ANAYASA MAHKEMESİ KARARI
Esas No:1967/10
Karar No:1967/49
Karar tarihi:28.12.1967
Resmi Gazete tarih/sayı:30.1.1969/13114
İtirazdabulunan mahkeme: Danıştay 12. Dairesi Konu :
10Mart 1296 tarihli ihtara Beratı Kanununun 3. maddesinin "terkibatısaydelâniyeye ve her nev'i edviye ve mualecâta" berat verilmesini önliyenhükmünün, bu hükmün yorumlanmasına yer olmadığını açıklıyan Kurucu Meclisin8.5.1961 günlü ve 51 sayılı kararının verdiği anlam içersinde, Anayasa'nın 36.,11/2. ve 132/1-2. maddelerinin hükümlerine aykırılığından ötürü iptaliistenmiştir.
Olay:
İsviçre'deBasel Land Kantonunda Birafelden Şehrinde, Baumgertenweg. 8 No. da İsviçreKonfederasyonu tabiliyetinde Dr. A. TH Hohl vekilleri tarafından; SanayiBakanlığı aleyhine, İhtara Beratı isteğinin, Kurucu Meclisin 51 sayılı kararınadayanılarak reddi yolunda tesis edilmiş olan işlemin iptali istemiyle, Danıştay12. Dairesinde açılan dâvaya ilişkin olarak davacı vekillerinin verdiklericevap lâyihasında: Benzodiyazepine müstakatının imali hakkındaki usul içintalep edilen ihtira beratının. Kurucu Meclisin 51 sayılı karariyle sözü geçenkanunun 3. maddesinin (ihtira Beratı Kanununun 3. maddesi mucibince, mualecâttabirinde, madde ile birlikte usul de mündemiç bulunduğu) yolundakimanalandırılmasına dayanılarak verilmemiş olduğundan ve bu tasarrufunAnayasa'nın 36. maddesindeki mülkiyet hakkının iptali niteliğinde bulunduğundanbahsile İhtira Beratı Kanununun 3. maddesinin, 51 sayılı kararının vergi anlamiçerisinde, Anayasa'nın 36. ve 11/2. maddelerine aykırı olduğu ileri sürülerekdosyanın Anayasa Mahkemesine gönderilmesi istenilmiş ve iddianın ciddî oluğukanısına varan Danıştay 12. Dairesinin 28.9.1966 günlü ve 966/748 sayılıkarariyle dosya Mahkememize gönderilmiştir.
İlkinceleme:
AnayasaMahkemesi İçtüzüğünün 15. maddesi gereğince 28.11.1966 gününde yapılan ilkinceleme sonunda verilen 1966/28-1966/42 sayılı kararla, eksiğinin tamamlanmasıiçin Danıştay 12. Dairesine gönderilen dosya, aynı Dairenin yeni açıklamayıkapsayan karariyle tekrar Mahkememize gelmiş ve bu kez düzenlenen dosyadatamamlattırılması gerekli bir eksiklik bulunmadığı anlaşılmış olduğundan esasınincelenmesine 2.3.1967 gününde oybirliğiyle karar verilmiştir.
Esasınincelenmesi:
İtirazınesasına ilişkin rapor, Danıştay 12. Dairesinin gönderme kararı ve eki dosya,Anayasa'ya aykırılığı ileri sürülen hükümler, dayanılan Anayasa hükümleri,bunlarla ilgili gerekçe ve meclis görüşme tutanakları okunduktan sonra gereğigörüşülüp düşünüldü :
DavacınınAnayasa'ya aykırılık konusundaki gerekeçleri Danıştay 12. Dairesine verdiğidilekçeden alınan şu cümlelerde toplanmaktadır:
(1-Anayasa'nın 36. maddesinin ilk fıkrasında "herkes mülkiyet ve mirashaklarına sahiptir." denilmek suretiyle diğer temel hak ve hürriyetlergibi Anayasa himayesi altına vazedilen mülkiyet hakkının kapsamının ne olduğu,diğer bir tabirle, bu maddedeki mülkiyet garantisinin hangi haklara sari veşamil bulunduğu hususunda ne bu maddenin esbabı-mucibesinde ve ne de KurucuMeclis müzakerelerinde açıklayıcı bir beyana rastlamak mümkün olmamıştır.Anayasa tatbikatımızın henüz pek yeni olması dolayısiyle bu hususta herhangibir kazaî içtihada da rastlanmamaktadır. Bundan dolayı 36. maddedeki mülkiyetinşümul ve muhtevasını tayin için yabancı ilmî ve kazaî içtihatlara müracaatzaruridir.
Malûmolduğu üzere yeni Anayasamız'ın tedvininde kendisine en fazla müracaat edilenAlman Bonn Anayasa'sı olmuştur. Anayasamız'ın 36. maddesinin İlk fıkrası, AlmanAnayasası'nın 14. maddesinin ilk fıkrasının temamen ve lafzen aynıdır. Bu halbizi araştırmalarımızda Alman kazaî ve ilmî içtihatlarını tetkike sevketmiştir.
BonnAnayasasın'daki temel hakların incelenmesini yapan (Die grundrecht) Temelhaklar) adlı eserin(Cilt: 2. Sahife 352) (Anayasa'nın mülkiyet garantisi)başlıklı II. bölümünde 14. maddedeki mülkiyet garantisinin hangi haklara sarîve şâmil olduğu incelenirken.
"Anayasa'nınmülkiyet garantisi evvel emirde ve şüphesiz medenî hukuk anlamındaki eşyahukukuna yani menkul ve gayrimenkul mülkiyeti ile diğer haklara taallûk eder.Bununla beraber Alman temyiz mahkemesi içtihadı weimer Anayasa'sı tatbikatındaAnayasa'nın mülkiyet mefhumunun alacak hakları da dahil olmak üzere, sübjektifmahiyetteki bütün mamelek haklarına sarî ve şâmil olduğunu kabul etmiştir. Yeniiçtihat ve hasseten Federal Mahkeme Hukuk Genel Kurulunun 10.6.1952 tarihli vekararlar mecmuasının 6. cildinin 270 sayfasında münderiç kararı, bu görüşesadık kalmıştır. Federal Mahkemenin gerekçesi şöyledir. "Mademki çağdaşidare devletinin hususiyeti icabı vatandaşın bütün mameleki kabili istimlâktir,o halde mamelekin tamamı Anayasa himayesine mazhar olmak lâzımdır"mülkiyet garantisi, hürriyet garantisinin tamamlayıcısı ve karşılığıdır. Bugarantinin manası, her devirde mülkiyette asgarî bir istiklâl ile yaşamayı veşahsi mesuliyete dayanan bir hayat şeklini sağlıyacak katî bir temel ve nâzımbir unsur görülmesidir. İş bölümüne dayanan bugünkü sınaî cemiyette eşyamülkiyeti, bu fonksiyonu ancak kısmen ifa edebilir. Bir çok kimselerin iktisadîvarlıklarının temeli ve iktisadî vetire, Borçlar Hukukuna, Aynî Haklara İşHukukuna ve idare Hukukuna giren ve eşya mülkiyeti ile ilgisi pek gevşek olanmünasebetlere ve hukukî vaziyetlere dayanmaktadır. Ancak bütün bu insanlarıniktisadî varlıklarının dayandığı temel, sanayileşmeden önceki cemiyetteköylünün, toprak sahibinin, zanaatkarın ve tüccarın eşya üzerindekimülkiyetinin himaye edildiği nisbette korunması takdirindedirki asgarî birhürriyet için lüzumlu şartlar bunlar için de mevcut olur. O halde mülkiyetgarantisi bugünkü durumda da bütün vatandaşlar için asgarî hürriyet içinde birhayat tarzı sağlayacak ise, eşya mülkiyetinin yanında, ferdin iktisadîvarlığını kendi güç ve vasıtalariyle idame ettirebilmesine elverişli değermamelek hak ve münasebetlerini de kavramalıdır. Her halükârda bu mefhumapatrimuvana dahil haklar girer (Temyiz Mahkemesi Hukuk Dairesi 199/121). Fakataile, hayat, şahsî masuniyet, çalışma gücü, şeref ve haysiyet üzerindeki haklargiremez. Çünkü bunların himayesi başka hükümlere dayanmaktadır. Eşya üzerindekimülkiyet, diğer aynî hakları, zilyetliği, fikri hakları, alacakları, iratarlı,aksiyonları, diğer şerikleri haklarını, kurulmuş ve İşletilen işletmeyi(Federal Mahkeme Hukuk Kısmı 148/129/186/138/) meslekî durumu ve her haldeserbest meslekleri, Anayasa'nın mülkiyet mefhumuna dahil saymak lâzımdır."denilmektedir.
MedenîKanunu iktibas ettiğimiz İsviçre'de dahi Anayasa'nın mülkiyet mefhumunu aynışekilde anlaşılmaktadır. Zürih Üniversitesi Hukuk Fakültesi ProfesörlerindenDr. Giacemetti (Allgemeine Lehren deş Rechsstaatlichen Verwaltungsrechts)adındaki Zürihte 1960 yılında basılmış eserinin 509 sahifesinde Anayasa'dakimülkiyet mefhumunun medenî hukukunkinden daha geniş olduğunu ve bu mefhumamamelek bakımından bir kıymet ifade eden sübjektif hakların dahil bulunduğunuanlattıktan sonra İsviçre Federal Mahkemesinin bu görüşü teyit eden birkararını (15) No. lu dip notta bu babdaki kazaî içtihada bir misal olarakzikretmektedir.
Görülüyorkikanunlarını İktibas veya numune ittihaz ettiğimiz yabancı memleketlerin ilmî vekazaî içtihatları, Anayasa'nın mülkiyet mefhumunun, medenî kanunun mülkiyetmefhumu gibi ayni bir karakter ve mahiyet taşımayıp, şümul ve muhtevabakımından ondan geniş olduğu ve bugünkü iş bölümüne müstenit ve sanayileşmişcemiyette ferdin iktisadî varlığının dayanağını teşkil ve mamelek bakımındankıymet ifade eden bilcümle sübjektif haklara da sarı olması lâzım geldiği veaksi takdirde ferde tanınan hürriyetlerin lafzı murat ve garantisiz kalacağınoktasında birleşmektedirler.
İkinciDünya Savaşından sonra İnsan hak ve hürriyetlerini teminat altına almakgayesiyle bir takım vesaik tanzim edilmiştir. Bunların en mühimleri Roma'daakdedilen 4.11.1950 tarihli (insan hak ve hürriyetlerini koruma sözleşmesi) ileHükümetimizce 20.3.1952 günü Paris'te imzalanan (İnsan hak ve hürriyetlerinikoruma sözleşmesine ek Protokol) dur. Anayasamızı tefsir ve tatbik ederken busözleşmeler ahkâmını da daima gözönünde bulundurmak mecburiyetindeyiz.
EkProtokolün 1. maddesinde : (Her hakikî veya hükmî şahıs mallarının masuniyetineriayet edilmesi hakkına sahiptir...) denilmektedir. Bu madde İle ferdebahşedilen hak, Anayasamız'ın 36. maddesindeki hakkın aynıdır. Fakat burada(mülkiyet) yerine (mal) tabirinin kullanılmasına dikkat edilmektedir. Bunukabul eden âkit devletlerin ve sözleşmeyi bir kanunla tasdik eden bizim kanunvazıının maksadı nedir'
TürkHukuk Lügatinin (mal) maddesinde, (Keşif ve ihtira beratı üzerindeki haklarlatelif ve tercüme hakları) da "mal" teriminin kapsamında gösterilmekteve "mal" ın, "maddî mal" ve "gayri maddî mal"grubu olarak yapılan tasnifte de bu gibi hakların "gayri maddimallar" içerisinde bulunduğu açıklanmaktadır.
Buizahattan açıkça anlaşılıyor ki, çağdaş hukuk dünyasında (mal), medenî Kanunanlamıyla eşya üzerindeki ve diğer ayni haklarla beraber zihnî faaliyet veyaratıcılığın mahsulü olan eser ve bulgular üzerindeki inhisarın ifadesi olanhaklan, yani fikrî hakları da kapsayan bir mefhumdur.
Demekoluyorki sözleşme (mülkiyet) yerine (mal tabirinin kullanılması, bu madde ilebahşedilen garantinin eşya üzerindeki mülkiyet ile beraber mamelek haklarına dasarî olduğunu ve fikrî hakların da himaye edildiğini açıkça ve hiç bir şüpheyemahal kalmaksızın göstermek ve ifade etmek içindir.
O haldeAnayasa'nın 36. maddesinde istimal olunan (Mülkiyet hakkı) tabirine, eşyaüzerindeki mülkiyet hakkı ile birlikte mameleke dahil diğer hakların da girdiğigörüşü yalnız yabancı ilmî ve kazaî içtihatların değil, Türk Kanun koyucusununtasdik ettiği Anayasa vesikası mahiyetindeki beynelmilel bir sözleşmede tezahüreden irade ve maksadın icabıdır.
II-51 sayılı tesfir kararının izafe ettiği mana ile ihtira Beratı Kanununun 3.maddesi, usul ihtiramın muhterile bahşettiği inhisar hakkının, yani bir fikrîhakkın, Anayasa'nın 36. maddesindeki mülkiyet garantisinden müstefit olmasınarağmen bu hakkı ilâçta tanımamak gibi bir sonuç doğurduğundan Anayasayaaykırıdır.
Anayasa'nın36. maddesinin ikinci fıkrası, mülkiyet hakkının, kamu yararı amacı ilesınırlanabileceğini kabul etmekle beraber, Anayasa'nın 11. maddesi de temelhaklarda yapılacak sınırlamaların, hakkın özüne dokunamıyacağı ilkesini koymuşbulunmaktadır. Acaba, Anayasa'nın 36. maddesinin tanıdığı mülkiyet hakkının özünerede başlamaktadır'
Mülkiyethakları mülkiyetleri icabı olarak eşya ile kişiler arasındaki münasebettir;maddî değeri haiz muayyen objelere sahip olabilmedir. Bir şeyin muayyen birşahsa tabiiyet ve ihtisası, hukukî manasını bu sahip olabilmede bulur. Gene busahip olabilme yetkisindendir ki şey üzerinde hakimiyet ve onun istimalihakları doğar.
Busahip olabilme, hukukî münasebet olarak, mülkiyetin özünü teşkil eder. Bundandolayıdır ki mülkiyetin müessese olarak bertaraf edilip, onun yerine birmalsızlık rejiminin yahut Devlet Mülkiyetinin veyahut kollektif mülkiyetinikamesi, mülkiyetin özüne dokunmak olduğu kadar, muayyen şeylerde mülkiyetintazminatsız ref'i ve nez'i özüne dokunmak olur ve 36. maddeye aykırı vemünafidir.
AnayasaMahkemesi'nin 6570 sayılı Kanunun 2. ve 3. maddelerinin iptaline dair 26 Mart1963 tarihli ve 3/67 sayılı kararı da mülkiyet hakkının özünden ne anlaşılmaklâzım geleceğini ve herhangi bir sınırlamanın ne zaman bu hakkın özüne birtecavüz teşkil edeceğini kâfi bir açıklıkla meydana koymaktadır. Kararın mucip sebebindenanlaşılacağı veçhile değil bizim hadisemizde olduğu gibi şey ile sahiparasındaki ihtisası büsbütün ortadan kaldırmak, sahibinin şeyden Adaletölçülerinde istifadesini engellemek dahi Anayasa Mahkememizce hakkın özünüzedeliyen bir tutum olarak kabul ve ilân edilmiştir.
Müvekkilimizyıllarca emek ve sermaye sarfı ile yaptığı araştırmalar sonunda Benzodiyazepinemüştekkatının imali için bir usul bulmuştur. Bu usul bir fikrî mahsulüdür vemüvekkilimin bu mahsul üzerindeki ihtisas ve inhisarı yukarıda arzedildiğiveçhile hem Anayasamız'ın 36. ve hem de bir Anayasa vesikası olan 20.3.1952günü Paris'te İmzalanmış ve 6366 sayılı Kanunla da tasdik edilerek yürürlüğekonulmuş (İnsan hak ve hürriyetlerini koruma sözleşmesine ek protokolün)birinci maddesi ile garanti altına alınmıştır. Hal böyleyken 51 sayılı tefsirkararının verdiği mana ile İhtira Beratı Kanununun 3. maddesi bu ihtisası katve fikrî mahsulümüz olan usul üzerindeki inhisarımızı ret ederek bundanbaşkalarının da istifadesine yol açmıştır. Bu mana ve tatbik içinde adı geçenmaddenin Anayasa'nın 36. maddesiyle zatı ve 11. maddesinin 2. fıkrasiyle özühimaye edilen hakkı ortadan kaldırdığı ve özü zedelediği her türlü izahtanmüstağnidir. Bir temel hakkın her ne mucip sebep olursa olsun özüne dokunan birkanun hükmünün Anayasa'ya aykırılığı ise aşikârdır.)
İptaliistenen hüküm ilgili Anayasa hükümleri ve konuya ilişkin öteki hükümler:
İptaliistenilen hüküm :
İhtiraBeratı Kanununun 3. maddesi:
Madde3- Evvelâ terkibatı saydelâniyeye ve her nevi edviye ve mualecâta ve saniyenumuru mâliyeye ve muamelâtı sarrafiyeye dâir lâyihalar için berat itası caizolmaz.
İptalisteminde dayanılan Anayasa hükümleri:
Madde11- Temel hak ve hürriyetler, Anayasa'nın sözüne ve ruhuna uygun olarak ancakkanunla sınırlanabilir.
Kanun,kamu yararı, genel ahlâk, kamu düzeni, sosyal adalet ve milli güvenlik gibisebeplerle de olsa bir hakkın ve hürriyetin özüne dokunamaz.
Madde36- Herkes, mülkiyet ve miras haklarına sahiptir. Bu haklar, ancak kamu yararıamaciyle kanunla sınırlanabilir. Mülkiyet hakkının kullanılması toplum yararınaaykırı olamaz.
Madde132- Birinci ve ikinci fıkralar:
(Hâkimler,görevlerinde bağımsızdırlar; Anayasa'ya kanuna, hukuka ve vicdanî kanaatlarınagöre hüküm verirler.
Hiçbirorgan, makam, merci veya kişi, yargı yetkisinin kullanılmasında mahkemelere vehâkimlere emir ve talimat veremez; genelge gönderemez; tavsiye ve telkindebulunamaz.)
İhtiraBeratı Kanununun konuya ilişkin öteki hükümleri:
Madde1 - Hiref ve sanayie dair her nevi ihtiraat ve keşfiyat ve Islâhattan istifadehakkı mucit ve kâşif ve muslinlere aittir ve bu hakkı istifade mevadd, âtıyedetayın olunan müddetler ile meşrut olmak üzere taraf, devletten berat itasiyletasdik olunur.
Madde2 - Sanayice yeniden bir netice ve eser vücuda getirmek ve bunların husulü içinvesâiti cedide ihdas veyahut malûm olan vesaiti bir sureti cedidede istismaleylenmek muhteriattan addolunur.
3-Evvelâ keşif ve ihtira olunan şey nevîcat olmadığı, saniyen 3. madde hükmünceberat itasına salih bulunmadığı, sâlisen sırf nazariyat ve ameliyattan ibaretolup sanayie sureti sarfı gösterilmiyen usul ve kavaid ve keşfiyat ve tashihatımücerrede üzerine berat verilmiş olduğu, rabian emniyeti umumiyeyi ve nizamımemleketi muhil ve adap ve ahlâka ve kavanini mevzuaya muhalif bulunduğu,hamisen asıl ihtira olunduğu beyan olunan şeyin gayri hakkında sahte bir namile hilekârâne berat istihsal kılındığı, sadisen berata merbut tarif nameihtiraın icrası için kâfi olmadığı veyahut sureti istimalini mükemmelen vehakikaten mutazammın bulunmadığı, sabian 23. madde ahkâmına muhalif beratistihsal edildiği halde bu misillû beratlar münfesih ve keenlemyekün addolunurve işbu 36. maddenin dördüncü fıkrasiyle üçüncü fıkrasında beyan olunanşeylerin imal veya füruhtundan terettüp edecek mücâzat başkaca icra kılınır vere'sen karar verilmiş olan berata ait olmıyan tadilat ve ıslâhat ve ilâvattastiknameleri dahi hükümsüz kalır.
Madde37- Berat istidanamesinin itası tarihinden evvel Türkiye'de ve diyarıecnebiyede fiile getirilebilecek surette mevkii intişara konulmuş şeylerihtiratı cedîdeden addolunmaz.
Madde43- Her kim aharın ihtiraı olan beratlı bir şeyi imal veya beratın mebneialeyhi olan vesaiti istimal ile berat sahibinin hukukunun ihlâl eyler İsetaklit cünhasile müttehem olur ve bu cunha ile mahkûm olanlardan beş liradanyüz liraya kadar cezaî nakdî alınır.
İhtiraBeratı Kanununun 2. ve 3 üncü maddelerinin tefsirine mahal olmadığına dairKurucu Meclis Kararı :
KararNo : 51
23Mart 1879 tarihli İhtira Beratı Kanununun 2. ve 3. maddelerinin tefsirine mahalolmadığına dair geçici komisyonca hazırlanan aşağıdaki rapor Kurucu MeclisBirleşik Toplantısının 8.5.1961 tarihli 12. birleşiminde kabul edilmiştir.
YÜKSEKBAŞKANLIĞA
(Komisyonumuzahavale buyurulan İhtira Beratı Kanununun 2. ve 3. maddelerinin tefsiri hakkındaMilli Birlik Komitesi Üyesi Sami Küçük ve arkadaşları tarafından verilen önergeve ekleri Komisyonumuzca tetkik ve müzakere olundu:
23Mart 1879 tarihli İhtira Beratı Kanununun 2 nci maddesinde "Sanayiceyeniden bir netice ve eser vücuda getirmek ve bunların husulü için vesaiticedide ihdas veyahut malûm olan vesaiti bir sureti cedidede istimal eylemekmuhteriattan addolunur." denilerek ihtiranın tarifi yapılmış bulunmaktadır.
Bukanuna göre;
a)Sanayice yeniden bir netice ve eser vücuda getirmek;
b)Bunların elde edilebilmesi için yeni vasıtalar bulmak veyahut bilinenvasıtaları yeni bir şekilde kullanmak;
üzereîki nevi ihtira beratı ortaya çıkmakta olup (a) fıkrasında madde, (b)fıkrasında ise usul ihtiraları kabul edilmekte ve usul bakımından verilen beratdolayısiyle o usulle elde edilen madde de himaye görmektedir,
Kanunun3 üncü maddesinde ise, evvelâ terkibatı seydelâniyeye ve her nevi edviye vemualecata ve saniyen umuru maliyeye ve muamelâtı sarrafiyeye dair lâyihalariçin berat itası caiz olmadığı hükmü mevcuttur. Binaenaleyh 2. maddedebelirtilen madde ve usul ihtiralarının müstahzarlara ve 767 sayılı Türk Kodeksihakkındaki Kanunun 4 üncü maddesinde zikir ve tarif edilen ilâçlara taalûkuhalinde berat verilmesinin caiz olmıyacağı ve berat verilmiş olsa dahi İhtiraBeratı Kanunun 36 ncı maddesi mucibince bu beratın hükümsüz sayılmasıgerekmektedir.
Tatbikattaihtiraın tescili için Sanayi Bakanlığına yapılan müracaatta, bu Bakanlıktalebin mevzuat hükümleri dairesinde yapılıp yapılmadığını; mevzuun, kanunun 3üncü maddesi şümulüne girip girmediğini tetkik ederek müracaatın mevzuathükümlerine göre yapıldığını ve 2 nci madde hükmüne girdiğini tesbit ettiğitaktirde müracaat sahibine berat vermektedir. 3 üncü madde muvacehesindeterkibatı seydalâniyeye berat verilmemekle beraber bir ilâcın kimyevî maddeismi ihtiraa mücmel unvan verilmek suretiyle, ilâçlar için berat istenildiği veverildiği görülmektedir.
Buhal, yukarıda işaret edilen hükümlere aykırı olarak memlekette bir ilâçinhisarı yaratmaktadır.
Yukarıdabelirtilen müstahzar ve ilâçlara kanunun 3. maddesi mucibince, mualecâttâbirinde madde ile birlikte usul de mündemiç bulunduğundan, berat verilmesicaiz değilken, berat verilmiş olursa, bu hale ıttıla kesbeden tescil makamı,kanunun 36. maddesine dayanarak, bu gibi beratları re'sen iptal etmeye yetkilibulunduğu halde bugüne kadar ilâçlara verilen beratların iptali cihetinegidilmiyerek tatbikatın bu yolda yürütüldüğü anlaşılmıştır.
İlâçlara,kimyevî adlarının gösterilmesi suretiyle usul beratı alınması neticesi olarakihtira beratı sahiplerinin elde ettikleri inhisar yüzünden memleketin büyükdöviz kayıpları olmakta; halk da bazı hayatî ehemmiyeti haiz ilâçları bir kaçmisli yüksek fiyatla almak durumunda bırakılmaktadır.
Birmisalle bu ciheti belirtmek, hadisenin aydınlanması bakımından faydalı mülâhazaedilmektedir.
Chloramphenicolkimyevî maddesi, Milletlerarası Kodekste bir ilâç olarak bu isimle kayıtlı bulunduğuhalde, memleketimizde "Terapötik olarak kıymetli esterler ve bunları eldeetmeye mahsus usul." unvanı ile beratı alınmış bulunmaktadır. Buradakıymetli esterler diye ilâcın kimyevî ismi zikredilerek esas ilâç ismisaklanmıştır. Bu suretle elde edilen fiilî inhisar hakkının kullanılmasındanfiyat tekeli yaratılmış ve dünya piyasalarında bir kilosunun 50-55 dolarcivarında iken mezkûr beratı almış bulunan firma ve lisansiyeleri tarafından110-150 dolar üzerinden memleketimize ithali suretiyle yılda 800.000 dolar yani7.200.000 Türk lirası döviz ziyanına sebebiyet verildiği gibi, müstehlik de builâca 6-7 lira yerine 14-15 lira ödemek zorunda bırakılmaktadır.
Bunailâve edilecek bir çok misaller daha vermek mümkündür. Bu meyandaOxytetracycline ve buna benzer antibiotiklerden uğranılan döviz ziyamın yekûnuyılda 38.200.000 Türk lirasıdır. Bunun halka inikası ise, 15 liralık ilâca50-55 lira ödemek suretiyle tecelli etmektedir.
İhtiraBeratı Kanunu Muvakati, bu gibi suistimalleri önlemek için, ilâçlara ihtiraberatı verilmesini önleyici mahiyette olduğu gibi, Milletlerarası anlaşmalardayer alan hükümler de, millî kanunumuzun bu suretle tatbikine mâni teşkiletmemektedir. Çünkü iltihak eylediğimiz sınaî mülkiyetle ilgili Milletlerarasıanlaşmalarda, bilhassa 6894 sayılı Kanunla tasdik ettiğimiz sınaî mülkiyetinhimayesine mahsus 20 Mart 1883 tarihli muaddel Paris ittihadı Mukavelenamesinin2 nci maddesi, bu anlaşmaları imza eden Devletlerin vatandaşlarına, kendivatandaşlarımıza tatbik edilen hususlardan gayrı bir hususun tatbikini âmirdeğildir.
Yukarıdabelirtilen sebeplerle, ihtira Beratı Kanununun 3. maddesine göre, 767 sayılıTürk Kodeksi Hakkındaki Kanunun 4 üncü maddesinde kayıtlı tababeti beşeriye vehayvaniyede ilâç gibi müstamel bütün tıbbî nebatat ile basit veya mürekke puzvîve gayriuzvî kimyevi maddeler yani ilâçlar için berat verilmemesi; her hangibir kimyevî maddenin istihsal usulü için berat verilmiş olsa bile, bu kimyevîmaddenin ilâç olduğu tespit edildiğinde İhtira Beratı Kanununun 36. maddesimucibince beratı veren makam tarafından iptal edilmesi gerekir.
Hülâsaolarak:
İhtiraBeratı Kanununun 3. maddesi hükmü, bahis mevzuu terkibatı saydelâniyeye, hernevi edviye ve mualecata her ne nam, sebep ve usulle olursa olsun beratverilmesine müsait değildir.
Buitibarla talep edilen bu gibi ihtiralara, kanunun 2. maddesindeki "madde-ve "usul" beratı hükmüne uygun bulunsa bile 3. madde hükmümuvacehesinde berat verilmemesi ve verilmiş olan bu kabil beratların hükümsüzaddedilmeleri gerektiğinden yanlış tatbik gören sözü edilen 3. maddenin, buyanlış tatbikat sebebiyle, ayrıca tefsirine mahal bulunmadığına oybirliği ilekarar verildi.)
GEREKÇE:
İtirazınkonusu, 10 Mart 1296 tarihli İhtira Beratı Kanununun 3. maddesinde yer alan ve"terkibatı saydelâniyeye ve her nevi edviye ve mualecata" beratverilmesini yasaklayan hükmün, bu maddenin tefsirine mahal olmadığı yolundaki 8Mayıs 1961 günlü ve 51 sayılı Kurucu Meclis kararında açıklanan anlam içinde,Anayasa'nın mülkiyet hakkına ilişkin 36., temel hakların korunmasına ilişkin11/2. maddelerine ve 132. maddesinin birinci ve ikinci fıkralarındaki ilkelereaykırılığı nedeniyle iptali isteminden İbarettir.
1-Davacı ve Danıştay 12. Dairesi, berat verilmesini yasaklıyan söz konusu hükmün,Anayasa'ya aykırılığını ileri sürerlerken Anayasa'nın 36. maddesindeki mülkiyethakkı kavramının, kişinin mamelekine giren sübjektif hakların hepsinikapsadığı, belli nitelikteki düşünce ürünleri üzerindeki hakların da bunlardanolduğu, iptali istenilen hükmün ise bir kısım ihtiralar için yaratıcısına beratverilmesini önlemekle ihtira ile doğan mülkiyet hakkının özüne dokunduğugerekçesine dayanmaktadırlar.
Buduruma göre, dâvanın çözümü için. ilk olarak, ihtira beratı verilmemesindemülkiyet hakkına dokunan bir yönün var olup olmadığı incelenmelidir. Başka birdeyimle, önce ihtira beratının sağladığı hakkın, Anayasa'nın 36. maddesinde yeralan mülkiyet hakkı kavramına girip girmediği ortaya konulmalıdır. Çünkü dâvakonusu hüküm muhterii ancak ihtira beratından mahrum ettiğine göre, ihtiraberatının sahibine sağladığı hak, bir mülkiyet hakkı değilse, dâva konusuhükmün de mülkiyet hakkına dokunma yönünden Anayasa'ya aykırılığı söz konusuolamaz.
Buyönün anlaşılması için, yapılacak incelemede, ihtira beratının, sahibine sağladığıhak ile Anayasa'daki mülkiyet hakkının konusu ve kapsamı üzerinde durulmalıdır.
Anayasa'da,mülkiyet hakkının, bir temel hak olduğu, kamu yararına aykırı olarakkullanılamıyacağı, ancak kamu yararı düşüncesiyle sınırlanabileceği belirtilmişise de, konusu ve kapsamı gösterilmemiş ve ihtira hakkından da sözedilmemiştir. O halde bu yönlerde ilgili kanunlara ve hukuk ilkelerine bakarakbir sonuç çıkarmak gerekir.
Davacı,dilekçesinde, Anayasa'daki (mülkiyet hakkı) teriminin, kişinin mamelekininhepsini kapsadığı ve Anayasa'daki mülkiyet hakkı kavramının kapsamı ile MedenîKanundaki mülkiyet hakkı kavramının kapsamının farklı olduğu görüşünü önesürmekte, Danıştay 12. Dairesi de bu görüşü benimsemiş bulunmaktadır.
OysaAnayasa'nın 36. maddesinin ilk fıkrasında (Herkes, mülkiyet ve miras haklarınasahiptir) denilmekle yetinilmiş, hakkın niteliği ve kapsamı konusunda biraçıklama yapılmamıştır. Anayasa'nın 36. maddesinde mameleke giren haklarınhepsinin mülkiyet hakkı kavramı içinde olduğunu gösteren bir hüküm veya buderecede geniş yorumlamaya elverişli bir anlatım yoktur. Anayasa çalışmalarındave maddelerinin tertiplenmesinde, yürürlükteki hukuk düzeninin gözönündetutulmuş olması ise, tabiidir. Nitekim Anayasa, yürürlükteki hukuk düzenindedeğişiklik yapmayı istediği hallerde, bu ereğini sağlayan veya belli edenaçıklıkta, hükümler getirmiştir. Mülkiyet hakkı bakımından koyduğu ilkeler ise,bu hakkın ancak kamu yararı amacı ile ve kanunla sınırlanabileceğinden vekullanılmasının toplum yararına aykırı olamayacağından ibarettir. Maddeningerekçesinde ve Temsilciler Meclisindeki görüşmelerde de, davacı tarafındanileri sürülen görüşü destekler bir söz geçmemiş, tersine kimi üyelerin :"halbuki fikrî haklar gibi haklar vardır ki mülkiyet hakkı ile ilgili değildir.","Komisyonun tadil teklifi Medenî Kanunumuzun getirdiği, bu gün TürkMilletinin alışık olduğu şekilde bir mülkiyet hakkı ve tasarruf imkânıgetirmektedir ve gerçekten komisyonun getirdiği teklif, Medenî Kanunumuzun 618.maddesinde kabul ettiği mülkiyet hakkına tamamen uymaktadır" şeklindekiaçıklanan görüşleri itiraza uğramamış ve madde hakkındaki bütün tartışmalarMedenî Kanunumuz çerçevesindeki bir mülkiyet hakkinin öngörüldüğünü benimseyengörüşler çerçevesinde yapılmıştır. (Temsilciler Meclisi Tutanak Dergisi Cilt:3. Sahife : 252 - 254 ve devamı, Cilt: 4, Sahife: 493-495)
Busebeple Anayasa'nın metni ve bu metni kabul eden Meclisin açık olan ereğikarşısında, Anayasa'daki mülkiyet hakkı teriminin, niteliği ve kapsamıbakımından, Medenî Kanunumuzdakinden daha geniş düşünüldüğü ve kişinin bütünmalî haklarını içine aldığı sonucuna varılması mümkün değildir. Anayasa'daki(Mülkiyet hakkı) kavramının mamelek kavramı ile eşit anlamda olduğunu kabuletmek ve çeşitli hakları ihtiva eden bir kül olarak görmek müsbet hukukkurallarımıza uygun bir görüş olmaz. Medenî Kanunumuza göre, mülkiyet hakkınınkonusunu maddî şeyler teşkil etmekte, mamelek içindeki diğer haklar mülkiyethakkı sayılmamakta ve kanunlarda bunlardan, haklar ve alacaklar diyebahsedilmektedir. Hattâ maddî eşya üzerinde kurulan ve bu itibarla mülkiyethakkını etkileyen ve böylece Anayasa'nın 36. maddesinin kapsamı içinde bulunanbir kısım haklar bile doğrudan doğruya "mülkiyet" hakkı sayılmayarak,"mülkiyetin gayri aynî haklar" adı ile nitelendirilmektedir.
Nazarîhukuk alanında da mülkiyet hakkı, konusu maddî şey ve mal olan bir eşya hakkıolup, medenî hakların ayırımında, mameleke giren aynî haklardan birisini teşkiletmekle, ihtira hakkı ise, mameleke girmekle birlikte aynî hakların ve böylecemülkiyet hakkının dışında kalmaktadır. Özet olarak, Anayasa'nın 36. maddesininaçık metni, maddede yer alan "mülkiyet hakkı" teriminin bütün mamelekhaklarını kapsadığı yolunda yorumlanmasına ve ihtira hakkının da bir mülkiyethakkı olduğunun kabulüne elverişli değildir.
Öteyandan Almanya'daki Anayasa hukuku nazariyatında ve mahkemelerinuygulamalarında, ileri sürüldüğü üzere, Bonn Anayasası'nın 14. maddesindeki"mülkiyet hakkı" kavramına fikrî hakların da dahi! sayılmakta olması,Anayasa'mızın 36. maddesi hükmünün de aynı doğrultuda yorumlanması için yeterbir neden değildir.
Zirabir kez Anayasa'mızın 36. maddesi hükmü ile Alman Anayasa'sının 14. maddesihükümleri, ileri sürüldüğünün tersine, niteliği etkileyecek derecede, farklıolarak düzenlenmişlerdir.
Öteyandan yukarıda da değinildiği üzere; Anayasa koyucunun, 36. madde hükmünü neerekle düzenlediği ortada iken, bir yabancı devlet anayasası üzerindekitartışmalar ve o anayasanın uygulanış biçimi, bu ereğe aykırı bir yorumu haklıve makbul kılamaz.
Davacı,(İnsan Haklarını ve Ana Hürriyetleri Korumaya Dair Sözleşmeye Ek Protokol) un1. maddesinde (mal) teriminin kullanılmış olmasını da, iddiasının bir deliliolarak öne sürmektedir.
Oysa(mal) terimi ile (mülkiyet) teriminin ayrı hukukî kavramlar olduğununbilindiğine ve Anayasa'nın 36. maddesinde (mülkiyet hakkı) nda söz edildiğinegöre, bahse konu protokolün 1. maddesi ile Anayasa'nın 36. maddesi arasında,davacının dilekçesinde öne sürülen biçimde, bir bağlantı kurmak mümkündeğildir. Kaldı ki Protokolün 1. maddesinde (her hangi bir kimse, âmme menfaatiicabı olarak ve kanunun derpiş eylediği şartlar ve devletler hukukunun umumîprensipleri dahilinde mülkünden mahrum edilebilir) denilmek suretiyle,Anayasa'nın 36. maddesindeki ilkelerden çok değişik, ve kanun koyucunun nispîtakdirine bağlanmış bir esasın kabul edildiği görülmektedir.
Bunakarşı, İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi, mülkiyet hakkına 17. ve fikrihaklara da 27. maddelerinde yer vermek suretiyle bu iki hakkın niteliklerindekiayrılığa uygun bir düzenleme yapmış bulunmaktadır. Gerçekten söz konusubeyannamenin bu maddelerin de şu hükümlerin yer aldığı görülür:
"Madde17: 1- Her şahıs tek başına veya başkalariyle birlikte mal ve mülk sahibi olmakhakkını haizdir.
2-Hiç kimse keyfî olarak mal ve mülkünden mahrum edilemez.
"Madde27: 1- Herkes, topluluğun kültürel faaliyetine serbestçe katılmak, güzelsanatları tatmak İlim sahasındaki ilerleyişe iştirak etmek ve bundanfaydalanmak hakkını haizdir.
2-Herkesin, sahibi bulunduğu her türlü ilim, edebiyat veya sanat eserlerindenmütevellit manevî ve maddî menfaatlerin korunmasına hakki vardır."
Görüldüğügibi İnsan Haklan Evrensel Beyannamesi, mülkiyet hakkının, "mal ve mülksahibi olma" deyimi ile, maddî şeylere özgü niteliğini belirtmiş, fikrîhaklan ise, "türlü ilim, edebiyat veya sanat eserlerinden mütevellitmanevî ve maddî menfaatlerin korunması hakkı" olarak ifade etmiştir.
Anayasamızda 36. ve 21. maddeleriyle söz konusu beyannameye muvazi bir düzenleme yapmış;36. maddesiyle, Medenî Kanundaki esaslara uygun biçimde mülkiyet hakkı ilkesinikoyarken, 21. maddesiyle de bilim ve sanat hürriyetini, bir temel hak olarakdüzenlemiştir.
Burayakadar yapılan açıklamalar, fikri hakların, Anayasa'nın 36. maddesinde yer alan"mülkiyet hakkı" teriminin kapsamı içerisinde olduğu ve bu bakımdanmülkiyet hakkına tanınmış bulunan Anayasa teminatından bu hakların dafaydalandırılmaları gerektiği görüşüne katılmanın mümkün olmadığınıgöstermektedir.
Öteyandan Anayasa'nın 21. maddesinin ilk fıkrasından "Herkes, bilim ve sanatıserbestçe öğrenme ve öğretme, açıklama, yayma ve bu alanlarda her türlüaraştırma hakkına sahiptir" denilmek suretiyle sadece (İnsan HaklarıEvrensel Beyannamesinin) 27. maddesinin 1 sayılı bendindeki ilkenin benzeriolan esasların alındığı, buna karşılık 2 sayılı bendinde yer alan ve bufaaliyetler sonucu elde edilecek fikir ürünleri üzerindeki haktan sözedilmediği ve böylece söz konusu hakların kişinin temel hakları arasındasayılmadığı görülmektedir. Ancak bu durum, söz konusu fikrî hakların hiç birölçüde Anayasa teminatı altında bulunmadığı anlamına alınmamalıdır. Zira 21.maddesiyle, bilim ve sanat alanında serbestçe açıklama, yayma ve her türlüaraştırmayı bir temel hak olarak belirten Anayasa'nın bu faaliyetler sonucumeydana gelen fikir ürünleri üzerinde hiç bir hak tanımamış olduğunu söylemekmümkün değildir. Aksine, söz konusu 21. madde hükmünün bu maddede belirtilenhakların kullanılması sonucunda meydana gelen fikir ürünleri üzerinde,sahiplerinin ilişkilerini ve haklarını, bir "temel hak" niteliğindeolmamakla birlikte, dolaylı olarak teminat altında bulundurduğundan kabulolunması, madde hükmünün tabiî bir sonucudur. Zira bu madde ile, "Temelhak" olarak kişiye tanınmış olan hürriyetler düzeninin gereği gibiişliyebilmesinin, bu hakların kullanılması sonucunda elde edilen fikirürünlerinden, sahiplerinin, yararlanmalarının sağlanmasına bağlı olduğuşüphesizdir bu bakımdan Anayasa'nın, "temel hak" olarak tanıdığı birfaaliyet sonucu meydana gelen fikir ürünleri üzerinde sahiplerine hiç bir haktanımamış olduğu düşüncesi, tutarlı bîr görüş sayılamaz.
Öteyandan, fikir ürünleri üzerinde Anayasa'nın hiç bir korumasının bulunmadığıdüşüncesiyle bunların tanınıp tanınmamasının kanun koyucunun mutlak takdirinebağlı sayılmasının da, bilim ve sanat araştırmaları sonucunda meydana gelenfikir ürünleri üzerine, çeşitli görüş ve maksatlarla ölçüsüz sınırlamalarkonulabilmesi suretiyle bu gibi çalışmaların muhtaç olduğu özgürlük ortamınıngereği gibi sağlanamamasına ve bu yüzden de araştırma alanına yönelecekçabaların engellenmesine ve yurdun bilim ve sanat alanındaki ileri hamlelerininyavaşlamasına, dolay isiyle de kamunun zarara uğramasına yol açacağı ortadadır.
Görülüyorki böyle bir tutum, 21. maddedeki "temel hak" ları etkileyecek veonları dolaylı bir baskı altına alarak sahip bulundukları Anayasa teminatınıişleyemez duruma girmesi yollarını açabilecek bir sonucun önceden kabuledilmesi demek olur ki bunun da Anayasa'nın ruh ve maksadiyle bağdaştırılmasımümkün değildir.
Esasen,Türkiye Cumhuriyetinin, insan haklarına dayanan demokratik bir hukuk devletiolduğunu belirten Anayasa'nın 2. maddesi, başka türlü bir anlayışa yervermeyecek derecede açıktır.
Şuduruma göre, herkesin, Anayasa'da sayılan temel haklardan ayrı olarakAnayasa'nın 21. maddesinin koruduğu bilim ve sanat çalışmalarından doğma maddîve manevî menfaatlarının korunmasını isteme hakkına da sahip bulunduğu ve kanunkoyucunun bu ilkelerin ışığı altında böyle bir hakkı düzenleme yetkisini haizolduğu sonucu kendiliğinden ortaya çıkmaktadır. Bir başka deyimle kanunkoyucunun, bilim ve sanat özgürlüğü, kamu yararı, insan hakları ve demokratikhukuk devleti ilkelerinin sınırları içerisinde kalmak şartiyle bu hakkınniteliğini, doğuş koşullarını, sahibine sağladığı yetkileri düzenlemesigereklidir ve bu konudaki düzenlemelerin, Anayasa ilkelerine aykırı bir yönübulunup bulunmadığının, denetlenmesi de Anayasa Mahkemesinin görevleriarasındadır.
İhtiraBeratı Kanununun 3. maddesinin iptali istenen hükmünün, Kurucu Meclisin 51sayılı kararı ile beliren anlamı içinde ve yukarıdaki açıklamaların ışığıaltında incelenmesi halinde aşağıdaki sonuçlara varılır:
Sözüedilen ihtira Beratı Kanunu, 1. maddesi ile hirfet ve sanayie dair olan hernevi ihtiraat ve keşfiyat ve ıslahattan faydalanma hakkının mucit, kâşif vemuslihlerine ait olduğunu tespit etmiş ve faydalanma hakkının Devlet tarafındanverilecek "berat" ile tasdik edileceği esasını koymuştur.
Kanununöteki maddelerinde, faydalanma hakkının süresi, beratın ne suretle isteneceği,nasıl verileceği, ferağ ve intikal şekilleri, iptal ve iskat şartları... gibihükümler bulunmakta iptali istenilen 3. maddesinde ise "terkibatısaydelâniye" ile ilâçlara ihtira beratı verilemiyeceği esası yeralmaktadır. Söz konusu 3. maddenin iptali istenilen hükmünün, kanunun tümüiçindeki yeri ve niteliği gözönüne alınarak incelenmesi halinde, sanayi vehirfet alanına giren fikir ürünlerinden sadece "terkibatısaydelâniye" ve "ilâç" konularındaki buluş sahiplerine ihtirahakkı tanımamak suretiyle bunlardan faydalanma hakkının bir tek kişinin mutlaktekeli altına germesinin önlendiği görülür.
51sayılı Kurucu Meclis kararı ise, bu konulardaki usul buluşlarının da himayeedilemiyeceğinin, yani bunlar için de ihtira beratı verilemiyeceğinin, maddehükmünün tabiî bir gereği olduğunu belirtmektedir. Terkibinde birden çok maddebulunan her ilâç bir usul uygulaması sonucunda meydana getirilebileceğine göre,ilâç için ihtira beratı verilmeyeceği esasını kabul eden kanun koyucunun, maddehükmünden, usulü hariç tuttuğu düşünülemiyeceği cihetle maddenin 51 sayılıkarar doğrultusunda uygulanması da yerinde ve zorunludur.
İlâçkonusunun insan sağlığı ile olan yakın ilişkisi gözönüne getirilse kanunkoyucunun tutumuna hak vermemek mümkün değildir. Kamu yararının açık bir gereğiolan ve "Fikir ürünlerinden sahiplerinin faydalanmalarının korunmasınıisteme hakkı, üzerine konular bu kayıtlamanın, fikir ve bilim özgürlüğününözünü zedeler bir önem ve kapsamda olduğu ileri sürülemez. Bu konuda sözüedilen kamu yararının önemi de böyle bir kayıtlamayı haklı kılar.
Toplumsağlığının korunmasının gereği olan niteliği yukarıda belirtilen kayıtlamanın,İnsan Hakları Evrensel Beyannamesinin 25., 29. ve 30. maddeleri karşısında,insan haklarına ve demokratik bir toplum olma ilkelerine aykırılığı da ilerisürülemez. Siyasî rejimleri, insan haklarına ve demokratik hukuk devletiesaslarına dayanan bir kısım batı ülkelerinde de söz konusu hakkın bu yoldadüzenlendiği görülmektedir.
Özetlemekgerekirse, iptali istenen hükmün, mülkiyet hakkı ile ve bu sebeple deAnayasa'nın 36. maddesiyle bir ilişkisi olmadığı gibi Anayasa'nın 21. ve 2.maddelerindeki ilkelere aykırılığından da söz edilemez.
Üyelerdenİhsan Keçecioğlu, Feyzullah Uslu, Fazlı Öztan, İ. Hakkı Ketenoğlu, İhsanEcemiş, Recai Seçkin; iptali istenen hükmün Anayasa'ya aykırı olmadığı oyundabulunmuşlarsa da yukarıdaki gerekçeye katılmamışlardır.
2-Danıştay 12. Dairesinin, 1961 Anayasasının yasama organına kanun hükümleriniyorumlama yetkisini tanımadığı halde, 51 sayılı kararın, Anayasa'nın 132.maddesinin birinci ve ikinci fıkralarında yer alan ilkelere aykırı olarak,yargı organlarına kanunu kendi anlayışlarına göre yorumlayıp uygulamak imkânınıvermediği, bu organları, yasama organının etkisi altında karar verme zorundabıraktığı yolundaki gerekçesine gelince :
Sözkonusu 51 sayılı kararın, Kurucu Meclis tarafından kabul edildiği 8/5/1961gününde, 1924 Anayasasının yasama organına kanunları yorumlama yetkisi tanıyan26. maddesi yürürlükte idi.
Şuduruma göre 51 sayılı Kurucu Meclis kararı; kabul edildiği tarihte yürürlüktebulunan Anayasa hükmüne uygun olarak yapılmış, halâ hukukî değeri olan veuygulanması zorunlu bulunan bir yasama tasarrufudur.
Aksidüşünce, 1924 Anayasasının yürürlükte bulunduğu devrede, sözü geçen Anayasahükmüne dayanılarak çıkartılmış bulunan yorum kararlarının, 1961 Anayasasınınyürürlüğe girmesiyle hukukî değerlerini yitirmiş bulunmaları sonucuna yol açarki böyle bir görüşün savunulması ve kabulü mümkün değildir.
Anayasa'nın132. maddesi ise, hâkimlerin Anayasa'ya, kanuna, hukuka ve vicdanî kanaatlerinegöre hüküm verecekleri ilkesini koyduğuna ve 51 sayılı karar da ilişkin olduğukanuna bağlı ve onunla birlikte uygulanması zorunlu bir müsbet hukuk metnibulunduğuna göre, mahkemelerce İhtıra Beratı Kanunun 3. maddesinin iptaliistenen hükmünün, 51 sayılı karar ile beliren anlamı içinde uygulanmasının,Anayasa'nın 132. maddesinin birinci ve ikinci fıkralarına aykırı nitelikteolmadığı, aksine olarak bu fıkraların hükümlerinin bir gereği bulunduğuortadadır.
Bunedenlerle itiraz, tartışılan ikinci gerekçe yönünden de yerinde değildir.
SONUÇ:
İhtiraBeratı Kanununun 3. maddesinde yer alan ve Kurucu Meclisçe yorumlanmasına yerolmadığına 8 Mayıs 1961 gününde 51 sayı ile karar verilen "... terkibâtısaydelânîyeye ve her nevi edviye ve muâlecâta..." ihtira beratıverilmesinin caiz olmadığı" yolundaki hükmün Anayasa'ya aykırıbulunmadığına ve itirazın reddine 26/12/1967 gününde oybirliği ile kararverildi.
Başkan
İbrahim Senil
Başkanvekili
Lütfi Ömerbaş
Üye
İhsan Keçecioğlu
Üye
Salim Başol
Üye
Feyzullah Uslu
Üye
A. Şeref Hocaoğlu
Üye
Fazlı Öztan
Üye
Celâlettin Kuralmen
Üye
Hakkı Ketenoğlu
Üye
Fazıl Uluocak
Üye
Avni Givda
Üye
İhsan Ecemiş
Üye
Recai seçkin
Üye
Ahmet Akar
Üye
Muhittin Gürün
İTİRAZKONUSU HÜKMÜN ANAYASA'YA UYGUNLUĞU GEREKÇESİNE İLİŞKİN KARŞİ OY YAZISI
Çoğunlukgerekçesinde, Alman Anayasa'sının mülkiyete ilişkin hükmü ile TürkAnayasa'sının hükmü arasında başkalık bulunduğundan, dolayı Almanmahkemelerinin ve bilim adamlarının yorumundan bizim yararlanamayacağımız,bizim Anayasa'mızın 36. maddesine ilişkin raporda ve Meclis görüşmelerindesöylenilenlerden Anayasa koyucusunun ancak Medenî Yasa'nın düzenlediği anlamdamaddî mallar üzerindeki mülkiyet hakkını korumayı düşündüğünün anlaşılmasıkarşısında 36. madde hükmünün mülkiyet hakkından daha başka hakları kapsamınaalmadığı İnsan Hakları Evrensel Beyannamesinin ise 17. maddesinde mülkiyethakkına ve 27. maddesinde fikrî haklara yer vererek fikri hakların mülkiyetteminatının kapsamı dışında kaldığını belirttiği ve fikrî hakları 27.maddesindeki hükümde "manevî ve maddî menfaatleri koruma hakkı"olarak anlattığı, Anayasa'mızın 21. maddesindeki "Herkes, bilim ve sanatıserbestçe öğrenme ve öğretme, açıklama yayma ve bu alanlarda her türlüaraştırma hakkına sahiptir" hükmü ile, bu maddede anılan çalışmalar sonucundaortaya çıkan düşünce ürünleri üzerinde de sahiplerine temel hak niteliğindeolmasa bile bir takım haklar tanımış bulunduğu, Türkiye Cumhuriyetinin insanhaklarına dayanan demokratik bir hukuk devleti olduğunu bildiren ikinci maddehükmü ile az önce anılan 21. madde hükmüne göre Anayasa'da sayılan temelhaklardan ayrı olarak kişinin düşünce ürünlerinden doğan maddî ve manevîyararlarının korunmasını isteme hakkına sahip bulunduğu ve yasa koyucunun bilimve sanat hürriyeti insan hakları ve demokratik hukuk devleti ilkeleriiçerisinde kalarak bu hakkın niteliğini, doğumu koşullarını ve sahibinesağlıyacağı yetkileri düzenleyebileceği görüşleri benimsenmiştir.
1-Anayasa'mızın 2 nci maddesinde Devletin belli alanlarda bir takım yararlarıkorumakla ödevli bulunduğu ve bu ödevi yerine getirmek üzere bir takım yasahükümleri koymak yükümü altında olduğu anlatılmak İstenmiş değildir. BelkiDevletin yasalarla veya başka biçimde koyacağı hukuk kurallarında gözeteceğisınırlar, gözönünde tutacağı yönler ve amaçlar belirtilmiştir. Anayasa'nın"Genel esaslar, başlıklı birinci kısmında yer alan bu 2. madde,"Devletin nitelikleri" başlığını taşımakta ve yazılışı bakımından dabu nitelikleri göstermektedir. Buna karşılık, "Temel haklar ve ödevler"başlıklı 2. kısımın özellikle 3. bölümünde yer alan hükümler ile devlete bellialanlarda yasalar koymak ödevi açıkça yüklenmiştir; demek ki devletin bellialanlarda hukuk kuralları koyarak kişilerin yararlarını korumak ödevine ilişkinhükümlerin yeri Anayasa'nın 2. maddesi değildir.
Bunagöre demokratik hukuk devleti ilkesinin, devlete, yeni buluş sahiplerininhaklarını korumak ödevini yükleyen bir dayanak olarak gösterilmesi; ilk önceAnayasa hükümlerinin yazılışına dayanarak çıkarılan anlama uygun olamaz. Bu 2.maddenin Kurucu Meclisteki hazırlık çalışmalarının incelenmesi dahi bu görüşüdoğrulamaktadır. Gerçekten Temsilciler Meclisi Anayasa Komisyonu raporunda bumadde ile "Devletin vasıfları" nın gösterildiği yazılıdır ve buniteliklerin anlamlan özetlenmiştir (Avukat Kâzım Öztürk - İzahlı, Gerekçeli,Anabelgeli ve Maddelere Göre Tasnifli Bütün Tutanakları ile Türkiye CumhuriyetiAnayasa'sı - Ajans Türk Matbaası. Ankara - 1966. Sayfa 953-954). MaddeninTemsilciler Meclisi ve Millî Birlik Komitesinde görüşülmesi sırasında "Hukukdevleti" sözünün ve "Millî Devlet" veya "MilliyetçiDevlet" sözlerinin maddeye konulması özerinde tartışmalar olmuştur.Temsilciler Meclisi üyelerinden Esat Çağa; maddenin bir mihenk taşı olduğunu,yapılacak yasaların, idarenin işlemlerinin buna aykırı olamayacağını, yargıorganlarının bunun ışığı altında yorum yapacaklarını, hukuk devletinin, devletiamacı bakımından tanımlayan bir deyim olduğunu ve kapsamı bakımından adaleteuygun bir hukuk düzenini kurma ve sürme amacını güttüğünü, bu ikinci maddeninDevletin işleyişi bakımından niteliklerini belli ederek yasa koyucuya,idareciye ve hâkimlere bir davranış yönü gösterdiğini daha önce belirttiğini(Anılan kitap S: 956-957 ve 1112), Temsilciler Meclisi Üyelerinden Coşkun Kırcabu ikinci maddede ne belli bir hak, ne bir hürriyet, ne de belli bir ödevanılmış olduğunu burada yanlızca Devlete bütün çalışma ve İş alanlarında esinverecek olan bir zihniyetin, bir felsefenin bildirilmiş bulunduğunu ve Devletinbütün çalışma ve iş alanlarında bu ilkelerin tespit ettiği zihniyete sahipolmasının istendiğini ve Anayasa Mahkemesi ile başka mahkemelere "Yasalarıbu yolda yorumla" diye bir yönerge bir talimat verilmek amacı güdüldüğünü(Anılan kitap S; 954-955). Temsilciler Meclisi üyelerinden Hamza Eroğlu; ikincimaddenin Devletin niteliklerini bîr Anayasa konusu olarak öngördüğünü (Anılankitap S : 1027), Temsilciler Meclisi üyelerinden Ferit Melen ise; bu ikincimaddenin Devletin yanlızca niteliklerini belirtmekle kalmayıp ayrıca onunereğini, izleyeceği doğrultuyu dahi gösterdiğini, örneğin sosyal devlet derkennitelik i!e birlikte doğrultuyu dahi bildirdiğini (Anılan kitap S : 1056),söylemişlerdir. Bütün bu açıklamalardan çıkan sonuç, yalnızca Anayasa'nınikinci maddesine dayanılarak Devletin şu veya bu alanda kişinin çıkarınıkorumak üzere yasalar koymak ödevinin bulunduğu yolunda bir görüşünsavunulamayacağıdır.
2-Çoğunluk gerekçesinde dayanılan Anayasa'nın 20. maddesinde dahi, bulucununsanayi alanında uygulanması olan yeni buluşunu korumaya elverişli bir hükümyoktur; çünkü, bu maddede anılan sanat, kuşkusuz edebiyat ve güzel sanatlardır;zira Temsilciler Meclisi Anayasa Komisyonu raporunda da belirtildiği gibi,bilim ve sanat hürriyetine bir çok yabancı ülkelerde bu hürriyetlere karşıyapılan baskılardan ders alınarak o ülkelerin anayasalarında yer verilmiş vebundan dolayı da bizim Anayasamıza geçmiştir. Bir gerçektir ki uygulamadayapılan baskı edebiyatı ve güzel sanatlara yönelmiştir yoksa hiç bir devletteyalnızca sanayi alanında değerlendirilerek devletin iktisadî gücünü artıracaksonuçlar doğurabilecek olan sanat çalışmalarını engellemek, kimsenin aklınagelmiş değildir. Güzel san'atler ve edebiyat alanında yapılan birçok çalışmalarile baskıya karşı tepki göstermek yolu hemen her yerde tutulmuş ve bundan ötürüde baskıya dayanan yönetimlerce edebiyat ve güzel san'at alanında çalışanlaragöz açtırmamak ilkesi benimsenmiştir. Bundan başka, Anayasa'nın 20.maddesindeki bilim ve sanat özgürlüğüne ilişkin hükmün yazılışından anlaşıldığıgibi, bu hüküm, yalnız, san'at alanında kişilerin çalışmalarını engellememekyolunda olumsuz biçimde bir ödevi Devlete yüklemektedir. Nitekim bu maddeleröğretim hürriyetine İlişkin hüküm ile 50. madde hükmünün birleştirmek içinTemsilciler Meclisinde ileri sürülen bir önergeye karşı komisyon sözcüsü MuammrAksoy, bu maddedeki; hükümlerle özgürlüklerin Devlet bakımından olumsuz yöndendüzenlendiğini ve bu madde hükmü ile Devlete herhangi bir şey yapmak ödevininyükletilmediğini, Devlete yükletilen yapma ödevlerinin ancak 49. maddenin (kiAnayasa metninde 50. madde olmuştur) içinde bulunduğu 3 bölümde yer aldığını,bundan Ötürü önergenin kabulünün Anayasa yapısına aykırı olacağını ilerisürerek (Anılan kitap s : 1484 ve 2090), maddelerden anlaşılan bu yönü ayrıcabelirtmiştir. İmdi sanat özgürlüğü için konulan hükme dayanarak Devletinendüstri alanındaki yeniliklerin bulucularını korumak ödevi olduğu kabuledilemez.
3-Yukarıdaki birinci ve ikinci bentlerdeki açıklamalarda anlaşıldığı üzere,Anayasanın bu iki hükmünden hiç birisi, yasa koyucuya bir şey yapma ödeviniyüklemekte değildir. İmdî bunların ikisine birden dayanılarak dahi böyle birödevin bulunduğu ileri sürülemez.
4-Çoğunluk gerekçesinde dayanılan İnsan Hakları Evrensel Beyannamesinin 27.maddesinin ikinci fıkrası dahî, ancak güzel sanatlar alanındaki ürünlereilişkin bir hükümdür. Beyanname metninin Türkçe resmî çevirisinde birincifıkrada "güzel sanatları tatmak" sözü kullanılmış iken İkinci fıkradayalnızca "sanat eserleri" denmiştir. Türkçe'de dahi (sanat eserleri)deyimi, hiç bir zaman sanayide kullanılacak eserleri anlatmak üzere kullanılanbir söz değildir. Belki edebiyat ve güzel sanatlar alanındaki yapıtlarıgösteren bir sözdür. Evrensel Beyannamenin Fransızca metninde ikinci fıkrasında"Production scientifique, litteraire ou artistique" sözlerikullanılmıştır ki "bilim, edebiyat ve güzel sanat ürünleri" demektir.Nitekim Fransızca'da bugün "production artistique" sözü ancak güzelsanat alanındaki ürünleri anlatır, yoksa endüstri yani sanayi alanınıilgilendiren ürünleri değil. Bu yön "artistique" sözüne ilişkinolarak "Grand Larousse Encyclopedique", in birinci cildinin 618.sahifesinde ve bu sözün kökü olan "art" sözüne ilişkin olarak aynıyapıtın aynı cildinin 604-606 sahifelerindeki açıklamalardan ve özellikle busöze bugün verilen anlamın yani güzel sanatlar anlamının 19. Yüzyılda yerleşmişolduğuna ilişkin açıklamalarda anlaşıldığı gibi, Fransa'da 11 Mart 1957 günüEdebiyat ve Güzel Sanatlar Mülkiyeti Yasasına "La loi sur la propri etelitteraire et artistique" denilmesinden dahi anlaşılmaktadır. Ayrıca şunuda belirtelim ki Anayasa'nın Prof. E. Hirsch'e Millî Birlik İdaresinceyaptırılan Almanca çevirisinde de, 20. maddedeki (sanat) sözü,"kunst" sözü ile Almanca'ya çevrilmiştir. Bu söz ise bugünküAlmanca'da (güzel sanatlar) anlamına gelmektedir. Bundan başka BönAnayasa'sının bilim ve sanat özgürlüğünden söz etmesi bakımından bizim 21.maddenin karşılığı değerinde olan 5. maddesinin 3. fıkrasında yine"kunst" sözü kullanılmıştır. (Mangoldt Klein) ın (Das BonnerGrundgesetz) adlı Bön Anayasa'sı şehrinde (Band 1, 1957-Franz wahlen G.M.B.H. -Berlin und Frankfurt A.M.) 257. sahifesindeki açıklamalarda buradaki"kunst" sözünün hukukî anlamda edebiyat ve güze! sanatlar anlattığı,her sanatın bir biçimde "sanat yapıtında" gerçekleştiği, bu biçiminise betli bir maddeye (Örneğin; taşa, oduna, toprak çanağa, söze, şarkıcınınsesine veya dans edenin vücuduna) bağlı olduğu, burada maddenin hiçbir önemibulunmayıp sanat yapıtının tümünün temel alınması gerektiği, maddenin kendibaşına bir değeri olmayıp ancak gördüğü iş açısından değer kazandığı yazılıdır.Almanca'da (kunst) sözünün güzel sanatları anlattığı, fotoraflarla, biçimsanatları eserlerinin sahiplerine telif hakkı tanıyan 9.1.1907 günlü AlmanYasa'sına (Kunstchutz-gesetz) (Sanatı Koruma Yasası) denilmesinden deanlaşılmaktadır (Der Grosse Brock-haus 1955 Band, 6, S: 7/7).
Buaçıklamalara göre İnsan Hakları Evrensel Beyannamesinin 27. maddesinin ikincifıkrasına dayanılarak bu beyannamede sınaî hakların mülkiyet hakkından ayrıolarak hükme bağlanmış olduğunun öne sürülmesi dahi, doğru değildir. İnsanHakları Evrensel Beyannamesinde, endüstri alanında yeni buluş sahibine haktanınması için mülkiyet hakkına ilişkin maddedekinden ayrı bir hüküm konulmuşbulunduğu, bir an için, var sayılsa bile, bu durum bizim Anayasa'mızın 36.maddesinin yorumu bakımından bir dayanak olamaz; zira bizim Anayasa'mızda veİnsan Hakları Evrensel Beyannamesinde hükümler konulurken tutulan yollar veözellikle mülkiyet güvencesine ilişkin hükümlerin her iki belgedeki yazılışlarıbaşka başkadır.
5-Anayasa'mızın 36. maddesinin kabulüne ilişkin hazırlık çalışmalarında, mülkiyetkavramının hemen hemen hiç tartışılmadığı ve böylece Anayasa'yı yapanlarınyalnızca Medenî Yasa'daki taşınmaz mallar ve taşınabilir mallar üzerindekimülkiyet hakkını gözönünde tutarak hükümler koyduğu görüşü benimsenebilir;ancak bu durum, hiçbir zaman buradaki mülkiyet hakkına ilişkin güvenceninkapsamına bu haklar Anayasa'da başkaca bir hükme bağlanmış değilse, mamelektekiöbür hakların dahi girmesi gerektiği yollu bir yoruma gitmekten bizialıkoyamaz. Gerçekten, Anayasa koyucu veya yasa koyucu, yalnızca belli bir durumugözönünde tutarak bir hüküm koymuş ve bu hükmün konulusu ile güdülen sosyalamaç bakımından daha başka durumların dahi bu hükmün kapsamına girmesindehukukî ve sosyal bir zorunluk ortaya çıkmış ise, bu hükmün genişletici biryoruma bağlanması dahi hukukça bir zorunluk olur; çünkü, hukuk ve özellikleAnayasa hukuku, esnek bir anlayışla hukukî ve sosyal gerekleri ve isterlerikarşılamak ereğini güder. Bunun tersinin düşünülmesi toplumun ihtiyaçlarıkarşılamak üzere kurulmuş bulunan hukuk düzeninin bu ihtiyaçlara elvermemesi vebelli bir alanda toplumu ya baskı altında tutması veya başıboş bırakması gibiağır ve hukuk düzeninin konuluş amacıyla çelişen bozukluklara yol açar; böylebir sonuç ise hiçbir nedenle benimsenemez.
a)İlk önce şunu belirtelim ki mülkiyet güvencesi, tarihî bir gelişme sonundabugünkü duruma gelmiştir. Nitekim, mülkiyet dahi, tarih boyunca uzun birgelişme geçirmiş ve uzun gelişme sonunda bugünkü hukukî biçime girmiştir.Mülkiyet teminatı, ilk kabul edildiğinde, taşınmaz mallarla taşınabilir mallarüzerindeki mülkiyet hakkını, Devletin, Malikten almasını önlemeyi erekedinmiştir.
b)Mülkiyet güvencesinin ilk tanındığı çağlarda mülkiyet hakkı, bir kişinin toplumiçinde olabildiğince bağımsız bir varlık sürdürmesini ve kendi sorumu altındakendi yaşayışına biçim vermesini sağlayan ve insan yaşayışını düzenleyici biretken niteliğinde idi. Demek ki yabancı anayasalardan eski Anayasamıza veoradan da bugünkü Anayasamıza geçen mülkiyet güvencesi ile Anayasalarımız,kişinin toplum içinde olabildiğince bağımsız bir varlık sürdürmesini ve kendisorumu altında kendi yaşayışına biçim vermesini sağlayan ve onun yaşayışınındüzenlenmesinde temel bir etken, temel bir neden niteliğinde bulunan bir durumukorumayı istemiş ve bunun için bu türlü bir hüküm öngörülmüş bulunmaktadır.Demek ki Anayasa'ya bu hükmün konulmasiyle güdülen erek, kişi varlığı için buölçüde önemli ve bu denli vazgeçilmez durumları Anayasa korumasındanyararlandırmaktır. Anayasa koyucunun böyle bir ereğe verilmesini istediği ve mülkiyethakkını Anayasa metninde tanımlamak yolunda giderek mülkiyet güvencesinitaşınmaz mallarla taşınabilir mallar üzerindeki mülkiyet hakkı ile açıkçasınırlandırma ilkesini benimsememiş bulunduğu gözönünde tutulunca, Anayasa'nın36. maddesi hükmü ile, kişinin mamelekine giren öbür hakları dahi,özelliklerine göre tanımayı yasa koyucuya buyurduğu kabul edilmek gerekir.Gerçekten, iş bölümü ilkesine dayanan bugünkü sanayi toplumlarında malüzerindeki mülkiyet, kişinin bağımsız bir varlığı sürdürmesi ve kendi sorumualtında kendi yaşantısını düzenlemesi konularında artık tek bir temel etkenolmaktan çıkmıştır. Bugünkü iktisadî yürüyüş ve insanların çoğunun bugünküiktisadî varlığı, borçlar hukukuna, mülkiyet dışında aynî haklara, iş hukukunave idare hukukuna giren ilişkiler ve hukukî durumlar temeline dayanmaktadır kibu hukukî ilişki ve durumların dahi mal üzerindeki mülkiyetle ilgileri hayligevşemiştir, başka deyimle bu hukukî ilişki ve durumlar mal mülkiyetinden hayliuzaklaşmış bulunmaktadır. Anayasamızda mameleke ilişkin haklar, borçlarhukukunun iradeye dayanan borçlar alanı için akit özgürlüğü ilkesi, çalışmahukukuna ilişkin alan için de çalışma özgürlüğü ilkesi ile sendika kurmak vegrev yapmak ilkeleri gibi ilkeler benimsemişse de mameleke giren hakların birtakımı Anayasa'nın açık bir hükmü ile güvence altına alınmış değildir. Örneğiniradeye dayanan borçlar dışında kalan borçlar, fikir ve sanat eserleriüzerindeki haklar ve sanayi alanındaki yeni buluşların bulucularının haklan,Anayasa'nın açık bir hükmü ile korunmayan haklardandır. Bütün bu haklar, çağdaştoplumda, başka deyimle şimdiki sanayi toplumunda, önceki zamanlardaköylülerin, toprak sahiplerinin esnaf ve tacirlerin mal üzerindeki mülkiyethakkının tanınıp korunduğu biçimde tanınıp korunmadıkça, bugünkü toplumda pekönemli sayıda bulunan birçok insanların özgürlüklerinden yararlanmalarısağlanamaz. Zira, unutulmamalıdır ki mülkiyet güvencesi, özünde, özgürlüklerdenyararlanma güvencesinin bir tamamlayıcısı, .bir aracıdır. Nitekim, iktisatalanında belli ölçüde bağımsızlığı sağlanmış bulunmayan bir kimsenin kişiselözgürlüklerden yararlanması, ne dün için, ne de bugün için, olağan bir durumdeğildir. Eğer mülkiyet güvencesi, Anayasa ile ayrıca korunmuş bulunmayanmameleke ilişkin öbür haklan kapsamına almazsa bütün yurttaşlara yaşayışlarınıözgürlük içinde düzenlemeye elverişli en az bir olanağı dahi Anayasa sağlamamışolur. İktisadî ve sosyal hayatın adalete, tam çalışma ilkesine ve herkes içininsanlık haysiyetine yaraşır bir yaşayış düzeyinin sağlanması amacına göredüzenlenmesi, Anayasa koyucu tarafından Anayasa'nın 41. maddesi uyarınca, yasakoyucuya yüklenmiş bir ödev bulunması karşısında Anayasa'nın mameleke girenhaklardan ayrıca hükme bağlamadığı, bir takımını güvence dışı bırakmak istediğiileri sürülemez. Bu güvencenin dayanağı ise, ancak ve ancak, mülkiyet hakkınailişkin 36. madde hükmü olabilir; çünkü bu hüküm, mamelek haklarından engenişini, en sertini, en koyusunu ve belki en eskisini başka deyimle mülkiyetigüvence altına almıştır ve böylece az yukarıda belirtildiği üzere, kişinin hemiktisadî varlığını, hem de buna bağlı olan kişisel özgürlüklerinden gerçekanlamda yararlanması olanağını korumak istemiştir.
c)Mülkiyet, mameleke ilişkin hakların örneği ve sanki bir türlü özüdür. Medenîhukuk açısından mülkiyetin parçalanmasından ortaya çıkan irtifak hakları veözellikle intifa hakkı, sükna hakkı ve hattâ rehin hakkı gibi hakların akdedeğil, yasaya dayanan biçimlerinin korunması, mülkiyet hakkının korunmasınınbir sonucudur. Hele bir haksız eylem sonunda mülkiyet hakkının tazminataçevrilmesi durumunda, tazminat hakkının tanınması ve korunması, mülkiyetinkorunmasının biçim değiştirmesinden başka birşey değildir. Bütün bunlargöstermektedir ki Anayasa'nın 36. maddesinin kapsamı, yalnızca, Medenî Yasa'nındüzenlediği mülkiyetle sınırlanamaz; aynî hakların öbür alanları ile BorçlarYasa'sının haksız eylemden doğan tazminata ilişkin hükümlerinden bir bölüğüdahi, istesek de, istemesek de, buraya girmektedir; yoksa mal mülkiyetigüvencesi bile eksik kalır.
Bundanbaşka, mülkiyet gibi geniş bir mamelek hakkının bu hükümde korunmasını öngörenAnayasa koyucu; kapsamca ondan daha dar plan ve Anayasa ile ayrıca hükme bağlanmışbulunmayan öbür mamelek haklarının dahi bu hükümle korunmasını, öncelikle,istemiş sayılmalıdır; zira hem genel mantık, hem hukukî mantık bakımından az,çoğun içindedir, imdi, çoğun korunmasını öngören bir hüküm azın korunmasını daöngörmekte demektir.
Medenîyasada düzenlenen mülkiyet bile, taşınmaz mallara veya taşınabilir mallarailişkin olduğuna göre, hukukça tanınmada veya korunmada başkalıklar gösterir;örneğin bir taşınmaz malın mülkiyeti (Medeni Yasa'nın 638. ve 639. maddelerinegöre) on veya yirmi yıllık mülk edinme zamanaşımı ile yitirilirken, birtaşınabilir malın mülkiyeti, (Medeni Yasanın 701. maddesi gereğince) beş yıllıkkazandırıcı zaman aşımı ile yitirilebilir. Bunun gibi bir irtifak hakkınınkorunması ile bir mülkiyet hakkının korunmasında da başkalıklar vardır. Bu,Medenî Yasa alanında böyle olduğu gibi anayasal koruma atanında da böyleolacaktır. Bunun sonucu olarak, mameleke ilişkin bulunan ve Anayasa'nın özelbir hükmü ile korunmadıkları için 36. maddesindeki mülkiyet güvencesininkapsamına giren hakların, örneğin sanayi alanında yenilik bulanların veya fikirve sanat eserleri sahiplerinin haklarının anayasa! korunmasında dahi bunlarınözellikleri gözönünde tutulacaktır; yoksa mamelek haklarının hepsi, malüzerindeki mülkiyet hakkının korunduğu veya tanındığı ölçüde korunacak veyatanınacak değillerdir. Sözün kısası mamelek haklarının, Anayasa'nın 36. maddesiuyarınca, tanınması veya korunmasında, bunların niteliklerinden doğanözellikleri, her zaman, gözönünde bulundurulacaktır.
Burada,mülkiyet sözünün belli bir hukuk anisini olması karşısında, sözü edilen 36.maddenin yorumunun, maddenin yazılışına aykırı bulunduğu dahi ileri sürülemez,zira, hukukun birçok alanlarında bir sözün veya bir deyimin, başka başkaanlamlara geldiği vardır. Buradaki (mülkiyet hakkı) sözü için dahi durum budur;bu sözün burada anayasal anlamı tartışma konusu olmaktadır; örneğin (memur)deyimi, idare hukukunda ve ceza hukukunda başka başka anlamlardakullanılmaktadır. Anayasa'da kullanılan hukuk terimlerinin Anayasa yapıldığısırada yürürlükte bulunan yasalardaki anlamda kullanmış olmaları ilkesayılabilir; ancak bütün yasalardan üstün bir değeri olan Anayasa'da belli birkavramın öbür yasalardakinden başka bir anlamda kullanılmasına ve (amaca uygunyorum kuralınca) öbür yasalardakinden başka bir anlamda kullanılmış sayılmasınahiçbir engel yoktur: yoksa yukarıda değinildiği gibi, söz uğruna öz ve erekfeda edilmiş olur.
ç)Çoğunluk gerekçesinde, Alman Anayasa'nın metninin Türk Anayasa metninden başkaolması dolayısiyle Almanya'daki bilim ve içtihat alanlarında benimsenengörüşten Türk Anayasa hukukunda yararlanamayacağı öne sürülmüştür.
aa)Almanya'daki bilim alanında ileri sürülen görüşün dayanağı, bugünkü AlmanAnayasa'sının metni değil, orada konulmuş olan hükmün ereğidir. Bu yön, NeumannNipperdey Scheurer'in (Temel Haklar adlı kitaplarının ikinci cildindeyazılanlardan anlaşılmaktadır. Nitekim yukarıki a, b, c bentlerindekigerekçeler ana çizgileri bakımından bu kitapta ileri sürülen gerekçelerdir (DieGrundrechte-Handbuch der Theorie und Parscîs der G.-Band II,Duncker-Humbbot/Berlin 1954, S: 340-346 ve özellikle 352 ve 353) ve bunlardametne dayanan bir yan yoktur.
bb)Bundan başka Avusturya'nın Anayasa'sı olan 21.12.1867 günlü (Devlet TemelHaklar ve Özgürlükler Yasası) nın mülkiyete ilişkin 5. maddesinde yalnızca(Mülkiyete dokunulamaz. Malikin rızasına aykırı olarak kamulaştırma, ancakyasanın belli ettiği durumlarda ve yolda olabilir.) hükmü bulunmaktadır.Werner-Klecatslky'nin (Avusturya Federal Anayasa Hukuku) adlı kitabındakiyazılara göre, Avusturya Anayasa Mahkemesi ise, bu 5. maddedeki korumanınkonusunun yalnızca maddî mallar olmayıp özel hukuk alanındaki bütün haklar veayrıca konut üzerindeki hak olduğuna, anılan 5. maddedeki hukukî koruma yalnızcaözel hukuk alanına giren haklar bakımından öngörülmüş bulunduğu için,memurların kamu hukukundan doğan emekli olma ve emekli aylığı alacakları yahutkamu hukukuna dayanan işsizlik parası alacaklarının bu maddeye görekorunamayacaklarına karar vermiştir [Werner - Klecatsky - Das ÖsterreichischeBundesveriassung-recht-Wien 1961 - Manzsche Verlags-und Universitaetsbuchhand.S: 360 ve orada gösterilen Anayasa Mahkemesi kararları dergileri). Demek kiAvusturya hukukundaki metin, bizim 36. maddedekinden çok daha dar bir yazılıştaolduğu halde, Avusturya Anayasa Mahkemesi, bunu Almanya'daki bilim ve yargıalanındaki görüşlere uygun olarak yorumlamaktan kaçınmış değildir.
cc)Erwin Ruck'un (İsviçre Kamu Hukuku) adlı kitabında da, İsviçre kamu hukukundamülkiyet özgürlüğü konusunda aynı yoruma gidildiği şu sözlerdenanlaşılmaktadır: (Özel mülkiyet ve onun Devletin güvencesi altında bulunması,eskidenberi, İsviçre'nin hukuk ve iktisat düzeninin temelidir. İsviçre'de gerekkamu yaşantısının, gerekse özel yaşantının gelişmesi ve bugünkü biçimi, butemele dayanmaktadır. Kantonların Anayasalarında mülkiyete ilişkin hükümlerbulunması bundandır. Bu hükümlerle mülkiyet açıkça korunmaktadır. Maddelerinyazılışları görünüşte başka başka ise de öz bakımından hepsinin anlamı birdir.Bu hükümlerde "mülkiyet", "her türlü mülkiyet", "bütünmülkiyet", "mülkiyet ve Özel haklar", özel haklar","mülkiyet ve hak tohumları", "kazanılmış özel haklar","kazanılmış haklar", söz konusu edilmekte ve bunların çiğnenemiyeceğibildirilmektedir.)
(KantonAnayasalarındaki mülkiyet güvencesi, metinlerde yazılanı aşkın bir güvencedir.Gerek kanton mahkemelerinin, gerekse İsviçre Federal Mahkemesininuygulamalarında buradaki mülkiyet sözü, yalnızca dar hukuk anlamındakimülkiyeti, İsviçre Medenî Yasa'sının 641 ve sonraki maddelerinde düzenlenenmülkiyeti değil, daha geniş ve iktisadî açıdan belli olan bir kavramıanlatmaktadır; bu kavram, mamelek haklan kavramıdır ve kendiliğinden mamelekeilişkin değeri bulunan bütün haklar, mülkiyet güvencesinin kapsamınagirmektedir.)
(Kantonlarınbu konuda görüş birliğine varmış bulunmaları dolayısiyle ve gerek gerçek durum,gerekse tarihî durum karşısında, Federal Anayasa'ya boşu boşuna bir mülkiyetmaddesi konulması, yersiz görülmüştür. Bununla birlikte, Federal Anayasa'nındahi aynı güvenceyi öngördüğünden söz edilmesi, mülkiyet güvencesininbulunduğunu açıkça bildirmektedir.)
(Kamulaştırmadananlaşıldığı üzere mülkiyet özgürlüğü dahi sınırsız değil ve ancak nispîdir.Medenî Yasa'da, hukuk düzeninin çizdiği sınırlar için de tasarruftan sözedilmesi dahi, bundan dolayıdır.)
(Malikinhaklarını, borçlarını ve yükümlerini düzenleyen Federal ve kantonal hukukdüzeni, sürekli olarak gelişme göstermektedir. Bundan, mülkiyet kapsamınınhukuk düzeni ile değiştiği ve mülkiyet güvencesinin ise hakkın doğumuzamanındaki belli durumu değil, ancak hukukî gelişmesinin sağladığı durumu konuedindiği sonucuna varılmaktadır. Yalnız mülkiyet hakkının güvencesinin sözkonusu olduğu zamandaki hukuk düzenine göredir ki malikin tasarruf yetkisininne genişlikte olduğu, mülkiyetin kapsamına nelerin girdiği ve mülkiyet hakkınıkullanma sınırlarının neler olduğu anlaşılabilir.
(Devletinne ölçüde mülkiyete e! atabileceği, zamanın hukuk ve iktisat siyasasınailişkili bir sorundur. Devletin bu yoldaki yetkisi belli bir zamanda bireylerletoplum, yurttaşla Devlet arasındaki dengeye göre, daha çok veya daha azolabilir. Hukuk gelişmesinin bireylere veya topluma daha çok önem vermesinegöre, mülkiyet, daha çok bireysel veya daha çok toplumsal nitelik kazanır.Gerçekten, Alman ortak hukuku ile Roma hukukundaki bireysel mülkiyetle Cermenhukukundaki ve çağımızdaki sosyal mülkiyet arasındaki karşılığın, zıtlığınnedeni de budur. Bugünkü İsviçre hukukunda sağlam bir karışım ortaya çıkmıştır.Malikin güvenlik altına alınmış İş görme serbestliği ile beraber mülkiyet, 19.yüzyılın tutukluğundan sıyrılmış çağımızın sosyal kamu hukukuna dayanan temelçağın ile güzelce bağlantı kurarak bir yandan malikin yararı, öte yandantoplumun iyiliği arasında bir denge gerçekleştirilmiştir.) (Dr. ErwinRuck-Schweizerisches Staats-recht-3. Auflage mit Nachtrag 1957-1964Polygraphischer Verlag AG. Zürich, S: 115-118).
Görülüyorki İsviçre hukukunda da Anayasa'nın güvence altına aldığı mülkiyet, FederalAnayasa'da mülkiyet güvencesine ilişkin bir metin bile yokken Medenî Yasa'nınöngördüğü mülkiyetin sınırlarını çok aşan ve mameleke giren bütün haklarıkapsayan bir kavramdır ve bu kavram, siyasal ve iktisadî gelişmeye ayakuydurarak boyuna değişebilmektedir başka deyimle sert ve değişmez bir kavramdeğildir, sosyal ve iktisadî ihtiyaçları, her zaman karşılamağa elverişli veesnek bir kavramdır. Yazılanlardan su da anlaşılmaktadır ki İsviçrehukukçuları, metinleri değil, hukukî ve iktisadî ihtiyaçları karşılamak amacınıgözönünde tutmaktadırlar.
5-İhtira beratının sağladığı hak, Anayasa'nın 36. maddesinin güvenceye bağladığımülkiyet kavramının kapsamına girdiğine göre, dâva konusu hükmün Anayasaaçısından, mülkiyet hakkına değinen bir hüküm olduğu ve bu hükmün İhtira BeratıYasa'sının 2. maddesinin yeni buluş saydığı şeylerden bir takımına İhtiraberatı verilmesini yasaklamakla hakkın konusunda alan bakımından bir daraltmaöngördüğü ortadadır. Ancak, bu sınırlamanın hakkın özüne dokunma sayılacak birölçüde olduğu kabul edilemez; çünkü, her şeyden önce, Anayasa'da İhtirahakkının konusunu kesinlikle belirten veya bu yönden yasa koyucuyu bağlayan birhüküm yoktur. O halde hakkın konusunu belirtmek, bu alandaki düzenlemeyetkisinin içindedir ve yasa koyucu, kamu yararı, kamu düzeni ve genel ahlâkdüşünceleri bazı ihtiralar için berat verilmesini uygun görmiyebilir. Kaldi ki,mülkiyet hakkı, sosyal nitelikte bir haktır ve onun toplum yararına aykırı birvarlığı bugün için olamaz. Böyle sosyal nitelikte bir hak açısından, toplum yararınınkorunması amacını, bireye hak tanıma düşüncesine üstün tutulmak gerekir.
Öteyandan, yasada hakkın konusu geniş bir alanı içine alacak bir biçimdetanımlanmıştır. Bu geniş alan içinde dâva konusu hükümde yazılı sınırlı biralana ilişkin yeni buluşlar için berat verilmesinin caiz görülmemesi ile,kişinin yeni buluşlarının korunması hakkından tüm olarak yoksun bırakıldığıveyahut hakkın konusunun, ondan yararlanma bakımından, artık bir anlam vedeğeri kalmamış sayılacak ölçüde daraltılmış bulunduğu, başka bir deyimle,hakkın özüne dokunulmuş ve böylece Anayasa'nın 11. maddesinin ikinci fıkrasınaaykırı davranılmış bulunduğu ileri sürülemez. Dâva konusu hükmün getirdiğisınırlama, bu haktan yararlanma olanağının ortadan kaldırılması anlamına gelmezve böyle bir sonuç doğurmaz. Bundan başka Prof. Hirsch'in de haklı olarakbelirttiği üzere (Ord. Prof. E. Hirsch - Fikrî ve Sınaî Haklar-Ankara ArBasımevi 1948 S. 97.) İhtira beratının sağladığı hak yalnızca ihtira ile değil,ancak Yasa'nın birinci maddesi hükmünce ihtira beratı alınmakla kazanılan birhak olduğu için, dahi, berat verilemiyeceği Yasa'da yazılı, başka deyimleYasa'nın korumaya lâyık bulmadığı bir şeyden dolayı kazanılmış bir hak vekazanılmış bir hakka dokunulması da söz konusu edilemez. Maddî mülkiyethakkında bile, mülkiyete konu olabilen belli nesne üzerindeki kazanılmışmülkiyet hakkının kaldırılması ile belli bir nesnenin mülkiyete konu olmasınıncaiz görülmemesi başka bir deyimle aslî iktisap yolunun kapalı olması, başkabaşka durumlardır. Kamulaştırma ancak ve ancak birinci durumda söz konusuedilebilir.
İptaliistenilen hükmün ihtira hakkı konusunda öngördüğü sınırlamanın kamu yararınadayandığı yönü ise açıktır; çünkü sözü geçen 3. maddenin itiraz konusu hükmündegösterilen yeni buluşlar, halkın sağlığı ile doğrudan doğruya ilgilidir. Biryeni buluş için berat verilmesi, onun uygulanacağı alanda belli bir süre İçintek bir kişi yararına özel bîr ticarî tekel yaratılması demektir. Bu da onesnenin tüketiciler tarafından uygun bir para karşılığında, kolayca veyeterince elde edilmesi olanağını azaltır ve sonuç olarak halk sağlığıbakımından sakınca ve tehlike doğurur. O halde tartışma konusu sınırlama, kamuyararının gereğidir, Anayasa'nın 36. maddesinin ikinci fıkrasında ise (Buhaklar, ancak kamu yararı amacı ile, kanunla sınırlanabilir) denilmeklebirlikte, 11. maddesine göre dahî kamu yararının gerektirdiği hallerde haklarınsınırlandırılması yetkisi yasa koyucu İçin tanınmıştır. Bundan başka,Anayasa'nın 49. maddesinin [Devlet, herkesin beden ve ruh sağlığı içindeyaşayabilmesini ve tıbbî bakım görmesini sağlamakla ödevlidir) hükmü ile halksağlığı konusunda Devlete yüklemiş olduğu ödevin yerine getirilmesi de, böylebir sınırlandırma için haklı bir nedendir ve bundan ötürü bu sınırlandırmayıkapsayan hüküm, Anayasa'ya aykırı değildir.
Bilimalanındaki görüşler ve genellikle uygar ülkelerin yasalarında benimsenenilkeler dahi, insanların sağlıklarına yarayan nesne ve terkipler için ihtiraberatı verilmemesi doğrultusundadır.
Avrupaİnsan Haklarını ve Hürriyetlerini Koruma Sözleşmesine Ek Protokolün birincimaddesinde ise, her kişinin mallarının dokunulmazlığına saygı gösterilmesihakkına sahip olduğu kabul edilmiş ve ancak kamu yararı gereği olarak Yasa'nınöngördüğü koşullar ve Devletler Hukukunun genel ilkeleri çevresinde kişilerinbu haktan yoksun bırakılabilecekleri belirtilmiştir. Demek ki buradakisınırlandırma, sözü edilen uluslararası sözleşme hükmüne dahi uygunbulunmaktadır.
6-Anayasa'nın 36. maddesiyle 11. maddesindi hakkın sınırlandırılmasından sözedildiği, olayımızda ise ilâç konusunda berat verilmemekle, hakkınsınırlandırılmasının değil, ortadan kaldırılmasının söz konusu olduğu ilerisürülebilir.
Sınırlandırma,bir hakkın tanınması veya korunması için bir takım koşullar, kayıtlamalarkoymak biçiminde olabileceği gibi belli durumlarda hakkın tanınmaması biçimindede olabilir; yeter ki bu tanınmama biçimindeki sınırlandırma, hakkın özünedokunmasın ve bu bakımdan Anayasa'nın 11. maddesi gereğince Anayasa'yaaykırılık ortaya çıkmasın. Nitekim Anayasa'mızın 18 maddesinde ulusal güvenliğisağlama veya salgın hastalıkları önleme amaçlarıyla seyahat ve yerleşmeözgürlüklerinin sınırlandırılabileceği yazılıdır ki bu sınırlandırma, sözkonusu hürriyetlerin belli koşutlar altında kaldırılması demektir. YineAnayasa'nın 22. maddesinin ikinci fıkrası uyarınca basın ve yayın özgürlüğü,29. maddesinin 2. cümlesi gereğince dernek kurma özgürlüğü, 40. maddesininikinci fıkrası uyarınca çalışma ve sözleşme özgürlüğü sınırlandırılabilir ve busınırlandırmalar, kimi kez, belli alanlarda bu özgürlüklerin kaldırılması, buözgürlüklerin tanınmaması biçiminde olacaktır; örneğin yurdumuzda tek yapılıdevlet yerine federal devlet kurulması düşüncesini yayarak Anayasa'nın devletinbütünlüğüne ilişkin hükmünün olağan yoldan değiştirilmesini sağlamak üzerepropaganda yapmak için yahut kocakarı ilaçlarıyla tedaviyi ve halkınhastalandığına doktorlara gitmeyip kendi kendisini iyi etme çaresine başvurmasıgerektiği düşüncesini yaymak için dernek kurulamıyacağı yollu bir yasa hükmüAnayasa'ya uygun birer sınırlandırmadır. Ancak belli alanda demek kurmaözgürlüğünü kaldıran birer sınırlandırmadır; yine millî güvenlik düşüncesiyleveya bir salgın hastalığın başlamasını önlemek için belli yerlere seyahatinyasak edilmesi veya iktisadî ve tarımsal zorunluklar dolayısiyle belliyerlerden çıkma yükümünün konulması, seyahat ve yerleşme özgürlüklerini bellialanlarda kaldıran birer sınırlamadır.
Anayasamız'daburada sayılan hükümler bulunmasa bile, sınırlandırma yetkisi, yine kimialanlarda bir hakkın tanınmaması yetkisini kapsayacaktır; zira, sınırlandırmahakkın doğumu için bir takım koşullar, şartlar öngörme yetkisini de yasakoyucuya veriyor demektir. Bu koşullar içinde olumlu koşullar, (müsbet şartlar)olabileceği gibi olumsuz koşullar (menfî şartlar) dahi olabilir. Olumsuzkoşullar, hakkın doğumu için gerçekleşmemesi gereken, başka deyimlegerçekleşmesi hakkın doğumuna engel olan olay veya durumlardır. Konumuzdaihtira beratı verilmesinin ortada yeni bir buluş olması, bu buluşun sanayialanında uygulanma yerinin bulunması, yeni şey bulanın berat istemini Devletekarşı ileri sürmüş olması gibi olumlu koşulların yanında, yeni buluşun birilâca veya eczacılıkta kullanılan bir nesneye ilişkin olmaması yollu olumsuz koşuldahi vardır ve bu da bir sınırlandırmadan başka bir şey değildir. Demek kiinceleme konusu olayda hakkın sınırlandırılması değil, ortadan kaldırılmasıdurumunun gerçekleşmiş olduğu yollu görüş doğru değildir.
7-Yukarıki bentlerde açıklanan nedenlerle, Anayasa'nın 36. maddesinde öngörülenmülkiyet güvencesi kapsamına sınaî haklar ve bu arada yenilik bulan bir kişininihtira beratı ile kendi buluşundan belli bir süre için yalnız kendisininyararlanması hakkı dahi girmekte ve ancak ilâç ve eczacılıkta kullanılannesnelere berat verilmemesi, mülkiyetin kamu yararına dayanan birsınırlandırması niteliğinde bulunmaktadır ve bu yüzden Anayasa'ya aykırı değilve çoğunluk kararı ancak bu nedenlerden ötürü ve sonuç olarak doğrudur,
SONUÇ: Çoğunluğun itiraz konusu hükmün Anayasa'ya aykırı olmadığı yollu görüşünesonuç olarak ve ancak yukarıda açıklanan gerçeklere dayanarak katılmaktayız.
Üye
İhsan Keçecioğlu
Üye
Hakkı Ketenoğlu
Üye
İhsan Ecemiş
Üye
Recai Seçkin
Üye
Feyzullah Uslu
Üye
Fazlı Öztan