ANAYASAMAHKEMESİ KARARI
Esas Sayısı : 2002/146
Karar Sayısı : 2002/201
Karar Günü : 27.12.2002
Resmi Gazete tarih/sayı: 11.12.2003/25282
İPTAL DAVASINI AÇAN : Türkiye Büyük Millet Meclisiüyeleri Faruk BAL, Mehmet NACAR ve 121 Milletvekili
İPTAL DAVASININ KONUSU : 3.8.2002 günlü, 4771sayılı "Çeşitli Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına İlişkin Kanun"un:
A- 1. maddesinin (A) fıkrasının birinci paragrafının ve budüzenlemeyle bağlantılı geçici 1. maddesinin, Anayasa'nın Başlangıç'ı ile 3.,4., 5., 17., 38. ve 87. maddelerine,
B- 4. maddesinin (A) fıkrasıyla 5.6.1935 günlü, 2762 sayılıVakıflar Kanunu'nun 1. maddesinin sonuna eklenen fıkraların, Anayasa'nınBaşlangıç'ı ile 2., 6., 9., 10., 35. ve 138. maddelerine,
C- 6. maddesinin (A) fıkrasıyla 18.6.1927 günlü, 1086 sayılı HukukUsulü Muhakemeleri Kanunu'nun 445. maddesinden sonra gelmek üzere eklenen 445/Amaddesinin ve bu maddeyle bağlantılı geçici 2. maddesi ile 13. maddesinde yeralan ".....6 ve 7 inci maddeleri, bu Kanununun yayımı tarihinden bir yılsonra,....." bölümünün Anayasa'nın Başlangıç'ı ile 2., 4., 6., 9. ve 138.maddelerine,
D- 7. maddesinin (A) fıkrasıyla 4.4.1929 günlü, 1412 sayılı CezaMuhakemeleri Usulü Kanunu'nun 327. maddesinden sonra gelmek üzere eklenen 327/amaddesinin ve bu maddeyle bağlantılı geçici 2. maddesi ile 13. maddesinde yeralan ".....6 ve 7 inci maddeleri, bu Kanununun yayımı tarihinden bir yılsonra,....." bölümünün Anayasa'nın Başlangıç'ı ile 2., 4., 6., 9. ve 138.maddelerine,
E- 8. maddesinin (A) fıkrasıyla 13.4.1994 günlü ve 3984 sayılıRadyo ve Televizyonların Kuruluş ve Yayınları Hakkında Kanun'un 4. maddesininbirinci fıkrasına eklenen hükümlerin Anayasa'nın Başlangıç'ı ile 3., 4., 5.,14. ve 42. maddelerine,
F- 11. maddesinin, 14.10.1983 günlü, 2923 sayılı Yabancı DilEğitimi ve Öğretimi Kanunu'nun adını, "Yabancı Dil Eğitimi ve Öğretimi ileTürk Vatandaşlarının Farklı Dil ve Lehçelerinin Öğrenilmesi HakkındaKanun" şeklinde değiştiren (A) fıkrasının; 1. maddesini değiştiren (B)fıkrasının; 2. maddesinin birinci fıkrasının (a) bendine hükümler ekleyen (C)fıkrasının, Anayasa'nın Başlangıç'ı ile 3., 4., 5., 14. ve 42. maddelerine,
aykırılığı savıyla şekil ve esas yönlerinden iptallerine veyürürlüklerinin durdurulmasına karar verilmesi istemidir.
II- YASA METİNLERİ
A- İptali İstenen Yasa Kuralları
3.8.2002 günlü, 4771 sayılı Yasa'nın iptali istenen kural ve bölümleride içeren maddeleri şöyledir:
1- "MADDE 1.- A) Savaş ve çok yakınsavaş tehdidi hâ llerinde işlenmiş suçlar için öngörülen idam cezalarıhariç olmak üzere, 1.3.1926 tarihli ve 765 sayılı Türk Ceza Kanunu, 7.1.1932tarihli ve 1918 sayılı Kaçakçılığın Men ve Takibine Dair Kanun ile 31.8.1956tarihli ve 6831 sayılı Orman Kanununda yer alan idam cezaları müebbet ağırhapis cezasına dönüştürülmüştür."
2- "MADDE 4.- A) 5.6.1935 tarihli ve 2762sayılı Vakıflar Kanununun 1 inci maddesinin sonuna aşağıdaki fıkralareklenmiştir.
Cemaat vakıfları, vakfiyeleri olup olmadığına bakılmaksızın,Bakanlar Kurulunun izniyle dinî , hayrî , sosyal, eğitsel, sıhhî vekültürel alanlardaki ihtiyaçlarını karşılamak üzere taşınmaz mal edinebilirlerve taşınmaz malları üzerinde tasarrufta bulunabilirler.
Bu vakıfların dinî , hayrî , sosyal, eğitsel, sıhhî vekültürel alanlardaki ihtiyaçlarını karşılamak üzere, her ne suretle olursaolsun, tasarrufları altında bulunduğu, vergi kayıtları, kira sözleşmeleri vediğer belgelerle belirlenen taşınmaz mallar, bu Kanunun yürürlüğe girdiğitarihten itibaren altı ay içinde başvurulması hâ linde vakıf adına tescilolunur. Cemaat vakıfları adına bağışlanan veya vasiyet olunan taşınmaz mallarda bu madde hükümlerine tâ bidir."
3- "MADDE 6.- A) 18.6.1927 tarihlive 1086 sayılı Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanununun 445 inci maddesinden sonragelmek üzere aşağıdaki 445/A maddesi eklenmiştir.
MADDE 445/A.- Kesin olarak verilmiş veya kesinleşmiş olan birkararın, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesince, İnsan Haklarını ve Ana HürriyetleriKorumaya Dair Sözleşmenin veya eki protokollerin ihlâ li suretiyleverildiği saptandığında, ihlâ lin niteliği ve ağırlığı bakımındanSözleşmenin 41 inci maddesine göre hükmedilmiş olan tazminatla giderilemeyeceksonuçlar doğurduğu anlaşılırsa; Adalet Bakanı, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı,Avrupa İnsan Hakları Mahkemesine başvuruda bulunan veya yasal temsilcisi,Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi kararının kesinleştiği tarihten itibaren bir yıliçinde Yargıtay Birinci Başkanlığından muhakemenin iadesi istemindebulunabilirler.
Bu istem, Yargıtay Hukuk Genel Kurulunca incelenir. Yargıtay HukukGenel Kurulu, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesince saptanan ihlâ linsonuçları tazminatla giderilmiş veya istem süresi içinde yapılmamış isereddine; aksi hâ lde, dosyanın davaya bakması için kararı veren mahkemeyegönderilmesine duruşma yapmaksızın kesin olarak karar verir."
4- "MADDE 7.- A) 4.4.1929 tarihli ve1412 sayılı Ceza Muhakemeleri Usulü Kanununun 327. maddesinden sonra gelmeküzere aşağıdaki 327/a maddesi eklenmiştir.
MADDE 327/a.- Kesinleşmiş bir ceza hükmünün Avrupa İnsan HaklarıMahkemesince, İnsan Haklarını ve Ana Hürriyetleri Korumaya Dair Sözleşmeninveya eki protokollerin ihlâ li suretiyle verildiği saptandığında ihlâ linniteliği ve ağırlığı bakımından Sözleşmenin 41 inci maddesine göre hükmedilmişolan tazminatla giderilemeyecek sonuçlar doğurduğu anlaşılırsa; Adalet Bakanı,Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesine başvurudabulunan veya yasal temsilcisi, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi kararınınkesinleştiği tarihten itibaren bir yıl içinde Yargıtay Birinci Başkanlığındanmuhakemenin iadesi isteminde bulunabilirler.
Bu istem, Yargıtay Ceza Genel Kurulunca incelenir. Yargıtay CezaGenel Kurulu, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesince saptanan ihlâ linsonuçları tazminatla giderilmiş veya istem süresi içinde yapılmamış isereddine; aksi hâ lde, dosyanın davaya bakması için kararı veren mahkemeyegönderilmesine duruşma yapmaksızın kesin olarak karar verir."
5- "MADDE 8.- A) 13.4.1994 tarihlive 3984 sayılı Radyo ve Televizyonların Kuruluş ve Yayınları Hakkında Kanunun 4üncü maddesinin birinci fıkrasına aşağıdaki hükümler eklenmiştir.
Ayrıca, Türk vatandaşlarının günlük yaşamlarında geleneksel olarakkullandıkları farklı dil ve lehçelerde de yayın yapılabilir. Bu yayınlar,Cumhuriyetin Anayasada belirtilen temel niteliklerine, Devletin ülkesiyle vemilletiyle bölünmez bütünlüğüne aykırı olamaz. Bu yayınların yapılmasına vedenetimine ilişkin usul ve esaslar, Üst Kurulca çıkarılacak yönetmelikle düzenlenir."
6- "MADDE 11.- A) 14.10.1983 tarihlive 2923 sayılı Yabancı Dil Eğitimi ve Öğretimi Kanununun adı "Yabancı DilEğitimi ve Öğretimi ile Türk Vatandaşlarının Farklı Dil ve LehçelerininÖğrenilmesi Hakkında Kanun" şeklinde değiştirilmiştir.
B) Yabancı Dil Eğitimi ve Öğretimi Kanununun 1 inci maddesiaşağıdaki şekilde değiştirilmiştir.
Madde 1.- Bu Kanunun amacı, eğitim ve öğretim kurumlarındaokutulacak yabancı diller, yabancı dille eğitim ve öğretim yapan okullar ileTürk vatandaşlarının günlük yaşamlarında geleneksel olarak kullandıkları farklıdil ve lehçelerin öğreniminin tâ bi olacağı esasları düzenlemektir.
C) Yabancı Dil Eğitimi ve Öğretimi Kanununun 2 nci maddesininbirinci fıkrasının (a) bendine aşağıdaki hükümler eklenmiştir.
Ancak, Türk vatandaşlarının günlük yaşamlarında geleneksel olarakkullandıkları farklı dil ve lehçelerin öğrenilmesi için 8.6.1965 tarihli ve 625sayılı Özel Öğretim Kurumları Kanunu hükümlerine tâ bi olmak üzere özelkurslar açılabilir. Bu kurslar, Cumhuriyetin Anayasada belirtilen temelniteliklerine, Devletin ülkesiyle ve milletiyle bölünmez bütünlüğüne aykırıolamaz. Bu kursların açılmasına ve denetimine ilişkin esasve usuller, MilliEğitim Bakanlığınca çıkarılacak yönetmelikle düzenlenir."
7- "GEÇİCİ MADDE 1.- Bu Kanunun yürürlüğegirdiği tarihten önce 1 inci maddenin (A) fıkrası kapsamına giren suçlardandolayı haklarında idam cezası verilen hükümlülerin dosyalarından;
a) Henüz Yargıtaya gönderilmemiş veya Yargıtay CumhuriyetBaşsavcılığında bulunanlar ile daha önce Türkiye Büyük Millet Meclisinegönderilmiş olanlar hükmü veren mahkemece,
b) Yargıtayda bulunanlar ilgili ceza dairesince,
Acele işlerden sayılmak ve Türk Ceza Kanununun 2 nci maddesidikkate alınmak suretiyle karara bağlanır.
Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığında veya Türkiye Büyük MilletMeclisinde bulunan dosyalar, gelişlerindeki usule uygun olarak Kanunun yürürlüktarihinden itibaren bir ay içinde hükmü veren mahkemeye geri gönderilir.
Askerî mahkemeler, Askerî Yargıtay Başsavcılığı ve Askerî Yargıtaydabulunan dosyalar hakkında da bu madde hükümleri kıyas yoluyla uygulanır."
8- "GEÇİCİ MADDE 2.- Bu Kanunun 6 ve 7 ncimaddeleri, bu maddelerin yürürlüğe girdiği tarihten sonra Avrupa İnsan HaklarıMahkemesine yapılan başvurular üzerine verilecek kararlar hakkındauygulanır."
9- "MADDE 13.- Bu kanunun 6 ve 7 ncimaddeleri, bu Kanunun yayımı tarihinden bir yıl sonra, diğer hükümleri yayımıtarihinde yürürlüğe girer."
B- Dayanılan Anayasa Kuralları
Yasa'nın iptali istenen kurallarının Anayasa'nın Başlangıç'ı ile,2., 3., 4., 5., 6., 9., 10., 14., 17., 35., 38., 42., 87. ve 138.maddelerine aykırılığı ileri sürülmüştür.
III- İLK İNCELEME
Anayasa Mahkemesi İçtüzüğü'nün 8. maddesi gereğince, MustafaBUMİN, Haşim KILIÇ, Yalçın ACARGÜN, Sacit ADALI, Ali HÜNER, Nurettin TURAN,Aysel PEKİNER, Ertuğrul ERSOY, Tülay TUĞCU, Enis TUNGA ve Mehmet ERTEN'inkatılımlarıyla 12.9.2002 günü yapılan ilk inceleme toplantısında, öncelikledavacıların şekil yönünden iptal istemleri görüşülmüştür:
Anayasa'nın 148. maddesinin ikinci fıkrasında, şekil bakımındandenetlemenin Cumhurbaşkanı'nca veya Türkiye Büyük Millet Meclisi üyelerininbeşte biri tarafından istenebileceği, kanunun yayımlandığı tarihten itibaren ongün geçtikten sonra şekil bozukluğuna dayalı iptal davası açılamayacağı, def'iyoluyla da ileri sürülemeyeceği belirtilmiş, 2949 sayılı Anayasa MahkemesininKuruluşu ve Yargılama Usulleri Hakkında Kanun'un 21. ve 22. maddeleriyle de budüzenlemeye koşut kurallar getirilmiştir.
Kimi kurallarının iptali istenen 4771 sayılı Yasa, 9.8.2002 günlü,24841 sayılı Resmi Gazete'de yayımlanmış, iptal davası ise şekil yönünden iptalisteminde bulunulabilmesi için Anayasa ve 2949 sayılı Yasa ile belirli ongünlük süre geçirildikten sonra 9.9.2002 gününde açılmıştır. Bu nedenle, şekilyönünden iptal isteminin reddine, dosyada eksiklik bulunmadığından işinesasının incelenmesine, yürürlüğü durdurma isteminin bu konudaki raporunhazırlanmasından sonra karara bağlanmasına oybirliğiyle karar verilmiştir.
IV- YÜRÜRLÜĞÜN DURDURULMASI İSTEMİ
3.8.2002 günlü, 4771 sayılı Yasa'nın 1. maddesinin (A) fıkrasınınbirinci paragrafının, 4. maddesinin (A) fıkrasıyla 2762 sayılı Yasa'nın 1.maddesinin sonuna eklenen fıkraların, 8. maddesinin (A) fıkrasıyla 3984 sayılıYasa'nın 4. maddesinin birinci fıkrasına eklenen hükümlerin, 11. maddesinin2923 sayılı Yasa'nın kimi hükümlerine ilişkin değişiklik ve eklemeler içeren(A), (B) ve (C) fıkralarının, geçici 1. ve 2. maddelerinin ve 13. maddesinin"...6 ve 7 nci maddeleri, bu Kanunun yayımı tarihinden bir yılsonra..." bölümünün yürürlüklerinin durdurulması isteminin reddine, 6.maddesinin (A) fıkrasıyla 1086 sayılı Yasa'ya eklenen ve yürürlüğe girmeyen445/A ile 7. maddesinin (A) fıkrasıyla 1412 sayılı Yasaya eklenen ve yürürlüğegirmeyen 327/a maddelerinin yürürlüklerinin durdurulması istemininincelenmeksizin reddine 8.10.2002 gününde oybirliğiyle karar verilmiştir.
V- ESASIN İNCELENMESİ
Dava dilekçesi ve ekleri, işin esasına ilişkin rapor, iptaliistenen yasa kuralları, dayanılan Anayasa kurallarıyla bunların gerekçeleri vediğer yasama belgeleri okunup incelendikten sonra gereği görüşülüp düşünüldü:
A- 4771 sayılı Yasa'nın 1. maddesinin (A) fıkrasının birinciparagrafının ve geçici 1. maddesinin incelenmesi
4771 sayılı Yasa'nın, 1. maddesinin (A) fıkrasının dava konusubirinci paragrafındaki kuralla, savaş ve çok yakın savaş tehdidi hallerindeişlenmiş suçlar için öngörülen idam cezaları hariç olmak üzere,1.3.1926 günlü,765 sayılı Türk Ceza Kanunu, 7.1.1932 günlü, 1918 sayılı Kaçakçılığın Men veTakibine Dair Kanun ve 31.8.1956 günlü, 6831 sayılı Orman Kanunu'nda yer alanidam cezaları müebbet ağır hapis cezasına dönüştürülmüş, geçici 1. maddesi ilede, bu Yasa'nın yürürlüğe girdiği 9.8.2002 tarihinden önce 1. maddenin (A)fıkrası kapsamına giren suçlardan dolayı haklarında idam cezası verilenhükümlülerin dosyalarından, henüz Yargıtay'a gönderilmemiş veya YargıtayCumhuriyet Başsavcılığı'nda bulunanlar ile daha önce Türkiye Büyük MilletMeclisi'ne gönderilmiş olanların hükmü veren mahkemece, Yargıtay'dabulunanların ilgili ceza dairesince acele işlerden sayılmak ve Türk CezaKanunu'nun 2 nci maddesi dikkate alınmak suretiyle karara bağlanacağı, YargıtayCumhuriyet Başsavcılığı'nda ve Türkiye Büyük Millet Meclisi'nde bulunandosyaların, gelişlerindeki usule uygun olarak Kanun'un yürürlük tarihindenitibaren bir ay içinde hükmü veren mahkemeye geri gönderileceği, Askerimahkemeler, Askeri Yargıtay Başsavcılığı ve Askeri Yargıtay'da bulunan dosyalarhakkında da bu madde hükümlerinin kıyas yoluyla uygulanacağı hükme bağlanarak1. maddenin uygulanmasına ilişkin esaslar belirlenmiştir.
Dava konusu 1. maddenin gerekçesinde, yapılan değişiklikle temelhak ve hürriyetler bakımından bir genişleme sağlandığı, böylece bir yandanAnayasa'da yapılan değişikliklere, diğer yandan Birleşmiş Milletler GenelKurulu'nca kabul edilen İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi ile Avrupa Konseyibünyesinde imzalanan Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi ve eki protokollere deuyum sağlanmasının amaçlandığı belirtilmiştir.
Dava dilekçesinde, Anayasa'nın 38. maddesine 4709 sayılı Yasaylaeklenen dokuzuncu fıkrada, "Savaş, çok yakın savaş tehdidi ve terörsuçları halleri dışında ölüm cezası verilemez" denilmesine karşın davakonusu 1. maddede, "savaş ve çok yakın savaş tehdidi halleri" dışındakalan ölüm cezalarının müebbet hapse dönüştürüldüğü, böylece Anayasa'da ölümcezası öngörülen haller arasında yer alan terör suçlarının, ölüm cezasıuygulanması gereken suçlar arasından çıkarıldığı, ciddi ve sürekli bir terörtehdidi altında bulunulduğu halde, terör suçlarına uygulanan idam cezasınınkaldırılmasıyla terör eylemleri sonucunda hayatını kaybeden insanların da yaşamhaklarının korunamadığı; getirilen düzenlemenin Türkiye'nin üniter yapısınıtehlikeye soktuğu, maddenin, terör suçlarından idam cezası almış olanmahkumların cezasını müebbet ağır hapis cezasına dönüştürmesi nedeniyle 4771 sayılıYasa'nın yürürlüğe girmesinden önce işlenmiş suçlar bakımından özel af yasasıniteliğinde olduğu, 3.10.2001 günlü 4709 sayılı Yasa'nın geçici maddesinin (B)bendi ile bu Yasa'nın yürürlük tarihi olan 17.10.2001 tarihinden önce işlenmişterör eylemlerinin faillerinin, herhangi bir biçimde genel veya özel affa tabitutulamayacakları, oysa Anayasa ile kapatılan bu af yolunun 4771 sayılı Yasaile aşıldığı belirtilerek kuralın, Anayasa'nın Başlangıç'ı ile 3, 4, 5, 17, 38,ve 87. maddelerine aykırı olduğu ileri sürülmektedir.
Ceza yasalarının, ülkenin siyasi, sosyal ve ekonomik koşullarınınzorunlu kıldığı gereksinmeleri karşılamak amacıyla Anayasa ve ceza hukukununtemel ilkeleri gözetilerek düzenlendiği kuşkusuzdur. Bu bağlamda, diğer yasalargibi ceza yasalarının da Anayasa'nın 2. maddesinde nitelikleri, 5. maddesindede temel amaç ve görevleri belirtilen hukuk devleti ilkesiyle uyum içindeolması gerekir. Ceza önlemiyle toplumsal barışı hedef alan devlet, suçlarınniteliği, işlenme biçimi ve kamu düzeni için yarattığı tehlikeyi gözeterekhangi eylemlerin suç sayılacağı veya suç olmaktan çıkarılacağı, suç sayılaneylemlerin hangi tür ve ölçüde cezai yaptırıma bağlanacağı konusunda takdiryetkisine sahip olduğu gibi ortaya çıkan yeni durumlara göre ceza yasalarındadeğişiklik yapmaya da yetkilidir.
Ceza hukukunun genel ilkelerine koşut olarak suç ve cezalarailişkin esasların düzenlendiği Anayasa'nın 38. maddesine 3.10.2001 günlü, 4709sayılı Yasa ile eklenen dokuzuncu fıkrada, savaş, çok yakın savaş tehdidi veterör suçları halleri dışında ölüm cezası verilemeyeceği belirtilerek cezahukuku alanında daha çağdaş bir anlayış benimsenirken Avrupa İnsan HaklarıSözleşmesi ve eki protokollerle de uyum sağlanmıştır. Böylece savaş, çok yakınsavaş tehdidi ya da terör suçları söz konusu olduğunda ölüm cezasıverilebilmesi yasakoyucunun takdirine bırakılmıştır. Buna göre, toplumsalgereksinmeler gözetilerek maddede belirtilen üç halin tümü için ya da yalnızbir veya ikisi için ölüm cezası öngörülebilecek veya kaldırılabilecektir.Anayasa'da yapılan bu değişiklik doğrultusunda, 3.8.2002 günlü, 4771 sayılıYasa'nın birinci maddesi ile de savaş ve çok yakın savaş tehdidi hallerindeişlenmiş suçlar için öngörülen idam cezaları hariç olmak üzere 765 sayılı TürkCeza Kanunu, 1918 sayılı Kaçakçılığın Men ve Takibine Dair Kanun ile 6831sayılı Orman Kanunu'nda yer alan idam cezaları müebbet ağır hapis cezasınadönüştürülmüştür. Bu bağlamda, yasakoyucu tarafından Anayasa ile tanınan takdiryetkisi kullanılarak ölüm cezası verilebilmesine olanak tanınan üç haldenyalnız savaş ve çok yakın savaş tehdidi için idam cezası saklı tutulmuş, terörsuçları ise kapsam dışı bırakılmıştır.
Öte yandan, dava konusu kuralla belirli suçlar için öngörülen idamcezasının müebbet ağır hapis cezasına dönüştürülmesi sonucunda kimihükümlülerin, ceza hukukunun temel ilkeleri arasında bulunan ve Türk CezaKanunu'nun 2. maddesinde ifade edilen failin lehinde olan kanunun tatbik veinfaz olunacağını öngören kuraldan yararlanmalarının, devletin cezalandırmahakkından geçici olarak feragat etmesi anlamına gelen "af"la birilgisi yoktur. Tersine düşünce, ağır cezaların daha hafif cezalaraçevrilmesinin her zaman "af" olarak nitelendirilmesi sonucunudoğuracağından kabul edilemez. Bu nedenle, Kanun'un Anayasa'nın 87. maddesindebelirtilen TBMM'nin "af" yetkisi içinde değerlendirilmesiolanaksızdır. Terör eylemlerine neden olanlar için cezalandırma konusundakiyetkisini ne yönde kullanacağı ise, yasakoyucunun takdirinde olup, saptanacakcezanın, söz konusu eylemler sonucu hayatını kaybedenlerin yaşam hakkı yönündenbir etki yaratmayacağı açıktır.
Belirtilen nedenlerle, Yasa'nın (A) fıkrasının ilk paragrafı ilegetirilen dava konusu kural ile bu kuralın Yasa'nın yürürlüğe girdiği tarihtenönce oluşmuş hükümlülük halleri için uygulanabilme koşullarını düzenleyenGeçici Madde 1, Anayasa'nın 17, 38 ve 87. maddelerine aykırı değildir. Bukurallara ilişkin iptal isteminin reddi gerekir.
Kural Anayasa'nın Başlangıç'ı ile 2, 3, 4 ve 5. maddeleriyleilgili görülmemiştir.
B- 4771 sayılı Yasa'nın 4. maddesinin (A) fıkrasıyla 5.6.1935günlü, 2762 sayılı Vakıflar Kanunu'nun 1. maddesinin sonuna eklenen fıkralarınincelenmesi
4771 sayılı Yasa'nın 4. maddesinin (A) fıkrasıyla 2762 sayılıVakıflar Kanunu'nun 1. maddesinin sonuna eklenen dava konusu iki fıkra ilecemaat vakıflarının taşınmaz mal edinmeleri, bunlar üzerinde tasarruftabulunmaları ve tasarrufları altında bulunan taşınmaz malların bu vakıflar adınatescil edilmeleriyle ilgili düzenlemeler getirilmiştir. Buna göre, cemaatvakıfları, vakfiyeleri olup olmadıklarına bakılmaksızın, Bakanlar Kurulu'nunizniyle dinî, hayrî, sosyal, eğitsel, sıhhî ve kültürel alanlardakiihtiyaçlarını karşılamak üzere, taşınmaz mal edinebilecekler ve taşınmazmalları üzerinde tasarrufta bulunabileceklerdir. Bu vakıfların aynı alanlardakiihtiyaçlarını karşılamak üzere, her ne suretle olursa olsun, tasarruflarıaltında bulunduğu vergi kayıtları, kira sözleşmeleri ve diğer belgelerlebelirlenen taşınmaz mallar 4771 sayılı Yasa'nın yürürlüğe girdiği 9.8.2002tarihinden itibaren altı ay içinde başvurulması halinde vakıf adına tesciledilecek, cemaat vakıfları adına bağışlanan veya vasiyet olunan taşınmaz mallarda bu madde hükümlerine tabi olacaktır.
Cemaat vakıfları, Türkiye'deki müslüman olmayan Türk uyruklucemaatlere ait olup, Lozan Barış Antlaşması ile koruma altına alınan ve 2762sayılı Vakıflar Kanunu kapsamında bulunan mülhak vakıf niteliğindekitüzelkişilerdir. 2762 sayılı Yasa ile hukuki durumları yeniden belirlenen buvakıflar, 2762 sayılı Yasa'nın 1. maddesinin beşinci fıkrasına göre,kendilerince seçilen kişi veya kurullarca yönetilmekte ve Vakıflar GenelMüdürlüğü tarafından denetlenmektedirler. Cemaat vakıflarının taşınmaz malları,2762 sayılı Yasa'nın 44. maddesi uyarınca, 16.2.1328 günlü Eşhası HükmiyeninEmvali Gayrimenkuleye Tasarruflarına Dair Muvakkat Kanun gereğince yapılanbildirimlerle ve 2762 sayılı Yasa'nın geçici 1. maddesi uyarınca verilenbeyannamelere dayanılarak vakıf kütüğüne kaydedilmiş ve bu kayıt esas alınaraktapuları verilmiştir.
2762 sayılı Yasa'da, yönetim şekilleriyle ilgili 1. madde vetaşınmaz mal kaydı ile ilgili 44. madde dışında özel düzenleme bulunmamasınedeniyle cemaat vakıflarının taşınmaz mal edinmeleri konusu, ortaya çıkanuyuşmazlıklara ilişkin yargı kararlarının, bu vakıfların özel biryönetim şekline tabi tutularak tüzel kişiliklerine dokunulmamak üzere birstatüye bağlandıkları, 2762 sayılı Yasa ile vakıf niteliği kazanan cemaatlereait hayrî, ilmî, bedii amaçlar güden bu kuruluşların düzenlenmiş vakıfnameleribulunmadığı için 44. madde gereğince verdikleri beyannamelerinin vakıfnameolarak kabulü zorunluluğunun ortaya çıktığı, nasıl ki vakıfnamede mal edinmeiçin açıklık olmayan hallerde vakıf tüzelkişiliği mal edinemezse,beyannamelerinde bu konuda açıklık olmayan bu kurumların da gerek doğrudandoğruya, gerekse vasiyet yoluyla taşınmaz edinemeyecekleri biçimindekigerekçeleriyle sonuca bağlanmıştır. Mal edinmeleri hususunda yasaldüzenlemelerde açıklık bulunmaması ve yargı kararlarıyla da sorunun çözümekavuşturulamaması nedeniyle getirildiği anlaşılan dava konusu düzenlemeningerekçesinde, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinde düzenlenen ayrımcılık yasağıve Ek 1 sayılı Protokolle güvence altına alınan mülkiyet hakkının korumasıilkeleri ile uyum sağlandığı, böylece, cemaat vakıflarının taşınmaz maledinebilme ve taşınmazları üzerinde her türlü tasarrufta bulunabilmelerininolanaklı hale getirildiği, Avrupa Birliği müktesebatı ile azınlıklarınbulundukları ülkelerde, diğer vatandaşlara göre ayırımcı işleme tabiolmamalarının, çoğunluğa mensup kişiler gibi tüm haklardan yararlanmalarınınöngörüldüğü belirtilmiştir.
Dava dilekçesinde, cemaat vakıflarına yeni taşınmaz mal edinme vetaşınmaz malları üzerinde tasarrufta bulunabilme hakkı tanınırken, Vakıflar Kanunu'natabi diğer vakıflarla cemaat vakıfları arasında farklılık yaratıldığı, cemaatvakıflarının, Türk Medeni Kanunu'nun vakıflara ilişkin hükümlerinin biristisnası olarak Vakıflar Kanunu ile korunduğu, azınlık statüsündekivatandaşların vakıfları lehine getirilen bu uygulamanın, Türk vatandaşlarınınkurduğu vakıflar yönünden Türk Medeni Kanunu'nun 101. maddesinin dördüncüfıkrası gereğince yapılan sınırlama nedeniyle eşitsizlik yarattığı, 4771 sayılıYasa ile getirilen düzenlemenin 2762 sayılı Yasa'nın vakıf kütüğüne kaydıdüzenleyen genel nitelikteki 44. maddesini cemaat vakıfları için değiştirdiği,böylece 2762 sayılı Yasa kapsamındaki diğer vakıflar kapsam dışında tutularakeşitlik ilkesine aykırı davranıldığı, kira sözleşmesi ve diğer belgeler adı altında,şahsi borç doğuran belgelere mülkiyet hakkı kazandırıldığı, ayni hak doğuranbelgelere karşı şahsi belgelere üstünlük tanınarak mülkiyet hakkının ihlaledildiği, getirilen düzenlemeyle cemaat vakıflarının şimdiye kadar hukuken eldeedemedikleri taşınmaz malların onlara kazandırılmasının amaçlandığı, yargıkararlarıyla bir çok uyuşmazlığın çözümlenerek bağışların sahiplerine,vasiyetlerin mirasçılarına iadesinin, yoksa mazbut vakıflar tüzelkişiliğineveya hazineye intikalinin kararlaştırıldığı, bu yolla kesinleşmiş yargıkararlarının etkisiz hale getirilmesinin yargı bağımsızlığına aykırı olduğu,kuvvetler ayrılığı ilkesini zedelediği, kanunların geriye yürümezliği, hukukigüven ve hukuki istikrar gibi hukukun genel ilkelerinin ihlal edildiği belirtilerekdava konusu düzenlemenin, Anayasa'nın Başlangıç'ı ile 2, 6, 9, 10, 35 ve 138.maddelerine aykırı olduğu ileri sürülmektedir.
"Yasa önünde eşitlik ilkesi" hukuksal durumları aynıolanlar için söz konusudur. Bu ilke ile eylemli değil, hukuksal eşitlik öngörülmüştür.Eşitlik ilkesinin amacı, aynı durumda bulunan kişilerin yasalar karşısında aynıişleme bağlı tutulmalarını sağlamak, ayırım yapılmasını ve ayrıcalıktanınmasını önlemektir. Bu ilkeyle, aynı durumda bulunan kimi kişi vetopluluklara ayrı kurallar uygulanarak yasa karşısında eşitliğin çiğnenmesiyasaklanmıştır. Yasa önünde eşitlik, herkesin her yönden aynı kurallara bağlıtutulacağı anlamına gelmez. Durumlarındaki özellikler, kimi kişi ya datopluluklar için değişik kuralları ve uygulamaları gerektirebilir. Aynıhukuksal durumlar aynı, ayrı hukuksal durumlar farklı kurallara bağlı tutulursaAnayasa'da öngörülen eşitlik ilkesi zedelenmez.
2762 sayılı Vakıflar Kanunu'nda cemaat vakıfları ile aynınitelikteki mülhak vakıflar arasında temel olarak bir ayrım gözetilmemeklebirlikte, cemaat vakıfları, kurucularının farklılığı nedeniyle kendileritarafından seçilen kişi ve kurullarca yönetilmişlerdir. Kuruluşlarındakifarklılık ve vakfiyelerinin bulunmaması gibi nedenlerle, cemaat vakıflarınıntaşınmaz mal edinmeleri ve bunlar üzerinde tasarrufta bulunabilmelerikonusundaki yargı kararları farklı hukuki durumlar ortaya çıkarmış, 2762 sayılıYasa kapsamındaki diğer vakıflar, Yasa'nın öngördüğü şekilde taşınmaz maledinme hakkına sahip olurken cemaat vakıfları bu haktan yoksunbırakılmışlardır. Dava konusu düzenleme ile bu gelişmelerden olumsuz yöndeetkilenen cemaat vakıflarının, kuruluş amaçlarına uygun olarak ve dinî, hayrî,sosyal, eğitsel, sıhhî ve kültürel alanlardaki ihtiyaçlarını karşılamak üzere taşınmazmal edinme ve taşınmaz mallar üzerinde tasarrufta bulunabilmeleri olanağıgetirilerek mülkiyet haklarının korunması sağlanmıştır.
2762 sayılı Yasa kapsamındaki cemaat vakıfları ile diğerleri veTürk Medeni Kanunu'na göre kurulan vakıflar aynı hukuksal durumdabulunmadıklarından bunların farklı kurallara bağlı tutulmalarında eşitlikilkesine aykırılık yoktur.
Anayasa'nın 35. maddesinde, herkesin mülkiyet ve miras haklarınasahip olduğu, bu hakların ancak kamu yararı amacıyla, kanunla sınırlanabileceğive mülkiyet hakkının kullanılmasının toplum yararına aykırı olamayacağıbelirtilmiştir.
Dava konusu düzenleme ile, cemaat vakıflarının, yasalar ve yargıkararlarıyla oluşan hukuki durumları nedeniyle adlarına tapuya tesciledilemeyen ve dinî, hayrî, sosyal, eğitsel, sıhhî ve kültürel alanlardakiihtiyaçlarını karşılamak üzere, her ne suretle olursa olsun, tasarruflarıaltında bulunduğu belgelerle belirlenen taşınmaz mallarının, maddede belirtilensüre içinde başvurulması halinde, tescili öngörülmektedir. Bu işlem yapılırkengenel hükümlere göre taşınmaz üzerinde başka bir mülkiyet iddiası veya ayni hakolup olmadığı araştırılarak buna göre bir sonuca varılacağında duraksanamaz. Bunedenle mülkiyet hakkına aykırılık bulunmamaktadır.
2762 sayılı Vakıflar Kanunu'nun 1. maddesine 4771 sayılı Yasa'nın4. maddesinin (A) fıkrasıyla eklenen kurallarla mülkiyet hakkı konusundakesinleşmiş yargı kararlarıyla oluşmuş hukuksal durumlara dokunulmamakta, kimitaşınmazları elinde bulundurup da çeşitli nedenlerle bunları üzerlerine tescilettiremeyen cemaat vakıflarına yeni bir olanak getirilmektedir. Yasalardakideğişikliklere bağlı olarak mahkeme içtihatlarının da değişmesi doğal bir süreçolup bu durumun yargı bağımsızlığını zedeleyen veya kuvvetler ayrılığı ilkesineaykırı düşen bir yanı bulunmamaktadır.
Açıklanan nedenlerle dava konusu kural, Anayasa'nın Başlangıç'ıile 2., 6., 9., 10., 35. ve 138. maddelerine aykırı değildir. İptal istemininreddi gerekir.
Ali HÜNER, Ertuğrul ERSOY, Tülay TUĞCU, Ahmet AKYALÇIN ve Enis TUNGAbu görüşe katılmamışlardır.
C- 4771 sayılı Yasa'nın 6. maddesinin (A) fıkrasıyla 1086 sayılıHukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu'na eklenen 445/A. maddenin; 7. maddesinin (A)fıkrasıyla 1412 sayılı Ceza Muhakemeleri Usulü Kanunu'na eklenen 327/a.maddenin ve geçici 2. maddesi ile 13. maddesinde yer alan ".....6 ve 7inci maddeleri, bu Kanununun yayımı tarihinden bir yıl sonra,....."ibaresinin incelenmesi
4771 sayılı Yasayla 1086 sayılı Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu ve1412 sayılı Ceza Muhakemeleri Usulü Kanunu'na eklenen dava konusu maddelerlekesin olarak verilmiş veya kesinleşmiş bir kararın veya kesinleşmiş bir cezahükmünün, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesince, İnsan Haklarını ve AnaHürriyetleri Korumaya Dair Sözleşmenin veya eki protokollerin ihlali suretiyleverildiği saptandığında, ihlalin niteliği ve ağırlığı bakımından Sözleşmenin41. maddesine göre hükmedilmiş olan tazminatla giderilemeyecek sonuçlardoğurduğu anlaşılırsa, Adalet Bakanına, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısına,Avrupa İnsan Hakları Mahkemesine başvuruda bulunana veya yasal temsilcisine,Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi kararının kesinleştiği tarihten itibaren bir yıliçinde Yargıtay Birinci Başkanlığından muhakemenin iadesi isteminde bulunabilmeolanağı tanınmış, bu istemin, Yargıtay Hukuk Genel Kurulunca incelenerek Avrupaİnsan Hakları Mahkemesince saptanan ihlâlin sonuçları tazminatla giderilmişveya istem süresi içinde yapılmamışsa reddine; aksi halde, dosyanın davayabakması için kararı veren mahkemeye gönderilmesine duruşma yapmaksızın kesinolarak karar verileceği hükme bağlanmıştır.
Dava dilekçesinde, yargı yetkisinin Ulus adına bağımsız Türkmahkemelerince kullanılacağı, dava konusu düzenleme ile egemenliğin kullanımıolan yargı yetkisinin, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'ne kısmen devredildiği vebu suretle bağımsız Türk mahkemelerinin üzerinde bir yargı makamı ihdasedildiği, dosya, davaya bakması için karar veren mahkemeye gönderildiğinde, bumahkemenin Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi kararı ile bağlı olup olmadığınınbelli olmadığı, mahkemenin kararında diretmesi halinde ne olacağının maddedeaçıklanmadığı, bunun da hukuk güvenliğinin sağlanmasını engellediğibelirtilerek söz konusu düzenlemenin, Anayasa'nın Başlangıç'ı ile, 2., 4., 6.,9. ve 138. maddelerine aykırı olduğu ileri sürülmüştür.
Anayasa'nın Başlangıç'ının üçüncü paragrafı ile 6. maddesinde,Ulus iradesinin mutlak üstünlüğü, egemenliğin kayıtsız şartsız Ulusa ait olduğuve Türk Ulusunun egemenliğini, Anayasa'nın koyduğu esaslara göre, yetkiliorganları eliyle "Yargı yetkisi" başlıklı 9. maddesinde de, yargıyetkisinin Türk Ulusu adına bağımsız mahkemelerce kullanılacağı belirtilmiştir.
Eylem ve işlemlerinin hukuka uygunluğu ön koşul olan, her alandaadaletli bir hukuk düzeni kurup bunu geliştirmek ve hukuku tüm devlet organlarınaegemen kılmak, bu bağlamda etkili bir yargı denetimi sağlama yükümlülüğündekihukuk devletinde, Anayasa'nın 138. maddesinde düzenlenen mahkemelerinbağımsızlığı, yargının yasama ve yürütme organlarına karşı bağımsız yapısını,hakimlerin bağımsızlığı ise onların Anayasa'ya, kanuna ve hukuka uygun olarakvicdani kanaatlerine göre hüküm vermelerini ifade eder.
Kesin hükme bağlanmış olan bir dava hakkında yeniden yargılamayapılmasını sağlayan ve olağanüstü bir kanun yolu olan yargılamanın yenilenmesisebepleri ilgili yasalarda sayılarak belirlenmiş, dava konusu düzenlemeyle de,hükmün, İnsan Haklarını ve Ana Hürriyetleri Korumaya Dair Sözleşmenin veya ekiprotokollerin ihlali suretiyle verildiğinin, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'ninkesinleşmiş kararlarıyla saptanması, bu sebepler arasına eklenmiştir. Bunagöre, yargılamanın yenilenmesi isteminin yasaya uygun olarak yapıldığınınYargıtay'ın ilgili genel kurullarınca saptanması halinde, dosya kararı verenmahkemeye gönderilecek, davanın tâ bi olduğu usul hukuku kurallarıuygulanmak suretiyle yargılamanın yenilenmesi sebebi değerlendirilip, istemuygun görüldüğünde kabul edilerek davanın esası hakkında yeni bir kararverilecektir. Yargılamanın sonucuna göre, mahkemenin önceki kararını onaylamasıda bir olasılık olup, getirilen düzenlemede bunu engelleyecek bir kural yeralmamaktadır. Ayrıca, davaya bakan hâkimler, Anayasa'ya, kanuna ve hukuka uygunolarak vicdani kanaatlerine göre hüküm vereceklerinden, iç hukukun yargılamausulüne müdahale veya yargı yetkisinin devri ya da mahkemelerin bağımsızlığınızedeleyen bir durum söz konusu değildir.
Açıklanan nedenlerle, dava konusu kurallar ile bu kurallarlabağlantılı olarak 4771 sayılı Yasa'nın geçici 2. maddesi ve 13. maddesinde yeralan "... 6 ve 7 inci maddeleri, bu Kanunun yayımı tarihinden bir yılsonra ..." ibaresi, Anayasa'nın Başlangıç'ı ile 2., 4., 6., 9. ve 138.maddelerine aykırı değildir. İptal isteminin reddi gerekir.
D- 4771 sayılı Yasa'nın 8. maddesinin (A) fıkrasıyla 13.4.1994günlü, 3984 sayılı Radyo ve Televizyonların Kuruluş ve Yayınları HakkındaKanun'un 4. maddesinin birinci fıkrasına eklenen hükmün incelenmesi
3984 sayılı Yasa'nın, yayın ilkeleri başlıklı 4. maddesininbirinci fıkrasında, radyo, televizyon ve veri yayınlarının Türkçe yapılmasınınesas olduğu, ancak, evrensel kültür ve bilim eserlerinin oluşmasına katkısıolan yabancı dillerin öğretilmesi veya bu dillerde müzik veya haber iletilmesiamacıyla da yayın yapılabileceği belirtilmiştir. 4771 sayılı Yasayla fıkranınsonuna eklenen dava konusu hükümle de, Türk vatandaşlarının günlük yaşamlarındageleneksel olarak kullandıkları farklı dil ve lehçelerde de yayınyapılabileceği, bu yayınların Cumhuriyetin Anayasa'da belirtilen temelniteliklerine, Devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğüne aykırıolamayacağı belirtilmiş, yayınların yapılmasına ve denetimine ilişkin usul veesasların düzenlenmesi ise Radyo ve Televizyon Üst Kurulunca çıkarılacakyönetmeliğe bırakılmıştır.
Yasa'nın gerekçesinde, fıkraya eklenen bu hükümle ilgili olarakbireysel hak ve özgürlükler çerçevesinde kültürel yaşam alanınıngenişletilmesinin amaçlandığı, böylece Anayasa'nın 26. ve 28. maddelerinde 4709sayılı Yasayla yapılan değişikliklere paralellik ve uluslararası sözleşmelerede uyum sağlandığı, Türk vatandaşlarına günlük yaşamda kullandıkları farklı dilve lehçelerde yayın yapılabilmesi imkanı getirilirken, bu yayınlarınCumhuriyetin Anayasa'da belirtilen temel niteliklerine, Devletin ülkesi ve milletiylebölünmez bütünlüğüne aykırı olamayacağının vurgulandığı belirtilmiştir.
Dava dilekçesinde, Türk vatandaşı olan kişilerin Türkçeden başkabir dili anadili olarak öğrenmelerinin, bu amaçla kurslar açılmasının, radyo vetelevizyon yoluyla yayınlar yapılmasının, Anayasa'nın 3. maddesinde ifadesinibulan Türkiye Devleti'nin dili Türkçedir kuralına, dolayısıyla da bu maddenindeğiştirilemeyeceğine ilişkin 4. maddesine, devletin ülkesi ve milletiylebölünmez bütünlüğünü ifade eden Başlangıç'ı ile 5. ve 14. maddelerine ve 42.maddesinin dokuzuncu fıkrasında yer alan Türkçeden başka hiçbir dilin, eğitimve öğretim kurumlarında Türk vatandaşlarına ana dilleri olarak okutulamayacağıve öğretilemeyeceğine ilişkin kurala aykırı olduğu ileri sürülmüştür.
Anayasa'nın 3. maddesinde, Türkiye Devleti'nin dilinin Türkçeolduğu belirtilmiş, Anayasa'nın, düşünceyi açıklama ve yayma hürriyeti başlıklı26. ve basın hürriyeti başlıklı 28. maddelerinde 3.10.2001 günlü 4709 sayılıYasa ile değişiklik yapılarak düşüncelerin açıklanması ve yayılmasında kanunlayasaklanmış olan herhangi bir dilin kullanılamayacağı, ve bu dilde yayımyapılamayacağı şeklindeki düzenlemeler Anayasa metninden çıkarılmak suretiyledüşünce ve anlatım özgürlüğünün sınırları genişletilip, vatandaşların günlükyaşamlarında farklı dil ve lehçeleri kullanmaları ve yayım yapmalarına olanaktanınmıştır.
3984 sayılı Radyo ve Televizyonların Kuruluş ve Yayınları HakkındaKanun'un "yayın ilkeleri" başlıklı 4. maddesinin birinci fıkrasında,radyo, televizyon ve veri yayınlarının, hukukun üstünlüğüne, Anayasanın genelilkelerine, temel hak ve özgürlüklere, millî güvenliğe ve genel ahlâ kauygun olarak kamu hizmeti anlayışı çerçevesinde yapılacağı, yayınların Türkçeyapılmasının esas olduğu, ancak, evrensel kültür ve bilim eserlerininoluşmasına katkısı olan yabancı dillerin öğretilmesi veya bu dillerde müzikveya haber iletilmesi amacıyla da yayın yapılabileceği belirtildiğinden 4771sayılı Yasa ile eklenen dava konusu hükümlerin de fıkrada öngörülen bu yayınilkeleri doğrultusunda değerlendirilerek uygulanması zorunludur.
Yapılan düzenleme ile Cumhuriyetin Anayasa'da belirtilen temelniteliklerine, devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğüne aykırıolmamak koşuluyla resmi ve ana dil olan Türkçe'nin yanında geleneksel olarakkullanılan farklı dil ve lehçelerde de yayın yapılması olanaklı halegetirilerek Anayasa'nın 26 ve 28. maddelerinde yapılan değişikliğe koşut olarakbireysel hak ve özgürlükler çerçevesinde düşünceyi açıklama ve yayma özgürlüğüile basın özgürlüğünün kapsamı genişletilmiş ise de söz konusu kuralın,uygulanmasında, Anayasa'nın Başlangıç'ı ile 5 ve 14. maddelerinde yer alan vemadde metninde de dile getirilen devletin ülkesi ve milletiyle bölünmezbütünlüğüne aykırı faaliyetlere izin verilemeyeceği kuşkusuzdur.
Öte yandan, Anayasa'nın 42. maddesinin dokuzuncu fıkrasında,Türkçeden başka hiç bir dilin, eğitim ve öğretim kurumlarında Türkvatandaşlarına ana dilleri olarak okutulamayacağı ve öğretilemeyeceğiöngörülmüştür. Bu kuralın eğitim ve öğretim kurumlarının radyo, televizyon veveri yayınlarıyla yapacakları eğitim ve öğretim programları yönünden de geçerliolduğunda duraksanamaz.
Açıklanan nedenlerle iptali istenen kural, Anayasa'nın Başlangıç'ıile 3., 4., 5. ve 14. ve 42. maddelerine aykırı değildir. İptal isteminin reddigerekir.
Ali HÜNER ve Ertuğrul ERSOY bu görüşe katılmamışlardır.
E- 2923 sayılı Yabancı Dil Eğitimi ve Öğretimi ile TürkVatandaşlarının Farklı Dil ve Lehçelerinin Öğrenilmesi Hakkında Kanun'un 4771sayılı Yasa'nın 11. maddesinin (A) fıkrasıyla değiştirilen adının, (B)fıkrasıyla değiştirilen 1. maddesinin, (C) fıkrasıyla 2. maddesinin birincifıkrasının (a) bendine eklenen hükmün incelenmesi
4771 sayılı Kanunun dava konusu 11. maddesiyle 2923 sayılı YabancıDil Eğitimi ve Öğretimi Kanunu'nun adı Yabancı Dil Eğitimi ve Öğretimi ile TürkVatandaşlarının Farklı Dil ve Lehçelerinin Öğrenilmesi Hakkında Kanun olarak,amaç başlıklı 1. maddesi de, "Bu Kanunun amacı, eğitim ve öğretimkurumlarında okutulacak yabancı diller, yabancı dille eğitim ve öğretim yapanokullar ile Türk vatandaşlarının günlük yaşamlarında geleneksel olarakkullandıkları farklı dil ve lehçelerin öğreniminin tabi olacağı esaslarıdüzenlemektir" biçiminde değiştirilmiş, bu değişikliğin uygulanabilmesi için,aynı Yasa'nın ikinci maddesinin birinci fıkrasının, "Türk vatandaşlarınaana dilleri, Türkçeden başka hiçbir dille okutulamaz ve öğretilemez"şeklindeki (a) bendine de ekleme yapılmıştır. Eklenen bu hükme göre, Türkvatandaşlarının günlük yaşamlarında geleneksel olarak kullandıkları farklı dilve lehçelerin öğrenilmesi için 8.6.1965 günlü ve 625 sayılı Özel ÖğretimKurumları Kanunu hükümlerine tabi olmak üzere özel kurslar açılabilecek, bukurslar Cumhuriyetin Anayasada belirtilen temel niteliklerine, Devletin ülkesive milletiyle bölünmez bütünlüğüne aykırı olamayacak, açılmalarına vedenetimlerine ilişkin esas ve usuller Milli Eğitim Bakanlığınca çıkarılacakyönetmelikle düzenlenecektir.
Dava dilekçesinde, söz konusu hükümlerin Anayasa'nın Başlangıç'ıile 3., 4., 5., 14. ve 42. maddelerine aykırı olduğu ileri sürülmüştür.
Anayasa'nın 3. maddesinde Türkiye Devletinin dilinin Türkçe olduğubelirtilmiş, 4. maddesinde Anayasa'nın değiştirilemeyecek ve değiştirilmesiteklif edilemeyecek maddeleri arasında 3. madde de sayılmıştır. 42. maddeninilk fıkrasında kimsenin eğitim ve öğretim hakkından yoksun bırakılamayacağı,üçüncü fıkrasında eğitim ve öğretimin Atatürk ilkeleri ve inkılaplarıdoğrultusunda, çağdaş bilim ve eğitim esaslarına göre Devletin gözetim ve denetimialtında yapılacağı, bu esaslara aykırı eğitim ve öğretim yerleri açılamayacağı,dördüncü fıkrasında eğitim ve öğretim hürriyetinin Anayasa'ya sadakat borcunuortadan kaldırmayacağı, son fıkrasında da Türkçeden başka hiç bir dilin, eğitimve öğretim kurumlarında Türk vatandaşlarına ana dilleri olarak okutulamayacağıve öğretilemeyeceği öngörülmüştür.
Getirilen yeni düzenlemeyle Anayasa'nın belirtilen ilkeleriçerçevesinde Türk vatandaşlarının günlük yaşamlarında geleneksel olarakkullandıkları farklı dil ve lehçelerin öğrenilmesi için özel kurslar açılmasınaizin verilmiştir. Ancak bu kurslar, dava konusu kuralla 625 sayılı Özel ÖğretimKurumları Kanunu hükümlerine bağlı tutulduklarından bu Yasa'nın 2. maddesiuyarınca Milli Eğitim Bakanlığının denetim ve gözetimi altındadır. Nitekim,maddede bu husus vurgulanarak, "açılmalarına ve denetimlerine ilişkin esasve usuller Milli Eğitim Bakanlığınca çıkarılacak yönetmelikledüzenlenecektir" denilmektedir. Buna göre, söz konusu kursların MilliEğitim Bakanlığı tarafından Anayasa'nın Başlangıç'ı ile 3, 4, 5 ve 14.maddelerinde yer alan ve madde metninde de ifade edilen Cumhuriyetin Anayasa'dabelirtilen temel niteliklerine, devletin ülkesi ve milletiyle bölünmezbütünlüğüne aykırı faaliyetlerine izin verilemeyeceği gibi, Anayasa'nın 42.maddesinde öngörülen ilkelerle de tam uyum içinde bulunmalarının sağlanacağıaçıktır.
Bu nedenlerle, kural Anayasa'nın 3, 4, 5, 14 ve 42. maddelerineaykırı değildir. İptal isteminin reddi gerekir.
Ali HÜNER, Ertuğrul ERSOY ve Tülay TUĞCU bu görüşekatılmamışlardır.
VI- SONUÇ
3.8.2002 günlü, 4771 sayılı "Çeşitli Kanunlarda DeğişiklikYapılmasına İlişkin Kanun"un:
A- 1. maddesinin (A) fıkrasının birinci paragrafının Anayasa'yaaykırı olmadığına ve iptal isteminin REDDİNE, OYBİRLİĞİYLE,
B- 4. maddesinin (A) fıkrasıyla 5.6.1935 günlü, 2762 sayılı VakıflarKanunu'nun 1. maddesinin sonuna eklenen fıkraların Anayasa'ya aykırı olmadığınave iptal isteminin REDDİNE, Ali HÜNER, Ertuğrul ERSOY, Tülay TUĞCU, AhmetAKYALÇIN ile Enis TUNGA'nın karşıoyları ve OYÇOKLUĞUYLA,
C- 6. maddesinin (A) fıkrasıyla 18.6.1927 günlü, 1086 sayılı HukukUsulü Muhakemeleri Kanunu'nun 445. maddesinden sonra gelmek üzere eklenen 445/Amaddesinin Anayasa'ya aykırı olmadığına ve iptal isteminin REDDİNE,OYBİRLİĞİYLE,
D- 7. maddesinin (A) fıkrasıyla 4.4.1929 günlü, 1412 sayılıCeza Muhakemeleri Usulü Kanunu'nun 327. maddesinden sonra gelmek üzere eklenen327/a maddesinin Anayasa'ya aykırı olmadığına ve iptal isteminin REDDİNE,OYBİRLİĞİYLE,
E- 8. maddesinin (A) fıkrasıyla 13.4.1994 günlü, 3984 sayılı Radyo veTelevizyonların Kuruluş ve Yayınları Hakkında Kanun'un 4. maddesinin birincifıkrasına eklenen hükümlerin Anayasa'ya aykırı olmadığına ve iptal istemininREDDİNE, Ali HÜNER ile Ertuğrul ERSOY'un karşıoyları ve OYÇOKLUĞUYLA,
F- 11. maddesinin, 14.10.1983 günlü, 2923 sayılı Yabancı Dil Eğitimive Öğretimi Kanunu'nun;
1- Adını, "Yabancı Dil Eğitimi ve Öğretimi ile TürkVatandaşlarının Farklı Dil ve Lehçelerinin Öğrenilmesi Hakkında Kanun"şeklinde değiştiren (A) fıkrasının,
2- 1. maddesini değiştiren (B) fıkrasının,
3- 2. maddesinin birinci fıkrasının (a) bendine hükümler ekleyen (C)fıkrasının,
Anayasa'ya aykırı olmadığına ve iptal isteminin REDDİNE, AliHÜNER, Ertuğrul ERSOY ile Tülay TUĞCU'nun karşıoyları ve OYÇOKLUĞUYLA,
G- Geçici 1. maddesinin Anayasa'ya aykırı olmadığına ve iptalisteminin REDDİNE, OYBİRLİĞİYLE,
H- Geçici 2. maddesinin Anayasa'ya aykırı olmadığına ve iptalisteminin REDDİNE, OYBİRLİĞİYLE,
I- 13. maddesinin "... 6 ve 7 nci maddeleri, bu Kanunun yayımıtarihinden bir yıl sonra,..." bölümünün Anayasa'ya aykırı olmadığına veiptal isteminin REDDİNE, OYBİRLİĞİYLE,
27.12.2002 gününde karar verildi.
Başkan
Mustafa BUMİN
Başkanvekili
Haşim KILIÇ
Üye
Yalçın ACARGÜN
Üye
Sacit ADALI
Üye
Ali HÜNER
Üye
Fulya KANTARCIOĞLU
Üye
Ertuğrul ERSOY
Üye
Tülay TUĞCU
Üye
Ahmet AKYALÇIN
Üye
Enis TUNGA
Üye
Mehmet ERTEN
KARŞIOYYAZISI
3.8.2002 günlü, 4771 sayılı "Çeşitli Kanunlarda DeğişiklikYapılmasına İlişkin Kanun"un kimi kurallarının iptali istemiyle açılandava sonucunda verilen 27.12.2002 günlü, 2002/146 Esas, 2002/201 Karar sayılıiptal isteminin reddine ilişkin kararda:
1- 4771 sayılı Yasa'nın 4. maddesinin (A) fıkrasıyla 5.6.1935günlü, 2762 sayılı Vakıflar Kanunu'nun 1. maddesinin sonuna eklenen fıkraların,Anayasa'ya aykırı oldukları düşüncesiyle iptallerine karar verilmesigerekirken, Anayasa'ya aykırı olmadığına ve iptal isteminin reddine ilişkinçoğunluk görüşüne katılmıyoruz.
Yasa'nın 4. maddesinin (A) fıkrasıyla, 2762 sayılı VakıflarKanunu'nun 1. maddesinin sonuna iki fıkra eklenmiştir. İptali istenenfıkralarda :
"Cemaat vakıfları, vakfiyeleri olup olmadığına bakılmaksızın,Bakanlar Kurulunun izniyle dinî, hayrî, sosyal, eğitsel, sıhhî ve kültürelalanlardaki ihtiyaçlarını karşılamak üzere taşınmaz mal edinebilirler vetaşınmaz malları üzerinde tasarrufta bulunabilirler.
Bu vakıfların dinî, hayrı, sosyal, eğitsel, sıhhî ve kültürelalanlardaki ihtiyaçlarını karşılamak üzere, her ne suretle olursa olsun,tasarrufları altında bulunduğu, vergi kayıtları, kira sözleşmeleri ve diğerbelgelerle belirlenen taşınmaz mallar, bu Kanunun yürürlüğe girdiği tarihtenitibaren altı ay içinde başvurulması hâlinde vakıf adına tescil olunur. Cemaatvakıfları adına bağışlanan veya vasiyet olunan taşınmaz mallar da bu maddehükümlerine tâbidir." denilmektedir. Bu kurallara göre:
a) Cemaat vakıfları, vakfiyeleri olup olmadıklarına bakılmaksızın,dinî, hayrî, sosyal, eğitsel, sıhhî ve kültürel alanlarındaki ihtiyaçlarınıkarşılamak üzere, taşınmaz mal edinebilecekler ve taşınmaz mallar üzerindetasarrufta bulunabileceklerdir.
b) Bu vakıfların taşınmaz mal edinme ve taşınmaz malları üzerindetasarrufta bulunabilmeleri Bakanlar Kurulu'nun iznine bağlı olacaktır.
c) Bu vakıfların dinî, hayrî, sosyal, eğitsel, sıhhî ve kültürelalanlarındaki ihtiyaçlarını karşılamak üzere, her ne suretle olursa olsun,tasarrufları altında bulunduğu, vergi kayıtları, kira sözleşmeleri ve diğerbelgelerle belirlenen taşınmaz mallar, bu Yasa'nın yürürlüğe girdiği tarihtenitibaren altı ay içinde başvurulması halinde vakıf adına tescil olunacaktır.
d) Cemaat vakıfları adına bağışlanan veya vasiyet olunan taşınmazmallar da bu madde hükümlerine tâbi olacaktır.
Bu yapılan geniş yasal düzenleme üzerine cemaat vakıfları vegenelde vakıf kurumu hakkında kısa da olsa açıklamalarda bulunulmasıgerekmektedir.
Cemaat (azınlık) vakıfları, Türkiye'de yaşıyan ve Türkvatandaşları olan, müslüman olmayan, Ermeni, Yahudi ve Rum olanlara ve dahasonraları bunlara ilâve olarak Keldani, Süryani, Bulgar ortodoksları ileHıristiyan Gürcülere ait dinî ve hayrî müesseselerdir.
Osmanlı Devleti döneminde azınlıklar kilise, okul, mezarlık,hastahane gibi dinî, sağlık ve sosyal ihtiyaçlarını karşılamak üzere bir binayapmak veya onarım istediklerinde, gerekçelerini göstererek Padişaha müracaatederlerdi. Ayrıca binaların inşaası veya onarımı için gerekli para, başvurusırasında önceden hazır bulunurdu. Cemaatten daha sonra ve ayrıca paratoplanmazdı. Buna izin verilmezdi. Padişah fermanı ile bina inşaasına veyaonarımına izin verilir, yapılan işler devamlı denetlenirdi. Ancak bu şekildekiPadişah fermanları, vakıf kurulması için bir izin belgesi mahiyetinde olmayıp,adeta bir yapı ruhsatı veya yapı izniydi. Bunlar gerçek anlamda vakıf değil,tek tek dinî veya hayrî kurumlardı.
Özellikleri bu şekilde belirtilen kurumlar, vakıf olmadıklarındanvakfiyeleri, hâkimin yani kadının, bu kurumların teşkiline ilişkin kararı,vakfedeni, mütevellileri (Yöneticileri) yoktu. Mallar genellikle tapuda dinadamları veya cemaatin güvenilir insanları üzerinde kayıtlı bulunurdu. Bu hayırkurumlarını ve mallarını Patriğin, Hahambaşının ve cemaatlerine ait cismani veruhani meclisleri yönetiyordu.
1328 (1912) Tarihli Muvakkat Kanunla, Osmanlı Tabiyetindekişirketlere, cemaat ve hayır kurumlarına taşınmaz mallara tasarruf etme yetkisiyani mal edinme hakkı tanınmıştır. Yedi maddeden ibaret olan Muvakkat Kanununadı "Eşhas Hûkmiyenin Emvali Gayrimenkuleye Tasarruflarına Mahsus KanunuMuvakkat'tır. Bu Kanunla, Osmanlı tabiyetindeki şirketlere, cemaat ve hayırkurumlarına taşınmaz mallara tasarruf etme yetkisi verilmişti. Ancak dikkâtedilecek bir husus, sözü edilen bu Kanun metninde Vakıf adı veya sözügeçmemekte sadece Müessesat-ı Hayriye ifadesine yer verilmektedir. Bilindiğigibi vakıf, Osmanlıda yaygın bir kurum olarak çok eskilerden beri mevcuttu.Sözü edilen 1328 tarihli Muvakkat Kanunla, azınlık veya cemaat vakıflarına maledinme hakkı ve yetkisi değil, Kanunun adı ve metninden anlaşılacağı gibitapuda başkaları adına kayıtlı mallarını kendi adına kaydettirme olanağıvermesi ve bu kuruluşların tüzelkişilik kazanmalarıdır. Zira hayır kurumları,gerçek anlamda birer vakıf olmadıklarından, vakfiyeleri ve mütevellileridebulunmamaktadır.
Lozan Barış Antlaşmasının 37- 45. maddelerinde ise AzınlıklarınKorunması düzenlenmiştir. Konu ile ilgili olan 42. maddenin üçüncü fıkrasında;
"Türk Hükümeti, söz konusu azınlıklara ait kiliselere,havralara, mezarlıklara ve öteki din kurumlarına tam bir koruma sağlamayıyükümlenir. Bu azınlıkların Türkiye'deki vakıflarına, din ve hayır işlerikurumlarına her türlü kolaylıklar ve izinler sağlanacak ve Türk Hükümeti,yeniden din ve hayır kurumları kurulması için, bu nitelikte öteki özelkurumlara sağlanmış gerekli kolaylıklardan hiçbirini esirgemeyecektir."denilmektedir. Bu kuralla ilk defa azınlıkların vakıflarından söz edilmektedir.42. maddenin açık anlamı, azınlık vakıflarına veya din ve hayır kurumlarınadaha çok imkân ve kolaylıklar tanınması değil, eşit bir şekilde diğer vakıflaraveya kurumlara ne kadar kolaylık, izin veya imkân verilebiliyorsa azınlık vakıflarınada o oranda kolaylık ve izin verilebilecektir. Azınlık vakıfları veya dinî,hayri kurumlar ile diğer kurumlar eşit seviyede olacaklardır.
17.2.1926 günlü 743 sayılı Türk Kanunu Medenisinin yürürlüğegirmesiyle, bu
dönemden önce kurulan eski vakıfların yeni Yasa hükümlerine bağlı olması uygun
görülmediğinden 19.6.1926 gün ve 864 sayılı "Kanunu Medeninin SuretiMeriyet ve Şekli
Tatbiki Hakkında Kanun'un 8. maddesinde, Medeni Kanunun yürürlüğe girmesindenönce kurulan vakıflar hakkında ayrı bir yasal düzenleme yapılacağı belirtilmişve bu madde uyarınca 5.6.1935 günlü 2762 sayılı Vakıflar Kanunu çıkarılmıştır.Bu Kanunla Türk Kanunu Medenisinden önce eski hukuka göre kurulan vakıflara,varlıklarına ve vakfiyelerine zorunlu durumlar dışında dokunmadan yeni usul veesaslar getirilmiştir. Lozan Barış Antlaşmasının 42. maddesinde sözü edilenazınlık vakıfları 2762
sayılı Vakıflar Kanununa dahil edilmişlerdir. 864 sayılı Kanunu yürürlüktenkaldıran 3.12.2001 günlü, 4722 sayılı yeni Medeni Kanunun 8. maddesinde ise,Türk Kanunu Medenisinin yürürlüğe girmesinden önce kurulmuş bulunan vakıflariçin yürürlükte olan özel hükümlerin saklı kalmaya devam edeceği kuralıgetirilmekle 2762 sayılı Kanunun uygulanmasına devam edileceği öngörülmüştür.
4.10.1926 tarihinden önce kurulan tüm vakıflar ile cemaatlere aitvakıflarda, halen yürürlükte olan 2762 sayılı Vakıflar Kanunu hükümlerine tabiolup Vakıflar Genel Müdürlüğü tarafından denetlenmektedir. Yasa'nın 44.maddesine göre vakıf olarak tasarruf ettikleri, vergi kayıtları, kiramukaveleleri ve 1328 tarihli Yasa'nın yayınlanmasından sonra tapuya verilmişdefterler ve müesseselerin hesap defterleri ve buna benzer vesikalarlaanlaşılacak olan yerler "vakıf kütüğüne" kaydedilmiş, ayrıca GeçiciMadde uyarınca, sahip oldukları tüm taşınır ve taşınmaz malların envanterinigösteren "beyannameler" verilmiştir. Böylece 2762 sayılı Kanunuyarınca, "vakıf kütüğüne" kaydedilen ve "Türk Vakfı"statüsü kazanan cemaat (azınlık) vakıfları, aynı Kanunun 1. maddesi gereği,ilgili cemaatler tarafından seçilen kişi veya kurullarca yönetilmekte, VakıflarGenel Müdürlüğü tarafından denetlenmektedirler.
Yukarıdan beri belirtilen yasal düzenlemeler gözetildiğinde gerek1328 (1912) sayılı Muvakkat Kanunda, Lozan Barış Antlaşmasının 42. maddesinde,743 sayılı Türk Kanunu Medenisinde ve 2762 sayılı Vakıflar Kanununda, cemaat(azınlık) vakıfları ile diğer vakıflar arasında bir ayrım yapılmamış, cemaatvakıflarının bağış, vasiyet, satınalma yoluyla mal edinebileceklerine dair birkural bulunmadığından, diğer vakıflara da aynı statü uygulanmıştır. AyrıcaOsmanlı Devleti döneminde kurulan mazbut veya mülhak vakıfların hiçbirisininvakfiyesinde bağış alacağına dair bir hüküm yoktur. Kaldı ki 743 sayılı TürkKanunu Medenisi yerine yürürlüğe konulan 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu'nunvakıflarla ilgili 101. maddesinde, "Cumhuriyetin Anayasa ile belirlenenniteliklerine ve Anayasa'nın temel ilkelerine, hukuka, ahlâka, milli birliğe vemilli menfaatlere aykırı veya belli bir ırk ya da cemaat mensuplarını desteklemekamacıyla vakıf kurulamaz" kuralı getirilmiştir.
Açıklandığı gibi Yasalarda, vakıfların taşınmaz mal edinme, bağışve vasiyet kabul etme hususunda açık kural olmadığından konu yargı alanındayıllarca tartışma konusu olmuş, 8.5.1974 günlü, 1971/2-820 Esas,1974/505 Kararsayılı Yargıtay Hukuk Genel Kurul Kararı ile, vakıfların 2762 sayılı Kanunagöre verdikleri "beyanname"ler, "vakıfname" olarak kabuledilmiş, ancak bu vakıfnamede mal edinmeye ilişkin bir şerhin bulunmaması karşısındamal edinemeyeceklerine, bağış ve vasiyet kabul edemeyeceklerine hükmedilmişböylece bu yöndeki tartışmalar sona ermiştir. İptal istemine konu olan 4771sayılı Kanunun yürürlüğe konulmasına kadar da Yargıtay Hukuk Genel Kurulunun buyöndeki kararı uygulanmıştır. Tüm vakıflar hakkında uygulanması geçerli olanYargıtay Hukuk Genel Kurul kararına rağmen çıkarılan iptal konusu Yasa kuralıile cemaat vakıflarına, taşınmaz mal edinmeleri ve taşınmaz mallar üzerindetasarrufta bulunmaları, bağış ve vasiyet kabul etme imkânı tanınmıştır.
Diğer taraftan 2762 sayılı Yasa kapsamındaki cemaat vakıflarınınsayısı 160 olup, Medeni Kanuna göre yeni cemaat vakfı kurulması dayasaklanmıştır. Ancak uygulamada, uluslararası hukuk kuralları gereğinceazınlık tanımı yerine Türkiye'nin imzaladığı antlaşmalardaki azınlıkların esasalındığı görülmektedir ki, bu bağlamda Türkiye'deki azınlıklar"gayrimüslüm azınlıklar" olarak tanımlanmakta ve kaynağı da LozanBarış Antlaşmasına ve 18.10.1925 tarihli Türkiye-Bulgaristan Dostluk Antlaşmasınadayanmaktadır. Bu Antlaşmalara göre Rum, Ermeni, Musevi ve Ortodoks Bulgarlarazınlık statüsünde olup, gayrimüslim oldukları halde, azınlık olarak tanınmayanSüryani, Keldani ve Gürcülere ait cemaat vakıfları ise cemaat vakfısınıflanmasına sokulmayarak mülhak vakıf olarak nitelendirilmektedir. Nitekim4.10.2002 günlü 24896 sayılı, Resmi Gazetede yayımlanan "CemaatVakıflarının Taşınmaz Mal Edinmeleri ve Bunlar Üzerinde Tasarrufta BulunmalarıHakkında Yönetmelik'in kapsam başlıklı 2. maddesince "Vakfiyeleri olupolmadığına bakılmaksızın Lozan ve diğer uluslar arası antlaşmalarla azınlıkstatüsü verilen cemaatlere ait vakıflara" uygulanacağı belirtilmiştir.
İptal istemiyle yakından ilgisi bulunan ve çok önemli olan birkonuda, Lozan Barış Antlaşması'nın 45. maddesinde yer alan mütekabiliyetkuralıdır. Antlaşma'nın 45. maddesinde, "Bu kesimdeki hükümlerle,Türkiye'nin Müslüman olmayan azınlıklarına tanınmış olan haklar, Yunanistan'cada, kendi ülkesinde bulunan Müslüman azınlığa tanınmıştır." denilmektedir.Bu hükmün anlamı çok açıktır. Türkiye'de yaşayan Müslüman olmayan Rumvatandaşlara ait cemaat vakıflarına tanınan ve daha önemlisi Türk vakıflarına tanınmayanhaklar, Yunanistan'da yaşayan Müslüman azınlıklara tanınmakta mıdır' Yıllaröncesinde ecdadımızın kurdukları Türk ve Müslüman cemaatlara ait vakıfların,Yunanistan'da ve diğer Balkan Devletlerinde hukuki haklarına sahip olmak, yeniyasal haklar elde etmek bir yana, Müslümanların seçme hakkını kullandıklarıMüftülerinin bile seçimi kabul edilmemekte, ısrar edildiğinde ise hapislecezalandırılmaktadırlar.
Ülkemizde yukarıda da açıklandığı gibi gerek Osmanlı Devletizamanında kurulan cemaat dinî ve hayrî kuruluşları ve gerekse 2762 sayılıKanun'un 1. maddesi uyarınca kurulan cemaat vakıfları, din adamları veyacemaatin güvenilir kişileri üzerinde kayıtlı, yine cemaatler tarafından seçilenkişi veya kurullarca ve daha önemlisi Patrik veya Hahambaşı tarafındanyönetilmekte, Vakıflar Genel Müdürlüğü tarafından sadece denetlenmektedirler.Buna karşılık Müslüman olmayan cemaat vakıflarına tanınan haklar diğerülkelerde, örneğin Yunanistan'da mevcut Türk ve Müslüman vakıflarınatanınmamaktadır. Böylece dava konusu 4771 sayılı Yasa'nın 4. maddesiyle adıgeçen Müslüman olmayan cemaat vakıflarına daha üstün ve imtiyazlı haklargetirilmiştir.
Anayasa'nın 10. maddesinde, "Herkes, dil, ırk, renk,cinsiyet, siyasi düşünce, felsefi inanç, din, mezhep ve benzeri sebeplerleayırım gözetilmeksizin kanun önünde eşittir Hiçbir kişiye, aileye, zümreye veyasınıfa imtiyaz tanınamaz. Devlet organları ve idare makamları bütünişlemlerinde kanun önünde eşitlik ilkesine uygun olarak hareket etmekzorundadırlar." denilmektedir.
Buna göre, yasaların uygulanmasında dil, ırk, renk, cinsiyet,siyasi düşünce, felsefi inanç, din ve mezhep ayrılığı gözetilemeyecek; hiçbirkişiye, aileye, zümreye veya sınıfa imtiyaz tanınmayacak ve bu nedenlerleeşitsizliğe yol açılmayacaktır. Bu ilkeyle birbirlerinin aynı durumundaolanlara ayrı kuralların uygulanması ve ayrıcalıklı kişi ve topluluklar,zümreler yaratılması engellenmektedir Yasa önünde eşitlik herkesin her yöndenaynı kurallara bağlı olacağı anlamına gelmemektedir. Ancak, kimilerinin Anayasanın13. maddesinde öngörülen nedenlerle, değişik kurallara bağlı tutulmalarıeşitlik ilkesine aykırılık oluşturmaz. Durum ve konumlarındaki özellikler kimikişiler ya da topluluklar için değişik kuralları ve değişik uygulamalarıgerektirebilir. Aynı hukuksal durumlar aynı, ayrı hukuksal durumlar ayrıkurallara bağlı tutulursa eşitlik ilkesi bozulmaz.
Yukarıda açıklanan nedenler gözetildiğinde; 1328 (1912) sayılıMuvakkat Kanunda, Lozan Barış Antlaşmasının 42 ve 45. maddelerinde, Türk MedeniKanununda ve 2762 sayılı Vakıflar Kanununda, cemaat (azınlık) vakıfları ilediğer vakıflar arasında ayırım yapılmamış, Anayasa Mahkemesi'nin tümkararlarında ısrarla belirtilerek kabul edildiği üzere aynı hukuksal durumdaolduklarından aynı kurallara tabi olacakları öngörülmüştür. Anayasa'nın 10.maddesinde yer alan eşitlik ilkesi uyarınca, yasaların uygulanmasında hiçbirfert ve kuruluşa, aileye, zümreye ve bir sınıfa ayırım yapılmayacak, imtiyaztanınmayacaktır. Aynı hukuksal durumda olanlar hakkında farklı uygulamalar veyakurallar getirilirse eşitlik ilkesine aykırılık oluşturulur. Aykırılıkoluşturan kuralın da iptali gerekir.
İptal konusu 4771 sayılı Yasa'nın 4. maddesinin (A) fıkrasıyla,cemaat vakıflarına diğer vakıflardan, ayrı ve farklı düzenlemeler getirilmiş,cemaat vakıfları için Anayasa'nın 10. maddesinin ikinci fıkrasında yer alan"Hiçbir kişiye, aileye, zümreye veya sınıfa imtiyaz tanınamaz"kuralına uyulmamıştır.
4771 sayılı Yasa'nın 4. maddesinin (A) fıkrasıyla, 2762 sayılıVakıflar Kanunu'nun 1. maddesi sonuna eklenen fıkralarla getirilen kurallar,cemaat vakıfları ile diğer vakıflar arasında ayırım yapılarak, Anayasa'nın 10.maddesine aykırılık teşkil ettiğinden bu kuralların iptali yerine reddine kararveren çoğunluk görüşüne katılmıyoruz.
2- 4771 sayılı Yasa'nın 8. maddesinin (A) fıkrasıyla, 13.4.1994günlü 3984 sayılı "Radyo ve Televizyonların Kuruluş ve Yayınları HakkındaKanun" un 4. maddesinin birinci fıkrasına eklenen hükümlerle, 4771 sayılıYasa'nın 11. maddesiyle, 14.10.1983 günlü, 2923 sayılı "Yabancı DilEğitimi ve Öğretimi Kanunu"nun adını değiştiren (A) fıkrasının, 1.maddesini değiştiren (B) fıkrasının ve 2. maddesinin birinci fıkrasının (a)bendine hükümler ekleyen (C) fıkrasının, Anayasa'ya aykırı olduklarıdüşüncesiyle iptallerine karar verilmesi gerekirken, Anayasa'ya aykırıolmadığına ve iptal isteminin reddine ilişkin çoğunluk görüşüne katılmıyoruz.
İptal konusu edilen 4771 sayılı Yasa'nın 8. maddesinin (A)fıkrasıyla, 3984 sayılı Yasa'nın 4. maddesinin birinci fıkrasına eklemeyapılarak:
"Ayrıca Türk vatandaşlarının günlük yaşamlarında gelenekselolarak kullandıkları farklı dil ve lehçelerde de yayın yapılabilir. Buyayınlar, Cumhuriyetin Anayasada belirtilen temel niteliklerine, Devletinülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğüne aykırı olamaz. Bu yayınlarınyapılmasına ve denetimine ilişkin usul ve esaslar, Üst Kurulca çıkarılacakyönetmelikle düzenlenir." şeklinde hükümler getirilmiştir. Bu yapılandüzenlemeyle Türk vatandaşlarının günlük yaşamlarında geleneksel olarakkullandıkları farklı dil ve lehçelerde de yayın yapılabilecektir. 3984 sayılıYasa'nın 4. maddesiyle 4756 sayılı Yasa ile değişen hükümde yer alan,"Yayınların Türkçe yapılması esastır" kuralı terkedilerek farklı dilve lehçelerde de yayın yapılabileceği kuralı getirilmiştir.
4771 sayılı Yasa'nın 11. maddesiyle, 2923 sayılı "Yabancı Dilve Öğretimi Kanunu"nun adı, "Yabancı Dil Eğitim ve Öğretimi ile TürkVatandaşlarının Farklı Dil ve Lehçelerinin Öğrenilmesi Hakkında Kanun"olarak düzenlenmiş; 2923 sayılı Yasa'nın amaç başlıklı 1. maddesideğiştirilerek;
"Bu Kanununun amacı, eğitim ve öğretim kurumlarındaokutulacak yabancı diller, yabancı dille eğitim ve öğretim yapan okullar ileTürk vatandaşlarının günlük yaşamlarında geleneksel olarak kullandıkları farklıdil ve lehçelerin öğreniminin tabî olacağı esasları düzenlemektir."şeklinde gösterilmiş; yine 2923 sayılı Yasa'nın 2. maddesinin birincifıkrasının (a) bendine aşağıda yer alan:
"Ancak, Türk vatandaşlarının günlük yaşamlarında gelenekselolarak kullandıkları farklı dil ve lehçelerin öğrenilmesi için 8.6.1965 tarihlive 625 sayılı Özel Öğretim Kurumları Kanunu hükümlerine tâbi olmak üzere özelkurslar açılabilir. Bu kurslar, Cumhuriyetin Anayasada belirtilen temelniteliklerine, Devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğüne aykırıolamaz. Bu kursların açılmasına ve denetimine ilişkin esas ve usuller, MilliEğitim Bakanlığınca çıkarılacak yönetmelikle düzenlenir." yönündekihükümler eklenmiştir.
Dava konusu Kanunun gerekçesinde, Türkiye'nin Avrupa Birliğineüyelik sürecinde, Katılım Ortakları Belgesi ve Ulusal Program hedefleridoğrultusunda, bireysel hak ve özgürlükler çerçevesinde kültürel yasal alanınıngenişletmesinin amaçlandığı; böylece Anayasa'nın 26. ve 28. maddelerine 4709sayılı Yasa ile yapılan değişikliklere paralellik getirildiği ve uluslararasısözleşmelerede uyum sağlandığı; 3984 sayılı Yasa'nın 4. maddesinde daha önceden4756 sayılı Yasa ile yapılan değişiklikle radyo ve televizyon yayınlarınınTürkçe yapılması esas olmakla birlikte, Türk vatandaşlarına günlük yaşamdakullandıkları farklı dil ve lehçelerde yayın yapılabilmesi imkânınıngetirildiği belirtilmiştir.
Yapılan bu yasal düzenlemelere göre, Türk vatandaşı olan kişiler,Türkçe dışında bir başka dili veya lehçeyi öğrenmek ve eğitimde bulunmakhususunda Devlet'ten gerekli izin ve kolaylıkların sağlanmasınıisteyebilecektir.
Anayasa'nın 3. maddesi birinci fıkrasında, "Türkiye Devleti,ülkesi ve milletiyle bölünmez bir bütündür. Dili Türkçedir." kuralı çokaçık bir şekilde yer almaktadır. Bu maddede ve aynı fıkrada Türkiye CumhuriyetiDevletinin, ülkesi ve milletiyle bölünmezliği ve bütünlüğü ifade edilerek"Dilinin Türkçe olduğu" belirtilmektedir. Anayasa'nın bu maddesindeTürkçe Dili ile Devlet bütünlüğünün aynı yerde açıklanmasının anlamı, TEKDEVLET- TEK MİLLET- TEK DİL ve her üç unsurunun BÖLÜNMEZ BÜTÜNLÜĞÜDÜR. Bumaddede Türkçe Dili ile Türk Devleti Birliği esası korunmaktadır. Anayasanın bumaddesiyle, Türkiye'de başka halklara, başka dillere izin verilmemekte; halklardeğil, Türk ulusu; başka diller değil, Türk Dili esas ve kuralı kabuledilmektedir. Türkiye Cumhuriyeti Devletinin ve Türk Dilinin bütünlüğübirbirinden ayrılamaz.
Anayasa'nın 42. maddesinin sonuncu fıkrasında, "Türkçedenbaşka hiçbir dil, eğitim ve öğretim kurumlarında Türk vatandaşlarına anadilleri olarak okutulamaz ve öğretilmez. Eğitim ve öğretim kurumlarındaokutulacak yabancı diller ile yabancı dille eğitim ve öğretim yapan okullarıntabi olacağı esaslar kanunla düzenlenir. Milletlerarası andlaşma hükümlerisaklıdır." kuralı yer almaktadır. Maddede belirtilen eğitim ve öğretimkurumlarında okutulacak yabancı dillerle ilgili düzenleme 2923 sayılı "Yabancı Dil Eğitimi ve Öğretim Kanunu" ile yapılmıştır. Kanunun 1.maddesinde, "Bu Kanunun amacı; eğitim ve öğretim kurumlarında okutulacakyabancı diller ile yabancı dille eğitim ve öğretim yapan okulların tabi olacağıesasları düzenlemektir." şeklinde iken iptal konusu 4771 sayılı Kanun'un11. maddesiyle, adı geçen Kanunun adı değiştirilmiş ve yukarıda yazıldığı üzere"Türk vatandaşlarının günlük yaşamlarında geleneksel olarak kullandıklarıfarklı dil ve lehçelerin öğreniminin tâbi olacağı esaslarıdüzenlemektedir." şeklinde ifade edilmiş ve aynı maddeyle yapılandeğişikliklerle de "özel kurslar açılabilir" yolunda hükümlere yerverilmiştir. Anayasa'nın 42. maddesinde yer alan kurala uygun olarak düzenlenen2923 sayılı Yasa'nın 2. maddesinin (a) bendinde yazılı olan "Türkvatandaşlarına ana dilleri, Türkçeden başka hiçbir dil okutulamaz veöğretilemez" kuralı 4771 sayılı Yasa ile değiştirilmediğinden bu hüküm hâ lâ yürürlüktebulunmaktadır.
Anayasa'nın Başlangıç bölümünün 5. paragrafında, "hiçbirfaaliyetin Türk milli menfaatlerinin, Türk varlığının, Devleti ve ülkesiylebölünmezliği esasının ... karşısında korunma göremeyeceği ..." çok açıkbir şekilde ifade edilmektedir.
Yine Anayasa'nın 14. maddesinde, "Anayasa'da yer alan hak vehürriyetlerden hiçbiri, Devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğünübozmayı ... kullanılamaz." kuralı yer almaktadır.
Hernekadar 4771 sayılı Yasa'nın gerekçesinde; Anayasa'nın 26. ve28. maddelerinde 4709 sayılı Yasa ile yapılan değişikliklere ve uluslararasısözleşmelere uyum sağlandığı ileri sürülmüş ise de, Anayasa'nın "Düşünceyiaçıklama ve yayma hürriyeti" başlıklı 26. maddesinde ve "BasınHürriyeti" başlıklı 28. maddesinde 4709 sayılı Yasa ile değişiklikyapılmış ve "Düşüncenin açıklanması ve yayılmasında kanunla yasaklanmışolan herhangi bir dil"in kullanılamayacağı; "Kanunla yasaklanmış olanherhangi bir dilde yayım yapılamayacağı" şeklindeki düzenlemeler Anayasametninden çıkarılmıştır. Anayasa kurallarına göre, eğitim, öğretim, yayın yaymave yayın alma gibi haklar Türk vatandaşı için Anayasal hak ve hürriyetlerolarak kabul edilmiştir. Bu yönde hiçbir tereddüt ve Anayasaya aykırılıkgörülemez ve düşünülemez. Ancak 4771 sayılı Yasa'nın 8. ve 11. maddeleri ile getirilenkurallar aynı boyutta ve aynı anlamda değildir. 4771 sayılı Yasa ile yapılandeğişikliklerle, Türk vatandaşlarının günlük yaşamlarında geleneksel olarakkullandıkları farklı dil ve lehçeleriyle de yazılı ve görsel yayın yapabilmeolanağı sağlanmıştır. Bu bakımdan 4709 ve 4771 sayılı Yasa ile getirilenkurallar amaç ve anlam yönünden farklıdır.
"Yukarıda açıklandığı gibi Anayasa'nın 42. maddesinin sonfıkrasında, Türkçeden başka hiçbir dil, eğitim ve öğretim kurumlarında Türkvatandaşlarına ana dilleri olarak okutulamaz ve öğretilemez kuralı getirilirken eğitimve öğretim kurumlarında okutulacak yabancı diller ile yabancı dille eğitim veöğretim yapan okulların tabi olacağı esasların, kanunla düzenleneceği veMilletlerarası andlaşma hükümlerinin saklı olacağı da belirtilmiştir. Buanlamda, 2923 sayılı "Yabancı Dil Eğitimi ve Öğretimi Kanunu"çıkarılmış, 2. maddesinde, Milletlerarası andlaşma hükümleri saklı kalmak üzere,resmi ve özel her derece ve türdeki örgün ve yaygın eğitim kurumlarındaokutulacak yabancı dillerin ve yabancı dille eğitim ve öğretim yapan okullarıntabi olacağı esaslar gösterilmiş, "Türk vatandaşlarına ana dilleriTürkçeden başka hiçbir dil okutulamaz ve öğretilemez" esası getirilmiştir.İptal konusu edilen 4771 sayılı Yasa ile 2923 sayılı Yasa'nın başlığıdeğiştirilerek ikinci maddesinin (a) bendine de ekleme yapılmıştır.
Yabancı dil, Türkiye Cumhuriyeti Devleti tarafından tanınmışdevletlerin kullandıkları resmi dilleri olarak 2923 sayılı Yasa ile kabuledilip tanımlanmış olup resmi ve özel her derece ve türdeki örgün ve yaygıneğitim kurumlarında okutulacak yabancı dillerdir. 4771 sayılı Yasa ilegetirilen kurallarla, burada belirtilen yabancı dillerin hiçbir ilgisibulunmamaktadır.
Diğer taraftan Anayasa'nın 42. maddesinin son fıkrasının soncümlesinde ve 2923 sayılı Yasa'nın 2. maddesinde yer alan "Milletlerarasıandlaşma hükümlerinin saklı olduğu'' şeklindeki kurallarla zikredilenandlaşmalar, Lozan Barış Andlaşması ile 18.10.1925 günlü Türkiye ve BulgaristanArasındaki Dostluk Andlaşmasıdır. Türkiye Cumhuriyeti Anayasası'nda, azınlık veazınlık hakları gibi düzenlemelere yer verilmemiştir. Dil, ırk ve din ayırımıgözetilmeksizin hukuksal vatandaşlık benimsenmiştir. Anayasa'ya uygun olarak içhukukumuzda da azınlıklar yer almamıştır. Lozan Barış Andlaşması ile Türkiye veBulgaristan Arasındaki Dostluk Andlaşmasında sayılan gayrimüslimler dışındaTürkiye'de azınlık bulunmamaktadır. Lozan Barış Andlaşmasının"Azınlıkların Korunması" başlıklı 37- 45. maddelerinde belirtilen hükümleregöre, Türkiye'de yaşayan ve Türk vatandaşı olan Müslüman olmayanlar azınlıkolarak kabul edilmiş olup bunlar da Rum, Yahudi ve Ermeni vatandaşlarımızdır.Bunlarla birlikte Türkiye'de yaşayan ve Türk vatandaşı olan Bulgar Ortodokslarıdışında kalanlar azınlık olarak kabul edilmemiştir. Anayasa'nın 42. ve 2923sayılı Yasa'nın 2. maddesinde sözü edilen milletlerarası andlaşmalara dahilolanlar bunlardır.
İptal konusu 4771 sayılı Yasa'nın 8. ve 11. maddeleriyle, hukuksistemimize "yabancı dil" ibaresiyle birlikte "günlük yaşamdageleneksel olarak kullanılan farklı dil ve lehçe" kavramı girmiştir. Buşekildeki bir deyim veya aynı anlama gelen bir ifade, Anayasa'nın 26. ve 42.maddelerinde bulunmadığı gibi diğer hükümlerinde de yer almamaktadır. HernekadarBölgesel ve Azınlık Dilleri Avrupa Sözleşmesinde, vatandaşların gelenekselolarak kullandıkları farklı dil ve lehçeler belirtilmekte ise de, sözü edilenbu Sözleşmeye Türkiye imza atmamış ve bu sözleşmenin tarafı olmamıştır. Bunedenle, Anayasa'nın 42. ve 2923 sayılı Yasa'nın 2. maddesinde yer alan"milletlerarası andlaşma" kapsamında bulunmamaktadır. Sonuç olarakbelirtmek gerekir ki, yukarıda sayılan her iki Yasa'da belirtilen"Milletlerarası andlaşma" kapsamında Lozan Andlaşmaşı ve Türkiye veBulgaristan Arasındaki Dostluk Andlaşmaşı dışında bu anlamda ülkemiz içinMilletlerarası Andlaşma mevcut değildir. Bu nedenle 4771 sayılı Yasa ilegetirilen yeni düzenlemelerle hukukumuza girmiş olan "vatandaşlarıngeleneksel olarak kullandıkları farklı dil ve lehçeleri" ifadesi Anayasave Milletlerarası Andlaşmalarda yer almadığı gibi Anayasal dayanağı dabulunmamaktadır.
Açıklandığı gibi bu Yasa'nın gerekçesinde, Türkiye'nin AvrupaBirliğine üyelik sürecinde, Katılım Ortaklığı ve Ulusal Program hedefleridoğrultusunda, bireysel hak ve özgürlükler çerçevesinde kültürel yaşam alanınıngenişletilmesinin amaçlandığı gösterilmiştir. 4771 sayılı Yasa'da yer alan"Günlük yaşamda kullanılan geleneksel olarak kullanılan farklı dil velehçe" sözlerinin, deyimlerinin neleri kapsadığı, hangi dillerin bukapsama girdiği hiçbir şekilde bir araştırma konusu yapılmamıştır. Türk Dil veTürk Tarih Kurumu'ndan üniversitelerin edebiyat fakültelerinden, dil konusundayetkili ve bilgisi olan aydınlardan, bilim adamlarından görüşleri alınmamış, buyönde bir araştırma yapılmamıştır. Türk ve Dünya basınında veya bilimselyayınlarda bu konuda yer alan görüşler incelenmemiştir. Kuralda yer alantarifler, deyimler, açık değildir. Yasa'nın gerekçesi de bu yönde tatminkârdeğildir. Türkiye'de yaşayan vatandaşlarımızdan hangileri "gelenekselolarak kullandıkları farklı dil ve lehçe"yi kullanacaklardır' Bu yönde biraraştırma, inceleme veya tespit yapılmamıştır. Bu getirilen kurallar, Türkdili, Türk Devleti ve Milletiyle bölünmez bütünlüğümüze uygun mudur" Sakıncaveya faydaları nelerdir'
Avrupa Birliğine mensup Devletlerin hiçbirinde; DevletinMilletiyle, ülkesiyle, diliyle birliğini bozan faaliyetlere izin verilmemekte,bu yönde de bir kural getirilmemektedir. Halen Avrupa Birliğinin mutabakatavardığı ve ölçü olarak kabul ettiği 31 ülkeden hiçbirisine, Türkiye'yedayatılan siyasi önerilerin benzeri yapılmamıştır. Türkiye'den istenilen anadilile ilgili öneriler de esasen Avrupa Birliğinin anlaştığı ölçü ve kriterler dedeğildir. Bu konuda, Fransa'da hükümetin hazırladığı mahalli dil ve şivelereözgürlük verilmesi kanununun Fransa Anayasa Mahkemesince 17.7.1999 tarihindekabul edilmemesi önemli bir örnektir. Yerel dillere özgürlük konusunda Anayasadeğişikliği istemi de Fransa Cumhurbaşkanı tarafından reddedilmiştir Redgerekçesi de, Fransızca dilinin, Devletin dayandığı temel ilke olarak kabuledilmesidir.
Halen Avrupa Birliğinde, Ulus-Devlet kuralı yürümekte olup, üyelerAvrupa Birliğinin içişlerine karışmasına izin vermemektedirler.
Her Devlet için olduğu gibi Türkiye CumhuriyetiDevleti için de asıl olan kural, o Devletin dilinin yerleştirilmesi,geliştirilmesi, öğretilmesi, ana dilde eğitim ve öğretiminin yapılmasıdır.Devletin birlik, beraberlik ve bütünlüğü için aranan, bilinen bu esaslardır.Türk Devletindeki her vatandaşa yapılacak olan yardım, eğitim ve öğretim, TÜRKDİLİNİ ANLAYACAK, OKUYACAK DÜZEYE GETİRECEK VASITALARI BULMAK, GETİRMEK, ELDEETMEKTİR.
Açıklanan nedenlerle, 4771 sayılı Yasa:nın 8.maddesinin (A) fıkrasıyla, 3984 sayılı "Radyo ve Televizyonların Kuruluşve Yayınları Hakkında Kanun"un 4. maddesinin birinci fıkrasına eklenenhükümlerle, 4771 sayılı Yasa'nın 11. maddesiyle, 2923 sayılı "Yabancı DilEğitimi ve Öğretimi Kanun"un adını değiştiren (A) fıkrasının, birinci maddesinideğiştiren (B) fıkrasının ve 2. maddesinin birinci fıkrasının (a) bendinehükümler ekleyen (C) fıkrasının:
Anayasa'nın Başlangıç bölümünün 5. paragrafında yer alan"Hiçbir faaliyetin Türk milli menfaatlerinin, Türk varlığının, Devleti veülkesiyle bölünmezliği esasının ... karşısında korunma göremeyeceği"kuralına; Anayasa'nın 3. maddesinde belirtilen "Türkiye Devleti, ülkesi vemilletiyle bölünmez bir bütündür. Dili Türkçedir" hükümlerine; 42.maddesinde yazılan "Türkçeden başka hiçbir dil, eğitim ve öğretimkurumlarında Türk vatandaşlarına ana dilleri olarak okutulamaz veöğretilemez" şeklindeki kurallarına ve 14. maddesinde gösterilen"Anayasa'da yer alan hak ve hürriyetlerden hiçbiri, Devletin ülkesi vemilletiyle bölünmez bütünlüğünü bozmayı ve insan haklarına dayanan demokratiklâik Cumhuriyeti ortadan kaldırmayı amaçlayan faaliyetler biçimindekullanılamaz" yolundaki hükümlerine aykırı olduğundan, iptal istemininreddine ilişkin çoğunluk görüşüne katılmıyoruz.
Üye
Ali HÜNER
Üye
Ertuğrul ERSOY
KARŞIOYYAZISI
A- Çeşitli Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına İlişkin 4771sayılı Kanunun, 2762 sayılı Vakıflar Kanununun 1. maddesinin sonuna eklemeyapan ve cemaat vakıflarına yeni taşınmaz mal edinebilme olanağını sağlayan 4.maddesinin Anayasa'nın 10. maddesine aykırı olduğu savıyla iptaliistenmektedir.
Mevzuatımıza göre, Türk Medeni Kanunu'ndan önce kurulan vakıflar5.6.1935 gün ve 2762 sayılı Vakıflar Kanunu hükümlerine tabidirler. Bu Yasakapsamında aynı dönemlerde kurulan mazbut ve mülhak vakıflarla mülhak vakıfbenzeri cemaat vakıfları bulunmaktadır.
Vakıf genel tanımıyla özel bir mülkün kamu yararına tahsisidir.Cemaat vakıfları ise, Türk uyruklu olup müslüman olmayan, belli bir şehir veyamahallede oturan, kökeni, dini ve mezhebi müşterek olan ve genel olarak azınlıkdiye ifade edilen cemaatlerin, kilise, mezarlık, okul, hastane gibiihtiyaçlarına hizmet etmek amacıyla gideri bu cemaatler tarafından sağlanan malvarlıklarıdır. Bu nedenledir ki cemaat vakıflarının tescilleri, vakfedeni,mütevellileri bulunmamakta Osmanlı mevzuatında da hukuki durumları vakıf olarakdeğil müessesaat-ı hayriye olarak geçmektedir.
Lozan Barış Anlaşması görüşmelerinde Büyük Millet Meclisinin,hakların ve ödevlerin, çıkarların ve yükümlülüklerin eşit olarak paylaşılmasıesasını benimsediği İsmet İnönü tarafından ifade edilmiş ve bu esasa dayanarakdüzenlenen Anlaşmanın 42. maddesinin, azınlıkların Türkiye'deki vakıflarına,din ve hayır işleri kurumlarına her türlü kolaylıklar ve izin sağlanacağı ve bunitelikteki öteki özel kurumlara sağlanmış gerekli kolaylıklardan hiç birininesirgenmeyeceği biçimindeki düzenlemesi nedeniyle bu azınlık kuruluşları daVakıflar Kanunu kapsamına alınmış, vakıf olarak tescil edilmiş ve mülhakvakıflar gibi faaliyetlerinin devamına olanak sağlanmıştır.
Vakıflar Kanunu'nun yürürlüğe girdiği tarihte var olan vekapsamına alınan bu müesseselerin kuruluş, işleyiş ve denetimi düzenlenirkenmülhak ve mazbut vakıf niteliğine uygun kurallar getirmiştir. Yasa'nın 44.maddesi ile bu hayratların beyanları alınarak mal varlıkları saptanmış ve vakıfkütüğüne kaydolunarak vakıf statüsü kazandırılmıştır. Yasa'nın sağladığıolanakla vakıf niteliği kazanan hayratların birer vakfiyesi olması beklenemez.Bu nedenledir ki vakfiyesinin taşınmaz mal edinmeye ya da bağış kabul etmeye müsaitolup olmadığının araştırılması ve bulunması olası değildir. Bu durumda yasagereği tescil edilen mallar dışında cemaat vakıflarının yeni taşınmazedinmeleri olanağı bulunmamaktadır. Yasa'nın 10. maddesi, işe yaramaz halegelen vakıfların mümkün mertebe gayece aynı olan diğer hayrata tahsisedilebileceğini öngörmekte 12. maddesi "Mevkilerine ve temin ettiklerimenfaate göre kalmaları gerekli görülmeyen mazbut ve mülhak vakıflara ait akarve toprakları idare meclisinin kararı ile satmaya veya başka gayrimenkulledeğiştirmeye Umum Müdürlük selahiyetlidir. Bu satışlarla elde edilecek paralartercihan mahallerinde akar satın almaya veya yaptırmaya veya o vakfın mevcutakarının tamirine sarf olunur" demektedir. Madde, Vakıflar Kanunu'na tabiolup vakfiyesinde taşınmaz mal edinebilme hükmü bulunmayan vakıfların hangikoşullarda yeni akar (taşınmaz) sahibi olabileceğini ve buna karar verecekmakamı açıkça göstermektedir. Ne 10. maddede ne de 12. maddede yeni mal edinmeksuretiyle vakfın mamelekini genişletmek ve bu yolla amacını gerçekleştirmeyisağlamak gibi bir seçenek öngörülmemiştir.
4771 sayılı Yasa'nın itiraz konusu 4. maddesi ile birer mülhakvakıf benzeri olan cemaat vakıflarına, vakfiyeleri olup olmadığınabakılmaksızın taşınmaz mal edinme ve Vakıflar Kanunu'nun 44. maddesi uyarıncaevvelce Vakıf kütüğüne tescil edilmişler dışında bu Yasanın çıktığı tarihekadar tasarrufları altında bulundurdukları taşınmazlar ile bağış ve vasiyetyoluyla verilen taşınmazları mülk edinme olanağı sağlanmaktadır. Lozan Anlaşmasınınmüslüman olmayan azınlıklara mensup Türklere tanınan haklar konusunda getirdiğiilke, hem hukuk bakımından, hem uygulamada öteki Türk uyruklularla aynıişlemlerden ve güvencelerden yararlanmasıdır. Dava konusu düzenleme ile bu ilkebir anlamda tersine çevrilmiş, öteki Türk uyrukluların vakıflarına tanınmayanyeni taşınmaz edinme hakkı bu vakıflara tanınmış, ayrıca diğer Türkvatandaşlarınca cemaat vakıfları kurulması mümkün değilken azınlık vakıflarınayeni mal edinmek suretiyle mevcut cemaat vakıflarının mal varlıklarınıgenişletilip güçlendirilerek adeta yeniden cemaat vakıfları oluşturulmuştur.Lozan Barış Anlaşması ve 1935 tarihli Vakıflar Kanunu uygulamaları iletüzelkişilikleri tanınarak malvarlıkları güvence altına alınan azınlıkvakıflarına, aradan geçen bunca süreden sonra artı haklar tanınmasının gereğive bundaki kamu yararı anlaşılamadığı gibi diğer vakıflardan ayrıcalıklı birkonuma getirilmesi de Anayasa'nın 10. maddesinin 2. fıkrasındaki "Hiçbirkişiye, aileye, zümreye veya sınıfa imtiyaz tanınamaz"biçimindeki hükme aykırı düşmektedir.
Kamu yararı amacıyla kurulmuş vakıfların uzun süreler buamaçlarını gerçekleştirebilmeleri için gerekli olanakların sağlanması arzuedilen bir sonuçtur. Ne var ki bu sonuca vakıfların yönetim biçiminin geliştirilerekve çağdaşlaştırılarak varılması asıldır. İptal davası kapsamında olmamaklabirlikte bütün gelirini amacına (kamu yararına) tahsis etmesi gereken birvakfın hangi geliri ile taşınmaz edinebileceği, gelirini yeni taşınmazlaredinmeye ayırması halinde amacını gerçekleştirip gerçekleştiremeyeceği, yenitaşınmaz edinmenin gerekli olup olmadığı, bağış yoluyla edinilen mallarınkimlerden ve ne boyutta alınacağı gibi konuların Yasa'da düzenlenmeyerekBakanlar Kurulu'nun takdirine bırakılması da farklı uygulamalara nedenolabilecek ve bu suretle eşitlik ilkesine aykırı sonuçlar doğurabilecek başkabir husustur.
Yukarıdan beri açıklanan nedenlerle, iptali istenen 4771 sayılıYasa'nın 4. maddesi, Lozan Anlaşmasıyla verilen "aynı nitelikteki diğerkurumlara sağlanan kolaylıkların esirgenmeyeceği" yolundaki güvenceyiaşarak, Vakıflar Kanunu kapsamında olan ve aynı hukuki konumda bulunan diğervakıfların tabi olduğu genel düzenlemeyi zedeleyerek, cemaat vakıflarınaayrıcalıklı yeni haklar getirdiğinden bu vakıflar arasındaki eşitlik ilkesinibozmuştur. Kural Anayasa'nın 10. maddesine aykırıdır.
Vakıflar Kanununun 1. maddesine iki fıkra eklenmesine ilişkin davakonusu, 4. maddenin iptali gerektiği görüşü ile çoğunluk kararına katılmıyorum.
B- 4771 sayılı Kanun'un, dava dilekçesinde belirtilen diğermaddeleri yanında 11. maddesiyle 2923 sayılı Yabancı Dil Eğitimi ve ÖğretimiKanunu'nun adının ve 1. maddesinin değiştirilmesinin de Anayasa'ya aykırılığıileri sürülerek iptali istenmektedir. Madde Türk vatandaşlarının günlükyaşamlarında geleneksel olarak kullandıkları farklı dil ve lehçelerinöğrenilmesi için özel kurslar açılmasına olanak sağlamaktadır.
Asırlar boyu bir çok aşiret ve kavimin göç yolu veya yerleşim yeriolan Anadolu'da bir kültür mozaiği oluştuğu, bu mozaik içinde yerel olarakkonuşulan değişik dil ve lehçelerin bulunduğu, bunun Anadolu'nun tarihigelişiminin doğal sonucu olduğu kuşkusuzdur.
Nevarki, günlük yaşamlarında geleneksel olarak kullandıkları dilve lehçeler dışında Türk vatandaşlarının Devletimizin ana dili olan Türkçe'yide öğrenmiş olmaları Anayasa ile kendilerine tanınan hak ve özgürlüklerikullanmalarında ciddi ve önemli bir araç olacaktır.
Anayasa'mızın 5. maddesinde, kişinin temel hak ve hürriyetlerinisınırlayan siyasal, ekonomik ve sosyal engelleri kaldırmaya, maddî manevîvarlığının gelişmesi için gerekli şartları hazırlamaya devlet görevlikılınmıştır. Bu hakların geniş bir şekilde kullanılabilmesi için gerekli olanana dilini vatandaşına öğretmek, bunun için önlemler almak Devletin temelgörevlerindendir.
Anadil dışında bireylerin birbirleriyle sosyal, ekonomik ve özelilişkilerinde farklı dil ve lehçeleri kullanmaları, bu dilleri yörelerindegeleneksel yollardan öğrenmeleri olanaklıdır, bunu engelleyici anayasal veyasal bir düzenleme bulunmamaktadır. Bugüne kadar hiç Türkçe öğrenememişvatandaşlarımızın bulunması ve sadece geleneksel dillerini kullanıyor olmalarıda sağlanan olanağın varlığının ve genişliğinin göstergesidir.
Dili Türkçe'den farklı olan ve yanlızca o dili konuşan vatandaşlarımızabu nitelikleri nedeniyle bazı olanaklar sağlamak zorunluluğu bulunmaklabirlikte, bu olanaklar Türk ulusundan farklı bir kimlik yani azınlık oluşturmakboyutunda olamaz.
Nitekim incelenen Yasa'nın 8. maddesi ile Türkçe öğrenememişvatandaşlarımızın haberleşme hürriyeti, düşünceyi açıklama ve yayma hürriyeti,anadillerinde yapılacak radyo ve televizyon yayınlarından da yararlanmalarısuretiyle genişletilmiştir. Yapılacak yayınların yerel dil ve lehçeleriöğrenmede de katkıda bulunacağı tartışmasızdır.
Yasa'nın 8. maddesindeki bu düzenleme çağdaş yaşamın, demokratikhukuk devleti olmanın gereği ise de, Yasa'nın iptal davasına konu 11.maddesinde düzenlenen, Türk vatandaşlarının günlük yaşamlarında gelenekselolarak kullandıkları farklı dil ve lehçelerin öğrenilmesi için özel kursaçılabilmesi olanağının sağlanması aynı nitelikte değildir ve Anayasa'yaaykırılık oluşturmaktadır.
Bir ülkede konuşulan ortak dilin yaygınlığı o ülkenin ulusununbütünlüğünün ve ulusallığının derecesini belirleyen en önemli öğelerindenbiridir.
Anayasa'mızın 3. maddesinde "Türkiye Devleti ülkesi vemilletiyle bölünmez bir bütündür. Dili Türkçedir" denmek suretiyle ortakdilin, ülkenin ve milletin bölünmezliğindeki önemi vurgulanmıştır. Her biryöresi farklı dil veya lehçede konuşan, ortak dili bulunmayan bir topluluğun,Anayasa'mızın başlangıcında yer alan "milli gurur ve iftiharlarda, millisevinç ve dertde, millî varlığa karşı hak ve ödevlerde, nimet ve külfetlerde vemillet hayatının her türlü tecellisinde ortak olduğu" bir millet olarakkabul edilmesi olası değildir. Yasa'nın olanak sağladığı yabancı dil velehçelerdeki sürekli, düzenli yaygın eğitim, ortak ulusal dili oluşturmak biryana, kendi yöresindeki ilişkilerini yörenin dil ve lehçesiyle öğrenipyürütebilen vatandaşlarımızı Türkçe öğrenmek konusunda isteksiz kılacaktır. Budurum millî bütünlüğümüzü, ortak yaşama isteğimizi önemli ölçüde zedeleyecekhatta ortadan kaldıracak sonuçlar doğurabilecektir.
Nitekim Türkiye'nin imzalamadığı Bölgesel veya Azınlık DilleriAvrupa Sözleşmesi, Fransız Anayasa Konseyi'nde incelendiğinde; raportörün,Fransız Anayasası'nın 1. maddesi ile Fransız halkının tekliği ve dayanışmasınaanayasal değer verildiği, bu hükmün herhangi bir kollektif hak tanınmasınakarşıt olduğu, bölgesel veya azınlık dilleri kullanıcı gruplarına, bu dillerinkullanıldığı topraklar üzerinde özel haklar tanınması nedeniyle Cumhuriyetinbölünmezliğine, yasa önünde eşitliğe ve Fransız halkının üniter yapısınailişkin anayasal ilkelere halel getirdiği biçimindeki görüşü benimsenerek sözleşmeninAnayasa'ya aykırı hükümler içerdiğine karar verilmiştir.
Anayasa'mızın 42. maddesinde Eğitim ve Öğretim Hakkı ve Ödevi'neilişkin ilkeler belirtilmiştir. Maddenin üçüncü fıkrasında "Eğitim veÖğretim, Atatürk ilkeleri ve inkılapları doğrultusunda çağdaş bilim ve eğitimesaslarına göre Devletin gözetim ve denetimi altında yapılır. Bu esaslaraaykırı eğitim ve öğretim yerleri açılamaz" denmekte, dokuzuncu fıkrası da,Türkçe'den başka hiçbir dil, eğitim ve öğretim kurumlarında Türk vatandaşlarınaana dilleri olarak okutulamaz ve öğretilemez, hükmünü içermektedir.
Atatürk ilkelerinin en önemli ortak unsuru, Devletimizin ülkesi vemilletiyle bir bütün olarak çağdaş yaşama uyum sağlaması gereğidir. Kurslarlaöğretilmek istenen diller, yöresel olmaları nedeniyle çağdaş bilim ve eğitimesaslarını gerçekleştirecek, kullanıldıkları yörelerde çağdaş eğitimingelişmesine katkıda bulunabilecek nitelikte değillerdir. Tam tersine, yörehalkını çağdaş bilim dillerini öğrenmede engelleyici nitelikte olacaktır.Devletin görevi çağdaş bilim dillerini vatandaşına öğretmektir.
Anayasa'mızda amaçlanan ana dil, yurttaşların çoğunun kullandığıDevletin resmî dil olarak kabul ettiği dildir. Bu dil bazı kişilerin anasının,ailesinin kullandığı yöresel dil olmayabilir. Ancak, genel olarak üniter birdevletin resmî dili olan anadili ile vatandaşının anasının, ailesininkullandığı dil aynıdır. Bu açıdan her iki kavram bir biriyle çelişkiyaratmamaktadır. Türkiye'de de eğitim ve öğretim dili Türkçe'dir. Türkçe dışındafarklı yöresel dil ve lehçelerin öğretilmesi olanaklı değildir. Bu türöğretimin Devlet tarafından denetlenebilecek olması dahi incelenen düzenlemeninAnayasa'nın 42. maddesine aykırılık oluşturmasını engellemez.
Türkiye'nin 15 Ağustos 2000 tarihinde imzaladığı Ekonomik, Sosyalve Kültürel Haklar Uluslararası Sözleşmesinin eğitim hakkına ilişkin 13.maddesinde de, verilen eğitimin devlet tarafından konacak belli ölçülere uygundüşmesi koşuluyla, birey ve kuruluşların eğitim kurumları kurma ve yönetmeözgürlüğünün zedelenmeyeceği öngörülmüştür. Böylece uluslararası normlarda daeğitimin belli ölçülere uygun düşmesi koşulu aranmaktadır. Kuşkusuz belliölçüyü gösterecek ana kural o devletin Anayasa'sıdır.
İncelenen 11. madde Anayasa'nın 3. ve 42. maddelerine aykırıdır,iptali gerektiği görüşü ile çoğunluk kararına katılmıyorum.
Üye
Tülay TUĞCU
KARŞIOYYAZISI
4771 sayılı "Çeşitli Kanunlarda Değişiklik Yapılmasınaİlişkin Kanun"un 4. maddesiyle 5.6.1935 günlü, 2762 sayılı VakıflarKanunu'nun 1. maddesinin sonuna eklenen dava konusu kuralla, CemaatVakıflarının, vakfiyeleri olup olmadığına bakılmaksızın, Bakanlar Kurulu'nunizniyle dinî , hayrî , sosyal, eğitsel, sıhhî ve kültürelalanlardaki ihtiyaçlarını karşılamak üzere taşınmaz mal edinip bu taşınmazmalları üzerinde tasarrufta bulunabileceği, bu alanlardaki ihtiyaçlarınıkarşılamak üzere her ne suretle olursa olsun tasarrufları altındabulundurdukları taşınmazları vergi kayıtları, kira sözleşmeleri ile diğerbelgelerle kanıtlamaları halinde yasada öngörülen sürede başvurulması ile vakıfadına tescil olunabileceği, bağışlanan veya vasiyet olunan taşınmazlarında aynışartlara uygun olmaları halinde tescil edilebileceği düzenlenmiştir.
Bu düzenlemeyle, Müslüman olmayan azınlıkların dinî ve hayrî amaçiçin oluşturdukları cemaat vakıflarına taşınmaz mal edinebilme ve taşınmazmallar üzerinde tasarrufta bulunabilme olanağı getirilmiştir.
Vakıf, öğretide, insanların yaratılışında var olan, başkalarınayardım ve iyilik etme duygularından doğmuş, insan hayatının günlük olayları ilesıkı ilişkiler kurmuş, insanlığın ekonomik, sosyal ve kültürel yaşayışıüzerinde etkiler yapmış eski bir müessese; diğer bir anlatımla, bir malınsahibi tarafından kendi rıza ve iradesi ile şahsi mülkiyetinden çıkartılarak,belirli şart ve gaye ile bir hayır hizmetine ebediyen tahsis edilmesi olaraktanımlanmıştır.
743 sayılı "Türk Kanunu Medenisi"nin yürürlüğegirmesinden önce kurulan vakıfların yeni yasa hükümlerine tabi tutulması uygungörülmemiş ve 19.6.1926 günlü, 864 sayılı Kanunu Medeninin Sureti Meriyet veŞekli Tatbiki Hakkında Kanun'un 8. maddesindeki düzenlemeyle bu vakıflar hakkındaayrı bir tatbikat yasası çıkarılması gerektiği öngörülmüştür. Bu geçişdöneminden sonra düzenlenen 5.6.1935 günlü, 2762 sayılı "VakıflarKanunu" ile "Türk Kanunu Medenisi"nin yürürlüğe girmesinden öncekurulan vakıflar hakkında, varlıkları ve vakfiyeleri korunarak yeni usul veesaslar öngörülmüştür.
743 sayılı Yasa'yı yürürlükten kaldıran 4721 sayılı "TürkMedeni Kanunu"nun 101. maddesinde, vakıfların gerçek veya tüzelkişilerinyeterli mal ve hakları belirli ve sürekli bir amaca özgülemeleriyle oluşantüzelkişiliğe sahip mal toplulukları olduğu belirtilmiştir.
Cemaat vakıfları, Türkiye'deki Müslüman olmayan Türk uyrukluazınlıkların dinî , sosyal ve kültürel ihtiyaçlarını karşılamak amacıylaMedeni Kanun'un kabulünden önce kurulan vakıflardır.
2762 sayılı Yasa'nın 2437 sayılı Yasa ile değiştirilen 1.maddesinin dördüncü paragrafında, cemaatlere ve esnafa mahsus vakıfların,bunlar tarafından seçilen kişi veya kurullarca yönetileceği, ilgili makamlarlaVakıflar Genel Müdürlüğü tarafından denetleneceği ve bunun usullerininyönetmelikle belirleneceği hüküm altına alınmıştır.
Türkiye'de yabancılar hukuku yönünden yeni bir dönemin başlangıcıolan 24 Temmuz 1923'te imzalanıp 6 Haziran 1924 tarihinde yürürlüğe giren LozanBarış Andlaşması'yla Müslüman olmayanlar azınlık olarak kabul edilerekMüslümanların sahip oldukları haklardan yararlanma imkânı sağlanmış ve dinayırımı yapılmaksızın yasalar karşısında herkesin eşit olduğu kabul edilmiştir.
Andlaşma'nın 39. maddesinde, Müslüman olmayan ancak Türk vatandaşıolan azınlıkların, Müslümanların sahip oldukları medeni haklar ile siyasîhaklardan yararlanacağı; 42. maddesinin üçüncü fıkrasında da, Türk Hükümetitarafından azınlıklara ait kiliselerin, havraların, mezarlıkların ve öteki dinkurumlarının korunmalarının temin edileceği ve azınlıkların Türkiye'dekivakıflarına her türlü kolaylığın sağlanacağı belirtilerek Türkiye'deki dinî,hayrî ve diğer kurumlar ile azınlık vakıfları eşit konuma getirilmiştir.
Anayasa'nın kanun önünde eşitliği düzenleyen 10. maddesinde,herkesin, hiçbir ayırım gözetilmeksizin kanun önünde eşit olduğu belirtilmişolup bununla amaçlanan, hukuki eşitliktir. Bu ilkeyle, bir tek kişiye veya kimitopluluklara, aynı durumda bulunan yurttaşlardan daha çok veya daha geniş hakve yetkiler tanımak yoluyla kanun karşısında eşitlik ilkesinin çiğnenmesiyasaklanmış, ayrıcalıklı kişi ya da toplulukların oluşumuna olanak tanıyandüzenlemeler yapılması önlenmiştir.
Bu nedenlerle, Andlaşma'yla vakıflar aynı konuma getirildiğihalde, Müslüman olmayan cemaat vakıfları lehine ayrıcalık getirilerek dinî ,hayrî , sosyal, eğitsel, sıhhî ve kültürel alanlarda ihtiyaçlarınıkarşılamak üzere taşınmaz mal edinebilme ve taşınmaz mallar üzerinde tasarruftabulunabilme olanağı sağlayan dava konusu kural, Anayasa'nın 10. maddesindekieşitlik ilkesine aykırılık oluşturduğundan, istemin reddi yolundaki çoğunlukgörüşüne katılmıyoruz.
Üye
Ahmet AKYALÇIN
Üye
Enis TUNGA