TÜRKİYE CUMHURİYETİ
ANAYASA MAHKEMESİ
GENEL KURUL
KARAR
SAMANDAĞ VAKIFLI KÖYÜ ERMENİ ORTODOKS KİLİSESİ VAKFI BAŞVURUSU
(Başvuru Numarası: 2018/9214)
Karar Tarihi: 27/10/2022
R.G. Tarih ve Sayı: 6/1/2023-32065
GENEL KURUL
KARAR
Başkan
:
Zühtü ARSLAN
Başkanvekili
:
Hasan Tahsin GÖKCAN
Başkanvekili
:
Kadir ÖZKAYA
Üyeler
:
Engin YILDIRIM
Muammer TOPAL
M. Emin KUZ
Rıdvan GÜLEÇ
Recai AKYEL
Yusuf Şevki HAKYEMEZ
Yıldız SEFERİNOĞLU
Selahaddin MENTEŞ
Basri BAĞCI
İrfan FİDAN
Kenan YAŞAR
Muhterem İNCE
Raportör
:
Ayhan KILIÇ
Başvurucu
:
Samandağ Vakıflı Köyü Ermeni Ortodoks Kilisesi Vakfı
Vekili
:
Av. Sebu ASLANGİL
I. BAŞVURUNUNKONUSU
1. Başvuru, cemaat vakfına ait olup Hazine adına tescil edilentaşınmazların iade edilmemesi nedeniyle mülkiyet hakkının ihlal edildiğiiddiasına ilişkindir.
II. BAŞVURUSÜRECİ
2. Başvurular 28/3/2018 ve 17/10/2019 tarihlerindeyapılmıştır.
3. Başvurular, başvuru formları ve eklerinin idari yöndenyapılan ön incelemesinden sonra Komisyona sunulmuştur.
4. Komisyonca başvuruların kabul edilebilirlikincelemesinin Bölüm tarafından yapılmasına karar verilmiştir.
5. 2019/34941 ve 2019/35112 numaralı bireysel başvurudosyaları konu ve kişi yönlerinden hukuki irtibat bulunması nedeniyle 2018/9214numaralı bireysel başvuru dosyası ile birleştirilmiş, 2019/34941 ve 2019/35112numaralı bireysel başvuru dosyaları kapatılmış ve inceleme 2018/9214 numaralıbireysel başvuru dosyası üzerinden yürütülmüştür.
6. Bölüm Başkanı tarafından başvurunun kabuledilebilirlik ve esas incelemesinin birlikte yapılmasına karar verilmiştir.
7. 2018/9214 numaralı bireysel başvuru dosyasına aitbaşvuru belgelerinin bir örneği bilgi için Adalet Bakanlığına (Bakanlık)gönderilmiştir. Bakanlık, görüşünü bildirmiştir.
8. Başvurucu, Bakanlığın görüşüne karşı süresinde beyandabulunmuştur.
9. 2018/9214 numaralı başvuru ile birleştirilen2019/34941 ve 2019/35112 numaralı başvuruların konu itibarıyla aynı olduğugözetilerek bu başvurular için ayrıca Bakanlıktan görüş istenmesine gerekgörülmemiştir.
10. İkinci Bölüm tarafından 8/6/2021 tarihinde yapılantoplantıda niteliği itibarıyla Genel Kurul tarafından karara bağlanması gerekligörüldüğünden başvurunun Anayasa Mahkemesi İçtüzüğü'nün (İçtüzük) 28.maddesinin (3) numaralı fıkrası uyarınca Genel Kurula sevkine kararverilmiştir.
III. OLAY VEOLGULAR
11. Başvuru formu ve eklerinde ifade edildiği şekliyleilgili olaylar özetle şöyledir:
12. Başvurucu, Ermeni toplumuna mensup kişiler tarafındankurulmuş ve Hatay'da bulunan bir vakıftır. Başvurucu 20/2/2008 tarihli ve 5737sayılı Vakıflar Kanunu'nun 3. maddesinde tanımı yapılan cemaat vakfıniteliğindedir.
A. Hatay'ınTürkiye'ye İlhakı
13. Hatay (İskenderun Sancağı) Türkiye-Suriye sınırınıbelirleyen 20 Ekim 1921 tarihli Ankara Antlaşması'yla Fransız mandası altındaolan Suriye sınırına bırakılmıştır. Ankara Anlaşması'nın 7. maddesiyle Hatay'daözel bir yönetim rejimi kurulması öngörülmüştür. Hatay 2 Eylül 1938tarihinde bağımsızlığını ilan etmiş, akabinde 23 Haziran 1939 tarihinde TürkiyeCumhuriyeti'ne katılma kararı almıştır. Türkiye Büyük Millet Meclisinceçıkarılan 7/7/1939 tarihli ve 3711 sayılı Hatay Vilayetinin Kurulmasına DairKanun ile Hatay Türkiye'nin bir vilayeti hâline gelmiştir.
B. CemaatVakıflarının Taşınmaz Edinme Yetkileriyle İlgili Tarihsel Süreç
14. Boyacıköy Panayia Evangelistra Kilisesi ve MektebiVakfı (B. No: 2015/17576, 1/2/2017, §§ 34-43) kararında cemaat vakıflarınıntaşınmazları ve taşınmaz edinme yetkileriyle ilgili tarihsel süreçaçıklanmıştır.
15. Osmanlı Dönemi'nde ilk defa 16 Şubat 1328 (1912)tarihli "Eşhası Hükmiyenin Emvali Gayrimenkuleye Tasarruflarına MahsusKanun-u Muvakkat" ile tüzel kişilere taşınmaz mal edinebilme olanağıtanınmıştır. Bu nedenle gayrimüslim cemaat vakıflarının tasarruflarında bulunantaşınmazlar söz konusu düzenlemenin yürürlüğe girdiği 1912 yılına kadar üçüncükişiler adına tescil edilmiş olup bu işleme de nam-ı müstear veya nam-ı mevhumdenmiştir. Anılan Kanun'la tüzel kişilere bu tarihten sonra taşınmazlardatemellük ve tasarruf imkânı sağlanmış, ayrıca tüzel kişilerin bu tarihte fiilentasarrufları altında olup başkaları adına tapuya tescil ettirdikleri mallarınında Kanun'da öngörülen koşullar dâhilinde kendi adlarına tescil edilmesineolanak sağlanmıştır.
16. Cumhuriyet Dönemi öncesinde geniş bir uygulamayasahip olan vakıf müessesesi, 17/2/1926 tarihli ve 743 sayılı mülga Türk KanunuMedenisi'nin kabulünden sonra da varlığını sürdürmüştür. 29/5/1926 tarihli ve864 sayılı mülga Kanunu Medeninin Sureti Mer’iyet ve Şekli Tatbiki HakkındaKanun'un 8. maddesinde 743 sayılı mülga Kanun'un yürürlüğe girmesinden öncekurulan vakıflar için ayrı bir tatbikat kanunu çıkarılması gerektiği, yenikurulan vakıfların ise 743 sayılı Kanun'a tabi olacağı belirtilmiştir (AgavniMari Hazaryan ve diğerleri, B. No: 2014/4715, 15/6/2016, § 80).
17. Bu doğrultuda 5/6/1935 tarihinde kabul edilen 2762sayılı mülga Vakıflar Kanunu'nun 1. maddesinde gayrimüslim cemaatlerce idareedilen vakıflar, mütevellileri veya seçilmiş heyetleri tarafından idare olunmaküzere mülhak vakıflar arasında sayılmış; bu Kanun'un 44. maddesinde devakıfların tasarruflarında bulunan taşınmazların vakıf kütüğüne ve tapusiciline tescil edilmesi öngörülmüştür. Ayrıca aynı Kanun’un geçici 1.maddesinde de gayrimüslim cemaat vakıflarını idare eden kişilerce bu vakıflaraait bütün malların, gelirlerin ve bunları sarf ettikleri yerlerin birerbeyanname ile Vakıflar İdaresine bildirilmesi gerektiği düzenlenmiştir.Uygulamada "1936 Beyannamesi" olarak adlandırılan bubildirimler, Yargıtay tarafından vakıf senedi olarak kabul edilmiştir.
18. Osmanlı Dönemi'nde 1912 yılına kadar tüzel kişilerintaşınmazlarını kendi adlarına tapuya tescil ettirememeleri sebebiyle çoğunluklabir nam-ı müstear ya da nam-ı mevhum adına kaydedilen taşınmazlar bakımındanYargıtay İçtihatları Birleştirme Büyük Genel Kurulunun 2/12/1942 tarihli ve3/25 sayılı içtihadı birleştirme kararı ile 2762 sayılı Kanun'un 44. maddesinegöre bu tür taşınmazların vakıf adına idari yoldan tapuya tescil edilebilmesiiçin kayıt sahibinin muvafakatine ihtiyaç olduğu belirtilmiştir.
19. Buna karşılık 2762 sayılı Kanun’un 44. maddesineilişkin olarak Türkiye Büyük Millet Meclisinin 2/7/1956 tarihli ve 1972 sayılıtefsir kararında nam-ı müstear veya nam-ı mevhum adına kaydedilen taşınmazlarınkayıt malikinin rızası aranmaksızın cemaat vakıfları adına tapuya tesciledilebileceği belirtilmiştir. Bu kararın ilgili kısmı şöyledir:
"... Şu halde yukarda izah edildiğiveçhile kanun vazu gerek 16 Şubat 1328 tarihli kanun ve gerekse 2762 sayılıkanunun 44 üncü maddesinde koyduğu hükümlerle ondan evvel hükmi şahıslarıngayrimenkule tasarruf hakkının memnu olmasından doğan ıztırar ile tapuda cemaatlerlemünasebeti olan mevcut veya mevhun hakikî şahıslar üzerinde kaydedilmiş vefakat fiilî tasarruf ve intifaı cemaat vakıflarına ait olduğu 44 üncü maddedeyazılı karinelerle bir hakikat olarak kabul edilmiş bulunan gayrimenkullerincemaat hükmi şahısları namına kayıtlarının tashihi için tapuca bu mallar kendiuhdelerinde mukayyet görünen şahısların rıza ve muvafakatlerine ihtiyaç olmadantescili kanun vazıının matlûp ve maksudu olduğuna şüphe edilemez..."
20. Ancak Yargıtay Hukuk Genel Kurulunun 8/5/1974 tarihlive E.1971/2-820, K.1974/505 sayılı kararıyla cemaat vakıflarının 1936 yılındaverdiği beyannamelerin vakıfname olarak kabulünün zorunlu olduğu,vakıfnamelerinde mal ya da bağış kabul edebilecekleri yönünde açıklıkbulunmayan vakıfların ise gerek doğrudan gerekse vasiyet yoluyla taşınmaz maliktisap edemeyecekleri belirtilmiştir. Benzer yaklaşım, Danıştay tarafından dabenimsenmiştir (Danıştay Onuncu Dairesinin 26/5/1982 tarihli ve E.1982/3285,K.1982/1413 sayılı; 26/3/1992 tarihli ve E.1991/1596, K.1992/1144 sayılıkararları).
21. 3/8/2002 tarihli ve 4771 sayılı Kanun’un 4.maddesiyle 2762 sayılı Kanun’un 1. maddesine eklenen fıkralarla yapılandeğişiklikle, vakfiyeleri olup olmadığına bakılmaksızın cemaat vakıflarınınBakanlar Kurulunun izniyle dinî, hayri, sosyal, eğitsel, sıhhi ve kültürelalanlardaki ihtiyaçlarını karşılamak üzere taşınmaz mal edinebilmelerine vetaşınmaz malları üzerinde tasarrufta bulunabilmelerine olanak sağlanmıştır. Bukanun değişikliğinin iptali için Anayasa Mahkemesine yapılan başvuru da AnayasaMahkemesinin 27/12/2002 tarihli ve E.2002/146, K.2002/201 sayılı kararıylareddedilmiştir. Anılan karardan sonra da 2/1/2003 tarihli ve 4778 sayılıKanun’la yapılan düzenleme ile Bakanlar Kurulu yerine Vakıflar Genel Müdürlüğününizninin yeterli olacağı hükmü getirilmiştir.
22. 27/2/2008 tarihinde yürürlüğe giren 20/2/2008 tarihlive 5737 sayılı Vakıflar Kanunu'nun 80. maddesi ile 2762 sayılı Kanunyürürlükten kaldırılmıştır. 5737 sayılı Kanun'un 3. maddesinde cemaat vakıfları,vakfiyeleri olup olmadığına bakılmaksızın 2762 sayılı mülga Kanun gereğincetüzel kişilik kazanmış ve mensupları Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı olanTürkiye’deki gayrimüslim cemaatlere ait vakıflar olarak tanımlanmıştır. BuKanun'un 12. maddesiyle de önceki yasal düzenlemelerden farklı olarak cemaatvakıflarına herhangi bir makamdan izin almaksızın ve vakıf amacıyla öngörülenhizmetleri gerçekleştirme koşulu aranmaksızın mal edinebilme olanağıtanınmıştır. Anılan maddenin iptali için yapılan başvuru ise AnayasaMahkemesinin 17/6/2010 tarihli ve E.2008/22, K.2010/82 sayılı kararıylareddedilmiştir.
23. Bunun yanı sıra 5737 sayılı Kanun’un geçici 7.maddesi ile 1936 Beyannamelerinde kayıtlı olup hâlen bu vakıflarıntasarruflarında bulunan nam-ı müstear veya nam-ı mevhumlar adına tapuda kayıtlıolan taşınmazlar ile 1936 Beyannamesi'nden sonra cemaat vakıfları tarafındansatın alınan veya cemaat vakıflarına vasiyet edildiği ya da bağışlandığı hâldemal edinememe gerekçesiyle Hazine veya Vakıflar Genel Müdürlüğü ya da vasiyetedenler veya bağışlayanlar adına tapuda kayıtlı olan taşınmazların tapukayıtlarındaki hak ve mükellefiyetleri ile birlikte bu Kanun’un yürürlüğegirdiği tarihten itibaren on sekiz ay içinde müracaat edilmesi hâlinde VakıflarMeclisinin olumlu kararından sonra ilgili tapu sicil müdürlüklerince cemaatvakıfları adına tescil edilmesi hükme bağlanmıştır.
24. 5737 sayılı Kanun'a 22/8/2011 tarihli ve 651 sayılıKanun Hükmünde Kararname'nin 17. maddesiyle eklenen geçici 11. maddenin birincifıkrası ile cemaat vakıflarının 1936 Beyannamesi'nde kayıtlı olup malik hanesiaçık olan taşınmazları, 1936 Beyannamesi'nde kayıtlı olup kamulaştırma, satışve trampa dışındaki nedenlerle Hazine, Vakıflar Genel Müdürlüğü, belediye ve ilözel idaresi adına kayıtlı taşınmazları ve 1936 Beyannamesi'nde kayıtlı olupkamu kurumları adına tescilli olan mezarlıkları ile çeşmelerinin tapukayıtlarındaki hak ve mükellefiyetleri ile birlikte bu maddenin yürürlüğegirdiği tarihten itibaren on iki ay içinde müracaat edilmesi hâlinde VakıflarMeclisinin olumlu kararından sonra ilgili tapu sicil müdürlüklerince cemaatvakıfları adına tescil edilmesine olanak tanınmıştır. Ayrıca maddenin ikincifıkrasında da cemaat vakıfları tarafından satın alınan veya cemaat vakıflarınavasiyet edildiği ya da bağışlandığı hâlde mal edinememe gerekçesiyle Hazineveya Vakıflar Genel Müdürlüğü adına tapuya kaydedilen taşınmazlardan üçüncüşahıslar adına kayıtlı olanların Maliye Bakanlığınca tespit edilen rayiçdeğerinin Hazine veya Vakıflar Genel Müdürlüğü tarafından ödeneceğidüzenlenmiştir.
C. Başvurucuyaİlişkin Süreç
1. 2018/9214Numaralı Başvuruya İlişkin Süreç
25. Vakıflar Genel Müdürlüğü 5737 sayılı Kanun’un geçici7. maddesinin uygulanmasına ilişkin olarak 13/5/2008 tarihli ve 2008/6 sayılıGenelge'yi (Genelge) yayımlamıştır. Anılan Genelge'nin ilgili kısmı şöyledir:
"A - Cemaat vakıflarınca bumaddenin [geçici 7.maddenin] (a) bendi gereğince tescili talep edilen taşınmazlarla ilgiliekteki başvuru formuna ilaveten aşağıdaki belgelerin eklenmesi gerekmektedir:
1)1936 Beyannamesinde yeralan taşınmaz bilgileri ile mevcut yapı bilgilerini içeren, talebe ilişkin gerekçeliyönetim kurulu kararı.
2)1936 Beyannamesi.
3)Taşınmazın halen vakıftasarrufunda bulunduğunu gösterir 27.8.2002 tarihinden önceki tarihi taşıyanbelge (kira kontratı, emlak vergisi beyannamesi, elektrik-su-doğalgaz faturasıveya eşdeğer bir belge).
4)Taşınmazın herhangi birdavaya konu olup olmadığı, kesinleşmiş Mahkeme kararı. Devam eden dava var isedava dilekçesi.
..."
26. Başvurucu, Hatay il sınırları içinde bulunan 27taşınmaz için 5737 sayılı Kanun’un geçici 7. maddesinden yararlanmak amacıylaHatay Vakıflar Bölge Müdürlüğüne başvurmuştur. Başvurucunun talebi VakıflarGenel Müdürlüğüne iletilmiştir. Vakıflar Genel Müdürlüğü Vakıflar Meclisinin28/12/2009 tarihli kararıyla, listede yer alan 10 taşınmaz için tescile dayanakbelgelerin iki ay içinde tamamlanması, aksi takdirde talepten vazgeçilmişsayılacağı ihtar edilmiş; 17 taşınmazın ise geçici 7. madde kapsamında olmadığıgerekçesiyle bu taşınmazlara ilişkin talep reddedilmiştir.
27. Başvurucu, Vakıflar Genel Müdürlüğü Vakıflar Meclisinin28/12/2009 tarihli işleminin 17 taşınmaz yönünden başvurunun reddine ilişkinkısmı için Hatay İdare Mahkemesinde (Mahkeme) iptal davası açmıştır. Hatayİdare Mahkemesi 15/3/2012 tarihli kararıyla başvurucunun anılan taşınmazlarlabağı olduğunu gösteremediği gerekçesiyle davayı reddetmiştir. İlk derecemahkemesinin kararı Danıştay Onuncu Dairesinin 26/11/2015 tarihli kararıylaonanmıştır. Bu süreç mevcut bireysel başvurunun konusu değildir.
28. Başvurucu; Vakıflar Genel Müdürlüğü VakıflarMeclisinin 28/12/2009 tarihli işleminin 10 taşınmaz için tescile dayanakbelgelerin iki ay içinde tamamlanmasının, aksi takdirde talepten vazgeçilmişsayılacağının ihtar edilmesine ilişkin kısmı ile bu işlemin dayanağı olanGenelge'nin iptali istemiyle ilk derece mahkemesi sıfatıyla Danıştay OnuncuDairesinde (Daire) dava açmıştır. Dava dilekçesinde, Hatay'ın 1936Beyannamesi'nden sonraki bir tarihte -1939 yılında- Türkiye Cumhuriyeti'neilhak edildiği, bu nedenle Hatay sınırları içinde bulunan taşınmazların 1936 Beyannamesi'ndeyer almasının fiilen mümkün olmadığı ileri sürülmüştür. Dilekçede, Genelge ileistenen belgelerin temininin bu sebeple imkânsız olduğu ifade edilmiştir.Başvurucu; idarenin tutumunun kendilerini 5737 sayılı Kanun’un geçici 7.maddesiyle tanınan haktan mahrum bıraktığını, Genelge'nin Kanun'unuygulanmasını sonuçsuz bırakmayı hedeflediğini belirtmiştir. Başvurucu, bumaddeden yararlanmak için tüm Türkiye'de 1.400 civarında tescil başvurusuyapıldığı hâlde bunların sadece 95'inin kabul edilmesinin idarenin olumsuztutumunun bir göstergesi olduğunu iddia etmiştir. Başvurucu ayrıca Avrupa İnsanHakları Mahkemesi (AİHM) kararlarına atıfla mülkiyet hakkının ihlal edildiğinide öne sürmüştür.
29. Vakıflar Genel Müdürlüğü savunmasında, 5737 sayılıKanun’un geçici 7. maddesinde "tescile dayanak tescil edebilecekbelgeler"in başvurucu tarafından idareye ibraz edilmesi yükümlülüğününgetirildiğini, başvurucuya bunun için iki aylık süre verildiğini, bu süreninsonradan iki ay daha uzatıldığı hâlde başvurucunun anılan maddede ibrazızorunlu kılınan belgeleri teslim edemediğini belirtmiştir. Sözü edilen 10taşınmazla ilgili olarak başvurucunun talebinin reddedilmediğinin vurgulandığısavunmada, başvurucunun zorunlu olmadığı hâlde kendisine verilen iki aylık ek süreiçinde de ilgili belgeleri ibraz etmemesi üzerine 29/11/2010 tarihli işlemle 10taşınmaz yönünden de başvurucunun talebinin reddedildiği ifade edilmiştir.Savunmada, Genelge'nin ise kanundaki hükümleri tekrarlamaktan öte bir hükümiçermediği ve hukuka uygun olduğu değerlendirilmiştir.
30. Daire 11/12/2014 tarihli kararıyla davayıreddetmiştir. Kararın gerekçesinde, 5737 sayılı Kanun’un geçici 7. maddesinegöre bir taşınmazın vakıf adına tescil edilebilmesi için gerekli olanşartlardan birinin de ''1936 Beyannamelerinde kayıtlı olmakla birliktetaşınmazın halen tasarruflarında bulunan nam-ı müstear veya nam-ı mevhumlaradına tapuda kayıtlı olması veya Hazine veya Genel Müdürlük ya da vasiyetedenler veya bağışlayanlar adına tapuda kayıtlı olması'' olduğuvurgulanmıştır. Kararda, cemaat vakıflarının hak iddia ettikleri taşınmazmalların tasarrufları altında bulunduğunu ya da cemaat vakfı tarafından satınalınmasına veya kendisine bağış yapılmasına rağmen mal edinememe gerekçesiyleHazine ile Vakıflar Genel Müdürlüğüne geçtiğini ortaya koymasının kanun gereğiolduğu belirtilmiş; Genelge'nin ise bu hükmü açıklayıcı mahiyette olduğu veiptalini gerektiren bir hukuka aykırılığın bulunmadığı ifade edilmiştir.Kararda ayrıca başvurucunun Hatay'ın 1939 yılında Türkiye topraklarınakatıldığı, bu nedenle söz konusu taşınmazlara ilişkin 1936 Beyannamesi'ninbulunmasının mümkün olmadığı iddiası da karşılanmıştır. Dairenin bu iddiayailişkin gerekçesi şu şekildedir:
"Davacı vakıf tarafından, Hatayİlinin 1939 yılında Türkiye topraklarına katıldığı, tescili talep edilentaşınmazların Hatay ilinde bulunduğu, bu nedenle söz konusu taşınmazlarailişkin 1936 Beyannamesinin bulunmasının mümkün olmadığı ileri sürülmüş ise de,5737 sayılı Kanunun geçici 7. maddesi uyarınca, cemaat vakıflarıncataşınmazların adlarına tescilini isteyebilmeleri için öncelikle tasarruflarıaltında bulunması gerektiği, hukuka ve dayanağı Yasaya aykırı olmayan davakonusu Genelge ile 1936 beyannamesinin yanı sıra taşınmazların mevcut durumunugösterir belgelerin istenildiği anlaşıldığından, tescili talep edilentaşınmazlar hakkında tescile dayanak teşkil edebilecek belgelerin tamamlanmasıyolunda, hukuka ve dayanağı Yasaya aykırı olmayan dava konusu Genelge uyarıncatesis olunan işlemde de hukuka aykırılık bulunmamaktadır."
31. Başvurucu, bu karara karşı dava dilekçesindekinebenzer iddialarla İdari Dava Daireleri Kurulunda (İDDK) temyiz yolunabaşvurmuştur. İDDK 21/12/2017 tarihli kararıyla temyiz istemini reddetmiş veDaire kararını onamıştır. Nihai karar 2/3/2018 tarihinde başvurucuya tebliğedilmiştir.
32. Başvurucu 28/3/2018 tarihinde bireysel başvurudabulunmuştur.
2. 2019/34941ve 2019/35112 Numaralı Başvurulara İlişkin Süreç
33. Başvurucu, Hatay'ın Samandağı ilçesi sınırları içindebulunan 36 taşınmazın 5737 sayılı Kanun'un geçici 11. maddesinin birincifıkrası uyarınca adına tescil edilmesi için 17/8/2012 tarihinde Hatay VakıflarBölge Müdürlüğüne başvurmuştur. Vakıflar Genel Müdürlüğü Vakıflar Meclisince butaşınmazlardan 33'üne yönelik talep Vakfın 1936 tarihli beyannamesininbulunmadığı gerekçesiyle 13/11/2012 tarihli işlemle reddedilmiştir. Diğer 3taşınmaza yönelik istem ise yine aynı gerekçeyle 27/11/2012 tarihli işlemlereddedilmiştir.
34. Başvurucu her iki işleme karşı Mahkemede ayrı ayrıdava açmıştır. Dava dilekçelerinde başvurucu; Yargıtayın 1974 tarihli kararınınyol açtığı haksızlıkların giderilmesi amacıyla 5737 sayılı Kanun'un geçici 7.ve 11. maddelerinin ihdas edildiğini, bu hükümler kapsamında yapılanbaşvuruların Vakıflar Genel Müdürlüğünce çeşitli gerekçelerle reddedilerek buhakkın kullanılmasının fiilen engellendiğini belirtmiştir. Dilekçelerde, 1936Beyannamesi'nin verildiği dönemde Hatay'ın Türkiye toprağı olmadığını veHatay'daki taşınmazların 1936 Beyannamesi'ne dâhil olmasının fiilen mümkünolmadığını ifade etmiştir. Başvurucu; idarenin kanunun amacına uygun olarakyorumlamadığını savunmuş, idarenin yorumunun kabul edilmesi hâlinde ise cemaatvakıflarının bir kısmının kanun kapsamının dışında kalacağını ve bunun eşitlikilkesini ihlal edeceğini ileri sürmüş, bu sebeple anılan hükmün iptaliistemiyle Anayasa Mahkemesine itiraz yoluyla başvuruda bulunulmasını talepetmiştir. Başvurucu, hak iddia ettiği taşınmazların tapuları incelendiğindebunların tamamının kayıtlarında "Ermeni" adının yanındataifesine, mektebine, kilisesine, vakfına, cemaatine ait olduğunu gösterenibarelerin yer aldığını ileri sürmüştür. Başvurucuya göre her taşınmaza ilişkintalepleri idarece ayrı ayrı değerlendirilmesi gerekirken taleplerinin toplu olaraktalebin reddedilmesi hukuka aykırıdır. Başvurucu, taşınmazların 20'si 27/6/1950tarihinde idareye verdiği beyannamede görüldüğü hâlde günümüzde bunlarınelinden çıktığını belirtmiştir.
35. Vakıflar Genel Müdürlüğü savunmasında başvurucununtaşınmazların 5737 sayılı Kanun’un geçici 11. maddesi kapsamında olduğunuispatlayamadığını belirtmiştir. Savunmada, tapuda başka kişiler adına kayıtlıolan taşınmazların anılan madde kapsamındaki taşınmazlardan olduğu hususundabaşvurucunun tek taraflı beyanına göre hareket edilmesinin mümkün olmadığınıifade etmiştir. 5737 sayılı Kanun'un geçici 11. maddesinde taşınmazların 1936Beyannamesi kapsamında olması şartının arandığını vurgulayan Vakıflar GenelMüdürlüğü tescili istenen taşınmazların 1936 Beyannamesi'nde olmadığı gibihâlihazırda malik hanesinin açık olmadığını ve vasiyet veya bağışlama ya dasatın alma yoluyla Vakfın mülkiyetine geçmesi hâlinin de bulunmadığınıaçıklamıştır.
36. Mahkeme 7/11/2013 tarihli kararlarıyla davalarıreddetmiştir. Kararların gerekçesinde, 5737 sayılı Kanun'un geçici 11.maddesinin cemaat vakıflarının 1936 yılında devlete verdiği beyannamede kayıtlıolan fakat hâlihazırda tapuda malik hanesi açık olan, kamulaştırma, satış vetrampa dışındaki nedenlerle Hazine, Vakıflar Genel Müdürlüğü, belediye ve ilözel idaresi adına kayıtlı olan ve kamu kurumları adına tescilli olan mezarlıkve çeşme vasıflı taşınmazları kapsadığı belirtilmiştir. Mahkeme anılandüzenlemeden istifade edebilmenin en önemli şartının başvurucu Vakfın 1936Beyannamesi'nin bulunması olduğuna dikkat çekerek başvurucunun 1936Beyannamesi'nin bulunmaması nedeniyle geçici 11. maddedeki imkândanyararlanabilmesinin mümkün olmadığını kabul etmiştir. Mahkeme ayrıcabaşvurucunun tescilini talep ettiği taşınmazların önemli bir kısmının tapudabaşka kişi ve isimler adına kayıtlı olduğu, bu nedenle "tapuda malikhanesi açık olma veya Hazine, Vakıflar, Belediye ve İl Özel İdaresi adınakayıtlı olma veya kamu kurumları adına tescilli mezarlık/çeşme vasıflıolma" şartlarının da bulunmadığı tespitini yapmıştır. Mahkeme sonolarak Anayasa'ya aykırılık iddiasını da ciddi bulmamıştır. Mahkeme bu bağlamdaözetle şunları ifade etmiştir:
- Dava konusu işleme dayanak geçici 11. maddede tescilitalep edilen taşınmazların 1936 Beyannamesi'nde kayıtlı olması şartıkoşulmuştur. Geçici 11. ve geçici 7. maddeler 1936 Beyannamesi'nde kayıtlı olupda bazı hukuki nedenlerden ötürü cemaat vakıfları adına tescil edilememiştaşınmazların durumunu düzenlemekte ve bu konuda geçmişte yaşanan mağduriyetleritelafi etme amacını gütmektedir. Bu hâliyle bakıldığında her iki düzenleme demülkiyet hukukunu ilgilendiren sahaya geçmişte yaşanan söz konusu sorunlarıgiderme amacıyla cemaat vakıfları lehine yapılan sınırlı müdahaleye yönelikistisnai düzenlemelerdir. 1936 Beyannamesi şartının aranmaması hâlinde geriyeanlamlı hiçbir şart kalmayacaktır. Bu takdirde davacı Vakıf veya benzeridurumda olan cemaat vakıflarının tapuda malik hanesi açık olan veya Hazine,Vakıflar Genel Müdürlüğü, belediye ve il özel idaresi adına kayıtlı ya damezarlık/çeşme vasıflı tüm taşınmazlar üzerinde hak veya iddia sahibi olmalarısonucu doğacaktır ki bu durum Anayasa ve Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi'nde(Sözleşme) güvence altına alınan mülkiyet hakkının ve kamu düzeninin ihlal edilmesineneden olacaktır. Yine geçici 11. madde metnine göre anılan 1936 Beyannamesişartının çıkarılıp yerine başka bir şartın konulmasının öngörülmesi de hukukenmümkün değildir. Bu nedenlerden ötürü davacı Vakfın 1936 Beyannamesi şartınıöngören geçici 11. madde düzenlemesinin Anayasa'ya aykırı olduğu iddiası ciddibulunmamıştır.
37. Başvurucu bu kararlara karşı dava dilekçesindekinebenzer iddialarla temyiz yoluna başvurmuştur. Daire 20/5/2019 tarihlikararlarıyla mahkeme kararlarını onamıştır. Kararların gerekçesinde;taşınmazların geçici 11. maddenin birinci fıkrasının (a), (b) ve (c) bentleriuyarınca tescil edilebilmesinin ön şartının taşınmazların vakfın 1936Beyannamesi'nde yer alması olduğunu, başvurucunun ise 1936 Beyannamesi'ninbulunmadığını belirtmiştir. Daire, Mahkemenin taşınmazların önemli bir kısmınınmaddenin ilk fıkrasındaki "tapuda malik hanesi açık olma veya Hazine,Vakıflar Genel Müdürlüğü, belediye ve il özel idaresi adına kayıtlı olma veyamezarlık/çeşme vasıflı olma" şartlarını taşımadığını belirtengerekçesini eleştirmiş ve taşınmazların bir kısmının Hazine adına kayıtlıolduğuna işaret etmiştir. Ancak Daire, Vakfın 1936 Beyannamesi'nin bulunmamasısebebiyle bu şartın sağlanmasının tek başına bir sonuç doğurmayacağını ifadeetmiştir. Daire, üçüncü kişiler adına kayıtlı taşınmazların rayiç değerininödenmesi bakımından ise başvurucu tarafından bu taşınmazların satın alındığı,vasiyet ya da bağış yolu ile elde edilmesine rağmen mal edinememe gerekçesi ileHazine ya da Vakıflar Genel Müdürlüğü adına ve sonrasında üçüncü kişiler adınatapuya kaydedildiği yönünde bir iddianın ileri sürülmediğini vurgulamıştır.Daire sonuç olarak dava konusu taşınmazların 5737 sayılı Kanun'un geçici 11.maddesi kapsamında tescil edilmesinin ya da rayiç bedelinin ödenmesinin mümkünolmadığını belirtmiştir.
38. Nihai kararlar 25/9/2019 ve 28/9/2019 tarihlerindebaşvurucuya tebliğ edilmiştir. Başvurucu 17/10/2019 tarihinde bireyselbaşvuruda bulunmuştur.
IV. İLGİLİHUKUK
39. 2762 sayılı mülga Kanun’un geçici 1. maddesişöyledir:
"A - Şimdiye kadar vakıflaridaresine hesap vermemiş olan bütün mütevelliler veya mütevelli heyetleri bukanunun hükümleri yürümeğe başladığı günden itibaren üç ay içinde idareettikleri vakıfların mahiyetlerini, varidat membalarını ve bunların sarf ve tahsismahallerini, geçmiş son senenin varidat ve masraflarının miktar ve nevilerininve mütevelliliği hangi selahiyetli merciin intihap veya kararına müsteniden vehangi tarihten beri yaptıklarını gösterir bir beyanname tanzimine ve mensupoldukları vakıflar dairesine vermeğe mecburdurlar.
B - Yukarki fıkra mucibince beyannamevermiş olan mütevellilere bir makbuz ilmühaberi verilir. Bu ilmühaberi hamilolan kimseler bu kanun dairesinde vakıflarının idaresine devam ederler.
C - Birinci fıkrada yazılı müddet içindebeyanname vermemiş olanlar vakıflarında tasarruf edemezler. Gecikme haklı birsebebe müstenit değilse veya verdikleri beyanname hakikate uygun bulunmazsamütevellilikten derhal azlolunurlar.
Ç - Vakıflar idaresine verilecekbeyannamelerin verildikleri tarihten itibaren, altı ay içinde tetkik ve tasdikimecburidir. Bu müddet içinde tasdik edilmediği takdirde yalnız mukannenmasraflar tasdik edilmiş sayılır.
D - Beyannameler muhteviyatının vesikave teamüllere müstenit olması ve bu vesika veya teamüllerin bu kanununneşrinden evvel mevcut ve merî`i bulunması şarttır.
E - Bu kanun hükümleri yürümeğebaşladığı zaman mevcut olan ferilerden gayri mütevellilerle Vakıflar UmumMüdürlüğünce mütevellisi olmadığından veya mütevellisi mevcut olduğu halde vakfıbizzat idare edemediklerinden dolayı idare kendilerine tevdi edilmiş olankaymakamlar şimdiye kadar olduğu gibi vakıfları idareye devam ederler. Azilveya her hangi bir suretle inhilal vukuunda bu kanun hükümleri tatbikolunur."
40. 5737 sayılı Kanun'un 3. maddesinin ilgili kısmışöyledir:
"Bu Kanunun uygulanmasında;
...
Cemaat vakfı: Vakfiyeleri olupolmadığına bakılmaksızın 2762 sayılı Vakıflar Kanunu gereğince tüzel kişilikkazanmış, mensupları Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı olan Türkiye’deki gayrimüslimcemaatlere ait vakıfları,
...
ifade eder."
41. 5737 sayılı Kanun'un geçici 7. maddesi şöyledir:
"Cemaat vakıflarının;
a) 1936 Beyannamelerinde kayıtlı olup,halen tasarruflarında bulunan nam-ı müstear veya nam-ı mevhumlar adına tapudakayıtlı olan taşınmazlar,
b) 1936 Beyannamesinden sonra cemaatvakıfları tarafından satın alınmış veya cemaat vakıflarına vasiyet edildiğiveya bağışlandığı halde, mal edinememe gerekçesiyle halen; Hazine veya GenelMüdürlük ya da vasiyet edenler veya bağışlayanlar adına tapuda kayıtlı olantaşınmazlar,
tapu kayıtlarındaki hak vemükellefiyetleri ile birlikte bu Kanunun yürürlüğe girdiği tarihten itibarenonsekiz ay içinde müracaat edilmesi halinde, Meclisin olumlu kararından sonra,ilgili tapu sicil müdürlüklerince cemaat vakıfları adına tescilleriyapılır."
42. Türkiye Büyük Millet Meclisi 9/11/2006 tarihli ve5555 sayılı Vakıflar Kanunu'nu kabul etmiş ancak anılan Kanun'un Cumhurbaşkanıtarafından bir kere daha görüşülmek üzere iade edilmesi üzerine Kanun 5737 sayınumarasını alarak aynen kabul edilmiştir. 5555 sayılı Kanun'un geçici 7.maddesi ile 5737 sayılı Kanun'un geçici 7. maddesi tıpatıp aynıdır.Cumhurbaşkanı tarafından iade edilen 5555 sayılı Kanun'un geçici 7. maddesiningerekçesi şöyledir:
"Madde ile, mazbut vakıftaşınmazlarının herhangi bir hüküm ve karar alınmaksızın vakfı adına tesciledilmesi sağlanmıştır."
43. 5737 sayılı Kanun'a 651 sayılı Kanun HükmündeKararname'nin 17. maddesi ile eklenen geçici 11. madde şöyledir:
"Cemaat vakıflarının;
a) 1936 Beyannamesinde kayıtlı olupmalik hanesi açık olan taşınmazları,
b) 1936 Beyannamesinde kayıtlı olupkamulaştırma, satış ve trampa dışındaki nedenlerle Hazine, Vakıflar GenelMüdürlüğü, belediye ve il özel idaresi adına kayıtlı taşınmazları,
c) 1936 Beyannamesinde kayıtlı olup kamukurumları adına tescilli olan mezarlıkları ve çeşmeleri,
tapu kayıtlarındaki hak vemükellefiyetleri ile birlikte bu maddenin yürürlüğe girdiği tarihten itibarenoniki ay içinde müracaat edilmesi halinde, Meclisin olumlu kararından sonra,ilgili tapu sicil müdürlüklerince cemaat vakıfları adına tescil edilir.
Cemaat vakıfları tarafından satınalınmış veya cemaat vakıflarına vasiyet edildiği veya bağışlandığı halde, maledinememe gerekçesiyle Hazine veya Genel Müdürlük adına tapuda kayıt edilentaşınmazlardan üçüncü şahıslar adına kayıtlı olanların Maliye Bakanlığıncatespit edilen rayiç değeri Hazine veya Genel Müdürlük tarafından ödenir.
Bu maddenin uygulanmasına ilişkin usulve esaslar yönetmelikle düzenlenir."
44. 651 sayılı Kanun Hükmünde Kararname'nin 17.maddesinin gerekçesi şöyledir:
"Madde ile, cemaat vakıflarının1936 Beyannamesinde kayıtlı olan taşınmazlarının vakıfları adına tescilleri vemal edinememe nedenleriyle mağdur oldukları hakların iadesiamaçlanmaktadır."
45. İlgili diğer ulusal hukuk ile mahkeme kararları içinbkz. Boyacıköy Panayia Evangelistra Kilisesi ve Mektebi Vakfı, §§ 12-24.
V. İNCELEME VEGEREKÇE
46. Anayasa Mahkemesinin 27/10/2022 tarihinde yapmışolduğu toplantıda başvuru incelenip gereği düşünüldü:
A. Başvurucununİddiaları ve Bakanlık Görüşü
47. Başvurucu;
i. Yargılama sürecinde ileri sürdüğü esaslı iddialarınderece mahkemelerince karşılanmaması nedeniyle adil yargılanma hakkı ilemülkiyet hakkının ihlal edildiğini ileri sürmüştür. Kanun koyucunun Yargıtayın1974 yılındaki içtihadının yol açtığı haksızlıkların giderilmesi amacıyla 5737sayılı Kanun'un geçici 7. ve 11. madde hükümlerini ihdas ettiğini ancak derecemahkemelerinin yorumları sebebiyle bu imkânlardan yararlanamadığını iddiaetmiştir. Cemaat vakıflarının nam-ı müstear ve nam-ı mevhum kullanmak suretiyletaşınmazlar üzerinde tasarrufta bulunduğunu öne sürmüş, idarenin vemahkemelerin bu tür kayıtlarla ilgili olarak tescil kararı vermekten imtinaettiğinden yakınmıştır.
ii. 5737 sayılı Kanun'un geçici 7. maddesinin birincifıkrasının (a) bendinden yararlanmak amacıyla kanuni süresi içinde yaptığıbaşvuruya 1328 tarihli eşhası hükmiye cetveli örneği, emlak vergisi beyannamesi,muhtelif kira sözleşmeleri, kadastro tahrir varakası, müdevvere kaydı vetemessük kaydı gibi belgeleri eklediği hâlde talebinin bireysel başvuru konusuGenelge'ye dayanılarak reddedildiğinden şikâyet etmiştir. Tescilini talepettiği taşınmazların bizzat idarenin tasarrufunda bulunduğunu vurgulamış,sadece şifahi bilgilerden hareket etmediğini belirtmiş, taşınmazın mülkiyetdurumunu gösteren tüm belgelerin idarede mevcut olduğunu savunmuştur.
iii. 1936 Beyannamesi'nin verildiği dönemde Hatay'ın Türkiyetoprağı olmadığını hatırlatarak 1936 tarihinde beyanname vermesinin hukuken vefiilen mümkün olmadığını ifade etmiş, bu sebeple bu şartın kendisi yönündenaranmasının mülküne kavuşmasına engel olduğunu iddia etmiştir. Bu durumunmülkiyet hakkını, adil yargılanma hakkını ve eşitlik ilkesini ihlal ettiğiniöne sürmüştür.
iv. 5737 sayılı Kanun'un geçici 11. maddesi kapsamındayaptığı başvurunun reddine ilişkin işleme karşı açtığı davaların eksikincelemeye dayalı olarak reddedildiğini belirtmiştir. 5737 sayılı Kanunhükümlerine rağmen adli yargı yolunun önerilmesinden şikâyet etmiştir.
v. 5737 sayılı Kanun'un geçici 7. maddesinin birincifıkrasının (a) bendi uyarınca yapılan başvuruların çoğunlukla idarecereddedilmesi üzerine kanun koyucunun geçici 11. maddeyi ihdas ettiğini ifadeetmiştir. 36 taşınmaz için yaptığı başvurunun Vakfın 1936 Beyannamesi'ninbulunmadığı gerekçesiyle reddedilmesinin hakkın kullanımını imkânsız hâlegetirdiğine işaret etmiştir. Hatay topraklarının 1939 yılında Türkiye'ye katılmasınınardından kendisinden beyanname vermesinin istenmediğine değinmiştir. Vakfınbaşkanına verilen 5/10/2012 tarihli belgede "Vakıf bir cemaat vakfıolup kuruluş tarihi olarak Hatay'ın Anavatana katılış tarihi olarak kabuledilmiştir." ifadesine yer verildiğini belirtmiştir.
vi. Vakfın Osmanlı'dan kalan bir müessese olduğuhususunda idarenin bir itirazının bulunmadığını hatırlatmıştır. Başvurusuyönünden 1936 Beyannamesi vermiş olma şartının aranmaması gerektiğini önesürmüştür. Eşhası hükmiye cetveli ve kadastro tahrir varakası gibi belgelerinidarenin elinde bulunduğu ve bu belgelerden taşınmazların kendisine ait olduğuanlaşıldığı hâlde 1936 Beyannamesi'nin bulunmaması gerekçesiyle talebininreddedilmesinin hak kaybına yol açtığını ifade etmiştir.
vii. 36 taşınmazla ilgili tapu kayıtları incelendiğindebunların tamamının kayıtlarında "Ermeni" adının yanındataifesine, mektebine, kilisesine, vakfına, cemaatine ait olduğunu gösterenibarelerin yer aldığını iddia etmiştir. Bu durumda idarece her taşınmazailişkin talebi ayrı ayrı değerlendirilmesi gerekirken talebin toplu olarakreddedilmesinin hukuka aykırı olduğunu ileri sürmüştür. Taşınmazların 20'si27/6/1950 tarihinde idareye verdiği beyannamede görüldüğü hâlde günümüzde butaşınmazların Vakfın elinden çıktığını belirtmiştir.
viii. İdarenin yorumunun kanunun amacına uygun olmadığınısavunmuş, bu yorumun kabul edilmesi hâlinde ise cemaat vakıflarının birkısmının kanun kapsamının dışında kalacağını ve bunun eşitlik ilkesini ihlaledeceğini ileri sürmüştür.
ix. İdare Mahkemesinin 1936 Beyannamesi şartının aranmasıgerektiğini savunan gerekçesinin cemaat vakıflarına karşı ve hukukilikten uzakbir tutum içinde olduğunu gösterdiğini ifade etmiştir.
48. Bakanlık görüşünde,
i. Vakıflar Genel Müdürlüğünün tescil talebinin reddineilişkin işleminin 23/9/2012 tarihinden önce tesis edildiği gözetildiğindebaşvurunun Anayasa Mahkemesinin zaman bakımından yetkisinin kapsamında olupolmadığının Anayasa Mahkemesince değerlendirilmesi gerektiği belirtilmiştir.
ii. AİHM'in Midyat Kutsal Gabriel Süryani ManastırVakfı/Türkiye (B. No: 61412/11, 9/5/2019, §§ 35-51) kararına değinildiktensonra uyuşmazlık konusu taşınmazların tapuda kayıtlı maliki olmayanbaşvurucunun talebinin basit bir tescil beklentisini aşan, somut nitelikte veyasal bir hükme veya bir işleme dayanan meşru bir beklentiye dönüşüpdönüşmediğinin değerlendirilmesi gerektiği ifade edilmiştir. Başvurucu Vakfınaranan şartları taşımadığının Vakıflar Genel Müdürlüğü Vakıf Meclisi kararıylatespit edildiğine ve başvurucunun mevzuatın öngördüğü koşulları taşımadığıyolundaki bu tespiti çürütecek herhangi argüman, bilgi, belge ve kanıtsunamadığına işaret edilmiştir. Bu şartlar altında yürürlükteki düzenlemelerkapsamında ilgili taşınmazlar açısından başvurucunun tescil talebinin kabuledilmesinin mümkün olmadığı değerlendirilmiştir. Bu sebeple başvurucunun mevcutbir mülkü olmadığı gibi yeterli bir hukuki temele dayalı meşru birbeklentisinin de olmadığı ileri sürülmüştür. Taşınmazların başvurucu adınatescilini sağlayacak belgelerin Vakıflar İdaresine sunulmadığı hususu ilezilyetlikle kazanım olamayacağına ilişkin Yargıtay kararı dikkate alındığındaAnayasa Mahkemesinin konu bakımından yetki meselesini değerlendirmesinin uygunolacağı ifade edilmiştir.
iii. Vakfın talep ettiği taşınmazlardan tüzel kişiler ilegerçek kişiler adına kayıtlı olanların davacı Vakıf adına tescil edilmesininancak adli yargıda açılacak tapu iptali ve tescili davasıyla mümkünolabileceği, başvurucunun takip ettiği yargısal sürecin etkili bir hukuk yoluolmadığının düşünüldüğü belirtilmiştir. Ayrıca başvurucuya verilen ek süreiçinde gerekli belgelerin ibraz edilmemesi nedeniyle 29/11/2010 tarihli işlemletescil talebinin reddine karar verildiğine ancak bu işleme karşı davaaçılmadığına işaret edilmiştir. Başvurucunun Hatay'ın Türkiye topraklarınakatıldığı 1939 yılından sonra 70 yılı aşkın bir süre geçmesine rağmen herhangibir başvuruda bulunmadığına dikkat çekilmiştir. Bu nedenlerle başvuruyollarının tüketilip tüketilmediği konusunun değerlendirilmesinin AnayasaMahkemesinin takdirinde olduğu ifade edilmiştir.
iv. 5737 sayılı Kanun'un geçici 7. maddesindenyararlanılmasının taşınmazların cemaat vakıflarının tasarrufları altındabulunması şartına bağlandığı, buna göre ilgililerin öncelikle talep ettikleri taşınmazlarıntasarruflarında bulunduğunu ispat etmeleri gerektiği kaydedilmiştir. Somutolayda başvurucunun 1936 Beyannamesi'ni verdiğinin yanı sıra Yönetim Kurulukararı ile taşınmazların mevcut durumunu ve Vakfın tasarrufunda bulunduğunugösterir belgeleri ibraz edemediği hatırlatılmıştır. Kendi üzerine düşenyükümlülükleri yerine getirmediği dikkate alındığında başvurucunun iddiasınınhukuki dayanağının bulunmadığı değerlendirilmiştir.
v. Ayrıca başvurucu Vakfın 743 sayılı mülga Kanun'unyürürlüğe girdiği 04/10/1926 tarihinden önce vücut bulduğunu kanıtlayan birbelgeyi başvuru dilekçesine eklemediği belirtilmiştir.
vi. Genelge'de taşınmazın Vakfın tasarrufunda bulunduğunugösterir belgeler ile taşınmazın davaya konu olup olmadığına ilişkin belgelerinistendiği, şart koşulan tüm bu belgelerin cemaat vakıflarının elinde olduğu vebaşka kurumların arşivinde bulunma imkânının olmadığı ifade edilmiştir. Öteyandan başvurucunun 1936 Beyannamesi'nin yanı sıra taşınmazların Vakfıntasarrufunda bulunduğunu tevsik edici belgeleri de sunamadığına dikkatçekilmiştir. Genelge uyarınca mülkiyet iddiasını ispat ile yükümlü tutulmasınınbaşvurucuya aşırı bir yük yüklemediği kanaati açıklanmıştır. DanıştayınGenelge'nin kanunun uygulanması niteliğinde olduğuna dair tespitinde bariztakdir hatası ve keyfîlik bulunmadığı ifade edilmiştir.
49. Başvurucu, Bakanlık görüşüne karşı beyanında esasitibarıyla başvuru formundaki görüşlerini tekrarlamıştır. Ayrıca başvurucu,Genelge'de istenen tüm belgelerin Vakıflar Genel Müdürlüğünün arşivlerindebulunduğunu belirtmiştir. Başvurucu, derece mahkemelerinin 1936 Beyannamesi'ndebulunma şartı sebebiyle davalarını reddettiği için mülkiyet hakkını ortayakoyan belgelerin tartışılmasına dahi geçilemediğine işaret etmiştir.
B. Değerlendirme
50. Anayasa'nın iddianın değerlendirilmesinde dayanakalınacak "Mülkiyet hakkı" kenar başlıklı 35. maddesi şöyledir:
"Herkes, mülkiyet ve mirashaklarına sahiptir.
Bu haklar, ancak kamu yararı amacıyla,kanunla sınırlanabilir.
Mülkiyet hakkının kullanılması toplumyararına aykırı olamaz."
51. Anayasa Mahkemesi, olayların başvurucu tarafındanyapılan hukuki nitelendirmesi ile bağlı olmayıp olay ve olguların hukukitavsifini kendisi takdir eder (Tahir Canan, B. No: 2012/969, 18/9/2013,§ 16). Başvurucunun şikâyeti, Hazine ve diğer kurum ile kişiler adına tesciledilen vakıf taşınmazlarının iade edilmemesidir. Bu sebeple başvurucunun adilyargılanma hakkı ve eşitlik ilkesine ilişkin şikâyetlerinin de bir bütün olarakmülkiyet hakkı kapsamında incelenmesi uygun bulunmuştur.
1. KabulEdilebilirlik Yönünden
a. ZamanBakımından Yetki
52. Başvurunun niteliği dikkate alındığında önceliklezaman bakımından yetki meselesinin tartışılması gerekmektedir. Nitekim Bakanlıkda zaman bakımından yetki meselesinin tartışılması gerektiğine işaret etmiştir.
53. Anayasa'nın 148. maddesinin üçüncü fıkrası ile30/3/2011 tarihli ve 6216 sayılı Anayasa Mahkemesinin Kuruluşu ve YargılamaUsulleri Hakkında Kanun'un 45. maddesinin (1) numaralı fıkrasında herkesin Anayasa'dagüvence altına alınmış temel hak ve özgürlüklerden Sözleşme ve buna ekTürkiye'nin taraf olduğu protokoller kapsamındaki herhangi birinin kamu gücütarafından ihlal edildiği iddiasıyla Anayasa Mahkemesine başvurabileceğihükmüne yer verilmiştir. Anayasa'nın geçici 18. maddesinde uygulama kanunununyürürlüğe girdiği tarihten itibaren bireysel başvuruların kabul edileceği, 6216sayılı Kanun'un 76. maddesinin (1) numaralı fıkrasında ise Kanun'un 45. ila 51.maddelerinin 23/9/2012 tarihinde yürürlüğe gireceği belirtilmiştir.
54. 6216 sayılı Kanun'un geçici 1. maddesinin (8)numaralı fıkrası şöyledir:
"Mahkeme, 23/9/2012 tarihindensonra kesinleşen nihai işlem ve kararlar aleyhine yapılacak bireyselbaşvuruları inceler."
55. Anayasa ve 6216 sayılı Kanun'un anılan hükümleriuyarınca Anayasa Mahkemesinin zaman bakımından yetkisinin başlangıcı 23/9/2012tarihi olup Anayasa Mahkemesi ancak bu tarihten sonra kesinleşen nihai işlem vekararlar aleyhine yapılan bireysel başvuruları inceleyebilecektir. Bu açıkdüzenlemeler karşısında anılan tarihten önce kesinleşmiş nihai işlem vekararları da içerecek şekilde yetki kapsamının genişletilmesi mümkün değildir.Anayasa Mahkemesinin zaman bakımından yetkisine ilişkin bu düzenlemelerin kamudüzenine ilişkin olması nedeniyle bireysel başvurunun tüm aşamalarında resendikkate alınması gerekir (Ahmet Melih Acar, B. No: 2012/329, 12/2/2013,§ 15; G.S., B. No: 2012/832, 12/2/2013, § 14).
56. Anayasa Mahkemesinin zaman bakımından yetkisini doğruolarak belirleyebilmek için kesinleşen nihai işlem ve kararın tarihinin yanısıra gerçekleştiği iddia olunan müdahalenin zamanını da doğru tespit etmekgerekir. Bu tespit yapılırken müdahaleyi oluşturan olaylar ve ihlal edildiğiiddia olunan hakkın kapsamı birlikte değerlendirilmelidir (Zeycan Yedigöl[GK], B. No: 2013/1566, 10/12/2015, § 31).
57. Başvuru konusu taşınmazların -kesin tarihi dosyadananlaşılamasa da- 23/9/2012 tarihinden önce Hazine veya diğer kurum ve kişileradına tescil edildiği dosya kapsamından anlaşılmaktadır. Başvurucunun mülkününbulunup bulunmadığı aşağıda değerlendirilecektir.
58. Anayasa Mahkemesi Agavni Mari Hazaryan vediğerleri (B. No: 2014/4715, 15/6/2016) kararında bireysel başvurununyürürlüğe girdiği 23/9/2012 tarihinden önce mülkiyeti kaybedilen taşınmazlarlailgili olarak hangi durumlarda mülkiyet hakkı şikâyetiyle bireysel başvurudabulunulabileceğini tartışmıştır (Agavni Mari Hazaryan ve diğerleri, §§96-119). Söz konusu kararda AİHM kararlarına da atıfta bulunularak müdahalenin anlıkbir eylem olması ile devam eden bir durum olması arasında ayrımyapılmıştır. Anılan karardaki ilkelerin şu şekilde toparlanması mümkündür:
i. Anlık bir eylem şeklinde gerçekleşen müdahalelerdezaman bakımından yetki açısından dikkate alınacak tarih, iddia edilen ihlaldurumunu oluşturan olayın meydana geldiği veya ihlalin ortadan kaldırılmasıiçin dava açılmış ise bu davada nihai kararın verildiği tarihtir.
ii. Buna karşılık 23/9/2012 tarihinden önce başlayan veihlal oluşturan eylem ya da olay bu tarihten sonra da devam etmekte ise buhâlde "devam eden bir durum" söz konusu olduğundan AnayasaMahkemesinin başvuruya bakma yetkisi bulunmaktadır.
iii. Mülkiyetten yoksun bırakma şeklindeki müdahaleler,anlık bir eylem mahiyetinde olup bu gibi hâllerde müdahale teşkil eden işlemekarşı başlatılan yargısal sürecin 23/9/2012 tarihinden önce kesinleşmesidurumunda kural olarak müdahalenin Anayasa Mahkemesinin zaman bakımındanyetkisinin dışında kaldığı kabul edilir.
iv. Bununla birlikte mülkiyetin yitirildiğinin kesinleştiğitarihten sonra aynen iade veya bunun yerine ikame olmak üzere tazminatödenmesini öngören yeni bir başvuru yolunun ihdas edilmesi hâlinde malikinbireysel başvuru hakkı canlanır. Bu durumda Anayasa Mahkemesinin zamanbakımından yetkisi yeni ihdas edilen hukuk yolunun tüketilmesi üzerine verilennihai kararın tarihine bakılarak tespit edilir. Buna göre nihai kararın23/9/2012'den sonraki bir tarihe tesadüf etmesi hâlinde bu karara karşıyapılacak bir bireysel başvuru Anayasa Mahkemesinin zaman bakımından yetkisininkapsamına girmiş olur.
59. 27/2/2008 tarihinde yürürlüğe giren 5737 sayılıKanun'un geçici 7. maddesiyle 1936 Beyannamesi'nde kayıtlı olup hâlen buvakıfların tasarruflarında bulunan nam-ı müstear veya nam-ı mevhumlar adınatapuda kayıtlı olan taşınmazların cemaat vakıflarına iadesi imkânıgetirilmiştir. Yine 5737 sayılı Kanun'un 27/8/2011 tarihinde yürürlüğe girengeçici 11. maddesinin birinci fıkrasıyla da cemaat vakıflarının 1936Beyannamesi'nde kayıtlı olup malik hanesi açık olan taşınmazlarının, 1936Beyannamesi'nde kayıtlı olup kamulaştırma, satış ve trampa dışındaki nedenlerleHazine, Vakıflar Genel Müdürlüğü, belediye ve il özel idaresi adına kayıtlıtaşınmazlarının ve 1936 Beyannamesi'nde kayıtlı olup kamu kurumları adınatescilli olan mezarlıkları ile çeşmelerinin cemaat vakıfları adına tesciledilmesine olanak tanınmıştır.
60. Başvurucunun bir cemaat vakfı olduğu konusundatereddüt bulunmamaktadır. Öte yandan başvurucunun adına tescilini talep ettiğitaşınmazların bir şekilde Hazine ve diğer kurum ile kişilere geçtiği de birvakıadır. Başvurucu, bu taşınmazların öncesinde gayrimüslimkişilerin/cemaatlerin tasarrufunda bulunduğuna işaret eden bazı belgeler deeklemiştir. Bu durumda yüzeysel bir değerlendirmeyle bakıldığında başvurucunundurumunun 5737 sayılı Kanun'un geçici 7. ve 11. maddeleri kapsamına girdiği vetaşınmazların iadesi iddiasının bu manada savunulabilir bir temele sahip olduğusöylenebilir. Başvurucunun bu maddelere istinaden açtığı davaların AnayasaMahkemesinin zaman bakımından yetkisinin başladığı dönemden sonra kesinleştiğiizahtan varestedir.
61. Kamu makamları 1936 Beyannamesi'ni sunamamış olmasıkarşısında başvurucunun durumunun bu maddelerin kapsamına girmediğinideğerlendirmiş ise de bu meselenin başvurunun esasıyla bağlantılı olması vebaşvurucunun açtığı davadaki temel tartışma noktasının da bu mesele etrafındatoplanması sebebiyle bu hususun esasla birlikte değerlendirilmesinin daha uygunolacağı kanaatine varılmıştır. Bu itibarla başvurunun Anayasa Mahkemesininzaman bakımından yetkisinin kapsamında kaldığı değerlendirilmiştir.
b. OlağanBaşvuru Yollarının Tüketilmesi
62. Bakanlık 5737 sayılı Kanun'un geçici 7. ve 11.maddeleri kapsamındaki başvuru yolunun başvurucunun iddialarınındeğerlendirilmesi bakımından elverişli bir yol olmadığını, bu iddiaların ancakadli yargıda açılacak bir davada çözüme kavuşturulabileceğini ileri sürmüştür.
63. Anayasa'nın 148. maddesinin üçüncü fıkrası ile 6216sayılı Kanun'un 45. maddesinin (2) numaralı fıkrasında bireysel başvurudabulunulmadan önce ihlal iddiasının dayanağı olan işlem, eylem ya da ihmal içinkanunda öngörülmüş olan idari ve yargısal başvuru yollarının tamamınıntüketilmiş olması gerektiği belirtilmiştir. Temel hak ihlallerini önceliklederece mahkemelerinin gidermekle yükümlü olması, kanun yollarının tüketilmesikoşulunu zorunlu kılar (Necati Gündüz ve Recep Gündüz, B. No: 2012/1027,12/2/2013, §§ 19, 20; Güher Ergun ve diğerleri, B. No: 2012/13,2/7/2013, § 26).
64. Başvuru yollarının tüketilmesi gereğinden sözedilebilmesi için öncelikle hukuk sisteminde, hakkının ihlal edildiğini iddiaeden kişinin başvurabileceği idari veya yargısal bir hukuk yolunun öngörülmüşolması gerekmektedir. Ayrıca bu hukuk yolunun iddia edilen ihlalin sonuçlarınıgiderici, etkili ve başvurucu açısından makul bir çabayla ulaşılabilirnitelikte olması ve sadece kâğıt üzerinde kalmayıp fiilen de işlerliğe sahipbulunması gerekmektedir. Olmayan bir hukuki yolun tüketilmesi başvurucudanbeklenemeyeceği gibi hukuken veya fiilen etkili bulunmayan, ihlalin sonuçlarınıdüzeltici bir vasıf taşımayan veya aşırı ve olağan olmayan birtakım şeklîkoşulların öngörülmesi nedeniyle fiilen erişilebilir ve kullanılabilir olmaktanuzaklaşan başvuru yollarının tüketilmesi zorunluluğu bulunmamaktadır (FatmaYıldırım, B. No: 2014/6577, 16/2/2017, § 39). Bununla birlikte normdüzeyinde makul bir başarı sunma kapasitesi bulunan bir yolun uygulamadabaşarıya ulaşmayacağına dair şüphe, o başvuru yolunun tüketilmemesini haklıkılmaz (Sait Orçan, B. No: 2016/29085, 19/7/2017, § 36).
65. Başvurucunun başvuru yollarının tüketilmesinoktasında kendisinden beklenebilecek her şeyi yerine getirip getirmediğininbaşvurunun özellikleri dikkate alınarak incelenmesi gerekir (S.S.A., B.No: 2013/2355, 7/11/2013, §§ 27, 28). Ancak somut olayın koşulları itibarıylabaşvuru yollarının tüketilmesinin yarar sağlamayacağının veya etkiliolmadığının anlaşılması hâlinde anılan yollar tüketilmeden yapılan bir başvuruincelenebilir (Şehap Korkmaz, B. No: 2013/8975, 23/7/2014, § 33). Öteyandan başvuru yollarının tüketilmesi, çok katı olarak uygulanması gerekenmutlak bir kural değildir. Teorik düzeyde var olan bir başvuru yolununtüketilmesinin somut olayın koşullarında başvurucuya aşırı külfet yüklemesihâlinde bu yolun tüketilmesinin gerekli olmadığına karar verilebilir (RasulKocatürk [GK], B. No: 2016/8080, 26/12/2019, § 38).
66. Somut olayda iki farklı yargısal süreç işletilmiştir.Birincisinde başvurucunun 5737 sayılı Kanun’un geçici 7. maddesindenyararlanmak amacıyla yaptığı başvurunun reddine ilişkin işlem söz konusu ikenikincisinde aynı Kanun'un geçici 11. maddesinden yararlandırılmama hâlimevzubahistir.
67. 5737 sayılı Kanun'un geçici 7. maddesinde 1936Beyannamesi'nde kayıtlı olup hâlen tasarruflarında bulunan nam-ı müstear veyanam-ı mevhumlar adına tapuda kayıtlı olan taşınmazların talepte bulunan cemaatvakıfları adına idari yoldan tesciline imkân tanınmıştır.
68. 5737 sayılı Kanun'un geçici 11. maddesinde; (1) 1936Beyannamesi'nde kayıtlı olup malik hanesi açık olan taşınmazların, (2) 1936Beyannamesi'nde kayıtlı olup kamulaştırma, satış ve trampa dışındaki nedenlerleHazine, Vakıflar Genel Müdürlüğü, belediye ve il özel idaresi adına kayıtlıtaşınmazların, (3) 1936 Beyannamesi'nde kayıtlı olup kamu kurumları adınatescilli olan mezarlıkların ve çeşmelerin cemaat vakıfları adına tesciledilmesine olanak sağlanmıştır.
69. Başvurucunun her iki başvurusunun da idari veyargısal makamlarca reddedilmesinin temel gerekçesinin 1936 Beyannamesi'ninbulunmaması olduğu anlaşılmaktadır. Kamu otoritelerince 1936 Beyannamesi'ninbulunması şartının aranmasına ilişkin değerlendirme işin esasıyla sıkı sıkıyabağlantılıdır. Bu sebeple bu hususun işin esasıyla birliktedeğerlendirilmesinin uygun olacağı sonucuna ulaşılmıştır.
70. Anayasa Mahkemesi Boyacıköy Panayia EvangelistraKilisesi ve Mektebi Vakfı kararında tescil talebinde bulunulantaşınmazların nam-ı müstear veya nam-ı mevhumlar adına tapuda kayıtlı olmamasıya da hâlihazırda Hazine veya Vakıflar Genel Müdürlüğü dışındaki kişiler adınatescilli olması durumunda 5737 sayılı Kanun’un geçici 7. maddesininuygulanamayacağını tespit etmiştir (Boyacıköy Panayia Evangelistra Kilisesive Mektebi Vakfı, §§ 44-53). Somut olayda başvurucunun 5737 sayılı Kanun’ungeçici 7. maddesi kapsamında yaptığı başvuruda tescilini talep ettiği ve mevcutbaşvurunun konusunu oluşturan 10 taşınmazın nam-ı müstear veya nam-ı mevhumlaradına tapuda kayıtlı olmadığı veya hâlihazırda Hazine veya Vakıflar GenelMüdürlüğü dışındaki kişiler adına tescilli olduğuyla ilgili olarak derecemahkemelerince yapılmış bir tespit bulunmamaktadır.
71. 5737 sayılı Kanun'un geçici 11. maddesiyle getirilenimkânın geçici 7. maddedekine nazaran daha geniş olduğu anlaşılmaktadır. Bubağlamda sadece nam-ı müstear veya nam-ı mevhumlar adına tapuda kayıtlı olantaşınmazlar değil malik hanesi açık olan taşınmazlar da geçici 11. maddeninkapsamına girmektedir. İkincisi maddenin kapsamına sadece mal edinememegerekçesiyle Hazine veya Vakıflar Genel Müdürlüğü adına tescil edilen taşınmazlardeğil kamulaştırma, satış ve trampa dışındaki nedenlerle Hazine, Vakıflar GenelMüdürlüğü, belediye ve il özel idaresi adına kayıtlı olan her türlü taşınmazdâhil edilmiştir. Son olarak geçici 11. maddede, geçici 7. maddeden farklıolarak bu taşınmazlardan üçüncü kişiler adına kaydedilmiş olanlar için vakfa,taşınmazın rayiç bedeli üzerinden tazminat ödenmesi yükümlülüğü getirilmiştir.
72. Başvurucunun ikinci başvuruya konu edilen 36taşınmazla ilgili olarak başlattığı yargısal süreçte Danıştay tarafından nihaiolarak verilen kararda 1936 Beyannamesi'nin bulunmaması dışındaki şartlarıntaşınmadığına dair bir tespit yapılmamıştır.
73. Dolayısıyla 5737 sayılı Kanun’un geçici 7. ve 11.maddelerinde öngörülen başvuru yollarının -1936 Beyannamesi'nin bulunmamasışartı hariç- somut olayda etkili olmadığı sonucuna ulaşılabilmesi için hiçbirneden yoktur. 1936 Beyannamesi'nin bulunmaması şartı ise aşağıda işin esasıylabirlikte incelenecektir.
c. Sonuç Olarak
74. Açıkça dayanaktan yoksun olmadığı ve kabuledilemezliğine karar verilmesini gerektirecek başka bir neden de bulunmadığıanlaşılan mülkiyet hakkının ihlal edildiğine ilişkin iddianın kabul edilebilirolduğuna karar verilmesi gerekir.
2. EsasYönünden
a. MülkünVarlığı
75. Mülkiyet hakkının ihlal edildiğinden şikâyet eden birkimse, önce böyle bir hakkının var olduğunu kanıtlamak zorundadır. Bu nedenleöncelikle başvurucunun Anayasa'nın 35. maddesi uyarınca korunmayı gerektirenmülkiyete ilişkin bir menfaate sahip olup olmadığı noktasındaki hukukidurumunun değerlendirilmesi gerekir (Cemile Ünlü, B. No: 2013/382,16/4/2013, § 26; İhsan Vurucuoğlu, B. No: 2013/539, 16/5/2013, § 31).
76. Mülkiyet hakkı, özel hukukta veya idari yargıda kabuledilen mülkiyet hakkı kavramlarından farklı bir anlam ve kapsama sahip olup bualanlarda kabul edilen mülkiyet hakkı, yasal düzenlemeler ile yargıiçtihatlarından bağımsız olarak özerk bir yorum ile ele alınmalıdır (HüseyinRemzi Polge, B. No: 2013/2166, 25/6/2015, § 31). Anayasa'nın 35. maddesiylegüvenceye bağlanan mülkiyet hakkı, ekonomik değer ifade eden ve parayladeğerlendirilebilen her türlü mal varlığı hakkını kapsamaktadır (AYM,E.2015/39, K.2015/62, 1/7/2015, § 20). Bu bağlamda mülk olarakdeğerlendirilmesi gerektiğinde kuşku bulunmayan menkul ve gayrimenkul mallarile bunların üzerinde tesis edilen sınırlı ayni haklar ve fikrî hakların yanısıra icrası kabil olan her türlü alacak da mülkiyet hakkının kapsamına dâhildir(Mahmut Duran ve diğerleri, B. No: 2014/11441, 1/2/2017, § 60).
77. Somut olayda başvurucu 5737 sayılı Kanun’un geçici 7.maddesi kapsamında yaptığı başvurunun mevcut bireysel başvuruya konu kısmında10 adet, aynı Kanun'un geçici 11. maddesi kapsamında yaptığı başvuruda ise 36adet taşınmazın tescilini talep etmiştir. Başvurucunun her iki başvurusundakitalepleri de nihai olarak 1936 Beyannamesi'nin bulunmadığı gerekçesiylereddedilmiştir. Başvurucunun açtığı davalarda verilen kararlarda butaşınmazların Hazine veya diğer kişiler adına tescil edilmeden önce kendisineait olmadığı yolunda bir tespit yapılmamış ve davalar bu temeldereddedilmemiştir. Bireysel başvuruya konu kararlarda başvurucunun 5737 sayılıKanun’un geçici 7. ve 11. maddeleriyle getirilen imkânlardan yararlanabilmesiiçin 1936 Beyannamesi verme ön şartını sağlamadığı tespit edilerektaşınmazların Hazine veya diğer kurum ve kişiler adına tescil edilmeden öncekimülkiyet durumunun incelenmesi aşamasına geçilememiştir. Başvurucu tarafındanbaşlatılan sürecin temel amaçlarından biri de hak iddia ettiği taşınmazlarınkamu adına tescil edilmeden önce kendisine ait olup olmadığının tespitedilmesidir. Diğer bir ifadeyle başvurucunun belirttiği taşınmazların Hazineveya diğer kurum ve kişiler adına tescil edilmeden önce başvuruya ait olupolmadığı tam olarak yargılamanın sonucunda anlaşılabilecektir. Cemaatvakıflarının malik hanesinin açık olabileceği ve somut olayda hak iddiaettikleri taşınmazlara ilişkin olarak 1936 Beyannamesi'nin de bulunmadığıgözetildiğinde mülkün varlığının tam olarak ispatlanmasının beklenmesihakkaniyete uygun olmaz. Bu durumda başvurucunun belirtilen taşınmazlarınkendilerine ait olduğuna işaret eden belgeler sunmuş olması mülkün varlığınınkabulü için yeterli görülmelidir. Somut olayda başvurucu, eşhası hükmiyecetveli ve kadastro tahrir varakası gibi belgeleri derece mahkemelerinesunmuştur. Dolayısıyla tüm bu hususlar gözetildiğinde başvurucunun mülkününbulunduğu sonucuna ulaşılmıştır.
b. MüdahaleninVarlığı ve Türü
78. Anayasa’nın 35. maddesinde bir temel hak olarakgüvence altına alınmış olan mülkiyet hakkı kişiye -başkasının hakkına zararvermemek ve yasaların koyduğu sınırlamalara uymak koşuluyla- sahibi olduğu şeyidilediği gibi kullanma, ondan tasarruf etme ve onun ürünlerinden yararlanmaolanağı verir (Mehmet Akdoğan ve diğerleri, B. No: 2013/817, 19/12/2013,§ 32). Dolayısıyla malikin mülkünü kullanma, mülkün semerelerinden yararlanmave mülkü üzerinde tasarruf etme yetkilerinden herhangi birinin sınırlanmasımülkiyet hakkına müdahale teşkil eder (Recep Tarhan ve Afife Tarhan, B.No: 2014/1546, 2/2/2017, § 53).
79. Anayasa’nın 35. maddesi ile mülkiyet hakkına temaseden diğer hükümleri birlikte değerlendirildiğinde Anayasa'nın mülkiyet hakkınamüdahaleyle ilgili üç kural ihtiva ettiği görülmektedir. Buna göre Anayasa'nın35. maddesinin birinci fıkrasında, herkesin mülkiyet hakkına sahip olduğubelirtilmek suretiyle mülkten barışçıl yararlanma hakkına yer verilmiş;ikinci fıkrasında da mülkten barışçıl yararlanma hakkına müdahalenin çerçevesibelirlenmiştir. Maddenin ikinci fıkrasında, genel olarak mülkiyet hakkınınhangi koşullarda sınırlanabileceği belirlenerek aynı zamanda mülkten yoksunbırakmanın şartlarının genel çerçevesi de çizilmiştir. Maddenin sonfıkrasında ise mülkiyet hakkının kullanımının toplum yararına aykırıolamayacağı kurala bağlanmak suretiyle devletin mülkiyetin kullanımınıkontrol etmesine ve düzenlemesine imkân sağlanmıştır. Anayasa'nın diğerbazı maddelerinde de devlet tarafından mülkiyetin kontrolüne imkân tanıyan özelhükümlere yer verilmiştir. Ayrıca belirtmek gerekir ki mülkten yoksun bırakmave mülkiyetin düzenlenmesi, mülkiyet hakkına müdahalenin özel biçimleridir (RecepTarhan ve Afife Tarhan, §§ 55-58).
80. Başvurucunun hak iddia ettiği taşınmazlar Hazine vediğer kurum ile kişiler adına tescil edilmiştir. Dolayısıyla başvurucununmülkiyet hakkına yapılan bir müdahalenin mevcut olduğu kuşkusuzdur. Diğertaraftan niteliği ve amacı gözetildiğinde müdahalenin mülkten yoksun bırakmayailişkin kural çerçevesinde incelenmesi uygun görülmüştür.
c. Müdahaleninİhlal Oluşturup Oluşturmadığı
81. Anayasa'nın 13. maddesi şöyledir:
"Temel hak ve hürriyetler, özlerinedokunulmaksızın yalnızca Anayasanın ilgili maddelerinde belirtilen sebeplerebağlı olarak ve ancak kanunla sınırlanabilir. Bu sınırlamalar, Anayasanın sözüneve ruhuna, demokratik toplum düzeninin ve lâik Cumhuriyetin gereklerine veölçülülük ilkesine aykırı olamaz."
82. Anayasa’nın 35. maddesinde mülkiyet hakkı sınırsızbir hak olarak düzenlenmemiş, bu hakkın kamu yararı amacıyla ve kanunlasınırlandırılabileceği öngörülmüştür. Mülkiyet hakkına müdahalede bulunulurkentemel hak ve özgürlüklerin sınırlandırılmasına ilişkin genel ilkeleridüzenleyen Anayasa'nın 13. maddesinin de gözönünde bulundurulmasıgerekmektedir. Dolayısıyla mülkiyet hakkına yönelik müdahalenin Anayasa'yauygun olabilmesi için müdahalenin kanuna dayanması, kamu yararı amacı taşımasıve ayrıca ölçülülük ilkesi gözetilerek yapılması gerekmektedir (Recep Tarhanve Afife Tarhan, § 62).
i. Kanunilik
83. Anayasa'nın 35. maddesinin ikinci fıkrasında,mülkiyet hakkının ancak kamu yararı amacıyla kanunla sınırlanabileceğibelirtilmek suretiyle mülkiyet hakkına yönelik müdahalelerin kanundaöngörülmesi gerektiği ifade edilmiştir. Öte yandan temel hak ve özgürlüklerinsınırlandırılmasına ilişkin genel ilkeleri düzenleyen Anayasa'nın 13. maddeside hak ve özgürlüklerin ancak kanunla sınırlanabileceğini temel bir ilkeolarak benimsemiştir. Buna göre mülkiyet hakkına yapılan müdahalelerde dikkatealınacak öncelikli ölçüt, müdahalenin kanuna dayalı olmasıdır (Ford MotorCompany, B. No: 2014/13518, 26/10/2017, § 49).
84. Osmanlı Dönemi'nde gayrimüslim cemaatlerce idareedilen vakıflar 5/6/1935 tarihinde kabul edilen 2762 sayılı mülga Kanun'un 1.maddesinde, mütevellileri veya seçilmiş heyetleri tarafından idare olunmaküzere mülhak vakıflar arasında sayılmıştır. Aynı Kanun'un 44. maddesinde decemaat vakıflarının tasarruflarında bulunan taşınmazların vakıf kütüğüne vetapu siciline tescil edilmesi öngörülmüştür. Ayrıca anılan Kanun’un geçici 1.maddesinde de gayrimüslim cemaat vakıflarını idare eden kişilerce bu vakıflaraait bütün malların, gelirlerin ve bunları sarf ettikleri yerlerin birerbeyanname ile Vakıflar İdaresine bildirilmesi düzenlenmiştir. Uygulamada 1936Beyannamesi olarak adlandırılan bu bildirimler, Yargıtay tarafından vakıfsenedi olarak kabul edilmiştir. Yargıtay Hukuk Genel Kurulunun 8/5/1974 tarihlive E.1971/2-820, K.1974/505 sayılı kararıyla cemaat vakıflarının 1936 yılındaverdikleri beyannamelerin vakıfname olarak kabulünün zorunlu olduğubelirtilmiştir (bkz. § 20). Dolayısıyla 1936 Beyannamesi'ne dâhil edilmeyentaşınmazlar cemaat vakıflarının mülkiyetinde kabul edilmemiştir.
85. Başvurucunun Osmanlı Dönemi'nden kalma bir vakıfolmadığı hususunda kamu makamlarının bir iddiası bulunmamaktadır. Öte yandanbaşvurucunun hak iddia ettiği taşınmazların 1939 yılından sonra ancak dosyadananlaşılamayan tarihlerde Hazine ve diğer kurumların mülkiyetine geçtiğianlaşılmıştır.
86. Hatay'ın 20 Ekim 1921 tarihinde Fransız mandasıaltında olan Suriye sınırına bırakıldığına ve 7/7/1939 tarihinde tekrar TürkiyeCumhuriyeti'ne katıldığına dikkat çekmek gerekir. Dolayısıyla 2762 sayılı mülgaKanun'un geçici 1. maddesi uyarınca beyanname verilmesi gereken dönemde (1936)başvurucu Vakıf, Türkiye Cumhuriyeti'nin egemenliği altında olmadığı gibi hakiddia ettiği taşınmazlar da Türkiye'nin egemenliği altındaki toprak parçasınadâhil değildir. Bu durumda 2762 sayılı mülga Kanun'un 1. maddesinin ve bumaddeyle getirilen beyanname yükümlülüğünün 1939 yılında Türkiye'ye ilhak edenHatay'da kurulu bulunan başvurucuya uygulanabilirliği konusunda tereddütoluşmuştur. Bu sebeple 2762 sayılı mülga Kanun'un 1. maddesinden doğanbeyanname verme yükümlülüğünü yerine getirmediği gerekçesine dayalı olarakVakfın hak iddia ettiği taşınmazların kamu adına tescil edilmesinin hukukidayanağının bulunup bulunmadığı noktasında duraksama yaşanmıştır. Ancak somutolaydaki uyuşmazlığın 5737 sayılı Kanun’un geçici 7. ve 11. maddeleriylegetirilen tescil imkânından yararlanmanın koşullarının oluşup oluşmadığıolduğundan bu mesele üzerinde daha fazla durulmasına gerek görülmemiştir.
87. Başvurucu tarafından başlatılan her iki yargısalsüreçte de davaların reddedilmesinin temel gerekçesi başvurucunun 1936Beyannamesi'nin bulunmamasıdır. 5737 sayılı Kanun’un geçici 7. ve 11.maddelerinde nam-ı müstear veya nam-ı mevhumlar adına tapuda kayıtlı olan ya datapuda malik hanesi açık bulunan taşınmazlar yönünden 1936 Beyannamesi'nekayıtlı olma şartının arandığı görülmektedir. Öte yandan başvurucunun 1936Beyannamesi'ni vermediği de tartışmasızdır. Dolayısıyla başvurucununmüracaatlarının 1936 Beyannamesi'nin olmadığı gerekçesiyle kamu otoritelerincereddedilmesinin kanuni dayanağının bulunduğu anlaşılmıştır.
ii. Meşru Amaç
88. Anayasa'nın 13. ve 35. maddeleri uyarınca mülkiyethakkı ancak kamu yararı amacıyla sınırlandırılabilmektedir. Kamu yararı kavramımülkiyet hakkının kamu yararının gerektirdiği durumlarda sınırlandırılmasıimkânı vermekle, bir sınırlandırma amacı olmasının yanı sıra mülkiyet hakkınınkamu yararı amacı dışında sınırlanamayacağını öngörerek ve bu anlamda birsınırlama sınırı oluşturarak mülkiyet hakkını etkin bir şekilde korumaktadır.Kamu yararı kavramı, devlet organlarının takdir yetkisini de beraberindegetiren bir kavram olup objektif bir tanıma elverişli olmayan bu ölçütün hersomut olay temelinde ayrıca değerlendirilmesi gerekir (Nusrat Külah, B.No: 2013/6151, 21/4/2016, §§ 53, 56; Yunis Ağlar, B. No: 2013/1239,20/3/2014, §§ 28, 29).
89. Başvurucunun hak iddia ettiği taşınmazların Hazine vediğer kurum ile kişiler adına tescil edilmesinin ve iade edilmemesiningerekçesinin başvurucunun 1936 Beyannamesi'ni verme yükümlülüğünü yerinegetirmemesi olduğu anlaşılmaktadır. 2762 sayılı mülga Kanun'un geçici 1.maddesinde öngörülen beyanname verme yükümlülüğünün amacı 743 sayılı mülgaKanun'un yürürlüğe girmesinden sonra yeni bir statüye kavuşturulan cemaatvakıflarının mallarının tespit edilmesidir. Nam-ı müstear veya nam-ı mevhumlaradına tapuda kayıtlı olanlar ya da tapuda malik hanesi açık bulunan taşınmazlariçin bu yükümlülüğün yerine getirilmemesi nedeniyle taşınmazların Hazine vediğer kamu kurumları adına tescil edilmesinin kamu yararına yönelik biramacının bulunduğu anlaşılmaktadır. Öte yandan bu taşınmazların iadeedilmemesinde de taşınmazların adına tescilli bulunduğu Hazine ve diğer kurumile kişilerin menfaatlerinin korunmasının amaçlandığı, bunun da kamu yararınadönük olduğu kanaatine varılmıştır.
iii. Ölçülülük
(a) Genelİlkler
90. Anayasa'nın 13. maddesi uyarınca hak ve özgürlüklerinsınırlandırılmasında dikkate alınacak ölçütlerden biri olan ölçülülük, hukukdevleti ilkesinden doğmaktadır. Hukuk devletinde hak ve özgürlüklerinsınırlandırılması istisnai bir yetki olduğundan bu yetki ancak durumun gerektirdiğiölçüde kullanılması koşuluyla haklı bir temele oturabilir. Bireylerin hak veözgürlüklerinin somut koşulların gerektirdiğinden daha fazla sınırlandırılmasıkamu otoritelerine tanınan yetkinin aşılması anlamına geleceğinden hukukdevletiyle bağdaşmaz (AYM, E.2013/95, K.2014/176, 13/11/2014).
91. Anayasa'nın 13. maddesinde yer alan ölçülülük ilkesi elverişlilik,gereklilik ve orantılılık olmak üzere üç alt ilkedenoluşmaktadır. Elverişlilik öngörülen müdahalenin amacı gerçekleştirmeyeelverişli olmasını, gereklilik amaç bakımından müdahalenin zorunluolmasını yani aynı amaca daha hafif bir müdahale ile ulaşılmasının mümkünolmamasını, orantılılık ise bireyin hakkına yapılan müdahale ileulaşılmak istenen amaç arasında makul bir dengenin gözetilmesi gerekliliğiniifade etmektedir (AYM, E.2011/111, K.2012/56, 11/4/2012; E.2016/16, K.2016/37,5/5/2016; Mehmet Akdoğan ve diğerleri, § 38).
92. Buna göre mülkiyet hakkına yapılan müdahaleninAnayasa'ya uygun olabilmesi için amacı gerçekleştirmeye elverişli olmasınınyanında gerekli olması da gerekir. Gereklilik yukarıda dabelirtildiği üzere hakka müdahale teşkil eden birden fazla araç arasından hakkıen az zedeleyen aracın seçilmesini ifade etmektedir. Hak ve özgürlüğüsınırlayan tedbirlerden hangisi diğerlerine nazaran hakkın norm alanına daha azmüdahale edilmesi sonucunu doğuruyorsa o tedbirin tercih edilmesi gerekir.Bununla birlikte hakka müdahale oluşturacak aracın seçiminde kamuotoritelerinin belli ölçüde takdir payının bulunduğu da kabul edilmelidir. Zirayetkili kamu makamları, öngörülen amaca ulaşılması bakımından hangi aracınetkili ve verimli sonuçlar doğuracağına ilişkin olarak isabetli karar vermenoktasında daha iyi bir konumdadır. Özellikle alternatif aracın bulunmadığıveya mevcut alternatiflerin öngörülen meşru amaca ulaşılması bakımından etkiliolmadığı ya da daha az etkili olduğu durumlarda kamu makamlarının araç seçimihususundaki tercih yetkisinin gereklilik kriterini sağlamadığınınsöylenebilmesi için çok güçlü nedenlerin bulunması gerekir (D.C., B. No:2018/13863, 16/6/2021, § 48).
93. Öte yandan mülkiyet hakkına yönelik müdahalelerorantılı olmalıdır. Orantılılık sınırlamayla ulaşılmak istenen amaç ilebaşvurulan sınırlama tedbiri arasında aşırı bir dengesizlik bulunmamasınaişaret etmektedir. Diğer bir ifadeyle orantılılık, amaç ile araç arasında adilbir denge kurulmasını gerektirmektedir. Buna göre mülkiyet hakkına getirilensınırlamayla ulaşılmak istenen meşru amaç ve başvurucunun mülkiyet hakkındanyararlanmasındaki bireysel yarar arasında makul bir orantı kurulmalıdır.Hedeflenen amaca ulaşıldığında elde edilecek kamusal yararla kıyaslandığındasınırlama ile kişiye yüklenen külfetin aşırı ve orantısız olmaması gerekir (D.C.,§ 49).
94. Seçilen aracın ulaşılmak istenen amaçla kıyaslandığındabireye orantısız bir külfet yüklediğinin saptanması, ihlal sonucunaulaşılabilmesi için bazı hâllerde tek başına yeterli olmayabilir. Kişiyeyüklenen külfeti dengeleyici mekanizmaların var olup olmadığı da büyük önemtaşımaktadır. Elverişli ve gerekli olduğu hükmüne varılan aracın seçilmişolması nedeniyle kişiye yüklenen aşırı külfeti hafifleten hukuksal mekanizmalarmevcutsa bir ihlalin olmadığı sonucuna varılabilir (D.C., § 50).
95. Mülkiyet hakkına yapılan müdahalenin orantılı olupolmadığı değerlendirilirken başvurucunun ve idarenin kusurlarının bulunupbulunmadığı da gözönünde tutulur. Bu bağlamda tarafların yasalyükümlülüklerinin neler olduğu, bunların yerine getirilmesinde ihmalkârlıkgösterilip gösterilmediği ve ihmalin varlığının tespiti hâlinde bunun hukukaaykırı sonucun doğmasında bir etkisinin bulunup bulunmadığı da dikkate alınır (D.C.,§ 51).
96. Usule ilişkin güvencelerin varlığı orantılılıkdeğerlendirmesinde önemli bir rol oynayabilir. Bu bağlamda müdahalenin hukukaaykırılığının ileri sürülebileceği veya müdahale nedeniyle oluşan maddi vemanevi zararların tazmin edilmesinin istenebileceği hukuk yollarının olmamasıda bazı durumlarda kişiye yüklenen külfeti ağırlaştıran bir unsur olarakgörülebilir. Bu bakımdan kişinin hukuka aykırılık iddialarının bir mahkemetarafından etkili bir biçimde incelenmesi müdahalenin orantılılığı bakımındanehemmiyet arz etmektedir (D.C., § 52).
(b) İlkelerinOlaya Uygulanması
97. Başvurucunun 5737 sayılı Kanun’un geçici 7. ve 11.maddeleriyle getirilen imkânlardan yararlanmak amacıyla yaptığı müracaatlar1936 Beyannamesi'nin bulunmadığı gerekçesiyle reddedilmiştir.
98. Somut olayda başvurucunun tükettiği yollarıntaşınmazların kamu adına tescili suretiyle mülkiyet hakkına yapılan müdahaleningiderilmesi için sonradan oluşturulan bir mekanizma olduğu gözetildiğindeelverişlilik ve gereklilik unsurları yönünden değerlendirme yapılmasının biranlamı bulunmamaktadır. Eldeki başvuruda asıl tartışılması gereken unsurorantılılıktır. Öngörülen tedbirin maliki olağan dışı ve aşırı bir yük altınasokması durumunda müdahalenin orantılı olduğundan söz edilemez. Bu itibarlauygulanan tedbirle başvurucuya aşırı ve orantısız bir yük yüklenip yüklenmediğinintespiti gerekmektedir.
99. 2762 sayılı mülga Kanun'un geçici 1. maddesininöngördüğü beyanname verme yükümlülüğünün doğduğu ve ifa edilmesi gerektiğitarihte başvurucu Vakfın Türkiye Cumhuriyeti'nin egemenliği altındabulunmadığına ve hak iddia ettiği taşınmazların da Türkiye Cumhuriyeti'nintopraklarının bir parçası olmadığına işaret etmek gerekir. Dolayısıylabaşvurucunun 1936 Beyannamesi'ni vermesi hukuken ve fiilen mümkün olmamıştır.Öte yandan Hatay'ın Türkiye Cumhuriyeti'ne katılmasından sonraki dönemde,Hatay'da kurulu bulanan cemaat vakıflarının 1936 Beyannamesi'ne benzer birbeyanname vermesini gerekli kılan bir mevzuatın ihdas edildiği de tespitedilememiştir. Bu durumda başvurucunun 5737 sayılı Kanun’un geçici 7. ve 11.maddeleriyle getirilen imkânlardan yararlanmasının 1936 yılında beyannamevermiş olmasına bağlı kılınması başvurucuya ifası mümkün olmayan oldukça ağırbir külfet yüklemiştir.
100. Öte yandan Hatay'daki cemaat vakıflarının 2762sayılı mülga Kanun'un geçici 1. maddesinin öngördüğü beyanname vermeyükümlülüğünü yerine getirmemiş olması sebebiyle bu vakıfların taşınmazlarınınkamu adına tescil edilmesinin kanuni temelinin ne olduğuyla ilgili muğlaklığıda hatırlamak gerekir. Yukarıda da ifade edildiği üzere 1936 Beyannamesi'ndeyer almayan taşınmazların mülkiyetinin Hazine adına tescil edilmesinin yasaldayanağının 2762 sayılı mülga Kanun'un geçici 1. maddesi olduğu kabuledilmektedir. Bu durumda 2762 sayılı mülga Kanun'un geçici 1. maddesininyürürlüğe girdiği ve madde uyarınca beyanname verme süresinin dolduğu tarihtensonra -7/7/1939 tarihinde- Türkiye'ye katılan Hatay'da kurulu bulunan vakıflaraait taşınmazlar için bu yükümlülüğün yerine getirilmemesine bağlı olarak butaşınmazların Hazine adına tescil edileceğinin kabul edilmesi öngörülebilir birdurum değildir. Yargıtay Hukuk Genel Kurulunun 1974 tarihli kararında Hatay'ınkendine özgü bu durumunun gözetildiği anlaşılamamıştır. Kamu otoritelerinin vederece mahkemelerinin bu olguyu hesaba katmadıkları gözlemlenmiştir.
101. Uyuşmazlıkta uygulanacak hukuk kurallarını yorumlamagörevi öncelikle derece mahkemelerine ait olmakla birlikte mahkemelerin hukukkurallarını Anayasa'nın ışığında yorumlama yükümlülükleri bulunmaktadır. Birhukuk kuralının birden fazla şekilde yorumlanmasının mümkün olduğu durumlardamahkemelerin bu yorumlardan Anayasa'ya uygun olmayanı benimsememeleri beklenir.
102. 5737 sayılı Kanun’un geçici 7. ve 11. maddelerininihdas edilmesinin amaçlarından biri 1936 Beyannamesi'nde yer alıp nam-ı müstearveya nam-ı mevhumlar adına tapuda kayıtlı olan ya da tapuda malik hanesi açıkbulunan taşınmazlardan süreç içinde Hazine veya diğer kurumlar adına tesciledilenlerin cemaat vakıflarına iadesini sağlamaktır. Kanun koyucunun 7 Temmuz1939 tarihinde Türkiye'ye katılan Hatay'da bulunan ve benzer koşulları taşıyantaşınmazları 5737 sayılı Kanun’un geçici 7. ve 11. maddeleriyle getirilentescil imkânının dışında tutmayı amaçladığı düşünülemez. Hatay'da kurulubulunan ve Osmanlı Dönemi'nden kalma cemaat vakıflarının aynı koşullarısağlayan diğer vakıflardan farklı tutulmasını haklı kılan bir nedenbulunmamaktadır. Derece mahkemelerinin 1936 Beyannamesi'ni vermesi mümkünolmayan Hatay'daki vakıfların kendine özgü bu durumunu dikkate almamasıbaşvurucu Vakıf ile diğer illerde kurulu bulunan cemaat vakıfları arasındafarklı uygulamanın oluşmasına yol açmıştır. Anılan maddelerin haklı temelibulunmayan bir farklı muameleye sebep olacak biçimde yorumlanmasınınAnayasa'nın 35. maddesinin yanında eşitlik ilkesini düzenleyen 10. maddesini dezedeleyeceği açıktır.
103. 5737 sayılı Kanun'un geçici 7. maddesi kapsamındayapılan müracaatla ilgili yargısal süreçte Dairenin Hatay'ın 1939 yılındaTürkiye topraklarına katıldığı, bu nedenle söz konusu taşınmazlara ilişkin 1936Beyannamesi'nin bulunmasının mümkün olmadığı iddiasına yönelikdeğerlendirmelerde bulunduğu görülmektedir (bkz. § 30). Ne var ki Dairenintaşınmazların tescilinin istenebilmesi için cemaat vakıflarının tasarruflarıaltında bulunması gerektiğini vurgulamaktan ve işlemin kanuna aykırı olmayanGenelge'ye dayalı olarak tesis edildiğini ifade etmekten ibaret olangerekçesinin başvurucunun bu iddiasını karşıladığını söylemek güçtür.
104. Öte yandan 5737 sayılı Kanun’un geçici 11. maddesikapsamında yapılan müracaatla ilgili yargısal süreçte ilk derece mahkemesinin1936 Beyannamesi'nin verilmesi şartının aranmaması hâlinde taşınmazın adınatescilli bulunduğu kurum ve kişilerin mülkiyet hakkının ihlal edileceğiyolundaki değerlendirmesinin (bkz. § 36) de -yukarıda yapılan açıklamalarkarşısında- anlaşılabilir olmadığını ifade etmek gerekir. Bireylerin hak veözgürlüklerini güvenceye bağlayan Anayasa hükmünün kapsamına kamu kurumlarınındâhil edilmesi ilginç bulunmuştur. Ayrıca Mahkemenin bu yorumu Hatay'ın 7Temmuz 1939 tarihinde Türkiye'ye katıldığı gerçeğinin gözardı edilmesi temelinedayanmaktadır. Dolayısıyla Mahkemenin anılan gerekçesinin ilgili ve yeterliolduğu söylenemez.
105. Derece mahkemesinin ve Dairenin bu yorumu sebebiylebaşvurucu 5737 sayılı Kanun’un geçici 7. ve 11. maddelerindeki diğer koşullarınoluştuğunu ispatlayarak taşınmazları, adına tescil ettirme imkânından mahrumbırakılmıştır. Başvurucunun 1936 Beyannamesi'ni vermiş olması şartına tabikılınması -Hatay'ın 7 Temmuz 1939 tarihinde Türkiye'ye katılması sebebiylebaşvurucunun bunu yerine getirmesinin mümkün olmadığı gözetildiğinde- anılanimkânların ihdas edilmesini başvurucu açısından anlamsız kılmış ve başvurucuyaaşırı bir külfet yüklemiştir. Bu durumda kamu yararı ile başvurucunun bireyselyararı arasında adil bir dengenin kurulamadığı ve mülkiyet hakkına yapılanmüdahalenin orantılı olmadığı sonucuna ulaşılmıştır.
106. Son olarak Dairede ilk derece mahkemesi sıfatıyladava konusu edilen Genelge'nin kendi başına ihlale yol açmadığıdeğerlendirilmiştir. Dairenin Genelge'nin kanun hükmünü açıklayıcı mahiyetteolduğu yolundaki değerlendirmesinin keyfî ve temelsiz olmadığı görülmektedir.Somut olaydaki ihlalin asıl sebebinin kanun hükümlerinin yorumlanması olduğukanaatine varılmıştır.
107. Açıklanan gerekçelerle Anayasa’nın 35. maddesindegüvence altına alınan mülkiyet hakkının ihlal edildiğine karar verilmesigerekir.
3. 6216 SayılıKanun'un 50. Maddesi Yönünden
108. 6216 sayılı Kanun'un 50. maddesinin ilgili kısmışöyledir:
"(1) Esas inceleme sonunda,başvurucunun hakkının ihlal edildiğine ya da edilmediğine karar verilir. İhlalkararı verilmesi hâlinde ihlalin ve sonuçlarının ortadan kaldırılması içinyapılması gerekenlere hükmedilir. …
(2) Tespit edilen ihlal bir mahkemekararından kaynaklanmışsa, ihlali ve sonuçlarını ortadan kaldırmak için yenidenyargılama yapmak üzere dosya ilgili mahkemeye gönderilir. Yeniden yargılamayapılmasında hukuki yarar bulunmayan hâllerde başvurucu lehine tazminatahükmedilebilir veya genel mahkemelerde dava açılması yolu gösterilebilir.Yeniden yargılama yapmakla yükümlü mahkeme, Anayasa Mahkemesinin ihlalkararında açıkladığı ihlali ve sonuçlarını ortadan kaldıracak şekilde mümkünsedosya üzerinden karar verir."
109. Başvurucu, ihlalin tespit edilmesini ve giderilmesiiçin gereken kararın verilmesini talep etmiştir.
110. Anayasa Mahkemesinin Mehmet Doğan ([GK], B.No: 2014/8875, 7/6/2018) kararında ihlal sonucuna varıldığında ihlalin nasılortadan kaldırılacağı hususunda genel ilkeler belirlenmiştir. Anayasa Mahkemesidiğer bir kararında ise bu ilkelerle birlikte ihlal kararının yerinegetirilmemesinin sonuçlarına da değinmiş ve bu durumun ihlalin devamı anlamınageleceği gibi ilgili hakkın ikinci kez ihlal edilmesiyle sonuçlanacağına işaretetmiştir (Aligül Alkaya ve diğerleri (2), B. No: 2016/12506, 7/11/2019).
111. Bireysel başvuru kapsamında bir temel hakkın ihlaledildiğine karar verildiği takdirde ihlalin ve sonuçlarının ortadankaldırıldığından söz edilebilmesi için temel kural mümkün olduğunca eski hâlegetirmenin yani ihlalden önceki duruma dönülmesinin sağlanmasıdır. Bunun içinise öncelikle ihlalin kaynağı belirlenerek devam eden ihlalin durdurulması,ihlale neden olan karar veya işlemin ve bunların yol açtığı sonuçların ortadankaldırılması, varsa ihlalin sebep olduğu maddi ve manevi zararlarıngiderilmesi, ayrıca bu bağlamda uygun görülen diğer tedbirlerin alınmasıgerekmektedir (Mehmet Doğan, §§ 55, 57).
112. İhlalin mahkeme kararından kaynaklandığı veyamahkemenin ihlali gideremediği durumlarda Anayasa Mahkemesi, 6216 sayılıKanun'un 50. maddesinin (2) numaralı fıkrası ile İçtüzük’ün 79. maddesinin (1)numaralı fıkrasının (a) bendi uyarınca ihlalin ve sonuçlarının ortadankaldırılması için yeniden yargılama yapılmak üzere kararın bir örneğinin ilgilimahkemeye gönderilmesine hükmeder. Anılan yasal düzenleme, usul hukukundakibenzer hukuki kurumlardan farklı olarak ihlali ortadan kaldırmak amacıylayeniden yargılama sonucunu doğuran ve bireysel başvuruya özgülenen bir giderimyolunu öngörmektedir. Bu nedenle Anayasa Mahkemesi tarafından ihlal kararınabağlı olarak yeniden yargılama kararı verildiğinde usul hukukundakiyargılamanın yenilenmesi kurumundan farklı olarak ilgili mahkemenin yenidenyargılama sebebinin varlığını kabul hususunda herhangi bir takdir yetkisibulunmamaktadır. Dolayısıyla böyle bir kararın kendisine ulaştığı mahkemeninyasal yükümlülüğü, ilgilinin talebini beklemeksizin Anayasa Mahkemesinin ihlalkararı nedeniyle yeniden yargılama kararı vererek devam eden ihlalinsonuçlarını gidermek üzere gereken işlemleri yerine getirmektir (MehmetDoğan, §§ 58, 59; Aligül Alkaya ve diğerleri (2), §§ 57-59, 66, 67).
113. İncelenen başvuruda, başvurucunun 1936Beyannamesi'ni vermiş olması şartına tabi kılınması nedeniyle mülkiyet hakkınınihlal edildiği sonucuna ulaşılmıştır. Dolayısıyla ihlalin idarenin işlemindenkaynaklandığı anlaşılmaktadır. Bununla birlikte mahkemeler de ihlaligiderememiştir.
114. Bu durumda mülkiyet hakkının ihlalinin sonuçlarınınortadan kaldırılması için yeniden yargılama yapılmasında hukuki yararbulunmaktadır. Yapılacak yeniden yargılama ise bireysel başvuruya özgüdüzenleme içeren 6216 sayılı Kanun'un 50. maddesinin (2) numaralı fıkrasınagöre ihlalin ve sonuçlarının ortadan kaldırılmasına yöneliktir. Bu kapsamda yapılmasıgereken iş, yeniden yargılama kararı verilerek Anayasa Mahkemesini ihlalsonucuna ulaştıran nedenleri gideren, ihlal kararında belirtilen ilkelere uygunyeni bir karar verilmesinden ibarettir. Bu sebeple kararın bir örneğininyeniden yargılama yapılmak üzere Danıştay Onuncu Dairesine ve Hatay 1. İdareMahkemesine gönderilmesine karar verilmesi gerekmektedir.
115. Dosyadaki belgelerden tespit edilen 1.023,90 TL harçve 9.900 TL vekâlet ücretinden oluşan toplam 10.923,90 TL yargılama giderininbaşvurucuya ödenmesine karar verilmesi gerekir.
VI. HÜKÜM
Açıklanan gerekçelerle;
A. Mülkiyet hakkının ihlal edildiğine ilişkin iddianınKABUL EDİLEBİLİR OLDUĞUNA,
B. Anayasa'nın 35. maddesinde güvence altına alınanmülkiyet hakkının İHLAL EDİLDİĞİNE,
C. Kararın bir örneğinin mülkiyet hakkının ihlalininsonuçlarının ortadan kaldırılması için yeniden yargılama yapılmak üzereDanıştay Onuncu Dairesine (E.2010/10390, K.2014/7620) ve Hatay 1. İdareMahkemesine (E.2013/280, K.2013/1863; E.2013/281, K.2013/1864) GÖNDERİLMESİNE,
D. 1.023,90 TL harç ve 9.900 TL vekâlet ücretinden oluşantoplam 10.923,90 TL yargılama giderinin başvurucuya ÖDENMESİNE,
E. Ödemenin, kararın tebliğini takiben başvurucununHazine ve Maliye Bakanlığına başvuru tarihinden itibaren dört ay içindeyapılmasına, ödemede gecikme olması hâlinde bu sürenin sona erdiği tarihtenödeme tarihine kadar geçen süre için yasal FAİZ UYGULANMASINA,
F. Kararın bir örneğinin Adalet BakanlığınaGÖNDERİLMESİNE 27/10/2022 tarihinde OYBİRLİĞİYLE karar verildi.