlanmasındaki kamu yararı arasında dava açmanın süreye bağlanmışolmasını anlamsız kılmayacak şekilde bir denge kurulmalıdır. Bu denge kurmaçabasının, on yıllık zamanaşımı süresinin bu hukuki yolun oluştuğu 18/11/2009tarihinden itibaren yeniden işlemeye başlayacağının kabulünü zorunlukılmadığının altı çizilmelidir. Aksi takdirde zamanaşımı süresinin öngörülmesianlamsız hâle gelecek ve kamu yararı ile bireysel yarar arasında gözetilmesigereken denge kamu yararı aleyhine bozulmuş olacaktır. Önemli olan husus18/11/2009 tarihinden önce zamanaşımı süresi dolmuş bulunanlar yönünden 4721sayılı Kanun’un 1007. Maddesi kapsamında dava açılabilmesine imkân tanınmışolmasıdır (Yaşar Çoban, § 72-73).
43. Yaşar Çobankararında 18/11/2009 tarihindenönce zamanaşımı süresi dolan başvurucuların dava açabilmelerini mümkün kılacakmakul bir süre öngörülmesi gerektiği belirtilmiş ve bu sürenin ne kadarolacağının takdiri derece mahkemelerine ve Yargıtaya bırakılmıştır. Ancakanılan karar sonrasında derece mahkemeleri ve Yargıtay tarafından 18/11/2009tarihinden önce zamanaşımı süresi dolan başvurucuların dava açabilmelerinimümkün kılacak ve öngörülebilir makul bir süre belirlenmediği anlaşılmaktadır(bkz. §§ 23-29).
44. Bu durumda yukarıda açıklanan ilkeler doğrultusunda18/11/2009 tarihinden önce zamanaşımı süresi dolmuş olan somut başvuruya konudavanın, bu tarihten sonra makul bir süre içinde açılıp açılmadığının tespitedilmesi gerekmektedir. Belirlenecek bu sürenin dava açılmasını mümkün kılacakyeterliliğe sahip ve öngörülebilir olması gerektiğinde kuşku bulunmamaktadır.Fakat bu süre, dava açma hakkının kullanabilmesindeki bireysel yarar ile hukukigüvenlik ve istikrar ilkesinin sağlanmasındaki kamu yararı arasındaki dengeyide bozmamalıdır. Hesaplamada uyuşmazlığın dava edilebilmesini süreye tabi kılanzamanaşımı düzenlemesi de dikkate alınmalıdır. Nitekim uyuşmazlık içinbelirlenen on yıllık zamanaşımı süresi kadar veya daha fazla bir süreninöngörülmesi hâlinde hukuki güvenlik ve istikrar ilkesinin zedeleneceği açıktır.Ayrıca bu dava, Yargıtay HGK’nın 18/11/2009 tarihli içtihadından sonra tazminattalebinin incelenmesi bakımından etkili ve elverişli hâle geldiğinden butarihten hemen sonra davanın açılmasını beklemek de hakkaniyete uygundüşmeyecektir. Zira bu süre, Yargıtay HGK içtihadının toplum tarafındanbilinebilir hâle geleceği bir zaman diliminden daha kısa da olmamalıdır.
45. Sonuç olarak 4721 sayılı Kanun’un 1007. Maddesi kapsamında18/11/2009 tarihinden önce zamanaşımı süresi dolmuş bulunan tazminat taleplerihakkında bu tarihten itibaren makul bir süre içerisinde dava açılabileceğininkabulü gerekmektedir. Bu sürenin ne kadar olacağının takdirinin derecemahkemelerine ve özellikle içtihat mahkemesi konumunda olan Yargıtaya aitolduğu kuşkusuz olmakla birlikte, somut olayda derece mahkemelerinin bu yöndebir değerlendirmeye yer vermedikleri ve dava açılmasını mümkün hâlegetirebilecek şekilde makul bir süre tespiti yoluna gitmediklerianlaşılmaktadır. Derece mahkemeleri başvurucular tarafından 3/10/2011 tarihindeaçılan davada, 18/11/2009 tarihinden önce zamanaşımı süresinin dolduğunu tespitetmişlerdir. Yukarıda yer verilen değerlendirmeler de dikkate alındığında,18/11/2009 tarihinden 1 yıl 10 ay 15 gün sonra açılan davanın makul kabuledilebilecek bir sürede açıldığı sonucuna varılmıştır. Bu nedenle başvuruculartarafından açılan davanın 18/11/2009 tarihinde etkili hâle gelen hukuk yolununbu tarihten önce tüketilmesi gerektiği gerekçesiyle zamanaşımından reddedilmesisuretiyle başvuruculara yüklenen külfet, kamu yararı ile bireyin mahkemeyeerişim hakkı arasında kurulması gereken adil dengeyi başvurucular aleyhinebozmuş ve mahkemeye erişim hakkına yapılan müdahaleyi orantısız kılmıştır.
46. Açıklanan gerekçelerle Anayasa’nın 36. Maddesinde güvencealtına alınan mahkemeye erişim hakkının ihlal edildiğine karar verilmesigerekir.
M.Emin KUZ bu sonuca farklı gerekçeyle katılmıştır.
C. 6216 Sayılı Kanun’un50. Maddesi Yönünden
47. 6216 sayılı Kanun’un 50. Maddesinin (1) ve (2) numaralıfıkraları şöyledir:
“(1)Esas inceleme sonunda, başvurucunun hakkının ihlal edildiğine ya daedilmediğine karar verilir. İhlal kararı verilmesi hâlinde ihlalin vesonuçlarının ortadan kaldırılması için yapılması gerekenlere hükmedilir…
(2)Tespit edilen ihlal bir mahkeme kararından kaynaklanmışsa, ihlali vesonuçlarını ortadan kaldırmak için yeniden yargılama yapmak üzere dosya ilgilimahkemeye gönderilir. Yeniden yargılama yapılmasında hukuki yarar bulunmayanhâllerde başvurucu lehine tazminata hükmedilebilir veya genel mahkemelerde davaaçılması yolu gösterilebilir. Yeniden yargılama yapmakla yükümlü mahkeme,Anayasa Mahkemesinin ihlal kararında açıkladığı ihlali ve sonuçlarını ortadankaldıracak şekilde mümkünse dosya üzerinden karar verir.”
48. Bireysel başvuru kapsamında bir temel hak ve hürriyetinihlal edildiğine karar verildiği takdirde ihlalin ve sonuçlarının ortadankaldırıldığından söz edilebilmesi için temel kural, mümkün olduğunca eski hâlegetirmenin yani ihlalden önceki duruma dönülmesinin sağlanmasıdır. Bunun içinise öncelikle devam eden ihlalin durdurulması, ihlale konu kararın veya işleminve bunların yol açtığı sonuçların ortadan kaldırılması, varsa ihlalin sebepolduğu maddi ve manevi zararların giderilmesi, ayrıca bu bağlamda uygun görülendiğer tedbirlerin alınması gerekmektedir (MehmetDoğan [GK], B. No: 2014/8875, 7/6/2018, § 55).
49. İhlalin idari eylem ve işlemden kaynaklandığı durumlarda6216 sayılı Kanun’un 50. Maddesinin (1) numaralı fıkrası uyarınca AnayasaMahkemesi her somut olayın koşullarını dikkate alarak yapılması gerekenlerehükmeder. İdari eylem ve işleme karşı başvurulacak kanun yolları varsa ve buyollar tüketildikten sonra yapılan bireysel başvurunun incelenmesi sonucu ihlaltespiti yapılmışsa yeniden yargılama yoluyla ilgili mahkemenin tespit edilenihlali ve sonuçlarını ortadan kaldırma imkânının bulunduğu durumlarda kararınbir örneğinin ihlali ve sonuçlarını ortadan kaldırmak için yeniden yargılamayapmak üzere ilgili mahkemeye gönderilmesine hükmedilebilir (Derya Alpdoğan ve diğerleri, B. No:2015/6845, 31/10/2018, § 62).
50. Buna göre Anayasa Mahkemesince ihlalin tespit edildiğihâllerde yargılamanın yenilenmesinin gerekliliği hususundaki takdir ise derecemahkemelerine değil ihlalin varlığını tespit eden Anayasa Mahkemesinebırakılmıştır. Derece mahkemeleri ise Anayasa Mahkemesinin ihlal kararındabelirttiği doğrultuda ihlalin sonuçlarını gidermek üzere gereken işlemleriyapmakla yükümlüdür (Mehmet Doğan,§ 59).
51. Başvurucular, yeniden yargılamaya karar verilmesi talebindebulunmuştur.
52. Başvuruda 18/11/2009 tarihinde etkili hâle gelen hukukyoluna ilişkin makul bir süre içinde dava açıldığı hâlde davanın zamanaşımındanreddedilmesinden dolayı mahkemeye erişim hakkının ihlal edildiği sonucunavarılmıştır. İdare tarafından yol açılan ihlale yönelik olarak etkili bir hukukyolunun mevcut olduğu, ancak başvurucuların açtığı dava reddedildiğindenihlalin sonuçlarının giderilmemiş olduğu görülmektedir.
53. Bu durumda ihlalin sonuçlarının ortadan kaldırılması içinyeniden yargılama yapılmasında hukuki yarar bulunmaktadır. Yapılacak yenidenyargılama ise usul hukukunda yer alan benzer kurumlardan farklı ve bireyselbaşvuruya özgü bir düzenleme içeren 6216 sayılı Kanunun 50. Maddesinin (2)numaralı fıkrasına göre ihlalin ve sonuçlarının ortadan kaldırılmasınayöneliktir. Bu kapsamda yeniden yargılama sürecinde mahkemelerce yapılmasıgereken iş, öncelikle hak ihlaline yol açan mahkeme kararının ortadankaldırılmasından ve Anayasa Mahkemesini ihlal sonucuna ulaştıran nedenlerigideren, ihlal kararında belirtilen ilkelere uygun yeni bir karar verilmesindenibarettir. Bu sebeple kararın bir örneğinin yeniden yargılama yapılmak üzereilgili mahkemeye gönderilmesine karar verilmesi gerekir.
54. Dosyadaki belgelerden tespit edilen 257,50 TL harç ve 2.475TL vekâlet ücretinden oluşan toplam 2.732,50 TL tutarındaki yargılama giderininbaşvuruculara müştereken ödenmesine karar verilmesi gerekir.
VI. HÜKÜM
Açıklanan gerekçelerle;
A. Başvurunun başvurucu Gülten Acar yönünden DÜŞMESİNE,
B. Başvurucular Mehmet Ali Özarslan, Sevil Çiçek, Nurten Boran,Nimet Tekindağ ve Ayşe Çidem Tekindağ yönünden;
1. Mahkemeye erişim hakkının ihlal edildiğine ilişkin iddianınKABUL EDİLEBİLİR OLDUĞUNA,
2. Anayasa’nın 36. Maddesinde güvence altına alınan mahkemeyeerişim hakkının İHLAL EDİLDİĞİNE,
C. Kararın bir örneğinin mahkemeye erişim hakkının ihlalininsonuçlarının ortadan kaldırılması için yeniden yargılama yapılmak üzere Beykoz1. Asliye Hukuk Mahkemesine (E.2014/387 ve K.2014/528) GÖNDERİLMESİNE,
D. 257,50 TL harç ve 2.475 TL vekâlet ücretinden oluşan toplam2.732,50 TL yargılama giderinin başvuruculara MÜŞTEREKEN ÖDENMESİNE,
E. Ödemelerin, kararın tebliğini takiben başvurucuların Hazineve Maliye Bakanlığına başvuru tarihinden itibaren dört ay içinde yapılmasına;ödemede gecikme olması hâlinde bu sürenin sona erdiği tarihten ödeme tarihinekadar geçen süre için yasal faiz UYGULANMASINA,
F. Kararın bir örneğinin Adalet Bakanlığına GÖNDERİLMESİNE11/12/2019 tarihinde OYBİRLİĞİYLE karar verildi.
FARKLIGEREKÇE
Tapu siciline güvenilerek satın alınan taşınmazın bir bölümününorman vasfıyla Hazine adına tespit ve tescilinden dolayı uğranılan zararıntazmin edilmesi talebiyle açılan davanın zamanaşımından reddedilmesi sebebiylemahkemeye erişim hakkının ihlal edildiğine karar verilmiştir.
Kararın gerekçesinde; Yargıtayın 18/11/2009 tarihli kararındanönceki içtihadı devletin tapu sicilinin tutulmasından doğan sorumluluğunun tapukütüğünün oluşumu sırasında yapılan hataları kapsamadığı yolunda iken içtihatdeğişikliği ile 4721 sayılı Kanunun 1007. maddesinde öngörülen tazminat yolununkadastro tespiti aşamalarındaki işlemlerden doğan zararların telafisi yönündende etkili hâle geldiği, on yıllık zamanaşımı süresinin bu içtihat değişikliğiile oluşan hukukî yol için 18/11/2009 tarihinde yeniden işlemeye başlayacağısöylenemese de, bu tarihten önce zamanaşımı süresi dolan başvurucuların davaaçmalarını mümkün kılacak makul bir süre öngörülmesi gerektiği belirtilerek,somut olayda başvurucuların mezkûr içtihat değişikliğinden 1 yıl 10 ay 15 gün sonraaçtıkları davanın makul kabul edilebilecek bir sürede açıldığı sonucunavarılmış ve davanın zamanaşımından reddedilmesinin kamu yararı ile bireyinmahkemeye erişim hakkı arasında kurulması gereken adil dengeyi başvurucularaleyhine bozarak anılan hakka yapılan müdahaleyi orantısız kıldığı gerekçesiyleihlal kararı verilmiştir (§§ 38-45).
Oybirliğiyle alınan ihlal kararına katılmakla birlikte, somutolayda zamanaşımından reddedilen davanın mezkûr içtihat değişikliğinden 1 yıl10 ay 15 gün sonra açıldığı ve bu sürenin makul olduğu belirtilerek ihlalsonucuna varılmasının isabetli olmadığını düşünüyorum.
Bilindiği gibi, konuya ilişkin ilke kararımızda, 18/11/2009tarihinden önce zamanaşımı süresi dolan davalar bakımından, Yargıtayın içtihatdeğişikliğinden sonra ortaya çıkan ve AİHM ile Anayasa Mahkemesi tarafından daetkili bir hukuk yolu olduğu kabul edilen 4721 sayılı Kanunun 1007. maddesikapsamında tazminat davası açılmasını mümkün kılacak makul sürenin ne kadarolacağının takdirinin derece mahkemelerine ve özellikle içtihat mahkemesikonumunda olan Yargıtaya ait olduğunda kuşku bulunmadığı belirtilmiştir (YaşarÇoban [GK], B. No: 2014/6673, 25/7/2017, § 73).
İncelenen başvuruya konu red kararının, yukarıda belirtilen ilkekararımızdan önce verildiği (14/10/2014) ve kesinleştiği (20/3/2017) dikkatealındığında, makul sürenin belirlenmesinde takdir yetkisinin derecemahkemelerine ve özellikle Yargıtaya ait olduğuna ilişkin tespitten ayrılmanınuygun olmadığı açıktır.
Somut başvuruda da içtihat değişikliğinden başvuruya konudavanın açılmasına kadar geçen sürenin makul olup olmadığı Mahkememizcedeğerlendirilmeden, bu değerlendirmenin derece mahkemelerince yapılmasıgerektiği ve bu süreye ilişkin bir inceleme yapılmadan zamanaşımı sebebiyledavanın reddine karar verilmesinin mahkemeye erişim hakkına yapılan müdahaleyiorantısız kıldığı gerekçesiyle ihlal kararı verilmesinin ilke kararımıza uygunolacağı düşüncesiyle çoğunluğun kararına katılıyorum.
Üye
M. Emin KUZ