TÜRKİYE CUMHURİYETİ
ANAYASA MAHKEMESİ
BİRİNCİ BÖLÜM
KARAR
GÖKTUĞ TOLGA DEMİRALP BAŞVURUSU
(Başvuru Numarası: 2014/20219)
Karar Tarihi: 26/10/2016
BİRİNCİ BÖLÜM
KARAR
Başkan
:
Burhan ÜSTÜN
Üyeler
:
Nuri NECİPOĞLU
Hicabi DURSUN
Rıdvan GÜLEÇ
Yusuf Şevki HAKYEMEZ
Raportör
:
Şermin BİRTANE
Başvurucu
:
Göktuğ Tolga DEMİRALP
I. BAŞVURUNUN KONUSU
1. Başvuru, hatalı teşhis ve tedavi uygulanması nedeniyle maddive manevi varlığın korunması ve geliştirilmesi hakkının; olayda kusuru bulunankamu personeli aleyhine açılan tazminat davasının reddine dair kararlarıngerekçesiz olması ve davanın makul sürede sonuçlandırılamaması nedenleriyleadil yargılanma hakkının ihlal edildiği iddialarına ilişkindir.
II. BAŞVURU SÜRECİ
2. Başvuru 29/12/2014 tarihinde Anayasa Mahkemesine doğrudanyapılmıştır. Başvuru formu ve eklerinin idari yönden yapılan ön incelemesineticesinde başvurunun Komisyona sunulmasına engel teşkil edecek bireksikliğinin bulunmadığı tespit edilmiştir.
3. Birinci Bölüm Üçüncü Komisyonunca 28/5/2015 tarihinde,başvurunun kabul edilebilirlik incelemesinin Bölüm tarafından yapılmasına kararverilmiştir.
4. Başvuru belgelerinin bir örneği 28/3/2016 tarihinde, bilgiiçin Adalet Bakanlığına (Bakanlık) gönderilmiştir. Bakanlık görüş sunmamıştır.
III. OLAY VE OLGULAR
A. Olaylar
5. Başvuru formu ve eklerinde ifade edildiği şekliyle ve UlusalYargı Ağı Bilişim Sistemi'nden (UYAP) erişilen bilgi ve belgeler çerçevesindeilgili olaylar özetle şöyledir:
6. Başvurucu, 19/5/1997 tarihinde geçirdiği trafik kazasıüzerine Konya Numune Hastanesine kaldırılmış; anılan Hastanede başvurucuyatıbbi müdahalede bulunulmuştur. Anılan Hastane tarafından verilmiş 19/5/1997 tarihlirapor ve hasta müşahade belgelerinde, başvurucunun genel durumunun orta veşuurunun açık, fizik muayenesinin normal olduğu, frontal bölge ön kısmında kesibulunduğu, gözlem amacıyla ve kapalı kafa travması tanısı ile Beyin CerrahisiServisine yatırıldığı, radyografileri ile bilgisayarlı beyin tomografisinin(BBT) normal olarak değerlendirildiği, hayati tehlikesi bulunmadığı, tedavisonrası aynı tarihte hastanın kendi isteği üzerine taburcu edildiğibelirtilmiştir.
7. Başvurucu, yakınları tarafından aynı tarihte Ankara B. TıpMerkezine getirilmiş, burada yapılan muayenede "Glaskovkoma skoru 15,4 extremite felç, ellerde tama yakın 4/5 felç, alt extremitelertam felç, T1 (Trokal 1) omurga seviyesi altında his kaybı mevcut, boyun 6-7omurlarında kayma, omur yaralanması mevcut" şeklindedeğerlendirilerek ameliyata alınmış; cerrahi müdahalelere rağmen felçlikalmıştır. Bireysel başvuru formunda başvurucu tekerlekli sandalyeye mahkûmşekilde hayatını sürdürdüğünü belirtmiştir.
8. Başvurucunun babasının şikâyeti üzerine Sağlık BakanlığıTeftiş Kurulu tarafından başvurucunun ilk tedavisini yapan Doktor M.B. hakkındainceleme ve soruşturma yapılmış, Konya Selçuk Üniversitesi Nöroşirurji AnabilimDalı öğretim üyelerinden oluşan üç kişilik bilirkişi heyetinden, başvurucununbaş ve boyun tomografileri ve diğer radyoloji tetkiklerinin normal olarakdeğerlendirilip değerlendirilemeyeceği sorulmuştur. Ayrıca olay günü KonyaNumune Hastanesinde başvurucuya tedavi uygulayan personelin ifadelerialınmıştır.
9. Soruşturma sonucunda Sağlık Bakanlığı başmüfettişi tarafındanhazırlanan26/8/1997 tarihli raporun ilgili kısımları şöyledir:
"...icapçı nöbetçi Nöroşirurji Uzmanı Op.Dr. M.B.'nin hastaya aittelekardiyografi, lumbosakral film, ...kafa grafisi,...beyin tomografisi ileilk altı omuru gösteren servikal tomografiyi değerlendirerek normal bulduğu,ancak hasta yakınlarının hastanın boynunun ağrıdığını, ayağının altınıntırnakla çizilince tepki göstermediğini, ayaklarında hissizlik ve çekememeşikayetlerinin olduğunu ısrarla belirtmelerine rağmen, hastanın felç yönündendoğru dürüst bir muayeneden geçirilmediği, şayet usulüne uygun nörolojik sistemmuayenesi yapılmış olsaydınörolojik muayene normal değerlendirilmeyerek, B. TıpMerkezinde yapılan muayenede tespit edilen 'Glaskov koma skoru 15,4 extremitefelç, ellerde tama yakın 4/5 felç, alt extremiteler tam felç, T1 (Trokal 1)omurga seviyesi altında his kaybı mevcut, 6-7 boyun omurlarında kayma, omuryaralanması mevcut' şeklindeki değerlendirmenin hiç olmazsa birininyakalanacağı, M.B'nin boyunla ilgili şikayetler için servikal bölgedetetkikleri yoğunlaştırmak yerine Bilirkişi Raporunda da belirtildiği gibiservikal bölge için radyolojik tetkik yaptırmayarak böylece C 6-7'de bulunankemik patolojiyi atladığı, yine Bilirkişi Raporunda belirtildiği üzere servikaltomografide ilk altı boyun omurunun tetkik edildiği, ancak altı ve yedinciboyun omurlarına bakılmadığı, hadisenin de zaten 6. ve 7. boyun omurlarındabulunduğundan dolayı bu bölgenin tomografisi de incelenmeyerek bölgedeki kemikpatolojinin tomografi ile de tespitine imkan kalmadığı, Op.Dr. M.B.'ninhastanın teşhisini yanlış koyarak hasta sahiplerine hastanın hiç bir şeyi yok,istediğiniz zaman taburcu olabilirsiniz diyerek, bu yaklaşımıyla hastasahiplerince inandırıcı bulunmadığından hastayı bir başka yere nakletmeye hastasahiplerini yönlendirdiği, hastanın bir boyunlukla korunmasını dahisağlamayarak transportuna neden olduğu,
Böylelikle gerekli tetkikleri yapmayarak,yanlış teşhis koyarak, hastaya zamanında gerekli müdahaleyi yapmayarak,korunmasız bir halde transportuna sebebiyet vererek hasta Tolga Demiralp'inellerini ve ayaklarını kullanamaz, üriner ve anal sistemini kontrol edemez birhalde tekerlekli sandalyeye bağlı kalmasına neden olunduğundan, Konya NumuneHastanesiNöroşirurji Uzmanı Op.Dr. M.B.'nin, incelenen hastane kayıtları,bilirkişi raporu, tanık ve savunma ifadelerine göre kusurlu olduğuanlaşılmıştır."
10. Anılan raporun sonuç bölümünde, M.B. hakkında 14/7/1965 tarihlive 657 sayılı Devlet Memurları Kanunu'nun 125. maddesinin birinci fıkrasının Cbendinin (ı) alt bendi uyarınca 1/8 oranında aylıktan kesme cezası uygulanmasıteklif edilmiş; ayrıca konu ile ilgili fezleke düzenlendiği belirtilmiştir.
11. Sağlık Bakanlığının 14/11/1997 tarihli işlemiyle M.B.hakkında 1/8 oranında aylıktan kesme cezası uygulanmıştır.
1. İlgili Doktor HakkındaAçılan Ceza Davasına İlişkin Süreç
12.Adı geçen Doktor M.B. hakkında kamu davası açılmış; Konya 6.Asliye Ceza Mahkemesince verilen 25/12/2000 tarihli ve E.1999/1974, K.2000/2118sayılı kararla davanın 21/12/2000 tarihli ve 4616 sayılı 23 Nisan 1999 TarihineKadar İşlenen Suçlardan Dolayı Şartla Salıverilmeye, Dava ve CezalarınErtelenmesine Dair Kanun'un 4. maddesi uyarınca kesin hükme bağlanmasınınertelenmesine hükmedilmiştir.
2. Sağlık Bakanlığı Aleyhine Açılan TazminatDavasına İlişkin Süreç
13. Başvurucu, Sağlık Bakanlığına müracaat etmiş; Konya NumuneHastanesinde kendisine uygulanan işlemler nedeniyle felçli kaldığını, ilk tedavisiniyapan Doktor M.B.nin gerekli tetkikleri yapmadığını, Sağlık Bakanlığıbaşmüfettişi tarafından hazırlanan 26/8/1997 tarihli raporda Doktor M.B.ninyanlış teşhis koyduğunun tespit edildiğini ve bu nedenle idarenin hizmet kusurubulunduğunu belirterek kendisi yönünden 2.000 TL manevi, 15.000 TL maddi vebabası Metin Demiralp için 2.000 TL manevi tazminat talep etmiştir. Bu talep17/6/1998 tarihli işlemle reddedilmiştir.
14. Bunun üzerine başvurucu, 17/9/1998 tarihinde Konya 1. İdareMahkemesinde Sağlık Bakanlığı aleyhinetazminat davası açmış; kendisi yönünden5.000 TL manevi, 15.000 TL maddi, anne ve babası için ayrı ayrı 2.500 TL manevitazminat talep etmiştir.
15. Konya 1. İdare Mahkemesi tarafından alınan 28/2/2000 tarihliraporda 1. derece kalıcı sakatlık hâli nedeniyle başvurucunun çalışma gücündekiazalma oranının %100 olduğu belirtilmiştir.
16. Konya 1. İdare Mahkemesinin 6/7/2000 tarihinde davanınkabulü yönünde verdiği karar, Danıştay 10. Dairesinin 19/3/2002 tarihlikararıyla idarenin hizmet kusurunun tespiti için Adli Tıp Kurumundan raporalınması gerektiği gerekçesiyle bozulmuştur.
17. Bozma üzerine yapılan yargılama sonucunda Konya 1. İdareMahkemesi, ara kararlarına rağmen davalı idarece gerekli tıbbi kayıtlarıngönderilmemesi nedeniyle Adli Tıp Kurumu tarafından kusur tespitininyapılamadığını, bu nedenle dava dosyası içeriğindeki mevcut bilgi ve belgeleregöre karar verilmesi gerektiğini belirtmiştir.
18. Mahkeme, 28/9/2007 tarihli ve E.2005/353, K.2007/1359 sayılıkararıyla davanın kabulü ile başvurucu lehine 15.000 TL maddi, 2.000 TL manevi,babası yönünden 2.000TL manevi olmak üzere toplam 19.000 TL tazminatın idareyebaşvuru tarihi olan 18/5/1998 tarihinden itibaren hesaplanacak yasal faiziylebirlikte ödenmesine karar vermiştir. Kararın gerekçesi şöyledir:
“Bakılan davada, davacıların 19/5/1997tarihinde trafik kazası geçirdikleri saat 17:30 sıralarında, Tolga Demiralp'inyaralı olarak Konya Numune Hastanesine getirildiği, ilk müdahalenin acilserviste nöbetçi pratisyen doktor ile nöbetçi KBB uzmanı doktor tarafındanyapıldığı, röntgen filmlerinin çekildiği ve kan tetkiklerinin yapıldığı, icapçınöbetçi Nöroşirurji uzmanı doktorun hastaneye çağrıldığı, kendisine daha önceçekilen filmler ile ayrıca beyin tomografisi ve ilk altı omuru gösterenservikal tomoğrafiyi değerlendirerek normal bulduğu, hasta yakınlarınınısrarına rağmen ayak uyuşmasının değerlendirilmeyerek icapçı doktorunhastaneden ayrıldığı, hasta yakınlarının hastayı istedikleri yere istediklerigibi götürülebileceği söylendiği, anne-baba hastayı saat 23 sıralarındaambulansla Ankara B. Tıp Merkezine götürdükleri, hastaya boyunluk takılmadığıve söylenmediği, saat 02:00 sıralarında B. Tıp Merkezinde nörolojik muayeneyapıldığı ve hastanın kısmen felç olduğununve 6-7 omurlarında kayma tespitedildiği, hastanın tedavisine rehabilitasyon merkezinde devam edildiği,4/6/1997 tarihli raporda, hastanın felç olduğunun ifade edildiği, günde 5-6 kezdeğişen sonda ile yaşadığı, bunun üzerine davacılarca Sağlık Bakanlığı'nabaşvurularak G.Tolga Demiralp için 2.000.YTL manevi, 15.000.YTL maddi ve BabaMetin Demiralp için 2.000.YTL manevi tazminat istendiği anılan talebin17.06.1998 gün ve 09970 sayılı işlemle reddi üzerine, bakılmakta olan davanınaçıldığı anlaşılmaktadır.
Danıştay 10. Dairesi'nin 19/3/2002 gün ve2000/6040 esas; 2002/776 sayılı kararıyla idarenin hizmet kusurunun tesbitiiçin Adli Tıp Kurumu aracılığı ile dosya üzerinde yaptırılacak inceleme sonrasıbir karar verilmesi gerekçesiyle bozulması üzerine mahkememizce bozma kararınauyularak dosyanın Adli Tıp Kurumuna gönderildiği, 2/11/2005 tarihinde Adli TıpKurumu tarafından hasta hakkında düzenlenmiş tüm tıbbi belgelerin aslı yadaokunaklı fotokopilerinin ve çekilen tüm film ile grafilerin teminengönderilmesi istenmiştir. Adli Tıp Kurumunun dosya üzerinde hizmet kusurununvarlığını tesbit edebilmesi amacıyla gerekli belgelerin, film ve grafilerintemini için 23/11/2005 tarihli ara kararımızla davalı idareden ve B. TıpMerkezi'nden tüm tıbbi belgeler istenilmesine rağmen, B. Tıp Merkezi'nin hastadosyasının ve grafilerin 16/7/2002 tarihinde Konya 3. Asliye Hukuk Mahkemesinegönderildiğine ilişkin cevap verildiği, davalı idarece istenen belgelerintamamı sunulmadığından 08/02/2006 tarihli ara kararımızla, davalı Sağlık Bakanlığı'ndanSağlık Bakanlığı müfettişlerinde olduğu anlaşılan davacı hastaya yapılan KonyaNumune Hastanesi'ndeki müdahaleye ilişkin film, grafi ve tomografilerinistenildiği, Konya 3. Asliye Hukuk Mahkemesinden B. Tıp Merkezine ait tümfilmler, tomografiler BBT ve grafilerin istenildiği, Konya 3. Asliye HukukMahkemesi'nce ara karar gereklerinin yerine getirildiği, davalı idaretarafından ise istenilen belgelerin asılları, film, grafi ve tomogrofilerinSağlık Bakanlığı Başmüfettişlerinden Ü. K. tarafından teslim alındığı, halenteslim edilmediği yönünde cevap verilmiştir. Bunun üzerine 21/03/2006 tarihliara kararımızla 20 gün süre verilerek davalı Sağlık Bakanlığından, Konya NumuneHastanesinde davacıya yapılan tıbbi müdahaleye ilişkin tüm film, grafi ve tomografilerinikinci kez istenilmesine, ara kararı gereği yerine getirilmediği takdirdeilgililer hakkında Cumhuriyet Başsavcılığı'na suç duyurusunda bulunulacağıbildirilmesine rağmen ara karara cevap verilmemesi üzerine dosyada teminedilebilen tıbbi belgelerle birlikte dosyanın 8/6/2006 tarihinde ikinci kezAdli Tıp Kurumuna gönderildiği, 18/12/2006 tarihinde ise Adli Tıp Kurumutarafından mevcut grafiler arasında Konya Numune Hastanesi'nde çekilen servikalBT'ler olmadan kusur tespitinin yapılamayacağı gerekçesiyle dosya tekrarmahkememize gönderilmiştir. Davacı hasta için Konya Numune Hastanesi'ndeçekilen servikal BT'lerin tamamının mahkememize ibrazı için 06/03/2007tarihinde davalı Sağlık Bakanlığı'ndan ara kararımızla istendiği, bu kararacevaben istenilen belgelerin 07/06/2007 tarih ve 4626 sayılı yazıları ekindeMahkememize gönderildiği ifade edilmiş ancak; dosyada yapılan tetkik sonucu07/06/2006 tarih ve 4626 saylı davalı idare yazısı ekinde Mahkememize sadeceAnkara B. Tıp Merkezinde yapılan tıbbi işlemlere ilişkin belgeler ile filmleringönderildiği bunlar arasında Konya Numune Hastanesinde çekilen servikalBT'lerin mevcut olmadığının anlaşılması üzerine, 17/05/2007 tarihinde ikinci veson kez istenilmesine, ara karar gereğinin süresinde yerine getirilmemesihalinde defalarca yapılan ara karara rağmen davalı idarece istenilen belgesunulmadığından dosyadaki bilgi ve belgelere göre karar verileceği hususundason bir ara karar daha yapılmıştır.
Bu ara kararımıza verilen cevapta, 26/06/2007tarihli Konya Valiliği İl Sağlık Müdürlüğünün yazısında dava ile ilgili olarakKonya Numune Hastanesinin hasta dosyasında servikal tomografilerin olmadığı vetomografi cihazının da çekilen tomografileri hafızasına kaydetmediği, bahsigeçen tomografilerin 26/06/1997 tarihinde Sağlık Bakanlığı Başmüfettişi Ü.K.'ye teslim edildiği ve halen teslim alınmadığı ifade edilmiştir. Mahkememizceyapılan ara kararlara rağmen davacı hastanın Konya Numune HastanesindeçekilenServikal BT'lerin en son Sağlık Bakanlığı Başmüfettişi Ü. K.'ye teslim edildiğiancak ısrarla Mahkememize ibraz edilmediği anlaşıldığından bu haliyle Adli TıpKurumunca da hizmet kusurunun tespiti yönünde inceleme yapılmasının mümkünolmadığı dikkate alınarak dava dosyası içereğindeki mevcut bilgi ve belgelere görekarar verilmesi gerekmektedir.
Dosyada bulunan belge ve bilgilerindeğerlendirilmesinden; G.Tolga Demiralp'in yaralı olarak anılan hastaneyegetirilmesini müteakip rutin muayene, müdahaleler yapılarak icapçı nöbetçiNöroşirurji uzmanının çağrıldığı, anılan doktorun çekilen film ve tahlilleryanında beyin tomogrofisi ve ilk altı omuru gösteren servikal tomografideğerlendirerek hastayı normal bulduğu, Sağlık Personeli olan anne ve babanınayaklardaki his kaybına dikkat çekmesine rağmen felç yönünde muayene yapmayayanaşmadığı, ilk altı omurla ilgili tomogrofiyi yeterli bulduğu, oysa dahasonra yapılan muayenelerde 6-7 omurlarda kayma tespit edildiği, anılan doktoruntomogrofiyi daha alttan istemesi halinde bunu tespit edebileceği, hastasahiplerine hastanın hiçbir şeyi olmadığını, istedikleri zamangötürebileceklerini, dosyasında boyunluk notunun bulunmadığının orada bulunantanıklarca ifade edildiği, sonradan boyunluk notunun dosyaya girdiği, neticeolarak anılan doktorun gerek muayene ve teşhisteki özensizliği, gerekseboyunluksuz olarak hasta sevkine izin vermesi sebebiyle hizmet kusuru oluştuğusonuç ve kanaatine varılmıştır. Nitekim davalı idare başmüfettişince hazırlanan26/08/1997 gün ve 101/12 sayılı soruşturma raporunda da; anılan doktorun muayene-teşhisve hasta takibi konusundaki kusuru ortaya konularak, disiplin cezasıönerilmiştir.
Hizmet kusurunun tespitinden sonra buna dayalımaddi sorumluluğu ele almak gerekir. Davacıların talep ettiği maddi tazminatG.Tolga Demiralp'in iş gücü kaybı sebebiyle uğradığı maddi zarara karşılıktır.Anılan zararın hesabı için öncelikle Konya Adliyesinde görevli Adli Tıp UzmanıDr. Ertan Güven'den alınan 28/2/2000 tarihli raporda özetle, "TolgaDemiralp'in çalışma gücündeki azalma oranının %100 olduğu, 1. derece sakatlıkolduğu, iyileşmesinin söz konusu olmayacağı" görüşüne yer verilmiş olup,buna göre re'sen seçilen Av. Uğur Şen Aydın'dan G.Tolga Demiralp'in çalışmagücündeki azalma sebebiyle uğradığı maddi zararın hesaplanması istenilmiş olup6/3/2000 tarihli raporda "Netice olarak, iskontolu kazanç tutarı,30.264,81.YTL olduğu." belirtilmiştir.
Anılan rapor taraflara tebliğ edilmiş olupdavacı tarafça itiraz edilmemiş davalı idare tarafından sunulan 11/5/2000havale tarihli dilekçe ile "Sakatlık derecesinin usulsüz tespit edildiği,hastanın çalışma yaşının yanlış alındığı, ücret miktarının fahiş bulunduğu,müterafik kusurun değerlendirilmediği," ileri sürülerek itiraz edilmiştir.Anılan raporun değerlendirilmesi sonucu, gerek çalışma günü kaybı, gerekse çalışmagücü kaybına bağlı maddi zararın hesabı mahkememizce de hukuka ve usulüne uygunbulunup davalı idare itirazına itibar edilmemiştir.
Sonuç olarak davacılardan; G.Tolga Demiralp'in30.264,81.YTL maddi zarara uğradığı, ancak mahkemeler taleple bağlı olduğundan,15.000.YTL maddi tazminat talebinin kabulü gerektiği kanaatine varılmış olup,anılan miktara idareye başvuru tarihi olan 18/5/1998 tarihinden itibaren yasalfaiz yürütülmesi gerekmektedir.
Manevi tazminat talebine gelince, davacılardanG.Tolga Demiralp'in belden aşağısının felç olup, sonda ile ve tekerleklisandalyeye mahkum yaşadığı tartışmasızdır. 16 yaşında kolej öğrencisi olan birkişi için anılan durumun derin bir elem ve ızdırap sebebi, hatta yaşama istekve hevesini törpüleyen bir durum olduğu kuşkusuzdur. Bu durumun, aynı şekildesürekli çocuğun sondasını değiştirmek için okula giden ve orada sağlıklıçocuklar yanında kendi çocuğunun durumunu gören, anne-baba için de geçerliolduğunun kabulü gerekir. Bu sebeple davacılar içinde, manevi zararın oluştuğusabittir. Manevi zararın miktarına gelince, doktrinde uygulamada kabul görenilkeye göre manevi tazminat elem ve ızdırabı bastırmaya dönük bir tatmin aracıolup, taraflardan birinde zenginleşme diğerinde fakirleşme sebebi olamaz. Buaçıklama ışığında, manevi tazminat taleplerini değerlendirecek olursak;
Davacı G.Tolga Demiralp ile Metin Demiralpiçin davalı idareye yapılan müracaatta her biri için 2.000.YTL istendiği halde,dava dilekçesinde G.Tolga Demiralp için 5.000.YTL, Metin Demiralp için 2.500.YTListenilmektedir. Davalı idareye başvuru aynı zamanda çıkarılmak istenenuyuşmazlığın somutlaştırılması olup, yargı yerine yapılan başvuruda da, bumiktarla sınırlı talepte bulunmak gerekir. Bu durumda uyuşmazlığın anılandavacıların herbiri için 2.000.YTL üzerinden görülmesi gerekmektedir. Bu rakamise yukarıda açıklanan manevi tazminatla ilgili ilkelere aykırı olmayıp G.TolgaDemiralp ve Metin Demiralp'in herbiri için 2.000.YTL manevi tazminat talebininkabulü, fazlaya ilişkin taleplerinin reddi gerekmektedir.”
19. Anılan kararın temyizi üzerine her ne kadar Danıştay 10.Dairesi, İlk Derece Mahkemesi kararının maddi tazminata ilişkin kısmı hakkındabozma kararı vermiş ise de başvurucunun karar düzeltme talebi sonucundaDanıştay 15. Dairesi, 15/5/2013 tarihli E.2013/3230, K.2013/3404 sayılıilamıyla bozma kararını kaldırarak Konya 1. İdare Mahkemesince verilen kararınonanmasına karar vermiştir.
20. Anılan karar 14/9/2013 tarihinde başvurucu vekiline tebliğedilmiştir.
3. Başvurucu Tarafındanİlgili Doktor Aleyhine Hukuk Mahkemesinde Açılan Tazminat Davasına İlişkinSüreç
21. Başvurucu 29/4/2003 tarihinde, felç olması ve bakıma muhtaçkalmasında kusuru bulunduğundan bahisle Doktor M.B. aleyhine maddi ve manevitazminat davası açmıştır.
22. Konya 2. Asliye Hukuk Mahkemesi, Sağlık Bakanlığı aleyhineKonya 1. İdare Mahkemesinin E.2005/353 sayılı dosyasında açılan tam yargıdavasının sonucunun beklenmesine karar vermiştir.
23. Konya 2. Asliye Hukuk Mahkemesi, 27/12/2013 tarihli veE.2003/388, K.2013/923 sayılı kararıyla davanın husumet nedeniyle reddine kararvermiştir. Kararın gerekçesinin ilgili kısmı şöyledir:
"...Davacı, davalının çalıştığı KonyaNumune Hastanesinde muayene olmuştur. Bu muayenelerde davalının kusurlu olduğu,gerektiği gibi ilk müdahalenin yapılmadığı, davalının kasıtlı davranarakdavacının felç olmasına sebebiyet verdiği iddia edilmektedir. Dosyanınincelenmesinde; davalı gerçek kişilerin kusur tazminatı sorumluluğu,davalıların çalıştığı kurumun da kusur sorumluluğuna dayanmaktadır. Kişiselkusur, görevi ihmal nedenlerine dayanarak hizmetin yürütülmesi esnasındailgililerin zarar görmesi nedeni ile açılan tazminat davaları adli yargıdagörülmekte idi. Buna mukabil idare aleyhine açılan davada ise dava idariyargıda görülmekte idi. Ne var ki Yargıtay 20. Hukuk Dairesinin 30/05/2011tarih, 2010/6764 esas, 2011/6100 karar sayılı ilamı ile görev hususunda öncedenberi yapılan uygulamalar değişmiştir. Bu kararda Yargıtay, kamu görevlilerininveya bunların kullandığı araç ve gereçlerin kusur, ihmal ve hatalarından dolayıkamu hizmetinin yerine getirildiği sırada kişilerin zarar görmesi halindemeydana gelecek kusurun kamu kurumunun hizmet kusurunu oluşturacağını,buradakamu görevlisinin hizmetten ayrılabilen kişisel kusurundan bahsetmenin kesinliklemümkün olmayacağını, kamu görevlisinin kusurunun da hizmet kusuru olacağını, bunedenle kamu görevlilerinin kasti kusurlarından dolayı aleyhine davaaçılabileceğini kabul edilmesinin mümkün olamayacağını, ancak kamu idaresialeyhine dava açılabileceğini, kamu görevlisi hakkında açılan davaların husumetyokluğu nedeni ile reddine karar verilmesi gerektiği belirtilmiştir. Bu durumdadavalı M.B. hakkında açılan davanın husumet nedeniyle reddine karar vermekgerekmiştir..."
24. Başvurucunun anılan kararı temyiz etmesi üzerine Yargıtay 4.Hukuk Dairesi, 15/5/2014 tarihli ve E.2014/6727, K.2014/7964 sayılı ilamıylaİlk Derece Mahkemesi kararını onamıştır.
25. Başvurucunun karar düzeltme talebi de Yargıtay 4. HukukDairesinin 4/11/2014 tarihli ve E.2014/11224, K.2014/14488 sayılı ilamıylareddilmiştir.
26. Bu karar, 5/12/2014 tarihinde başvurucu vekiline tebliğedilmiş; başvurucu 29/12/2014 tarihinde bireysel başvuruda bulunmuştur.
4. Sağlık Bakanlığı Tarafından İlgili DoktorAleyhine Hukuk Mahkemesinde Açılan Rücu Davasına İlişkin Süreç
27. Sağlık Bakanlığı tarafından 7/11/2001 tarihinde, Konya 3.Asliye Hukuk Mahkemesinde Konya 1. İdare Mahkemesi kararı uyarınca ödenmiş olanmiktarların hizmet kusuru bulunduğundan bahisle rücuen doktor M.B.'den tahsilitalebiyle adı geçen doktor aleyhine alacak davası açılmıştır.
28. Konya 3. AsliyeHukuk Mahkemesinin 26/1/2016 tarihli veE.2001/1033, K.2016/45 sayılı kararıyla, davacı idarenin Ankara 12. İcraMüdürlüğünde başvurucu tarafından başlatılan icra takibi nedeniyle 7/5/2001tarihinde başvurucuya 43.104,27 TL tazminat ve faiz, 20/4/2001 tarihindeyargılama gideri olarak 954,19 TL ödediğinin tespit edildiği belirtilmiştir.
29. Anılan kararda, rücu şartlarının oluştuğu gerekçesiyledavanın kabulü ile M.B'nin tespit edilen 43.104,27 TL'nin 7/5/2001 tarihinden,954,19 TL'nin 20/4/2001 tarihinden, ıslah ile ek olarak istenen 551,68 TL'nin28/9/2001 tarihinden itibaren işletilecek yasal faiziyle birlikte davacıidareye ödemesine hükmedilmiştir.
30. Söz konusu karar10/2/2016 tarihinde M.B tarafından temyizedilmiş olup temyize ilişkin yargılama devam etmektedir.
B. İlgili Hukuk
1. İlgili Mevzuat
31. Anayasa'nın 40. maddesinin üçüncü fıkrası şöyledir:
“Kişinin, resmî görevliler tarafından vâki haksız işlemler sonucuuğradığı zarar da, kanuna göre, Devletçe tazmin edilir. Devletin sorumlu olanilgili görevliye rücu hakkı saklıdır. "
32.Anayasa'nın 125. maddesinin yedinci fıkrası şöyledir:
“İdare, kendi eylem ve işlemlerinden doğan zararı ödemekleyükümlüdür."
33. Anayasa'nın 129. maddesinin beşinci fıkrası şöyledir:
"Memurlar ve diğer kamu görevlilerininyetkilerini kullanırken işledikleri kusurlardan doğan tazminat davaları,kendilerine rücu edilmek kaydıyla ve kanunun gösterdiği şekil ve şartlara uygunolarak, ancak idare aleyhine açılabilir."
34.657 sayılı Kanun’un "Kişilerinuğradıkları zararlar" kenar başlıklı 13. maddesinin birincifıkrasının ilgili kısmı şöyledir:
“Kişiler kamu hukukuna tabi görevlerle ilgili olarak uğradıklarızararlardan dolayı bu görevleri yerine getiren personel aleyhine değil, ilgilikurum aleyhine dava açarlar. .. Kurumun, genel hükümlere göre sorumlu personelerücu hakkı saklıdır.”
35. 1/8/1998 tarihli ve 23420 sayılı Resmî Gazete’de yayımlananHasta Hakları Yönetmeliği’nin (Yönetmelik) “Müracaat,Şikâyet ve Dava Hakkı” kenar başlıklı 42. maddesi şöyledir:
“Hastanın ve hasta ile ilgili bulunanların, hasta haklarının ihlalihalinde, mevzuat çerçevesinde her türlü müracaat, şikayet ve dava haklarıvardır.”
36. 6/1/1982 tarihli ve 2577 sayılı İdari Yargılama UsulüKanunu’nun “Doğrudan doğruya tam yargıdavası açılması” başlıklı 13. maddesi şöyledir:
“İdari eylemlerden hakları ihlal edilmişolanların idari dava açmadan önce, bu eylemleri yazılı bildirim üzerine veya başkasüretle öğrendikleri tarihten itibaren bir yıl ve her halde eylem tarihindenitibaren beş yıl içinde ilgili idareye başvurarak haklarının yerinegetirilmesini istemeleri gereklidir. Bu isteklerin kısmen veya tamamen reddihalinde, bu konudaki işlemin tebliğini izleyen günden itibaren veya istekhakkında altmış gün içinde cevap verilmediği takdirde bu sürenin bittiğitarihten itibaren, dava süresi içinde dava açılabilir.
Görevli olmayan adli ve askeri yargımercilerine açılan tam yargı davasının görev yönünden reddi halinde sonradanidari yargı mercilerine açılacak davalarda, birinci fıkrada öngörülen idareyebaşvurma şartı aranmaz.”
37. Yönetmelik’in “SağlıkKurum ve Kuruluşlarının Sorumluluğu” kenar başlıklı 43.maddesişöyledir:
“Hasta haklarının ihlali halinde, personeli istihdam eden kurum vekuruluş aleyhine maddi veya manevi veyahut hem maddi ve hem de manevi tazminatdavası açılabilir.
Ancak, aleyhine dava açılacak merciin kamukurum ve kuruluşu olması halinde;
a) 2577 sayılı İdari Yargılama UsulüKanunu'nun 12 nci maddesine göre; hakkın bir idari işlem dolayısı ile ihlaledilmesi halinde ilgililer, doğrudan doğruya tam yargı davası veya iptal ve tamyargı davalarını birlikte açabilecekleri gibi ilk önce iptal davası açarak budavanın karara bağlanması üzerine dava açma süresi içerisinde tam yargı davasıaçabilirler.
b) Aynı Kanun'un 13 üncü maddesi uyarınca,zarar verici eylemin öğrenildiği tarihten itibaren en geç bir yıl içinde maddive manevi tazminat olarak istenilen tazminat miktarı ayrı ayrı gösterilerekidareye müracaat edilmesi ve talebin açıkça veya zımnen reddi halinde kanunisüresi içinde idari yargı mercilerinde dava açılması gerekir.”
38. Yönetmelik’in “DevletMemuru veya Diğer Kamu Görevlisi Personelin Sorumluluğu” kenarbaşlıklı 44. maddesi şöyledir:
“Bu Yönetmelik'te gösterilmiş olan hasta haklarının fiilenkullanılmasına mani olan veya bu hakları başka şekilde ihlal eden personelin,cezai, mali ve inzibati sorumluluklarının tamamı veya bunlardan bir kısmıdoğabilir.
Birinci fıkrada belirtilen sorumluluklarharicinde, ihlalin durumuna göre, personeli istihdam eden kurum ve kuruluştarafından personel hakkında uygulanacak idari tedbir ve müeyyideler saklıdır.”
39. Yönetmelik’in “KamuPersonelinin Sorumluluğunu Tespit Usulü” kenar başlıklı 45. maddesişöyledir:
“Kamu kurum ve kuruluşlarında görevli personelin, hasta haklarını ihlaleden fiil ve halleri, şikayet halinde veya idarece kendiliğinden tespitedildiğinde, hadisenin takibi, soruşturulması ve gerekir ise müeyyideyebağlanması için doğrudan valiliklerce veyahut Bakanlık veya personelin görevliolduğu kurumlar tarafından müfettiş veya muhakkik görevlendirilir.”
40. Yönetmelik’in “KamuPersoneli Hakkındaki Müeyyideler” kenar başlıklı 46. maddesişöyledir:
“Hasta haklarının Devlet memuru veya diğer kamu görevlisi personeltarafından ve görevleri sırasında herhangi bir şekilde ihlali halindeuygulanacak müeyyideler aşağıda gösterilmiştir:
a) Kamu görevlisi olan personelin fiilininniteliğine göre, soruşturmacı tarafından hakkında disiplin cezası teklifedilmiş ise, mevzuatın öngördüğü disiplin cezaları yetkili amir veya kurullarcausulüne göre takdir edilir.
b) Hak ihlali aynı zamanda ceza hukukuna göresuç teşkil ettiği takdirde, memur olan personel hakkında, Memurin MuhakematıHakkında Kanunu Muvakkat hükümlerine göre yapılan soruşturma sonucunda lüzum-umuhakeme kararı verilir ise, dosya cumhuriyet başsavcılığı'na gönderilerek cezadavası açılması ve böylece personel hakkında fiiline uygun bulunan cezaimüeyyidenin tatbiki sağlanır.
c) Anayasa'nın 40 ıncı maddesinin ikincifıkrası, 129 uncu maddesinin beşinci fıkrası ve 657 sayılı Devlet MemurlarıKanunu'nun 13 üncü maddesi ve ilgili diğer mevzuat uyarınca, memurların vediğer kamu görevlilerinin hukuki sorumluluğu doğrudan doğruya memur aleyhineaçılacak dava yolu ile gerçekleştirilemez. Dava, 43 üncü maddede gösterilenusule göre, ancak idare aleyhine açılabilir. Bu personelin hukukisorumluluğunun doğması, idare aleyhine açılacak dava neticesinde tazmin kararıverilmesine bağlıdır.
Kamu görevlisi personelin verdiği zarar,mahkeme kararı üzerine idare tarafından tazmin edildikten sonra, müsebbibi olansorumlu personele rücu edilir.
d) Kamu görevlisi personelin meslekleriniresmi görevleri dışında serbest olarak icra etmekte iken işledikleri fiillerdendolayı haklarında 47 nci maddeye göre işlem yapılır.”
41. Yönetmelik’in “KamuGörevlisi Olmayan Personelin Sorumluluğu” başlıklı 47. maddesişöyledir:
“Hasta haklarının Devlet memuru veya diğer kamu görevlisi olmayanpersonel tarafından herhangi bir şekilde ihlali halinde uygulanacak müeyyideleraşağıda gösterilmiştir:
a) Kamu görevlisi olmayan personel; haklarıihlal edilen hastanın doğrudan vaki olacak şikayeti üzerine veya bu fiillerinbaşka şekilde tespiti halinde Bakanlık veya başka kurum ve kuruluşlartarafından yapılan bildirim üzerine, bunların özel kanunlara göre kurulmuş olankamu kurumu niteliğindeki meslek kuruluşları haysiyet divanlarınca disiplincezaları ile cezalandırılabilir.
b) Kamu görevlisi olmayan personelin hastahaklarını ihlallerinden doğan hukuki sorumlulukları, genel hükümlere göredoğrudan doğruya kendilerine veya bunları çalıştıran kurum ve kuruluşlara karşıveya hem kendilerine ve hem de çalıştıranlara karşı birlikte dava açılarakileri sürülebilir.
c) Kamu görevlisi olmayan personel hakkında,ceza hukukuna göre suç teşkil eden fiilleri sebebiyle cezai müeyyideler tatbikedilmesi, genel hükümlere göre doğrudan doğruya cumhuriyet savcılıklarınayapılacak ihbar veya şikâyet yoluyla gerçekleştirilebilir.”
2. İlgili Yargı Kararları
42. 12/1/2011 tarihli ve 6100 sayılı Hukuk MuhakemeleriKanunu'nun 3. maddesinde "Her türlüidarî eylem ve işlemler ile idarenin sorumlu olduğu diğer sebeplerin yol açtığıvücut bütünlüğünün kısmen veya tamamen yitirilmesine yahut kişinin ölümünebağlı maddî ve manevî zararların tazminine ilişkin davalara asliye hukukmahkemeleri bakar. İdarenin sorumluluğu dışında kalan sebeplerden doğan aynıtür zararların tazminine ilişkin davalarda dahi bu hüküm uygulanır. 30/1/1950tarihli ve 5521 sayılı İş Mahkemeleri Kanunu hükümleri saklıdır." hükmüdüzenlenmiş, anılan hükmün Anayasa'ya aykırı olduğu ileri sürülerek iptaliistenilmiştir.
43. Anayasa Mahkemesi 16/2/2012 tarihli ve E.2011/35, K.2012/23sayılı kararıyla söz konusu hükmü iptal etmiştir. Kararın gerekçesinin ilgilikısmı şöyledir:
“Anayasa Mahkemesinin daha önceki kimi kararlarında da belirtildiğiüzere, tarihsel gelişime paralel olarak Anayasa'da adlî ve idarî yargı ayrımınagidilmiş ve idarî uyuşmazlıkların çözümünde idare ve vergi mahkemeleriyleDanıştay yetkili kılınmıştır. Bu nedenle, genel olarak idare hukuku alanınagiren konularda idarî yargı, özel hukuk alanına giren konularda adlî yargıgörevli olacaktır. Bu durumda idarî yargının görev alanına giren biruyuşmazlığın çözümünde adlî yargının görevlendirilmesi konusunda yasakoyucununmutlak bir takdir hakkının bulunduğunu söylemek olanaklı değildir. Ancak, idarîyargının denetimine bağlı olması gereken idarî bir uyuşmazlığın çözümü, haklıneden ve kamu yararının bulunması halinde yasakoyucu tarafından adlî yargıyabırakılabilir.
Dava konusu kuralla, sadece kişinin vücutbütünlüğüne verilen maddi zararlar ile buna bağlı manevi zararların ve ölümnedeniyle oluşan maddi ve manevi zararların tazmini konusu kapsama alınmakta vebu tazminat davalarına bakma görevi asliye hukuk mahkemelerine verilmektedir.Buna göre, aynı idari eylem ve işlemler ile idarenin sorumlu olduğu diğersebeplerden kaynaklanan zararlar kapsama alınmadığından, sorumluluk sebebi aynıolsa da bu zararların tazmini davaları idari yargıda görülmeye devam edecek, budurumda, idarenin aynı yapı içinde aldığı kararın bir bölümünün idarî yargıdabir bölümünün adlî yargıda görülmesi yargılamanın bütünlüğünü bozacaktır. Ayrıcaiki ayrı yargı kolunda görülen davalarda, idarenin sorumluluğu, bu sorumluluğunkapsamı, idarenin tazmin yükümlülüğü konularında farklı sonuçlaraulaşılabilecektir.
Esasen idare hukukunda var olan hizmet kusuruve kusursuz sorumluluk kavramları, kişilerin gördüğü zararların tazminindekullanılan ve kişilerin idare karşısında korunma kapsamını genişletenkavramlardır. İdare hukukunda, idarenin hiçbir kusuru olmasa da sosyal risk,terör eylemleri, fedakârlığın denkleştirilmesi gibi kusursuz sorumluluğa ilişkinkavramlara dayanılarak kişilerin uğradığı zararların tazmin edilmesi mümkündür.Özel hukuk alanındaki kusursuz sorumluluk halleri ise belirli konular içindüzenlenmiş olup sınırlıdır. İdarenin idare hukuku esaslarına dayanarak tesisettiği tartışmasız bulunan eylem ve işlemler ile idarenin sorumlu olduğu diğersebeplerden kaynaklanan zararlara ilişkin davaların idarî yargı yerlerindegörülmesi gerektiği kuşkusuzdur. Bu nedenle, yukarıda belirtildiği gibi aynıidari eylem, işlem veya sorumluluk sebebinden kaynaklanan zararların tazminineilişkin davaların farklı yargı yerlerinde görülmesinde kamu yararı ve haklıneden olduğu söylenemez.
6100 sayılı HMK’nun 'Ölüm veya VücutBütünlüğünün Yitirilmesinden Doğan Zararların Tazmini Davalarında Görev'başlıklı 3. maddesinin 1. fıkrasının ilk cümlesi olan 'Her türlü idari eylem veişlemler ile idarenin sorumlu olduğu diğer sebeplerin yol açtığı vücutbütünlüğünün kısmen veya tamamen yitirilmesine yahut kişinin ölümüne bağlımaddi ve manevi zararların tazminine ilişkin davalara asliye hukuk mahkemeleribakar' cümlesinin Anayasa’ya aykırı olduğuna ve İPTALİNE; birinci cümlesininiptali nedeniyle uygulanma olanağı kalmayan ikinci ve üçüncü cümlelerinin de6216 sayılı Anayasa Mahkemesinin Kuruluşu ve Yargılama Usulleri HakkındaKanun’un 43. maddesinin 4 numaralı fıkrası gereğince iptaline karar veril[miştir].”
44. Yargıtay Hukuk Genel Kurulunun 27/3/2015 tarihli veE.2013/4-1533, K.2015/1099 sayılı kararı şöyledir:
“…HukukGenel Kurulunca incelenerek direnme kararının süresinde temyiz edildiğianlaşıldıktan ve6217 sayılı Kanunun 30.maddesi ile 6100 sayılı HukukMuhakemeleri Kanunu'na eklenen "Geçici 3.madde" atfıyla uygulanmaktaolan 1086 sayılı H.U.M.K.nun 2494 sayılı Yasa ile değişik 438/II.fıkrası hükmügereğince duruşma isteğinin reddine karar verilip dosyadaki kağıtlar okunduktansonra gereği görüşüldü:
Dava;kamu görevlisi doktorun yetkilerini kullanırken, kusuru sonucu verdiği zarardankaynaklanan maddi ve manevi tazminat istemine ilişkindir.
Davacılar vekili, müvekkillerinin desteği N.O.'un 28/08/2005 tarihinde aniden rahatsızlandığını ve yakınları tarafındanOrtaca Devlet Hastanesi Acil servisine kaldırıldığını, hastanın sürekli başağrısı, uyku hali ve mide bulantısı şikayetleri ile Acil Servis doktorudavalıya müracaat edildiğini, davalının dini konulara eğilimi olan “mutaassıp”kişiliğe sahip olduğu, bu nedenle alkollü olduğunu düşündüğü hastaya ön yargılıyaklaştığını, davalıdan ambulansla Muğla’ya sevkinin yapılmasını istemelerinerağmen yapılmadığını, hastayı kendi imkanları ile Muğla merkeze götürdüklerini,ancak davalının kusuru nedeniyle hastanın sevkinin geciktiğini ve ambulansverilmediği için Muğla’da yapılan müdahalelerin sonuçsuz kaldığını bu nedenle hastanınyaklaşık 2 ay boyunca yapılan tedaviye cevap vermeyerek 05/11/2005 tarihindevefat ettiğini, davacıların murislerinin desteğinden yoksun kaldıklarını, ölümnedeni ile büyük acı ve ızdırap duyduklarını bildirerek fazlaya ilişkin talepve dava hakları saklı kalmak kaydı ile her bir davacı için 1.000,00 er TLmaddi, 25.000,00 er TL manevi tazminatın haksız fiil tarihinden itibarenişleyecek en yüksek banka faizi ile birlikte davalıdan tahsiline kararverilmesini talep ve dava etmiştir.
Davalı vekili; müvekkilinin üzerine düşen tümgörevleri yerine getirdiğini, pratisyen hekim olarak muristeki rahatsızlığıtespit etmesinin mümkün olmadığını, yapılan idari soruşturmada müvekkilineatfedilecek bir kusur bulunmadığı için soruşturmaya yer olmadığına karar verildiğinibildirerek, davanın reddine karar verilmesini istemiştir.
Mahkemece, Adli Tıp Kurumu 1.İhtisas Kurulununraporu ile ölüm olayında davalının kişisel kusuru bulunmadığının tespitedildiği gerekçesi ile davanın reddine dair verilen karar, davacılar vekilinintemyizi üzerine Özel Daire tarafından yukarıda açıklanan gerekçelerle bozulmuş,mahkemece, eldeki davanın, doktor olan davalının mutaassıp kişiliği nedeniylehastaya alkollü olduğunu düşünerek ön yargılı davrandığı ve ambulans tahsisetmediği, bu nedenle desteklerinin öldüğü iddiasıyla açıldığı, davada davalınınhizmet kusuruna dayanılmadığıgerekçesiyle direnme kararı verilmiştir.
Direnme kararı, davacılar vekili tarafındantemyiz edilmiştir.
Uyuşmazlık; eldeki davanın kamu görevlisininhizmet kusurundan mı kişisel kusurundan mı kaynaklandığı, burada varılacaksonuca göre; davalıya husumet yöneltilmesinin mümkün olup olmadığı noktasındatoplanmaktadır.
Öncelikle, kamu görevlisi doktorun eylemindensorumluluğuna ilişkin yasal düzenleme, kavram ve kurumlar irdelenmelidir:
Kamu personelinin mali sorumluluğuna ilişkindüzenlemeler öncelikle Anayasa olmak üzere ilgili kanunlarında yer almaktadır.2709 sayılı T.C.Anayasası’nın “Temel Hak ve Hürriyetlerin Korunması” başlıklı40.maddesinin Ek fıkrası (03/10/2001-4709 S.K./16. m.); “…Kişinin, resmigörevliler tarafından vaki haksız işlemler sonucu uğradığı zarar da, kanunagöre, Devletçe tazmin edilir. Devletin sorumlu olan ilgili görevliye rücu hakkısaklıdır.” hükmünü içermektedir. İdareye karşı yargı yolunu düzenleyen “YargıYolu” başlıklı 125.maddesinin birinci fıkrasının ilk cümlesi: “İdarenin hertürlü eylem ve işlemlerine karşı yargı yolu açıktır.”; son fıkrası da “İdare,kendi eylem ve işlemlerinden doğan zararı ödemekle yükümlüdür.” şeklindedir.
Kamu görevlilerinin görev ve sorumluluklarınıdüzenleyen 129.maddesinin birinci fıkrasında: 'Memurlar ve diğer kamugörevlileri Anayasa ve kanunlara sadık kalarak faaliyette bulunmaklayükümlüdürler.” Anılan maddenin beşinci fıkrasındaki düzenleme uyarınca; “Memurlarve diğer kamu görevlilerinin yetkilerini kullanırken işledikleri kusurlardandoğan tazminat davaları, kendilerine rücu edilmek kaydıyla ve kanunungösterdiği şekil ve şartlara uygun olarak, ancak idare aleyhine açılabilir.'
Anayasa’nın bu hükümleri ile amaçlanan, memurve diğer kamu görevlilerinin yetkilerinikullanırken kusurlu davrandıklarındanbahisle haklı ya da haksız olarak yargı mercileri önüne çıkarılmasını önlemek,kamu hizmetinin sekteye uğratılmadan yürütülmesini sağlamak ve aynı zamanda zararauğrayan kişi yönünden de memur veya diğer kamu görevlisine oranla ödeme gücüdaha yüksek olan devlet gibi bir sorumluyu muhatap kılarak kamu düzeninikorumaktır.
Bu Anayasal hükümlere paralel düzenleme 657sayılı Devlet Memurları Kanunu’nun, 12.05.1982 tarih ve 2670 sayılı Kanun’un6.maddesi ile değişik, 13.maddesinde de yer almaktadır. 657 sayılı Kanun’un13.maddesinin 3657 sayılı Kanun ile değişik birinci fıkrasında; 'Kişiler kamuhukukuna tabi görevlerle ilgili olarak uğradıkları zararlardan dolayı bugörevleri yerine getiren personel aleyhine değil, ilgili kurum aleyhine davaaçarlar. Ancak, Devlet dairelerine tevdi veya bu dairelerce tahsil veyamuhafaza edilen para ve para hükmündeki değerli kağıtların ilgili personeltarafından zimmete geçirilmesi halinde, zimmete geçirilen miktar, cezai takibatsonucu beklenmeden Hazine tarafından hak sahibine ödenir. Kurumun, genelhükümlere göre sorumlu personele rücu hakkı saklıdır.' hükmü öngörülmüştür.
Görülmektedir ki, Anayasa'nın 40/3, 125/son ve129/5.maddeleri ile uygulamanın çerçevesi net olarak çizilmiş; 'memurlar vediğer kamu görevlilerinin yetkilerini kullanırken işledikleri kusurlardan doğantazminat davalarının, ancak rücu edilmek şartı ile idare aleyhineaçılabileceği' açıkça ifade edilmiştir.
Diğer taraftan uyuşmazlığın çözümündeAnayasa’nın 129/5.maddesinde yer alan 'yetkilerini kullanırken işlediklerikusur' ifadesinden ne anlaşılması gerektiğinin belirlenmesi önem taşımaktadırki, bu noktada “kusur” ile ilgili açıklama yapılmasında yarar vardır.
Kusurun kanunlarımızda tanımı yapılmamıştır.Uygulama ve öğretide kabul görmüş tanıma göre; kusur, hukuk düzenincekınanabilen davranıştır. Kınamanın nedeni, başka türlü davranma olanağı varkenve zorunlu iken, bu şekilde davranılmayarak, bu tarzdan sapılmış olmasıdır.Kısacası; kusur, genel tanımıyla, hukuk düzeni tarafından bir davranış tarzınınkınanması olup; bu kınama, o davranışın belirli koşullar altında bireylerdenbeklenen ortalama hareket tarzından sapmış olmasından kaynaklanır.
Yine, öğreti ve uygulamadaki hakim görüşegöre, sorumluluk hukuku açısından kusurun, kast ve ihmal (taksir) olmak üzereikiye ayrılacağı kabul edilmektedir. Bu bağlamda, kast hukuka aykırı sonucunbilerek ve isteyerek meydana getirilmesi; ihmal ise, hukuka aykırı sonucu istememeklebirlikte, böyle bir sonucun önlenmesi için gerekli önlemlerin alınmaması vegereken özenin gösterilmemesidir (Yargıtay Hukuk Genel Kurulunun 10.12.2003 günve 2003/11-756 E., 2003/743 K. sayılı ilamı). İdare hukuku ilkeleriçerçevesinde olaya bakıldığında ise, bir kamu görevlisinin görev sırasında,hizmet araçlarını kullanarak yaptığı eylem ve işlemlerine ilişkin kişiselkusurunun, kasti suç niteliği taşısa bile hizmet kusuru oluşturacağı ve bunedenle açılacak davaların ancak idare aleyhine açılabileceği bilinenilkelerindendir (Danıştay 10.Daire T. 20.04.1989 gün ve 1988/1042 E.; 1989/857K. sayılı ilamı).
Yeri gelmişken “yetkilerini kullanırken” ve“bu görevleri yerine getiren personel” kavramlarıyla amaçlananın ne olduğuüzerinde de durulmalıdır: Devletin sorumluluğunun diğer bir şartı da, zararın,memur ve diğer bir kamu görevlisi tarafından “görevini yerine getirirken” ve“görevle ilgili yetkilerini kullanırken” gerçekleştirilmiş olmasıdır. Şu halde“görevin ifası” “yetkinin kullanılması” ile gerçekleşen zarar arasında işlevsel(görevsel) bir bağ bulunmalı; zarar, kamu görevi (kamu yetkisi) yerinegetirilirken, bu görev ve yetki nedeni ile doğmuş olmalıdır. Memur ve diğerresmi görevlileri kamu görevlisi sıfat ve kapasiteleri dışında özel bir kişiolarak, özel hukuk hükümlerine göre özel işlerini yaparken üçüncü kişilereverdikleri zarardan doğrudan doğruya kendileri sorumludur (Fikret Eren, BorçlarHukuku Genel Hükümleri, 10.Bası, İstanbul 2010, s. 590 vd.).
Öte yandan, kamu görevlisinin, hizmet içindeveya hizmetle ilgili olmak üzere tutum ve davranışının suç oluşturması ya dahizmeti yürütürken ağır kusur işlemesi veya düşmanlık, siyasal kin gibi kötüniyetle bir kişiye zarar vermesi halinde dahi bu durum, aynı zamanda yönetimingözetim ve iyi eleman seçme yükümlülüğünü yerine getirmemesi nedeniyle hizmetkusuru da sayılmalı ve bu nedenle açılacak dava idareye yöneltilmelidir.
Tüm bu açıklamalar göstermektedir ki,kişilerin uğradığı zararla, zarara sebebiyet veren kamu personelinin yürüttüğügörev arasında herhangi bir ilişki kurulabiliyorsa, ortada görevle ilgili birdurum var demektir ve bu tür davranışlar kasten veya ihmalen işlenmesinebakılmaksızın, kamu personelinin hizmetten ayrılamayan kişisel kusurları olarakortaya çıkmakta ve bu husus, 657 sayılı Kanun’un 13’üncü maddesindeki“kişilerin kamu hukukuna tabi görevlerle ilgili olarak uğradıkları zararlar”ibaresinde ifadesini bulmaktadır.
Diğer taraftan, Anayasa’nın 129/5.maddesinde“kusur” şartından bahsedildiğine göre yetkisini kullanan memurun veya kamugörevlisinin işlediği eylemin kasten mi yoksa ihmalen mi gerçekleştirdiğinebakılmaksızın bu eylemlerinden doğan davaların ancak idare aleyhine açılmasıgerektiğinin kabulü zorunludur.
Nitekim, Yargıtay Hukuk Genel Kurulunun26.02.2014 gün ve 2013/4-579 E. 2014/155 K.; 30.01.2013 gün ve 2012/4-729 E.2013/163 K.; 12.12.2012 gün ve 2012/4-523 E. 2012/1191 K.; 10.10.2012 gün ve2012/4-441 E. 2012/710 K. ile 01.02.2012 gün ve 2011/4-592 E. 2012/25 K.,19.11.2014 gün ve 2013/4-1120 E., 2014/922 K. sayılı ilamlarında da aynıilkeler kabul edilmiştir.
Bu ilkeler ışığında somut olaydeğerlendirildiğinde; davacıların doktor olan davalının mutaassıp kişiliğinedeniyle hastaya alkollü olduğundan bahisleön yargılı şekilde yaklaştığı, bu nedenleambulans tahsis etmediği ve desteğin ölümüne neden olduğu belirterek ve davalıdoktoru hasım göstererek eldeki tazminat davasını açtıkları anlaşılmaktadır.
Davacıların bu iddiası,içerikçe davalı doktorun görevi sırasında ve yetkisini kullanırken işlediği birkusura ve bu kusurun niteliği itibariyle de kamu görevlisinin ihmalinedayanmaktadır. Hal böyle olunca, davalının görevi dışında kalan kişiselkusuruna dayanılmadığına, eylemin görev sırasında ve görevle ilgili olmasına vehizmet kusuru niteliğinde bulunmasına göre, eldeki davada husumet kamugörevlisine değil, idareye düşmektedir. Öyle ise, dava idare aleyhine açılıp,husumetin de idareye yöneltilmesi gerekir. Bu nedenle, yerel mahkemeceaçıklanan yönler gözetilerek, davalı doktor hakkındaki davanın husumet yokluğunedeni ile reddedilmesi gerektiği gözetilmeyerek işin esasının incelenmişolması usul ve yasaya aykırıdır.
Hukuk Genel Kurulundaki görüşmeler sırasındabir kısım üyeler, Anayasa’nın 129/5.maddesi ile 657 sayılı Devlet MemurlarıKanunu’nun 13/1.maddesi gereğince memurlar ve diğer kamu görevlilerininyetkilerini kullanırken kusurlu eylemleri nedeniyle oluşan zararlardan doğantazminat davalarının, kendilerine rücu edilmek kaydıyla ve yasada gösterilenbiçim ve koşullara uygun olarak idare aleyhine açılabileceği, idare aleyhineböyle bir davanın açılabilmesinin, hizmet kusurundan kaynaklanmış, idari işlemve eylem niteliğini yitirmemiş davranışlar ile sınırlı olduğu, kamugörevlisinin, özellikle haksız eylemlerde, Anayasa ve özel yasalardaki bugüvenceden yararlanma olanağı bulunmadığını, buna göre dava dilekçesindebelirtilen maddi olgulardan davalının salt kişisel kusuruna dayanıldığının daanlaşılması karşısında mahkeme kararının onanması gerektiği yönünde görüş beyanetmiş iseler de, bu görüş yukarıda belirtilen nedenlerle Kurul çoğunluğutarafından kabul edilmemiştir.
O halde, Hukuk Genel Kurulunca da benimsenenÖzel Daire bozma kararına uyulmak gerekirken, önceki kararda direnilmesi usulve yasaya aykırıdır. Bu nedenle direnme kararı bozulmalıdır. ”
45. Yargıtay Hukuk Genel Kurulunun 1/2/2012 tarihli veE.2011/4-592, K.2012/25 sayılı kararı şöyledir:
“Dava, desteğin yanlış tedavi sonucu öldüğüiddiasına dayalı tazminat istemine ilişkindir. Uyuşmazlık; kamu görevlisidoktorun eylemi nedeniyle açılan eldeki tazminat davasında husumetin adı geçendoktora yöneltilip yöneltilemeyeceği noktasında toplanmaktadır.
Davacı taraf, davalı doktorun görevi sırasındakanamalı ve acil durumda olduğu halde destekleri olan hastaya müdahaledebulunmayıp, dış gebelik olan başka bir hastayla ilgilendiği; böylece,dikkatsizlik ve tedbirsizliği nedeni ile desteğin ölümüne neden olduğuiddiasıyla ve doktoru hasım göstererek eldeki tazminat davasını açmışlardır.
...gerek Anayasa, gerekse Devlet MemurlarıKanunu’nda yer alan düzenlemelerin, memur vekamu görevlisinin sorumluluğunu ortadan kaldırmadığı; daha sonra ilgilisinerücu edilmek üzere ilk etapta devletin sorumluluğuna giderek, mağdura zararınıdaha iyi bir şekilde giderecek bir muhatap ve tereddütsüz bir yargı yolusağladığı; bugüne kadar ki uygulamada, kamu personelinin malisorumluluğunuçözmek için “hizmet kusuru” ve “kişisel kusur” ayrımına gidilmişolmasının yerinde olmadığı, zira yasada böyle bir unsur bulunmayıp; bununtamamen idare ile memur arasında görülecek rücu davasının sorunu olduğu; öteyandan, Anayasa’nın 129/5 maddesinde sayılan görevlinin görevini yerinegetirirken veya yetkilerini kullanırken kasten islediği eylemin bu koruma altınagirip girmeyeceğine ilişkin olarak da, yasanın “kusur” ifadesi kullanmasıkarşısında eylemin kasten veya ihmalen işlenmesine bakılmaksızın idareninsorumluluğuyla güvence altına alındığı, ceza mahkemesinde yargılanmasının hattaceza almasının dahi öneminin bulunmadığı, bunun da ancak rücu davasında dikkatealınacağı; sonuçta, memur ve kamu görevlisinin görevi sırasında hizmetaraçlarını kullanarak yaptığı eylem ve işlemlerine ilişkin kişisel kusurununkasti suç niteliği taşısa bile hizmet kusuru oluşturacağı bu nedenle açılacakdavanın idare aleyhine açılması gerektiği; görev yapılan yerde dahi olsa memurve kamu görevlisinin yaptığı iş ile ilgisi olmayan eylemlerin varlığı halindeise bu eylemden memurun kişisel olarak sorumlu tutulacağı, bu nedenle açılacakdavaların da ancak adli yargıda ve kamu görevlisi veya memur aleyhineaçılabileceği, ilke olarak oyçokluğu ile kabul edilmiştir.
Davalının görevi dışında kalan kişiselkusuruna dayanılmadığına, dikkatsizlik ve tedbirsizliğe dayalı da olsa eylemingörev sırasında ve görevle ilgili olmasına ve hizmet kusuru niteliğindebulunmasına göre, eldeki davada husumet kamu görevlisine değil, idareyedüşmektedir. Öyle ise dava idare aleyhine açılıp, husumetin de idareyeyöneltilmesi gerekir. Mahkemece, davalı doktor hasım gösterilerek açılandavanın husumet yokluğu nedeni ile reddedilmesi hukuka uygundur.”
46. Yargıtay 4. Hukuk Dairesinin 7/9/2015 tarihli veE.2015/8773, K.2015/9479 sayılı kararı şöyledir:
“Davacı, ameliyat için yattığıhastanede doktor olan davalının kendisini muayene etmek bahanesi ile odasınagötürerek cinsel saldırıda bulunduğunu belirtmiş, bu eylem nedeniyle uğramışolduğu maddi ve manevi zararının giderilmesini istemiştir. Davalı,davanın reddedilmesi gerektiğini savunmuştur.
Mahkemece, kamu görevlisi doktor olandavalının eyleminin hizmet kusuru niteliğinde olduğu, Anayasam. 129/5’e görememurlar ve diğer kamu görevlilerinin yetkilerini kullanırken işlediklerikusurlardan doğan tazminat davalarının, ancak idare aleyhine açılabileceği gerekçesiyledavanın husumet yönünden reddine karar verilmiştir.
Anayasa’nın 129/5. maddesi ile 657 sayılıDevlet Memurları Yasası’nın 13/1. maddesi gereğince memurlar ve diğer kamugörevlilerinin yetkilerini kullanırken kusurlu eylemleri nedeniyle oluşanzararlardan doğan tazminat davaları, kendilerine rücu edilmek kaydıyla veyasada gösterilen biçim ve koşullara uygun olarak idare aleyhine açılabilir.
Ne var ki, bu kural mutlak olmayıp; idariyetkilerin kullanılma alanı ile, eş anlatımla, idari işlem ve eylem niteliğiniyitirmemiş davranışlar ile sınırlıdır. Özellikle, haksız eylemlerde (fiiliyol); kamu görevlisinin, Anayasa’nın bu güvencesinden yararlanma olanağıbulunmamaktadır. Somut olayda, davalının cinsel saldırıda bulunduğu şeklindeiddia edilen eylem açıkça kişisel kusur oluşturur ve kamu görevi ileilişkilendirilemez. Bu iddiaya dayanan davaların, Anayasa m. 129/5 kapsamındadeğerlendirilmesi de mümkün değildir. Şu durumda, işin esasının incelenmesi vesonucuna göre bir karar verilmesi gerekirken, mahkemece yazılı gerekçe iledavanın husumet nedeniyle reddedilmesi doğru görülmemiş ve bozmayıgerektirmiştir.”
47. Yargıtay Hukuk Genel Kurulunun 17/10/2007 tarihli veE.2007/4-640, K.2007/725 sayılı kararı ise şöyledir:
“(…Davacı, davalının yanlış tedavi uygulamasınedeniyle eşinin ölümüne neden olduğunu ileri sürmüş; mahkemece, davanın SağlıkBakanlığı’na karşı açılması gerektiği; davalıya husumet yöneltilemeyeceğigerekçe gösterilerek yazılı şekilde karar verilmiştir.
‘Anayasa m. 129/5’de, memurlar ve diğer kamu görevlilerinin yetkilerinikullanırken işledikleri kusurlardan doğan tazminat davalarının, ancak idarealeyhine açılabileceği benimsenmiştir. Ne var ki, bu kural mutlak olmayıp;idari yetkilerin kullanılma alanı ile eş anlatımla, idari işlem ve eylemniteliğini yitirmemiş davranışlar ile sınırlıdır. Özellikle, haksız eylemlerde;kamu görevlisinin, Anayasa’nın bu güvencesinden yararlanma olanağıbulunmamaktadır. Somut olayda, davalının tanı ve tedavide hatalı davrandığıileri sürülerek tazminat isteminde bulunulmuştur. Şu durumda, açıkça kişiselkusura dayanılmıştır. O nedenle, Anayasa m.129/5 hükmünün göz önündetutulabilmesi söz konusu değildir. Mahkemece, işin esasının incelenmesi;davalının kişisel kusurunun bulunup bulunmadığının araştırılması ve sonucunagöre bir karar verilmesi gerekir. Açıklanan nedenlerle, yazılı şekilde kararverilmesi doğru görülmemiş ve bozmayı gerektirmiştir’ gerekçesiyle bozularakdosya yerine geri çevrilmekle, yeniden yapılan yargılama sonunda, mahkemeceönceki kararda direnilmiştir.
…
Hukuk Genel Kurulunca incelenerek direnme kararının süresinde temyizedildiği anlaşıldıktan ve dosyadaki kağıtlar okunduktan sonra gereği görüşüldü:
Tarafların karşılıklı iddia ve savunmalarına, dosyadaki tutanak vekanıtlara, bozma kararında açıklanan gerektirici nedenlere veözellikle,Anayasanın 129/5 maddesi gereğince memurların ve diğer kamugörevlilerinin yetkilerini kullanırken meydana gelen zararlara ilişkindavaların idare aleyhine dava açılabilmesinin, eylemin hizmet kusurundan kaynaklanmışolması koşuluna bağlı bulunmasına; dava dilekçesinde sıralanan maddi olgularındavalının salt kişisel kusuruna dayanıldığını göstermesi karşısında önceliklebu iddia doğrultusunda delillerin toplanıp değerlendirilerek sonucavarılmasının gerekmesine; Hukuk Genel Kurulu’nun 15.11.2000 gün ve 2000/4-1650E. 2000/1690 K; 26.09.2001 gün ve 2001/4-595 E. 2001/643 K.; 29.03.2006 gün ve2006/4-86 E. 2006/111 K.; 20.09.2006 gün ve 2006/4-526 E. 2006/562 K. Sayılıilamlarında da aynı ilkenin vurgulanmış olmasına göre, Hukuk Genel Kurulu’ncada benimsenen Özel Daire bozma kararına uyulmak gerekirken, önceki karardadirenilmesi usul ve yasaya aykırıdır.”
48. Danıştay İdari Dava Daireleri Kurulunun 15/10/2015 tarihlive E.2014/1989, K.2015/3546 sayılı kararı şöyledir:
“Anayasanın 125. maddesinde idarenin her türlü eylem ve işlemlerinekarşı yargı yolunun açık olduğu belirtildikten sonra son fıkrasında, idareninkendi eylem ve işlemlerinden doğan zararı ödemekle yükümlü olduğu hükmebağlanmıştır.
İdare kural olarak yürüttüğü kamu hizmetiylenedensellik bağı kurulabilen zararları tazminle yükümlü olup; idari eylem veişlemlerden doğan zararlar idare hukuku kuralları çerçevesinde, hizmet kusuruveya kusursuz sorumluluk ilkeleri gereği tazmin edilmektedir. İdareninyürütmekle görevli olduğu bir hizmetin kuruluşunda, düzenlenişinde veyaişleyişindeki nesnel nitelikli bozukluk, aksaklık veya eksiklik şeklindetanımlanabilen hizmetkusuru; hizmetin kötüişlemesi, geç işlemesi veya hiçişlememesi hallerinde gerçekleşmekte ve idarenin tazmin yükümlülüğünündoğmasına yol açmaktadır.
Ayrıca, kamu görevlilerinin idari bir tasarrufyaparken, mevzuatın, üstlenilen ödevin ve yürütülen hizmetin kural, usul vegereklerine aykırı olarak, kendilerine izafe edilebilecek boyutta ve biçimde,ancak yine de resmi yetki, görev ve olanaklarından yararlanarak, yaptıklarıeylem ve işledikleri kusurları, idareden ayrılamamaları nedeniyle görevleilgili olarak işlenen "görev kusuru" niteliğinde hizmet kusurunuoluşturmaktadır.
...
Davada tazmini istenilen zararı doğuranDefterdar Yardımcısı olan kamu görevlisinin, Hazineye ait taşınmazları bellibedeller karşılığında sahte tapu senedi vermek suretiyle satması olayında,sürecin işleyişi, kullanılan makam, olanak ve araçlar dikkate alındığında, kamugörevlisinin eylemiyle, kamu hizmetinin birbirinden ayrılabildiğinden ve idareajanının suç niteliğindeki eylemlerinin hizmetle irtibatının kesildiğinden sözetmeye olanak bulunmamaktadır... görev kusuru niteliğinde hizmet kusurunedeniyle davacının meydana gelen zararlarınındavalı idarece tazminine kararverilmesi gerekir...”
49. Danıştay 10. Dairesinin 29/9/1999 tarihli ve E.1998/3989,K.1999/4364 sayılı kararı şöyledir:
“Olaynedeniyleyapılancezayargılamasısonunda,ölümesebepolanjandarmatimkomutanıtamkusurlubulunarak,dikkatsizlikveönlemsizliknedeniylecezalandırılmıştır.Ancakbudurumun davalı idarenin sorumluluğunuortadan kaldırmayacağı sadece idareye sözkonusu kişiye rücu etme imkanıvereceği açıktır.
Zira bir kamu görevlisinin görev sırasındahizmet araçlarını kullanarak yaptığı eylem ve işlemlere ilişkin kişiselkusurunsuçniteliğitaşısabile, hizmet kusuru oluşturacağı idare hukukununbilinen ilkelerindendir. Jandarma tim komutanının idari faaliyetle ilgili birgörev sırasında davacıların yakınlarının ölümüne neden olması hizmetin kusurluişletildiğini göstermektedir. Davalıidareninaçıklananhizmet kusuru nedeniyledavacıların uğradığı zararı tazmin etmesi gerekmekte(dir).”
IV. İNCELEME VE GEREKÇE
50. Mahkemenin 26/10/2016 tarihinde yapmış olduğu toplantıdabaşvuru incelenip gereği düşünüldü:
A. Başvurucunun İddiaları
51. Başvurucu, 1997 yılında geçirdiği trafik kazasının ardındankaldırıldığı hastanede gerekli tıbbi hizmetlerin kendisine sunulmaması sonucuellerini ve ayaklarını kullanamaz, üriner sistemini kontrol edemez hâlde vetekerlekli sandalyeye bağlı olarak hayatını devam ettirmek zorunda kaldığını,bu nedenle devletin gerekli tıbbi hizmetleri sunmayarak üzerine düşen pozitifyükümlülüklere aykırı davrandığını, felçli kalmasına sebep olan doktor aleyhine2003 yılında açtığı tazminat davasının yaklaşık 11 yıl sürmesi nedeniyle makulsürede sonuçlandırılamadığını, ayrıca söz konusu davada hem İlk DereceMahkemesi hem de Yargıtay kararlarının gerekçeden yoksun olduğunu belirterek Anayasa'nın17., 36., 37., 38., 39. ve 40. maddelerinde güvence altına alınan haklarınınihlal edildiğini ileri sürmüş;800.000 TL manevi tazminata hükmedilmesi, yenidenyargılama yapılmasına karar verilmesi, bu isteme alternatifolarak 500.000 TLmaddi tazminat verilmesi taleplerinde bulunmuştur.
B. Değerlendirme
52. Anayasa Mahkemesi, olayların başvurucu tarafından yapılanhukuki nitelendirmesi ile bağlı olmayıp olay ve olguların hukuki tavsifinikendisi takdir eder (Tahir Canan,B. No: 2012/969, 18/9/2013, § 16). Başvurucunun temel olarak maddi ve manevivarlığında meydana gelen zararda idarenin yanı sıra görevli doktorun da kusurubulunduğu, idari yargıda açılan davayla sorumlu idare olan Sağlık Bakanlığınıntazminat ödemesi sağlandığı ancak ilgili doktorun ceza davasının affedildiğigibi doktora karşı hukuk mahkemesinde açtığı tazminat davasının usulden reddinedeniyle herhangi bir yaptırımla karşılaşmasının önüne geçildiğinden, Mahkemeve Yargıtay kararlarının gerekçesiz olduğundan vedoktor aleyhine 2003 yılındaaçtığı tazminat davasının yaklaşık 11 yıl sürmesi nedeniyle makul süredesonuçlandırılamadığından şikâyet ettiği anlaşılmaktadır.
53. Başvurucunun trafik kazası sonucunda el ve ayaklarınıhareket ettiremez şekilde felç olduğu ve hayatını tekerlekli sandalyeyardımıyla sürdürdüğü anlaşılmıştır. Söz konusu durumun başvurucunun maddi vemanevi varlığını koruma ve geliştirme hakkı üzerinde ağır etkiler doğurduğuaçıktır. Başvurucu yaşam hakkının ihlal edildiğini de ileri sürmüştür. Ancakgeçirdiği trafik kazası nedeniyle vücut bütünlüğü zarargörmüş olup tıbbimüdahaleyi yapan doktorun doğrudan bir eylemi nedeniyle engellilik durumu sözkonusu değildir. Ayrıca söz konusu kazanın olduğu tarihte düzenlenen sağlıkraporlarında başvurucunun hayati tehlikesinin bulunmadığı belirtilmiş olmasınagöre olayda ölüm riski veya yaşamın tehdit altında olmasıdurumlarıbulunmamaktadır. Başvurucunun temel olarak maddi ve manevi varlığındameydana gelen zarara ilişkin gerekli tıbbi teşhis ve tedavinin yapılmasındakusuru bulunan doktorun sorumlu tutulmasını talep ettiği görülmektedir.Bunagöre başvurucunun iddialarının yaşam hakkı kapsamında değil ancak Anayasa’nın17. maddesinin birinci fıkrasında güvence altına alınan kişinin maddi ve manevivarlığını koruma hakkı kapsamında değerlendirilmesi gerekmektedir.
54. Başvurucunun adil yargılanma hakkına ilişkin iddiaları isegerekçeli karar ve makul sürede yargılanma hakları kapsamında incelenmiştir.
1. Kabul EdilebilirlikYönünden
a.Kişinin Maddi ve Manevi Varlığını KorumaHakkının İhlal Edildiğine İlişkin İddia
55. Anayasa’nın 17. maddesinin birinci fıkrası şöyledir:
“Herkes, yaşama, maddi ve manevi varlığınıkoruma ve geliştirme hakkına sahiptir.”
56. Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi'nin (Sözleşme) “Özel ve aile hayatına saygı hakkı” kenarbaşlıklı 8. maddesi şöyledir:
“(1) Herkes özel ve aile hayatına, konutuna ve yazışmasına saygıgösterilmesi hakkına sahiptir.
(2) Bu hakkın kullanılmasına bir kamu makamının müdahalesi, ancakmüdahalenin yasayla öngörülmüş ve demokratik bir toplumda ulusal güvenlik, kamugüvenliği, ülkenin ekonomik refahı, düzenin korunması, suç işlenmesininönlenmesi, sağlığın veya ahlakın veya başkalarının hak ve özgürlüklerininkorunması için gerekli bir tedbir olması durumunda söz konusu olabilir”
57. Anayasa’nın 17. maddesinin birinci fıkrasında, herkesinmaddi ve manevi varlığını koruma ve geliştirme hakkına sahip olduğubelirtilmekte olup bu düzenlemede yer verilen maddi ve manevi varlığı koruma vegeliştirme hakkı, Sözleşme’nin 8. maddesi çerçevesinde özel yaşama saygı hakkıkapsamında güvence altına alınan fiziksel ve zihinsel bütünlük hakkı ilebireyin kendisini gerçekleştirme ve kendisine ilişkin kararlar alabilme hakkınakarşılık gelmektedir (Sevim Akat Eşki,B. No: 2013/2187, 19/12/2013, § 30).
58. Anayasa’nın 17. maddesinin amacı esas olarak bireylerinmaddi ve manevi varlığına karşı devlet tarafından yapılabilecek keyfîmüdahalelerin önlenmesidir. Devletin ayrıca vücut ve ruhsal bütünlüğe yönelikfiziksel ve cinsel saldırılar, tıbbi müdahaleler, şeref ve itibarı etkileyensaldırılar karşısında kişilerin maddi ve manevi varlığını etkili olarak korumave saygı gösterme şeklinde pozitif yükümlülüğü de bulunmaktadır (Adnan Oktar (3), B. No: 2013/1123,2/10/2013, § 32)
59. Söz konusu pozitif yükümlülük sağlık alanında yürütülenfaaliyetleri de kapsamaktadır. Nitekim Anayasa’nın 56. maddesinde herkesinsağlıklı ve dengeli bir çevrede yaşama hakkına sahip olduğu, devletin “herkesin hayatını beden ve ruh sağlığı içinde sürdürmesinisağlamak (…) amacıyla sağlık kuruluşlarını tek elden planlayıp hizmetvermesini” düzenleyeceği ve bu görevini kamu ve özel kesimlerdekisağlık ve sosyal kurumlarından yararlanarak, onları denetleyerek yerinegetireceği kurala bağlanmıştır (İlker Başerve diğerleri, B. No: 2013/1943, 9/9/2015, § 44).
60. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM) Sözleşme'nin 8.maddesi kapsamında incelenen tıbbi hata neticesinde bireylerin vücutbütünlüğünün zarar görmesine ilişkin başvurularda Sözleşme'nin 2. maddesindeyer alan yaşam hakkı yönünden tanınan güvencelerin benzer şekilde uygulanmasıgerektiğini kabul etmektedir (Trocellier/Fransa,B. No: 75725/01, 5/10/2006, § 4; Vasileva/Bulgaristan,B. No: 23796/10, 17/3/2016, § 63).
61. Bu çerçevede öncelikle devletin; yasal çerçeveyi oluşturmaksuretiyle hem kamu hem de özel sağlık kuruluşlarının, hastalarınmaddi ve manevivarlıklarının korunmasına yönelik gerekli tedbirleri almalarını sağlamasıgerekmektedir (Nail Artuç, B. No:2013/2839, 3/4/2014, § 35).
62. İkinci olarak tıbbi hata sonucunda hastaların maddi vemanevi varlığın zarara uğraması durumunda ise devletin sorumluların ortayaçıkması için etkili bir inceleme yapılmasını temin etmesi yani kişileringerektiğinde uygun giderim elde edebilecekleri bir mekanizmanın kurulmasınısağlaması gereklidir (Vasileva/Bulgaristan,§ 63).
63. Maddi vemanevi varlığın ihlaline kasten sebebiyet verilmemişise "etkili bir yargısalsistem kurma" yönündeki pozitif yükümlülük her olayda mutlaka ceza davasıaçılmasını gerektirmez. Mağdurlara hukuki, idari ve hatta disiplinle ilgilihukuk yollarının açık olması yeterli olabilir (SerpilKerimoğlu ve diğerleri, B. No: 2012/752, 17/9/2013, § 59).
64. Bu şekildeki bir kabul, bu tür olaylarda yürütülen cezasoruşturmalarının Anayasa Mahkemesi tarafından değerlendirilmeyeceği anlamınagelmemektedir. Ancak ilke olarak tıbbi ihmallere ilişkin şikâyetler konusundatemel başvuru yolu, hukuki sorumluluğu tespit adına takip edilecek olan hukukveya idari tazminat davası yoludur (NailArtuç, § 38).
65. Somut olayda başvurucunun felçli kalması ile ilgili olarakkullanabileceği birden fazla hukuki yol bulunmaktadır. Bu kapsamda başvurucu,yaşanan olay hakkında bir ceza soruşturması başlatılmasını ve kusurlu olanpersonel hakkında kamu davası açılmasını yetkili Cumhuriyet Başsavcılığındantalep edebilir. İkinci bir yol olarak ise başvurucu, yaşanan olayda hizmetkusuru bulunduğu gerekçesiyle ilgili kamu idaresi aleyhine idari yargıda tamyargı davası açabilir. Nitekim başvurucunun babasının Sağlık Bakanlığınaşikâyeti üzerine başvurucunun ilk tedavisini yapan Doktor M.B. hakkında 1/8oranında aylıktan kesme disiplin yaptırımı uygulanmasının yanı sıra ceza davasıaçılmış; Konya 6. Asliye Ceza Mahkemesince verilen 25/12/2000 tarihli veE.1999/1974, K.2000/2118 sayılı kararla davanın 4616 sayılı Kanun uyarıncakesin hükme bağlanmasının ertelenmesine hükmedilmiştir.Bunun yanı sıra başvurucu, Sağlık Bakanlığı aleyhine Konya 1. İdareMahkemesinde tam yargı davası açmıştır. Bu dava sonucunda Konya 1. İdare Mahkemesi28/9/2007 tarihli kararıyla gerekçesi yukarıda belirtildiği üzere (bkz. § 18)olayda, adı geçen doktorun gerek muayene ve teşhisteki özensizliği gerekseboyunluksuz olarak hasta sevkine izin vermesi sebebiyle hizmet kusuru oluştuğusonucuna varmış; başvurucu lehine talebiyle bağlı olarak 15.000 TL maddi ve2.000 TL manevitazminatın idareye müracaattarihi olan 18/5/1998 tarihindenitibaren hesaplanacak yasal faiziyle birlikte ödenmesine karar vermiştir.
66. Ayrıca başvurucu 29/4/2003 tarihinde, Doktor M.B. aleyhinede Konya 2. Asliye Hukuk Mahkemesinde maddi ve manevi tazminat davasıaçmıştır.Konya 2. Asliye Hukuk Mahkemesi, kararda Yargıtayın değişen içtihadınaatıfta bulunarak kamu görevlilerinin veya bunların kullandığı araç vegereçlerin kusur, ihmal ve hatalarından dolayı kamu hizmetinin yerinegetirildiği sırada kişilerin zarar görmesi hâlinde meydana gelecek kusurun kamukurumunun hizmet kusurunu oluşturacağı, istikrar kazanmış içtihat bağlamında buradakamu görevlisinin hizmetten ayrılabilen kişisel kusurundan bahsetmeninkesinlikle mümkün olmayacağı, kamu görevlisinin kusurunun da hizmet kusuruolacağını, bu nedenle kamu görevlilerininkusurlarından dolayı ancak kamuidaresi aleyhine dava açılabileceği gerekçesiyle davalı M.B. hakkında açılandavanın husumet nedeniyle reddine karar vermiştir.
67. Bu durumda somut olayın koşulları çerçevesinde sorulmasıgereken soru, Anayasa'nın 17. maddesi kapsamında devletin sahip olduğu"etkili bir hukuk sistemi kurma" yönündeki pozitif yükümlülüğünanılan hukuki çarelerden herhangi biri ile yerine getirilip getirilmediğidir(Benzer yöndeki AİHM kararları için bkz. AnnaTodorova/Bulgaristan, B. No: 23302/03, 24/5/2011, § 74; Nurettin Demir ve Çiçek Demir/Türkiye, B.No: 34885/06, 13/11/2012, § 71).
68. Başvurucu vücut bütünlüğünde meydana gelen zarardan idareninyanı sıra görevli doktorun da sorumlu olduğunu, bu yüzden doktorun da tazminatödemesi gerektiğini ileri sürmekle birlikte hukukumuzda kamu görevlilerinin yetkilerinikullanırken işledikleri kusurlardan dolayı kişilere zarar verilmesi hâlindetazminat davalarının ilgili kamu görevlisine karşı değil idare aleyhineaçılacağı, idarenin ilgili personele rücu edebileceği benimsenmiştir (bkz. §43-49).
69. Anayasa'nın 40. maddesinin üçüncü fıkrasında "Kişinin, resmî görevliler tarafından vâkihaksız işlemler sonucu uğradığı zarar da, kanuna göre, Devletçe tazmin edilir.Devletin sorumlu olan ilgili görevliye rücu hakkı saklıdır."hükmü yer almakta olup maddenin gerekçesinde bu husus "İhlalden doğan zarar devletçe ödenecek vedevlet, bu ödeme nedeniyle, sorumlu görevliye rücu hakkı vardır."şeklinde belirtilmiştir.
70. Anayasa'nın 129. maddesinin beşinci fıkrasına göre"Memurlar ve diğer kamu görevlilerininyetkilerini kullanırken işledikleri kusurlardan doğan tazminat davaları,kendilerine rücu edilmek kaydıyla ve kanunun gösterdiği şekil ve şartlara uygunolarak, ancak idare aleyhine açılabilir." Bu hüküm, kamugörevlilerinin yetkilerini kullanırken işledikleri her türlü kusurdankaynaklanan tazminat davalarının muhatabının idare olduğunu açıkça ifadeetmektedir. Ancak kusurlarıyla idareyi zarara uğratan kamu görevlisininsorumluluğu ortadan kaldırılmamıştır. Anayasa'nın 129. maddesi uğranılan idarizarar için sorumlu kamu görevlisine rücu edilmesini zorunlu kılmaktadır.Maddenin gerekçesinde bu husus "Kamuhizmeti görevlilerinin görevleri ile ilgili olarak kusurlu eylem ve işlemleriile idareye verdikleri zarardan sorumlu olacakları ise esasen uygulanmakta olanbir ilkenin tekrarıdır." şeklinde ifade edilmiştir.
71. Uyuşmazlık Mahkemesinin kararlarında belirtildiği gibiAnayasa'nın 129. maddesinin beşinci fıkrası, hem kamu görevlilerinin gereksizdavalarla karşı karşıya bırakılarak tedirgin edilmelerini engellemeyi ve kamuhizmetlerinin sekteye uğratılmadan yürütülmesinin teminini hem de zarargörenlerin memura göre ödeme gücü çok daha yüksek olan idareye karşı dava açmaksuretiyle zararlarını daha kolay telafi etmelerini sağlamayı amaçlamıştır.(Uyuşmazlık Mahkemesi, E.1992/15, K.1992/18, 18/5/1992; E.1997/16, K.1997/15,14/4/1997). Dolayısıyla idarenin, kamu görevlilerinin yetkilerini kullanırkenişledikleri kusurdan doğan zararın tazmini ile yükümlü kılınmasının -kamugörevlilerinin hükmedilen tazminat miktarını tam ve zamanında ödeyememeihtimali gözetildiğinde- davacıların zararının karşılanması bakımından birgüvence niteliği taşıdığı da açıktır. Ayrıca Anayasa koyucunun, kamugörevlisinin kusurunun niteliğine bakmaksızın bu kusurun ilgili kamugörevlisine ait bir yetkinin kullanılması sırasında işlenmesini esas alması vekamu görevlilerinin söz konusu kusurlarından dolayı ancak idare aleyhine davaaçılabileceğini kabul etmesi, idare ile arasındaki rücu ilişkisi dolayısıylailgili kamu görevlisinin hukuki sorumluluğunu da ortadan kaldırmamaktadır (AYME.2014/86, K.2015/109, 25/11/2015, § 115).
72. Kamu görevlilerinin yetkilerini kullanırken işledikleri hertürlü kusurdan kaynaklanan tazminat davalarının muhatabının idare olduğuna dairkanuni düzenlemeler, Anayasa Mahkemesi tarafından daha önce de inceleme konusuyapılmıştır. Bu kapsamda 24/2/1983 tarihli ve 2802 sayılı Hakimler ve SavcılarKanunu'na eklenen 93/A maddesinin birinci fıkrasında yer alan "hakim ve savcıların bir soruşturma, kovuşturmaveya davayla ilgili olarak yaptıkları işlem, yürüttükleri faaliyet veyaverdikleri her türlü karar nedeniyle ancak Devlet aleyhine tazminat davasıaçılabileceği, kişisel kusur, haksız fiil veya diğer sorumluluk sebeplerinedayanılarak da olsa hakim veya savcı aleyhine tazminat davasıaçılamayacağı" hükmünü değerlendiren Mahkeme, "Kuralla, hakimler ve savcılar aleyhineaçılabilecek olan tazminat davalarının Devlete karşı açılması öngörülmüştür.Tazminat sorumluluğunun özel olarak düzenlenmesi ve öncelikli olarak yargılamafaaliyetlerinden dolayı kişisel kusur, haksız fiil veya diğer sorumluluksebepleri olsa bile Devletin sorumlu tutulmasının nedeni, hakim ve savcılarınAnayasa'da belirtilen bağımsızlığını ve tarafsızlığını güvenceye almayayöneliktir. Zira hakim ve savcıların haklı ya da haksız olarak açılacaktazminat davalarından dolayı maddi ve manevi baskı altında kalıp tarafsız vebağımsız olarak yargılama faaliyetinde bulunabilme iradesinden uzaklaşabilmeihtimali bulunmaktadır. Bu ihtimalin bile yargı bağımsızlığı ve tarafsızlığınızedeleyeceği açıktır. Anayasa'nın 129. maddesinin beşinci fıkrasında, memurlarve diğer kamu görevlilerinin yetkilerini kullanırken işledikleri kusurlardandoğan tazminat davalarının, kendilerine rücu edilmek kaydıyla ve kanunungösterdiği şekil ve şartlara uygun olarak, ancak idare aleyhine açılabileceği;40. maddesinin üçüncü fıkrasında ise kişinin, resmi görevliler tarafından vakihaksız işlemler sonucu uğradığı zararın, kanuna göre, Devletçe tazminedileceği, Devletin sorumlu olan ilgili görevliye rücu hakkının saklı olduğuöngörülmüştür. Buna göre, Anayasal olarak memurlar ve diğer kamu görevlilerinetanınan bu hakların bağımsızlık ve tarafsızlıkla görevlerini yürütmelerigereken hakim ve savcılara tanınmaması yargı bağımsızlığı ve tarafsızlığı ileçelişir. Kaldı ki, zarar görenler açısından daha güvenli sayılabilecek ve ödemegücü yüksek olan Devletin tazminat sorumluluğunun kabulü zarara uğramış kişileriçin de bir güvence oluşturmaktadır. Diğer taraftan, Devletin, ödediğitazminattan dolayı, tazminat davasına konu işlem, faaliyet veya kararla ilgiliolarak görevinin gereklerine aykırı hareket etmek suretiyle görevini kötüyekullanan hâkim veya savcıya rücu edeceği de açıktır. Dolayısıyla kuralın,ayrıcalıklı bir sınıf oluşturduğundan da söz edilemez. Açıklanan nedenlerledava konusu kural, Anayasa'nın 2. ve 10. maddelerine aykırı değildir. İptalisteminin reddi gerekir." tespitlerine yer vermiştir (AYM,E.2011/29, K.2012/49, 30/3/2012).
73. Yargıtay, 1/2/2012 tarihinden önceki içtihatlarında kamugörevlilerinin görevi sırasında hizmet araçlarını kullanarak üçüncü bir kişiyezarar vermeleri hâlinde “hizmet kusuru” ve “kişisel kusur” ayrımına gitmiş ve kamu görevlisine karşıkişisel kusuruna dayanılarak adli yargıda tazminat davası açılabilmesini kabuletmiştir (Yargıtay Hukuk Genel Kurulu kararı için bkz. § 44). Yargıtay HukukGenel Kurulunun 1/2/2012 tarihli kararları ile anılan içtihattan dönülmüş vekamu görevlilerinin mali sorumluluğunuçözmek için “hizmet kusuru” ve “kişiselkusur” ayrımına gidilmesinin yerinde olmadığı, kamu görevlilerinin görevisırasında hizmet araçlarını kullanarak yaptıkları eylem ve işlemlere ilişkinkişisel kusurlarının kasti suç niteliği taşısa bile hizmet kusuru oluşturacağı,bu nedenle açılacak davanın idare aleyhine açılması gerektiği, görev yapılanyerde dahi olsa kamu görevlilerinin yaptıkları iş ile ilgisi olmayan eylemlerinvarlığı hâlinde ise bu eylemden kamu görevlilerinin kişisel olarak sorumlututulacağı, bu nedenle açılacak davaların da ancak adli yargıda ve kamugörevlileri aleyhine açılabileceği kabul edilmiştir (Yargıtay Hukuk GenelKurulu kararı için bkz. § 45).
74. Kamu görevlilerinin görevi sırasında üçüncü bir kişiye zararvermeleri hâlinde tazminat davasının ancak idare aleyhine açılabilecek olması,idarenin kamu hizmetlerinin kuruluşunda, işleyişinde, kamu personelininseçiminde, eğitilmesinde ve görevin yerine getirilmesi sırasında kamu personeliüzerinde var olan denetim ve gözetim yükümlülüğünden kaynaklanmaktadır.
75. Yerleşik Danıştay içtihadı uyarıncakamugörevlileriningörevlerini yerine getirirken mevzuatın, üstlenilenödevinveyürütülenhizmetinkural,usulvegereklerineaykırı olarakkendilerineizafeedilebilecekboyutta ve biçimde ancak gene de resmî yetki, görevve olanaklardanyararlanarak,onlarıkullanarakhareketettikleri,bu nedenle deidaresiyle bütünleştiği,idaresindenayrılmasınıönleyenve engelleyen görevkusurları, sonuç olarak hizmetin yürütülmesisırasındaortayaçıktığındanidareyönündende"hizmetkusuru"nu oluşturmaktadır. Başka birdeyişle kamu görevlilerinin görev kusurları nedeniyle yürütülenkamuhizmetiişlememekte, geç işlemekte ya da kötü işlemektedir (Danıştay 10. Daire,E.1997/721, K.1999/5266,20/10/1999).
76. Bu nedenle hizmet içinde kişisel kusur olarak kabul edilendurumların varlığı hâlinde dahi idareninhizmet kusuru ve dolayısıylasorumluluğu ortadan kalkmaz çünkü kişisel kusur işleyen kamu görevlisini seçen,eğitmekle ve denetlemekle yükümlü olan idaredir. Dolayısıyla kamu görevlisininhizmet içindeki kişisel kusurlu davranışları, idarenin söz konusu görevleriniyeteri kadar yerine getirmediğini gösterir. Bu sebeple kamu görevlisinin hizmetiçindeki kişisel kusuruna rağmen idarenin sorumluluğu söz konusudur (Danıştay10. Daire, E.1998/3989, K.1999/4364,29/9/1999).
77. Bu kuralın istisnası ise kamu görevlilerinin görevyerlerinde gerçekleşse dahi yaptıkları iş ile hiçbir ilgisi olmayan, kamugöreviyle açıkça bağdaşmayan, kişisel olarak sorumlu tutulmalarınıgerektireneylemleri (bkz. § 42) işlemeleri durumu olup bu hâllerde eylem açıkçakişisel kusur oluşturur ve kamu görevi ile ilişkilendirilemez. Bu iddiayadayanan davaların, Anayasa'nın 129. maddesi kapsamında değerlendirilmesi demümkün değildir. Bu hâllerde sadece eylemi işleyen kişiyekarşı adli yargıdadava açılabilir.
78. Bireysel başvuru formu ve eklerinde sunulan bilgi vebelgeler ışığında mevcut başvurunun koşulları incelendiğinde başvurucununyaşadığı olayın tıbbi değerlendirme hatasını aşan kasti bir tutumdan ya da çokağır bir ihmalden kaynaklandığını gösteren herhangi bir bulgu olmadığı,doktorun gerekli ve yeterli önlemleri almayarak kusurlu davrandığısöylenebilir. Başvurucu da görevli Doktor M.B.nin tıbbi uygulamadaki kusurunedeniyle tazminat istemiş olup kasıtlı bir eylem gerçekleştirdiği yönünde biriddia ileri sürmemiştir.Dolayısıyla başvuru konusu olayda kamu görevlisidoktorun kusurunun hizmet içinde kişisel kusur olduğu, bunun aksine birtespitin mevcut olmadığı anlaşılmıştır. Buna göre Anayasa'nın 17. maddesibağlamında devletin sahip olduğu "etkili bir yargısal sistem kurma"yönündeki pozitif yükümlülüğün somut olayda mağdura adli ya da idari yargımercileri önünde açabileceği bir tazminatı davası yolunun sağlanması ile yerinegetirilmiş olduğu sonucuna ulaşılmıştır.
79. Bunun yanı sıra başvuru konusu olay, tıbbi hataya ilişkindirve tıbbi hata sonucu meydana geldiği iddia edilen zararlar nedeniyle hukuk veyaidare mahkemelerinde açılan tazminat davaları, hem ilgili personelin ve/veyaidarenin mesuliyetini saptayabilecek hem de gerektiği takdirde zararınödenmesini sağlayabilecek potansiyele sahip olduğundan başvurucununmağduriyetini giderebilecek niteliktedir (SaadetErgün ve diğerleri, B. No: 2013/4194, 14/10/2015, § 45)
80. İdari makamlar ve derece mahkemeleri tarafından,başvurucular lehine bir tedbir ya da kararın alınması suretiyle ihlalin tespitedilmesi ve verilen karar ile bu ihlalin uygun ve yeterli biçimde giderilmesihâlinde ilgili tarafın artık anayasal açıdan mağdur olduğu ilerisürülemeyecektir. Bu iki koşul yerine getirildiği takdirde bireysel başvuru mekanizmasınınikincil niteliği dolayısıyla Anayasa Mahkemesinin inceleme yapmasına gerekkalmayacaktır. Bu kapsamda Anayasa'nın 17. maddesine ilişkin şikâyetleraçısından gerektiğinde yürütülecek kapsamlı bir ceza soruşturmasını müteakipyapılan ve makul bir tazminata hükmedilmesi ile sonuçlanan idari dava yolu,mağdur sıfatını ortadan kaldırabilecek etkili bir başvuru yoludur (Serpil Kerimoğlu ve diğerleri, §§ 61, 74; Sadık Koçak ve diğerleri, B. No: 2013/841,23/1/2014, § 83).
81. Mağdur sıfatının ortadan kalkması, özellikle ihlal edildiğiileri sürülen hakkın niteliği ve ihlali tespit eden kararın gerekçesi ile bukararın ardından ilgili açısından uğradığı zararların varlığını devam ettiripettirmediğine bağlı bulunmaktadır. Başvuruculara sunulan telafi imkânının uygunve yeterli olup olmadığı kararı, söz konusu temel hak ve özgürlüğün ihlalininniteliği göz önünde bulundurularak dava koşullarının tamamınındeğerlendirilmesi sonucunda verilebilecektir. Bu çerçevede bir başvurucununmağdur sıfatı, Anayasa Mahkemesi önünde şikâyet ettiği durum için aynı zamanda,idari veya yargısal bir kararla kendisine ödenmesine karar verilen tazminata dabağlı olabilecektir (Sadık Koçak vediğerleri, § 84).
82. Somut olayda açılan davalar bu kapsamda incelendiğinde;başvurucu tarafından Sağlık Bakanlığı aleyhineaçılan tazminat davası sonucunda,Konya1. İdare Mahkemesinin 28/9/2007 tarihlikararında açık bir şekilde idareninkusuru ortaya konularak ihlal tespitinin yapıldığı, buna dayalı olarakbaşvurucu ve babasına uğradıkları maddi ve manevi zararın karşılığı olarak-yargılama kapsamında alınan bilirkişi raporundan da yararlanılarak- toplam19.000 TL maddi ve manevi tazminatın 18/5/1998 tarihinden itibaren hesaplanacakyasal faiziyle birlikte ödenmesine hükmedildiği görülmektedir.
83. Anılan kararda bilirkişi tarafından verilen raporun hukuka,ilmî verilere ve yerleşik içtihatlara uygun bulunduğu, bilirkişi raporudoğrultusunda işlem yapıldığı, raporda başvurucunun maddi kaybının 30.264 TLolarak belirtilmiş olmasına rağmen dava açıldığı sırada 15.000 TL madditazminat talep ettiği, mahkemeler taleple bağlı olduğundan 15.000 TL madditazminat ile başvurucunun ve yakınlarının olay nedeniyle duydukları acı veızdırabı kısmen de olsa karşılayabilmek amacıyla olayın meydana geliş şekli,tarihi, başvurucunun yaşı, statüsü, sosyal durumu, paranın alım gücü veişletilecek yasal faiz dikkate alınarak manevi tazminat verilmesi kabuledilmiştir.
84.Sağlık Bakanlığı tarafından ilgili doktor aleyhine açılanrücu davasında Asliye Hukuk Mahkemesince başvurucuya 7/5/2001 tarihinde43.104,27 TL tazminat ve faiz, 20/4/2001 tarihinde yargılama gideri olarak954,19 TL ödenmiş olduğu tespiti yapılmıştır.Davanın koşulları ve başvurucununuğradığı zararlar ile talebiyle bağlı olarak belirlenen tazminat miktarlarıarasında açık bir orantısızlık bulunmadığı görülmektedir. Sonuç olarak Konya 1.İdare Mahkemesinin kararında belirlediği tazminat miktarlarının Anayasa'nın 17.maddesinin birinci fıkrasında yer alan maddi ve manevi varlığın korunmasıhakkının sağladığı güvencelere uygun olduğu sonucunaulaşılmıştır.
85. Bu durumda başvuru konusu olayda Anayasa'nın 17. maddesininbirinci fıkrasında yer alan maddi ve manevi varlığın korunmasına ilişkinşikâyetler açısından başvurucunun ihlali tespit eden ve makul bir tazminatahükmeden etkili dava yolundan yararlanmış olduğu anlaşıldığından bireyselbaşvuru yapılmadan önce mağdur sıfatı ortadan kalkmış bulunmaktadır.
86. Açıklanan nedenlerle maddi ve manevi varlığını koruma hakkıyönünden başvurucunun mağdur sıfatının bulunmadığı anlaşıldığından başvurununbu kısmının kişi bakımından yetkisizliknedeniyle kabul edilemez olduğuna karar verilmesi gerekir.
b. Adil Yargılanma Hakkı Kapsamında İleriSürülen İddialar
i. Gerekçeli Karar Hakkının İhlal Edildiğineİlişkin İddia
87. Başvurucu, felçli kalmasına sebep olan doktor aleyhine 2003yılında açtığı tazminat davasında hem İlk Derece Mahkemesi hem de Yargıtaykararlarının gerekçeden yoksun olduğunu belirterek gerekçeli karar hakkınınihlal edildiğini ileri sürmüştür.
88. Anayasa’nın 36. ve 141. maddeleri gereği mahkemelerin hertürlü kararının gerekçeli olması gerekir. Ancak bu hak, yargılamada ilerisürülen tüm iddialara ayrıntılı şekilde yanıt verilmesi gerektiği şeklindeanlaşılamaz. Bu nedenle gerekçe gösterme zorunluluğunun kapsamı kararınniteliğine göre değişebilir (Mehmet Yavuz, B.No: 2013/2995, 20/2/2014, § 51). Kanun yolu incelemesi yapan merciinyargılamayı yapan mahkemeyle aynı sonuca ulaşması ve bunu aynı gerekçeyikullanarak veya atıfla kararına yansıtması yeterlidir (Yasemin Ekşi, B. No: 2013/5486, 4/12/2013,§ 57).
89. Somut olayda, yapılan yargılama sonunda İlk DereceMahkemesince başvurucunun talepleri hakkında değerlendirme yapılmış ve ilgili Yargıtaykararlarına da atıfta bulunulmak suretiyle davasının usul yönündenreddedilmesinin maddi ve hukuki nedenleri değerlendirilmiştir (bkz. § 23).Kanun yolu incelemesi sonucunda verilen kararda, değerlendirme konusu hüküm vegerekçesinin uygun bulunduğu dikkate alındığında gerekçeli karar hakkınayönelik bir ihlal olmadığının açık olduğu anlaşılmaktadır.
90. Açıklanan nedenlerle başvurunun bu kısmının diğer kabuledilebilirlik koşulları yönünden incelenmeksizin açıkça dayanaktan yoksun olması nedeniyle kabul edilemezolduğuna karar verilmesi gerekir.
ii. Yargılamanın MakulSürede Tamamlanmadığına İlişkin İddia
91. Başvurucu, 2003 yılında açtığı tazminat davasının yaklaşık11 yıl sürmesi nedeniyle Konya 2. Asliye Hukuk Mahkemesinde açtığı davada makulsürede yargılama yapılmadığını belirterek adil yargılanma hakkının ihlaledildiğini iddia etmiştir.
92. Açıkça dayanaktan yoksun olmadığı ve kabul edilemezliğinekarar verilmesini gerektirecek başka bir neden de bulunmadığı anlaşılan makulsürede yargılanma hakkının ihlal edildiğine ilişkin iddianın kabul edilebilirolduğuna karar verilmesi gerekir.
2. Esas Yönünden
93. Anayasa ve Sözleşme’nin ortak koruma alanı dışında kalan birhak ihlali iddiasını içeren başvurunun kabul edilebilir olduğuna kararverilmesi mümkün olmayıp (Onurhan Solmaz,B. No: 2012/1049, 26/3/2013, § 18) Sözleşme metni ile AİHM kararlarından ortayaçıkan ve adil yargılanma hakkının somut görünümleri olan alt ilke ve haklar,Anayasa’nın 36. maddesinde yer verilen adil yargılanma hakkının daunsurlarıdır. Anayasa Mahkemesi de Anayasa’nın 36. maddesi uyarınca incelemeyaptığı birçok kararında, ilgili hükmü Sözleşme’nin 6. maddesi ve AİHM içtihadıışığında yorumlamak suretiyle Sözleşme’nin lafzi içeriğinde yer alan ve AİHMiçtihadıyla adil yargılanma hakkının kapsamına dâhil edilen ilke ve haklaraAnayasa’nın 36. maddesi kapsamında yer vermektedir. Somut başvurunun dayanağınıoluşturan makul sürede yargılanma hakkı da yukarıda belirtilen ilkeler uyarıncaadil yargılanma hakkının kapsamına dâhil olup ayrıca davaların en az giderle vemümkün olan süratle sonuçlandırılmasının yargının görevi olduğunu belirtenAnayasa’nın 141. maddesinin de -Anayasa’nın bütünselliği ilkesi gereği- makulsürede yargılanma hakkının değerlendirilmesinde gözönünde bulundurulmasıgerektiği açıktır (Güher Ergün ve diğerleri,B. No: 2012/13, 2/7/2013, §§ 38, 39).
94. Davanın karmaşıklığı, yargılamanın kaç dereceli olduğu,tarafların ve ilgili makamların yargılama sürecindeki tutumu ve başvurucunundavanın hızla sonuçlandırılmasındaki menfaatinin niteliği gibi hususlar, birdavanın süresinin makul olup olmadığının tespitinde gözönünde bulundurulmasıgereken kriterlerdir (Güher Ergün vediğerleri, §§ 41-45).
95. Anayasa’nın 36. maddesi ve Sözleşme’nin 6. maddesi uyarıncamedeni hak ve yükümlülüklere ilişkin uyuşmazlıkların makul sürede kararabağlanması gerekmektedir. Başvuru konusu olayda, kişinin vücut bütünlüğüneverildiği ileri sürülen zarardan kaynaklanan maddi ve manevi tazminat davasınınsöz konusu olduğu görülmektedir. Ayrıca6100 sayılı Kanun’da yer alan usulhükümlerine göre yürütülen somut yargılama faaliyetinin medeni hak veyükümlülükleri konu alan bir yargılama olduğuna da kuşku yoktur (Güher Ergün ve diğerleri, § 49).
96. Medeni hak ve yükümlülüklerle ilgili uyuşmazlıklara ilişkinmakul süre değerlendirmesinde sürenin başlangıcı kural olarak uyuşmazlığıkarara bağlayacak yargılama sürecinin işletilmeye başlandığı, başka bir deyişledavanın ikame edildiği tarihtir. Somut başvuru açısından bu tarih29/4/2003’tür.
97. Sürenin bitiş tarihi ise çoğu zaman icra aşamasını dakapsayacak şekilde yargılamanın sona erme tarihidir (Güher Ergün ve diğerleri, § 52). Bu kapsamda somut yargılamafaaliyeti açısından sürenin bitiş tarihinin, başvurucunun karar düzeltmetalebinin Yargıtay 4. Hukuk Dairesince reddedildiği 4/11/2014 olduğuanlaşılmaktadır.
98. Başvuruya konu olan yargılama sürecinin incelenmesindeyargılamanın konusunun maddi ve manevi tazminat istemi olduğu, davanın29/4/2003 tarihinde Konya 2. Asliye Hukuk Mahkemesinde açıldığı, MahkemeninSağlık Bakanlığı aleyhine İdare Mahkemesinin E.2005/353 sayılı dosyasındaaçılan tam yargı davasının sonucunun beklenmesine karar verdiği, anılan davanınsonuçlanması ile birlikte Mahkemenin27/12/2013 tarihli kararı ile davayı husumetyönünden reddettiği, bu ret kararının Yargıtay 4. Hukuk Dairesinin 15/5/2014tarihli ilamı ile onandığı, karar düzeltme isteminin ise aynı Dairenin4/11/2014 tarihli ilamı ile reddedildiği, böylece İlk Derece Mahkemesikararının kesinleştiği belirlenmiştir. Buna göre davaya ilişkin yargılamasüresinin toplam 11 yıl 6 ay 6 gün olduğu anlaşılmaktadır.
99. 6100 sayılı Kanun’un öngördüğü yargılama usullerine tabimahkemeler nezdindeki yargılamaların makul sürede tamamlanmadığı yönündekiiddialar daha önce bireysel başvuru konusu yapılmış ve Anayasa Mahkemesitarafından özellikle yargılamada sürati temin etmeye hizmet eden özel usulhükümlerinin nazara alınmadığı gözönünde bulundurularak makul sürede yargılanmahakkının ihlal edildiği yönünde karar verilmiştir (Güher Ergün ve diğerleri, §§ 34-64).
100. Başvuruya konu tazminat davasının incelenmesinde hukukimeselenin çözümündeki güçlük, yargılamanın niteliği, maddi olaylarınkarmaşıklığı, delillerin toplanmasında karşılaşılan engeller, taraf sayısı gibikriterler dikkate alındığında davanın karmaşık olmaktan uzak olduğuanlaşılmıştır. Başvurucunun tutum ve davranışlarıyla, usule dair haklarınıkullanırken özensiz davranmasıyla yargılamanın uzamasına sebep olduğu dasöylenemez. Dolayısıyla somut başvuru açısından daha önce verilen kararlardışında farklı karar verilmesini gerektirecek bir yön bulunmadığı, söz konusu11 yıl 6 ayı aşkın süre devam eden (29/4/2003-4/11/2014 tarihleri arasında)yargılama süresinde makul olmayan bir gecikmenin olduğu sonucuna varılmıştır.
101. Açıklanan nedenlerle başvurucunun Anayasa’nın 36.maddesinde güvence altına alınan makul sürede yargılanma hakkının ihlaledildiğine karar verilmesi gerekir.
3. 6216 Sayılı Kanun'un50. Maddesi Yönünden
102. 30/3/2011 tarihli ve 6216 sayılı Anayasa MahkemesininKuruluşu ve Yargılama Usulleri Hakkında Kanun’un 50. maddesinin (1) ve (2)numaralı fıkraları şöyledir:
“(1) Esas inceleme sonunda, başvurucununhakkının ihlal edildiğine ya da edilmediğine karar verilir. İhlal kararıverilmesi hâlinde ihlalin ve sonuçlarının ortadan kaldırılması için yapılmasıgerekenlere hükmedilir. …
(2) Tespit edilen ihlal bir mahkeme kararındankaynaklanmışsa, ihlali ve sonuçlarını ortadan kaldırmak için yeniden yargılamayapmak üzere dosya ilgili mahkemeye gönderilir. Yeniden yargılama yapılmasındahukuki yarar bulunmayan hâllerde başvurucu lehine tazminata hükmedilebilir veyagenel mahkemelerde dava açılması yolu gösterilebilir. Yeniden yargılamayapmakla yükümlü mahkeme, Anayasa Mahkemesinin ihlal kararında açıkladığı ihlalive sonuçlarını ortadan kaldıracak şekilde mümkünse dosya üzerinden kararverir.”
103. Başvurucu, 800.000 TL manevi tazminata hükmedilmesi,yeniden yargılama yapılmasına karar verilmesi; bu isteme alternatif olarak500.000 TL maddi tazminat verilmesi taleplerinde bulunmuştur.
104. Mevcut başvuruda Anayasa’nın 36. maddesinde güvence altınaalınan makul sürede yargılanma hakkının ihlal edildiği tespit edilmiş olmaklaberaber tespit edilen ihlalle iddia edilen maddi zarar arasında illiyet bağıbulunmadığı anlaşıldığından başvurucunun maddi tazminat talebinin reddine kararverilmesi gerekir.
105. Başvurucunun taraf olduğu davanın(11 yıl 6 ayı aşkın süre)yaklaşık 12 yıllık yargılama süresi nazara alındığında başvurucuya yargılamafaaliyetinin uzunluğu sebebiyle yalnızca ihlal tespitiyle giderilemeyecek olanmanevi zararı karşılığında takdiren net 20.670 TL manevi tazminat ödenmesinekarar verilmesi gerekir.
106. Kararın bir örneğinin bilgilendirme amacıyla Konya 2.Asliye Hukuk Mahkemesine gönderilmesine karar verilmesi gerekir.
107. Dosyadaki belgelerden tespit edilen 206,10 TL harçtanoluşan toplam 206,10 TL yargılama giderinin başvurucuya ödenmesine kararverilmesi gerekir.
V. HÜKÜM
Açıklanan gerekçelerle;
A. 1. Kişinin maddi vemanevi varlığını koruma hakkının ihlal edildiğine ilişkin iddianın kişi bakımından yetkisizlik nedeniyleKABUL EDİLEMEZ OLDUĞUNA,
2. Gerekçeli kararhakkının ihlal edildiğine ilişkin iddianınaçıkça dayanaktan yoksunluk nedeniyle KABUL EDİLEMEZ OLDUĞUNA
3. Makul süredeyargılanma hakkının ihlal edildiğine ilişkin iddianın KABUL EDİLEBİLİROLDUĞUNA,
B. Anayasa’nın 36. maddesinde güvence altına alınan makul süredeyargılanma hakkının İHLAL EDİLDİĞİNE,
C. Başvurucuya net 20.670 TL manevi tazminat ÖDENMESİNE,tazminata ilişkin diğer taleplerin REDDİNE,
D. 206,10 TL harçtan oluşan toplam 206,10 TL yargılama giderininBAŞVURUCUYA ÖDENMESİNE,
E. Ödemelerin, kararın tebliğini takiben başvurucunun MaliyeBakanlığına başvuru tarihinden itibaren dört ay içinde yapılmasına, ödemedegecikme olması hâlinde bu sürenin sona erdiği tarihten ödeme tarihine kadargeçen süre için yasal FAİZ UYGULANMASINA,
F. Kararın bir örneğinin Konya 2. Asliye Hukuk MahkemesineGÖNDERİLMESİNE,
G. Kararın bir örneğinin Adalet Bakanlığına GÖNDERİLMESİNE26/10/2016 tarihinde OYBİRLİĞİYLE karar verildi.