TÜRKİYE CUMHURİYETİ
ANAYASA MAHKEMESİ
BİRİNCİ BÖLÜM
KARAR
UĞUR ARSLAN BAŞVURUSU
(Başvuru Numarası: 2014/5673)
Karar Tarihi: 18/5/2016
BİRİNCİ BÖLÜM
KARAR
Başkan
:
Burhan ÜSTÜN
Üyeler
:
Serruh KALELİ
Nuri NECİPOĞLU
Kadir ÖZKAYA
Rıdvan GÜLEÇ
Raportör Yrd.
:
Hikmet Murat AKKAYA
Başvurucu
:
Uğur ARSLAN
Vekili
:
Av. Nurullah LAYIK
I. BAŞVURUNUN KONUSU
1. Başvuru, görevli doktorların kişisel kusurları neticesindekolunun sakat kaldığını iddia eden başvurucunun doktorlar aleyhine adli yargıdaaçtığı tazminat davasınınhusumet yokluğu nedeniylereddedilmesi, davanın uzun bir süre sonra husumet yönünden reddi nedeniyleidari yargıda dava açılabilmesinin mümkün olmaması ve davanın makul süredesonuçlandırılamaması nedenleriyle adil yargılanma hakkının; doktor hatasındankaynaklanan kalıcı sakatlık nedeniyle de kişinin maddi ve manevi varlığınıkoruma hakkının ihlal edildiğine ilişkindir.
II. BAŞVURU SÜRECİ
2. Başvuru, 21/4/2014 tarihinde Çorum 3. Asliye Hukuk Mahkemesiaracılığıyla yapılmıştır. Başvuru formu ve eklerinin idari yönden yapılan önincelemesi neticesinde belirlenen eksiklikler tamamlatılmış ve başvurununKomisyona sunulmasına engel teşkil edecek bir eksikliğinin bulunmadığı tespitedilmiştir.
3.Birinci Bölüm Birinci Komisyonunca 30/3/2015 tarihinde,başvurunun kabul edilebilirlik incelemesinin Bölüm tarafından yapılmasına kararverilmiştir.
III. OLAY VE OLGULAR
A. Olaylar
4. Başvuru formu ve eklerinde ifade edildiği şekliyle ilgiliolaylar özetle şöyledir:
5.11/8/2007 tarihinde başvurucunun kolunu cama çarpmasınedeniyle kolunda yaralanma meydana gelmiştir. Daha sonra Çorum DevletHastanesi Acil Polikliniğinde görevli Doktor M.A. tarafından başvurucununmuayenesi yapılmış ve başvurucunun iddiasına göre ilgili icapçı ortopedi veyaplastik cerrahi uzmanına haber verilmesi veya bu uzmanlar yoksa yara sütüre edilmeden (dikiş atılmadan) ilk müdahalesi yapılarakbir üst merkeze sevkinin sağlanması gerektiği hâlde davalı tarafındankendisinin hemşireye yönlendirildiği ve koluna dikiş atıldığı belirtilmiştir.Başvurucu bunun yanında Acil Serviste görevli diğer Doktor N.Ö. ile şifahi birgörüşme yapmıştır.
6. Başvurucu daha sonra kolundaki ağrılarının devam etmesinedeniyle Çorum Hasan Paşa Devlet Hastanesine gitmiştir. Başvurucunun kolundakitendonların çalışmaması nedeniyle başvurucu,ambulansla Çorum Devlet Hastanesine sevk edilmiştir.
7. Aynı gün tekrar muayenesi yapılan başvurucu, yapılacak birmüdahalenin kalmaması nedeniyle taburcu edilmiştir.
8. Başvurucunun ifadesine göre Çorum Devlet Hastanesi PlastikCerrahi Bölümünde yaklaşık bir ay sonra muayene edilmiş, Ankara'da tedaviolması gerektiği kendisine bildirilmiştir.
9. 2007 Eylül ayında tedavisi için Ankara Numune Hastanesinegiden başvurucunun ameliyatı başarılı olmamış ve kolunda herhangi bir iyileşmemeydana gelmemiştir.
10. Başvurucu bunun üzerine 11/10/2007 tarihinde ÇorumCumhuriyet Başsavcılığına giderek Acil Serviste görevli doktorlar aleyhineşikâyetçi olmuştur. Soruşturma izni verilmemesi üzerine Çorum Valiliği İl İdareKurulu kararına karşı itiraz edilmiş, Kırıkkale Bölge İdare Mahkemesinin18/4/2008 tarihli ve E.2008/46, K.2008/50 sayılı kararıyla itiraz kabul edilmiştir.Görevi kötüye kullanma suçunu işledikleri şüphesiyle açılan ceza davasısonucunda14/1/2010 tarihinde, sanık N.Ö. beraat etmiş, M.A. hakkında ise hükmünaçıklanmasının geri bırakılması kararı verilmiştir.
11. Başvurucu bunun üzerine Acil Serviste görevli Doktor M.A.hakkında Çorum 2. Asliye Hukuk Mahkemesinde haksız fiile dayalı olarak18/3/2010 tarihinde, birleşen davada ise davalı diğer Doktor N.Ö. hakkında aynısebebe dayalı olarak maddi ve manevi tazminat davası açmıştır.
12. Mahkeme 11/12/2012 tarihli ve E.2010/91, K.2012/577 sayılıkararı ile davaya konu edilen olayda doktor olarak kamu görevlisi sıfatıtaşıyan davalıların eylemleri nedeniyle adli yargıda tazminat talep edildiğihâlbuki davanın idari yargı yerinde ve idareye karşı açılması gerektiği,Yargıtay Hukuk Genel Kurulunun 1/2/2012 tarihli ve E.2011/4-592, K.2012/25sayılı kararının da aynı yönde olduğu, davalılara husumet yöneltilemeyeceğigerekçesiyle açılan davanın husumet yokluğu nedeniyle reddine hükmetmiştir.
13. Başvurucu tarafından temyiz edilen bu karar, Yargıtay 4.Hukuk Dairesinin 27/5/2013 tarihli ve E.2013/7119, K.2013/9882 sayılı ilamı ileonanmıştır.
14. Başvurucunun karar düzeltme istemi ise aynı Dairenin10/2/2014 tarihli ve E.2013/17861, K.2014/1954 sayılı ilamı ile reddedilmiştir.
15. Ret kararı 24/3/2014 tarihinde başvurucuya tebliğedilmiştir.
16. Başvurucu 21/4/2014 tarihinde bireysel başvurudabulunmuştur.
B. İlgili Hukuk
17. Anayasa’nın 40. maddesinin üçüncü fıkrası şöyledir:
“Kişinin, resmi görevliler tarafından vaki haksız işlemler sonucuuğradığı zarar da, kanuna göre, Devletçe tazminedilir. Devletin sorumlu olan ilgili görevliye rücu hakkı saklıdır.”
18. Anayasa’nın 125. maddesinin son fıkrası şöyledir:
“İdare, kendi eylem ve işlemlerinden doğanzararı ödemekle yükümlüdür.”
19. Anayasa’nın 129. maddesinin beşinci fıkrası şöyledir:
“Memurlarve diğer kamu görevlilerinin yetkilerini kullanırken işledikleri kusurlardandoğan tazminat davaları, kendilerine rücu edilmek kaydıyla ve kanunungösterdiği şekil ve şartlara uygun olarak, ancak idare aleyhine açılabilir. “
20. 14/7/1965 tarihli ve 657 sayılı Devlet Memurları Kanunu’nun13. maddesinin birinci fıkrası şöyledir:
“Kişiler kamu hukukuna tabi görevlerle ilgili olarak uğradıklarızararlardan dolayı bu görevleri yerine getiren personel aleyhine değil, ilgilikurum aleyhine dava açarlar. Ancak, Devlet dairelerine tevdi veya bu dairelercetahsil veya muhafaza edilen para ve para hükmündeki değerli kağıtların ilgilipersonel tarafından zimmete geçirilmesi halinde, zimmete geçirilen miktar,cezai takibat sonucu beklenmeden Hazine tarafından hak sahibine ödenir.Kurumun, genel hükümlere göre sorumlu personele rücu hakkı saklıdır.”
21. 6/1/1982 tarihli ve 2577 sayılı İdari Yargılama UsulüKanunu’nun 13. maddesi şöyledir:
“İdari eylemlerden hakları ihlal edilmiş olanların idari dava açmadanönce, bu eylemleri yazılı bildirim üzerine veya başka süretleöğrendikleri tarihten itibaren bir yıl ve her halde eylem tarihinden itibarenbeş yıl içinde ilgili idareye başvurarak haklarının yerine getirilmesiniistemeleri gereklidir. Bu isteklerin kısmen veya tamamen reddi halinde, bukonudaki işlemin tebliğini izleyen günden itibaren veya istek hakkında altmışgün içinde cevap verilmediği takdirde bu sürenin bittiği tarihten itibaren, davasüresi içinde dava açılabilir.
Görevli olmayan adli ve askeri yargı mercilerine açılan tam yargıdavasının görev yönünden reddi halinde sonradan idari yargı mercilerineaçılacak davalarda, birinci fıkrada öngörülen idareye başvurma şartı aranmaz.”
22. Yargıtay Hukuk Genel Kurulunun 17/10/2007 tarihli veE.2007/4-640, K.2007/725 sayılı kararı şöyledir:
“(…)
Davacı, davalının yanlış tedavi uygulaması nedeniyle eşinin ölümüneneden olduğunu ileri sürmüş; mahkemece, davanın Sağlık Bakanlığı’na karşı açılmasıgerektiği; davalıya husumet yöneltilemeyeceği gerekçe gösterilerek yazılışekilde karar verilmiştir.
‘Anayasa m. 129/5’de, memurlar ve diğer kamu görevlilerinin yetkilerinikullanırken işledikleri kusurlardan doğan tazminat davalarının, ancak idarealeyhine açılabileceği benimsenmiştir. Ne var ki, bu kural mutlak olmayıp;idari yetkilerin kullanılma alanı ile eş anlatımla, idari işlem ve eylemniteliğini yitirmemiş davranışlar ile sınırlıdır. Özellikle, haksız eylemlerde;kamu görevlisinin, Anayasa’nın bu güvencesinden yararlanma olanağıbulunmamaktadır. Somut olayda, davalının tanı ve tedavide hatalı davrandığıileri sürülerek tazminat isteminde bulunulmuştur. Şu durumda, açıkça kişiselkusura dayanılmıştır. O nedenle, Anayasa m.129/5 hükmünün göz önündetutulabilmesi söz konusu değildir. Mahkemece, işin esasının incelenmesi;davalının kişisel kusurunun bulunup bulunmadığının araştırılması ve sonucunagöre bir karar verilmesi gerekir. Açıklanan nedenlerle, yazılı şekilde kararverilmesi doğru görülmemiş ve bozmayı gerektirmiştir’ gerekçesiyle bozularakdosya yerine geri çevrilmekle, yeniden yapılan yargılama sonunda, mahkemeceönceki kararda direnilmiştir.
(…)
Hukuk Genel Kurulunca incelenerek direnme kararının süresinde temyizedildiği anlaşıldıktan ve dosyadaki kağıtlar okunduktan sonra gereği görüşüldü:
Tarafların karşılıklı iddia ve savunmalarına, dosyadaki tutanak vekanıtlara, bozma kararında açıklanan gerektirici nedenlere ve özellikle,Anayasanın 129/5 maddesi gereğince memurların vediğer kamu görevlilerinin yetkilerini kullanırken meydana gelen zararlarailişkin davaların idare aleyhine dava açılabilmesinin, eylemin hizmetkusurundan kaynaklanmış olması koşuluna bağlı bulunmasına; dava dilekçesindesıralanan maddi olguların davalının salt kişisel kusuruna dayanıldığınıgöstermesi karşısında öncelikle bu iddia doğrultusunda delillerin toplanıpdeğerlendirilerek sonuca varılmasının gerekmesine; Hukuk Genel Kurulu’nun15.11.2000 gün ve 2000/4-1650 E. 2000/1690 K; 26.09.2001 gün ve 2001/4-595 E. 2001/643K.; 29.03.2006 gün ve 2006/4-86 E. 2006/111 K.; 20.09.2006 gün ve 2006/4-526 E.2006/562 K. Sayılı ilamlarında da aynı ilkenin vurgulanmış olmasına göre, HukukGenel Kurulu’nca da benimsenen Özel Daire bozma kararına uyulmak gerekirken,önceki kararda direnilmesi usul ve yasaya aykırıdır.”
23. Yargıtay Hukuk Genel Kurulunun 1/2/2012 tarihli veE.2011/4-592, K.2012/25, sayılı kararı şöyledir:
“…
…gerek Anayasa, gerekse Devlet Memurları Kanunu’nda yer alandüzenlemelerin, memur ve kamu görevlisinin sorumluluğunu ortadan kaldırmadığı;daha sonra ilgilisine rücu edilmek üzere ilk etapta devletin sorumluluğunagiderek, mağdura zararını daha iyi bir şekilde giderecek bir muhatap vetereddütsüz bir yargı yolu sağladığı; bugünekadar ki uygulamada, kamu personelinin mali sorumluluğunuçözmekiçin “hizmet kusuru” ve “kişisel kusur” ayrımına gidilmiş olmasının yerindeolmadığı, zira yasada böyle bir unsur bulunmayıp; bunun tamamen idare ile memurarasında görülecek rücu davasının sorunu olduğu; öte yandan, Anayasa’nın129/5 maddesinde sayılan görevlinin görevini yerine getirirken veya yetkilerinikullanırken kasten islediği eylemin bu koruma altına girip girmeyeceğineilişkin olarak da, yasanın “kusur” ifadesi kullanması karşısında eylemin kastenveya ihmalen işlenmesine bakılmaksızın idareninsorumluluğuyla güvence altına alındığı, ceza mahkemesinde yargılanmasının hattaceza almasının dahi öneminin bulunmadığı, bunun da ancak rücu davasında dikkatealınacağı; sonuçta, memur ve kamu görevlisinin görevi sırasında hizmetaraçlarını kullanarak yaptığı eylem ve işlemlerine ilişkin kişisel kusurununkasti suç niteliği taşısa bile hizmet kusuru oluşturacağı bu nedenle açılacakdavanın idare aleyhine açılması gerektiği; görev yapılan yerde dahi olsa memurve kamu görevlisinin yaptığı iş ile ilgisi olmayan eylemlerin varlığı halindeise bu eylemden memurun kişisel olarak sorumlu tutulacağı, bu nedenle açılacakdavaların da ancak adli yargıda ve kamu görevlisi veya memur aleyhineaçılabileceği, ilke olarak oyçokluğu ile kabul edilmiştir.
…”
24. Danıştay Onbeşinci Dairesinin13/2/2014 tarihli ve E.2013/10851, K.2014/752 sayılı kararı şöyledir:
“…
… davacının 30.04.2010 tarihinde A. Y. Ankara Onkoloji Eğitim veAraştırma Hastanesi'nde yapılan ameliyatta hatalı tıbbi müdahale yapıldığındanbahisle 04.05.2011 tarihinde Ankara 20. Asliye Hukuk Mahkemesi'nde ilgilidoktorlar aleyhine dava açtığı, davanın 10.04.2012 tarih ve E:2011/229,K:2012/158 sayılı kararla "Pasif Husumet Yokluğu" nedeniylereddedildiği, söz konusu bu kararın 16.11.2012 tarihinde kesinleştiği,davacının 26.12.2012 tarihinde Sağlık Bakanlığı'na 200.00,000-TL maddi,200.000,00-TL manevi tazminatın tarafına ödenmesi istemiyle başvurudabulunduğu, başvurusunun zımnen reddedilmesi üzerine, tarafına 100.000,00-TLmanevi ve 100.000,00-TL maddi olmak üzere toplam 200.000,00-TL tazminatınameliyat tarihinden itibaren ödenmesine karar verilmesi istemiyle bakılmaktaolan davanın açıldığı anlaşılmaktadır.
Mahkemece, Asliye Hukuk Mahkemesinde davanın açıldığı tarih eylemin idariliğinin öğrenildiği tarih olarak kabul edilerek butarihten itibaren idareye başvuruda bulunulmadığı gerekçesiyle davanın süreaşımı nedeniyle reddine karar verilmişse de; davacı Asliye Hukuk Mahkemesindeaçmış olduğu davada verilen karar sonucunda eylemin idariliğiniöğrenmiş olup husumet yokluğu nedeniyle davanın reddine dair verilen kararınkesinleştiği 16.11.2012 tarihinden itibaren 2577 sayılı Kanunun 13. maddesiuyarınca 1 yıllık dava açma süresinin başladığının kabulü gerekmektedir.”
25. Danıştay Onbeşinci Dairesinin20/2/2014 tarihli ve E.2013/11650, K.2014/1022 sayılı kararı şöyledir:
“…
… davacının, 2004 yılının ağustos ayında bisikletten düşerekyaralanması üzerine kaldırıldığı Konya Numune Hastanesi'nde yapılan tedavi veameliyatından sonra iyileşememesi sonucunda başvurduğu Konya Eğitim veAraştırma Hastanesi'nden 13/05/2010 tarihinde aldığı rapordan %26,9 oranındaözürlü olduğunu öğrendiği, davacının ameliyatı gerçekleştiren doktor S. S.aleyhine tazminat istemiyle 08/02/2011 tarihinde Konya 2. Asliye HukukMahkemesi'nin 2011/75 sayılı esasına kayıtlı olarak açtığı davanın 14/06/2012tarih ve E:2011/75, K:2012/585 sayılı kararla anılan davanın idareye karşıaçılması gerektiğinden husumet nedeniyle reddedildiği ve bahsi geçen kararın Yargıtay4. Hukuk Dairesi'nin 09/11/2012 tarih ve E:2012/15934, K:2012/16599 sayılıkararıyla onanarak kesinleşmesi üzerine davalı idare aleyhine bakılmakta olandavanın açıldığı anlaşılmaktadır.
Buna göre, davacının Konya Eğitim ve Araştırma Hastanesi'nden13/05/2010 tarihinde aldığı rapordan %26,9 oranında özürlü olduğunu öğrendiği,bunun üzerine 08/02/2011 tarihinde ameliyatı gerçekleştiren doktor aleyhinetazminat istemiyle Konya 2. Asliye Hukuk Mahkemesi'nde açılan davanın husumetyokluğu nedeni ile reddedilerek buna ilişkin kararın 09/11/2012 tarihindekesinleştiği, davacının söz konusu kararın kesinleşmesiyle birlikte eylemi veeylemin idareye atfedilebilir olduğunu öğrendiği 09/11/2012 tarihinden itibaren1 yıl içinde, 08/05/2013 tarihinde açtığı davada süre aşımı bulunmamakta olup;İdare Mahkemesince, davanın esası hakkında bir karar verilmesi gerekirken,davanın süre aşımı yönünden reddi yolunda verilen kararda usul hükümlerineuygunluk görülmemektedir.”
26. Danıştay Onuncu Dairesinin 13/12/2006 tarihli veE.2005/8406, K.2006/7137 sayılı kararı şöyledir:
“…
… davacılar murisi M. A.'nın, 20.2.1997tarihinde su kuyusuna düşerek ölmesi üzerine, kuyunun bulunduğu taşınmazınsahibi olarak bilinen şahıslar aleyhine Bartın 2. Asliye Hukuk Mahkemesinde, 28.5.1999tarihinde açılan maddi tazminat davasında, anılan mahkemece, 6.6.2002 tarihindeverilen kararla, kuyunun bulunduğu yerin Karayolları Genel Müdürlüğüncekamulaştırıldığı ve bu nedenle davalıların meydana gelen olaydasorumluluklarının bulunmadığı gerekçesiyle husumet yönünden davanınreddedildiği, bu kararın temyizi üzerine Yargıtay 4. Hukuk Dairesince, haksızeylem nedeniyle sorumlu kişilerin tespit edilerek hüküm kurulması gerektiğigerekçesiyle mahkeme kararının bozulduğu, davacılar tarafından, söz konusukararın düzeltilmesi istemiyle yapılan başvurunun aynı dairece reddedildiği vebu kararın Asliye Hukuk Mahkemesi kayıtlarına 10.10.2003 tarihinde girdiği,daha sonra davacılar tarafından Bartın 2. Asliye Hukuk Mahkemesinde, bu kezKarayolları Genel Müdürlüğüne karşı, 2.3.2004 tarihinde tazminat davasıaçıldığı, açılan iki davayı birleştiren Bartın 2. Asliye Hukuku Mahkemesince,kuyunun bulunduğu taşınmazın Karayolları Genel Müdürlüğüncekamulaştırıldığından, zararın doğmasına bu idarenin hizmet kusurunun nedenolduğu gerekçesiyle, davanın taşınmaz sahibi olarak bilinen şahıslara yönelikkısmının reddine, Karayolları Genel Müdürlüğüne yönelik kısmının ise idariyargıda görülmek üzere, idare mahkemesine gönderilmesine karar verildiği, bukararın 18.7.2005 tarihinde kesinleşmesi üzerine, 5.8.2005 tarihinde,Karayolları Genel Müdürlüğüne karşı idare mahkemesinde, maddi ve manevizararların tazmini istemiyle görülmekte olan davanın açıldığı anlaşılmaktadır.
Dava konusu olayda, eylemin idariliğinin, davacılarmurisinin ölümüne neden olan kuyunun bulunduğu yerin, Karayolları GenelMüdürlüğünce kamulaştırıldığı gerekçesiyle, gerçek kişiler aleyhine açılandavanın, Bartın 2. Asliye Hukuk Mahkemesince, husumet yönünden reddine ilişkinkararın kesinleştiği, 10.10.2003 tarihinde ortaya çıktığı kuşkusuzdur.
Bu duruma göre, kuyunun bulunduğu taşınmazın sahibi olarak bilinenşahıslar aleyhine 28.5.1999 tarihinde açılan maddi tazminat davası sonucunda,Bartın 2. Asliye Hukuk Mahkemesince, 6.6.2002 tarihinde, kuyunun bulunduğuyerin Karayolları Genel Müdürlüğünce kamulaştırıldığı ve bu nedenle davalılarınmeydana gelen olayda sorumluluklarının bulunmadığı gerekçesiyle husumetyönünden davanın reddi yolunda verilen kararın kesinleştiği tarih olan10.10.2003 tarihinde eylemin idariliğininbelirlendiği, bu tarihten itibaren, 2577 sayılı Yasa'nın 13. maddesindeöngörülen 1 yıllık süre içinde,2.3.2004 tarihinde adli yargı yerinde davaaçıldığı, bu davanın idare mahkemesinde görülmesi gerektiği gerekçesiyle görevyönünden reddine ilişkin kararın, 18.7.2005 tarihinde kesinleşmesi üzerine,5.8.2005 tarihinde Karayolları Genel Müdürlüğüne karşı idare mahkemesindeaçılan bu davanın süresinde kabul edilerek, işin esasının incelenmesigerekirken, süre aşımı bulunduğu gerekçesiyle davanın reddi yolunda verilentemyize konu kararda hukuki isabet görülmemiştir.”
27. Danıştay Onuncu Dairesinin 4/11/2011 tarihli ve E.2008/7182,K.2011/4711 sayılı kararı şöyledir:
“…
Bir eylemin idariliği ve doğurduğu zarar bazıdurumlarda eylemin gerçekleşmesiyle, kimi zaman da değişik araştırma veincelemelerden, hatta ceza davalarından sonra ortaya çıkabilmektedir.
Özelikle, kamu görevlilerinin idari tasarrufta bulunurken uyulmasızorunlu görülen kurallara uymamaları nedeniyle kendilerine izafe edilebileceknitelikte olmakla birlikte, resmi yetkilerin kullanımı sırasında gerçekleştiğiiçin idaresinden de ayrılamayan görev kusurlarından doğan zararın tazminiistemiyle açılacak tam yargı davalarında eylemin idariliği,zararın, kamu görevlisinin kişisel kusurundan mı, görev kusurundan mıkaynaklandığının ceza muhakemesi sonucunda belirlenmesiyle ortayaçıkabilmektedir.
Bu nedenlerle, 2577 sayılı Kanun’un 13. maddesinde öngörülen 1 ve 5yıllık sürelerin eylemin idariliğinin ve doğurduğuzararın ortaya çıktığı tarihten itibaren hesaplanması zorunludur. Aksi yorumun,dava açma yolunun kullanımını güçleştirerek hak arama hürriyetini olumsuzetkileyeceğini belirtmek gerekir. Anılan Yasa hükmünde öngörülen tam yargıdavalarının, idari eylem nedeniyle uğranılan zararın tazminine yönelik olmasısebebiyle davanın açılabilmesi için eylemin idariliğininve yol açtığı zararın ortaya çıkması zorunludur.
Dosyanın incelenmesinden, davacının eşinin yaralanması üzerine kaldırıldığıSalihli Devlet Hastanesinde 24.4.2004 tarihinde ölümünün gerçekleştiği, acilservis personelinden doktor S.T. hakkında taksirle bir kişiyi öldürme suçunuişlediğinden bahisle 25.9.2006 günlü iddianame ile açılan ceza davasınınsürdüğü, davacının ise iddianamenin 13.10.2006 tarihinde tebliğ edilmesiüzerine 8.10.2007 gününde maddi ve manevi tazminat talebiyle davalı idareyeyaptığı başvurunun 27.11.2007 tarihinde tebliğ edilen 20.11.2007 günlü işlemlereddi sonrasında 25.1.2008 tarihinde dava açtığı anlaşılmaktadır.
Bu durumda, eylemin idariliğinin S.T.hakkında açılan ceza davasında verilecek kararın kesinleştiği tarihte ortayaçıkabileceği dikkate alındığında, iddianamenin tebliği üzerine yapılanbaşvurunun reddi sonrasında açılan davada süre aşımı, davanın süre aşımıbakımından reddi yolunda verilen Mahkeme kararında ise hukuksal isabetbulunmadığı sonucuna ulaşılmaktadır.”
IV. İNCELEME VE GEREKÇE
28. Mahkemenin 18/5/2016 tarihinde yapmış olduğu toplantıdabaşvuru incelenip gereği düşünüldü:
A. Başvurucunun İddiaları
29. Başvurucu, doktorların kişisel kusurlarına dayalı olarakaçtığı tazminat davasının son yıllardaki içtihat değişiklikleri nedeniyledoğrudan kamu görevlisine dava açılamayacağı gerekçesiyle haksız olarakhusumetten reddedildiğini,doktor hatası nedeniylesağlıklı bir yaşam sürmesinin engellenmiş olduğunu, bu süreçte maddi ve manevizarara uğradığını belirterek makul sürede yargılanma hakkının, hak aramahürriyetinin, hukuki belirlilik, istikrar, öngörülebilirlik ve haklı beklentiilkeleri ile adil yargılanma hakkının ve vücut dokunulmazlığının ihlaledildiğini ileri sürmüş; tazminat talebinde bulunmuştur.
B. Değerlendirme
30. Başvurucu, başvuru harcını yatıramayacağını belirterek adliyardım talebinde bulunmuş ise de başvuru harcını yatırdığı anlaşılmasısebebiyle bu konuda bir karar almaya gerek görülmemiştir.
31. Başvurucu, tıbbi ihmali bulunduğunu belirttiği doktorhakkında açtığı tazminat davasının sonucundan, bu davanın makul süredesonuçlandırılamamasından, davanın uzun bir süre sonra husumet yönünden reddinedeniyle idari yargıda dava açma hakkını kaybetmesinden ve görevli doktorunihmali sebebiyle vücut bütünlüğünün zarar görmesinden şikâyet etmektedir.Anayasa Mahkemesi, olayların başvurucu tarafından yapılan hukuki nitelendirmesiile bağlı olmayıp olay ve olguların hukuki tavsifini kendisi takdir eder (Tahir Canan, B. No: 2012/969, 18/9/2013, §16). Başvurucunun iddiaları, Anayasa'nın 17. maddesinin birinci fıkrası veAnayasa’nın 36. maddesinde tanımlanan adil yargılanma hakkı kapsamında dörtbaşlık altında incelemiştir.
1. Yargılamanın Sonucuİtibarıyla Adil Olmadığına İlişkin İddia
32. Anayasa’nın 148. maddesinin dördüncü fıkrası şöyledir:
“Bireysel başvuruda, kanun yolunda gözetilmesi gereken hususlardainceleme yapılamaz.”
33. 30/3/2011 tarihli ve 6216 sayılı Anayasa MahkemesininKuruluşu ve Yargılama Usulleri Hakkında Kanun’un 48. maddesinin (2) numaralıfıkrası şöyledir:
“Mahkeme, … açıkça dayanaktan yoksun başvuruların kabul edilemezliğinekarar verebilir.”
34. 6216 sayılı Kanun'un 48. maddesinin (2) numaralı fıkrasındaaçıkça dayanaktan yoksun başvuruların Mahkemece kabul edilemezliğine kararverilebileceği belirtilmiştir. Anayasa'nın 148. maddesinin dördüncü fıkrasındaise açıkça dayanaktan yoksun başvurular kapsamında değerlendirilen, kanunyolunda gözetilmesi gereken hususlara ilişkin şikâyetlerin bireysel başvurudaincelenemeyeceği kurala bağlanmıştır.
35. Anılan kurallar uyarınca ilke olarak derece mahkemeleriönünde dava konusu yapılmış maddi olay ve olguların kanıtlanması, delillerindeğerlendirilmesi, hukuk kurallarının yorumlanması ve uygulanması ile derecemahkemelerince uyuşmazlıkla ilgili varılan sonucun esas yönünden adil olupolmaması bireysel başvuru incelemesine konu olamaz. Bunun tek istisnası, derecemahkemelerinin tespit ve sonuçlarının adaleti ve sağduyuyu hiçe sayan tarzdabariz takdir hatası veya açık keyfîlik içermesi ve budurumun kendiliğinden bireysel başvuru kapsamındaki hak ve özgürlükleri ihlaletmiş olmasıdır. Bu çerçevede kanun yolu şikâyeti niteliğindeki başvurular,derece mahkemesikararları bariz takdir hatası veya açık keyfîlikiçermedikçe Anayasa Mahkemesince incelenemez (NecatiGündüz ve Recep Gündüz, B. No: 2012/1027, 12/2/2013, § 26).
36. Başvurucu; kişisel kusur ile kolunun sakat kalmasına sebepolan doktorlar aleyhine açtığı tazminat davasının öngörülemez şekilde husumetyokluğu nedeniyle reddedildiğini, Yargıtayıniçtihatlarının belli olduğunu, bu durumun hukuka ve adalete olan güveninisarstığını belirterek adil yargılanma hakkının ihlal edildiğini ilerisürmüştür.
37. Yukarıda yer verilen iddialar dikkate alındığındabaşvurucunun açtığı davanınhusumet yönündenreddedilmesinden şikâyet ettiği anlaşılmaktadır. Başvurucu Yargıtayiçtihatlarının ne olduğunu, nasıl bir değişiklik izlendiğini başvuru formundabelirtmemesine rağmen benzer yönden açılan davaların kabul edildiği yönündesoyut bir iddia ileri sürmektedir. Bu durumda başvuru konusu şikâyetin içtihatdeğişikliği doğrultusunda verilen husumet yönünden ret kararına ilişkin olduğu anlaşılmıştır.
38. Yargıtay 1/2/2012 tarihinden önceki içtihatlarında kamugörevlilerinin görevi sırasında hizmet araçlarını kullanarak üçüncü bir kişiyezarar vermeleri hâlinde “hizmet kusuru” ve “kişisel kusur” ayrımına gitmiş vekamu görevlisine karşı kişisel kusuruna dayanılarak adli yargıda tazminatdavası açılabilmesini kabul etmiştir (Benzer yöndeki Yargıtay Hukuk GenelKurulu kararı için bkz. § 22). Yargıtay Hukuk Genel Kurulunun 1/2/2012 tarihlikararları ile anılan içtihattan dönülmüş ve kamu görevlilerinin mali sorumluluğunuçözmek için “hizmet kusuru” ve “kişisel kusur”ayrımına gidilmesinin yerinde olmadığı, kamu görevlilerinin görevi sırasındahizmet araçlarını kullanarak yaptıkları eylem ve işlemlere ilişkin kişiselkusurlarının kasti suç niteliği taşısa bile hizmet kusuru oluşturacağı, bunedenle açılacak davanın idare aleyhine açılması gerektiği, görev yapılan yerdedahi olsa kamu görevlilerinin yaptıkları iş ile ilgisi olmayan eylemlerinvarlığı hâlinde ise bu eylemden kamu görevlilerinin kişisel olarak sorumlututulacağı, bu nedenle açılacak davaların da ancak adli yargıda ve kamugörevlileri aleyhine açılabileceği kabul edilmiştir ( Yargıtay Hukuk GenelKurulu kararı için bkz. § 23).
39. Somut olayda başvurucu, tedavi olduğu Hastanede görevli doktorlarınhaksız eylemi nedeniyle kolunun sakat kaldığını belirterek bu kişiler aleyhineÇorum 2. Asliye Hukuk Mahkemesinde maddi ve manevi tazminat davası açmıştır.Mahkeme, Yargıtay Hukuk Genel Kurulunun 1/2/2012 tarihli içtihadı doğrultusundakamu görevlilerinin yetkilerini kullanırken işledikleri kusurlardan doğantazminat davalarının kamu görevlileri aleyhine değil ancak kamu idaresialeyhine açılabileceği gerekçesiyle görevli doktor hakkında açılan davanınhusumet yokluğu nedeniyle reddine karar vermiştir. Mahkeme,“hizmet kusuru” ile “hizmetten ayrılabilirkişisel kusur” kavramlarını ilgili hukuk kuralları çerçevesinde yorumlayaraksomut olayda hizmetten ayrılabilir kişisel kusurdan bahsetmenin mümkün olmadığısonucuna ulaşmıştır. Temyiz edilen karar, Yargıtay 4. Hukuk Dairesinin27/5/2013 tarihli ilamı ile usul ve yasaya uygun bulunarak onanmıştır.
40. Bireylerin makul güvenlerinin korunması ve hukuki güvenlikilkesi, içtihadın değişmezliği şeklinde bir hak bahşetmemektedir. Mahkemelerinyorumlarında dinamik ve evirilen bir yaklaşımın sürdürülememesi, reform ya dagelişimi engelleyeceğinden kararlardaki değişim, adaletin iyi idaresineaykırılık teşkil etmez (Türkan Bal [GK],B. No: 2013/6932, 6/1/2015, § 54).
41. Mahkeme içtihatlarındaki değişme, yargı organlarının takdiryetkisi kapsamında kalmakta olup böyle bir değişiklik özü itibarıyla öncekiçözümün tatminkâr bulunmaması anlamına gelir (TürkanBal, § 55). Bu bağlamda Yargıtay, kamu görevlilerinin yetkilerinikullanırken işledikleri kusurlardan doğan tazminat davalarının kamu görevlilerialeyhine mi yoksa ilgili kamu idaresi aleyhine mi açılması gerektiği hususundagerekçesini açıklamak suretiyle içtihat değişikliğine gitmiş ve başvurucunungörevli doktor aleyhine açtığı dava, söz konusu içtihat doğrultusunda husumetyönünden reddedilmiştir.
42. Mahkemenin gerekçesi ve başvurucunun iddialarıincelendiğinde iddiaların özünün derece mahkemesi tarafından delillerindeğerlendirilmesinde ve hukuk kurallarının yorumlanmasında isabet olmadığına veesas itibarıyla yargılamanın sonucuna ilişkin olduğu anlaşılmaktadır.
43. Başvurucu; yargılama sürecinde karşı tarafın sunduğudeliller ve görüşler hakkında bilgi sahibi olamadığına, kendi delillerini ve iddialarınısunma olanağı bulamadığına, karşı tarafça sunulan delillere ve iddialara etkilibir şekilde itiraz etme fırsatı bulamadığına ya da uyuşmazlığın çözümekavuşturulmasıyla ilgili iddialarının Derece Mahkemesi tarafındandinlenmediğine ilişkin bir bilgi ya da kanıt sunmadığı gibi Mahkemeninkararında bariz takdir hatası veya açık keyfîlikoluşturan herhangi bir durum da tespit edilememiştir.
44. Açıklanan nedenlerle başvurucu tarafından ileri sürüleniddiaların kanun yolu şikâyeti niteliğinde olduğu, Derecemahkemesi kararlarının bariz takdir hatası veya açık keyfîlikde içermediği anlaşıldığından başvurunun bu kısmının diğer kabul edilebilirlikkoşulları yönünden incelenmeksizin açıkçadayanaktan yoksun olması nedeniyle kabul edilemez olduğuna kararverilmesi gerekir.
b. Mahkemeye ErişimHakkının İhlal Edildiğine İlişkin İddia
45. Başvurucu, Yargıtay Hukuk Genel Kurulu içtihatlarıdoğrultusunda adli yargıda açtığı tazminat davasının içtihat değişikliğinedeniyle husumet yönünden reddine karar verildiğini, açtığı davanın uzun birsüre geçtikten sonra husumet yönünden reddedilmesi nedeniyle idari yargıda davaaçabilmesinin de mümkün olmadığını belirterek hak arama hürriyetinin ihlaledildiğini ileri sürmüştür.Başvurucunun bu iddiası,uyuşmazlığı idari yargı önüne taşıyabilmesi ile ilgili olduğundan mahkemeyeerişim hakkı kapsamında değerlendirilmiştir.
46. Anayasa’nın 36. maddesinin birinci fıkrası şöyledir:
“Herkes, meşru vasıta ve yollardan faydalanmaksuretiyle yargı mercileri önünde davacı veya davalı olarak iddia ve savunma ileadil yargılanma hakkına sahiptir.”
47. Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin (Sözleşme) kenarbaşlıklı 6. maddesinin (1) numaralı fıkrası şöyledir:
“Herkes medeni hak ve yükümlülükleri ileilgili uyuşmazlıklar ya da cezai alanda kendisine yöneltilen suçlamalarkonusunda karar verecek olan, kanunla kurulmuş bağımsız ve tarafsız bir mahkemetarafından davasının makul bir süre içinde, hakkaniyete uygun ve açık olarakgörülmesini istemek hakkına sahiptir.”
48. Adil yargılanma hakkının en temel unsurlarından biri olanmahkemeye erişim hakkı, bir uyuşmazlığı mahkeme önüne taşıyabilmek veuyuşmazlığın etkili bir şekilde karara bağlanmasını isteyebilmek anlamınagelmektedir (Özkan Şen, B. No:2012/791, 7/11/2013, § 52). Hukuki konularda mahkemelerde dava açma hakkıanlamına gelen mahkemeye erişim hakkı "mahkemeye gitme hakkı"nıda kapsamaktadır (Hüseyin Sezen,B. No: 2013/1793, 18/9/2014, § 47). Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM),mahkemeye etkili erişim hakkını “hukukun üstünlüğü” ilkesinin temelunsurlarından biri olarak kabul etmekte ve mahkemeye etkili erişim hakkınınmahkemeye başvuru konusunda tutarlı bir sistemin var olmasını ve dava açmakisteyen kişilerin mahkemeye ulaşmada açık, pratik ve etkili fırsatlara sahipolmasını gerektirdiğini ifade etmektedir. Bu sebeple hukuki belirsizliklerin yada uygulamadaki belirsizliklerin tarafların mahkemeye erişimine zarar verdiğidurumlarda bu hakkın ihlal edildiğine karar verilmektedir (Hüseyin Gönel,B. No: 2013/2491, 17/7/2014, § 35).
49. Somut olayda başvurucunun Yargıtay Hukuk Genel Kuruluiçtihatları doğrultusunda görevli doktorun kişisel kusuruna dayanarak adliyargıda açtığı tazminat davası,kamugörevlilerinin yetkilerini kullanırken işledikleri kusurlardan doğan tazminatdavalarının kamu görevlileri aleyhine değil ancak kamu idaresi aleyhineaçılabileceği gerekçesiyle husumet yönünden reddedilmiştir. Başvurucu, anılankararın dava tarihinden yaklaşık iki yıl sonra verilmesi nedeniyle idariyargıda dava açma hakkını kaybettiğini, bu sebeple mahkemeye erişim hakkınınihlal edildiğini ileri sürmüştür.
50. Başvurucu, husumet yokluğu nedeniyle verilen ret kararınınardından idari yargıda tam yargı davası açma yoluna gitmemiş; idari yargıda tamyargı davası açmasının mümkün olmadığını belirterek doğrudan bireysel başvurudabulunmuştur. Bu durumda başvurucunun dava konusu uyuşmazlığı idari yargı önünetaşıyabilmesinin öngörülebilir bir durum olup olmadığı incelenmelidir.
51. 2577 sayılı Kanun’un “Doğrudandoğruya tam yargı davası açılması” başlıklı 13. maddesinin birincifıkrası “İdari eylemlerden hakları ihlaledilmiş olanların idari dava açmadan önce, bu eylemleri yazılı bildirim üzerineveya başka suretle öğrendikleri tarihten itibaren bir yıl ve her halde eylemtarihinden itibaren beş yıl içinde ilgili idareye başvurarak haklarının yerinegetirilmesini istemeleri gereklidir. Bu isteklerin kısmen veya tamamen reddihalinde, bu konudaki işlemin tebliğini izleyen günden itibaren veya istekhakkında altmış gün içinde cevap verilmediği takdirde bu sürenin bittiğitarihten itibaren, dava süresi içinde dava açılabilir.” şeklindedir.
52. Danıştayın yerleşik içtihatlarında2577 sayılı Kanun’un 13. maddesinde öngörülen bir ve beş yıllık sürelerineylemin idariliğinin ve yol açtığı zararın ortayaçıkması ile başlayacağı, eylemin idariliği ve yolaçtığı zararın ise bazen eylemin yapılmasıyla birlikte ortaya çıktığı bazen dedeğişik araştırma ve inceleme sonucu çok sonra ortaya çıkabildiği, eylemin idariliğinin sonradan ortaya çıktığı durumlarda 2577 sayılıKanun ile öngörülen bir ve beş yıllık sürelerin bu tarihten itibarenhesaplanması gerektiği, aksi bir yorumun dava açma yolunun kullanımınıgüçleştirerek hak arama hürriyetini olumsuz şekilde etkileyeceğibelirtilmektedir. Danıştay, yerleşik içtihatları ile uyumlu olarak kamugörevlilerinin kamu hizmetini yürütürken üçüncü kişilere vermiş olduklarızararlar nedeniyle kamu görevlileri aleyhine adli yargıda açılan tazminatdavalarında ve adli yargı mercilerince davalının hasım sıfatının bulunmadığıgerekçesiyle verilen ret kararlarında da aynı içtihadı benimsemiş; eylemin idariliğinin, adli yargı mercilerince husumet yokluğunedeniyle verilen ret kararının kesinleşmesiyle birlikte ortaya çıktığını, budurumlarda husumet yokluğu nedeniyle verilen ret kararlarının kesinleşmesindenitibaren bir yıl içinde 2577 sayılı Kanun’un 13. maddesi uyarınca tam yargıdavası açılabileceğini kabul etmiştir (bkz. §§ 24-27).
53. Görevli doktorun kişisel kusuruna dayanarak başvurucununadli yargıda açtığı davada verilen husumet yönünden ret kararının gerekçesinde,kamu görevlilerinin yetkilerini kullanırken işledikleri kusurlardan doğantazminat davalarının kamu görevlileri aleyhine değil ancak kamu idaresialeyhine açılabileceğinin belirtildiği dikkate alındığında başvurucunun 2577sayılı Kanun’un 13. maddesi uyarınca Danıştayınyukarıda yer verilen içtihatları doğrultusunda ilgili kamu idaresi aleyhine tamyargı davası açmasının öngörülebilir bir durum olduğu anlaşılmaktadır. Ancakbaşvurucu, idari yargıda tam yargı davası açmak yerine dava açma hakkınıkaybettiğini belirterek doğrudan bireysel başvuruda bulunmuştur. Bu durumdaDanıştay içtihatlarına göre adli yargı mercilerince husumet yokluğu nedeniyleverilen ret kararlarının kesinleşmesinden itibaren bir yıl içinde 2577 sayılıKanun’un 13. maddesi uyarınca idari yargıda tam yargı davası açılması mümkün veöngörülebilir iken somut başvuruda mahkemeye erişim hakkına yönelik bir ihlalinbulunmadığının açık olduğu sonucuna ulaşılmıştır.
54. Açıklanan nedenlerle başvurucunun mahkemeye erişim hakkınailişkin iddiası yönünden bir ihlalin olmadığı açık olduğundan başvurunun bukısmının diğer kabul edilebilirlik şartları yönünden incelenmeksizin açıkça dayanaktan yoksun olması nedeniylekabul edilemez olduğuna karar verilmesi gerekir.
c. Anayasa’nın 17.Maddesinin İhlal Edildiğine İlişkin İddia
55. Başvurucu, görevli doktorun ihmali sebebiyle kolunun sakatkaldığını belirterek Anayasa’nın 17. maddesinde tanımlanan, kişinin maddi vemanevi varlığının korunması hakkının ihlal edildiğini ileri sürmüştür.
56. Anayasa’nın 17. maddesinin birinci fıkrası şöyledir:
“Herkes, yaşama, maddi ve manevi varlığınıkoruma ve geliştirme hakkına sahiptir.”
57. Anılan Anayasa hükmü ile kişinin maddi ve manevi varlığının bütünlüğü, gerek kamusal yetkilerle donatılmış kişileringerekse özel kişilerin müdahalelerine karşı güvence altına alınmıştır. Buçerçevede devletin, egemenlik alanında yaşayan ve kontrolü altında bulunankişilerin maddi ve manevi varlıklarına yönelen müdahaleleri önleme, önlenememişolan müdahalelere yönelik olarak da gerekli soruşturma, kovuşturma, failleritespit edip cezalandırma ve gerektiğinde bundan doğan zararları etkili birşekilde bizzat karşılama veya sorumlularına karşılatma yükümlülüğübulunmaktadır. Kişilerin vücut bütünlüğüne yapılan bir müdahaleden doğanzararlara yönelik etkili bir tazminin sağlanamadığı ve bu çerçevede devletin,Anayasa’nın 17. maddesinden doğan koruma yükümlülüğünü yerine getirmediğidurumlarda, kişinin vücut bütünlüğünün korunduğundan söz edilemez (Özkan Şen, § 40).
58. Anayasa’nın 148. maddesinin üçüncü fıkrası ile 30/3/2011tarihli ve 6216 sayılı Anayasa Mahkemesinin Kuruluşu ve Yargılama UsulleriHakkında Kanun’un 45. maddesinin (2) numaralı fıkrası uyarınca temel hak veözgürlüklerin ihlaline neden olduğu ileri sürülen işlem, eylem ya da ihmal içinkanunda öngörülmüş idari ve yargısal başvuru yollarının tamamının bireyselbaşvuru yapılmadan önce tüketilmiş olması gerekir.
59. Bireysel başvurunun ikincil niteliği gereği başvurucunun,ihlal iddialarını öncelikle yetkili idari ve yargısal mercilere usulüne uygunolarak iletmesi, bu konuda sahip olduğu bilgi ve delilleri zamanında sunması,dava ve başvurusunu takip etmek için gerekli özeni göstermesi gerekir (Mustafa Bülent Erten, B. No: 2012/649,26/3/2013, §§ 18, 19).
60. Başvuruya konu olayda kolunun sakat kalmasına sebep olduğuiddiasıyla görevli doktor aleyhine başvurucu tarafından Çorum 2. Asliye HukukMahkemesinde tazminat davası açıldığı, Çorum 2. Asliye Hukuk Mahkemesinin11/12/2012 tarihli kararı ile Anayasa’nın 129. maddesinin beşinci fıkrası ve657 sayılı Kanun’un 13. maddesi uyarınca kamu görevlilerinin yetkilerinikullanırken işlemiş oldukları kusurlu davranışlarından dolayı açılacak tazminatdavalarının ilgili kamu görevlisine değil kamu idaresi aleyhine açılabileceğibelirtilerek başvurucunun davasının husumet yokluğu nedeniyle reddine kararverildiği, uyuşmazlığın esastan incelenmeyerek husumetin yanlış yöneltildiğitespitine dayalı olarak talebin Mahkemece reddedildiği anlaşılmaktadır. Başvurucutarafından açılan davanın esası hakkında Derece Mahkemelerince bir incelemeyapılmadığı ve husumetin yanlış yöneltildiği gerekçesiyle davanın reddine kararverildiği dikkate alındığında somut olayda Anayasa Mahkemesine bireyselbaşvuruda bulunabilmek için etkili başvuru yollarının tüketilmesi koşulununyerine getirildiği söylenemez.
61. Danıştay içtihatlarına göre adli yargı mercilerince husumetyokluğu nedeniyle verilen ret kararlarının kesinleşmesinden itibaren bir yıliçinde 2577 sayılı Kanun’un 13. maddesi uyarınca idari yargıda tam yargı davasıaçılması mümkün iken başvurucu, idari yargıda tam yargı davası açmamıştır(Danıştay kararları için bkz. §§ 24-27).
62. Açıklanan nedenlerle ihlal iddiasına ilişkin olarak etkilibaşvuru yollarının tüketilmemiş olduğu anlaşıldığından başvurunun bu kısmınındiğer kabul edilebilirlik şartları yönünden incelenmeksizin başvuru yollarının tüketilmemiş olmasınedeniyle kabul edilemez olduğuna karar verilmesi gerekir.
d. Yargılamanın Makul Sürede Tamamlanmadığınaİlişkin İddia
63. Başvurucu, Çorum 2.Asliye Hukuk Mahkemesinde açtığı tazminatdavasının makul sürede sonuçlanmadığını belirterek adil yargılanma hakkınınihlal edildiğini ileri sürmüştür.
64.Başvuru formu ile eklerinin incelenmesi sonucunda açıkçadayanaktan yoksun olmadığı ve kabul edilemezliğine karar verilmesinigerektirecek başka bir neden de bulunmadığı anlaşılan başvurunun bu kısmınınkabul edilebilir olduğuna karar verilmesi gerekir.
2. Esas Yönünden
65. Anayasa ve Sözleşme’nin ortak koruma alanı dışında kalan birhak ihlali iddiasını içeren başvurunun kabul edilebilir olduğuna kararverilmesi mümkün olmayıp (Onurhan Solmaz, B. No: 2012/1049, 26/3/2013, §18), Sözleşme metni ile AİHM kararlarından ortaya çıkan ve adil yargılanmahakkının somut görünümleri olan alt ilke ve haklar, Anayasa’nın 36. maddesindeyer verilen adil yargılanma hakkının da unsurlarıdır. Anayasa Mahkemesi deAnayasa’nın 36. maddesi uyarınca inceleme yaptığı birçok kararında, ilgilihükmü Sözleşme’nin 6. maddesi ve AİHM içtihadı ışığında yorumlamak suretiyleSözleşme’nin lafzi içeriğinde yer alan ve AİHM içtihadıyla adil yargılanmahakkının kapsamına dâhil edilen ilke ve haklara Anayasa’nın 36. maddesikapsamında yer vermektedir. Somut başvurunun dayanağını oluşturan makul süredeyargılanma hakkı da yukarıda belirtilen ilkeler uyarınca adil yargılanmahakkının kapsamına dâhil olup ayrıca davaların en az giderle ve mümkün olansüratle sonuçlandırılmasının yargının görevi olduğunu belirten Anayasa’nın 141.maddesinin de -Anayasa’nın bütünselliği ilkesi gereği- makul sürede yargılanmahakkının değerlendirilmesinde gözönündebulundurulması gerektiği açıktır (GüherErgun ve diğerleri, B. No: 2012/13, 2/7/2013, §§ 38, 39).
66. Davanın karmaşıklığı, yargılamanın kaç dereceli olduğu,tarafların ve ilgili makamların yargılama sürecindeki tutumu ve başvurucunundavanın hızla sonuçlandırılmasındaki menfaatinin niteliği gibi hususlar, birdavanın süresinin makul olup olmadığının tespitinde gözönündebulundurulması gereken kriterlerdir (GüherErgun ve diğerleri, §§ 41-45).
67. Anayasa’nın 36. maddesi ve Sözleşme’nin 6. maddesi uyarıncamedeni hak ve yükümlülüklere ilişkin uyuşmazlıkların makul sürede kararabağlanması gerekmektedir. Başvuru konusu haksız fiile dayalı tazminat davasında18/6/1927 tarihli ve 1086 sayılı mülga Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu ile12/1/2011 tarihli ve 6100 sayılı Kanun’da yer alan usul hükümlerine göreyürütülen somut yargılama faaliyetinin medeni hak ve yükümlülükleri konu alanbir yargılama olduğuna kuşku yoktur (GüherErgun ve diğerleri, § 49).
68. Medeni hak ve yükümlülüklerle ilgili uyuşmazlıklara ilişkinmakul süre değerlendirmesinde kural olarak sürenin başlangıcı, uyuşmazlığıkarara bağlayacak yargılama sürecinin işletilmeye başlandığı, başka bir deyişledavanın ikame edildiği tarih olup somut başvuru açısından bu tarih18/3/2010'dur.
69. Sürenin bitiş tarihi ise çoğu zaman icra aşamasını dakapsayacak şekilde yargılamanın sona erme tarihidir (Güher Ergun ve diğerleri, § 52). Somut başvuru açısından butarih, Yargıtay tarafından başvurucunun temyiz taleplerinin reddedildiği10/2/2014'tür.
70. Başvuruya konu yargılama sürecinin incelenmesi neticesinde18/3/2010 tarihinde Çorum 2. Asliye Hukuk Mahkemesinde açılan davanın konusununhaksız fiile dayalı tazminat davası olduğu, yargılama devam ederken aynısebeple aynı Mahkeme nezdinde açılan bir başka dosyanın birleştirildiği, davalıdoktorlar hakkında açılan soruşturma dosyasının celbedildiği,11/12/2012 tarihinde husumet yokluğu nedeniyle davanın reddine karar verildiği,başvurucu tarafından temyiz edilen kararın Yargıtay 4. Hukuk Dairesince27/5/2013 tarihli ilam ile onandığı ve 10/2/2014 tarihinde karar düzeltmeisteminin reddiyle Mahkeme kararının kesinleştiği anlaşılmıştır.
71. Yukarıda belirtilen ilkeler ışığında (bkz. §§ 65-69) vebaşvurunun değerlendirilmesi neticesinde söz konu alacak davası hukukimeselenin çözümündeki güçlük, maddi olayların karmaşıklığı, delillerintoplanmasında karşılaşılan engeller, taraf sayısı gibi kriterler dikkate alındığındakarmaşık olmaktan uzaktır. Başvurucunun tutum ve davranışları ile usule ilişkinhaklarını kullanırken özensiz davranmalarının yargılamanın uzamasına önemliölçüde sebep teşkil ettiği de söylenemez.
72. Başvuru konusu olan alacak davasında davanın ikame edildiğitarihten itibaren iki yılı aşkın bir süre sonra husumet yokluğu nedeniyledavanın reddine karar verilmesi sonucunda Mahkemece yapılan yargılama ve temyizsüreçleriyle beraber yargılamanın makul olmayan bir süre içinde sonuçlandığıgörülmektedir. Başvuru konusu davanın 3 yıl 10 ay 23 gün sürdüğü, iki dereceliyargılama sisteminde geçen bu sürenin ise davaya bütün olarak bakıldığındamakul olmadığı sonucuna varılmıştır.
73. Belirtilen nedenlerle Anayasa’nın 36. maddesinde güvencealtına alınan makul sürede yargılanma hakkının ihlal edildiğine karar verilmesigerekir.
3. 6216 Sayılı Kanun'un50. Maddesi Yönünden
74. 6216 sayılı Kanun’un 50. maddesinin (1) ve (2) numaralıfıkraları şöyledir:
“(1) Esas inceleme sonunda, başvurucununhakkının ihlal edildiğine ya da edilmediğine karar verilir. İhlal kararıverilmesi hâlinde ihlalin ve sonuçlarının ortadan kaldırılması için yapılmasıgerekenlere hükmedilir. …
(2) Tespit edilen ihlal bir mahkeme kararındankaynaklanmışsa, ihlali ve sonuçlarını ortadan kaldırmak için yeniden yargılamayapmak üzere dosya ilgili mahkemeye gönderilir. Yeniden yargılama yapılmasındahukuki yarar bulunmayan hâllerde başvurucu lehine tazminata hükmedilebilir veyagenel mahkemelerde dava açılması yolu gösterilebilir. Yeniden yargılamayapmakla yükümlü mahkeme, Anayasa Mahkemesinin ihlal kararında açıkladığıihlali ve sonuçlarını ortadan kaldıracak şekilde mümkünse dosya üzerinden kararverir.”
75. Başvurucunun makul sürede yargılanma hakkının ihlal edildiğisonucuna varılmıştır.
76. Başvurucu ihlalin tespitiyle 90.000 TL maddi, 100.000 TLmanevi tazminat talebinde bulunmuştur.
77. Anayasa Mahkemesinin maddi tazminata hükmedebilmesi içinbaşvurucunun uğradığını iddia ettiği maddi zarar ile tespit edilen ihlalarasında illiyet bağı bulunmalıdır. Söz konusu ihlal kararı kapsamında madditazminat talebinin reddine karar verilmesi gerekir.
78.Başvurucunun tarafı olduğu uyuşmazlığa ilişkin yaklaşık dörtyıldır devam eden yargılama süresi dikkate alındığında yargılama faaliyetininuzunluğu sebebiyle yalnızca ihlal tespitiyle giderilemeyecek olan manevizararları karşılığında başvurucuya net 2.500 TL manevi tazminat ödenmesinekarar verilmesi gerekir.
79. Dosyadaki belgelerden tespit edilen 206,10 TL harç ve 1.800TL vekâlet ücretinden oluşan toplam 2.006,10 TL yargılama giderinin başvurucuyaödenmesine karar verilmesi gerekir.
V. HÜKÜM
Açıklanan gerekçelerle;
A. 1. Yargılamanın sonucuitibarıyla adil olmadığına ilişkin iddianın açıkçadayanaktan yoksun olması nedeniyle KABUL EDİLEMEZ OLDUĞUNA,
2. Mahkemeye erişimhakkının ihlal edildiğine ilişkin iddianın açıkçadayanaktan yoksun olması nedeniyle KABUL EDİLEMEZ OLDUĞUNA,
3. Kişinin maddi vemanevi varlığını koruma hakkının ihlal edildiğine ilişkin iddianın başvuru yollarının tüketilmemiş olmasınedeniyle KABUL EDİLEMEZ OLDUĞUNA,
4. Makul süredeyargılanma hakkının ihlal edildiğine ilişkin iddianın KABUL EDİLEBİLİROLDUĞUNA,
B. Anayasa'nın 36. maddesinde güvence altına alınan makul süredeyargılanma hakkının İHLAL EDİLDİĞİNE,
C. Başvurucuya net 2.500 TL manevi TAZMİNAT ÖDENMESİNE,tazminata ilişkin diğer taleplerin REDDİNE,
D. 206,10 TL harç ve 1.800 TL vekâlet ücretinden oluşan toplam2.006,10 TL yargılama giderinin BAŞVURUCUYA ÖDENMESİNE,
E. Ödemelerin, kararın tebliğini takiben başvurucunun MaliyeBakanlığına başvuru tarihinden itibaren dört ay içinde yapılmasına ödemedegecikme olması hâlinde bu sürenin sona erdiği tarihten ödeme tarihine kadargeçen süre için yasal FAİZ UYGULANMASINA,
F. Kararın bir örneğinin Adalet Bakanlığına GÖNDERİLMESİNE
18/5/2016 tarihinde OYBİRLİĞİYLE karar verildi.