TÜRKİYE CUMHURİYETİ
ANAYASA MAHKEMESİ
İKİNCİ BÖLÜM
KARAR
HALİL KADRİ BULDANLIOĞLU VE NECİP BULDANLIOĞLU BAŞVURUSU
(Başvuru Numarası: 2015/10533)
Karar Tarihi: 4/4/2018
İKİNCİ BÖLÜM
KARAR
Başkan
:
Engin YILDIRIM
Üyeler
:
Celal Mümtaz AKINCI
Muammer TOPAL
M. Emin KUZ
Recai AKYEL
Raportör
:
Özgür DUMAN
Başvurucular
:
1. Halil Kadri BULDANLIOĞLU
2. Necip BULDANLIOĞLU
Vekili
:
Av. Ahmet KANDIRALI
I. BAŞVURUNUN KONUSU
1. Başvuru, tapu kaydının iptali istemiyle Maliye Hazinesinceaçılan davanın hak düşürücü süre yönünden reddedilmesine ilişkin kararın Yargıtayca kısmen onanması sonrası yargılama giderleriylesınırlı olarak devam eden davanın esasının yenidendeğerlendirilerek davanın kabulüne karar verilmesi nedeniyle mülkiyet ve adilyargılanma haklarının ihlal edildiği iddialarına ilişkindir.
II. BAŞVURU SÜRECİ
2. Başvuru 19/6/2015 tarihinde yapılmıştır.
3. Başvuru, başvuru formu ve eklerinin idari yönden yapılan önincelemesinden sonra Komisyona sunulmuştur.
4. Komisyonca başvurunun kabul edilebilirlik incelemesinin Bölümtarafından yapılmasına karar verilmiştir.
5. Bölüm Başkanı tarafından başvurunun kabul edilebilirlik veesas incelemesinin birlikte yapılmasına karar verilmiştir.
6. Başvuru belgelerinin bir örneği bilgi için Adalet Bakanlığına(Bakanlık) gönderilmiştir. Bakanlık görüşünü bildirmiştir.
7. Başvurucular, Bakanlık görüşüne karşı beyanda bulunmamıştır.
III. OLAY VE OLGULAR
8. Başvuru formu ve eklerinde ifade edildiği şekliyle olaylarözetle şöyledir:
9. İstanbul'un Silivri ilçesi Piri Mehmet Paşa Mahallesi'ndebulunan 229 ada 22 parsel sayılı taşınmaz Maliye Hazinesinin tarafı olmadığıbir yargılama neticesinde hükmen edinimli olarak16/10/1985 tarihinde başvurucuların miras bırakanı M.B. adına tapuya tesciledilmiştir.
10. Hazine tarafından tapu kayıt maliki aleyhine 18/9/1998tarihinde Silivri 1. Asliye Hukuk Mahkemesinde (Mahkeme) tapu iptali ve tescildavası açılmıştır. Dava dilekçesinde, taşınmazın kıyı kenar çizgisi içindekaldığından bahisle tapu kaydının hükümsüz ve geçersiz olduğu ilerisürülmüştür.
11. Mahkeme 18/3/2002 tarihinde davanın kabulüne ve tapukaydının iptali ile taşınmazın tescil harici bırakılmasına karar vermiştir.Temyiz edilen karar, Yargıtay 1. Hukuk Dairesince 7/12/2005 tarihindebozulmuştur. Bozma kararında, kıyı kenar çizgisi haritasının düzenlenipdüzenlenmediğinin araştırıldıktan sonra yerinde keşif yapılarak kıyı kenarçizgisinin belirlenmesi gerektiği, ayrıca kadastro komisyon kararında değinilentescil ilamı ile ilgili mahkeme kararlarının getirilmemesi ve tescilharitasının araştırılmamasının doğru olmadığı belirtilmiştir.
12. Bozma kararına uyan Mahkeme, dava konusu taşınmazınbulunduğu yerde 30/4/2008 tarihinde kadastro, ziraat ve jeoloji alanında uzmanbilirkişiler ile birlikte keşif yapmıştır. Yapılan keşif sonucu düzenlenen26/6/2008 tarihli bilirkişi raporunda, anılan taşınmazın devletin hüküm vetasarrufu altındaki kıyı kenar çizgisi içinde kaldığı kanaati bildirilmiştir.
13. Bununla birlikte Mahkeme 17/2/2010 tarihinde davanın hakdüşürücü süre yönünden reddine karar vermiştir. Kararın gerekçesinde 14/3/2009tarihli ve 27169 sayılı Resmî Gazete'de yayımlanarakyürürlüğe giren 25/2/2009 tarihli ve 5841 sayılı Kanun'un 2. ve 3. maddeleriile yapılan değişikliklere vurgu yapılmıştır. Buna göre 21/6/1987 tarihli ve3402 sayılı Kadastro Kanunu'nun 12. maddesinin üçüncü fıkrasında düzenlenen hakdüşürücü süreye ilişkin hükmün devam eden davaları da kapsamak üzere iddia vetaşınmazın niteliğine yahut devlet veya diğer kamu tüzel kişileri dâhiltarafların sıfatına bakılmaksızın uygulanması öngörülmüştür.
14. Bu karar Hazine tarafından temyiz edilmiştir. Dairenin9/6/2010 tarihli kararıyla hükmün bozulmasına karar verilmiştir. Kararın ilgilikısmı şöyledir:
"Dava, 3621 sayılıKıyıKanunundan kaynaklanan tapu iptal ve kaydın sicilden terkini isteğine ilişkinolup, mahkemece, hükmüne uyulan Daire bozma kararında gösterildiği şekildearaştırma yapılmak suretiyle, taşınmazın tamamının tanımı aynı Yasa'nın 4.maddesinde yapılan kıyıda kaldığı saptanmış ise de, 14 Mart 2009 tarihli Resmi Gazete'de yayımlanarak yürürlüğe giren ve kesin hükümhalini almayan eldeki davalara da uygulanması öngörülen5841 sayılı Yasa uyarıncadavanın hak düşürücü süreden reddine karar verilmişolmasında kural olarak bir isabetsizlik yoktur. Davacı Hazinenin, bu yöneilişkin temyiz itirazı yerinde değildir, reddine.
Ancak,bir taraf, dava açıldığıandaki mevzuata ve içtihat durumuna göre davasında haklı olup da, davaaçıldıktan sonra yürürlüğü giren (geçmişe etkili) yeni bir yasa hükmü ya dayeni bir İçtihatları Birleştirme Kararı gereğince davayı kaybederse, davadahaksız çıkmış olmasına rağmen, yargılama giderlerinden sorumlu tutulamaz.
Anılan bu kural yasal ve yargısal uygulamadakararlılık kazanmıştır.(Baki Kuru, Hukuk UsulüMuhakemeleri 5. cilt, sayfa 5338, dipnot 159; 10. H.D. 21/12/1976, 8770/8739 vedipnot 160: 5. HD 12/09/1977, 5445/5655 dipnot 161: 10.HD 24/02/1976,6296/1297) Ayrıca her dava açıldığı tarihteki koşullara bağlıdır. Öte yandanavukatlık ücreti 29.05.1957 tarih ve 4/16 sayılı İçtihatları Birleştirme Kararıuyarınca yargılama giderlerinden sayılır.
Hal böyle olunca; Mahkemece yaptırılanbilirkişi incelemesi sonucu alınan krokili bilirkişi raporda, çekişmelitaşınmazın tamamının kıyı kenar çizgisine göre kıyıda bulunduğu, dava tarihindedavacı hazinenin davasında haklı olduğu anlaşıldığına ve yargılama sırasındayürürlüğe giren 5841 sayılı Yasa gereğince dava reddedildiğine göre, davalının,maktu harçtan, tüm yargılama giderlerinden veavukatlıkücretinden sorumlu tutulması gerekirken aksine düşüncelerle yazılı olduğu üzerehüküm kurulması isabetsizdir.
Davacı Hazinenin, harç, yargılama giderleri veavukatlık ücreti açısından temyiz itirazı yerindedir. Kabulüyle hükmünaçıklanan nedenlere hasren HUMK.'nun428.maddesi gereğince BOZULMASINA, 09.6.2010 tarihinde oybirliğiyle kararverildi."
15. Hazinenin karar düzeltmetalebi Daire tarafından 13/12/2010 tarihinde reddedilmiştir.
16. Bozma kararına uyanMahkeme 4/5/2011 tarihinde yargılama giderlerinin davacı üzerinde bırakılmasınave taraflar yararına vekâlet ücretine hükmedilmesine yer olmadığına kararvermiştir. Mahkeme, davanın esası yönünden ise temyiz talebinin reddi nedeniylekarar kesinleşmiş olduğundan bu hususta yeniden hüküm kurulmasına yer olmadığınakarar vermiştir. Kararın ilgili kısmı şöyledir:
"Tümdosya kapsamı birlikte değerlendirildiğinde; Mahkememizce verilen 17/10/20102006/588-2010/56Esas karar sayılı ilamın 1.bendi temyiz talebinin reddi ile,kesinleşmiş olduğundan bu hususta yeniden hüküm kurulmasına yer olmadığına, bozmailamından sonra yürürlüğe giren 3402 sayılı Yasaya 6099 sayılı Yasa ile eklenen36/A maddesigözetilmek suretiyledavareddedildiğinden ve Hazine harçtan muaf olduğundan harç alınmasına yerolmadığına, bozma ilamından sonra yürürlüğe giren 3402 sayılı Yasaya 6099sayılı Yasa ile eklenen 36/A maddesi gözetilmek suretiyle yargılamagiderlerinin davacı üzerinde bırakılmasına, bozma ilamından sonra yürürlüğegiren 3402 sayılı Yasaya 6099 sayılı Yasa ile eklenen 36/A maddesigözetilmeksuretiyle ve davacı lehine bozma ilamı ile oluşan usulü kazanılmış hak dikkatealınarak davacı ve davalının kendisini vekille temsil ettirmiş olmalarınedeniyle davacı ve davalı lehlerine vekalet ücreti takdirine yer olmadığınadair aşağıdaki hüküm fıkrasının tesisi uygun görülmüştür."
17. Hazinenin temyiz talebi, Dairece 19/3/2012 tarihindereddedilmiştir. Kararın gerekçesinde, işinesasıbakımından5841 sayılı Kanun'un yürürlüğü döneminde davanın hak düşürücü süredenreddedilmiş olmasının doğru olduğu kabul edilmiştir. Bununla birlikte anılanKanun hükümlerinin Anayasa Mahkemesinin 23/7/2011 tarihli ve 28003 sayılı ResmîGazete'de yayımlanarak yürürlüğe giren 12/5/2011tarihli ve E.2009/31, K.2011/77 sayılı kararı ile iptal edildiği belirtilmiştir.Daireye göre kesin hüküm hâli söz konusu olmayıp olaydaki durum kazanılmışhakkın istisnasını teşkil etmektedir. Daire, Anayasa'nın 153. maddesine göreiptal kararlarının geriye yürümeyeceğini kabul etmekle birlikte Yargıtayİçtihatları Birleştirme Büyük Genel Kurulunun 10/3/1969 tarihli ve 1/3 sayılıkararının gerekçe bölümüne vurgu yapmıştır. Daire, Anayasa Mahkemesinin iptalkararının kesin şekilde çözüme bağlanmış uyuşmazlıkları etkilemeyeceğini ancakhenüz devam eden uyuşmazlıkların iptal kapsamında bulunacağını belirtmiştir.Daire sonuç olarak Anayasa Mahkemesinin anılan iptal kararından sonra davanınhak düşürücü süreden reddine ilişkin kararın doğruluğundan söz edilemeyeceğinizira kamu düzeniyle ilgili bütün hâllerin istisnanın kapsamına gireceğiniaçıklamıştır. Kararın sonuç kısmı şöyledir:
"...işin esası hakkında 28/11/1997 tarih5/3 sayılı İçtihadı Birleştirme Kararı doğrultusunda değerlendirme yapılmak veyargılama masrafları yönünden de 6099 Sayılı Yasa hükümleri gözetilmeksuretiyle uyuşmazlığın çözüme kavuşturulması için karar bozulmalıdır..."
18. Bozma kararına uyan Mahkeme 26/12/2012 tarihinde davanınkabulüne ve taşınmazın tapu kaydının iptali ile tescil harici bırakılmasınakarar vermiştir. Kararın gerekçesinde 30/4/2008 tarihinde yapılan keşif ve26/6/2008 tarihli bilirkişi raporlarına atıfla dava konusu taşınmazın kıyıkenar çizgisi içinde olduğunun tespit edildiği belirtilmiştir. Mahkemeye göredevletin hüküm ve tasarrufu altında kalan yerlerden olan bu taşınmazın özelkişiler adına tescili ise mümkün değildir.
19. Başvurucular tarafından temyiz edilen karar, Yargıtay 8.Hukuk Dairesince 16/6/2014 tarihinde oybirliğiyle onanmıştır. Başvurucularınkarar düzeltme talebi de Dairenin 26/2/2015 tarihli kararıyla oyçokluğuylareddedilmiştir. Karşıoy yazısında, kesin hüküm gücükazanan bir kararın Yargıtayca yeniden bozmaya konuedilmesinin kamu düzenini bozacağı ve hukuki güvenlik ilkesini ihlal edeceğibelirtilmiştir. Ayrıca yargının verdiği ve bağlayıcı olan bir kesin hükmünişlevsiz hâle getirilmesinin adil yargılanma hakkının sağladığı güvencelereaykırı olduğu ifade edilmiştir.
20. Nihai karar, başvurucular vekiline 21/5/2015 tarihindetebliğ edilmiştir.
21. Başvurucular 19/6/2015 tarihinde bireysel başvurudabulunmuştur.
IV. İLGİLİ HUKUK
A. Ulusal Hukuk
1. İlgili Mevzuat
22. 3402 sayılı Kanun’un 12. maddesinin üçüncü fıkrası şöyledir:
“Bu tutanaklarda belirtilen haklara,sınırlandırma ve tespitlere ait tutanakların kesinleştiği tarihten itibaren onyıl geçtikten sonra, kadastrodan önceki hukuki sebeplere dayanarak itirazolunamaz ve dava açılamaz.”
23. 5841 sayılı Kanun'un 2. maddesi ile 3402 sayılı Kanun’un 12.maddesinin üçüncü fıkrasına eklenen cümle şöyledir:
“Bu hüküm, iddia ve taşınmazın niteliğine yahutDevlet veya diğer kamu tüzel kişileri dahil, tarafların sıfatına bakılmaksızınuygulanır.”
24. 5841 sayılı Kanun'un 3. maddesi ile 3402 sayılı Kanun’aeklenen geçici 10. madde şöyledir:
“Bu Kanunun 12 nci maddesinin üçüncü fıkrası hükmü, Devletin hükümve tasarrufu altında olduğu iddiası ile yürürlük tarihinden önce açılmış vehenüz kesin hükme bağlanmamış olan davalarda dahi uygulanır.”
25. 4/4/1990 tarihli ve 3621 sayılı Kıyı Kanunu'nun 4.maddesinin ilgili bölümü şöyledir:
"Bu Kanunda geçen deyimlerden;
Kıyı çizgisi:Deniz,tabii ve suni göl ve akarsularda, taşkın durumları dışında, suyun karayadeğdiği noktaların birleşmesinden oluşan çizgiyi,
Kıyı Kenar çizgisi: Deniz, tabii ve suni gölve akarsularda, kıyı çizgisinden sonraki kara yönünde su hareketlerinin
oluşturulduğu kumluk, çakıllık, kayalık, taşlık, sazlık, bataklık ve benzerialanların doğal sınırını,
Kıyı: Kıyı çizgisi ile kıyı kenar çizgisiarasındaki alanı,
...
ifade eder."
26.3621 sayılı Kanun'un 5. maddesinin ilgili bölümleri şöyledir:
" ...
Kıyılar, Devletin hüküm ve tasarrufualtındadır. Kıyılar, herkesin eşit ve serbest olarak yararlanmasına açıktır.
...."
27. 22/11/2001 tarihli ve 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu’nun "Sahipsiz yerler ve yararı kamuya aitmallar" kenar başlıklı 715. maddesinin birinci fıkrasışöyledir:
"Sahipsiz yerler ile yararı kamuya aitmallar, Devletin hüküm ve tasarrufu altındadır."
28. 4721 sayılı Kanun'un 1007. maddesininbirinci ve ikinci fıkraları şöyledir:
"Tapu sicilinin tutulmasından doğan bütünzararlardan Devlet sorumludur.
Devlet, zararın doğmasında kusuru bulunangörevlilere rücu eder."
29. 12/1/2011 tarihli ve 6100 sayılı Hukuk MuhakemeleriKanunu'nun 303. maddesi şöyledir:
"(1) Bir davaya ait şeklî anlamdakesinleşmiş olan hükmün, diğer bir davada maddi anlamda kesin hükümoluşturabilmesi için, her iki davanın taraflarının, dava sebeplerinin ve ilkdavanın hüküm fıkrası ile ikinci davaya ait talep sonucunun aynı olmasıgerekir.
(2) Bir hüküm, davada veya karşılık davadaileri sürülen taleplerden, sadece hükme bağlanmış olanlar hakkında kesin hükümteşkil eder.
(3) Kesin hüküm, tarafların küllî haleflerihakkında da geçerlidir.
(4) Bir dava dolayısıyla ortaya çıkan kesinhüküm, o hükmün kesinleşmesinden sonra dava konusu şeyin mülkiyetini taraflarınbirisinden devralan yahut dava konusu şey üzerinde sınırlı bir ayni hak veya fer’î zilyetlik kazanan kişiler hakkında da geçerlidir.Ancak, Türk Medenî Kanununun iyiniyetle mal edinmeyeait hükümleri saklıdır.
(5) Müteselsil borçlulardan biri veya birkaçıile alacaklı arasında yahut müteselsil alacaklılardan biri veya birkaçı ileborçlu arasında oluşan kesin hüküm, diğerleri hakkında geçerli değildir."
30. 6100 sayılı Kanun'un 367. maddesinin (2) numaralı fıkrasışöyledir:
"Kişiler hukuku, aile hukuku ve taşınmazmal ile ilgili ayni haklara ilişkin kararlar kesinleşmedikçe yerinegetirilemez."
2. Anayasa MahkemesiKararı
31. Anayasa Mahkemesinin 12/5/2011 tarihli ve E.2009/31, K.2011/77sayılı kararının ilgili kısmı şöyledir:
"A- 5841 sayılı Kanun’un 2. maddesi ile21.6.1987 günlü, 3402 sayılı Kadastro Kanunu’nun 12. Maddesinin ÜçüncüFıkrasına Eklenen 'Bu hüküm iddia ve taşınmazın niteliğine yahut Devlet veyadiğer kamu tüzel kişileri dâhil, tarafların sıfatına bakılmaksızın uygulanır'Cümlesinin İncelenmesi
Dava konusu kuralın uygulanması halinde kıyıya da orman niteliğinde olduğu belirlenen alanlar kadastro işlemleri sırasındaözel mülk olarak tespiti yapılmış ve kadastro işlemlerinin kesinleşmesindenitibaren on yıldan daha fazla bir süre geçmiş ise bu alanlara ilişkin olarakkamu idaresi tarafından tapu iptali davası açılması olanağı ortadankalkacaktır. Bunun sonucunda tapu kayıtları kesinlik kazanacak ve özelmülkiyete ilişkin tapular geçerli kabul edilecektir. Böylece dava konusukuralın uygulanması ile kıyı ya da orman alanına dâhil olan bir taşınmazüzerinde özel mülkiyet mümkün hale gelecektir.
Anayasa’nın 43. ve 169. maddelerinde temel birdeğer olarak çevrenin korunması ve herkesin çevreden eşit şekilde yararlanmasıhakkını güvence altına almak amacıyla kıyıların ve ormanların devletin hüküm vetasarrufu altında olduğu belirtilerek bu alanlarda özel mülkiyetyasaklanmıştır. Bu nedenle belli bir sürenin geçmesiyle söz konusu alanlardaözel mülkiyet edinilmesi olanaklı değildir.
Ancak, hukuk devletinin en temel unsurlarındanbirisi olan hukuki güvenlik ilkesi bireyleri keyfi yönetimlere ve hukukisürprizlere karşı korumak ve bireylerin ileride başlarına gelebilecekleriöngörebilmesi ve hareketlerini buna göre ayarlayabilmesi amacıyla hukukkurallarının açık, anlaşılabilir ve öngörülebilir olmasını gerektirir. Hukukigüvenlik ilkesini eşya hukuku alanında somutlaştıran kurum tapuya güvenilkesidir. Tapu sicilinin temel işlevi bir taşınmazla ilgili tüm hakların busicile kaydedilerek herkese karşı ileri sürülebilmesi ve sicile kayıtlı olmayanhakların da iyi niyetli üçüncü kişilere karşı ileri sürülememesidir. Bu aynızamanda mülkiyet hakkının sağladığı güvencenin de bir sonucudur.
Anayasa’nın 35. maddesi ise kişi özgürlüğü ileyakından ilişkili olan mülkiyet hakkını güvence altına almaktadır. Ancakmülkiyet hakkı mutlak bir hak olmayıp kamu yararı amacıyla sınırlandırılabilirve bu sınırlandırmanın ölçülü ve orantılı olması gerekir. Nitekim Avrupa İnsanHakları Mahkemesi hem kıyılar hem de ormanlarla ilgili kararlarında kadastrotespiti ya da satın alma yoluyla tapulu taşınmazları edinen kişilerintapularının, kıyı kenar çizgisi ya da orman alanı içinde kaldığı gerekçesiyleve herhangi bir tazminat ödenmeksizin iptal edilmesini Avrupa İnsan HaklarıSözleşmesine ek 1. protokolün 1. maddesinin ihlali olarak nitelendirmiştir.AİHM bu kararlarında çevrenin korunmasına ilişkin kamu yararı ile bireyinmülkiyet hakkının korunması arasında makul bir dengenin bulunması gerektiğinibelirterek, karşılığı ödenmeksizin mülkiyet hakkına müdahale edilemeyeceğisonucuna ulaşmıştır.
Kıyıların ya da ormanların korunması amacıylamülkiyet hakkına müdahale edilmesi meşru olmakla birlikte bu kamusal külfetintamamının mülk sahiplerine yüklenemeyeceği ve yasa koyucunun buna uygun çözümyolları bulması gerekeceği açıktır.
Açıklanan nedenlerle kural Anayasa’nın 43. ve169. maddelerine aykırıdır; iptali gerekir...
B- 5841 sayılı Kanun’un 3. maddesi ile 21.6.1987günlü, 3402 sayılı Kadastro Kanunu’na Eklenen Geçici 10. maddenin İncelenmesi
Dava dilekçesi ve başvuru kararlarında davakonusu kuralın aleyhe bir hüküm olduğu ve kazanılmış hakları ihlal ettiğibelirtilerek Anayasa’nın 2. maddesinde yer alan hukuk devleti ilkesine aykırıolduğu ileri sürülmüştür.
Dava ve itiraz konusu kural, KadastroKanunu’nun 12. maddesinin üçüncü fıkrasına eklenen hükmün devletin hüküm vetasarrufu altında olduğu iddiası ile kanunun yürürlük tarihinden önce açılmışve henüz kesin hükme bağlanmamış davalarda da uygulanmasını öngörmektedir.
Kadastro Kanunu’nun 12. maddesinin üçüncüfıkrasına eklenen kuralın yukarıda yapılan incelenmesi neticesinde Anayasa’yaaykırı olduğu sonucuna ulaşıldığından aynı gerekçelerle kural, Anayasa’nın 43.ve169. maddelerine aykırıdır; iptali gerekir..."
3. Yargıtay İçtihadı
32. Yargıtay İçtihatları Birleştirme Büyük Genel Kurulunun4/2/1959 tarihli ve E.1957/13, K.1959/5 sayılı kararının ilgili kısmı şöyledir:
"...Temyizce bir kararın bozulması ve mahkemeninbozma kararına uyması halinde bozulan kararın bozma sebeplerinin şümulü dışındakalmış cihetlerinin kesinleşmiş, sayılması, davaların uzamasını önlemekmaksadıyla kabul edilmiş çok önemli bir usulihükümdür. Bir cihetin bozma kararının şümulü dışında kalması da iki şekildeolabilir. Ya o cihet, açıkça bir temyiz sebebi olarak ileri sürülmüş fakatdairece itiraz reddedilmiştir, yahut da onu hedeftutan, bir temyiz itirazı ileri sürülmemiş olmasına rağmen dosyanın TemyizDairesince incelendiği sırada dosyada bulunan yazılardan onun bir boşama sebebisayılması mümkün bulunduğu halde o cihet dairece de bozma sebebi sayılmamıştır.Her iki halde de o konunun bozma sebebi sayılmamış ve başka sebeplere dayananbozma kararına mahkemece uyulmuş olması, taraflardan birisi lehine usuli bir müktesep hak meydana getirir ki, bu hakkı ne mahkeme, ne de Temyiz Mahkemesi halele uğratabilir. Ziraumumi müktesep hakkın tanınması amme intizamı düşüncesiyle kabul edilmiş biresastır. Lakin, vazife konusunda usuli müktesep hakprensibinin kayıtsız, şartsız tatbiki, usulün az önce anılan mutlak hükmünündeğiştirilmesi neticesini doğuracaktır ki, sözkonusumaddenin yazılışı ve kanuna konuluş gayesi itibariyle böyle bir netice kaideten caiz görülemez. Ancak ileri sürülen vazifesizlik itirazının Temyiz Dairesine reddi ve kararınbaşka sebeplerden bozulması ve bozmaya uyulması halinde davanın yine vazifesizlik sebebiyle reddi yoluna gidilebilmesi, usulhükümlerinin esas gayesini haleldar edebilecek bir mahiyet arz edeceği cihetlehaddizatında nadir olan böyle vaziyetlerde istisnai olarak kanunun 7.maddesinin tatbikini kabul etmemek, menfaatlarvaziyetine gereği gibi uygun düşecektir. Netice;
Kaide olarak usulimüktesep hak hükmünün vazife konusunda tatbik yeri olmayacağına ve duruşmanınbittiği bildirilinceye kadar vazifesizlik kararıverebileceğine, birinci toplantıda 2/3 ekseriyet sağlanamaması sebebiyle4/2/1959 günlü ikinci toplantıda ve mutlak ekseriyetle karar verildi."
33. Yargıtay İçtihatları Birleştirme Büyük Genel Kurulunun9/5/1960 tarihli ve E.1960/21, K.1960/9 sayılı kararının ilgili kısmı şöyledir:
"Bir mahkemenin Temyiz Dairesince verilenbozma kararına uyması sonunda kendisi için o kararda gösterilen şekilde incelemeve araştırma yaparak yine o kararda belirtilen hukuki esaslar gereğince kararverme mükellefiyeti meydana gelir ve bu itibarla mahkemenin sonraki hükmününbozmada gösterilen esaslaraaykırı bulunması, usuleuygun sayılamaz ve bozma sebebidir, meğer ki bu aykırılık sadece bozmakararında gösterilen bir usul kaidesine ilişkin bulunsun ve son kararınneticesini değiştirecek bir mahiyet arz etmesin. Mahkemenin bozma kararınauymasıyla meydana gelen bozma gereğince muamele yapma ve hüküm verme durumu,taraflardan birisi lehine ve diğeri aleyhine hüküm verme neticesini doğuracakbir durumdur ve buna usuli müktesep hak yahut usuleait müktesep hak denilmektedir. Usul Kanunumuzda bu şekildeki Usule aitmüktesep hakka ilişkin açık bir hüküm konulmuş değilse de Temyizin bozmakararının hakka ve usule uygun karar verilmesini sağlamaktan ibaret olan gayesive muhakeme usulünün hakka varma ve hakkı bulma maksadıyla kabul edilmiş olmasıyanında hukuki alanda istikrar gayesine dahi ermek üzere kabul edilmişbulunması bakımından usule ait müktesep hak müessesesi; usul kanununundayandığı ana esaslardandır ve amme intizamıyla da ilgilidir.
Gerçekten, mahkemenin doğru bularak uyduğu veyahut kanun gereğince uymak zorunda olduğu bozma kararı ile dava, usul vekanuna uygun bir çığıra sokulmuş demektir. Buna aykırı karar verilmesi, usul vekanuna uygunluktan uzaklaşılması manasına gelir ki, böyle bir netice asla kabuledilemez. Bundan başka, mahkemenin bozma kararına uygun karar vermesine rağmenTemyiz Dairesinin ilk bozmasıyla benimsenmiş olan kanuna veya usule aithükümlere aykırı şekilde ikinci bir bozma kararı vermesi, usul hükümleriylehedef tutulan iktikrarı zedeler ve hatta kararlarakarşı umumi güveni dahi sarsar.
Esasen, hukukun kaynağı, sadece kanun olmayıp,mahkeme içtihatları dahi hukukun kaynaklarından oldukları cihetle, söz konusu, usuli müktesep hak için kanunda açık hüküm bulunmaması,onun kabul edilmemesini gerektirmez.
4/2/1959 günlü ve E, 13, K/5.sayılı içtihadı birleştirme kararında da belirtildiği üzere gerek TemyizMahkemesini, gerekse diğer mahkemeleri bağlayan usulimüktesep halk esasının müstesnası olarak mahkemenin vazifesizliğinekarar verilebileceği, adı geçen kararda kabul edilmiştir. O halde, usule aitmüktesep hak esası, bir birçok hukuk kaideleri gibi istisnaları bulunankaidelerdendir.
II - Temyiz Teşkilat Kanununun 6082 sayılı kanunla değiştirilmiş 8 incimaddesinin 5 inci fıkrasında (İçtihatların birleştirilmesi suretiyle verilenkararlar, emsali hadiselerde mahkemeleri bağlar) denilmektedir. Mahkemelerinelinde bulunan bütün işlere ve bu arada bozma kararına uyulduktan sonra kararbağlanıp aleyhine karar verilmiş olanın temyiz etmesi sebebiyle temyizmahkemesinde bulunan işlere ve yine bozma kararın uyulduktan sonra mahkemelerceincelenmekte olan işlere yeni çıkan içtihadı birleştirme kararının tatbiki, bumaddenin herhangi bir istisna kabul etmeyen lafzına uygun düşecektir. Bundanbaşka, içtihadı birleştirme kararı, daire kararlarından daha doğru bir içtihadavarmak için verilmiş bir karar olduğu cihetle onun mümkün olan her davayatatbiki, usul kaideleriyle güdülen hakka varma gayesine dahi uygun olur.Nihayet, içtihadi birleştirme kararıyla kabul edilenafaki esasları tatbik ederek istikrarı sağlama prenisibininsayısı belli hadiselerde feda edilmesinde de bu yolsuzluk düşünülemez ve buşekilde bir tatbikat, adalete güveni sarsmak şöyle dursun bilakis bu güvenikuvvetlendirir. Demek ki söz konusu kanun hükmünün mümkün olan her hadiseyetatbiki ile müktesep hak esasının içtihadı birleştirme kararı karşısında gözönünde tutulmaması, o maddenin hem mutlak olan lafzına, hem de ruhuna uygun bulunacaktır.
Şu ciheti açıklayalım ki, usulimüktesep hakka aykırı içtihadı birleştirme kararı çıkınca Temyiz Daireleriiçtihadı birleştirmeye aykırı ve fakat usuli müktesephakka uygun olan kararları bozacaklar, bozma kararı üzerine davayı incelemekteolan diğer mahkemeler dahi içtihadı birleştirme kararını kesin olarak öğrenincebozma kararıyla gösterilen yolu bırakarak içtihadı birleştirme kararı gereğinceinceleme yapmaya başlayacak ve o karar gereğince hüküm vereceklerdir.
III - Usule ait müktesep hakkın diğer bir şekli de bazı konuların TemyizDairesinin bozma kararının şümulü dışında kalarak kesinleşmesi ile meydanagelen şeklidir. Her ne kadar bu cihet, içtihadı birleştirmenin dışında kalmaktaise de, bu şimdiki kararda ileri sürülen gerektiricisebepler karşısında, bu içtihadı birleştirme ile kabul edilen hukuki esasın buşekil müktesep hakların varlığı halinde de, tatbiki ileri sürülebilecektir.Netice;
Sonradan çıkan içtihadı birleştirme kararınınTemyiz Mahkemesinin bozma kararına uyulmakla meydana gelen usule ait müktesephak esasının istisnası olarak, henüz mahkemede veya Temyiz Mahkemesinde bulunanbütün işlere tatbikinin gerekli olduğuna, 9/5/1960 günlü birinci toplantıdaüçte ikiyi aşan ekseriyetle karar verildi."
34. Yargıtay Hukuk Genel Kurulunun 20/12/2013 tarihli veE.2013/23-131, K.2013/1681 sayılı kararının ilgili kısmı şöyledir:
"Somut uyuşmazlığın doğduğu tarihteyürürlükte olan mülga 1086 sayılı Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu'nda “usuli kazanılmış hak” kavramına ilişkin açık bir hükümbulunmamaktadır.
Bu kurum, davaların uzamasını önlemek, hukukialanda istikrar sağlamak ve kararlara karşı genel güvenin sarsılmasını önlemekamacıyla Yargıtay uygulamaları ile geliştirilmiş, öğretide kabul görmüş ve usulhukukunun vazgeçilmez, ana ilkelerinden biri haline gelmiştir. Anlamitibariyle, bir davada, mahkemenin yada taraflarınyapmış olduğu bir usul işlemi ile taraflardan biri lehine doğmuş ve kendisineuyulması zorunlu olan hakkı ifade etmektedir.
Hemen belirtelim ki; bir mahkemenin YargıtayDairesi'nce verilen bozma kararına uyması sonunda, kendisi için o karardagösterilen şekilde inceleme ve araştırma yaparak, yine o kararda belirtilenhukuki esaslar gereğince hüküm verme yükümlülüğü doğar. “Usulikazanılmış hak” olarak tanımlayacağımız bu olgu mahkemeye, hükmüne uyduğuYargıtay bozma kararında belirtilen çerçevede işlem yapma ve hüküm kurmazorunluluğu getirdiği gibi, mahkemenin kararını bozmuş olan Yargıtay HukukDairesi'nce de, sonradan, ilk bozma kararı ilebenimsemiş olduğu esaslara ve dolayısı ile oluşan usulikazanılmış hakka aykırı bir şekilde ikinci bir bozma kararı verilmesiniyasaklamaktadır.
Mahkemenin, Yargıtay’ın bozma kararına uymasıile bozma kararı lehine olan taraf yararına bir usulikazanılmış hak doğabileceği gibi, bazı konuların bozma kararı kapsamı dışındakalması yolu ile de usuli kazanılmış hakgerçekleşebilir. Yargıtay tarafından bozulan bir hükmün bozma kararının kapsamıdışında kalmış olan kısımları kesinleşir. Bozma kararına uymuş olan mahkemekesinleşen bu kısımlar hakkında yeniden inceleme yaparak karar veremez. Birbaşka anlatımla, kesinleşmiş bu kısımlar, lehine olan taraf yararına usuli kazanılmış hak oluşturur.
Yargıtay İçtihadı Birleştirme Genel Kurulu'nun04.02.1959 gün ve 1957/13-1960/5; 09.05.1960 gün ve 21/9 sayılı ilamlarındaaçıklandığı üzere, bir mahkemenin Yargıtayca verilenbozma kararına uyması sonunda kendisi için o kararda gösterilen şekildeinceleme ve araştırma yaparak, yine o kararda belirtilen hukuki esaslargereğince karar verme mükellefiyeti meydana gelir ve bu itibarla mahkemeninsonraki hükmünün bozmada gösterilen esaslara aykırı bulunması, usule uygunsayılamaz ve bozma sebebidir; meğer ki, bu aykırılık sadece bozma kararındagösterilen bir usul kaidesine ilişkin bulunsun ve son kararın neticesinideğiştirecek bir mahiyet arz etmesin. Mahkemenin bozma kararına uymasıylameydana gelen durum uyarınca muamele yapma ve hüküm verme durumu, taraflardanbirisi lehine ve diğeri aleyhine hüküm verme neticesini doğuracak bir durumdurve buna usuli kazanılmış hak yahut usule ait kazanılmışhak denilmektedir.
Usul Kanunumuzda usule ait kazanılmış hakkailişkin açık bir hüküm konulmuş değilse de Yargıtayınbozma kararının hakka ve usule uygun karar verilmesini sağlamaktan ibaret olangayesi ve muhakeme usulünün hakka varma ve hakkı bulma maksadıyla kabul edilmişolması yanında, hukuki alanda istikrarı sağlamak amacına ermek üzere kabuledilmiş bulunması bakımından usule ait kazanılmış hak müessesesi, usulkanununun dayandığı ana esaslardandır ve kamu düzeni ile de ilgilidir.
Gerçekten, mahkemenin doğru bularak uyduğu veyahut kanun gereğince uymak zorunda olduğu bozma kararı ile dava, usul vekanuna uygun bir çığıra sokulmuş demektir. Buna aykırı karar verilmesi, usul vekanuna uygunluktan uzaklaşılması manasına gelir ki, böyle bir netice asla kabuledilemez. Bundan başka, mahkemenin bozma kararına uygun karar vermesine rağmen Yargıtayın ilk bozmasıyla benimsenmiş olan kanuna veyausule ait hükümlere aykırı şekilde ikinci bir bozma kararı vermesi, usulhükümleriyle hedef tutulan amacı zedeler ve hatta kararlara karşı duyulmasıgereken genel güveni dahi sarsar.
Esasen, hukukun kaynağı, sadece kanun olmayıp,mahkeme içtihatları dahi hukukun kaynaklarından oldukları cihetle, söz konusu, usuli kazanılmış hak için kanunda açık hüküm bulunmaması,onun kabul edilmemesini gerektirmez.
Kazanılmış haklar Hukuk Devleti kavramınıntemelini oluşturan en önemli unsurlardandır. Kazanılmış hakları ortadankaldırıcı nitelikte sonuçlara yol açan yorumlar Anayasanın 2.maddesindeaçıklanan “Türkiye Cumhuriyeti sosyal bir hukuk devletidir” hükmüne aykırılıkoluşturacağı gibi toplumsal kararlılığı, hukuksal güvenceyi ortadan kaldırır,belirsizlik ortamına neden olur ve kabul edilemez.
Yargıtay içtihatları ile kabul edilen “usuli kazanılmış hak” olgusunun, birçok hukuk kuralındaolduğu gibi yine Yargıtay içtihatları ile geliştirilmiş istisnalarıbulunmaktadır:
Mahkemenin bozmaya uymasından sonra yeni biriçtihadı birleştirme kararı (09.05.1960 gün ve 21/9 sayılı YİBK) ya da geçmişeetkili bir yeni kanun çıkması karşısında, Yargıtay bozma ilamına uyulmuşolmakla oluşan usuli kazanılmış hak hukukça değertaşımayacaktır.
Benzer şekilde; uygulanması gereken bir kanunhükmü, hüküm kesinleşmeden önce Anayasa Mahkemesi’nce iptaline karar verilirse,usuli kazanılmış hakka göre değil, AnayasaMahkemesinin iptal kararından sonra oluşan yeni duruma göre kararverilebilecektir (Hukuk Genel Kurulu’nun 21.01.2004 gün ve E:2004/10-44,K:2004/19 sayılı ilamı).
Bu sayılanların dışında ayrıca; görev konusu,hak düşürücü süre, kesin hüküm itirazı, harç ve maddi hataya dayanan bozmakararlarına uyulmasında olduğu gibi kamu düzeni ile ilgili konularda usuli kazanılmış haktan söz edilemez (Baki, Kuru:Hukuk Muhakemeleri Usulü,Cilt 5, İstanbul 2001, Sahife:4738 vd).
Usuli kazanılmış hakkın hukuki sonuç doğurabilmesi için; bir davada, ya taraflar ya mahkeme ya da Yargıtay tarafındanaçık biçimde yapılmış olan ve istisnalar arasında sayılmayan bir usul işlemiile taraflardan biri lehine doğmuş ve kendisine uyulması zorunlu olan birhakkın varlığından söz edilebilmesi gerekir..."
35. Yargıtay Hukuk Genel Kurulunun 20/12/2017 tarihli ve E.2017/5-2575,K.2017/1906 sayılı kararının ilgili kısmı şöyledir:
"Bilindiği üzere bir davada mahkemeninveya tarafların yapmış oldukları bir usul işlemi nedeniyle taraflardan birilehine, dolayısıyla diğeri aleyhine doğan ve gözetilmesi zorunlu olan hakka usuli kazanılmış hak denilir.
Örneğin mahkemenin Yargıtay bozma kararınauymasıyla bozma kararı lehine olan taraf bakımından kazanılmış hak doğar.
Bir mahkemenin Yargıtay Dairesince verilenbozma kararına uyması sonunda, kendisi için o kararda gösterilen biçimdeinceleme ve araştırma yapmak ve yine o kararda belirtilen hukuksal esaslargereğince karar vermek yükümlülüğü oluşur. Bu itibarla mahkemenin sonrakihükmünün bozma kararında gösterilen ilkelere aykırı bulunması, usule uygunolmadığından bozma nedenidir.
Bozma kararı ile dava, usul ve yasaya uygunbir hale sokulmuş demektir. Bozma kararınauyulduktansonra buna aykırı karar verilmesi usul ve yasaya uygunluktan uzaklaşılmasıanlamına gelir ki, böyle bir sonuç kamu düzenine açıkça aykırılık oluşturur. Bunagöre Yargıtay’ın bozma kararına uymuş olan mahkeme bu uyma kararı ile bağlıdır.Daha sonra bu uyma kararından dönerek direnme kararı veremez; bozma kararındagösterilen biçimde inceleme yapmak ya da gösterilen biçimde yeni bir hükümvermek zorundadır.
Bir mahkemenin Temyiz Dairesince verilen bozmakararına uyması sonunda kendisi için o kararda gösterilen şekilde inceleme vearaştırma yaparak yine o kararda belirtilen hukuki esaslar gereğince kararverme mükellefiyeti meydana gelir ve bu itibarla mahkemenin sonraki hükmününbozmada gösterilen esaslara aykırı bulunması, usule uygun sayılamaz ve bozmasebebidir, meğer ki bu aykırılık sadece bozma kararında gösterilen bir usulkaidesine ilişkin bulunsun ve son kararın neticesini değiştirecek bir mahiyetarz etmesin. Mahkemenin bozma kararına uymasıyla meydana gelen bozma gereğincemuamele yapma vehüküm verme durumu, taraflardanbirisi lehine ve diğeri aleyhine hüküm verme neticesini doğuracak bir durumdurve buna usuli müktesep hak yahut usule ait müktesephak denilmektedir. Usul Kanunumuzda bu şekildeki usule ait müktesep hakkailişkin açık bir hüküm konulmuş değilse de Temyizin bozma kararının hakka veusule uygun karar verilmesini sağlamaktan ibaret olan gayesi ve muhakemeusulünün hakka varma ve hakkı bulma maksadıyla kabul edilmiş olması yanındahukuki alanda istikrar gayesine dahi ermek üzere kabul edilmiş bulunmasıbakımından usule ait müktesep hak müessesesi; usul kanununun dayandığı anaesaslardandır ve amme intizamıyla da ilgilidir.
Gerçekten mahkemenin doğru bularakuyduğuve yahut kanun gereğince uymak zorunda olduğu bozma kararı ile dava, usul vekanuna uygun bir çığıra sokulmuş demektir. Buna aykırı karar verilmesi, usul vekanuna uygunluktan uzaklaşılması manasına gelir ki, böylebir netice asla kabul edilemez. Bundan başka, mahkemenin bozma kararına uygunkarar vermesine rağmen Temyiz Dairesinin ilk bozmasıyla benimsenmiş olan kanunaveya usule ait hükümlere aykırı şekilde ikinci bir bozma kararı vermesi, usulhükümleriyle hedef tutulan istikrarı zedeler ve hatta kararlara karşı umumigüveni dahi sarsar. (09.05.1960 tarih 21/9 sayılı İçtihadı Birleştirme Kararı)
Aynı ilke Yargıtay Hukuk Genel Kurulunun05.02.2003 gün ve 2003/8-83 E., 2003/72 K.; 17.02.2010 gün ve 2010/9-71 E.,2010/87 K.; 25.01.2017 gün ve 2015/9-463 E., 2017/137 K. sayılı kararlarında dabenimsenmiştir.
Yargıtay içtihatları ile kabul edilen “usuli kazanılmış hak” olgusunun, birçok hukuk kuralındaolduğu gibi yine Yargıtay içtihatları ile geliştirilmiş istisnalarıbulunmaktadır. Mahkemenin bozmaya uymasından sonra yeni bir İçtihadıBirleştirme Kararı (09.05.1960 gün ve 21/9 sayılı YİBK) ya da geçmişe etkilibir yeni kanun çıkması karşısında, Yargıtay bozma kararına uyulmuş olmaklaoluşan usuli kazanılmış hak hukukça değertaşımayacaktır. Benzer şekilde uygulanması gereken bir kanun hükmü, hükümkesinleşmeden önce Anayasa Mahkemesince iptaline karar verilirse, usuli kazanılmış hakka göre değil, Anayasa Mahkemesininiptal kararından sonra oluşan yeni duruma göre karar verilebilecektir (HGK’nun 21.01.2004 gün ve 2004/10-44 E., 19 K.; 03.02.2010gün ve 2010/4-40 E., 2010/54 K.).
Bu sayılanların dışında ayrıca görev, hakdüşürücü süre, kesin hüküm itirazı, harç ve maddi hataya dayanan bozmakararlarına uyulmasında olduğu gibi kamu düzeni ile ilgili konularda usuli kazanılmış haktan söz edilemez (Kuru B.: HukukMuhakemeleri Usulü – C. V, 6. b İstanbul 2001, s 4738 vd).
Usuli kazanılmış hakkın hukuki sonuç doğurabilmesi için bir davada yataraflar ya mahkeme ya da Yargıtay tarafından açık biçimde yapılmış olan veistisnalar arasında sayılmayan bir usul işlemi ile taraflardan biri lehinedoğmuş ve kendisine uyulması zorunlu olan bir hakkın varlığından sözedilebilmesi gerekir."
B. Uluslararası Hukuk
1. Adil Yargılanma HakkıYönünden
36. Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin (Sözleşme) 6. maddesinin(1) numaralı fıkrasının ilgili kısmı şöyledir:
“Herkes davasının medeni hak ve yükümlülükleriile ilgili uyuşmazlıklar ya da cezai alanda kendisine yöneltilen suçlamalarınesası konusunda karar verecek olan, kanunla kurulmuş bağımsız ve tarafsız birmahkeme tarafından kamuya açık olarak ve makul bir süre içinde, görülmesiniisteme hakkına sahiptir...”
37. Brumărescu/Romanya ([BD], B. No: 28342/95,28/10/1999) kararına konu olayda başvurucunun miras bırakanına ait ev 1950yılında devletleştirilmiştir. 1973 yılında devlet bu taşınmazı üçüncü birkişiye satmıştır. Başvurucunun 1993 yılında açtığı davada ilk derece mahkemesitaşınmazın başvurucuya iadesine karar vermiştir. Karar itiraz edilmeksizinkesinleşmiş ancak Başsavcılığın süresiz olarak karara itiraz yetkisibulunduğundan, yapılan itiraz neticesinde temyiz mahkemesince kararbozulmuştur. AİHM, söz konusu kararın bu şekilde bozulmuş olmasını adilyargılanma hakkı çerçevesinde incelemiştir (Brumărescu/Romanya, §§ 59, 60).
38. AİHM'e göre Sözleşme'nin 6.maddesinde güvence altına alınan adil yargılanma hakkı Sözleşme'nin başlangıçbölümü ile birlikte yorumlanmalıdır. Buna göre -diğer hususlar yanında- hukukunüstünlüğü ilkesi taraf devletlerin ortak mirasının bir parçasıdır. AİHM,hukukun üstünlüğü ilkesinin temel unsurlarından birinin ise mahkemelerin birkonuda nihai olarak karar verdikleri takdirde hükümlerinin yeniden tartışmakonusu yapılmamasını (sorgulanmamasını) gerektiren hukuki belirlilik (legal certainty) ilkesi olduğunu vurgulamıştır (Brumărescu/Romanya, § 61).AİHM sonuç olarak olaydaherhangi bir zaman sınırı olmaksızın nihai nitelikteki hükümlerinbozulabildiğine dikkat çekmiş ve bu durumun ise hukuki belirlilik ilkesiylebağdaşmadığı gerekçesiyle Sözleşme'nin 6. maddesinin ihlaline karar vermiştir (Brumărescu/Romanya, §§ 62-65).
39. AİHM, bir taraf devletin iç hukuk sisteminin, nihai vebağlayıcı bir yargı kararının bir tarafın zararına olacak şekilde uygulanmamasınaizin verdiği takdirde bunun mahkemeye erişim hakkını ihlal edeceğinibelirtmektedir. (Hornsby/Yunanistan, B. No: 18357/91, 19/3/1997, §40).
2. Mülkiyet HakkıYönünden
40. AİHM, mülkün gerçek değerine göre makul kabul edilebilecekbir tazminat ödemeden mülkiyetten yoksun bırakmanın Sözleşme'yeek (1) No.lu Protokol'ün 1. maddesikapsamında aşırıbir yük oluşturduğunu ve hiç tazminat ödenmeden mahrum bırakmanın ancakistisnai durumlarla haklı bulunabileceğini belirtmektedir (Nastou/Yunanistan (No:2), B. No: 16163/02, 15/7/2005, § 33; Jahn ve diğerleri/Almanya [BD],B. No: 46720/99, 72203/01, 72552/01, 30/6/2005, § 116). AİHM'egöre bir taşınmazın orman veya kıyı kenar çizgisi ya da başka bir kamu alanındaolduğu gerekçesiyle tapusunun iptal edilmesi, hukuken öngörülebilir olup kamualanlarının korunmasına yönelik kamu yararına dayalı meşru bir amaç daiçermektedir. Ancak AİHM, kadastrodan kaynaklanan mülkiyet tespitine ilişkinhukuki hatalar nedeniyle tapuların iptal edilerek kişilerin mülkiyetlerindenyoksun bırakıldıkları başvurular bakımından istikrarlı olarak hiçbir tazminatödenmemesini haklı gösterecek herhangi bir istisnai durum da bulunmadığı hâldebir tazminat ödenmeksizin bireylerin tapu kayıtlarının iptal edilmesişeklindeki mülkiyetten yoksun bırakmaya yol açan müdahalenin kamunun yararı ilebireylerin hakları arasında olması gereken adil dengeyi bozduğu ve bumüdahalelerin başvurucuları aşırı bir yük altına soktuğu kanaatine vararakbaşvurucuların mülkiyet haklarının ihlal edildiğine karar vermiştir (N.A. ve diğerleri/Türkiye, B. No:37451/97, 11/10/2005, §§ 36-43; Turgut vediğerleri/Türkiye, B. No: 1411/03, 8/7/2008, §§ 86-93; Rimer ve diğerleri/Türkiye, B. No: 18257/04,10/3/2009, §§ 34-41).
41. AİHM'in ihlal kararlarında, belirtilen“adil denge”nin bozulmasının temelini başvurucularahiç tazminat ödenmemesi oluşturmaktadır. Yargıtayıniçtihat değişikliğinden sonra AİHM, bireylerin tazminat ödenmeksizintaşınmazının elinden alınması nedeniyle mülkiyet hakkının ihlal edildiği iddialarıbakımından Yargıtayın yeni içtihatlarına işaretetmiştir. AİHM; Yargıtay Hukuk Genel Kurulunun AİHM'inbu konudaki ihlal kararlarına dayanarak tapudaki yanlış kayıtlardan kaynaklananayni hak ya da menfaatleri kaybolmuş ya da kısıtlanmış olanların tapukayıtlarındaki düzensizliklerden dolayı devleti sorumlu tutabileceğinehükmettiğini, tazminat miktarının söz konusu arazinin kullanılma şekli,niteliği ve değeri temelinde muhtemel getirisi ve emsal değerlerin dikkatealınarak değerlendirme yapılması gerektiğine dikkat çektiğini, bu başvuruyolunun düzenli olarak kullanılmakta olduğunu, ulusal mahkemelerin AİHM'in içtihatlarını ve Sözleşme'yeek (1) No.lu Protokol'ün 1. maddesine dayanarak ilgili mevzuat hükümleriniuyguladıklarını, başvurucunun tapu belgesinin iptali yönündeki kararınkesinleşmesinden itibaren on yıl içinde tazminat talebinde bulunabileceğinibelirterek iç hukuk yollarının tüketilmediği gerekçesiyle başvurunun kabuledilemez olduğuna hükmetmiştir (MehmetAltunay/Türkiye (k.k.), B. No: 42936/07, 17/4/2012; Arıoğlu ve diğerleri/Türkiye (k.k.), B. No: 11166/05, 6/11/2012; Osman Yaşar Dişlioğlu vediğerleri/Türkiye (k.k.), B. No: 39149/04,11/12/2012).
42. Bununla birlikte her somut olayın kendine özgü koşullarımevcut olup bu nedenle her başvurunun başvuru tarihindeki duruma göre kararabağlanması gerektiği de kuşkusuzdur. Nitekim AİHM, söz konusu içtihatdeğişikliğinin orman ve kıyı alanlarında kalan taşınmazlar ile ilgili olup hersomut olay bakımından kıyaslanabilecek bir durumda bulunan ve söz konusubaşvuru yolunun başarıyla kullanıldığı emsal bir içtihadın gösterilmesigerektiğini ifade etmiş; ayrıca başvuruya konu nihai karardan sonra söz konusuiçtihat değişikliğinin meydana geldiği durumlarda kabul edilemezlikitirazlarını reddetmiştir (Dürrü Mazhar Çevik ve Asuman MünireÇevik Dağdelen/Türkiye, B. No: 2705/05, 14/4/2015, §§ 21-30).
V. İNCELEME VE GEREKÇE
43. Mahkemenin 4/4/2018 tarihinde yapmış olduğu toplantıdabaşvuru incelenip gereği düşünüldü:
A. Hakkaniyete UygunYargılanma Hakkının İhlal Edildiğine İlişkin İddia
1. Başvurucularınİddiaları ve Bakanlık Görüşü
44. Başvurucular, aleyhlerine açılan davada hak düşürücü süredendavanın reddine ilişkin kararın Yargıtayca onandığınıve karar düzeltme talebinin de reddedilerek bu husus yönünden davanınkesinleştiğini belirtmiştir. Başvurucular; bozma kararının yalnızca yargılamagiderleri ve vekâlet ücretine ilişkin olduğunu, bu hususların ise yeniden biryargılama yapılmasını dahi gerektirmediğini ifade etmiştir. Başvurucular ayrıcabozma kararına uyulmakla bozma kararının kapsamı dışında kalan kısımlarınkesinleştiğini, kesin hüküm gücü kazanan bir kararın Yargıtaycayeniden bozmaya konu edilmesinin ise hukuki güvenlik ilkesine aykırı olduğunuvurgulamıştır. Başvurucular sonuç olarak adil yargılanma hakkı kapsamındahakkaniyete uygun yargılanma hakkının ihlal edildiğini ileri sürmüştür.
45. Bakanlık, bu konuda bir görüş bildirmemiştir.
2. Değerlendirme
46. İddianın değerlendirilmesinde dayanak alınacak Anayasa’nın36. maddesinin birinci fıkrası şöyledir:
“Herkes, meşru vasıta ve yollardan faydalanmaksuretiyle yargı mercileri önünde davacı veya davalı olarak iddia ve savunma ileadil yargılanma hakkına sahiptir.”
47. Başvurucular, Yargıtayca daha önceHazinenin temyiz itirazlarının reddedilmesiyle oluşan usule ilişkin kazanılmışhaklarının gözardı edildiğinden yakınmıştır. Busebeple belirtilen ihlal iddiası hukuki güvenlik ve belirlilik ilkesibağlamında hakkaniyete uygun yargılanma hakkı kapsamında değerlendirilmiştir.
a. Genel İlkeler
48.Anayasa'nın 36. maddesinin birinci fıkrasında, herkesin adilyargılanma hakkına sahip olduğu belirtilmiş ancak hakkaniyete uygun yargılanmahakkından açıkça söz edilmemiştir. Bununla birlikte Anayasa'nın 36. maddesine"...adil yargılanma"ibaresinin eklenmesine ilişkin gerekçede, Türkiye'nin taraf olduğu uluslararasısözleşmelerce de güvence altına alınan adil yargılama hakkının madde metninedâhil edildiği vurgulanmıştır. Adil yargılanma hakkı kapsamında Sözleşme’nin 6.maddesininbirinci fıkrasında birçok hak ve ilkegüvence altına alınmıştır. Bunlardan biri hakkaniyete uygun yargılanma hakkıdır.Dolayısıyla Anayasa’nın 36. maddesinde düzenlenen adil yargılanma hakkınınhakkaniyete uygun yargılanma hakkını da kapsadığının kabul edilmesi gerekir (Ahmet Acar, B. No: 2014/19936, 21/9/2017,§ 47).
49. Anayasa Mahkemesi; iptal veya itiraz yoluyla gündemine gelendavalarda, Anayasa'nın 2. maddesinde belirtilen hukuk devletinin eylem veişlemleri hukuka uygun, insan haklarına dayanan, bu hak ve özgürlükleri koruyupgüçlendiren, her alanda adaletli bir hukuk düzeni kurup bunu geliştirereksürdüren, hukuk güvenliğini sağlayan, bütün etkinliklerinde hukuka veAnayasa'ya uyan, işlem ve eylemleri bağımsız yargı denetimine bağlı olan devletolduğunu belirterek hukuki güvenlik ilkesinin hukuk devletinin unsurlarındanbiri olduğunu ifade etmiştir (AYM, E.2014/73, K.2014/98, 22/5/2014; AYM,E.2006/61, K.2007/91, 30/11/2007).
50. Anayasa Mahkemesi, bu kavramların içeriğini kararlarındatanımlamış; kişilerin hukuki güvenliğini sağlamayı amaçlayan hukuki güvenlikilkesinin hukuk normlarının öngörülebilir olmasını, bireylerin tüm eylem veişlemlerinde devlete güven duyabilmesini, devletin de yasal düzenlemelerinde bugüven duygusunu zedeleyici yöntemlerden kaçınmasını gerekli kıldığını,belirlilik ilkesinin ise yasal düzenlemelerin hem kişiler hem de idare yönündenherhangi bir duraksamaya ve kuşkuya yer vermeyecek şekilde açık, net, anlaşılırve uygulanabilir olmasını, ayrıca kamu otoritelerinin keyfî uygulamalarınakarşı koruyucu önlem içermesini ifade ettiğini belirtmiştir (AYM, E.2013/64,K.2013/142, 28/11/2013).
51. Anayasa Mahkemesi; mahkeme kararları ve uygulama açısındanbelirliliği açıklarken belirlilik ilkesinin yalnızca yasal belirliliği değildaha geniş anlamda hukuki belirliliği de ifade ettiğini, yasal düzenlemeyedayanarak erişilebilir, bilinebilir ve öngörülebilir olma gibi niteliğe ilişkingereklilikleri karşılaması koşuluyla mahkeme içtihatları ve yürütmenindüzenleyici işlemleri ile de hukuki belirlilik sağlanabileceğini, hukukibelirlilik ilkesinde bir hukuk normunun uygulanmasıyla ortaya çıkacak sonuçlarıno hukuk düzeninde öngörülebilir olmasının önemli olduğunu belirtmiştir (AYM,E.2015/15, K.2015/118, 23/12/2015, § 7).
52. Bunun yanında Anayasa Mahkemesi, bazı kararlarında hukukgüvenliği ilkesinin bir gereği olarak kuralların öngörülebilir olmasıgerektiğinden açıkça bahsetmiş; hukuk güvenliğinin, temel hak güvencelerindekorunan ortak değer olduğunu, hukuk devletinde hukuk normlarının öngörülebilirolması ve bireylerin tüm işlem ve eylemlerinde devlete güven duyabilmesigerektiğini ifade etmiştir (AYM, E.2008/19, K.2010/17, 28/1/2010).
53. Türk hukukunda"Yasama ve yürütme organları ile idare, mahkeme kararlarına uymakzorundadır; bu organlar ve idare, mahkeme kararlarını hiçbir suretledeğiştiremez ve bunların yerine getirilmesini geciktiremez."hükmüyle kaynağı Anayasa'nın 138. maddesinin dördüncü fıkrasında bulunan kesinhüküm; mahkemelerce verilen, yasa yolları izlenerek ya da izlenmesi gerekligörülmeyerek sonuçlanan, uyulması ve yerine getirilmesi zorunlu, itirazı vekonusunun yeniden ele alınması olanaksız kararları ifade etmektedir.Anlaşmazlıkların sürüp gitmesini önleyerek kamu düzenine katkıda bulunmadüşüncesine bağlanan "kesin hüküm" ilkesi, yürürlükteki kurallaragöre çözümlenen bir konunun o konunun ilgilileri arasında -kanunun öngördüğü"iade-i muhakeme" gibi ayrık durum dışında- yeniden incelenmesineengeldir. Değişik kanunlarda yer alan bu hukuksal kurum, yargı alanındakararlılık sağlamak amacına bağlanmaktadır. Biçimsel ve nesnel anlamdatanımları yapılan bu kurumun ögeleri; yargı kararlarına tanınan bir nitelikolması, bu niteliğin yasalarla tanınması ve yargı kararına uyulmasızorunluluğudur (AYM, E.1988/36, K.1989/24, 2/6/1989).
54. Kesin hükme saygı ve kesin hükmün bağlayıcı olması, hükmüveren mahkeme de dâhil diğer bütün mahkemelerin ve diğer ilgili kurumların bukararla bağlı olması anlamına gelir. Yargının verdiği ve bağlayıcı olan kesinhüküm, zarar gören taraflardan biri açısından işlevsiz duruma getirilmişse adilyargılanma hakkının sağladığı güvencelerin bir anlamı kalmayacaktır (Alba İnşaat Tic. Ltd. Şti., B. No: 2013/1313,26/2/2015, §§ 53, 54; Arman Mazman, B. No: 2013/1752, 26/6/2014, § 65).
55. Bir mahkeme kararının kesin hüküm mahiyetini alabilmesi içingenel olarak üç koşul aranmaktadır. Bunlardan birincisi, kesin hüküm sayılanbir mahkeme kararının bulunmasıdır. Kesin hüküm niteliği taşımayan bazıkararlar -özellikle tespit ve tedbir kararları ile icra mahkemesi kararları-kesin hükmün bağlayıcılığı kudretini de haiz değildir. İkinci olarak kesinleşenkararın taraflar arasında mevcut olan bir ihtilafı çözmek amacıyla verilmesigerekir. Dolayısıyla bir anlaşmazlığı çözmeyen, hasımsız olarak verilen bazıveraset kararları kesin hüküm mahiyetinde değildir. Üçüncü olarak ise sözkonusu kararların nihai olması gerekir. Kararların nihailiği;mahkemenin tarafların iddia ve savunmalarını dinleyerek, delillerideğerlendirerek bu hususta son kararını vermiş olması anlamına gelmektedir. Birkararın maddi anlamda kesin hüküm niteliğini haiz olması ve bu konuda kesinhüküm itirazında bulunulabilmesi için davanın taraflarının, konusunun vesebeplerinin aynı olması gerekmektedir (Alba İnşaat Tic. Ltd. Şti., § 55).
b. İlkelerin OlayaUygulanması
56. Somut olayda Hazine tarafından başvurucular aleyhine açılandavanın ilk derece mahkemesince 17/2/2010 tarihinde hak düşürücü süre yönündenreddine karar verilmiş, bu karar Yargıtay 1. Hukuk Dairesince 9/6/2010tarihinde yargılama giderleri yönünden bozulmuştur (bkz. §§ 13, 14). Bozmakararına uymak suretiyle verilen karar, bu defa yargılama sırasında AnayasaMahkemesince verilen iptal kararı gerekçe gösterilerek Yargıtay 8. HukukDairesince 19/3/2012 tarihinde yeniden bozulmuştur (bkz. §§ 16, 17).
57. Öncelikle olayda kesin hükmün mevcut olup olmadığı tespitedilmelidir. Buna göre ilk olarak taraflar arasındaki davanın tapu iptalineilişkin bir ihtilafı çözmek amacıyla açıldığı ve bu bakımdan davada verilecekkararın kesin hükme konu olabileceği anlaşılmaktadır. Bununla birlikte sözkonusu kararın nihai olarak verilmiş olması da gerekmektedir. YargıtayDairesinin 9/6/2010 tarihli kararında Hazinenin temyiz itirazları kısmenreddedilmekle birlikte kısmen dahi olsa bir onama hükmüne yer verilmediğigörülmektedir. Dolayısıyla özellikle usule ilişkin kazanılmış hak kavramı vebunun istisnalarına ilişkin Yargıtayın yerleşikiçtihatları ile 6100 sayılı Kanun'un 303. maddesi ile 367. maddesinin (2)numaralı fıkrasındaki hükümler birlikte dikkate alındığında bozma kararısebebiyle ilk derece mahkemesinin kararı yönünden şeklî anlamda birkesinleşmeden söz edilemez.
58. Başvurucular ise karşı tarafın temyiz itirazlarının kısmenreddedilmesiyle usule ilişkin kazanılmış haklarının olduğundan söz etmektedir.Yargıtay kararlarında değinildiği üzere "usule ilişkin kazanılmışhak" kavramına kanunda yer verilmemiş olup bu müessese içtihat yoluylakabul edilmiştir. Buna göre mahkemenin Yargıtay bozma kararına uymasıyla bozmakararı lehine olan taraf bakımından kazanılmış bir hakkın doğduğu kabul edilir.Ancak yine Yargıtayca "usule ilişkin kazanılmışhak" kavramının bazı istisnalarının olduğu kabul edilmiştir. Buistisnalardan biri de yargılama devam ederken Anayasa Mahkemesinin iptalkararının yürürlüğe girmesi hâlidir. Anayasa'nın 153. maddesinde AnayasaMahkemesinin iptal kararlarının geriye yürümeyeceği açık olarak hüküm altınaalınmıştır. Ancak yargılama devam ederken yürürlüğe giren söz konusu iptalkararlarının mezkûr davada da uygulama alanı bulacağı Yargıtay tarafından kabuledilmiştir (bkz. §§ 28-31). Usule ilişkin kazanılmış hak kavramına ilişkinYargıtay içtihadının kararlı ve yerleşik bir biçimde uygulandığı görülmekteolup bu içtihadın öngörülebilir, belirli ve ulaşılabilir olduğunda ise kuşkubulunmamaktadır.
59. Bu durumda somut olayda ilk derece mahkemesince davanınreddine ilişkin kararın Yargıtayca bozulduğu vekısmen dahi olsa hükmün onanmasına ilişkin açık bir ifadeye yer verilmediğigörüldüğünden şeklî anlamda bir kesinleşmeden söz edilemeyeceğianlaşılmaktadır. Her ne kadar Yargıtayca Hazinenintemyiz itirazları kısmen reddedildiğinden usule ilişkin kazanılmış hak gündemegelebilirse de yine Yargıtayın öngörülebilirmahiyetteki süreklilik kazanmış yerleşik içtihadına göre Anayasa Mahkemesininiptal kararlarının yürürlüğe girmesi usule ilişkin kazanılmış hakkınistisnalarından biri olarak kabul edilmiştir. Yargıtay Dairesi sonuç olarakdaha önceki bozma kararının dayanağının Anayasa Mahkemesinin iptal kararıylaortadan kalktığını ve Hazinenin kararı temyiz etmemiş olmasının kazanılmış hakyaratmayacağını ifade etmiştir. Dolayısıyla bozma kararı sebebiyle nihaianlamda sonuçlanmış bir karardan söz edilemeyeceğine göre sonradan AnayasaMahkemesinin iptal kararı gözetilerek davanın reddine karar verilmesi kesinhükmün ortadan kaldırıldığı anlamına gelmemektedir.
60. Olayda Mahkemece keşif yapılmış ve bilirkişi heyetiningörüşüne başvurulmuştur. Mahkeme sonuç olarak bilirkişilerce açıklanan görüşeitibar ederek taşınmazın kıyı kenar çizgisinin içinde kaldığı kanaatineulaşmıştır. Daire de Mahkemenin ulaştığı kanaati usule ve hukuka uygunbulmuştur.
61. Kıyı kenar çizgisinin tespiti ve taşınmazın kıyı kenarçizgisinin içinde kalıp kalmadığı hususu, maddi bir olgu olarak davaya bakanderece mahkemelerinin yetkisi ve takdirindedir. Anayasa Mahkemesinin bireyselbaşvuru kapsamında derece mahkemelerinin maddi olay ve olgular ile delillerindeğerlendirilmesi hususundaki takdirini denetlemesi kural olarak mümkündeğildir. Ancak derece mahkemelerinin bu husustaki değerlendirmelerinin bariztakdir hatası veya açık bir keyfîlik içermesi, bunun hakve özgürlüklere müdahale teşkil etmesi hâlinde Anayasa Mahkemesinin denetimhakkı saklıdır (Ahmet Sağlam, B.No: 2013/3351, 18/9/2013, § 42).
62. Tüm bu hususlar birlikte dikkate alındığında Mahkemecedelillerin değerlendirilmesinde ve yorumlanmasında açık ve bariz bir takdirhatasının bulunmadığı ve yargılama sonucunda taşınmazın kıyı kenar çizgisininiçinde kaldığı yolunda varılan kanaatin keyfîlikiçermediği sonucuna ulaşılmaktadır. Mahkemenin söz konusu taşınmazın kıyı kenarçizgisi içinde kaldığı yolundaki kabulünün aksini düşünmeyi gerektirecekbaşkaca bir neden de bulunmamaktadır.
63. Sonuç olarak yargılama nihai olarak sona ermeden kesinhükümden söz edilemeyeceği ve özellikle yargılamaya ilişkin usul kurallarınınise keyfî olarak uygulanmayıp öngörülebilir ve belirli olduğu sürece hukukibelirlilik ilkesi yönünden bir sorun teşkil etmediği dikkate alındığında somutbaşvuru bakımından yargılamanın hakkaniyete uygun yürütülmediği iddiasıyönünden bir ihlalin bulunmadığı açıktır.
64. Açıklanan gerekçelerle başvurunun bu kısmının diğer kabuledilebilirlik koşulları yönünden incelenmeksizin açıkça dayanaktan yoksun olması nedeniyle kabul edilemezolduğuna karar verilmesi gerekir.
B. Mülkiyet Hakkınınİhlal Edildiğine İlişkin İddia
1. Başvurucularınİddiaları ve Bakanlık Görüşü
65. Başvurucular, Hazine tarafından açılan davada yapılanyargılama neticesinde adlarına kayıtlı tapunun iptal edilmesi nedeniylemülkiyet hakkının ihlal edildiğini ileri sürmüşlerdir.
66. Bakanlık görüşünde, başvurucuların 4721 sayılı Kanun'un1007. maddesine dayalı olarak Hazine aleyhine tazminatdavası açabilecekleri belirtilerek başvuru yollarının tüketilmediği yönündekanaat bildirilmiştir.
2. Değerlendirme
67. Anayasa'nın 148. maddesinin üçüncü fıkrası ile 30/3/2011tarihli ve 6216 sayılı Anayasa Mahkemesinin Kuruluşu ve Yargılama UsulleriHakkında Kanun'un 45. maddesinin (2) numaralı fıkrası uyarınca AnayasaMahkemesine bireysel başvuruda bulunmak için ihlale neden olduğu iddia edilenişlem veya eylem için idari ve yargısal başvuru yollarının tamamının tüketilmişolması gerekir.
68.Temel hak ve özgürlüklere saygı, devletin tüm organlarınınuyması gereken bir ilke olup bu ilkeye uygun davranılmadığı takdirde ortayaçıkan ihlale karşı öncelikle yetkili idari mercilere ve derece mahkemelerinebaşvurulmalıdır. Anayasa Mahkemesine bireysel başvuru, ikincil nitelikte birkanun yoludur. Temel hak ve özgürlüklerin ihlal edildiği iddialarının önceliklegenel yargı mercilerinde, olağan kanun yolları ile çözüme kavuşturulmasıesastır. Bireysel başvuru yoluna, iddia edilen hak ihlallerinin bu olağandenetim mekanizması içinde giderilememesi durumunda başvurulabilir (Bayram Gök, B. No: 2012/946, 26/3/2013, §§17, 18).
69. Olayda başvurucuların maliki bulunduğu taşınmazın tapusukıyı kenar çizgisinde kaldığı gerekçesiyle iptal edilerek bu kısmın tapudanterkinine karar verilmiştir. Tapulu taşınmazın kıyıda kaldığı gerekçesiyle Hazinetarafından açılan dava neticesinde yargı kararıyla tapudan terkin edilmesimülkiyet hakkına müdahale teşkil etmekte olup mülkten yoksun bırakmaniteliğindedir.
70. Mülkiyet hakkı, mutlak bir hak olmayıp kamu yararı amacıylasınırlandırılabilir. Ancak bu sınırlandırmanın ölçülü ve orantılı olmasıgerekir. Devletin hüküm ve tasarrufu altında olan malların korunması amacıylamülkiyet hakkına müdahale edilmesi meşru olmakla birlikte bu kamusal külfetintamamının mülk sahiplerine yüklenemeyeceği ve kanun koyucunun buna uygun çözümyolları bulması gerekeceği açıktır (AYM, E.2009/31, K.2011/77, 12/5/2011).
71. Temel bir değer olarak çevrenin korunması ve herkesinçevreden eşit şekilde yararlanma hakkının bir uzantısı olarak Anayasa'nın 43.maddesinde, kıyıların devletin hüküm ve tasarrufu altında olduğu belirtilerekbu alanlarda özel mülkiyet yasaklanmıştır. Bu nedenle belli bir süreningeçmesiyle söz konusu alanlarda özel mülkiyet edinilmesi olanaklı değildir(bkz. § 27). Dolayısıyla başvurucuların taşınmazının Hazine adına tescilisuretiyle mülkiyet hakkına yapılan müdahalenin kanuni dayanağının bulunduğusonucuna ulaşılmaktadır. Öte yandan kıyıların korunması amacıyla mülkiyethakkına müdahale edilmesinde kamu yararı bulunduğu tartışmasızdır (AYM, E.2009/31,K.2011/77, 12/5/2011).
72. Başvurucuların kıyı kenar çizgisi içinde kaldığı anlaşılantapulu taşınmazı Hazine adına tespit ve tescil edilmek suretiyle mülkiyethakkına yapılan müdahale, kanuna uygun ve meşru bir amaç taşımakta ise detaşınmazın bedelinin ödenmemesi başvuruculara ağır ve katlanılamaz bir külfetyüklemektedir. Kıyıların korunmasındaki kamu yararı amacı ile başvurucularınmülkiyet hakkı arasında makul denge, başvuruculara tazminat ödenmesi veyabaşvurucuların zararlarının başka yollarla telafi edilmesi şartıylasağlanabilir.
73. 4721 sayılı Kanun'un 1007. maddesi;tapu sicilinin tutulmasından doğan bütün zararlardan devletin sorumlu olduğunu,devletin zararın doğmasında kusuru bulunan görevlilere rücu edebileceğini hükümaltına almıştır. Anayasa Mahkemesi, daha önceki kararlarında Yargıtayiçtihadına dayanarak 4721 sayılı Kanun'un 1007. maddesindeöngörülen tazminat yolunun kadastro tespiti aşamalarındaki işlemlerden doğanzararların telafisi yönünden de etkili olduğu sonucuna ulaşmıştır (Nazmiye Akman, B. No: 2013/1012,16/4/2013, § 25; Ahmet Hilmi Serter,B. No: 2014/10954, 17/11/2016, §§ 41, 42; HaticeAvcı ve diğerleri, B. No: 2014/9788, 22/9/2016, §§ 74-76). Buna göretapu ve kadastro işlemleri nedeniyle zarar görenler, 4721 sayılı Kanun'un 1007.maddesi gereğince zararlarının tazmini için 11/1/2011tarihli ve 6098 sayılı Borçlar Kanunu'nun 146. maddesi gereğince on yıllıkzamanaşımı süresinde Hazine aleyhine adli yargıda dava açabilirler (Nazmiye Akman, §§ 25, 27).
74. Somut olayda Yargıtay Hukuk Genel Kurulunun 18/11/2009 ve16/6/2010 tarihli devletin sorumluluğu kapsamında tazminat ödenmesine ilişkinsöz konusu içtihat değişikliklerinin, başvurucuların tapu kaydının iptalineilişkin 26/2/2015 tarihli nihai karar tarihinden önce olduğu görülmektedir.Buna karşın başvurucuların 4721 sayılı Kanun’un 1007. maddesinedayanarak tazminat davası açtığına dair herhangi bir bilgi veya belgeninbireysel başvuru dosyasına sunulmadığı görülmektedir. Bu durumda erişilebilirve etkili bir çözüm yolu sunduğu tespit edilen söz konusu yargısal yolabaşvurulmadığı görülmekle somut olay bakımından başvuru yollarının usulüncetüketildiği söylenemez.
75. Açıklanan gerekçelerle mülkiyet hakkının ihlal edildiğineilişkin iddia yönünden başvurunun diğer kabul edilebilirlik koşulları yönündenincelenmeksizin başvuru yollarınıntüketilmemesi nedeniyle kabul edilemez olduğuna karar verilmesigerekir.
C. Makul SüredeYargılanma Hakkının İhlal Edildiğine İlişkin İddia
76. Başvurucular, makul sürede yargılanma hakkının ihlaledildiğini ileri sürmüştür.
1. Kabul EdilebilirlikYönünden
77. Açıkça dayanaktan yoksun olmadığı ve kabul edilemezliğinekarar verilmesini gerektirecek başka bir nedeni de bulunmadığı anlaşılan makulsürede yargılanma hakkının ihlal edildiğine ilişkin iddianın kabul edilebilirolduğuna karar verilmesi gerekir.
2. Esas Yönünden
78. Medeni hak ve yükümlülüklerle ilgili uyuşmazlıklara ilişkinyargılamanın süresi tespit edilirken sürenin başlangıç tarihi olarak davanınikame edildiği tarih; sürenin sona erdiği tarih olarak -çoğu zaman icraaşamasını da kapsayacak şekilde- yargılamanın sona erdiği, yargılaması devameden davalar yönünden ise Anayasa Mahkemesinin makul sürede yargılanma hakkınınihlal edildiğine ilişkin şikâyetle ilgili kararını verdiği tarih esas alınır (Güher Ergun ve diğerleri, B. No: 2012/13,2/7/2013, §§ 50, 52).
79. Medeni hak ve yükümlülüklerle ilgili uyuşmazlıklara ilişkinyargılama süresinin makul olup olmadığı değerlendirilirken yargılamanınkarmaşıklığı ve kaç dereceli olduğu, tarafların ve ilgili makamların yargılamasürecindeki tutumu ve başvurucunun yargılamanın süratle sonuçlandırılmasındakimenfaatinin niteliği gibi hususlar dikkate alınır (Güher Ergun ve diğerleri, §§ 41-45).
80. Anılan ilkeler ve Anayasa Mahkemesinin benzer başvurulardaverdiği kararlar dikkate alındığında somut olaydaki yaklaşık 16 yıl 5 aylıkyargılama süresinin makul olmadığı sonucuna varmak gerekir.
81. Açıklanan gerekçelerle Anayasa’nın 36. maddesinde güvencealtına alınan makul sürede yargılanma hakkının ihlal edildiğine karar verilmesigerekir.
D. 6216 Sayılı Kanun'un50. Maddesi Yönünden
82. 6216 sayılı Kanun’un 50. maddesinin (1) ve (2) numaralıfıkraları şöyledir:
“(1) Esas inceleme sonunda, başvurucununhakkının ihlal edildiğine ya da edilmediğine karar verilir. İhlal kararıverilmesi hâlinde ihlalin ve sonuçlarının ortadan kaldırılması için yapılmasıgerekenlere hükmedilir…
(2) Tespit edilen ihlal bir mahkeme kararındankaynaklanmışsa, ihlali ve sonuçlarını ortadan kaldırmak için yeniden yargılamayapmak üzere dosya ilgili mahkemeye gönderilir. Yeniden yargılama yapılmasındahukuki yarar bulunmayan hâllerde başvurucu lehine tazminata hükmedilebilir veyagenel mahkemelerde dava açılması yolu gösterilebilir. Yeniden yargılamayapmakla yükümlü mahkeme, Anayasa Mahkemesinin ihlal kararında açıkladığıihlali ve sonuçlarını ortadan kaldıracak şekilde mümkünse dosya üzerinden kararverir.”
83. Başvurucular, ihlallerin tespiti ile maddi ve manevitazminata hükmedilmesi taleplerinde bulunmuşlardır.
84. Başvuruda, makul sürede yargılanma hakkının ihlal edildiğisonucuna varılmıştır.
85. Makul sürede yargılanma hakkının ihlali nedeniyle yalnızcaihlal tespitiyle giderilemeyecek olan manevi zararları karşılığındabaşvuruculara müştereken net 27.700 TL manevi tazminat ödenmesine kararverilmesi gerekir.
86. Başvurucuların diğer ihlal iddiaları yönünden başvurununkabul edilemez olduğuna karar verildiğinden bu ihlal iddialarının sonuçlarınayönelik olduğu anlaşılan maddi tazminat taleplerinin ise reddine kararverilmesi gerekir.
87. Dosyadaki belgelerden tespit edilen 226,90 TL harç ve 1.980TL vekâlet ücretinden oluşan toplam 2.206,90 TL yargılama giderininbaşvuruculara müştereken ödenmesine karar verilmesi gerekir.
VI. HÜKÜM
Açıklanan gerekçelerle;
A. 1. Hakkaniyete uygunyargılanma hakkının ihlal edildiğine ilişkin iddianın açıkça dayanaktan yoksun olması nedeniyleKABUL EDİLEMEZ OLDUĞUNA,
2. Mülkiyet hakkınınihlal edildiğine ilişkin iddianın başvuruyollarının tüketilmemesi nedeniyle KABUL EDİLEMEZ OLDUĞUNA,
3. Makul süredeyargılanma hakkının ihlal edildiğine ilişkin iddianın KABUL EDİLEBİLİROLDUĞUNA,
B. Anayasa’nın 36. maddesinde güvence altına alınan makul süredeyargılanma hakkının İHLAL EDİLDİĞİNE,
C. Başvuruculara net 27.700 TL manevi tazminatın müşterekenÖDENMESİNE, tazminata ilişkin diğer taleplerin REDDİNE,
D. 226,90 TL harç ve 1.980 TL vekâlet ücretinden oluşan toplam2.206,90 TL yargılama giderlerinin BAŞVURUCULARA MÜŞTEREKEN ÖDENMESİNE,
E. Ödemenin, kararın tebliğini takiben başvurucunun MaliyeBakanlığına başvuru tarihinden itibaren dört ay içinde yapılmasına, ödemede gecikmeolması hâlinde bu sürenin sona erdiği tarihten ödeme tarihine kadar geçen süreiçin yasal FAİZ UYGULANMASINA,
F. Kararın bir örneğinin Adalet Bakanlığına GÖNDERİLMESİNE4/4/2018 tarihinde OYBİRLİĞİYLE karar verildi.