TÜRKİYE CUMHURİYETİ
ANAYASA MAHKEMESİ
BİRİNCİ BÖLÜM
KARAR
MEHMET AYKUT VURAL BAŞVURUSU
(Başvuru Numarası: 2017/16486)
Karar Tarihi: 29/1/2020
BİRİNCİ BÖLÜM
KARAR
Başkan
:
Hasan Tahsin GÖKCAN
Üyeler
:
Serdar ÖZGÜLDÜR
Hicabi DURSUN
Kadir ÖZKAYA
Yusuf Şevki HAKYEMEZ
Raportör
:
Olcay ÖZCAN
Başvurucu
:
Mehmet Aykut VURAL
Vekili
:
Av. Mete YAZAN
I. BAŞVURUNUN KONUSU
1. Başvuru, tapu siciline güvenilerek satın alınan taşınmazındava yoluyla tapusunun iptal edilerek orman vasfıyla Hazine adına tescilisebebiyle uğranılan zararın tazmin edilmesi istemiyle açılan davanın zamanaşımıgerekçesiyle reddedilmesi nedeniyle mahkemeye erişim hakkının ihlal edildiğiiddiasına ilişkindir.
II. BAŞVURU SÜRECİ
2. Başvuru 8/3/2017 tarihinde yapılmıştır.
3. Başvuru, başvuru formu ve eklerinin idari yönden yapılan önincelemesinden sonra Komisyona sunulmuştur.
4. Komisyonca başvurunun kabul edilebilirlik incelemesinin Bölümtarafından yapılmasına karar verilmiştir.
5. Bölüm Başkanı tarafından başvurunun kabul edilebilirlik veesas incelemesinin birlikte yapılmasına karar verilmiştir.
6. Başvuru belgelerinin bir örneği bilgi için Adalet Bakanlığına(Bakanlık) gönderilmiştir. Bakanlık görüş bildirilmesine gerek olmadığını bildirmiştir.
III. OLAY VE OLGULAR
7. Başvuru formu ve eklerinde ifade edildiği şekliyle olaylarözetle şöyledir:
8. Başvurucu 1949 doğum tarihli olup İstanbul'da ikametetmektedir.
9. Başvurucu, İstanbul ili Beykoz ilçesi Poyraz köyünde bulunan4.080 m² yüz ölçümlü "tarla"niteliğindeki 102 parsel sayılı taşınmazı 1990 yılında tapuda satış yoluyladevralmıştır.
10. Orman Genel Müdürlüğü, başvurucuya ait taşınmazın ormanvasıflı olduğu gerekçesiyle tapusunun iptali ve orman olarak tescili istemiyle17/1/1994 tarihinde dava açmıştır. Beykoz 2. Asliye Hukuk Mahkemesinin(Mahkeme) 2/11/1994 tarihli kararı ile dava kabul edilmiş ve taşınmazın tapukaydının iptali ile orman olarak tesciline karar verilmiştir.
11. Temyiz edilen hüküm Yargıtay 20. Hukuk Dairesinin (Daire)4/4/1995 tarihli ilamı ile onanmış, yapılan karar düzeltme istemi de Dairetarafından 22/9/1995 tarihinde reddedilmiş ve karar kesinleşmiştir. Ancak hüküminfaz edilmemiş ve tapu sicilinde başvurucu malik olarak görünmeye devametmiştir.
12. Başvurucu, tapuda satın alınan taşınmazın orman vasıflıolduğu kabul edilerek hazine adına tescil edilmesi nedeniyle, 22/11/2001tarihli ve 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu hükümlerine göre kayıtlarındüzeltilerek taşınmazın yeniden adına tescili veya tazminat ödenmesi istemiyle24/8/2011 tarihinde Orman ve Su İşleri Bakanlığı aleyhinde dava açmıştır.
13. Mahkeme 29/4/2013 tarihinde davayı reddetmiştir. Kararıngerekçesinde, taşınmazın tapusunun iptaline karar verildiğine ve ormanniteliğindeki taşınmazda zilyetlikle mal iktisap edilemeyeceğine vurguyapılmıştır.
14. Temyiz edilen karar Dairenin 24/12/2013 tarihli ilamıylabozulmuştur. Kararın gerekçesi özetle şu şekildedir:
i. Taşınmazın mülkiyetinin,4721 sayılı Kanun'un 705. maddesi uyarınca kesinleşen mahkeme kararı sonucundatapu sicilinden önce kazanılması nedeniyle kuru mülkiyetinin Hazine, kullanımhakkının Orman Yönetimine geçtiğine değinilmiştir.
ii. Tapu sicilinintutulmasından dolayı Devletin objektif sorumluluğu bulunduğuna işaret edenDaire, Orman Yönetimi ve Hazineye husumetin yaygınlaştırılarak taraf teşkilisağlandıktan ve tarafların delilleri toplandıktan sonra uyuşmazlığın esasıhakkında karar verilmesi gerektiğini belirtmiştir.
15. Mahkeme bozma kararına uyarak yaptığı yargılama sonunda21/5/2014 tarihinde davayı reddetmiştir. Kararın gerekçesinde, taşınmazıntapusunun iptaline karar verildiğine, orman niteliğindeki taşınmazdazilyetlikle mal iktisap edilemeyeceğine ve tazminat talebinin zamanaşımınauğradığına işaret edilmiştir.
16. Kuzey Marmara Otoyolu yol inşaat ve emniyet sahasında kalanbaşvuruya konu taşınmaz hakkında 14/7/2014 tarihinde 1.632.000 TL bedellebaşvurucu ve Karayolları Genel Müdürlüğü arasında satın alma tutanağıimzalanmıştır.
17. Anılan hükmün temyizi üzerine Daire, 20/1/2015 tarihindehükmü bozmuştur. Kararın gerekçesi özetle şu şekildedir:
i. Mahkemenin 2/11/1994tarihli kararı ile taşınmazın başvurucu adına olan tapu kaydının iptaline veorman niteliğiyle tesciline karar verildiğinden başvurucunun tescil istemininkesin hüküm nedeniyle reddedilmesi gerektiği belirtilmiştir.
ii. Yargıtay Hukuk GenelKurulunun (HGK) 18/11/2009 tarihli ve E.2009/4-383, K.2009/517 sayılı ve16/6/2010 tarihli ve E.2010/4-349, K.2010/318 sayılı ilamlarında vurgulandığıgibi, tapu işlemleri kadastro tespit işlemlerinden başlayarak birbirini takipeden işlemler olduğundan ve tapu kütüğünün oluşumu aşamasındaki kadastroişlemleri ile tapu işlemleri bir bütün oluşturduğundan, bu kayıtlarda yapılanhatalardan 4721 sayılı Kanun'un 1007. maddesi anlamında Devletin sorumluolduğuna değinilmiştir.
iii. Daire, 4721 sayılıKanun'un 1007. maddesinde düzenlenen sorumluluğun, objektif (kusursuz)sorumluluk olduğuna, 11/1/2011 tarihli ve 6098 sayılı Türk Borçlar Kanununun146. maddesindeki (22/4/1926 tarihli ve 818 sayılı mülga Borçlar Kanunu'nun125. maddesi) 10 yıllık genel zamanaşımı süresinin uygulanması gerektiğineişaret etmiştir.
iv. Daire, zamanaşımısüresinin Mahkemenin 2/11/1994 tarihli kararının kesinleşmesinden sonra tapusicilinden terkin edildiği tarihten başlayacağını, çünkü zararın tapusicilinden terkin ile gerçekleşeceğini ve hâlen tapu kaydının terkinedilmediğini belirterek zamanaşımı süresinin dolmadığı sonucuna varmıştır.
18. Karar düzeltme istemini kabul eden Daire, 21/11/2016tarihinde bozma ilamını kaldırarak Mahkemenin ret kararının onanmasına kararvermiştir. Kararın gerekçesi özetle şu şekildedir:
i. 4721 sayılı Kanun'un 705.maddesinin ikinci fıkrasında düzenlenen özel hüküm gözetildiğinde tapu kaydınıniptaline ilişkin mahkeme kararının kesinleştiği 22/9/1995 tarihi itibarıylabaşvuruya konu taşınmazın mülkiyetinin el değiştirerek Hazineye geçtiği vebaşvurucunun mülkiyet hakkını kaybettiği belirtilmiştir.
ii. Daireye göre, bu hâldetescil kurucu değil açıklayıcı niteliktedir. Bu nedenle Hazine adına tescilinyaptırılmaması ancak yeni ve gerçek malik olan Hazinenin taşınmazla ilgiliherhangi bir tasarruf işlemi yapmasına engel olacak ve mülkiyetin kazanılıpkaybedilmesi yönünden sonuca etkisi bulunmayacaktır.
iii. Başvurucunun mülkiyethakkını mahkeme kararı ile kaybetmesi ile birlikte zararın doğduğu ve 22/9/1995tarihi itibari ile tazminat alacağının muaccel hâle geldiği gözetildiğinde 6098sayılı Kanun'un 146. (818 sayılı mülga Kanun'un 125.) maddesinde yazılı 10yıllık genel zamanaşımı süresinin 22/9/2005 tarihinde dolduğuna işaretedilmiştir.
19. Nihai karar başvurucu vekiline 6/2/2017 tarihinde tebliğedilmiştir.
20. Başvurucu 8/3/2017 tarihinde bireysel başvuruda bulunmuştur.
IV. İLGİLİ HUKUK
A. Ulusal Hukuk
21. Konu hakkında bkz. YaşarÇoban [GK], B. No: 2014/6673, 25/7/2017, §§ 37-38.
1. Yargıtay Kararları
22. Yargıtay HGK'nın 18/11/2009 tarihli ve E.2009/4-383,K.2009/517 sayılı kararının ilgili kısımları şöyledir:
"...
Bu aşamada, kadastro işlemlerinden doğanzararın, tapu sicilinin tutulmasından kaynaklanan zarar kapsamındadeğerlendirilip değerlendirilemeyeceği hususunun açıklanmasında yararbulunmaktadır.
...
Davaya konu somut olayda, yapılan kadastroişlemine süresi içinde Hazine adına itiraz etmekle yükümlü olan görevlilerüzerlerine düşen görevlerini yapmamışlardır. Tapu işlemleri kadastro tespitiişlemlerinden başlayarak birbirini takip eden işlemler olduğundan ve tapukütüğünün oluşumu aşamasındaki kadastro işlemleri ile tapu işlemleri bir bütünoluşturduğundan, bu kayıtlarda yapılan hatalardan T.M.K. 1007 anlamındaDevletin sorumlu olduğunun kabulü gerekir.
Burada Devletin sorumluluğu kusursuzsorumluluktur. Kusursuz sorumluluk tapu siciline bağlı çıkarların ve aynihakların yanlış tescili sonucu değişmesi yada yitirilmesi ile bu haklardanyoksun kalınması temeline dayanır. Çünkü sicillerin doğru tutulmasını üstlenenve taahhüt eden Devlet, gerçeğe aykırı ve dayanaksız kayıtlardan doğanzararları da ödemekle yükümlüdür. Bu itibarla, kadastro görevlilerinindayanaksız yada gerçek hukuksal duruma uymayan kayıtlar düzenlemelerini vetaşınmazın niteliğinde yanlışlıklar yapmalarını da aynı kapsamda düşünmekgerekir.
...
Sonuç itibariyle; davacının, Devletin kusursuzsorumluluğundan kaynaklanan bir zararının oluştuğu ve bu zararın tazmininiDevletten isteyebileceği, Devletin kadastro işlemlerinden kaynaklanansorumluluğunun da TMK’nun 1007.maddesi kapsamında olması gerektiği, bu nedenlegörülmekte olan davanın adli yargıda bakılması gerektiği sonucuna varılmıştır.
..."
23. Yargıtay HGK'nın 13/6/2018 tarihli ve E.2017/5-2025,K.2018/1189 sayılı kararının ilgili kısmı şöyledir:
"...somut olayda 818 sayılı BK’nın 60.maddesinde (6098 sayılı TBK’nın 72. maddesi) öngörülen ve haksız fiil sorumluluğununtabi olduğu 1 ve 10 yıllık zamamaşımı sürelerinin mi yoksa aynı Kanunun 125.maddesinde (6098 sayılı TBK’nın 146. maddesi) yer alan 10 yıllık genelzamanaşımı süresinin mi uygulanmasının gerektiği, burada varılacak sonuca göredavanın zamanaşımına uğrayıp uğramadığı noktasında toplanmaktadır.
...
Devletin sorumluluğundan söz edebilmek için,tapu sicilinin tutulmasında sicil görevlisinin hukuka aykırı bir işleminin vebununla zararlı sonuç arasında nedensellik bağının varlığı gerekmekle birlikte,eylemin kusura dayanıp dayanmamasının bir önemi yoktur. Eş söyleyişle, Devletinsorumluluğu, kusursuz bir sorumluluktur.
...
Bununla birlikte Devletin TMK’nın 1007.maddesi kapsamında sorumluluğu sınırsız olmayıp, belli bir zamanaşımı süresine tabidir.İşte tam bu noktada kısaca zamanaşımı kavramına ve bu konudaki yasaldüzenlemelere değinmekte fayda bulunmaktadır.
Özel hukukta teknik bir kavram olanzamanaşımı, bir hakkın kazanılmasında veya kaybedilmesinde Kanunun kabul etmişolduğu sürenin tükenmesi anlamına gelmektedir. Çekişmelerin bir an öncesonuçlandırılmayıp uzun süre askıda bırakılmasının toplumun barış ve huzurunubozacağı düşünülerek yargı yoluyla hak aramaya konulan zaman sınırı olaraköngörülen zamanaşımı, bir borcu doğuran, değiştiren, ortadan kaldıran bir olguolmayıp, doğmuş ve var olan bir hakkın istenmesini ortadan kaldıran bir savunmaaracıdır.
Mülga 818 sayılı Borçlar Kanunu’nun 60.maddesinin birinci fıkrasında haksız fiilden zarar görenin zararının tazminiistemiyle açacağı davaların bağlı olduğu zamanaşımı süreleri ayrıcadüzenlenmiştir.
Mülga 818 sayılı Borçlar Kanunu’nun “Müruruzaman” başlıklı 60. maddesinde; “Zarar ve ziyan yahut manevi zarar namıylanakdi bir meblağ tediyesine müteallik dava, mutazarrır olan tarafın zarara vefailine ittılaı tarihinden itibaren bir sene ve her hâlde zararı müstelzimfiilin vukuundan itibaren on sene mürurundan sonra istima olunmaz…” hükmü yeralmaktadır.
BK’nın 60. maddesinin birinci fıkrasına göre,tazminat davası açma hakkı zarar görenin, zararı ve haksız eylemi öğrenmesindenitibaren başlayacak ve bir yılda zamanaşımına uğrayacaktır. Burada önemli olanzararı ve tazminat sorumlusunu öğrenmektir.
Diğer bir anlatımla, bir yıllık süreninbaşlaması için zarar görenin, zarar ile birlikte tazmin borçlusunu da öğrenmişolması gerekir. Kusur sorumluluğunda failin öğrenilmesi gerekir.
Aynı Kanunun “On senelik müruru zaman”başlıklı 125. maddesi ise; “Bu kanunda başka suretle hüküm mevcut olmadığıtakdirde, her dava on senelik müruru zamana tabidir.” şeklinde bir düzenlemeiçermektedir. Anılan maddenin birinci fıkrasında süreler belirlendiktensonramaddenin ikinci fıkrasında ceza dava zamanaşımına yollamada bulunulmuştur.
818 sayılı BK’nın 125-140. (6098 sayılı TürkBorçlar Kanunu’nun 146-161.) maddeleri arasında düzenlenen genel zamanaşımıhükümlerine göre alacak hakkı alacaklı tarafından yasanın öngördüğü süre vekoşullar içinde talep edilmediğinde etkin bir hukuki himayeden, başka birdeyişle dava yoluyla elde edilebilme olanağından yoksun bırakılmaktadır.Zamanaşımına uğrayan alacağın tahsili hususunda Devlet kendi gücünükullanmaktan vazgeçmekte, böylece söz konusu alacağın ödenip ödenmemesikeyfiyeti borçlunun iradesine bırakılmaktadır. Şu hâlde zamanaşımına uğrayanalacak ortadan kalkmamakla beraber, artık doğal bir borç (Obligatio naturalis)hâline gelmektedir. Ancak belirtmek gerekir ki, alacağın salt zamanaşımınauğramış olması onun eksik bir borca dönüşmesi için yeterli değildir; bunun içinborçlunun, kendisine karşı açılmış olan alacak davasında alacaklıya yönelik birdefide bulunması gerekir (HGK’nın 05.05.2010 gün ve 2010/8-231 E., 255 K.sayılı kararı).
Bu nedenle zamanaşımı hukuki niteliğiitibariyle maddi hukuktan kaynaklanan bir defi olup usul hukuku anlamında isebir savunma aracıdır (Kuru, B.: Hukuk Muhakemeleri Usulü, İstanbul 2001, Cilt:2, s.1761; Von Tuhr. A.: Borçlar Hukuku, C. I-II, Ankara 1983, C. Edege çev.,s.688 vd.; Canbolat, F: Def’i ve İtiraz Arasındaki Farklar ve İleriSürülmesinin Hukuki Sonuçları, EÜHF Dergisi, Cilt:III, Sayı:1, s.255 vd.;HGK’nun 06.04.2011 gün ve 2010/9-629 E., 2011/70 K. sayılı kararı).
Yasada hangi hakların zamanaşımına uğrayacağı,hangilerin uğramayacağı belirli bir sistem hâlinde düzenlenmiş değildir. Mevcuthukuk düzeni ve mevzuata göre, borçlar, ticaret, eşya ve kamu hukukundankaynaklanmış olsun bütün alacaklar zamanaşımına tabidir.
BK’nın 125. maddesine göre özel hukukta aksinebir hüküm bulunmadıkça alacaklar ilke olarak on yıllık zamanaşımına tabidir. 10yıllık süre ise kusursuz sorumlulukta kanunen sorumlu görülen kişininöğrenilmesi ile başlar.
Yukarıda ifade edildiği gibi TMK’nın 1007.maddesi uyarınca Devletin sorumluluğunun objektif-kusursuz sorumluluk hâliolduğunun kabul edildiğine ve bu sorumluluk hâlinin 818 sayılı BK’nın 41. vedevamı maddelerinde düzenlenen haksız fiil sorumluluğu ile ilgisi bulunmadığınagöre, aynı Kanunun 60. maddesinde (6098 sayılı BK’nın 72. maddesi) yer alanzamanaşımı kurallarının uygulanma imkânı olmadığı gibi, TMK’nın 1007. maddesinedayanılarak açılan davalar için ayrıca zamanaşımı süresinin öngörülmediğidikkate alındığında, 818 sayılı BK’nın 125. maddesindeki (6098 sayılı BK’nın146. maddesi) 10 yıllık genel zamanaşımı süresinin devletin sorumluluğu içinuygulanması gerekir.
...''
24. Yargıtay 20. Hukuk Dairesinin 21/12/2015 tarihli veE.2015/3740, K.2015/12886 sayılı kararının ilgili bölümü şöyledir:
"...
Mahkemece, kadastro tespitinin 1953 yılındayapıldığı, 3402 sayılı Kadastro Kanununun 12/3. maddesine göre 10 yıllık süreiçinde tespite itiraz edilmemesi nedeniyle tutanakların kesinleştiği, esasenortada devletin sorumluluğunu gerektirecek tapu sicilinin yanlış tutulmasındankaynaklanan bir yolsuz tescil durumunun da olmadığı gerekçesiyle davanınreddine karar verilmiş, hüküm davacılar vekili tarafından temyiz edilmiştir.
Dava, 4721 sayılı TMK'nın 1007. maddesigereğince açılan tazminat ile tapu iptali ve tescil davasıdır.
İncelenen dosya kapsamına, kararın dayandığıgerekçeye göre; çekişmeli taşınmazın kadastro tespitinin 1953 yılında yapıldığıve davacıların kadastro tespitine itiraz etmemeleri nedeniyle 1963 yılındakesinleşerek davalı gerçek kişiler adına tapu kaydı oluştuğu, bu tarihtenitibaren davacıların mülkiyet hakkına dayanarak tazminat isteme haklarınınkalmadığı, kaldı ki; TMK'nın1007. maddesine dayanılarakaçılantazminatdavalarıiçin ayrıca zamanaşımı öngörülmediğinden, 6098 sayılı BorçlarKanununun 146. (mülga 818 sayılı Borçlar Kanununun 125.) maddesinde yazılı 10yıllık genel zamanaşımı süresinin uygulanmasının söz konusu olduğu davada,tespitin kesinleştiği 1963 yılından itibaren 10 yıllık süre içinde davaaçılmaması nedeniyle bu sürenin de geçtiği, davalı Hazinenin de zamanaşımıitirazında bulunduğu gözönüne alındığında davanın reddine karar verilmesindeisabetsizlik bulunmadığına göre, davacılar vekilinin temyiz itirazlarının reddiile usûl ve kanuna uygun olan hükmün ONANMASINA
..."
25. Yargıtay 20. Hukuk Dairesinin 23/11/2017 tarihli veE.2016/2493, K.2017/9897 sayılı kararının ilgili bölümü şöyledir:
"Davacılar vekili, 24/10/2014 havaletarihli dilekçesinde özetle; İzmir ili, Merkez, Narlıdere 156 ada 1406 parselsayılı taşınmazın müvekkillerin murisi tarafından 1976 yılında satınalındığını, ancak Orman Genel Müdürlüğü tarafından açılan dava sonucu tapu kaydınıniptal edilerek, orman sınırları içine alındığını ileri sürerek, fazlaya ilişkinhakları saklı kalmak suretiyle şimdilik 15.000,00.-TL tazminatındava tarihindenitibaren işleyecek faiziyle birlikte davalıdantahsiline karar verilmesini talepetmiştir.
Davalı Hazine ise süresinde verdiği cevapdilekçesinde: tapu iptali ve tescil kararınınkesinleştiği tarihtenitibarenzamanaşımı süresiningeçtiğiniileri sürmüştür.
Mahkemece, davanın 10 yıllık zamanaşımısüresinde açılmamış olması sebebiyle reddine karar verilmiş, hükümdavacılarvekili tarafından temyiz edilmiştir.
Dava,TMK'nın 1007. maddesi uyarınca açılantazminat davasıdır.
İncelenen dosya kapsamına ve kararın dayandığıgerekçeye göre, İzmir 8. Asliye Hukuk Mahkemesinin 1981/602 E. - 1983/403 K. sayılıkararınınkesinleştiği 28/11/1983 tarihi ile davanın açıldığı 24/10/2014 tarihleriarasında 10 yıllık zamanaşımı süresinin dolduğu anlaşıldığından, yerindegörülmeyen temyiz itirazlarının reddi ile usûl ve kanuna uygun olan hükmünONANMASINA,
..."
26. Yargıtay 20. Hukuk Dairesinin 10/5/2018 tarihli veE.2016/7929, K.2018/3624 sayılı kararının ilgili bölümü şöyledir:
"...Dava, tapu kaydının mahkeme kararıile iptal edilmesi nedeniyle uğranılan zararın, 4721 sayılı TMK'nın 1007.maddesi uyarınca tazmini istemine ilişkindir.
İncelenen dosya kapsamına, kararın dayandığıgerekçeye, Orman Yönetimi tarafından açılan dava sonucu İzmir 4. Asliye HukukMahkemesinin 1999/805 E. - 2001/752 K. sayılı ilamıyla davacıların mirasbırakanının maliki olduğu 198 ada 75 parsel sayılı taşınmazın 53.519 m2yüzölçümlü kesiminin kesinleşen orman tahdidi içinde kaldığı gerekçesiyle tapukaydının iptaline ve orman niteliği ile Hazine adına tesciline karar verilerektemyiz edilmeksizin 03.12.2001 tarihinde kesinleştiğine, eldeki tazminatdavasının ise 28.04.2015 tarihinde açıldığına, 6098 sayılı Türk BorçlarKanununun 146.maddesindedüzenlenen 10 yıllık dava açma zamanaşımı süresinindolduğuna, davalı Hazine süresi içinde zamanaşımı definde bulunduğuna göreyazılı şekilde hüküm kurulmasında isabetsizlik bulunmadığındanhükmünONANMASINA,
...''
27. Yargıtay 20. Hukuk Dairesinin 7/5/2019 tarihli veE.2019/1461, K.2019/3223 sayılı kararının ilgili bölümü şöyledir:
"...
Dava dilekçesindeki açıklamaya göre dava, 4721sayılı TMK'nın 1007. maddesi gereğince tapu sicilinin tutulmasından kaynaklıtazminat davasıdır.
İncelenen mahkeme dosyasına, kararın dayandığıgerekçeye, dava konusu yeniköy 237 parsel sayılı taşınmazın 1969 yılındayapılan kadastro sırasında 14/8/1956 tarih 96 sıra numaralı tapu kaydınadayanarak T. T. adına tespit edildiği, Orman Yönetimi tarafından kadastrotespitine itiraz edilmesi sonucu tapulama mahkemesinin 1982/110 E. - 1985/298K. sayılı ilamı ile taşınmazın tapuda orman olarak kayıtlı olan taşınmazsınırları içinde kalması nedeni ile davanın kabulüne, taşınmazın Hazine adınatescil edilmiş ormana ait kaydın müseccel bulunduğu birliğin tapu kütüğüneaktarılmasına karar verildiği, anılan hükmün 23/9/1991 tarihinde kesinleştiği,eldeki davanın 10 yıllık zamanaşımı süresi dolduktan sonra 16/3/2015 tarihindeaçıldığı, davalı Hazinenin süresi içinde zamanaşımı definde bulunduğu,davacının tescil talebi açısından ise Tapulama Mahkemesinin kararının ormanyönetimi ve tespit malikinin mirasçıları için kesin hüküm oluşturduğu,belirlenerek hüküm kurulmasında bir isabetsizlik bulunmadığına göre, yerindegörülmeyen temyiz itirazlarının reddi ile usûl ve kanuna uygun olan hükmünONANMASINA,
..."
2. Bölge Adliye MahkemesiKararları
28. İzmir Bölge Adliye Mahkemesi 5. Hukuk Dairesinin 2018yılında açılan davaya ilişkin 18/1/2019 tarihli ve E. 2019/52, K.2019/90 sayılıkararının ilgili bölümü şöyledir:
"...
Dava, tapu kaydının yanlış kişi adınatescilinden kaynaklı uğranılan zararın, 4721 sayılı TMK'nın 1007. maddesiuyarınca tazmini istemine ilişkindir.
Mahkemece davanın zamanaşımı nedeniylereddinekarar verildiği, hükmün davacılar vekili tarafından istinaf kanun yolunagetirildiği görülmüştür.
...
Dava konusu taşınmazın tapu kaydı ve kadastroltutanaklarının incelenmesinde Mehmet Karakuyu adına 24/12/1979 tarihinde tapuyatescil edildiği görülmüştür. 3402 sayılı kadastro kanunun 12/3 maddesine göretapulama tutanaklarının kesinleştiği tarihten itibaren 10 yıl geçtikten sonrakadastrodan önceki hukuki sebeplere dayanılarak itiraz edilip dava açılamaz.
...
10 yıllık zamanaşımı süresi içinde TMK 1007maddesine göre kadastral işlemlere dayanılarak tazminat talep hakkı 18/11/2009tarihli Yargıtay Hukuk Genel Kurulu içtihatı ile tanınmışsa da gerek kadastrotutanağının kesinleştiği tarihten itibaren 10 yıllık sürenin gerekse Anayasamahkemesinin 2014/6673 esas sayılı dosyasında belirtilen makul süre bu davadadava tarihi itibariyle geçmiş olduğundan mahkemenin vermiş olduğu karardoğrudur.
...''
29. Antalya Bölge Adliye Mahkemesi 8. Hukuk Dairesinin 25/2/2019tarihli ve E.2018/606, K.2019/75 sayılı kararının ilgili bölümü şöyledir:
"...
Dava, TMK 1007. maddesi uyarınca tapusicilinin tutulmasından kaynaklı tazminat istemine ilişkindir.
İstinaf edilmek suretiyle Dairemiz önüne gelenuyuşmazlık, orman niteliğinde olduğu gerekçesiyle tapusu iptal edilen taşınmaznedeniyle TMK.nun 1007. maddesi uyarınca açılacak davalarda zamanaşımısüresinin bulunup bulunmadığı, varsa bu sürenin başlangıcının zararın oluştuğutarihten mi yoksa 18/11/2009 tarihli Yargıtay HGK ile yargı yolu açılmasısonucu HGK kararından itibaren mi zamanaşımının başlayacağına ilişkindir.
Tazminat istemine konu 111 parsel sayılıtaşınmaz, Mart 1951 tarih C.139, S:64, N:136 sayılı tapu kaydı ve 176 tahrirnolu vergi kaydı dayanak alınarak 40900 m² yüzölçümü ve beyanlar hanesinde'4753 sayılı Kanunun 7nci bölümünün 61, 62, 63 maddelerine göre takyidetabidir' belirtmesi ile Durmuş Göç adına tesbit edilmiş ve itiraz edilmeksizin04/7/1978 tarihinde kesinleşmekle tapu siciline tescil edilmiştir.
...
Yukarıda belirtilen bilgiler ışığında somutolay değerlendirildiğinde; hâlen tapu sicilinde muris adına tescilli bulunan111 parsel sayılı taşınmaz, 4753 sayılı Kanun hükümleri uyarınca oluşan Mart1951 tarih 136 sıra sayılı tapu kaydı dayanak alınarak 1978 yılında 766 sayılıKanun hükümlerine göre yapılıp kesinleşen kadastro çalışmaları sonucunda murisDurmuş Köç adına tescil edildiği, Antalya 1. Asliye Hukuk Mahkemesinin 5/6/1985tarihli 1984/262-350 E.K. sayılı kararı uyarınca Devlet Ormanı sayılanyerlerden olduğu gerekçesiyle tapu kaydının iptaline karar verildiği ve temyizedilmeksizin hükmün 12/11/1986 tarihinde kesinleştiği, tapu sicilinde terkinişlemi yapılmasa daTMK 705/2 maddesi uyarınca mülkiyetin mahkeme işlemininkesinleştiği 12/11/1986 tarihi itibariyle Hazineye geçtiği, tescilin açıklayacınitelikte bulunduğu, 10 yıllık zamanaşımının, mülkiyetin geri alınma imkanıolmaksızın yitirilmesi tarihinden itibaren 12/11/1996 tarihinde dolduğu, ancakbu tarih itibariyle bulunan yargısal içtihatların, Devletin tapu sicilinintutulmasından doğan sorumluluğunun tapu kütüğünün oluşumu sırasında yapılanhataları kapsamadığı yolunda olduğu, Yargıtay HGK'nın 18/11/2009 tarihlikararından sonra Yargıtay içtihadlarının değiştiği veTMK.nun 1007. maddesindeöngörülen sorumluluğun kadastro görevlilerinin dayanaksız ya da gerçek hukuksalduruma uymayan kayıtlar düzenlemelerini ve taşınmazın niteliğinde yanlışlıklaryapmalarını da kapsadığının belirtilmesi sonucu tazminat talep etme yolununaçıldığı, bu durumun AİHM de yeni bir iç hukuk yolu oluştuğunun kabul edildiği,18/11/2009 tarihinden önce zamanaşımı süresi dolmuş bulunan eldeki davayönünden 4721 sayılı Kanun'un 1007. maddesi kapsamında dava açılabilmesi imkanıyönünden Anayasa Mahkemesinin yukarıda belirtilen hak ihlali kararı nazaraalınarak makul bir sürenin öngörülmesi gerektiği, davacıların eldekidavayı4/5/2015 tarihinde açtığı, ancak 02 Aralık 1991 tarihli Köy HizmetleriGenel Müdürlüğü Arazi ve İskan Dairesi Başkanlığının yazısından muris ve davadışı başkaca kişilere ait taşınmazların mahkeme hükmü nedeniyle iptalinedeniyle Varsak Köyü 1612 parselden arazi tahsisinin 3202 sayılı Kanunun 9/kmaddesi uyarınca istendiği, daha sonra mirasçılarca 09/12/2010 tarihli dilekçeile talebin yenilendiği ve Antalya Valiliği Defterdarlık Milli Emlak DairesiBaşkanlığı Batı Antalya Emlak Müdürlüğü tarafından 3/2/2015 tarihli 2661 sayılıyazı ile Mülga 4753 sayılıKanun kapsamında ödenen bedellere karşılık haksahiplerine taşınmaz verilmesinin mümkün olmadığı ve ödendiği belgelenecekbedellerin denkleştirici adalet ilkesi doğrultusunda hak sahiplerine iadeedilmesinin bakanlık Makamının 1/7/2014 tarihli ve 828 sayılı 'Olur'ları ileuygun görüldüğü bildirildiği belirtilerek dava dışı kişilere bedel ödemesindebulunulduğu, ancak davacılara bir ödeme yapıldığının bildirilmediği, 3/2/2015tarihli bildirimden itibaren davanın yaklaşık 2 ay sonra açıldığı, davacılarınve murislerinin arazi tahsisine ilişkin başvuruları yönünden idareyazışmalarının 3/2/2015 tarihine kadar devam ettiği, nihayetinde 3/2/2015tarihi itibariyle mahkeme kararı ile iptal edilen taşınmazları yerine idarecearazi verilmeyeceğinin anlaşıldığı nazara alınarak 08/11/2009 tarihindenitibarenoluşan iç hukuk yolu itibariyle eldeki davanın makul süre içindeaçıldığı ve böylecekamu yararı ile bireylerin mülkiyet hakkının korunması arasındaadil bir dengenin kurulabileceği kabul edilerek başvurucu davacılar vekilininistinaf başvurusunun kabulü ile hükmün kaldırılması ve dava dosyasının ilkderece mahkemesine gönderilmesi yönünde aşağıdaki hüküm kurulmuştur."
30. İstanbul Bölge Adliye Mahkemesi 37. Hukuk Dairesinin26/3/2019 tarihli ve E.2018/2019, K.2019/898 sayılı kararının ilgili bölümüşöyledir:
"...
Dosya kapsamından dava konusu Şileİlçesi,Çayırbaşı köyü 191parsel sayılı taşınmazın davacı adına kayıtlı olduğu,taşınmazınkısmen orman tahdidi içinde olması nedeniyle Orman İdaresi tarafındanaçılan dava sonucu Şile Asliye HukukMahkemesinin 1995/106 Esas, 2002/8 Kararsayılı ilamı ile taşınmazın 840 m2 lik kısmının tapu kaydının iptali ileormanvasfı ile Hazine adına tesciline karar verildiği, kararın 5/4/2002 tarihindekesinleştiği, tapunun bedelsiz olarak iptal edilmesi nedeniyledavacının12/7/2017 tarihinde eldeki tazminat davasını açtığı anlaşılmaktadır.
TMK'nın 1007. maddesine dayanılarak açılandavalar6098 sayılı Borçlar Kanununun 146. maddesindeki (818 sayılı Kanunun 125.maddesi) 10 yıllık genel zamanaşımı süresinine tabidir.
Dosya kapsamına, kararın dayandığı gerekçeye,dava konusu parsele ilişkinŞile Asliye HukukMahkemesinin 1995/106 Esas, 2002/8Karar sayılı ilamının kesinleştiği 5/4/2002 tarihtenitibaren 10 yıllıkzamanaşımı süresinin geçmiş olmasına, yerleşik yargıtay uygulamalarına görezamanaşamı süresinin iptal kararının kesinleştiği tarihten itibaren başlamasınagöre verilen kararusul ve yasaya uygun olduğundan davacı vekilinin istinafitirazlarının reddine karar vermek gerekmiş, aşağıdaki şekilde hükümkurulmuştur.''
B. Uluslararası Hukuk
31. Konu hakkında bkz. YaşarÇoban, §§ 41-47.
V. İNCELEME VE GEREKÇE
32. Mahkemenin 29/1/2020 tarihinde yapmış olduğu toplantıda başvuruincelenip gereği düşünüldü:
A. Tazminat DavasınınZamanaşımından Reddedilmesine İlişkin Şikâyet Yönünden
1. Başvurucunun İddiaları
33. Başvurucu, tapuda satın alınan taşınmazın orman olduğugerekçesiyle aleyhinde açılan davanın kabul edilerek taşınmazın Hazine adınatescil edildiğini ancak kararın tapuda infaz edilmediğini belirtmiştir.Başvurucu 2016 yılına kadar taşınmazın emlak vergilerini ödediğini, taşınmazınboğaz içine yapılması planlanan üçüncü köprü kapsamında kamulaştırıldığını vemalik olarak kendisi ile satın alma tutanağı düzenlendiğini ileri sürmüştür.Başvurucu, 4721 sayılı Kanun'un 705. maddesinin Anayasaya aykırı olankısımlarına göre karar verilmesinin hatalı olduğunu, tazminat davasınınzamanaşımı gerekçesiyle reddedildiğini ve aleyhindeki Yargıtay karar düzeltmeilamına karşı yasa yoluna başvuramadığını iddia etmiştir. Başvurucu sonuçolarak bu gerekçelerle hak arama hürriyeti ve mülkiyet hakkının ihlaledildiğini ileri sürmüştür.
2. Değerlendirme
34. Başvuru konusu ile ilgili ilkeler daha önce AnayasaMahkemesi tarafından 25/7/2017 tarihli kararda ortaya konulmuştur (Yaşar Çoban, §§ 54-75). Buna göre her nekadar başvurucu mülkiyet hakkının ihlal edildiğini ileri sürmüşse debaşvurucunun bütün şikâyetleri ilgili olduğu adil yargılanma hakkı kapsamındamahkemeye erişim hakkı yönünden incelenmiştir.
a. Kabul EdilebilirlikYönünden
35. Açıkça dayanaktan yoksun olmadığı ve kabul edilemezliğinekarar verilmesini gerektirecek başka bir neden de bulunmadığı anlaşılanmahkemeye erişim hakkının ihlal edildiğine ilişkin başvurunun kabul edilebilirolduğuna karar verilmesi gerekir.
b. Esas Yönünden
i. Hakkın Kapsamı veMüdahalenin Varlığı
36. Anayasa'nın 36. maddesinin birinci fıkrasında herkesin yargımercileri önünde davacı veya davalı olarak iddiada bulunma ve savunma hakkınasahip olduğu belirtilmiştir. Dolayısıyla mahkemeye erişim hakkı, Anayasa’nın36. maddesinde güvence altına alınan hak arama özgürlüğünün bir unsurudur.Diğer yandan Anayasa'nın 36. maddesine adilyargılanma ibaresinin eklenmesine ilişkin gerekçede, Türkiye'nintaraf olduğu uluslararası sözleşmelerle de güvence altına alınan adilyargılanma hakkının madde metnine dâhil edildiği vurgulanmıştır. Avrupa İnsanHakları Sözleşmesi'ni (Sözleşme) yorumlayan Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi(AİHM), Sözleşme'nin 6. maddesinin (1) numaralı fıkrasının mahkemeye erişimhakkını içerdiğini belirtmektedir (ÖzbakımÖzel Sağlık Hiz. İnş. Tur. San. ve Tic. Ltd. Şti., B. No:2014/13156, 20/4/2017, § 34).
37. Anayasa'nın 36. maddesinde güvence altına alınan hak aramaözgürlüğü, bir temel hak olmanın yanında diğer temel hak ve özgürlüklerdengereken şekilde yararlanılmayı ve bunların korunmasını sağlayan en etkiligüvencelerden biridir. Bu bakımdan davanın bir mahkeme tarafından görülebilmesive kişinin adil yargılanma hakkı kapsamına giren güvencelerden faydalanabilmesiiçin ilk olarak kişiye iddialarını ortaya koyma imkânının tanınması gerekir.Diğer bir ifadeyle dava yoksa adil yargılanma hakkının sağladığı güvencelerdenyararlanmak mümkün olmaz (Mohammed Aynosah,B. No: 2013/8896, 23/2/2016, § 33).
38. Anayasa Mahkemesi bireysel başvuru kapsamında yaptığıdeğerlendirmelerde mahkemeye erişim hakkının bir uyuşmazlığı mahkeme önünetaşıyabilmek ve uyuşmazlığın etkili bir şekilde karara bağlanmasınıisteyebilmek anlamına geldiğini ifade etmiştir (Özkan Şen, B. No: 2012/791, 7/11/2013, § 52).
39. Somut olayda başvurucu tarafından açılan davanınzamanaşımından reddedilerek esasının incelenmemesi nedeniyle başvurucununmahkemeye erişim hakkına yönelik bir müdahalenin bulunduğu görülmektedir.
ii. Müdahalenin İhlalOluşturup Oluşturmadığı
40. Anayasa Mahkemesince YaşarÇoban kararında Yargıtayın 18/11/2009 tarihinden önceki içtihadının,devletin tapu sicilinin tutulmasından doğan sorumluluğunun tapu kütüğününoluşumu sırasında yapılan hataları kapsamadığı yolunda olduğu, Yargıtay HGK'nın18/11/2009 tarihli kararından sonra içtihadın değiştiği belirtilmiştir. Buiçtihatta 4721 sayılı Kanun'un 1007. maddesinde öngörülen sorumluluğun kadastrogörevlilerinin dayanaksız ya da gerçek hukuksal duruma uymayan kayıtlardüzenlemelerini ve taşınmazın niteliğinde yanlışlıklar yapmalarını da kapsadığıbelirtilmiştir. Yargıtay Hukuk Daireleri de bu tarihten sonra Yargıtay HGK'nınbu içtihadı doğrultusunda karar vermiştir. Nitekim AİHM de Yargıtay HGK'nın buiçtihadından sonra yeni bir iç hukuk yolu oluştuğunu kabul ederek kabuledilemezlik kararları vermiştir (bkz. YaşarÇoban, §§ 45, 46, 68). Anayasa Mahkemesi de daha önceki kararlarındaYargıtay içtihadına dayanarak 4721 sayılı Kanun'un 1007. maddesinde öngörülentazminat yolunun kadastro tespiti aşamalarındaki işlemlerden doğan zararlarıntelafisi yönünden de etkili olduğu sonucuna ulaşmıştır (Nazmiye Akman, B. No: 2013/1012,16/4/2013, § 25; Ahmet Hilmi Serter,B. No: 2014/10954, 17/11/2016, §§ 41, 42; HaticeAvcı ve diğerleri, B. No: 2014/9788, 22/9/2016, §§ 74-76).
41. Yargıtay, 4721 sayılı Kanun'un 1007. maddesi uyarıncaaçılacak tazminat davalarının 6098 sayılı Kanun'un 146. maddesi (818 sayılımülga Kanun'un 125. maddesi) gereğince on yıllık genel zamanaşımı süresine tabiolduğunu kabul etmektedir (bkz. § 23). Buna göre kadastro tespiti nedeniylemülkiyet kaybının kesinleştiği tarihten itibaren on yıl içinde tazminatdavasının açılması gerekmektedir (YaşarÇoban, § 69).
42. Somut olayda, başvurucuya ait taşınmaz açılan dava sonucundaorman vasfıyla Hazine adına tescil edilmiştir. Daire, başvurucu aleyhindeaçılan davanın kesinleştiği 22/9/1995 tarihinde başvurucunun taşınmazınmülkiyetini kaybettiğini belirterek 2011 yılında 4721 sayılı Kanun'un 1007.maddesine dayanılarak açılan davada 6098 sayılı Kanun'un 146. maddesindeki (818sayılı mülga Kanun'un 125. maddesi) on yıllık genel zamanaşımı süresiningeçtiğine ve bu nedenle davanın reddinin yerinde olduğuna hükmetmiştir.
43. Başvurucu aleyhinde açılan dava 22/9/1995 tarihindekesinleşmiştir. Dolayısıyla Daire kararı gözetildiğinde en son 22/9/2005tarihinde dava açılmış olması gerekmektedir. Ancak anılan tarihteki Yargıtayiçtihadı 4721 sayılı Kanun'un 1007. maddesinin tapu kütüğünün oluşumu sırasındayapılan hataları kapsamadığı biçimindedir. Diğer bir ifadeyle o tarihtekiiçtihat itibarıyla 4721 sayılı Kanun'un 1007. maddesinde düzenlenen sorumlulukdavası, başvurucunun tazminat iddiasını incelemeye ve gerekirse başvuruculehine tazminata hükmedilmesine elverişli bir yol değildir. Bu dava, YargıtayHGK'nın 18/11/2009 tarihli içtihadından sonra başvurucunun tazminat talebininincelenmesi bakımından etkili ve elverişli hâle gelmiştir (Yaşar Çoban, § 71).
44. Yaşar Çobankararında ifade edildiği üzere 18/11/2009 tarihinde oluşan bu hukuki yol içinzamanaşımı süresinin bu tarihe kadar dolduğunun tespit edilmiş olması 4721sayılı Kanun'un 1007. maddesinde öngörülen tazminat yolunu etkisizleştirmektedir.Sonradanoluşan bir hukuk yoluna ilişkin zamanaşımı süresinin kişinin bu yolabaşvurmasını kesin olarak imkânsız hâle getirecek bir tarihte başlayacağınınkabulü, sınırlamanın istisna olduğu ilkesiyle bağdaşmamaktadır. Bununlabirlikte 6098 sayılı Kanun'un 146. maddesi (818 sayılı mülga Kanun'un 125.maddesi) gereğince on yıllık zamanaşımı süresinin hukuki güvenlik ve istikrarınsağlanması amacına matuf olduğu gözetildiğinde bu sürenin tamamen göz ardıedilmemesi gerektiği de açıktır. Başvurucunun dava açma hakkınıkullanabilmesindeki bireysel yarar ile hukuki güvenlik ve istikrar ilkesininsağlanmasındaki kamu yararı arasında dava açmanın süreye bağlanmış olmasınıanlamsız kılmayacak şekilde bir denge kurulmalıdır. Bu denge kurma çabasının,on yıllık zamanaşımı süresinin bu hukuki yolun oluştuğu 18/11/2009 tarihindenitibaren yeniden işlemeye başlayacağının kabulünü zorunlu kılmadığının altıçizilmelidir. Aksi takdirde zamanaşımı süresinin öngörülmesi anlamsız hâlegelecek ve kamu yararı ile bireysel yarar arasında gözetilmesi gereken dengekamu yararı aleyhine bozulmuş olacaktır. Önemli olan husus, 18/11/2009tarihinden önce zamanaşımı süresi dolmuş bulunanlar yönünden 4721 sayılıKanun'un 1007. maddesi kapsamında dava açılabilmesine imkân tanınmış olmasıdır(Yaşar Çoban, § 72-73).
45. Yaşar Çobankararında 18/11/2009 tarihindenönce zamanaşımı süresi dolan başvurucuların dava açabilmelerini mümkün kılacakmakul bir süre öngörülmesi gerektiği belirtilmiş ve bu sürenin ne kadarolacağının takdiri derece mahkemelerine ve Yargıtaya bırakılmıştır. Ancakanılan karar sonrasında derece mahkemeleri ve Yargıtay tarafından 18/11/2009tarihinden önce zamanaşımı süresi dolan başvurucuların dava açabilmelerinimümkün kılacak ve öngörülebilir makul bir süre belirlenmediği anlaşılmaktadır(bkz. §§ 24-30).
46. Bu durumda yukarıda açıklanan ilkeler doğrultusunda18/11/2009 tarihinden önce zamanaşımı süresi dolmuş olan somut başvuruya konudavanın, bu tarihten sonra makul bir süre içinde açılıp açılmadığının tespitedilmesi gerekmektedir. Belirlenecek bu sürenin dava açılmasını mümkün kılacakyeterliliğe sahip ve öngörülebilir olması gerektiğinde kuşku bulunmamaktadır.Fakat bu süre, dava açma hakkının kullanabilmesindeki bireysel yarar ile hukukigüvenlik ve istikrar ilkesinin sağlanmasındaki kamu yararı arasındaki dengeyide bozmamalıdır. Hesaplamada uyuşmazlığın dava edilebilmesini süreye tabi kılanzamanaşımı düzenlemesi de dikkate alınmalıdır. Nitekim uyuşmazlık içinbelirlenen on yıllık zamanaşımı süresi kadar veya daha fazla bir süreninöngörülmesi hâlinde hukuki güvenlik ve istikrar ilkesinin zedeleneceği açıktır.Ayrıca bu dava, Yargıtay HGK'nın 18/11/2009 tarihli içtihadından sonra tazminattalebinin incelenmesi bakımından etkili ve elverişli hâle geldiğinden butarihten hemen sonra davanın açılmasını beklemek de hakkaniyete uygundüşmeyecektir. Zira bu süre, Yargıtay HGK içtihadının toplum tarafındanbilinebilir hâle geleceği bir zaman diliminden daha kısa da olmamalıdır.
47. Sonuç olarak 4721 sayılı Kanun'un 1007. maddesi kapsamında18/11/2009 tarihinden önce zamanaşımı süresi dolmuş bulunan tazminat taleplerihakkında bu tarihten itibaren makul bir süre içerisinde dava açılabileceğininkabulü gerekmektedir. Bu sürenin ne kadar olacağının takdirinin derecemahkemelerine ve özellikle içtihat mahkemesi konumunda olan Yargıtaya aitolduğu kuşkusuz olmakla birlikte, somut olayda derece mahkemelerinin bu yöndebir değerlendirmeye yer vermedikleri ve dava açılmasını mümkün hâlegetirebilecek şekilde makul bir süre tespiti yoluna gitmediklerianlaşılmaktadır. Derece mahkemeleri başvurucu tarafından 24/8/2011 tarihindeaçılan davada, 18/11/2009 tarihinden önce zamanaşımı süresinin dolduğunu tespitetmişlerdir. Yukarıda yer verilen değerlendirmeler de dikkate alındığında,18/11/2009 tarihinden 1 yıl 9 ay 6 gün sonra açılan davanın makul kabuledilebilecek bir sürede açıldığı sonucuna varılmıştır. Bu nedenle başvurucutarafından açılan davanın 18/11/2009 tarihinde etkili hâle gelen hukuk yolununbu tarihten önce tüketilmesi gerektiği gerekçesiyle zamanaşımından reddedilmesisuretiyle başvurucuya yüklenen külfet, kamu yararı ile bireyin mahkemeye erişimhakkı arasında kurulması gereken adil dengeyi başvurucu aleyhine bozmuş vemahkemeye erişim hakkına yapılan müdahaleyi orantısız kılmıştır.
48. Açıklanan gerekçelerle Anayasa’nın 36. maddesinde güvencealtına alınan mahkemeye erişim hakkının ihlal edildiğine karar verilmesigerekir.
B. Karar Düzeltme Kararına Karşı Yasa YolunaGidilememesine İlişkin Şikâyet Yönünden
49. Başvurucu; Yargıtayın temyiz incelemesi sonucunda verdiğikararın lehine olduğunu, yapılan karar düzeltme istemi sonucunda ise aleyhindekarar verildiğini ancak aleyhinde verilen karara karşı yasa yolunabaşvuramadığını ileri sürmüştür. Başvurucunun iddiaları adil yargılanma hakkıkapsamında mahkemeye erişim hakkı yönünden incelenmiştir.
50. Başvurucunun mahkemeye erişim hakkının ihlal edildiğinekarar verildiğinden karar düzeltme ilamına karşı yasa yoluna başvurulamamasınailişkin şikâyetinin bu aşamada incelenmesine gerek görülmemiştir.
C. 6216 Sayılı Kanun'un50. Maddesi Yönünden
51. 6216 sayılı Kanun'un 50. maddesinin (1) numaralı fıkrasınınilgili kısmı ve (2) numaralı fıkrası şöyledir:
“(1) Esas inceleme sonunda, başvurucununhakkının ihlal edildiğine ya da edilmediğine karar verilir. İhlal kararıverilmesi hâlinde ihlalin ve sonuçlarının ortadan kaldırılması için yapılmasıgerekenlere hükmedilir…
(2) Tespit edilen ihlal bir mahkemekararından kaynaklanmışsa, ihlali ve sonuçlarını ortadan kaldırmak için yenidenyargılama yapmak üzere dosya ilgili mahkemeye gönderilir. Yeniden yargılamayapılmasında hukuki yarar bulunmayan hâllerde başvurucu lehine tazminatahükmedilebilir veya genel mahkemelerde dava açılması yolu gösterilebilir.Yeniden yargılama yapmakla yükümlü mahkeme, Anayasa Mahkemesinin ihlalkararında açıkladığı ihlali ve sonuçlarını ortadan kaldıracak şekilde mümkünsedosya üzerinden karar verir.”
52. Başvurucu, yeniden yargılama yapılması veya maddi tazminatödenmesi talebinde bulunmuştur.
53. Anayasa Mahkemesinin MehmetDoğan kararında ihlal sonucuna varıldığında ihlalin nasıl ortadankaldırılacağı hususunda genel ilkeler belirlenmiştir (B. No: 2014/8875,7/6/2018, [GK]). Mahkeme diğer bir kararında ise bu ilkelerle birlikte ihlalkararının yerine getirilmemesinin sonuçlarına da değinmiş ve bu durumun ihlalindevamı anlamına geleceği gibi ilgili hakkın ikinci kez ihlal edilmesiylesonuçlanacağına da işaret etmiştir (AligülAlkaya ve diğerleri, B.No: 2016/12506, 7/11/2019).
54. Bireysel başvuru kapsamında bir temel hakkın ihlal edildiğinekarar verildiği takdirde ihlalin ve sonuçlarının ortadan kaldırıldığından sözedilebilmesi için temel kural mümkün olduğunca eski hâle getirmenin, yaniihlalden önceki duruma dönülmesinin sağlanmasıdır. Bunun için ise öncelikleihlalin kaynağı belirlenerek devam eden ihlalin durdurulması, ihlale neden olankarar veya işlemin ve bunların yol açtığı sonuçların ortadan kaldırılması,varsa ihlalin sebep olduğu maddi ve manevi zararların giderilmesi, ayrıca bubağlamda uygun görülen diğer tedbirlerin alınması gerekmektedir (Mehmet Doğan, §§ 55, 57).
55. İhlalin mahkeme kararından kaynaklandığı durumlarda AnayasaMahkemesi, 6216 sayılı Kanunun 50. maddesinin (2) numaralı fıkrası ileİçtüzük’ün 79. maddesinin 1 numaralı fıkrasının (a) bendi uyarınca, ihlalin vesonuçlarının ortadan kaldırılması için yeniden yargılama yapılmak üzere kararınbir örneğinin ilgili mahkemeye gönderilmesine hükmeder. Anılan yasal düzenleme,usul hukukundaki benzer hukuki kurumlardan farklı olarak, ihlali ortadankaldırmak amacıyla yeniden yargılama sonucunu doğuran ve bireysel başvuruyaözgülenen bir giderim yolunu öngörmektedir. Bu nedenle Anayasa Mahkemesitarafından ihlal kararına bağlı olarak yeniden yargılama kararı verildiğinde,usul hukukundaki yargılamanın yenilenmesi kurumundan farklı olarak ilgilimahkemenin yeniden yargılama sebebinin varlığını kabul hususunda herhangi birtakdir yetkisi bulunmamaktadır. Dolayısıyla böyle bir karar kendisine ulaşanmahkemenin yasal yükümlülüğü, ilgilinin talebini beklemeksizin Anayasa Mahkemesininihlal kararı nedeniyle yeniden yargılama kararı vererek devam eden ihlalinsonuçlarını gidermek üzere gereken işlemleri yerine getirmektir. (Mehmet Doğan, §§ 58-59; Aligül Alkaya ve diğerleri, §§ 57-59,66-67).
56. İncelenen başvuruda 18/11/2009 tarihinde etkili hâle gelenhukuk yolunun bu tarihten önce tüketilmesi gerektiği gerekçesiyle davanınzamanaşımından reddedilmesinden dolayı mahkemeye erişim hakkının ihlal edildiğisonucuna ulaşılmıştır. Dolayısıyla ihlalin mahkeme kararından kaynaklandığıanlaşılmaktadır.
57. Bu durumda mahkemeye erişim hakkının ihlalinin sonuçlarınınortadan kaldırılması için yeniden yargılama yapılmasında hukuki yararbulunmaktadır. Yapılacak yeniden yargılama ise bireysel başvuruya özgüdüzenleme içeren 6216 sayılı Kanun'un 50. maddesinin (2) numaralı fıkrasınagöre ihlalin ve sonuçlarının ortadan kaldırılmasına yöneliktir. Bu kapsamdayapılması gereken iş yeniden yargılama kararı verilerek Anayasa Mahkemesiniihlal sonucuna ulaştıran nedenleri gideren, ihlal kararında belirtilen ilkelereuygun yeni bir karar verilmesinden ibarettir. Bu sebeple kararın bir örneğininyeniden yargılama yapılmak üzere Beykoz 2. Asliye Hukuk Mahkemesinegönderilmesine karar verilmesi gerekmektedir.
58. İhlalin ve sonuçlarının ortadan kaldırılması için yenidenyargılamanın yeterli bir giderim sağlayacağı anlaşıldığından tazminat talebininreddine karar verilmesi gerektiği sonucuna ulaşılmıştır.
59. Dosyadaki belgelerden tespit edilen 257,50 TL harç ve 3.000TL vekâlet ücretinden oluşan toplam 3.257,50 TL tutarındaki yargılama giderininbaşvurucuya ödenmesine karar verilmesi gerekir.
VI. HÜKÜM
Açıklanan gerekçelerle;
A. Mahkemeye erişim hakkının ihlal edildiğine ilişkin iddianınKABUL EDİLEBİLİR OLDUĞUNA,
B. Anayasa’nın 36. maddesinde güvence altına alınan mahkemeyeerişim hakkının İHLAL EDİLDİĞİNE,
C. Kararın bir örneğinin mahkemeye erişim hakkının ihlalininsonuçlarının ortadan kaldırılması için yeniden yargılama yapılmak üzere Beykoz2. Asliye Hukuk Mahkemesine (E.2014/59 ve E.2014/248) GÖNDERİLMESİNE,
D. Başvurucunun tazminat talebinin REDDİNE,
E. 257,50 TL harç ve 3.000 TL vekâlet ücretinden oluşan toplam3.257,50 TL yargılama giderinin başvurucuya ÖDENMESİNE,
F. Ödemenin, kararın tebliğini takiben başvurucunun Hazine veMaliye Bakanlığına başvuru tarihinden itibaren dört ay içinde yapılmasına;ödemede gecikme olması hâlinde bu sürenin sona erdiği tarihten ödeme tarihinekadar geçen süre için yasal faiz UYGULANMASINA,
G. Kararın bir örneğinin Adalet Bakanlığına GÖNDERİLMESİNE29/1/2020 tarihinde OYBİRLİĞİYLE karar verildi.