ANAYASA MAHKEMESİ KARARI
Esas Sayısı : 2013/95
Karar Sayısı : 2014/176
Karar Günü : 13.11.2014
R.G. Tarih-Sayı :13.3.2015-29294
İPTAL DAVASINI AÇAN : TürkiyeBüyük Millet Meclisi üyeleri Engin ALTAY ve Muharrem İNCE ile birlikte 126milletvekili
İTİRAZ YOLUNA BAŞVURANLAR :
1- Gaziantep 3. Asliye Hukuk Mahkemesi (E.2013/79)
2- Büyükçekmece 2. Asliye Hukuk Mahkemesi (E.2013/94, E.2013/129,E.2014/60)
3- Siirt 1. Asliye Hukuk Mahkemesi (E.2013/105)
4- Bakırköy 10. Asliye Hukuk Mahkemesi (E.2013/112, E.2013/113)
5- Bakırköy 9. Asliye Hukuk Mahkemesi (E.2013/123, E.2013/151)
6- Ankara 2. Asliye Hukuk Mahkemesi (E.2013/145)
7- Batman 2. Asliye Hukuk Mahkemesi (E.2013/149)
8- Bakırköy 5. Asliye Hukuk Mahkemesi (E.2013/152)
9- Bakırköy 6. Asliye Hukuk Mahkemesi (E.2013/154)
10- Uzunköprü 1. Asliye Hukuk Mahkemesi (E.2013/155)
11- Bursa 3. Asliye Hukuk Mahkemesi (E.2014/8)
12- Uzunköprü 2. Asliye Hukuk Mahkemesi (E.2014/19)
13- İstanbul 15. İcra Hukuk Mahkemesi (E.2014/21)
14- Ankara 11. Asliye Hukuk Mahkemesi (E.2013/78)
DAVA VE İTİRAZLARIN KONUSU : 24.5.2013günlü, 6487 sayılı Bazı Kanunlar ile 375 Sayılı Kanun Hükmünde KararnamedeDeğişiklik Yapılması Hakkında Kanun'un;
A- 2. maddesiyle yeniden düzenlenen 8.6.1942 günlü, 4250sayılı İspirto ve İspirtolu İçkiler İnhisarı Kanunu'nun mülga 6. maddesinin;
1- Birinci fıkrasının altıncı cümlesinin,
2- Son fıkrasının ikinci cümlesinde yer alan ".hertürlü." ibaresinin,
B- 3. maddesiyle yeniden düzenlenen 4250 sayılı Kanun'un mülga 7.maddesinin birinci fıkrasının (a), (b), (c) ve (d) bentleri ile üçüncüfıkrasının,
C- 4. maddesiyle yeniden düzenlenen 4250 sayılı Kanun'un mülga 9.maddesinin birinci fıkrasının "Belediye veya il özel idaresi,ruhsat vermeden önce, yetkili kolluk kuvvetinin görüşünü alır." biçimindekiüçüncü cümlesinin,
D- 5. maddesiyle 4250 sayılı Kanun'a eklenen geçici 1. maddenindördüncü fıkrasının ikinci cümlesinde yer alan ".birinci ve ikinciderece kan hısımlarına." ibaresinin,
E- 21. maddesiyle 4.11.1983 günlü, 2942 sayılı KamulaştırmaKanunu'nun başlığı ile birlikte değiştirilen geçici 6. maddesinin;
1- Madde başlığının,
2- Birinci fıkrasının;
a- Birinci cümlesinde yer alan ".bedel talep edilmesihalinde bedel tespiti." ibaresinin,
b- "Bu maddeye göre yapılacak işlemlerde öncelikle uzlaşmausulünün uygulanması dava şartıdır." biçimindeki soncümlesinin,
3- İkinci fıkrasının;
a- Birinci cümlesinde yer alan ".veya malikinmüracaatı.", ".veya malikin müracaat." ve ".taşınmazınel koyma tarihindeki nitelikleri esas alınmak." ibarelerinin,
b- İkinci cümlesinde yer alan ".veya malikin müracaat"ibaresinin,
4- Üçüncü fıkrasının birinci cümlesinde yer alan ".bunlarınmümkün olmaması halinde." ibaresinin,
5- Dördüncü fıkrasının üçüncü cümlesinde yer alan ".bulunulacakise." ibaresinin,
6- Beşinci fıkrasının,
7- Altıncı fıkrasının birinci cümlesinde yer alan ".bedeltespiti." ibaresi ile son cümlesinde yer alan "Tescileveya terkine ilişkin hüküm kesin olup." ibaresinin,
8- Yedinci ve sekizinci fıkralarının,
9- Onuncu fıkrasının "Bu madde hükümleri karara bağlanmamışveya kararı kesinleşmiş tüm davalara uygulanır." biçimindekidördüncü cümlesinin,
10- Onbirinci, onikinci ve onüçüncü fıkralarının,
F- 22. maddesiyle 2942 sayılı Kanun'a eklenen geçici 7. maddenin,
Anayasa'nın Başlangıç'ı ile 2., 5., 10., 11., 12., 13., 19., 24.,27., 35., 36., 37., 38., 40., 46., 48., 58., 90., 125., 138., 153., 154. ve155. maddelerine aykırılığı ileri sürülerek iptallerine ve yürürlüklerinindurdurulmasına karar verilmesi istemidir.
II- YASA METİNLERİ
A- Dava ve İtiraz Konusu Yasa Kuralları
1- 4250 sayılı Kanun'un iptali istenen kuralları da içeren 6.,7., 9. ve geçici 1. maddeleri şöyledir:
"Madde 6- (Mülga:11/1/2001-4619/5 md.;Yeniden düzenleme: 24/5/2013-6487/2 md.) Alkollüiçkilerin her ne surette olursa olsun reklamı ve tüketicilere yönelik tanıtımıyapılamaz. Bu ürünlerin kullanılmasını ve satışını özendiren veya teşvik edenkampanya, promosyon ve etkinlik yapılamaz. Ancak, münhasıran alkollü içkilerinuluslararası düzeyde tanıtımına yönelik ihtisas fuarları ile bilimsel yayın vefaaliyetler düzenlenebilir. Alkollü içkileri üreten, ithal eden vepazarlayanlar, her ne surette olursa olsun hiçbir etkinliğe ürünlerinin marka,amblem ya da işaretlerini kullanarak destek olamazlar. Açık alkollü içki satışıyapmaya ilişkin izin belgesi olan işletmelerde servis amaçlı materyallerdemarka, amblem ve logo kullanılabilir. Televizyonlarda yayınlanan dizi,film ve müzik kliplerinde alkollü içkileri özendirici görüntülere yer verilemez.
Alkollü içkileri üretenler, ithal edenler ve pazarlayanlar her neamaçla olursa olsun, teşvik, hediye, eşantiyon, promosyon veya bedelsiz olarakalkollü içki dağıtamazlar.
Alkollü içkiler, tüketilmek veya beraberinde götürülmek üzere onsekiz yaşını doldurmamış kişilere satılamaz veya sunulamaz.
On sekiz yaşını doldurmamış kişiler, alkollü içkilerin üretiminde,pazarlanmasında, satışında ve açık sunumunda istihdam edilemez. Yasaldüzenlemeler uyarınca gerçekleştirilen eğitim amaçlı çalışmalar bu hükmündışındadır.
Alkollü içkiler, otomatik satış makineleri ile satılamaz, her nevioyun makineleri veya farklı yöntemlerle oyun ve bahse konu edilemez. Bu ürünlerbasın ve yayın yoluyla tüketicilere satılamaz ve posta ile satış yöntemikullanılarak gönderilemez. Alkollü içkiler, 22:00 ila 06:00 saatleri arasındaperakende olarak satılamaz.
Alkollü içkiler sunum izni verilen yerlerde açık olaraktüketilebilir ve bu yerlerde tesis sınırları dışında tüketilmek üzere alkollüiçki satışı yapılamaz.
Alkollü içkiler, işletme dışından görülecek şekilde perakendeolarak satışa arz edilemez.
İhraç amaçlı üretilenler hariç olmak üzere, Türkiye'de üretilenveya ithal edilen alkollü içkilerin ambalajları üzerine, zararlarını belirtenTürkçe yazılı uyarı mesajları konulur. Uyarı mesajları resim, şekil veya grafikbiçimlerinde de olabilir. Uyarı mesajlarını taşımayan alkollü içkiler satışaarz edilemez, satılamaz. Uyarı mesajlarının şekli, boyutu ve içeriği SağlıkBakanlığının uygun görüşü alınarak Tütün ve Alkol Piyasası Düzenleme Kurumutarafından belirlenir.
Alkollü içkilerin marka, tanıtıcı ve ayırt edici hiçbir işareti,alkolsüz içki ve sair ürünlerde; alkolsüz içki ve sair ürünlerin marka,tanıtıcı ve ayırt edici hiçbir işareti de alkollü içkilerde kullanılamaz.Ancak, ihraç amaçlı üretilenlerde bu fıkra hükmü uygulanmaz.
İhraç amaçlı üretilenler hariç olmak üzere, alkollü içkikategorisindeki ürünlerin işlenmesi sonucunda, elde edilen alkolsüz içkilerde;içeriğinde alkol kalmış içeceklerin ambalajları üzerine içerdiği alkol miktarı,alkol tamamen alınmış ise alkolün tamamen alındığı hususu tüketicilertarafından kolaylıkla okunabilecek şekilde yazılır.
Meskun mahaller ve konaklama yerleri hariç olmak üzere,otoyollardaki ve devlet karayollarındaki yapı ve tesislerde alkollü içkisatışına ve tüketimine izin verilmez. Öğrenci yurtları, sağlık hizmeti verilenyerler, spor müsabakası yapılan stadyum ve kapalı spor salonları, hertürlü eğitim ve öğretim kurumları, kahvehane, kıraathane, pastane,bezik ve briç salonları ile akaryakıt istasyonlarının mağaza ve lokantalarındaalkollü içkilerin satışı yapılamaz.
MADDE 7- Bu Kanunun 6 ncımaddesinin;
a) Birinci ve ikinci fıkralarında belirtilen yasakların her birineaykırı hareket edenlere ve ilgili işletme sahiplerine, beş bin Türk Lirasındaniki yüz bin Türk Lirasına kadar,
b) Üçüncü, dördüncü ve altıncı fıkralarında belirtilen yasaklaraaykırı hareket edenlere, on bin Türk Lirasından beş yüz bin Türk Lirasınakadar,
c) Yedinci fıkrasına aykırı hareket edenlere, beş bin TürkLirasından elli bin Türk Lirasına kadar,
ç) Sekiz, dokuz ve onuncu fıkralarındaki yükümlülük ve yasaklarıihlal eden üretici ve ithalatçılara, yüz bin Türk Lirasından aşağı olmamakkaydıyla, bu yükümlülük ve yasaklara aykırı olarak piyasaya sürülen mallarınpiyasa değeri kadar,
d) On birinci fıkrasındaki yasakları ihlal eden satıcılara, on binTürk Lirasından yüz bin Türk Lirasına kadar,
e) Beşinci fıkrasındaki yasaklara aykırı hareket edenlere,3/1/2002 tarihli ve 4733 sayılı Tütün ve Alkol Piyasası Düzenleme KurumuTeşkilat ve Görevleri Hakkında Kanunun 8 inci maddesinin beşinci fıkrasının (k)bendinde öngörülen,
idari para cezası verilir.
6 ncı maddenin üçüncü fıkrasında belirtilen yasağa aykırı hareketedilmesi sonucunda çocuğun sağlığının tehlikeye sokulması hâlinde, failhakkında ayrıca 26/9/2004 tarihli ve 5237 sayılı Türk Ceza Kanununun"Sağlık için tehlikeli madde temini" başlıklı 194 üncü maddesihükmüne göre cezaya hükmolunur.
Bu maddenin (a), (ç) ve (e) bentlerinde belirtilen idari paracezalarını vermeye Tütün ve Alkol Piyasası Düzenleme Kurumu, televizyon veradyolara uygulanacak idari para cezalarını vermeye Radyo ve Televizyon ÜstKurulu, diğer bentlerde yer alan idari para cezalarını vermeye mahalli mülkiamir yetkilidir.
Birinci fıkranın (ç) bendinde tanımlanan kabahatin konusunuoluşturan ürünlerin ayrıca mülkiyetinin kamuya geçirilmesine karar verilir. Bukararı vermeye Tütün ve Alkol Piyasası Düzenleme Kurumu yetkilidir.
Madde 9- (Mülga:1/8/2003-4971/28 md.;Yeniden düzenleme: 24/5/2013-6487/4 md.) Tütün veAlkol Piyasası Düzenleme Kurumundan satış belgesi almak isteyenlerin, önceliklebelediye veya il özel idaresinden iş yeri açma ruhsatı ya da Kültür ve TurizmBakanlığından turizm belgesi almaları zorunludur. Tütün mamulü, etil alkol,metil alkol ve alkollü içki satmak isteyenlerin, Tütün ve Alkol PiyasasıDüzenleme Kurumundan satış belgesi almaları zorunludur. Belediye veyail özel idaresi, ruhsat vermeden önce, yetkili kolluk kuvvetinin görüşünü alır. Kollukkuvveti görüşünü yedi gün içinde verir.
Bu Kanun kapsamına giren ürünlerin perakende veya açık olaraksatışının yapıldığı yerler ile örgün eğitim kurumları ve dershaneler, öğrenciyurtları ve ibadethaneler arasında kapıdan kapıya en az yüz metre mesafeninbulunması zorunludur. Bu fıkradaki mesafe şartı turizm belgeli işletmeler içinuygulanmaz.
Mesafe şartı, satış belgesinin verildiği tarih itibarıyla aranır.
İkinci fıkradaki mesafe sınırları içerisindeki taşınmaz kültürvarlığı olarak tescilli yapılarda düzenlenecek süreli etkinlikler için Tütün veAlkol Piyasası Düzenleme Kurumunca açık alkollü içki sunum izni verilebilir.
Geçici Madde 1- (Ek: 24/5/2013 -6487/5 md.)
Perakende ya da açık alkollü içki satışı yapılan iş yerlerinintabelaları bu maddenin yürürlüğe girdiği tarihten itibaren bir yıl içinde 6 ncımaddenin birinci fıkrasına uygun hâle getirilir.
6 ncı maddenin sekiz, dokuz ve onuncu fıkraları ile ilgili ikincildüzenlemeler bu maddenin yürürlüğe girdiği tarihten itibaren iki ay içindeSağlık Bakanlığının uygun görüşü alınarak Tütün ve Alkol Piyasası DüzenlemeKurumu tarafından yapılır.
6 ncı maddenin sekiz, dokuz ve onuncu fıkraları kapsamına girenürünler, Tütün ve Alkol Piyasası Düzenleme Kurumu tarafından çıkarılacakikincil düzenlemelerin Resmî Gazete'de yayımından itibaren on ay içinde anılanfıkralardaki hükümlere uygun hâle getirilir. Uygun olmayan ürünler, bu tarihtenitibaren piyasaya arz edilemez.
9 uncu maddenin ikinci fıkrası, bu maddenin yayımı tarihinden önceiş yeri açma ruhsatı ve satış belgesi almış işletmeler için uygulanmaz. Buişletme sahipleri işletmelerini birinci ve ikinci derece kanhısımlarına devredebilir.
Bu maddenin yayımı tarihinde alkollü içkilerin üretiminde,pazarlanmasında, satışında ve açık sunumunda on sekiz yaşını doldurmamışkişileri çalıştırmakta olanlar, bu maddenin yayımı tarihinden itibaren bir yılsüreyle bu kişileri çalıştırmaya devam edebilirler.
Perakende alkollü içki satışı yapılan iş yerlerindeki alkollüiçkilerin konulduğu ve üzerlerinde alkollü içkilerin marka, amblem ve logosubulunan mevcut soğutucular, iş yerlerinin kapalı bölümlerinde bulunmasıkaydıyla, bu maddenin yayımı tarihinden itibaren üç yıl süreylekullanılabilir."
2- 2942 sayılı Kanun'un iptali istenen kuralları da içerengeçici 6. ve 7. maddeleri şöyledir:
"Kamulaştırılmaksızın kamu hizmetine ayrılan taşınmazlarınbedel tespiti
GEÇİCİ MADDE 6- Kamulaştırma işlemleritamamlanmamış veya kamulaştırması hiç yapılmamış olmasına rağmen 9/10/1956tarihi ile 4/11/1983 tarihi arasında fiilen kamu hizmetine ayrılan veya kamuyararına ilişkin bir ihtiyaca tahsis edilerek üzerinde tesis yapılantaşınmazlara veya kaynaklara kısmen veya tamamen veyahut irtifak hakkı tesisetmek suretiyle malikin rızası olmaksızın fiili olarak el konulması sebebiyle,mülkiyet hakkından doğan talepler, bedel talep edilmesi hâlinde bedeltespiti ve diğer işlemler bu madde hükümlerine göre yapılır. Bumaddeye göre yapılacak işlemlerde öncelikle uzlaşma usulünün uygulanması davaşartıdır.
İdarenin daveti veya malikin müracaatı üzerine,fiilen el konulan taşınmazın veya üzerinde tesis edilen irtifak hakkının idarenindaveti veya malikin müracaat ettiği tarihteki tahmini değeri;bu Kanunun 8 inci maddesinin ikinci fıkrasına göre teşkil edilen kıymet takdirkomisyonu marifetiyle, taşınmazın el koyma tarihindeki nitelikleri esasalınmak ve bu Kanunun 11 inci ve 12 nci maddelerine göre hesaplanmaksuretiyle tespit edilir. Tespitten sonra, bu Kanunun 8 inci maddesinin üçüncüfıkrasına göre teşkil olunan uzlaşma komisyonunca, idarenin daveti veyamalikin müracaat tarihinden itibaren en geç altı ay içinde 7201 sayılıKanun hükümlerine göre tebliğ edilen bir yazı ile, tahmini değerbildirilmeksizin, talep sahibi uzlaşma görüşmelerine davet edilir.
Uzlaşma; idareye ait taşınmazın trampası, idareye ait taşınmazüzerinde sınırlı ayni hak tanınması veya imar mevzuatı çerçevesinde başka biryerde imar hakkı kullandırılması suretiyle veya bunların mümkünolmaması hâlinde nakdi bedel üzerinden yapılabilir.
Uzlaşma görüşmeleri, hukuki veya fiili engel bulunmadığı takdirdedavete icabet tarihinden itibaren en geç altı ay içinde sonuçlandırılır veuzlaşmaya varılıp varılmadığı, malik veya temsilcisi ile komisyon üyeleritarafından imzalanan bir tutanağa bağlanır. Bu tutanak ile uzlaşmagörüşmelerine ilişkin bilgi ve belgeler, açılacak davalarda taraflar aleyhinedelil teşkil etmez. Uzlaşmaya varılması hâlinde, üzerinde uzlaşılan hakkıntürünü, tanınma şart ve usullerini, nakdi ödemede bulunulacak ise miktarınıve ödeme şartları ile taşınmazların tesciline veya terkinine dair muvafakati deihtiva eden bir sözleşme akdedilerek bu sözleşme çerçevesinde işlem yapılır veuzlaşma konusu taşınmazlar resen tapuya tescil veya terkin edilir.
Uzlaşılan bedel, bütçe imkanları dâhilinde sonraki yıllara sâriolacak şekilde taksitli olarak da ödenebilir. Taksitli ödeme süresince,4/12/1984 tarihli ve 3095 sayılı Kanuni Faiz ve Temerrüt Faizine İlişkin Kanunagöre ayrıca kanuni faiz ödenir.
İdare ve malik arasında uzlaşma sağlanamadığı takdirde,uzlaşmazlık tutanağının tanzim edildiği tarihten itibaren üç ay içinde malikveya idare tarafından bedel tespiti davası açılabilir. Davaaçılması hâlinde, fiilen el konulan taşınmazın veya üzerinde tesis edilenirtifak hakkının dava tarihindeki değeri, ikinci fıkranın birinci cümlesindekiesaslara göre mahkemece bu Kanunun 15 inci maddesine göre bilirkişi incelemesiyapılmak suretiyle tespit ve taşınmazın veya hakkın idare adına tesciline veyaterkinine hükmedilir. Tespit edilen bedel, bu maddenin sekizinci fıkrasına göreidarece ödenir. Tescile veya terkine ilişkin hüküm kesin olup taraflarınhükmedilen bedele ilişkin temyiz hakkı saklıdır.
Bu madde kapsamında açılan davalarda mahkeme ve icra harçları ileher türlü vekalet ücretleri bedel tespiti davalarında öngörülen şekilde maktuolarak belirlenir.
Kesinleşen mahkeme kararlarına istinaden bu madde uyarıncaödemelerde kullanılmak üzere, ihtiyaç olması hâlinde, merkezi yönetim bütçesinedâhil idarelerin yılı bütçelerinde sermaye giderleri için öngörülenödeneklerinin (Milli Savunma Bakanlığı, Jandarma Genel Komutanlığı ve SahilGüvenlik Komutanlığı bütçelerinin güvenlik ve savunmaya yönelik mal ve hizmetalımları ile yapım giderleri için ayrılan ödeneklerin) yüzde ikisi, belediye veil özel idareleri ile bağlı idareleri için en son kesinleşmiş bütçe gelirleritoplamının, diğer idareler için en son kesinleşmiş bütçe giderleri toplamınınen az yüzde ikisi oranında yılı bütçelerinde pay ayrılır. Kesinleşenalacakların toplam tutarının ayrılan ödeneğin toplam tutarını aşması hâlinde,ödemeler, sonraki yıllara sâri olacak şekilde, garameten ve taksitlerlegerçekleştirilir. Taksitlendirmede, bütçe imkanları ile alacakların tutarlarıdikkate alınır. Taksitli ödeme süresince, 3095 sayılı Kanuna göre ayrıca kanunifaiz ödenir. İdare tarafından, mahkeme kararı gereğince nakdi ödeme yerine,üçüncü fıkrada belirtilen diğer uzlaşma yolları da teklif edilebilir ve bumaddenin uzlaşmaya ilişkin hükümlerine göre işlem yapılabilir.
Bu maddenin bedele ilişkin hükümleri, vuku bulduğu tarih itibarıile bu maddenin kapsamında olan kamulaştırmasız el koymadan dolayı açtıklarıtazminat davası süre bakımından dava hakkının düştüğü gerekçesiyle reddedilmişolanlar hakkında da uygulanır. Evvelce açtıkları davalar sonunda tazminatalmaya hak kazanmış veya süre dışındaki sebeplerden dolayı davaları reddedilmişolanlar hakkında bu madde hükümleri uygulanmaz. Ancak, gerek iç hukuka vegerekse milletlerarası hukuka göre evvelce açtıkları davalar sonunda hakkazanmış oldukları tazminat henüz ödenmemiş olanlara, idare tarafından nakdi ödemeyerine, üçüncü fıkrada belirtilen diğer uzlaşma yolları teklif edilebilir ve bumaddenin uzlaşmaya ilişkin hükümlerine göre işlem yapılabilir.
Vuku bulduğu tarih itibarı ile bu maddenin kapsamında olankamulaştırmasız el koymadan dolayı bu maddenin yürürlüğe girmesinden öncetazmin talebiyle dava açmış olanlar; bu madde hükümlerine göre uzlaşma yolunagitmeyi isteyip istemediklerini bu maddenin yürürlüğe girmesinden itibaren üçay içinde idareye ve mahkemeye verecekleri dilekçeler ile bildirebilirler. Uzlaşmatalebi üzerine, uzlaşma görüşmelerinin neticesine kadar dava bekletilir;uzlaşılamaması hâlinde, uzlaşmazlık tutanağının mahkemeye sunulmasından sonradavaya devam edilir. Uygulama imar planlarında umumi hizmetlere ve resmîkurumlara ayrılmak suretiyle veya ilgili kanunların uygulamasıyla tasarrufukısıtlanan taşınmazlar hakkında, 3/5/1985 tarihli ve 3194 sayılı İmar Kanunundaöngörülen idari başvuru ve işlemler tamamlandıktan sonra idari yargıda davaaçılabilir. Bu madde hükümleri karara bağlanmamış veya kararıkesinleşmemiş tüm davalara uygulanır. Kararı kesinleşen davalara ise,bu maddenin yalnızca sekizinci fıkra hükümleri uygulanır.
Bu madde uyarınca ödenecek olan bedelin tahsili sebebiyleidarelerin mal, hak ve alacakları haczedilemez.
24/2/1984 tarihli ve 2981 sayılı Kanun hükümlerine göre yapılanimar uygulamalarından doğan ve ipotekle teminat altına alınanlar da dâhil olmaküzere her türlü alacak ve bedeller, borçlu idarelerce, ipotek veya uygulamatarihinden itibaren 3095 sayılı Kanunda belirtilen kanuni faiz oranı uygulanmaksuretiyle güncellenerek ilgililerine ödenir. Bu hüküm devam eden davalarda dauygulanır. Bu fıkra uyarınca yapılacak ödemeler hakkında da bu madde hükümleriuygulanır.
4/11/1983 tarihinden bu fıkranın yürürlüğe girdiği tarihe kadarkamulaştırma işlemleri tamamlanmamış veya kamulaştırması hiç yapılmamışolmasına rağmen fiilen kamu hizmetine ayrılan veya kamu yararına ilişkin birihtiyaca tahsis edilerek üzerinde tesis yapılan taşınmazların idare tarafındankamulaştırılması hâlinde kamulaştırma bedeli ve mahkemelerce malikleri lehinehükmedilen tazminat ile bu davalara ilişkin mahkeme ve icra vekalet ücretleride, idarelerce bu maddenin sekizinci fıkrasına göre bütçelerden ayrılacakpaydan ve aynı fıkrada belirtilen usule göre ödenir ve işlem yapılır. Bualacaklar için de bu maddenin on birinci fıkrası, bu fıkra kapsamında kalantaşınmazlar hakkında açılan her türlü davalarda ise yedinci fıkra hükümleriuygulanır. Bu fıkra hükmü, bu fıkra kapsamında kalan taşınmazlar hakkındaaçılan ve kesinleşmeyen davalarda da uygulanır.
GEÇİCİ MADDE 7- Mülga31/8/1956 tarihli ve 6830 sayılı İstimlak Kanununun 16 ve 17 nci maddeleri ile2942 sayılı Kanunun mülga 16 ve 17 nci maddeleri uyarınca mahkemelerce idareadına tescil kararı verilen kamulaştırmalarda tebligatlar ve diğer kamulaştırmaişlemleri tamamlanmış sayılır. Bu kamulaştırma işlemleri sebebiyle hiçbir hakve alacak talebinde bulunulamaz; kamulaştırmaya veya bedeline karşı itirazdavaları açılamaz; açılmış ve devam eden davalar bu madde hükmü uygulanaraksonuçlandırılır."
B- Dayanılan ve ilgili Görülen Anayasa Kuralları
Dava dilekçesi ve başvuru kararlarında, Anayasa'nın Başlangıç'ıile 2., 5., 10., 11., 12., 13., 19., 24., 27., 35., 36., 37., 38., 40., 46.,48., 58., 90., 125., 138., 153., 154. ve 155. maddelerine dayanılmış,Anayasa'nın 56., 73. ve 141. maddeleri ise ilgili görülmüştür.
III- İLK İNCELEME
A- E.2013/95 Sayılı Başvuru Yönünden
Anayasa Mahkemesi İçtüzüğü hükümleri uyarınca Haşim KILIÇ, SerruhKALELİ, Alparslan ALTAN, Mehmet ERTEN, Serdar ÖZGÜLDÜR, Osman Alifeyyaz PAKSÜT,Zehra Ayla PERKTAŞ, Recep KÖMÜRCÜ, Burhan ÜSTÜN, Engin YILDIRIM, NuriNECİPOĞLU, Hicabi DURSUN, Celal Mümtaz AKINCI, Erdal TERCAN, Muammer TOPAL,Zühtü ARSLAN ve M. Emin KUZ'un katılımlarıyla 12.9.2013 gününde yapılan ilkinceleme toplantısında, dosyada eksiklik bulunmadığından işin esasınınincelenmesine, yürürlüğü durdurma isteminin ise esas inceleme aşamasında kararabağlanmasına OYBİRLİĞİYLE karar verilmiştir.
B- E.2013/78, E.2013/79, E.2013/94, E.2013/112, E.2013/123,E.2013/129 ve E.2014/8 Sayılı Başvurular Yönünden
Anayasa Mahkemesi İçtüzüğü hükümleri uyarınca, E.2013/78 veE.2013/79 sayılı dosyaların 17.7.2013 gününde, E.2013/94 sayılı dosyanın12.9.2013 gününde, E.2013/112 sayılı dosyanın 10.10.2013 gününde, E.2013/123sayılı dosyanın 14.11.2013 gününde, E.2013/129 sayılı dosyanın 28.11.2013gününde, E.2014/8 sayılı dosyanın 11.2.2014 gününde yapılan ilk incelemetoplantılarında başvurularda eksiklik bulunmadığından işin esasınınincelenmesine, E.2013/78, E.2013/112, E.2013/123 ve E.2013/129 sayılıdosyalarda yürürlüğü durdurma isteminin esas inceleme aşamasında kararabağlanmasına, E.2013/79 sayılı dosyada yürürlüğün durdurulması isteminin, 6216sayılı Anayasa Mahkemesinin Kuruluşu ve Yargılama Usulleri Hakkında Kanun'un40. maddesinin (4) numaralı fıkrası gereğince yöntemine uygun olmadığındanreddine OYBİRLİĞİYLE karar verilmiştir.
C- E.2013/105 Sayılı Başvuru Yönünden
Anayasa Mahkemesi İçtüzüğü hükümleri uyarınca Haşim KILIÇ, SerruhKALELİ, Alparslan ALTAN, Mehmet ERTEN, Serdar ÖZGÜLDÜR, Osman Alifeyyaz PAKSÜT,Zehra Ayla PERKTAŞ, Recep KÖMÜRCÜ, Burhan ÜSTÜN, Engin YILDIRIM, NuriNECİPOĞLU, Hicabi DURSUN, Celal Mümtaz AKINCI, Erdal TERCAN, Muammer TOPAL veZühtü ARSLAN'ın katılımlarıyla 25.9.2013 gününde yapılan ilk incelemetoplantısında öncelikle uygulanacak kural sorunu görüşülmüştür.
Anayasa'nın 152. ve 6216 sayılı Kanun'un 40.maddesine göre, mahkemeler, bakmakta oldukları davalarda uygulayacakları kanunya da kanun hükmünde kararname kurallarını Anayasa'ya aykırı görürler veyataraflardan birinin ileri sürdüğü aykırılık iddiasının ciddi olduğu kanısınavarırlarsa, o hükmün iptali için Anayasa Mahkemesine başvurmaya yetkilidirler.Ancak, bu kurallar uyarınca bir mahkemenin Anayasa Mahkemesine başvurabilmesiiçin elinde yöntemince açılmış ve mahkemenin görevine giren bir davanınbulunması ve iptali istenen kuralların da o davada uygulanacak olmasıgerekmektedir. Uygulanacak yasa kuralları, davanın değişik evrelerinde ortayaçıkan sorunların çözümünde veya davayı sonuçlandırmada olumlu ya da olumsuzyönde etki yapacak nitelikte bulunan kurallardır.
Geçici 6. maddenin onuncu fıkrası uyarınca, bu maddekapsamında olan kamulaştırmasız el koymadan dolayı bu maddenin yürürlüğegirmesinden önce tazmin talebiyle dava açmış olanlar yönünden uzlaşma yolunabaşvurulmasının ihtiyari olduğu anlaşılmaktadır. Bu durumda, dava konusubirinci fıkranın son cümlesinde yer alan hüküm, kuralın yürürlüğe girdiği11.6.2013 tarihinden sonra açılacak davalar yönünden uzlaşmayı dava şartıhaline getirmektedir. Mahkemede görülen dava ise 25.5.2012 tarihinde açıldığınagöre, dava öncesi uzlaşma zorunluluğunu öngören kuralın görülen bu davada uygulanmaniteliği bulunmamaktadır.
Maddenin beşinci fıkrası, taşınmaz bedelinin uzlaşmaylabelirlenmesi durumunda ne şekilde ödeneceğine ve işletilecek faize ilişkin oluptazminat miktarının mahkeme kararıyla belirlendiği durumlara ilişkin değildir.Mahkeme kararıyla hükmedilen tazminatın ne şekilde ödeneceği maddenin sekizincifıkrasında düzenlenmiştir. Öte yandan kural tazminatın tespiti aşamasınailişkin olmayıp tazminatın tahsili aşamasına ilişkindir. Tahsile ilişkinuyuşmazlıklar, hükmün infazı aşamasında tartışma konusu yapılabilir. Bu nedenledava konusu beşinci fıkranın olayda uygulanacak kural niteliği bulunmamaktadır.
Maddenin altıncı fıkrasında yer alan itiraz konusu kuralda,uzlaşmanın sağlanamaması durumunda uzlaşmazlık tutanağının tanzim edildiğitarihten itibaren üç aylık süre içinde mahkemede bedel tespiti davasıaçılabileceği öngörülmektedir. Mahkemede görülen dava bu kuralın yürürlüğegirmesinden önce hukuken geçerli bir şekilde açılmış olup dava konusu kuraldaöngörülen üç aylık süreye tabi değildir. Dolayısıyla kuralın olayda uygulanmakabiliyeti bulunmamaktadır.
Maddenin sekizinci fıkrasının ikinci, üçüncü ve dördüncücümleleri, bedelin tespiti aşamasına ilişkin olmayıp tahsil aşamasınailişkindir. Tahsile ilişkin uyuşmazlıklar, ancak hükmün infazı aşamasındatartışma konusu yapılabilir. Bu nedenle dava konusu kuralların olayda uygulanmakabiliyeti bulunmamaktadır.
Maddenin onbirinci fıkrası, kamulaştırmasız el atma nedeniyledoğan ve maddede öngörülen uzlaşma prosedürü sonucu veya mahkeme kararıylabelirlenen tazminatın ödenmesi aşamasına ilişkin bir hükümdür. Diğer birifadeyle bu kural, uzlaşma tutanağının veya mahkeme kararının infazına ilişkinhüküm içermektedir. Oysa görülen dava, bedelin tahsiline ilişkin değil,tespitine ilişkindir. Dolayısıyla itiraz konusu kuralın olayda uygulanacakkural niteliği bulunmamaktadır.
Bu nedenlerle; 4.11.1983 günlü, 2942 sayılı KamulaştırmaKanunu'nun, 24.05.2013 günlü, 6487 sayılı Bazı Kanunlar ile 375 Sayılı KanunHükmünde Kararnamede Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun'un 21. maddesiyledeğiştirilen geçici 6. maddesinin;
A- 1 Birinci fıkrasının son cümlesinin,
2- Beşinci fıkrasının,
3- Altıncı fıkrasının birinci cümlesinde yer alan "...üçay içinde..." ibaresinin,
4- Sekizinci fıkrasının ikinci, üçüncü ve dördüncü cümlelerinin,
5- Onbirinci fıkrasının,
İtiraz başvurusunda bulunan Mahkemenin bakmakta olduğu davadauygulanma olanağı bulunmadığından, bu fıkralara, cümlelere ve ibareye ilişkinbaşvurunun Mahkemenin yetkisizliği nedeniyle reddine,
B- Yedinci ve onüçüncü fıkralarının esasının incelenmesine,
OYBİRLİĞİYLE karar verilmiştir.
Ç- E.2013/113 Sayılı Başvuru Yönünden
Anayasa Mahkemesi İçtüzüğü hükümleri uyarınca Serruh KALELİ,Alparslan ALTAN, Serdar ÖZGÜLDÜR, Osman Alifeyyaz PAKSÜT, Zehra Ayla PERKTAŞ,Recep KÖMÜRCÜ, Burhan ÜSTÜN, Engin YILDIRIM, Nuri NECİPOĞLU, Hicabi DURSUN,Celal Mümtaz AKINCI, Erdal TERCAN, Muammer TOPAL, Zühtü ARSLAN ve M. EminKUZ'un katılımlarıyla 10.10.2013 yapılan ilk inceleme toplantısında öncelikleuygulanacak kural sorunu görüşülmüştür.
Geçici 6. maddenin onuncu fıkrası dikkate alındığında, geçici6. maddenin yürürlüğe girmesinden önce tazmin talebiyle dava açmış olanlaryönünden uzlaşma yoluna başvurulmasının ihtiyari olduğu anlaşılmaktadır. Budurumda, geçici 6. maddenin birinci fıkrasının, "Bu maddeyegöre yapılacak işlemlerde öncelikle uzlaşma usulünün uygulanması davaşartıdır." biçimindeki son cümlesi, kuralın yürürlüğe girdiği11.6.2013 tarihinden sonra açılacak davalar yönünden geçerli olmaktadır.Mahkemede görülen dava ise 13.2.2013 tarihinde açıldığına göre, dava öncesiuzlaşma zorunluluğunu öngören kuralın görülen bu davada uygulanma niteliğibulunmamaktadır.
Bu nedenle, 4.11.1983 günlü, 2942 sayılı Kamulaştırma Kanunu'nun,24.05.2013 günlü, 6487 sayılı Bazı Kanunlar ile 375 Sayılı Kanun HükmündeKararnamede Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun'un;
A- 21. maddesiyle değiştirilen geçici 6. maddesinin birincifıkrasının "Bu maddeye göre yapılacak işlemlerde öncelikle uzlaşmausulünün uygulanması dava şartıdır." biçimindeki son cümlesinin,itiraz başvurusunda bulunan Mahkemenin bakmakta olduğu davada uygulanma olanağıbulunmadığından, bu cümleye ilişkin başvurunun Mahkemenin yetkisizliğinedeniyle reddine,
B- 1- 21. maddesiyle değiştirilen geçici 6. maddesinin ikincifıkrasının birinci cümlesinde yer alan, ".taşınmazın el koymatarihindeki nitelikleri esas alınmak." ibaresinin,
2- 22. maddesiyle eklenen geçici 7. maddesinin,
esasının incelenmesine, yürürlüğün durdurulması isteminin esasinceleme aşamasında karar bağlanmasına,
OYBİRLİĞİYLE karar verilmiştir.
D- E.2013/145 Sayılı Başvuru Yönünden
Anayasa Mahkemesi İçtüzüğü hükümleri uyarınca Haşim KILIÇ, SerruhKALELİ, Alparslan ALTAN, Mehmet ERTEN, Serdar ÖZGÜLDÜR, Osman Alifeyyaz PAKSÜT,Zehra Ayla PERKTAŞ, Recep KÖMÜRCÜ, Burhan ÜSTÜN, Engin YILDIRIM, NuriNECİPOĞLU, Hicabi DURSUN, Celal Mümtaz AKINCI, Erdal TERCAN, Muammer TOPAL,Zühtü ARSLAN ve M. Emin KUZ'un katılımlarıyla 11.12.2013 gününde yapılan ilkinceleme toplantısında öncelikle uygulanacak kural sorunu görüşülmüştür.
Başvuran Mahkemenin dava dosyasında yer alan dava dilekçesindekibeyana göre kamulaştırmasız el atma 1998 yılı içerisinde gerçekleşmiştir. Bunedenle olay, 2942 sayılı Kanun'un 6487 sayılı Kanun'un 21 maddesiyledeğiştirilen geçici 6. maddesinin onüçüncü fıkrası kapsamına girmektedir.Anılan onüçüncü fıkrayla, geçici 6. maddenin tüm hükümlerinin değil,sadece atıf yapılan hükümlerinin 4.11.1983 ilâ 11.6.2013 tarihleri arasındagerçekleşen kamulaştırmasız el atma olaylarına uygulanması öngörülmektedir.Onüçüncü fıkrada, geçici 6. maddenin uzlaşmaya ilişkin hükümlerine herhangi biratıf söz konusu olmadığından 1998 yılı içinde gerçekleştiği öne sürülenkamulaştırmasız el atma nedeniyle açılan davalarda, dava öncesi uzlaşma yolununtüketilmesi zorunluluğu söz konusu değildir. Dolayısıyla geçici 6. maddeninbirinci fıkrasının dava konusu son cümlesinin olayda uygulanma olanağıbulunmamaktadır.
Bu nedenle, 4.11.1983 günlü, 2942 sayılı KamulaştırmaKanunu'nun, 24.5.2013 günlü, 6487 sayılı Kanun'un;
A- 21. maddesiyle değiştirilen geçici 6. maddesinin birincifıkrasının "Bu maddeye göre yapılacak işlemlerde öncelikle uzlaşmausulünün uygulanması dava şartıdır." biçimindeki son cümlesinin,itiraz başvurusunda bulunan Mahkemenin bakmakta olduğu davada uygulanma olanağıbulunmadığından, bu cümleye ilişkin başvurunun Mahkemenin yetkisizliğinedeniyle REDDİNE,
B- 22. maddesiyle eklenen geçici 7. maddenin esasınınincelenmesine,
OYBİRLİĞİYLE karar verilmiştir.
E- E.2013/149 Sayılı Başvuru Yönünden
Anayasa Mahkemesi İçtüzüğü hükümleri uyarınca Haşim KILIÇ, SerruhKALELİ, Alparslan ALTAN, Mehmet ERTEN, Serdar ÖZGÜLDÜR, Osman Alifeyyaz PAKSÜT,Zehra Ayla PERKTAŞ, Recep KÖMÜRCÜ, Burhan ÜSTÜN, Engin YILDIRIM, NuriNECİPOĞLU, Hicabi DURSUN, Celal Mümtaz AKINCI, Erdal TERCAN, Muammer TOPAL,Zühtü ARSLAN ve M. Emin KUZ'un katılımlarıyla 11.12.2013 gününde yapılan ilkinceleme toplantısında öncelikle uygulanacak kural sorunu görüşülmüştür.
Geçici 6. maddenin beşinci fıkrası, taşınmaz bedelininuzlaşmayla belirlenmesi durumunda ne şekilde ödeneceğine ve işletilecek faizeilişkin olup tazminat miktarının mahkeme kararıyla belirlendiği durumlarailişkin değildir. Mahkeme kararıyla hükmedilen tazminatın ne şekilde ödeneceğimaddenin sekizinci fıkrasında düzenlenmiştir. Öte yandan kural, tazminatıntespiti aşamasına ilişkin olmayıp tazminatın tahsili aşamasına ilişkindir.Tahsile ilişkin uyuşmazlıklar, hükmün infazı aşamasında tartışma konusu yapılabilir.Bu nedenle dava konusu beşinci fıkranın olayda uygulanacak kural niteliğibulunmamaktadır.
Maddenin sekizinci fıkrası, bedelin tespiti aşamasına ilişkinolmayıp tahsil aşamasına ilişkindir. Tahsile ilişkin uyuşmazlıklar, ancakhükmün infazı aşamasında tartışma konusu yapılabilir. Bu nedenle dava konusukuralın olayda uygulanacak kural niteliği bulunmamaktadır.
Maddenin onbirinci fıkrası, kamulaştırmasız el atma nedeniyledoğan ve maddede öngörülen uzlaşma prosedürü sonucu veya mahkeme kararıylabelirlenen tazminatın ödenmesi aşamasına ilişkin bir hükümdür. Diğer birifadeyle bu kural, uzlaşma tutanağının veya mahkeme kararının infazına ilişkinhüküm içermektedir. Oysa görülen dava bedelin tahsiline ilişkin değil,tespitine ilişkindir. Dolayısıyla itiraz konusu kuralın olayda uygulanacakkural niteliği bulunmamaktadır.
Maddenin onüçüncü fıkrası, 4.11.1983 ilâ 11.6.2013 tarihleriarasında gerçekleşen kamulaştırmasız el atma olaylarına uygulanmaktadır.Mahkemede görülen davaya konu olay ise 1972 tarihinden önce gerçekleşmiştir. Bunedenle, onüçüncü fıkranın olayda uygulanma kabiliyeti bulunmamaktadır.
Bu nedenle, 24.5.2013 günlü, 6487 sayılı Bazı Kanunlar ile 375Sayılı Kanun Hükmünde Kararnamede Değişiklik Yapılması Hakkında Kanun'un;
A- 21. maddesiyle değiştirilen, 4.11.1983 günlü, 2942sayılı Kamulaştırma Kanunu'nun geçici 6. maddesinin beşinci, sekizinci,onbirinci ve onüçüncü fıkralarının, itiraz başvurusunda bulunan Mahkemeninbakmakta olduğu davada uygulanma olanağı bulunmadığından, bu fıkralara ilişkinbaşvurunun Mahkemenin yetkisizliği nedeniyle REDDİNE,
B- 1- 21. maddesiyle değiştirilen 2942 sayılı Kanun'ungeçici 6. maddesinin;
a- Birinci fıkrasının;
aa- Birinci cümlesinde yer alan ".bedel talepedilmesi halinde bedel tespiti." ibaresinin,
ab- "Bu maddeye göre yapılacak işlemlerde öncelikleuzlaşma usulünün uygulanması dava şartıdır." biçimindeki soncümlesinin,
b- Yedinci fıkrasının,
2- 22. maddesiyle, 2942 sayılı Kanun'a eklenen geçici 7. maddenin,
esasının incelenmesine, yürürlüğünün durdurulması istemininise esas inceleme aşamasında karara bağlanmasına,
OYBİRLİĞİYLE karar verilmiştir.
F- E.2013/151, E.2013/152 ve E.2013/154 Sayılı BaşvurularYönünden
Anayasa Mahkemesi İçtüzüğü hükümleri uyarınca Haşim KILIÇ, SerruhKALELİ, Alparslan ALTAN, Mehmet ERTEN, Serdar ÖZGÜLDÜR, Osman Alifeyyaz PAKSÜT,Zehra Ayla PERKTAŞ, Recep KÖMÜRCÜ, Burhan ÜSTÜN, Engin YILDIRIM, NuriNECİPOĞLU, Hicabi DURSUN, Celal Mümtaz AKINCI, Erdal TERCAN, Muammer TOPAL,Zühtü ARSLAN ve M. Emin KUZ'un katılımlarıyla 11.12.2013 gününde yapılan ilkinceleme toplantısında öncelikle uygulanacak kural sorunu görüşülmüştür.
Geçici 6. maddenin, dava konusu kuralı içeren onuncu fıkrasında,önceki fıkralarda getirilen ve kanunun yürürlüğe girdiği tarihten sonraaçılacak davalar yönünden dava şartı haline getirilen uzlaşma usulünün,maddenin yürürlüğe girdiği tarihten önce açılan olaylara da uygulanabilmesinisağlayan hükümlere yer verilmiştir. Ancak maddenin yürürlüğe girdiği tarihtenönce açılan davalar yönünden uzlaşma yoluna gidilmesi ihtiyari kılınmıştır.Fıkranın ilk iki cümlesinde, daha önce dava açılmış olanlar yönünden uzlaşmasürecinin nasıl işleyeceğine ilişkin hükümler yer almaktadır. Fıkranın itirazkonusu dördüncü cümlesinde ise bu madde hükümlerinin karara bağlanmamış veyakararı kesinleşmemiş tüm davalara uygulanacağı belirtilerek geçici 6. maddenindiğer hükümlerinin dava safhasında olan uyuşmazlıklara da uygulanabilmesisağlanmıştır. Buna karşılık kararı kesinleşen davalarda ise maddenin sadecesekizinci fıkrası hükmünün uygulanması öngörülmüştür.
Onuncu fıkranın madde içindeki yeri ve önceki fıkralarla ilişkisidikkate alındığında, dördüncü cümlede sözü edilen "tümdavaların", 9.10.1956 ilâ 4.11.1983 tarihleri arasındagerçekleşen kamulaştırmasız el atmalar nedeniyle geçici 6. maddenin yürürlüğegirdiği tarihten önce açılan tazminat davaları olduğu ve itiraz konusu kuralında bu davalara yönelik olduğu anlaşılmaktadır. Kuralla, geçici 6. maddenindiğer hükümlerinin, 9.10.1956 ilâ 4.11.1983 tarihleri arasında gerçekleşenkamulaştırmasız el atmalara ilişkin olup maddenin yürürlüğe girdiği tarihtedava safhasında olan uyuşmazlıklara da uygulanabilmesi temin edilmiştir.
2981 sayılı Kanun uyarınca yapılan arsa ve parselasyon düzenlemesikapsamında taşınmazlardan kesinti yapılmasından doğan uyuşmazlıklarda bedelinnasıl tespit edileceği geçici 6. maddenin onikinci fıkrasında özel olarakdüzenlenmiştir. Mahkemede görülen olayın bu bent kapsamında kaldığıanlaşılmaktadır. Nitekim, onikinci fıkranın son cümlesinde de, "Bufıkra uyarınca yapılacak ödemeler hakkında da bu madde hükümleriuygulanır." hükmüne yer verilerek itiraz konusu kurala benzer birdüzenleme yapılmıştır.
Bu açıklamalar uyarınca, 9.10.1956 ilâ 4.11.1983 tarihleriarasında gerçekleşen kamulaştırmasız el atmalar nedeniyle geçici 6. maddeninyürürlüğe girdiği tarihten önce açılan tazminat davalarına yönelik olduğuanlaşılan onuncu fıkranın dördüncü cümlesinin, 2981 sayılı Kanun'un uygulanmasısonucu davacılar murisi adına kayıtlı taşınmazın bir bölümünün başkası adınatescil edilerek bedele dönüştürülmesi nedeniyle idarece takdir edilen bedelinartırılmasına yönelik açılan davada uygulanma olanağı bulunmamaktadır.
Bu nedenle, 4.11.1983 günlü, 2942 sayılı KamulaştırmaKanunu'nun, 24.5.2013 günlü, 6487 sayılı Kanun'un 21. maddesiyledeğiştirilen geçici 6. maddesinin;
A- Onuncu fıkrasının, itiraz başvurusunda bulunanMahkemenin bakmakta olduğu davada uygulanma olanağı bulunmadığından, bu fıkrayailişkin başvurunun Mahkemenin yetkisizliği nedeniyle REDDİNE,
B- Onikinci fıkrasının esasının incelenmesine, yürürlüğünündurdurulması isteminin esas inceleme aşamasında karara bağlanmasına,
OYBİRLİĞİYLE karar verilmiştir.
G- E.2013/155 ve E.2014/19 Sayılı Başvurular Yönünden
Anayasa Mahkemesi İçtüzüğü hükümleri uyarınca E.2013/155 sayılıbaşvuru yönünden 2.1.2014 gününde, E.2014/19 sayılı başvuru yönünden ise11.2.2014 gününde yapılan ilk inceleme toplantılarında öncelikle uygulanacakkural sorunu görüşülmüştür.
Maddenin onuncu fıkrası uyarınca, geçici 6. madde kapsamındaolan kamulaştırmasız el koymadan dolayı bu maddenin yürürlüğe girmesinden öncetazmin talebiyle dava açmış olanlar yönünden uzlaşma yoluna başvurulmasınınihtiyari olduğu anlaşılmaktadır. Bu durumda, dava konusu birinci fıkranın soncümlesinde yer alan hüküm, kuralın yürürlüğe girdiği 11.6.2013 tarihinden sonraaçılacak davalar yönünden uzlaşmayı dava şartı hâline getirmektedir. Mahkemedebakılmakta olan davalar ise 10.12.2012 tarihinde açıldığına göre, dava öncesiuzlaşma zorunluluğunu öngören kuralın görülen bu davalarda uygulanma niteliğibulunmamaktadır.
Maddenin dördüncü fıkrasının birinci cümlesi, uzlaşma görüşmelerisonucunda tutanak düzenlenmesine ilişkin hüküm içermektedir. Kural, uzlaşmasafhasına ilişkin olup yargılama safhasını ilgilendirmediğinden olaydauygulanma kabiliyeti bulunmamaktadır.
Maddenin beşinci fıkrasının birinci cümlesi bedelin uzlaşmaylabelirlenmesi durumunda ne şekilde ödeneceğine ve işletilecek faize ilişkin oluptazminat miktarının mahkeme kararıyla belirlendiği durumlara ilişkin değildir.Mahkeme kararıyla hükmedilen tazminatın ne şekilde ödeneceği maddenin sekizincifıkrasında düzenlenmiştir. Kaldı ki kural, tazminatın tespiti aşamasına ilişkinolmayıp tahsili aşamasına ilişkindir. Tahsile ilişkin uyuşmazlıklar, hükmüninfazı aşamasında tartışma konusu yapılabilir. Bu nedenle kuralın olaydauygulanma kabiliyeti bulunmamaktadır.
Maddenin sekizinci fıkrasının ikinci ve son cümleleri, bedelintespiti aşamasına ilişkin olmayıp tahsili aşamasına ilişkindir. Tahsile ilişkinuyuşmazlıklar, ancak hükmün infazı aşamasında tartışma konusu yapılabilir. Bunedenle dava konusu kuralların olayda uygulanacak kural niteliğibulunmamaktadır.
Maddenin dokuzuncu fıkrasının son cümlesinde yer alan dava konusuibareye göre, gerek iç hukuka ve gerekse milletlerarası hukuka göre evvelceaçtıkları davalar sonunda hak kazanmış oldukları tazminat henüz ödenmemişolanlara, idare tarafından nakdi ödeme yerine, üçüncü fıkrada belirtilen diğeruzlaşma yolları teklif edilebilir ve bu maddenin uzlaşmaya ilişkin hükümlerinegöre işlem yapılabilir. Bu hüküm, mahkemece hükmedilecek tazminatın infazısafhasında uygulanabilecek bir hükümdür. Bu nedenle görülen davada uygulanmakabiliyeti bulunmamaktadır.
Maddenin, dava konusu kuralı içeren onuncu fıkrasında, öncekifıkralarda getirilen ve Kanun'un yürürlüğe girdiği tarihten sonra açılacakdavalar yönünden dava şartı haline getirilen uzlaşma usulünün, maddenin yürürlüğegirdiği tarihten önce açılan olaylara da uygulanabilmesini sağlayan hükümlereyer verilmiştir. Ancak maddenin yürürlüğe girdiği tarihten önce açılan davalaryönünden uzlaşma yoluna gidilmesi ihtiyari kılınmıştır. Fıkranın ilk ikicümlesinde daha önce dava açılmış olanlar yönünden uzlaşma sürecinin nasılişleyeceğine ilişkin hükümler yer almaktadır. Fıkranın itiraz konusu dördüncücümlesinde ise bu madde hükümlerinin karara bağlanmamış veya kararıkesinleşmemiş tüm davalara uygulanacağı belirtilerek geçici 6. maddenin diğerhükümlerinin dava safhasında olan uyuşmazlıklara da uygulanabilmesisağlanmıştır. Buna karşılık kararı kesinleşen davalarda ise maddenin sadecesekizinci fıkrası hükmünün uygulanması öngörülmüştür. İtiraz konusu son cümle,Kanun'un yürürlüğe girdiği 11.6.2013 tarihinden önce kesinleşen mahkemekararlarına uygulanabilecek nitelikte olduğundan henüz derdest olan budavalarda uygulanma kabiliyeti bulunmamaktadır.
Maddenin yedinci fıkrası, kamulaştırmasız el atma nedeniyle doğanve maddede öngörülen uzlaşma prosedürü sonucu veya mahkeme kararıyla belirlenentazminatın ödenmesi aşamasına ilişkin bir hükümdür. Diğer bir ifadeyle bukural, uzlaşma tutanağının veya mahkeme kararının infazına ilişkin hükümiçermektedir. Oysa görülen dava bedelin tahsiline ilişkin değil, tespitineilişkin bir davadır. Dolayısıyla dava konusu onbirinci fıkranın olaydauygulanacak kural niteliği bulunmamaktadır.
Maddenin on ikinci fıkrası 2981 Kanunun uygulanmasına ilişkinhükümler içermektedir. 2981 sayılı Kanun'a ilişkin uygulamalardan kaynaklananbedel/tazminat istemleri özel olarak onikinci fıkrada düzenlenmiş olup maddeninbirinci fıkrasında belirtilen kapsamın dışında kalmaktadır. Dolayısıyla itirazkonusu ikinci ve üçüncü cümlelerin, maddenin birinci fıkrası kapsamında kaldığıaçık olan olaya uygulanma imkânı bulunmamaktadır.
Maddenin onüçüncü fıkrası, 4.11.1983 ilâ 11.6.2013 tarihleriarasında gerçekleşen kamulaştırmasız el atma olaylarına uygulanmaktadır.Mahkemede görülen davaya konu olay ise 1968 tarihinden önce gerçekleşmiştir. Bunedenle, onüçüncü fıkranın olayda uygulanma kabiliyeti bulunmamaktadır.
Bu nedenle, 4.11.1983 günlü, 2942 sayılı KamulaştırmaKanunu'nun, 24.5.2013 günlü, 6487 sayılı Kanun'un 21. maddesiyledeğiştirilen geçici 6. maddesinin; 4.11.1983 günlü, 2942 sayılıKamulaştırma Kanunu'nun, 24.5.2013 günlü, 6487 sayılı Kanun'un 21.maddesiyle değiştirilen geçici 6. maddesinin;
A- 1- Birinci fıkrasının "Bu maddeye göre yapılacakişlemlerde öncelikle uzlaşma usulünün uygulanması dava şartıdır."biçimindekison cümlesinin,
2- Dördüncü fıkrasının birinci cümlesinde yer alan "Uzlaşmagörüşmeleri, hukuki veya fiili engel bulunmadığı takdirde davete icabet tarihindenitibaren en geç altı ay içinde sonuçlandırılır..." ibaresinin,
3- Beşinci fıkrasının "Uzlaşılan bedel, bütçeimkanları dâhilinde sonraki yıllara sâri olacak şekilde taksitli olarak daödenebilir." biçimindeki birinci cümlesinin,
4- Sekizinci fıkrasının "Kesinleşen alacaklarıntoplam tutarının ayrılan ödeneğin toplam tutarını aşması hâlinde, ödemeler,sonraki yıllara sâri olacak şekilde, garameten ve taksitlerlegerçekleştirilir." biçimindeki ikinci cümlesi ile (E.2014/19sayılı dosyada ayrıca) "İdare tarafından, mahkeme kararıgereğince nakdi ödeme yerine, üçüncü fıkrada belirtilen diğer uzlaşma yollarıda teklif edilebilir ve bu maddenin uzlaşmaya ilişkin hükümlerine göre işlemyapılabilir." biçimindeki son cümlesinin,
5- Dokuzuncu fıkrasının son cümlesinde yer alan "...idaretarafından nakdi ödeme yerine, üçüncü fıkrada belirtilen diğer uzlaşma yollarıteklif edilebilir ve bu maddenin uzlaşmaya ilişkin hükümlerine göre işlemyapılabilir." ibaresinin,
6- Onuncu fıkrasının "Kararı kesinleşen davalara ise,bu maddenin yalnızca sekizinci fıkra hükümleri uygulanır." biçimindekison cümlesinin,
7- Onbirinci fıkrasının,
8- Onikinci fıkrasının "Bu hüküm devam eden davalardada uygulanır. Bu fıkra uyarınca yapılacak ödemeler hakkında da bu maddehükümleri uygulanır." biçimindeki ikinci ve üçüncü cümlelerinin,
9- Onüçüncü fıkrasının birinci cümlesinin "...idaretarafından kamulaştırılması hâlinde kamulaştırma bedeli ve mahkemelercemalikleri lehine hükmedilen tazminat ile bu davalara ilişkin mahkeme ve icravekalet ücretleri de, idarelerce bu maddenin sekizinci fıkrasına görebütçelerden ayrılacak paydan ve aynı fıkrada belirtilen usule göre ödenir veişlem yapılır." bölümünün,
itiraz başvurusunda bulunan Mahkemenin bakmakta olduğu davadauygulanma olanağı bulunmadığından, bu fıkraya, cümlelere, bölüme ve ibarelereilişkin başvurunun Mahkemenin yetkisizliği nedeniyle REDDİNE,
B- İkinci fıkrasının birinci cümlesinde yer alan "...taşınmazınel koyma tarihindeki nitelikleri esas alınmak..." ibaresininESASININ İNCELENMESİNE,
OYBİRLİĞİYLE karar verilmiştir.
Ğ- E.2014/21 Sayılı Başvuru Yönünden
Anayasa Mahkemesi İçtüzüğü hükümleri uyarınca Haşim KILIÇ, SerruhKALELİ, Alparslan ALTAN, Serdar ÖZGÜLDÜR, Osman Alifeyyaz PAKSÜT, Zehra AylaPERKTAŞ, Recep KÖMÜRCÜ, Burhan ÜSTÜN, Engin YILDIRIM, Nuri NECİPOĞLU, HicabiDURSUN, Celal Mümtaz AKINCI, Erdal TERCAN, Muammer TOPAL, Zühtü ARSLAN ve M.Emin KUZ'un katılımlarıyla 18.2.2014 gününde yapılan ilk inceleme toplantısındaöncelikle uygulanacak kural sorunu görüşülmüştür.
İtiraz yoluna başvuran Mahkemede bakılmakta olandava, takipli idarenin banka hesabına uygulanan haczin kaldırılmasıistemiyle yapılan şikâyet başvurusuna ilişkindir. Mahkeme, geçici 6. maddenintamamının iptalini istemektedir. Oysa Mahkeme, bu davada sadece idarenin bankahesabına haciz uygulanabilip uygulanamayacağıyla ilgili bir karar verebilecektir.Dolayısıyla davada uygulanacak kural, geçici 6. maddenin, "Bumadde uyarınca ödenecek olan bedelin tahsili sebebiyle idarelerin mal, hak vealacakları haczedilemez." biçimindeki onbirinci fıkrasındanibarettir. Mahkemenin, geçici 6. maddenin diğer kurallarını bu davadauygulaması söz konusu değildir.
Bu nedenle, 4.11.1983 günlü, 2942 sayılı Kamulaştırma Kanunu'nun,24.5.2013 günlü, 6487 sayılı Kanun'un 21. maddesiyle değiştirilen geçici 6.maddesinin;
A- Birinci, ikinci, üçüncü, dördüncü, beşinci, altıncı, yedinci,sekizinci, dokuzuncu, onuncu, onikinci ve onüçüncü fıkralarının itirazbaşvurusunda bulunan Mahkemenin bakmakta olduğu davada uygulanma olanağıbulunmadığından, bu fıkralara ilişkin başvurunun Mahkemenin yetkisizliğinedeniyle REDDİNE,
B- Onbirinci fıkrasının ESASININ İNCELENMESİNE,
OYBİRLİĞİYLE karar vermiştir.
H- E.2014/60 Sayılı Başvuru Yönünden
Anayasa Mahkemesi İçtüzüğü hükümleri uyarınca Serruh KALELİ,Alparslan ALTAN, Serdar ÖZGÜLDÜR, Osman Alifeyyaz PAKSÜT, Zehra Ayla PERKTAŞ,Recep KÖMÜRCÜ, Burhan ÜSTÜN, Engin YILDIRIM, Nuri NECİPOĞLU, Hicabi DURSUN,Erdal TERCAN, Muammer TOPAL ve M. Emin KUZ'un katılımlarıyla 27.3.2014 günündeyapılan ilk inceleme toplantısında öncelikle uygulanacak kural sorunugörüşülmüştür.
İtiraz yoluna başvuran Mahkemede bakılmakta olan dava, 2981sayılı Kanun'un uygulanması sonucu davacı adına kayıtlı taşınmazın birbölümünün başkası adına tescil edilerek bedele dönüştürülmesi nedeniyle idarecetakdir edilen bedelin artırılmasına ilişkindir. Mahkeme, vekâlet ücretlerininbedel tespiti davalarında öngörülen şekilde maktu olarak belirlenmesini zorunlukılan yedinci fıkra hükmü ile bu hükmün mevcut davalarda da uygulanmasınıöngördüğünü değerlendirdiği onüçüncü fıkra hükmünün iptalini istemektedir.
Onüçüncü fıkrada, 4.11.1983 tarihinden sonra gerçekleştirilenkamulaştırmasız el atmalara ilişkin uyuşmazlıklar düzenlenmiştir. Dolayısıylafıkranın, "Bu fıkra hükmü, bu fıkra kapsamında kalan taşınmazlarhakkında açılan ve kesinleşmeyen davalarda da uygulanır." biçimindekiüçüncü cümlesi de 4.11.1983 tarihinden sonra gerçekleştirilen kamulaştırmasızel atmalar nedeniyle açılan davalara yöneliktir. Bu cümlenin, bedele dönüştürmeuygulamaları nedeniyle açılan davalara uygulanması mümkün değildir.
Bu nedenle, 4.11.1983 günlü, 2942 sayılı Kamulaştırma Kanunu'nun,24.5.2013 günlü, 6487 sayılı Kanun'un 21. maddesiyle değiştirilen geçici 6.maddesinin;
1- Onüçüncü fıkrasının itiraz başvurusunda bulunanMahkemenin bakmakta olduğu davada uygulanma olanağı bulunmadığından, bu fıkrayailişkin başvurunun Mahkemenin yetkisizliği nedeniyle REDDİNE,
2- Yedinci fıkrasının ESASININ İNCELENMESİNE,
OYBİRLİĞİYLE karar verilmiştir.
IV- BİRLEŞTİRME KARARLARI
E.2013/78 sayılı itiraz başvurusu 13.11.2014 gününde, E.2013/79,E.2013/112 ve E.2013/113 sayılı dosyalar 10.10.2013 gününde, E.2013/94 sayılıdosya 12.9.2013 gününde, E.2013/105 sayılı dosya 25.9.2013 gününde, E.2013/123sayılı dosya 14.11.2013 gününde, E.2013/129 sayılı dosya 28.11.2013 gününde,E.2013/145, E.213/149, E.2013/151, E.2013/152 ve E.2013/154 sayılı dosyalar11.12.2013 gününde, E.2013/155 sayılı dosya 2.1.2014 gününde, E.2014/8 veE.2014/19 sayılı dosyalar 11.2.2014 gününde, E.2014/21 sayılı dosya 18.2.2014gününde ve E.2014/60 sayılı dosya 27.3.2014 gününde, aralarındaki hukukiirtibat nedeniyle E.2013/95 sayılı dava ile birleştirilmesine, esaslarınınkapatılmasına, esas incelemenin E.2013/95 sayılı dosya üzerinden yürütülmesineOYBİRLİĞİYLE karar verilmiştir.
V- ESASIN İNCELENMESİ
Dava dilekçesi ve başvuru kararları ile ekleri, Raportör AyhanKILIÇ tarafından hazırlanan işin esasına ilişkin rapor, dava konusu yasakuralları, dayanılan ve ilgili görülen Anayasa kuralları ve bunlarıngerekçeleri ile diğer yasama belgeleri okunup incelendikten sonra gereğigörüşülüp düşünüldü:
A- Kanun'un 21. Maddesiyle 2942 sayılı Kanun'un Başlığı ileBirlikte Değiştirilen Geçici 6. Maddesinin Onuncu Fıkrasının "Bumadde hükümleri karara bağlanmamış veya kararı kesinleşmiş tüm davalarauygulanır" Biçimindeki Dördüncü Cümlesi
1- E.2013/79 Sayılı Başvuru Yönünden İnceleme
Anayasa'nın 152. ve 6216 sayılı Kanun'un 40. maddesine göre, birdavaya bakmakta olan mahkeme, o dava sebebiyle uygulanacak bir kanunun veyakanun hükmünde kararnamenin hükümlerini Anayasa'ya aykırı görmesi hâlinde veyataraflardan birinin ileri sürdüğü aykırılık iddiasının ciddi olduğu kanısınavarması durumunda, bu hükmün iptali için Anayasa Mahkemesine başvurmayayetkilidir. Ancak, bu kurallar uyarınca bir mahkemenin Anayasa Mahkemesinebaşvurabilmesi için, elinde yöntemince açılmış ve mahkemenin görevine giren birdavanın bulunması, iptali istenen kuralın da o davada uygulanacak olmasıgerekir.
2577 sayılı İdari Yargılama Usulü Kanunu'nun 2. maddesinin (1)numaralı fıkrasının (b) bendinde, idari eylem ve işlemlerden dolayı kişiselhakları doğrudan muhtel olanlar tarafından açılan tam yargı davalarının idariyargıda görüleceği hükme bağlanmıştır. Buna göre, özel kanunlarda adli yargınıngörevli olduğu belirtilmedikçe, idari işlem ve eylemlerden kaynaklanan tazminatdavalarının görüm ve çözümü idari yargının görev alanına girmektedir.
Bununla birlikte, Türk hukukunda, Fransız uygulamasının etkisiyleidarenin, hiçbir hukuki temeli bulunmayan bazı eylemlerinden doğan zararlarıntazmininin idari yargıda değil, adli yargıda görülmesi gerektiği doktrin ve yargısaliçtihatlarda kabul edilmektedir. Bu eylemler, şeklen idareden sadır olmalarınarağmen eylemlerdeki ağır hukuksuzluk, bunların fonksiyonel açıdan idari eylemolma niteliğini ortadan kaldırmakta ve fiili yola dönüştürmektedir. Bu dereceağır hukuksuzluklar içeren fiiller, öteden beri idari eylem olarak değil haksızfiil olarak yorumlanmakta ve uygulanmaktadır.
Türk hukukunda "fiili yol"un enkarakteristik örneği, "kamulaştırmasız el atma"lardır.Kamulaştırmasız el atma, idarenin, bir kişiye ait taşınmazı bilerek veyabilmeyerek kamulaştırmaya ilişkin usul ve kurallarına uymaksızın ve bir bedelödemeksizin işgal ederek kamu hizmetine tahsis etmesi şeklindetanımlanmaktadır. Buna göre, kamulaştırmasız el atmadan söz edilebilmesi için,kişiye ait gayrimenkulün idarece (kamu hizmetinde kullanılmak amacıyla) işgaledilmiş olması ve bu işgalin kanunda öngörülen usul ve esaslara uyularak tesisedilmiş bir kamulaştırma işlemine dayanmadan gerçekleştirilmiş olmasıgerekmektedir. Bu şekilde, idarenin hukuk dışı eyleminden kaynaklanan fiili elatmaların, özel kişilerin haksız fiil teşkil eden eylemlerinden hiçbir farkınınbulunmadığı, bu nedenle bu tip eylemlerden doğan zararların da özel kişilerin haksızfiilinden doğan zararlarda olduğu gibi adli yargıda dava konusu edilmesigerektiği kabul edilmektedir.
İtiraz yoluna başvuran Mahkemede bakılmakta olan davada,davacılara ait taşınmaz, imar planlarıyla "park alanı" sınırlarıiçine alınmış ve bu nedenle davacıların taşınmaz üzerindeki tasarruf yetkisikısıtlanmıştır. Davacıların tasarruf yetkisinin kısıtlanmasının, mameleklerindeazalma meydana getirebileceği tartışmasızdır. Ancak davacıların mülkü üzerindetasarruf etme hakkının kısıtlanması, idarenin bir eyleminden değil, idari birişlem niteliğinde olduğu tartışmasız olan imar planından kaynaklanmaktadır.Olayda, idarenin fiili el koyma niteliği taşıyan bir eylemi henüz bulunmamakta,aksine kanunen yapması gereken kamulaştırma işlemlerini yapmamak biçimindetezahür eden bir eylemsizliği söz konusudur.
Öte yandan, kamulaştırmasız el atmadan söz edilebilmesi içintaşınmaz zilyetliğinin idareye geçmesi ve taşınmazın fiilen kamu hizmetinetahsis edilmiş olması gerekmektedir. Oysa, bakılmakta olan davada olduğugibi "imar kısıtlamaları"nda taşınmaz zilyetliği maliktekalmaya devam etmekte olup yalnızca malikin tasarruf yetkisinin, ilgilimevzuattan kaynaklanan bazı kısıtlamalara maruz kalması söz konusu olmaktadır.
Sonuç olarak, davacıların taşınmazının imar planlarında "parkalanı" olarak gösterilmesi nedeniyle tasarruf hakkınınkısıtlanmasının kamulaştırmasız el atma olarak nitelendirilemeyeceği, bunun,idari bir işlem olan imar planlarının zorunlu bir sonucu olduğu ve tasarrufhakkının kısıtlanması sebebiyle doğan zararın ancak idari yargıda açılacak birtam yargı davasına konu edilebileceği sonucuna ulaşılmaktadır. Dolayısıylabakılmakta olan dava, itiraz başvurusunda bulunan Mahkemenin görev alanınagirmemektedir.
Nitekim, Anayasa'nın 158. maddesiyle, adli, idari ve askerî yargımercileri arasındaki görev ve hüküm uyuşmazlıklarını kesin olarak çözümlemeyeyetkili kılınan Uyuşmazlık Mahkemesinin istikrar bulmuş içtihatları da buyöndedir (Örneğin; 4.2.2013 günlü, E.201/107, K.2013/230 sayılı kararı).
Kaldı ki, itiraz konusu geçici 6. maddenin onuncu fıkrasınınüçüncü cümlesinde de, "Uygulama imar planlarında umumi hizmetlereve resmî kurumlara ayrılmak suretiyle veya ilgili kanunların uygulamasıylatasarrufu kısıtlanan taşınmazlar hakkında, 3/5/1985 tarihli ve 3194 sayılı İmarKanununda öngörülen idari başvuru ve işlemler tamamlandıktan sonra idariyargıda dava açılabilir." hükmüne yer verilerek "imarkısıtlamaları"ndan kaynaklanan tazminat davalarının idari yargıdaaçılacağı teyit edilmiştir.
Bu nedenle, yapılan başvurunun Mahkemenin yetkisizliği nedeniylereddine karar vermek gerekmiştir.
2- E.2013/112 Sayılı Başvuru Yönünden İnceleme
İtiraz yoluna başvuran Mahkemede bakılmakta olan dava, 2981 sayılıKanun uyarınca yapılan arsa ve parselasyon düzenlemesi kapsamında davacınınpaydaşı bulunduğu taşınmazdan kesinti yapılması nedeniyle idare tarafındantakdir edilen bedelin düşük görülmesi üzerine açılan bedel artırımıdavasıdır.
Geçici 6. maddenin dava konusu kuralı içeren onuncu fıkrasında, öncekifıkralarda düzenlenen ve Kanun'un yürürlüğe girdiği tarihten sonra açılacakdavalar yönünden dava şartı hâline getirilen uzlaşma usulünün, maddeninyürürlüğe girdiği tarihten önce açılan davalara da uygulanabilmesini sağlayanhükümlere yer verilmiştir. Ancak maddenin yürürlüğe girdiği tarihten önceaçılan davalar yönünden uzlaşma yoluna gidilmesi ihtiyari kılınmıştır. Fıkranınilk iki cümlesinde daha önce dava açılmış olanlar yönünden uzlaşma sürecininnasıl işleyeceğine ilişkin hükümler yer almaktadır. Fıkranın itiraz konusudördüncü cümlesinde ise bu madde hükümlerinin karara bağlanmamış veya kararıkesinleşmemiş tüm davalara uygulanacağı belirtilerek geçici 6. maddenin diğerhükümlerinin dava safhasında olan uyuşmazlıklara da uygulanabilmesi sağlanmıştır.Buna karşılık kararı kesinleşen davalarda ise maddenin sadece sekizinci fıkrasıhükmünün uygulanması öngörülmüştür.
Onuncu fıkranın madde içindeki yeri ve önceki fıkralarla ilişkisidikkate alındığında, dördüncü cümlede sözü edilen "tümdavaların", 9.10.1956 ilâ 4.11.1983 tarihleri arasındagerçekleşen kamulaştırmasız el atmalar nedeniyle geçici 6. maddenin yürürlüğegirdiği tarihten önce açılan tazminat davaları olduğu ve itiraz konusu kuralında bu davalara yönelik oluğu anlaşılmaktadır. Kuralla, geçici 6. maddenin diğerhükümlerinin, 9.10.1956 ilâ 4.11.1983 tarihleri arasında gerçekleşenkamulaştırmasız el atmalara ilişkin olup maddenin yürürlüğe girdiği tarihtedava safhasında olan uyuşmazlıklara da uygulanabilmesi temin edilmiştir.
2981 sayılı Kanun uyarınca yapılan arsa ve parselasyon düzenlemesikapsamında taşınmazlardan kesinti yapılmasından doğan uyuşmazlıklarda bedelinnasıl tespit edileceği hususu geçici 6. maddenin onikinci fıkrasında özelolarak düzenlenmiştir. Mahkemede görülen olayın bu bent kapsamında kaldığıanlaşılmaktadır. Nitekim, onikinci fıkranın son cümlesinde de, "Bufıkra uyarınca yapılacak ödemeler hakkında da bu madde hükümleriuygulanır." hükmüne yer verilerek itiraz konusu kurala benzer birdüzenleme yapılmıştır.
Bu açıklamalar uyarınca, 9.10.1956 ilâ 4.11.1983 tarihleriarasında gerçekleşen kamulaştırmasız el atmalar nedeniyle geçici 6. maddeninyürürlüğe girdiği tarihten önce açılan tazminat davalarına yönelik olduğuanlaşılan onuncu fıkranın dördüncü cümlesinin, 2981 sayılı Kanun'un uygulanmasısonucu davacılar murisi adına kayıtlı taşınmazın bir bölümünün başkası adınatescil edilerek bedele dönüştürülmesi nedeniyle idarece takdir edilen bedelinartırılmasına yönelik açılan davada uygulanma olanağı bulunmamaktadır.
Bu nedenle, yapılan başvurunun itiraz konusu cümlenin bakılmaktaolan davada uygulanma olanağı bulunmadığından, Mahkemenin yetkisizliğinedeniyle reddine karar vermek gerekmiştir.
3- E.2014/8 Sayılı Başvuru Yönünden İnceleme
Bakılan dava, davacılar adına kayıtlı taşınmazın bir bölümüüzerinde 1995 yılından sonra fiilen yol yapılmak suretiyle kamulaştırmasız elatılması nedeniyle uğranılan zararın tazmini istemine ilişkindir.
Mahkeme, itiraz konusu kuralın, mahkeme ve icra harçları ile hertürlü vekâlet ücretlerinin bedel tespiti davalarında öngörülen şekilde maktuolarak belirlenmesini düzenleyen yedinci fıkra hükmünün görülen davada dauygulanmasına olanak sağladığı gerekçesiyle iptalini istemektedir.
4.11.1983 tarihinden sonra gerçekleştirilen kamulaştırmasız elatmalar, geçici 6. maddenin onüçüncü fıkrası kapsamında kalmaktadır. Anılanfıkranın ikinci cümlesinde, onüçüncü fıkra kapsamında kalan taşınmazlarhakkında açılan her türlü davalarda yedinci fıkra hükümlerinin uygulanacağıbelirtilmektedir. Dolayısıyla, mahkeme ve icra harçları ile her türlü vekâletücretlerinin bedel tespiti davalarında öngörülen şekilde maktu olarakbelirlenmesini kurala bağlayan yedinci fıkra hükmünün bakılan davadauygulanması, onuncu fıkranın dördüncü cümlesi nedeniyle değil, onüçüncüfıkranın ikinci cümlesi nedeniyledir.
Bu nedenle yapılan başvurunun, itiraz konusu cümlenin bakılmaktaolan davada uygulanma olanağı bulunmadığından Mahkemenin yetkisizliği nedeniylereddine karar vermek gerekmiştir.
B- Kanun'un 2. Maddesiyle Yeniden Düzenlenen 4250 Sayılı Kanun'unMülga 6. Maddesinin Birinci Fıkrasının Altıncı Cümlesinin İncelenmesi
Dava dilekçesinde, Anayasa'nın 58. maddesi uyarınca kanunkoyucunun gençleri alkolizmden korumak için çeşitli tedbirler alması mümkün isede Türkiye'de alkol tüketiminin özel önlem alınmasını gerektirecek boyuttaolmadığı, aksine ölçülü olduğu ve Avrupa ortalamasının çok altında kaldığı,ayrıca yürürlükte bulunan mevzuatta gençleri alkol düşkünlüğünden korumak içinyeterli önlemlere yer verildiğinden ek düzenleme yapılmasının "gerekli" olmadığı,televizyonlarda yayınlanan dizi, film ve müzik kliplerinde alkollü içkigörüntüsüne yer verilmesini yasaklayan düzenlemenin gençleri alkolizmdenkorumaktan ziyade toplumsal hayatın kontrolünü ve hayat tarzlarına müdahaleamacını taşıdığı, bunun da düzenlemeyi demokratik toplum gerekleri bağlamındaölçüsüz kıldığı, televizyonlarda yayınlanan dizi, film ve müzik kliplerindealkollü içki görüntüsüne belirli bir saat kıstası da getirilmeden yer verilmesininyasaklanmasının sanatçının sanatsal üretiminin sansürlenmesine yol açacağıbelirtilerek kuralın, Anayasa'nın 2., 12., 13., 19., 24., 27. ve 58.maddelerine aykırı olduğu ileri sürülmüştür.
6216 sayılı Kanun'un 43. maddesine göre, ilgisi nedeniyle davakonusu kural Anayasa'nın 56. maddesi yönünden de incelenmiştir.
Dava konusu kuralla, televizyonlarda yayınlanan dizi, film vemüzik kliplerinde alkollü içkileri özendirici görüntülere yer verilmesiyasaklanmaktadır. Kuralda öngörülen yasak, televizyon dışındaki diğer yayınaraçlarını kapsamadığı gibi dizi, film ve müzik klipleri haricindeki televizyonprogramlarına da sirayet etmemektedir. Öte yandan kuralla getirilen yasak,herhangi bir alkollü içki içeren görüntüye yönelik olmayıp, alkolü özendirici niteliktaşıyan görüntülere ilişkindir.
Anayasa'nın 2. maddesinde belirtilen hukuk devleti, insanhaklarına dayanan, bu hak ve özgürlükleri koruyup güçlendiren, eylem veişlemleri hukuka uygun olan, her alanda adaletli bir hukuk düzeni kurup bunugeliştirerek sürdüren, hukuk güvenliğini sağlayan, Anayasa'ya aykırı durum vetutumlardan kaçınan, hukuku tüm devlet organlarına egemen kılan, Anayasa veyasalarla kendini bağlı sayan, yargı denetimine açık olan devlettir.
Hukuk devletinin önemli unsurlarından biri de hak ve özgürlüklerintanınıp güvenceye bağlanmasıdır. Hukuk devletinin özünü hak ve özgürlükleroluştursa da bunların sınırsızlığından söz etmek mümkün değildir. Herkesinözgürlüklerden yararlanabilmesi için özgürlüklerin belli ölçüde sınırlanması kaçınılmazdır.Ancak hukuk devletinde hak ve özgürlüklere yönelik sınırlamaların istisnainitelik taşıması zorunludur.
Anayasa'nın 13. maddesinde hak ve özgürlüklerinsınırlandırılmasının ölçütü gösterilmiştir. Buna göre, "Temel hakve hürriyetler, özlerine dokunulmaksızın yalnızca Anayasanın ilgilimaddelerinde belirtilen sebeplere bağlı olarak ve ancak kanunla sınırlanabilir.Bu sınırlamalar, Anayasanın sözüne ve ruhuna, demokratik toplum düzeninin velâik Cumhuriyetin gereklerine ve ölçülülük ilkesine aykırı olamaz."
Anılan madde, hak ve özgürlüklerin sınırlandırılmasını, ilgilitemel hak ve özgürlüğe ilişkin Anayasa maddesinde gösterilen özel sebeplerinbulunmasına bağlı kılmıştır. Bununla birlikte Anayasa Mahkemesi kararlarında,özel sınırlama nedeni öngörülmemiş özgürlüklerin de o özgürlüğün doğasındankaynaklanan bazı sınırlarının bulunduğu, ayrıca Anayasa'nın başka maddelerindeyer alan hak ve özgürlükler ile Devlete yüklenen ödevlerin özel sınırlamasebebi gösterilmemiş hak ve özgürlüklere sınır teşkil edebileceği kabuledilmektedir.
Anayasa'nın 27. maddesinin birinci fıkrasında, "Herkes,bilim ve sanatı serbestçe öğrenme ve öğretme, açıklama, yayma ve bu alanlardaher türlü araştırma hakkına sahiptir." denilmek suretiyle sanatözgürlüğü güvenceye bağlanmıştır. Sanat özgürlüğü ifade hürriyetinin birparçası olup sanat eserinin oluşumu, tanıtımı, yayılması ve kamusallaşmasınayönelik faaliyetlerin, devlet veya devlet dışındaki üçüncü kişilerin müdahalesiolmaksızın serbestçe yürütülebilmesini ifade etmektedir. Ayrıca bu özgürlük,sanatı serbestçe öğrenme ve öğretme, bu alanda araştırma yapma hakkını daiçermektedir. Sanatsal işin kendisine ait olan her türlü eylemi gerçekleştirenkişilerin (sanatçıların) yanında, sanat eserini üçüncü şahıslara ulaştıran veeserin kamusallaşmasını sağlayan kişiler de sanat özgürlüğünün süjesinioluşturmaktadır.
Dava konusu kurala konu olan dizi, film ve müzik klibinin birersanat eseri olduğu hususunda kuşku bulunmamaktadır. Dolayısıyla bunlarınyayınlanması ve kamusal erişime açılması, Anayasa'nın 27. maddesinde düzenlenensanat özgürlüğü kapsamında kalmaktadır.
Anayasa'da sanatı yayma, mutlak bir hak olarak düzenlenmemektedir.Anayasa'nın 27. maddesinin ikinci fıkrasında, yayma hakkının, Anayasa'nın 1.,2. ve 3. maddeleri hükümlerinin değiştirilmesini sağlamak amacıylakullanılamayacağı belirtilmek suretiyle hakkın kullanımına yönelik anayasal birsınır getirilmektedir. Ayrıca, bu hakkın Anayasa'da düzenlenen diğer hak veözgürlükler veya Devlete yüklenen ödevlerle çatışması durumunda dasınırlandırılabilmesi mümkündür.
Anayasa'nın 56. maddesinin birinci fıkrasında, "Herkes,sağlıklı ve dengeli bir çevrede yaşama hakkına sahiptir." denilmekte,üçüncü fıkrasında ise "Devlet, herkesin hayatını, beden ve ruhsağlığı içinde sürdürmesini sağlamak; . amacıyla sağlık kuruluşlarını tek eldenplanlayıp hizmet vermesini düzenler." hükmüne yer verilmektedir.Anayasa'nın 56. maddesinde düzenlenen sağlık hakkı, Devlete, vatandaşlarınınsağlık hakkından tam anlamıyla yararlanabilmesi amacıyla uygun yasal, idari,mali, yargısal ve diğer önlemleri alması zorunluluğunu ifade eden "gereğiniyerine getirme yükümlülüğü" yüklemektedir. Anayasa'nın 58.maddesinin ikinci fıkrasında da Devlete, gençleri alkol düşkünlüğünden korumakiçin gerekli tedbirleri alma görevi verilmektedir. Dolayısıyla, DevletinAnayasa'nın 56. ve 58. maddelerle kendisine yüklenen ödev ve yükümlülükleringereği olarak sanatı yayma hakkına sınırlama getirmesi mümkün olabilmektedir.Ancak sanatı yayma hakkına getirilecek sınırlamanın, Anayasa'nın 13.maddesindeki ölçütlere uygun olması gerekmektedir.
Çağdaş demokrasiler, temel hak ve özgürlüklerin en geniş ölçüdesağlanıp güvence altına alındığı rejimlerdir. Temel hak ve özgürlükleri büyükölçüde kısıtlayan ve kullanılamaz hâle getiren sınırlamalar hakkın özünedokunur. Temel hak ve özgürlüklere getirilen sınırlamaların yalnız ölçüsüdeğil, koşulları, nedeni, yöntemi, kısıtlamaya karşı öngörülen kanun yollarıgibi güvenceler demokratik toplum düzeni kavramı içinde değerlendirilmelidir.Bu nedenle, temel hak ve özgürlükler, istisnaî olarak ve özüne dokunmamakkoşuluyla demokratik toplum düzeninin gerekleri için zorunlu olduğu ölçüde veancak kanunla sınırlandırılabilirler.
Demokratik bir toplumda temel hak ve özgürlüklere getirilensınırlamanın, bu sınırlamayla güdülen amacın gerektirdiğinden fazla olmasıdüşünülemez. Demokratik hukuk devletinde güdülen amaç ne olursa olsun,kısıtlamaların, bu rejimlere özgü olmayan yöntemlerle yapılmaması ve belli birözgürlüğün kullanılmasını önemli ölçüde zorlaştıracak ya da ortadan kaldıracakdüzeye vardırılmaması gerekir.
Dava konusu kural, televizyonlarda yayınlanan dizi, film ve müzikkliplerinde alkollü içkileri özendirici görüntülere yer verilmesiniyasaklamaktadır. Sanat eserinin kısmen veya tamamen yayınlanmasını önleyen buyasağın, sanat özgürlüğünün bir unsuru olan sanatı yayma hakkına müdahaleniteliği taşıdığı hususunda duraksama yaşanmamaktadır. Kanun'un genelgerekçesinden ve kuralın içeriğinden amacın, insan sağlığı üzerinde olumsuzetkileri bulunan alkollü içki tüketimini özendiren yayınların engellenmesiyoluyla alkolizmin (alkol bağımlılığının) önlenmesi ve bu suretle bireyinsağlık hakkından tam olarak yararlanmasının sağlanması olduğu anlaşılmaktadır.Kanun koyucunun, alkolizmi önlemek amacıyla televizyonlarda yayınlanan dizi,film ve müzik kliplerinde alkollü içkiyi özendirici görüntüleri yasaklamaksuretiyle sanatı yayma hakkına yönelik sınırlama getirmesinde, anayasal açıdanmeşru bir amaca dayandığı hususunda tereddüt bulunmamaktadır.
Dava konusu kuralla, "sanat özgürlüğü" kapsamındadeğerlendirilmesi gereken dizi, film ve müzik klibi yayınlama hakkına,televizyonlarda yapılacak yayınlar yönünden alkollü içkileri özendirici görüntüyasağıyla belli bir ölçüde sınırlama getirilmiş ise de anılan özgürlük tamamenortadan kaldırılmadığı gibi bu özgürlükten yararlanmanın önemli ölçüdezorlaştırıldığından da söz edilemez. Zira sanatçının dizi, film ve müzik klibiyapma hakkı ortadan kaldırılmamış, bunların televizyonlarda yayınlanmasıdurumunda belli nitelikteki görüntüleri içermesi yasaklanmıştır. Bunun daözgürlüğü anlamsız kılacak nitelikte olmadığı tartışmasızdır. Dizi, film vemüzik kliplerinin içeriğine önemli ölçüde herhangi bir müdahalede bulunmaksızıntelevizyonlarda yayınlanması imkânı devam ettiğinden dava konusu kuralın,hakkın (özgürlüğün) özüne dokunduğu söylenemez. Bu nedenle, dava konusu kuralyönünden asıl tartışılması gereken mesele, sınırlamanın ölçülü olup olmadığıdır.
Anayasa'nın 13. maddesinde yer alan ölçülülük ilkesi, amaç ve araçarasında hakkaniyete uygun bir dengenin bulunması gereğini ifade eder.Ölçülülük, aynı zamanda yasal önlemin sınırlama amacına ulaşmaya elverişliolmasını, amaç ve aracın ölçülü bir oranı kapsamasını ve sınırlayıcı önlemindemokratik toplum düzeni bakımından zorunluluk taşımasını da içeren birilkedir.
Alkol bağımlılığıyla mücadele amacı ile başvurulan sınırlayıcıönlem arasında ölçüsüz bir orantısızlığın bulunmadığı görülmektedir. Zira,yasak her türlü alkol içeren görüntüyü değil, alkolü özendirici niteliktekigörüntülere yöneliktir. Alkolü özendirici niteliği bulunmayan alkol içerikligörüntülere yönelik herhangi bir yasak söz konusu değildir. Öte yandan, davakonusu kuralda öngörülen alkolü özendirici görüntü yasağı, televizyonlardayayınlanan tüm programlar için getirilmemiş, sadece dizi, film ve müzikklipleriyle sınırlı tutulmuştur. Ayrıca, alkollü içkiyi özendiren görüntüiçeren sanat eserinin televizyon dışındaki diğer yayın araçlarındayayınlanmasına ilişkin herhangi bir yasak söz konusu değildir.
Açıklanan nedenlerle dava konusu kural, Anayasa'nın 2., 13., 27.,56. ve 58. maddelerine aykırı değildir. İptal isteminin reddi gerekir.
Kuralın Anayasa'nın 12., 19. ve 24. maddeleriyle ilgisigörülmemiştir.
Serdar ÖZGÜLDÜR, Osman Alifeyyaz PAKSÜT ve Engin YILDIRIM bugörüşe katılmamışlardır.
C- Kanun'un 2. Maddesiyle Yeniden Düzenlenen 4250 Sayılı Kanun'unMülga 6. Maddesinin Son Fıkrasının İkinci Cümlesinde Yer Alan ".hertürlü." İbaresinin İncelenmesi
Dava dilekçesinde, kuralda "her türlü" eğitim veöğretim kurumları ibaresine yer verilmesi nedeniyle üniversite kampüsleriiçinde bulunan ve akademisyenler ile üniversite çalışanlarına hizmet verensosyal tesislere de alkol satış yasağı getirildiği, ülkemizde alkol düşkünlüğüsorunu bulunmadığından 18 yaşından büyüklerin eğitim gördüğü üniversitelerinkampüslerinde bulunan ve akademisyenler ile üniversite çalışanlarına da hizmetveren sosyal tesislere yönelik satış yasağı getirilmesinin gerekli olmadığı,ayrıca kuralla, daha önce usulüne uygun olarak ruhsat almış sosyal tesislerinkazanılmış haklarının ihlal edildiği belirtilerek kuralın, Anayasa'nın 2., 13.ve 58. maddelerine aykırı olduğu ileri sürülmüştür.
6216 sayılı Kanun'un 43. maddesine göre, ilgisi nedeniyle davakonusu kural Anayasa'nın 5. ve 12. maddeleri yönünden de incelenmiştir.
Dava konusu kuralla, her türlü eğitim ve öğretim kurumlarındaalkollü içkilerin satışı yasaklanmaktadır.
4250 sayılı Kanun'un 6. maddesinin dava konusu kuralı da içerenson fıkrasında, kitlelerin yoğun olarak bir araya geldiği bazı ortamlarda alkolsatışının yasaklandığı görülmektedir. Fıkrayla alkol satışı yasaklananalanların niteliği göz önünde bulundurulduğunda, dava konusu kuralla amaçlananhususun, gençlerin alkol bağımlılığından korunmasının yanında, kamu düzeninintesis edilmesi olduğu da anlaşılmaktadır. Kanun koyucu, eğitim ve öğretimyapılan ortamlarda gençlerin alkole erişebilirliğini kısıtlamak suretiyle biryandan alkol bağımlılığını diğer yandan da aşırı alkol tüketiminin etkisiylesuç işlenmesini ve bu suretle kamu düzeninin bozulmasını engellemeyiamaçlamaktadır.
Kuralın bu amacı gözetildiğinde, söz konusu yasağın, fiilen eğitimve öğretim hizmetlerinin sunulduğu binalarla sınırlı olmayıp bu kurumlaratahsis edilen ve öğrencilerin doğrudan veya dolaylı olarak kullanımına açıkolan tüm müştemilatı da kapsadığı sonucuna ulaşılmaktadır. Bu bağlamda,üniversite yerleşkesi ile fiilen eğitim ve öğretim hizmetinde kullanılıpkullanılmadığına bakılmaksızın yerleşke içerisinde bulunan sosyal tesisler dâhiltüm bina ve sair yapıların yasak kapsamına girdiği anlaşılmaktadır.
Anayasa'nın 12. maddesinde, "Herkes, kişiliğine bağlı,dokunulmaz, devredilmez, vazgeçilmez temel hak ve hürriyetlere sahiptir. Temelhak ve hürriyetler, kişinin topluma, ailesine ve diğer kişilere karşı ödev vesorumluluklarını da ihtiva eder." hükmüne yer verilmek suretiyleAnayasa'da açıkça düzenlenmeyen, ancak insan olmanın bir gereği olarak varolduğu kabul edilen ve kişiliğin ayrılmaz bir parçasını teşkil eden diğerözgürlükler de güvenceye bağlanmaktadır. Bununla birlikte, maddeden açıkçaanlaşıldığı gibi Anayasa kişinin temel hak ve hürriyetlerini düzenlerken, buhak ve hürriyetlerin kişinin topluma, ailesine ve diğer kişilere karşı olanödev ve sorumluluklarından ayrı düşünülemeyeceğini vurgulamaktadır.
Anayasa'nın 58. maddesinin ikinci fıkrasında, Devlete, gençlerialkol düşkünlüğünden korumak için gerekli tedbirleri alma görevi verilmektedir.Dolayısıyla, Devletin Anayasa'nın 58. maddesiyle kendisine yüklenen ödevingereği olarak özgürlüklere sınırlama getirmesi mümkün olabilmektedir.
Anayasa'nın 5. maddesinde, "Devletin temel amaç vegörevleri, Türk Milletinin bağımsızlığını ve bütünlüğünü, ülkeninbölünmezliğini, Cumhuriyeti ve demokrasiyi korumak, kişilerin ve toplumun refah,huzur ve mutluluğunu sağlamak; kişinin temel hak ve hürriyetlerini, sosyalhukuk devleti ve adalet ilkeleriyle bağdaşmayacak surette sınırlayan siyasal,ekonomik ve sosyal engelleri kaldırmaya, insanın maddî ve manevî varlığınıngelişmesi için gerekli şartları hazırlamaya çalışmaktır." denilmektedir.Buna göre, kişilerin ve toplumun refah, huzur ve mutluluğunu sağlamak Devletintemel amaç ve görevlerindendir.
Kişinin ve toplumun refah, huzur ve mutluluğunu sağlamanınönkoşulu kamu düzeninin tesisidir. Kamu düzeninin sağlanmadığı bir ortamda, hakve özgürlüklerden gereği gibi yararlanılması, kişinin maddi ve manevi varlığınıgeliştirmesi mümkün değildir. Devletin hak ve özgürlükleri koruma ödevininyanında, kamu düzenini sağlama görevi de bulunmaktadır. Şiddetin ve suçişlenmesinin önlenmesi amacıyla çeşitli tedbirler almak, Anayasa'nın 5.maddesiyle Devlete yüklenen kamu düzenini koruma ödevinin bir gereğidir. Bunedenle, özgürlüğün kullanımının kamu düzenini tehdit etmesi durumundasınırlanması mümkündür.
Anayasa'nın 5. ve 58. maddeleriyle Devlete yüklenen kamu düzeninitesis etme ve gençleri alkol bağımlılığından koruma ödevleri gereğinceözgürlüklere getirilecek sınırlamaların Anayasa'nın 13. maddesinde düzenlenenilkelere uygun olması gerekmektedir. Buna göre temel hak ve özgürlüklereyönelik sınırlamalar, demokratik toplum düzeninin ve laik cumhuriyetingereklerine ve ölçülülük ilkesine aykırı olamayacağı gibi hak ve özgürlüklerinözlerine de dokunamaz.
Dava konusu kuralla, eğitim ve öğretim kurumlarında alkolsatışının yasaklanması suretiyle öğrencilerin ve üniversite personelinin eğitimve öğretim kurumlarının sınırları içinde alkole erişimleri sınırlanmaklabirlikte, üniversite yerleşkesi dışındaki alanlarda alkol satın alınması mümkünolduğundan söz konusu yasakla, alkollü içkilere erişebilmek bakımındanözgürlüklerin özüne dokunulduğu söylenemez.
Öğrenciler dışında akademisyenlerin ve diğer üniversiteçalışanlarının da istifade ettiği mekânlar niteliğinde olsa da üniversiteyerleşkelerinde bulunan sosyal tesislerde alkol satışının serbest bırakılması,öğrencilerin alkole erişimlerini kolaylaştıracağından sınırlamayla öngörülenamaca ulaşılması mümkün olmayabilir. Amaç, öğrencilerin eğitim kurumları içindealkole erişebilirliklerini kısıtlamak olduğuna göre, öğrencilerin dekullanımına açık olan sosyal tesislerde alkol satışına izin verilmesi bu amaçlabağdaşmaz. Öğrencilerin alkole erişebilirliklerini kolaylaştırması bakımındansosyal tesisler ile yerleşke içindeki diğer herhangi bir mekân arasında farkbulunmamaktadır. Sonuç olarak, alkol satış yasağının üniversite yerleşkesindebulunan sosyal tesislerde de uygulanmasının, alkol bağımlığından koruma vesuçun işlenmesini önleme amacına ulaşmak bakımından gerekli bir araç olduğusöylenebilir.
Öğrencilerin ve üniversite çalışanlarının yerleşke dışında alkoleerişimlerinin önünde herhangi bir engel bulunmadığından öngörülen amaç ilegetirilen sınırlama arasında açık bir dengesizliğin olduğu da ifade edilemez.Dolayısıyla dava konusu kuralla öngörülen sınırlamanın, bireylerin genelözgürlük alanlarına ölçüsüz bir müdahale niteliğinde olmadığı ve Anayasa'nın13. maddesinde yer alan ilkelere uygun olduğu anlaşılmaktadır.
Diğer taraftan, maddi hukuk kuralı olan dava konusu kuralyürürlüğe girdiği tarihten sonraki olaylara uygulanma kabiliyetini haizdir.Kuralda, Kanun'un yürürlüğe girdiği tarihten önce oluşmuş mevcut durumlarailişkin herhangi bir düzenleme yer almadığından kazanılmış hak ihlali yönündentartışılması gereken anayasal bir sorun bulunmamaktadır. Bu tarihten önceusulüne uygun olarak alkollü içki satış ruhsatı alanlara yönelik nasıl birişlem tesis edileceği, anayasal ilkeler ve idare hukuku kuralları dikkatealınarak idare tarafından belirlenecek ve idarece yapılan işlemin hukuka uygun düşüpdüşmediği idari yargı yerlerince denetlenecektir. Bu nedenle, dava konusukuralın Anayasa'nın 2. maddesiyle ilgisi görülmemiştir.
Açıklanan nedenlerle, dava konusu kural Anayasa'nın 5., 12., 13.ve 58. maddelerine aykırı değildir. İptal isteminin reddi gerekir.
Osman Alifeyyaz PAKSÜT ve Engin YILDIRIM bu görüşekatılmamışlardır.
Ç- Kanun'un 3. Maddesiyle Yeniden Düzenlenen 4250 Sayılı Kanun'unMülga 7. Maddesinin Birinci Fıkrasının (a), (b), (c) ve (d) Bentleri ile ÜçüncüFıkrasının İncelenmesi
Dava dilekçesinde, dava konusu birinci fıkranın (a), (b), (c) ve(d) bentlerinde öngörülen para cezalarının alt ve üst limitleri arasındakifarkın çok yüksek olduğu, söz konusu idari para cezalarının miktarlarınınbelirlenmesi konusunda hiçbir ölçüt öngörülmeyerek cezanın miktarının bütünüyleidarelerin takdirine bırakıldığı, bu durumun hukuk devleti ilkesininvazgeçilmez unsurlarından olan "hukuki belirlilik" ile "öngörülebilirlik" ilkeleriylebağdaşmadığı, ayrıca kurallarla ceza uygulama yetkisi tanınan idarelere, hukukidurumları aynı veya benzer olan kişiler arasında farklı muamelelerde bulunmayaimkân sağlandığı belirtilerek kuralların, Anayasa'nın 2. ve 10. maddelerineaykırı olduğu ileri sürülmüştür.
4250 sayılı Kanun'un, 6487 sayılı Kanun'un 3. maddesiyle yenidendüzenlenen 7. maddesinde, idari para cezasını gerektiren eylemler (kabahatler),uygulanacak cezalar (idari yaptırımlar) ve idari yaptırım uygulamaya yetkiliidareler düzenlenmektedir.
Maddenin birinci fıkrasının dava konusu;
- (a) bendinde, Kanun'un 6. maddesinin birinci ve ikincifıkralarında belirtilen yasakların her birine aykırı hareket edenlere ve ilgiliişletme sahiplerine, beş bin Türk Lirasından iki yüz bin Türk Lirasına kadar,
- (b) bendinde, Kanun'un 6. maddesinin üçüncü, dördüncü ve altıncıfıkralarında belirtilen yasaklara aykırı hareket edenlere, on bin TürkLirasından beş yüz bin Türk Lirasına kadar,
- (c) bendinde, Kanun'un 6. maddesinin yedinci fıkrasına aykırıhareket edenlere, beş bin Türk Lirasından elli bin Türk Lirasına kadar,
- (d) bendinde, Kanun'un 6. maddesinin on birinci fıkrasındakiyasakları ihlal eden satıcılara, on bin Türk Lirasından yüz bin Türk Lirasınakadar,
idari para cezası verilmesi öngörülmektedir.
Maddenin dava konusu üçüncü fıkrasında ise idari para cezasıuygulamaya yetkili idareler gösterilmiştir. Buna göre, birinci fıkranın (a),(ç) ve (e) bentlerinde belirtilen idari para cezalarını vermeye Tütün ve AlkolPiyasası Düzenleme Kurumu, televizyon ve radyolara uygulanacak idari para cezalarınıvermeye Radyo ve Televizyon Üst Kurulu, diğer bentlerde yer alan idari paracezalarını vermeye ise mahalli mülki amir yetkilidir.
Hukuki güvenlik ile belirlilik ilkeleri, hukuk devletininönkoşullarındandır. Kişilerin hukuki güvenliğini sağlamayı amaçlayan hukukigüvenlik ilkesi, hukuk normlarının öngörülebilir olmasını, bireylerin tüm eylemve işlemlerinde devlete güven duyabilmesini, devletin de yasal düzenlemelerindebu güven duygusunu zedeleyici yöntemlerden kaçınmasını gerekli kılar.Belirlilik ilkesi ise yasal düzenlemelerin hem kişiler hem de idare yönündenherhangi bir duraksamaya ve kuşkuya yer vermeyecek şekilde açık, net, anlaşılırve uygulanabilir olmasını, ayrıca kamu otoritelerinin keyfi uygulamalarınakarşı koruyucu önlem içermesini ifade etmektedir. Bu bakımdan, kanunun metni,bireylerin, gerektiğinde hukuki yardım almak suretiyle, hangi somut eylem veolguya hangi hukuksal yaptırımın veya sonucun bağlandığını belli bir açıklık vekesinlikte öngörebilmelerine imkân verecek düzeyde kaleme alınmış olmalıdır.Dolayısıyla, uygulanması öncesinde kanunun, muhtemel etki ve sonuçlarınınyeterli derecede öngörülebilir olması gereklidir.
Dava konusu kurallarda, hangi eylemlerin idari yaptırımgerektirdiği ve uygulanacak para cezasının alt ve üst sınırı kanunda açıkçagösterilmiştir. Kişiler, kanunda gösterilen kabahatleri işlemeleri durumunda nekadar para cezasına muhatap olabileceklerini öngörebilir ve bilebilirdurumdadırlar. Bu nedenle dava konusu kurallarda, cezanın türü ve miktarıyönünden herhangi bir belirsizlik söz konusu değildir.
Dava konusu kurallar yönünden esas sorun teşkil eden husus,öngörülen idari para cezalarının alt ve üst sınırları arasında, bazı kabahatleryönünden on, bazıları yönünden kırk, bazıları yönünden ise elli katlık birfarkın bulunmasıdır. Dava dilekçesinde, somut olayda uygulanacak cezanınbelirlenmesi hususunda ceza uygulamaya yetkili makamları bağlayan herhangi birölçütün getirilmemiş olmasının keyfiliğe yol açacağı belirtilmiştir.
İdarelerin, kanunlarla verilen görevleri yerine getirirken ne türkararlar almaları gerektiğinin, her türlü olay ve olgu göz önündebulundurularak önceden hukuk kurallarıyla belirlenmesi mümkün olmadığı gibikamu hizmetlerinin ve toplumsal ihtiyaçların değişkenliği dikkate alındığındauygun bir yöntem de değildir. Bu nedenle, idarelerin karşılaştıkları farklıdurumlar karşısında en uygun çözümü üretebilmeleri için takdir yetkisiyledonatılmaları zorunludur. Takdir yetkisinin amacı, idareye farklı çözümlerarasından uygun ve yerinde olanı seçme serbestîsi tanımaktır.
Kabahat oluşturan eylemin tüm biçimlerinin her türlü ayrıntısınakadar önceden saptanıp kanunla düzenlenmesi mümkün değildir. Bu hususgözetilerek, kanunlarda kabahat teşkil eden eylemin tanımlanmasıylayetinilmekte, buna karşılık uygulanacak cezanın tayini hususunda idarenintakdiri geniş tutulmaktadır. Amaç, kanunda tanımlanan eylemin farklı biçimlerineuygun düşen yaptırımın uygulanabilmesi için idarenin elini güçlendirmektir.İdareye bu şekilde takdir yetkisi tanınması, kabahat ile idari yaptırımarasındaki adil dengenin sağlanabilmesi bakımından gereklidir. Bu suretleidare, somut olaya en uygun düşen yaptırımı belirleyebilecektir. Ayrıca hereylem biçimi için kanunda ayrı ceza tayin edilmesi ve idareye takdir yetkisitanınmaması, bazı durumlarda adalete aykırı sonuçlar da doğurabilir.
İdareye takdir yetkisi tanınması, idarenin "keyfi" olarak hareket edebileceği anlamına gelmez. İdareye tanınantakdir yetkisinin, somut olayın özellikleri, eylemin ağırlığı, oluşan zararınbüyüklüğü gibi durumlar göz önünde bulundurularak eşitlik, kamu yararı vehizmet gereklerine uygun olarak kullanılması ve işlenen fiil ile tayin edilecekceza arasında adil bir dengenin gözetilmesi, hukukun genel ilkelerindendir.İdare, cezanın alt sınırının üzerine çıktığında, bunun nedenlerini ortayakoymak ve gerekçelerini açıklamak zorundadır. İdarenin, alt sınırın üzerindeceza tayin etmesinin gerekçesini açıklayamaması veya açıklanan gerekçeninmakul, haklı ve doyurucu olmaması, diğer bir anlatımla, kamu yararı ile idariyaptırımın muhatabının özel yararı arasındaki dengeye dikkat etmemesi veya budengeyi ölçüsüz bir şekilde kurması durumunda, cezanın yargı yerlerince iptaledilebileceği tabiidir.
Öte yandan dava konusu kurallarda düzenlenen kabahatler, 5326sayılı Kabahatler Kanunu'na tabi olup anılan Kanun'un genel hükümleri içindeyer alan 17. maddesinde, idari para cezası uygulanırken hangi ölçütlerin esasalınacağı gösterilmiştir. Söz konusu maddenin (2) numaralı fıkrasına göre,idarî para cezasının, kanunda alt ve üst sınırı gösterilmek suretiylebelirlendiği durumlarda, idarî para cezasının miktarı tespit edilirken işlenenkabahatin haksızlık içeriği ile failin kusuru ve ekonomik durumu birlikte gözönünde bulundurulur. Dolayısıyla idari para cezasının tayininde hiçbir ölçütünbelirlenmediği ve idarenin keyfi bir şekilde ceza takdir etmesine olanaksağlandığı söylenemez. Bu nedenle kuralda hukuk devleti ilkesine aykırı bir yöngörülmemiştir.
Dava dilekçesinde, idari para cezalarını uygulamaya yetkiliidareleri düzenleyen üçüncü fıkraya yönelik olarak ayrı bir Anayasa'yaaykırılık gerekçesi öne sürülmemiş, genel olarak idarenin takdir yetkisinikullanırken hangi ölçütleri esas alacağının belirtilmemiş olması bağlamında bukuralın da Anayasa'ya aykırı olduğu ifade edilmiştir. Bu itibarla, yukarıdayapılan açıklamalar bu kural yönünden de geçerlidir.
Açıklanan nedenlerle dava konusu kurallar, Anayasa'nın 2.maddesine aykırı değildir. İptal istemlerinin reddi gerekir.
Dava konusu kuralların, Anayasa'nın 10. maddesiyle ilgisigörülmemiştir.
Haşim KILIÇ, Serruh KALELİ, Serdar ÖZGÜLDÜR, Osman AlifeyyazPAKSÜT, Zehra Ayla PERKTAŞ, Recep KÖMÜRCÜ, Burhan ÜSTÜN ve EnginYILDIRIM, maddenin birinci fıkrasının (a) ve (b) bentleri yönünden bugörüşe katılmamışlardır.
D- Kanun'un 4. Maddesiyle Yeniden Düzenlenen 4250 Sayılı Kanun'unMülga 9. Maddesinin Birinci Fıkrasının "Belediye veya il özelidaresi, ruhsat vermeden önce, yetkili kolluk kuvvetinin görüşünü alır." BiçimindekiÜçüncü Cümlesinin İncelenmesi
Dava dilekçesinde, yetkili kolluk kuvvetinin görüşünün hangikriterler esas alınarak belirleneceği, belediye ve il özel idareleri açısındanbağlayıcı olup olmadığı hususlarının belirsiz olduğu, bu durumun ise hukukdevleti ilkesiyle bağdaşmadığı, ayrıca kanunda yer almayan belirsiz kriterlerleçalışma özgürlüğünün sınırlandırılmasının Anayasa'nın 2., 13. ve 48.maddelerine aykırı olduğu ileri sürülmektedir.
Dava konusu kuralı da içeren 4250 sayılı Kanun'un 9. maddesinde,tütün mamulü, etil alkol, metil alkol ve alkollü içki satışı yapılacak yerlerinruhsatlandırılması ve bu ürünleri satış belgesi düzenlenmektedir. Buna göre, buürünleri satmak isteyenlerin, Tütün ve Alkol Piyasası Düzenleme Kurumundan(TAPDK) satış belgesi almaları zorunludur. Ancak TAPDK'den satış belgesi almakisteyenlerin öncelikle belediye veya il özel idaresinden iş yeri açma ruhsatıya da Kültür ve Turizm Bakanlığından turizm belgesi almaları gerekmektedir.
Tütün mamulü, etil alkol, metil alkol ve alkollü içki satışıyapılmak istenen mekânın belediye veya mücavir alan sınırları içerisinde olmasıdurumunda belediye, belediye ve mücavir alan sınırları dışında olması durumundaise il özel idaresi tarafından iş yeri açma ruhsatı; turizm bölgesinde olmasıhâlinde de Turizm Bakanlığı tarafından turizm belgesi verilir.
Dava konusu kuralda ise belediye veya il özel idaresi tarafındantütün mamulü, etil alkol, metil alkol ve alkollü içki satışına yetki veren işyeri açma ruhsatı verilmeden önce yetkili kolluk kuvvetinin görüşünün alınmasızorunlu kılınmıştır. Kolluk kuvveti görüşünün, yedi gün içinde bildirilmesiöngörülmüştür.
Anayasa'nın "Çalışma ve Sözleşme Hürriyeti"başlıklı 48. maddesinde,"Herkes, dilediği alanda çalışma ve sözleşmehürriyetlerine sahiptir. Özel teşebbüsler kurmak serbesttir." denilmeksuretiyle çalışma özgürlüğü güvenceye bağlanmıştır. Çalışma özgürlüğü, kişininçalışıp çalışmama, çalışacağı işi seçme ve çalıştığı işten ayrılma özgürlüğünükorur. Çalışma özgürlüğü ücretli olarak bağımlı çalışma hakkını olduğu kadar,iktisadi-ticari faaliyet yapma hakkını da içerir.
Tütün mamulü, etil alkol, metil alkol ve alkollü içki satışısuretiyle iktisadi-ticari faaliyette bulunulmasının Anayasa'nın 48. maddesindegüvenceye bağlanan çalışma özgürlüğü kapsamında değerlendirilmesi gerektiği açıktır.Bu nedenle, anılan ürünlerin satışını yapmak üzere işyeri ruhsatı alınabilmesiiçin ilgili kolluk kuvvetinin görüşünün alınmasını zorunlu kılan dava konusukuralla, çalışma hakkı alanında düzenleme yapıldığı söylenebilir.
Tütün mamulü, etil alkol, metil alkol ve alkollü içki satışıfaaliyetinde bulunulabilmesi için kolluk kuvvetinden görüş alınmasının zorunlukılınmasının güvenliğin ve asayişin sağlanması ve bu suretle kamu düzenininkorunması amacına dayandığı anlaşılmaktadır. Kanun koyucunun, kamu düzenininkorunması amacıyla anılan ürünlerin satışıyla ilgili faaliyettebulunulabilmesini bu şekilde bir önbiçim koşuluna bağlamasında Anayasa'yaaykırı bir yön bulunmamaktadır.
Öte yandan kolluk görüşünün alınmasındaki amacın, açılacak yeringenel güvenlik ve asayiş açısından uygun olup olmadığının tespiti olduğudikkate alındığında, görüş oluşturulurken esas alınacak kriterin, başvuruyapılan mekânda tütün mamulü, etil alkol, metil alkol ve alkollü içki satışıyapılacak bir iş yerinin açılmasının güvenlik zafiyeti yaratıp yaratmamasıolacağı açıktır. Ayrıca, dava konusu kuralın lafzından, kolluk kuvvetiningörüşünün ruhsat vermeye yetkili merci yönünden bir bağlayıcılığınınbulunmadığı anlaşılmaktadır. Dolayısıyla dava konusu kuralda belirsizliğe yolaçan bir husus bulunmadığından kuralın hukuk devleti ilkesine aykırı bir yönüde yoktur.
Açıklanan nedenlerle, dava konusu kural Anayasa'nın 2. ve 48.maddelerine aykırı değildir. İptal isteminin reddi gerekir.
Kuralın Anayasa'nın 13. maddesiyle ilgisi görülmemiştir.
Osman Alifeyyaz PAKSÜT bu görüşe katılmamıştır.
E- Kanun'un 5. Maddesiyle 4250 Sayılı Kanun'a Eklenen Geçici 1.Maddenin Dördüncü Fıkrasının İkinci Cümlesinde Yer Alan ".birincive ikinci derece kan hısımlarına." İbaresinin İncelenmesi
Dava dilekçesinde, 6487 sayılı Kanun'dan önce alınmış mevcutalkollü içki satış belgesi ve işyeri açma ruhsatlarının işletmecisine artı birdeğer kazandırdığı ve bu değerin olağan ticari faaliyetler arasında sayıldığı,üretilen bu artı değerin birinci ve ikinci derece kan hısımları dışındakileresatışının yasaklanmasının çalışma özgürlüğünün özünü ortadan kaldırdığıbelirtilerek kuralın, Anayasa'nın 2., 10., 13. ve 48. maddelerine aykırı olduğuileri sürülmüştür.
6216 sayılı Kanun'un 43. maddesine göre, ilgisi nedeniyle davakonusu kural Anayasa'nın 35. maddesi yönünden de incelenmiştir.
Kanun'un 4. maddesiyle yeniden düzenlenen 4250 sayılı Kanun'un 9.maddesinin ikinci fıkrasında, 4250 sayılı Kanun kapsamına giren ürünlerinperakende veya açık olarak satışının yapıldığı yerler ile örgün eğitimkurumları ve dershaneler, öğrenci yurtları ve ibadethaneler arasında kapıdankapıya en az yüz metre mesafenin bulunması zorunluluğu getirilmiş, ancak buzorunluluğun turizm belgeli işletmeler için uygulanmayacağı belirtilmiştir.4250 sayılı Kanun'un 1. maddesinin birinci fıkrasından, Kanun'un kapsamınagiren ürünlerin her türlü alkol ve alkollü içkiler olduğu anlaşılmaktadır. Bunagöre, aynı maddenin birinci fıkrası uyarınca her türlü alkollü içki ruhsatı vesatış belgesi vermeye yetkili olan idareler (belediyeler, il özel idareleri veTAPDK), yüz metre mesafe şartını taşımayan iş yerlerine ruhsat ve satış belgesiveremez.
Kanun'un 5. maddesiyle 4250 sayılı Kanun'a eklenen geçici 1.maddenin dördüncü fıkrasıyla, önceden ruhsat alan işletmelerin haklarınınkorunması amacıyla, Kanun'un 9. maddesinin ikinci fıkrasıyla getirilen mesafeşartının, bu maddenin yayımı tarihinden önce iş yeri açma ruhsatı ve satışbelgesi almış işletmeler için uygulanmayacağı kurala bağlanmıştır.
Geçici 1. maddenin dava konusu kuralı da içeren ikinci cümlesiyleise bu işletme sahiplerinin işletmelerini birinci ve ikinci derece kanhısımlarına devredebilecekleri düzenlenmiştir. Buna göre, 6487 sayılı Kanun'unyürürlüğe girdiği tarih itibarıyla her türlü alkol ve alkollü içki satışruhsatı bulunan, ancak 6487 sayılı Kanunla getirilen yüz metre mesafe şartınıtaşımayan işletme sahiplerinin, bu işletmelerini birinci ve ikinci derece kanhısımları olan anne ve babaları, büyükanne ve büyükbabaları, çocukları,kardeşleri ve torunlarına devretmeleri durumunda, işletmeyi devralan kişilerealkollü içki satış belgesi ve ruhsatı verilebilir. Buna karşılık, işletmenin,işletme sahibinin birinci ve ikinci dereceden kan hısımları dışındaki kişileredevredilmesi durumunda, işletmeyi devralanlara alkollü içki satış belgesi veruhsatı verilmeyecektir. Öte yandan işletmeyi, alkollü içki satış ruhsat hakkıkorunarak satabilme yetkisi sadece işletmenin ilk sahibine tanındığından,işletmeyi devralan birinci ve ikinci dereceden kan hısımlarının bu işletmeyikendi birinci ve ikinci dereceden kan hısımlarına ruhsat hakkı korunarakdevretmeleri mümkün değildir.
Anayasa'nın 35. maddesinin birinci fıkrasında, "Herkes,mülkiyet ve miras haklarına sahiptir." denilmek suretiylemülkiyet hakkı güvenceye bağlanmıştır. Birey özgürlüğü ile doğrudan ilgili olanmülkiyet hakkı bireye emeğinin karşılığına sahip olma ve geleceğe yönelikplanlar yapma olanağı tanıyan temel bir haktır. Mülkiyet hakkı, genel olarak,bir kimsenin başkasına zarar vermemek ve kanunların koyduğu sınırlamalara uymakkoşuluyla bir şey üzerinde dilediği biçimde yararlanma, tasarruf etme,başkasına devretme, kullanım biçimini değiştirme, harcama ve tüketme, hatta yoketme yetkilerini kapsamaktadır. Öte yandan, mülkiyet hakkı, maddi varlığıbulunan taşınır ve taşınmaz malvarlığını kapsadığı gibi maddi bir varlığıbulunmayan hak ve alacakları da içermektedir.
Alkollü içki satış yetkisi tanıyan alkol satış belgesi ve iş yeriaçma ruhsatına sahip olmanın, işletme sahibi yönünden ekonomik bir değer ifadeettiği açıktır. Kişi yönünden ekonomik değer ifade eden alkol satış belgesi veişyeri açma ruhsatının mülkiyet hakkı kapsamında değerlendirilmesi gerektiğihususunda tereddüt bulunmamaktadır.
Kural olarak işletme sahibinin, alkollü içki satış belgesi ve işyeri açma ruhsatına sahip olmanın yarattığı ekonomik değer üzerinde, mülkiyethakkının malike tanıdığı kullanma, yararlanma, tasarruf etme yetkilerinikullanabilmesi gerekir. İşletme sahibinin bu ekonomik değerden yararlanmasınıve bu değer üzerinde tasarrufta bulunmasını engelleyen düzenlemeler, mülkiyethakkına müdahale anlamına gelecektir. Bu anlamda "şey"indeğerini azaltıcı önlemlerin de saygı gösterme yükümlülüğünün ihlali olarakgörülmesi mümkündür.
Dava konusu kuralla, işletme sahibinin işletmesini alkol satışyetkisi korunarak devretme serbestisi sınırlanmıştır. İşletme sahibinin,işletmesini birinci ve ikinci dereceden kan hısımları dışındakilere devretmesidurumunda, yeni maliklerin alkol satış belgesi ve içkili yer ruhsatı almasımümkün olmadığından işletmenin mevcut ekonomik değerinde bir azalma meydanageleceği açıktır. İşletmenin ekonomik değerini azaltıcı bu önlemin, işletmesahibinin mülkiyet hakkına müdahale niteliği taşıdığı tartışmasızdır.
Anayasa'nın 35. maddesinde mülkiyet hakkı sınırsız bir hak olarakdüzenlenmemiş, kamu yararı amacıyla ve kanunla sınırlandırılabileceğiöngörülmüştür. Ayrıca sınırlamanın, Anayasa'nın 13. maddesinde düzenlenen ilkelereuygun olması gerekmektedir. Buna göre mülkiyet hakkına yönelik sınırlamalar,demokratik toplum düzeninin gereklerine ve ölçülülük ilkesine aykırı olamaz.
Dava konusu kuralla mülkiyet hakkına yapılan müdahalenin amacınınanlaşılabilmesi için kuralın, Kanun'un 4. maddesiyle yeniden düzenlenen 4250sayılı Kanun'un 9. maddesinin ikinci fıkrasıyla birlikte ele alınmasıgerekmektedir. Anılan fıkrayla, her türlü alkol ve alkollü içkinin perakendeveya açık olarak satışının yapıldığı yerler ile örgün eğitim kurumları vedershaneler, öğrenci yurtları ve ibadethaneler arasında kapıdan kapıya en azyüz metre mesafenin bulunması zorunluluğu getirilmiş, Kanun'un 5. maddesiyle4250 sayılı Kanun'a eklenen geçici 1. maddenin dördüncü fıkrasıyla da, öncedenruhsat alan işletmelerin haklarının korunması amacıyla, Kanun'un 9. maddesininikinci fıkrasıyla getirilen mesafe şartının, bu maddenin yayımı tarihinden önceişyeri açma ruhsatı ve alkol satış belgesi almış işletmeler içinuygulanmayacağı kurala bağlanmıştır.
Kanun'un metni ve düzenleniş biçimi dikkate alındığında, alkollüiçki satan yerler ile örgün eğitim kurumları ve dershaneler, öğrenci yurtlarıve ibadethaneler arasında kapıdan kapıya en az yüz metre mesafenin bulunmasızorunluluğu getirilmesiyle amaçlanan hususun, gençlerin alkol bağımlılığındankorunması ve kamu düzeninin sağlanması olduğu anlaşılmaktadır. Yüz metre mesafeşartını taşımayan bu işletmelerin, malikin birinci ve ikinci dereceden kanhısımları dışındaki kişilere devri yasağının da bu amaca yönelik olduğusöylenebilir. Bu amacın da kamu yararına dönük olduğu açıktır.
Örgün eğitim kurumları ve dershaneler, öğrenci yurtlarının yakınçevrelerinde alkollü içki satan mekânların bulunması, öğrencilerin alkoleerişimlerini kolaylaştırıcı etki yapabileceği gibi alkolü özendirici birfonksiyon da icra edebilir. Örgün eğitim kurumları ve dershaneler, öğrenciyurtları ile alkollü içki satışı yapan mekânlar arasına kapıdan kapıya yüzmetre mesafe şartının getirilmesi, öğrencilerin alkole kolayca erişmelerini engelleyeceğindenalkol bağımlılığıyla mücadelede elverişli bir araç olduğu söylenebilir. Budurumda, eski dönemde alınan ruhsat ve alkol satış belgesinden doğan işletmehakkının, ruhsat sahibi ile onun birinci ve ikinci dereceden kan hısımlarıylasınırlı olarak korunmasının, öngörülen amaç yönünden gerekli bir niteliktaşıdığı anlaşılmaktadır.
İşletme sahibinin, işletmesini birinci ve ikinci dereceden kanhısımları dışındakilere satmak veya herhangi bir suretle devretmek istemesidurumunda, alkollü içki satış ruhsatına sahip olmaktan kaynaklanan avantajdanyararlanamayacağı açıktır. Buna karşılık işletme sahibi, kendi yaşamı boyuncaiçki satış ruhsatlı işletmesinde iktisadi faaliyetini sürdürebilmekte veistediği takdirde bu işletmesini (alkollü içki satış avantajını kaybetmeyecekşekilde) birinci ve ikinci dereceden kan hısımlarından birinedevredebilmektedir. Her iki durumda da işletme sahibi, alkollü içki satışruhsatına sahip olmasının tüm ekonomik avantajlarından yararlanmakta ve buavantajlarında herhangi bir azalma olmamaktadır. Ruhsat sahibinin kendi yaşamıboyunca, burayı işletmek suretiyle içki satış ruhsatına sahip olmanın tümavantajlarından yararlanabildiği gözetildiğinde, kamu yararına dönük amaçlarlagetirildiği anlaşılan yüz metre mesafe şartı nedeniyle, işletmeyi kendisiişletmeyerek birinci ve ikinci dereceden kan hısımları dışındaki üçüncükişilere satmak istemesi durumunda, içki satış ruhsatına sahip olmanınavantajını ekonomik bir değere dönüştürememesinin işletmeciye aşırı bir yük yüklemediğianlaşılmaktadır.
Bu durumda işletme sahibinin mülkiyet hakkına yapılan müdahalede,kamusal yarar ve birey yararı dengesinin gözetildiği ve müdahalenin orantısızolmadığı sonucuna ulaşılmaktadır.
Açıklanan nedenlerle, dava konusu kural Anayasa'nın 13. ve 35.maddelerine aykırı değildir. İptal isteminin reddi gerekir.
Kuralın Anayasa'nın 2., 10. ve 48. maddeleriyle ilgisigörülmemiştir.
Osman Alifeyyaz PAKSÜT, Recep KÖMÜRCÜ ve Engin YILDIRIM bugörüşe katılmamışlardır.
F- Kanun'un 21. Maddesiyle 2942 Sayılı Kanun'un Başlığı İleBirlikte Değiştirilen Geçici 6. Maddesinin Madde Başlığının İncelenmesi
Dava dilekçesinde, idarelerin, kendilerine Anayasa tarafındantanınan kamulaştırma olanak ve yetkilerini Anayasa ve kanunlara uygun birbiçimde kullanmaksızın kişilerin anayasal güvence altındaki taşınmazlarınahaksız müdahalede bulunarak fiilen el koymalarının haksız fiil, bundan kaynaklananzararın da tazminat olarak nitelenmesi gerektiği, nitekim geçici 6. maddeninilk hâlinde madde başlığının "Kamulaştırmasız el koymanedeniyle tazmin" şeklinde düzenlendiği, dava konusu kuralla,geçici 6. maddenin başlığı"Kamulaştırılmaksızın kamu hizmetine ayrılantaşınmazların bedel tespiti" biçiminde değiştirilerek haksız elkoymalardan doğan zararın tazminattan bedel tespitine dönüştürüldüğübelirtilmiş ve kuralın, Anayasa'nın 2., 13., 35., 36. ve 46. maddelerine aykırıolduğu ileri sürülmüştür.
5999 sayılı Kanun'un 1. maddesiyle, 2942 sayılı Kanun'a, "Kamulaştırmasızel koyma sebebiyle tazmin" başlıklı geçici 6. madde eklenmiştir.6487 sayılı Kanun'un 21. maddesiyle, anılan geçici 6. maddenin başlığı "Kamulaştırılmaksızınkamu hizmetine ayrılan taşınmazların bedel tespiti" biçimindedeğiştirilmiştir.
Anayasa Mahkemesinin denetim yetkisinin kapsamına, kanun adıverilen normlar (kurallar) girmektedir. Kanun, Anayasa'nın yetkili kıldığıorgan tarafından yazılı bir şekilde ve bu ad altında tespit edilmiş bulunangenel, sürekli ve soyut hukuk normlarıdır. Norm ise insan davranışınıyönlendirmek amacıyla belirli bir şeyin yapılmasını yasaklayan ya da belirlibir şeyin yapılmasına izin veya yetki veren ve cebirle desteklenmiş iradeaçıklamalarıdır. Dolayısıyla hukuk normları daima emir, yasak, izin veya yetkiiçeren önermelerden oluşur. İnsan davranışını yönlendirmeyi hedeflemeyen, yaniemir vermeyen, yasak koymayan, izin veya yetki vermeyen bir önerme, normatifnitelikte olmadığından hukuk kuralı sayılmaz.
Türk hukukunda ilk kez, İsviçre'den iktibas edilen 1926 tarihliTürk Medeni Kanunu ve Borçlar Kanunu'nda uygulanmaya başlanan maddelere kenarbaşlığı konması usulü, kanunun planını ayrıntılı olarak ortaya koyması, istenenmaddenin hemen bulunmasına imkân sağlaması, ayrıca bazı kanunların kapsadığımaddelerin daha açık olarak anlaşılmasına ve gereksiz tartışma ve tereddütlerinönlenmesine yardımcı olması bakımından büyük fayda sağlamaktadır.
Yasamadan sadır olan işlemlerin norm sayılabilmesi için emir,yasak, izin veya yetki içeren önermelerden oluşması gerekmektedir. Önerme,belli bir doğruluk değeri bulunan ifadeler olup herhangi bir söz dizisininönerme olabilmesi için öncelikle bir anlamının olması gerekir. Türkçe'de, birsöz dizisinin anlamlı olabilmesi için bir yargı bildirmesi, yani yükleme sahipolması gerekmektedir. Madde kenar başlıkları ise yüklemsiz söz dizilerindenibaret olduklarından bir anlamları da yoktur. Anlamı bulunmayan bu sözdizilerinin önerme niteliği bulunmamakta ve dolayısıyla bunlar hukuk normu dasayılmamaktadır. Kanun koyucunun iradesinin ürünü olsalar da hukuk normuniteliğinde olmayan madde kenar başlıklarının iptal davasına konu edilmesimümkün değildir.
Açıklanan nedenlerle, 2942 sayılı Kanun'un, 6487 sayılıKanun'un 21. maddesiyle değiştirilen geçici 6. maddesinin, "Kamulaştırılmaksızınkamu hizmetine ayrılan taşınmazların bedel tespiti" biçimindekimadde başlığına yönelik iptal istemi hakkında karar verilmesine yer olmadığınakarar verilmesi gerekmiştir.
G- Kanun'un 21. Maddesiyle 2942 Sayılı Kanun'un Başlığı ileBirlikte Değiştirilen Geçici 6. Maddesinin Birinci Fıkrasının BirinciCümlesinde Yer Alan ".bedel talep edilmesi halinde bedeltespiti." İbaresi ile Altıncı Fıkrasının Birinci Cümlesinde YerAlan ".bedel tespiti." İbaresinin İncelenmesi
Dava dilekçesinde ve başvuru kararında, taşınmazına Anayasa vekanunlar ile hukukun evrensel ilkelerine aykırı ve haksız olarak el konulankişinin haksız el koymaya karşı zararının giderilmesi için açtığı davanın "tazminatdavası", talep ettiği taşınmaz bedelinin de "tazminat" niteliğindeolduğu, 5999 sayılı Kanun'un 1. maddesiyle 2942 sayılı Kanun'a eklenen geçici6. maddenin ilk hâlinde yer alan kavramların da bu hukuki gerçeğe uygun olarakseçildiği, 6487 sayılı Kanun'un 21. maddesiyle geçici 6. maddede yapılandeğişiklikle, "tazminat" kavramının "bedel"edönüştürülmesi suretiyle kişilerin doğrudan dava açma haklarınınsınırlandırıldığı, bu durumun hukuk devleti ilkesine aykırı olduğu gibimülkiyet hakkının özüne de dokunduğu belirtilerek kuralın, Anayasa'nın 2., 13.,35., 36. ve 46. maddelerine aykırı olduğu ileri sürülmüştür.
6487 sayılı Kanun'un 21. maddesiyle, 2942 sayılı Kanun'a eklenengeçici 6. maddenin dava konusu kuralı da içeren birinci fıkrasında, genelitibarıyla maddenin kapsamı düzenlenmiştir. Buna göre, kamulaştırma işlemleritamamlanmamış veya kamulaştırması hiç yapılmamış olmasına rağmen 9.10.1956 ile4.11.1983 tarihleri arasında fiilen kamu hizmetine ayrılan veya kamu yararınailişkin bir ihtiyaca tahsis edilerek üzerinde tesis yapılan taşınmazlara veyakaynaklara kısmen veya tamamen veyahut irtifak hakkı tesis etmek suretiylemalikin rızası olmaksızın fiili olarak el konulması sebebiyle, mülkiyethakkından doğan talepler, bedel talep edilmesi hâlinde bedel tespiti ve diğerişlemler bu madde hükümlerine göre yapılır.
Maddenin 9.10.1956 ile 4.11.1983 tarihleri arasında meydana gelenkamulaştırmasız el koymaları kapsadığı hususu, fıkranın önceki hâlinde olduğugibi aynen korunmuş; buna karşılık, önceki hâlinden farklı olarak anılanfıkrada yer alan "tazminat" sözcüğü "bedeltespiti" ibaresine dönüştürülmüştür.
Aynı ifade değişikliği, geçici 6. maddenin altıncı fıkrasında dayapılmıştır. Anılan fıkranın, idare ve malik arasında uzlaşma sağlanamadığıtakdirde, uzlaşmazlık tutanağının tanzim edildiği tarihten itibaren üç ayiçinde malik veya idare tarafından tazminat davası açılabilmesini öngörenbirinci cümlesindeki "tazminat" ibaresi "bedel tespiti"biçiminde değiştirilmiştir.
Anayasa'nın 2. maddesinde düzenlenen hukuk devleti ilkesi,idarenin faaliyetlerini yürütürken idare edilenlere verdiği zararlardan sorumlututulmasını gerektirir. Nitekim Anayasa'nın 125. maddesinin son fıkrasında,idarenin her türlü işlem ve eylemlerden doğan zararı ödemekle yükümlü olduğuaçıkça hükme bağlanmıştır.
Hukuk devleti ilkesi, kamulaştırmasız el atma nedeniyle malikinmalvarlığında meydana gelen azalmanın, yani taşınmazın gerçek değerinin tazminedilmesini zorunlu kılmaktadır. Malikin gerçek zararının karşılanmasınıngüvence altına alınması koşuluyla isimlendirmenin anayasal açıdan bir önemibulunmamaktadır. Dolayısıyla, geçici 6. maddenin, 6487 sayılı Kanun'un 21.maddesiyle değişmeden önceki hâlinde yer alan "tazminat"ve "tazminat davası" ibarelerinin "bedel" ve "bedeltespiti" ibarelerine dönüştürülmüş olması, malikin gerçek zararı ödenmekkaydıyla anayasal bir sorun teşkil etmemektedir.
Geçici 6. maddede yer alan tazminat ve tazminat davası ibareleribedel tespiti ve bedel tespiti davası biçiminde değiştirilmiş ise dekamulaştırmasız el koyma nedeniyle ödenecek tutarın belirlenmesine ilişkinolarak herhangi bir değişiklik öngörülmemiş, kuralın önceki hâlinde var olandüzenleme aynen korunmuştur. Bedelin nasıl hesaplanacağı, maddenin ikincifıkrasında açıklanmıştır. Buna göre, kamulaştırmasız el konulan taşınmazınbedeli, 2942 sayılı Kanun'un 11. ve 12. maddelerine göre hesaplanmak suretiyletespit edilecektir. Anılan Kanun'un 11. maddesinde, normal kamulaştırmausulünün uygulanması durumunda taşınmazın bedelinin tespitine ilişkin esaslar;12. maddesinde ise kısmen kamulaştırılan taşınmazın değerinin ne şekilde tespitedileceği düzenlenmektedir. Dolayısıyla kamulaştırmasız el atma sonucu meydanagelen zararın tespitinin, normal kamulaştırmada uygulanan kamulaştırmabedelinin tespitiyle aynı usule tabi olduğu anlaşılmaktadır.
Kamulaştırma Kanunu'nun 11. ve 12. maddelerinde, kamulaştırmabedelinin hesaplanması için öngörülen kriterlerin taşınmazın gerçek bedelinintespitine yönelik olduğu hususunda bir tartışma bulunmamaktadır. Bu itibarla,kamulaştırmasız el atma durumunda belirlenecek tazminatın, taşınmazın fiili elatma tarihindeki gerçek değerini yansıttığı söylenebilir. Bununla birlikte,geçici 6. maddenin ikinci fıkrasında, kamulaştırmasız el koymada,kamulaştırmadan farklı olarak taşınmazın, bedelin tespit edildiği tarihteki niteliklerideğil, fiilen el atılan tarihteki niteliklerinin esas alınması öngörülmüştür.Ancak bu durumun Anayasa'ya uygun olup olmadığı, dava konusu ibaredeğişiklikleriyle ilgili bir sorun olmayıp geçici 6. maddenin ikinci fıkrasındayer alan düzenleme kapsamında değerlendirilmesi gereken bir husustur.
Anayasa'nın 36. maddesinde, hak arama özgürlüğü güvence altınaalınmıştır. Hak arama özgürlüğünün temel unsurlarından biri de mahkemeye erişimhakkıdır. Mahkemeye erişim hakkı, hukuki bir uyuşmazlığın bu konuda karar vermeyetkisine sahip bir mahkeme önüne götürülmesi hakkını da kapsar. Bu hak,devlete, etkili yargısal başvuru yolu oluşturma ödevi yüklemektedir.
2942 sayılı Kanun'un, dava konusu kuralı da içeren geçici 6.maddesinde, haksız fiil niteliği taşıyan kamulaştırmasız el koymalardan doğanzararların tazmini için özel idari ve yargısal başvuru yolu öngörülmüştür.Anılan maddenin altıncı fıkrasına göre, idare ve malik arasında uzlaşmasağlanamadığı takdirde, uzlaşmazlık tutanağının tanzim edildiği tarihtenitibaren üç ay içinde malikin bedel tespiti davası açması mümkündür. Bedeltespiti davası, malikin gerçek zararının tespiti ve tazmini yolunda hükümkurulmasını sağlayacak nitelikte olduğundan bu davanın tazminat yönünden etkilibir hukuk yolu olduğu anlaşılmaktadır. Geçici 6. maddenin birinci fıkrasındayer alan "tazminat" ibaresinin "bedeltespiti" ibaresine dönüştürülmesi, bir isim değişikliğinden ötehiçbir anlamı bulunmayıp "kamulaştırmasız el koyma bedelinin" hesaplanmasındaherhangi bir farklılığa yol açmamaktadır. Dolayısıyla kuralın hak aramahürriyetini sınırlandıran bir yönü bulunmamaktadır.
Mülkiyet hakkı, Anayasa'nın 35. maddesinde bir temel hak olarakgüvence altına alınmış ve bu hakka ancak kamu yararı nedeniyle ve kanunlasınırlama getirilebileceği belirtilmiştir. Kamulaştırmasız el koymanın,Anayasa'nın 35. maddesinde güvenceye bağlanan mülkiyet hakkına bir müdahaleniteliği taşıdığı açıktır. Ancak mülkiyet hakkına müdahalenin yasallığı, kamuyararı amacına dönük olup olmadığı, elverişliliği ve gerekliliği dava konusukural bağlamında tartışma konusu değildir. Zira, dava konusu kural, "kamulaştırmasızel atma bedeline/tazminata" ilişkindir.
Kamulaştırmasız el atma nedeniyle ödenmesi gereken bedel, mülkiyethakkına müdahalenin orantılılığıyla ilgili bir meseledir. Orantılılık,müdahaleyle elde edilen kamusal yarar ile kişinin yüklendiği külfet arasındaadil bir denge kurulmasını gerektirmektedir. Malikin mülkiyet hakkınakamulaştırmasız el atma yoluyla yapılan müdahalede kamunun elde edeceği yararile kişinin yükleneceği külfet arasındaki adil denge, ancak kişiye taşınmazıngerçek bedelinin ödenmesi suretiyle sağlanabilir. Yukarıda açıklandığı üzere,geçici 6. maddeyle, kamulaştırmasız el atılan taşınmazın gerçek değerininmalike ödenmesi öngörüldüğünden ve "tazminat" ibaresinin "bedeltespiti" ibaresine dönüştürülmesi bu esasta herhangi birdeğişikliğe yol açmadığından mülkiyet hakkına yapılan müdahalenin orantısızolmadığı gibi hakkın özünü de zedelemediği sonucuna ulaşılmaktadır.
Açıklanan nedenlerle, dava konusu kurallar Anayasa'nın 2., 13.,35. ve 36. maddelerine aykırı değildir. İptal istemlerinin reddi gerekir.
Kuralın 46. maddesiyle ilgisi görülmemiştir.
Ğ- Kanun'un 21. Maddesiyle 2942 Sayılı Kanun'un Başlığı ileBirlikte Değiştirilen Geçici 6. Maddesinin Birinci Fıkrasının "Bumaddeye göre yapılacak işlemlerde öncelikle uzlaşma usulünün uygulanması davaşartıdır." Biçimindeki Son Cümlesinin İncelenmesi
Dava dilekçesinde ve başvuru kararlarında, taşınmazına Anayasa vekanunlarda öngörülen usuli güvencelere aykırı bir şekilde el konulan malikindava hakkının uzlaşmaya varılamama koşuluna bağlandığı belirtilerek kuralın,Anayasa'nın 2., 13., 35., 36. ve 46. maddelerine aykırı olduğu ilerisürülmüştür.
6216 sayılı Kanun'un 43. maddesine göre, ilgisi nedeniyle davakonusu kural Anayasa'nın 141. maddesi yönünden de incelenmiştir.
2942 sayılı Kanun'un, 6487 sayılı Kanunla yeniden düzenlenengeçici 6. maddesinde, kamulaştırmasız el koymalar nedeniyle mülkiyethakkından doğan talepler ve bedel talep edilmesi hâlinde bedel tespitinin neşekilde yapılacağı düzenlenmektedir. Buna göre, kamulaştırma olmaksızın elkonularak fiilen kamu hizmetinde kullanılan taşınmazlar için bedel talepedilebilecektir. Ancak, kamulaştırmasız el atma bedeli için dava açmadan öncekuralda öngörülen uzlaşma yolunun tüketilmesi gerekmektedir. Uzlaşma, malikinbaşvurusu veya idarenin daveti üzerine başlatılır. Görüşmeler sonucunda uzlaşmasağlanamazsa, uzlaşmazlık tutanağının tanzim edildiği tarihten itibaren üç ayiçerisinde malik veya idare tarafından bedel tespiti davası açılabilir.
Geçici 6. maddenin ilk hâlinde de dava açılmadan önce uzlaşmayoluna başvurulması esası getirilmekle birlikte, dava öncesi tüketilmesizorunlu bir yol olup olmadığı hususunda açık bir ifadenin bulunmaması,uygulamada tereddütlere yol açmıştır. Dava konusu kuralla, bu maddeye göreyapılacak işlemlerde öncelikle uzlaşma usulünün uygulanmasının dava şartı olduğuhükme bağlanarak bu tereddütler giderilmiş ve uzlaşma yolunun dava açılmadanönce tüketilmesi zorunlu bir idari başvuru yolu olduğu hususu kesinliğekavuşturulmuştur.
Anayasa, Türkiye Cumhuriyeti'nin demokratik bir hukuk devletiolduğunu vurgularken, Devlet içinde tüm kamusal yaşam ve yönetimin yargıdenetimine bağlı olmasını amaçlamıştır. Yargı denetimi demokratik hukukdevletinin "olmazsa olmaz" koşuludur. Kişinin uğradığı birhaksızlığa veya zarara karşı kendisini savunabilmesinin ya da maruz kaldığıhaksız bir uygulama veya işleme karşı haklılığını ileri sürüpkanıtlayabilmesinin, zararını giderebilmesinin en etkili ve güvenceli yolu,yargı mercileri önünde dava hakkını kullanabilmesidir. Kişilere yargı mercileriönünde dava hakkı tanınması hak arama özgürlüğünün de bir gereğidir.
Anayasa'nın 36. maddesinde, hak arama özgürlüğü için herhangi birsınırlama nedeni öngörülmemiş olmakla birlikte, bunun hiçbir şekildesınırlandırılması mümkün olmayan mutlak bir hak olduğu söylenemez. Özelsınırlama nedeni öngörülmemiş hakların da hakkın doğasından kaynaklanan bazısınırları bulunduğu kabul edilmektedir. Ayrıca, hakkı düzenleyen maddedeherhangi bir sınırlama nedenine yer verilmemiş olsa da Anayasa'nın başkamaddelerinde yer alan kurallara dayanarak bu hakların sınırlandırılması mümkünolabilir. Dava açma hakkının kapsamına ve kullanımına ilişkin düzenlemelerinhak arama özgürlüğünün doğasından kaynaklanan sınırları ortaya koyan ve hakkınnorm alanını belirleyen kurallar olduğu açıktır. Ancak, bu sınırlamalarAnayasa'nın 13. maddesinde yer alan güvencelere aykırı olamaz.
Anayasa'nın 141. maddesiyle de davaların en az giderle ve mümkünolan süratle sonuçlandırılması görevi yargıya verilmiştir. Bu görevin ağır işyükü altında yerine getirilmesi zorlaştıkça, uyuşmazlıkların çözümü içinalternatif yöntemlerin yaşama geçirilmesi, yargıya ilişkin anayasal kurallarınetkililiğinin sağlanması bakımından gerekli görülebilir. Kanun koyucunun,taraflara görevli ve yetkili mahkemeye başvurmadan önce aralarındaki uyuşmazlığıkısa sürede çözmek üzere kanunla oluşturulan uzlaşma mekanizmalarına başvurmayükümlülüğü getirmesi, bu aşamadan sonra kararı benimsemeyen tarafa yargıyolunun açık tutulması, mekanizmanın oluşumunun ve çalışma yönteminin,uzmanlığın önemi de gözetilerek hukuk devleti ilkeleriyle uyum içindedüzenlenmesi koşuluyla Anayasa'ya aykırı olmaz.
Dava konusu kuralla, idare tarafından usulüne uygun olarak alınmışbir kamulaştırma kararına dayanılmaksızın el konulan taşınmazların malikine,kamulaştırmasız el atma bedeli için dava açmadan önce idare ile uzlaşma yolunabaşvurulması zorunlu kılınmış ve bu yolun tüketilmesi bedel tespiti davasıyönünden "dava şartı" hâline getirilmiştir. Anılan zorunlulukdava hakkının kullanılabilmesi için getirilen bir ön koşuldur. Taraflarınuzlaşamaması durumunda, üç ay içinde dava açabilmeleri mümkün olduğundan anılanön şartın, malikin dava hakkını ölçüsüz bir şekilde kısıtladığı ve dolayısıylahak arama özgürlüğünü kullanılamaz hale getirdiği söylenemez.
Açıklanan nedenlerle, dava konusu kural Anayasa'nın 2., 13., 35.,36. ve 141. maddelerine aykırı değildir. İptal isteminin reddi gerekir.
Kuralın Anayasa'nın 46. maddesiyle ilgisi görülmemiştir.
H- Kanun'un 21. Maddesiyle 2942 Sayılı Kanun'un Başlığı ileBirlikte Değiştirilen Geçici 6. Maddesinin İkinci Fıkrasının Birinci CümlesindeYer Alan ".veya malikin müracaatı." ve ".veyamalikin müracaat." İbareleri ile İkinci Cümlesinde Yer Alan ".veyamalikin müracaat" İbaresinin İncelenmesi
Dava dilekçesinde, maliklerin, anayasal güvence altındaki mülkiyethaklarının konusunu oluşturan taşınmazlarına, Anayasa'da öngörülen usuligüvencelere uymaksızın el koyan idarelerle uzlaşmaya zorlanmasının hukukdevleti ilkesiyle çeliştiği gibi hak arama özgürlüğünün ve mülkiyet hakkınınölçüsüz bir şekilde sınırlanmasına yol açtığı belirtilerek kuralların,Anayasa'nın 2., 13., 35., 36. ve 46. maddelerine aykırı olduğu ilerisürülmüştür.
Yukarıda incelendiği üzere, yeniden düzenlenen geçici 6. maddeylekamulaştırmasız el atmalardan doğan zararlar nedeniyle dava yoluna başvurmadanönce uzlaşma yolunun tüketilmesi zorunluluğu getirilmiş ve bu zorunluluğun davaşartı olduğu vurgulanmıştır.
Uzlaşma sürecinin ne şekilde başlatılacağı hususu da dava konusuibareleri de içeren geçici 6. maddenin ikinci fıkrasında düzenlenmiştir. Bunagöre uzlaşma süreci idare tarafından resen malike yapılacak bir davetlebaşlatılabileceği gibi malikin müracaatıyla da başlatılabilir.
Uzlaşma yolunun dava açılmadan önce tüketilmesi zorunlu birbaşvuru yolu olduğu gözetildiğinde, uzlaşma sürecinin başlatılabilmesi içinmalikin müracaatını öngören dava konusu ibarelerin anılan zorunlulukla sıkı birbağ içinde olduğu anlaşılmaktadır.
6487 sayılı Kanun'un 21. maddesiyle 2942 sayılı Kanun'unbaşlığıyla birlikte değiştirilen 6. maddesinin birinci fıkrasının son cümlesineilişkin yukarıda yapılan açıklamalar aynen bu kural yönünden de geçerli olupilgili bölümde açıklanan nedenlerle dava konusu kural, Anayasa'nın 2., 35. ve36. maddelerine aykırı değildir. İptal isteminin reddi gerekir.
Kuralın Anayasa'nın 13. ve 46. maddeleriyle ilgisi görülmemiştir.
I- Kanun'un 21. Maddesiyle 2942 Sayılı Kanun'un Başlığı ileBirlikte Değiştirilen Geçici 6. Maddesinin İkinci Fıkrasının Birinci CümlesindeYer Alan ".taşınmazın el koyma tarihindeki niteliklerini esasalmak."İbaresinin İncelenmesi
Dava dilekçesinde ve başvuru kararlarında, kamulaştırmasız elatılan taşınmazın değerinin, kamulaştırmasız el atma tarihindeki nitelikleriesas alınarak objektif şekilde ortaya konmasının mümkün olmadığı gibi mümkünolsa dahi taşınmazda meydana gelen nitelik değişikliklerinden malikinyararlanamamasının adil ve hakkaniyete uygun düşmediği, ayrıca bu durumun, kamulaştırmanıntaşınmazın gerçek bedeli üzerinden yapılmasını öngören Anayasa'nın 46.maddesiyle de çeliştiği belirtilerek kuralın, Anayasa'nın Başlangıç'ı ile 2.,11., 35. ve 46. maddelerine aykırı olduğu ileri sürülmüştür.
Dava konusu kural, uzlaşma görüşmelerinde esas alınacak taşınmazıntahmini değerinin ne şekilde belirleneceğini düzenlemektedir. Buna göre,taşınmazın tahmini değeri, 2942 sayılı Kanun'un 8. maddesine göre teşkiledilmiş takdir komisyonu marifetiyle yapılmakta, takdir komisyonu, taşınmazınel koyma tarihindeki niteliklerini esas alarak 2942 sayılı Kanun'un 11. ve 12.maddelerine göre hesaplama yapmak suretiyle tahmini değeri tespit etmekte,tespit edilen değer bildirilmeksizin maliklerin uzlaşma görüşmelerine davetedilmesi öngörülmektedir.
Mülkiyet hakkı, Anayasa'nın 35. maddesinde bir temel hak olarakgüvence altına alınmış ve bu hakka ancak kamu yararı nedeniyle ve kanunlasınırlama getirilebileceği belirtilmektedir. Özel mülkiyetteki bir taşınmazakamu yararı amacıyla ihtiyaç duyulması hâlinde bu taşınmazın kamulaştırılarakkamu hizmetine tahsis edilmesi gerekmektedir. Kamulaştırmanın nasıl ve hangiilkelere göre yapılacağı Anayasa'nın 46. maddesinde ayrıntılı olarakdüzenlenmektedir.
Plansız şehirleşme, idarelerin bütçelerinin kısıtlı olması gibiçeşitli nedenlerle geçmişte kamulaştırma yapılmaksızın bazı taşınmazlar fiilenkamu hizmetine tahsis edilmiştir. Bu şekilde kamulaştırmasız olarak el atılantaşınmazlarla ilgili olarak maliklerin dava açma hakkını yirmi yıllık hakdüşürücü süreye bağlayan 2942 sayılı Kanun'un 38. maddesi 2003 yılında AnayasaMahkemesince iptal edilmiştir (K.T. 10.4.2003, E.2002/112, K.2003/33). Bu iptalkararının geçmişe etkisi konusunda uygulamada ortaya çıkan yorumfarklılıklarını gidermek amacıyla kanun koyucu, 5999 sayılı Kanun'u çıkarmış veanılan Kanun'la 2942 sayılı Kanun'a eklenen geçici 6. maddeyle, 9.10.1956 ile4.11.1983 tarihleri arasında meydana gelen kamulaştırmasız el atmalar nedeniylemaliklerin başvuru yapmasına ve dava açmasına olanak tanımıştır. 6487 sayılıKanunla sözü edilen geçici 6. maddede bazı değişiklikler yapılmış ise demaddenin konuluş gayesinde sapma yaratacak herhangi bir düzenlemeye yerverilmemiş, 5999 sayılı Kanunla maliklere tanınan haklar aynen korunmuştur.
Kuralın, geçici bir nitelik taşıdığı ve geçmişte meydana gelenkamulaştırmasız el atmalardan kaynaklanan hukuksal sorunların tasfiyesiniamaçladığı anlaşılmaktadır. Kamulaştırma olmaksızın el konulan taşınmazlarınniteliğinde meydana gelen değişiklikler kamunun işlemleri sonucundagerçekleşmiş olup bu işlemler dolayısıyla taşınmazın değerinde meydana gelenartış ya da azalmaların malike ödenecek tazminatın hesaplanmasında dikkatealınması, maliklerin haksız kazanç elde etmesine ya da haksız bir şekildezarara uğramasına sebep olabilecektir.
Açıklanan nedenlerle, kamulaştırma olmaksızın el atılantaşınmazların değerinin tespitinde taşınmazın el atma anındaki niteliklerinindikkate alınmasını öngören kural, Anayasa'nın 35. maddesine aykırı değildir.İptal isteminin reddi gerekir.
Kuralın Anayasa'nın Başlangıç'ı ile 2., 11. ve 46. maddeleriyleilgisi görülmemiştir.
İ- Kanun'un 21. Maddesiyle 2942 Sayılı Kanun'un Başlığı ileBirlikte Değiştirilen Geçici 6. Maddesinin Üçüncü Fıkrasının Birinci CümlesindeYer Alan ".bunların mümkün olmaması halinde." İbaresiile Dördüncü Fıkrasının Üçüncü Cümlesinde Yer Alan ".bulunulacakise." İbaresinin İncelenmesi
Dava dilekçesinde, dava konusu kurallarla, uzlaşma aşamasındabedelin nakden ödenmesi seçeneğinin tercih edilebilmesinin, idareye aittaşınmazın trampası, üzerinde sınırlı ayni hak tanınması veya başka bir yerdeimar hakkı kullandırılmasının mümkün olmaması şartına bağlandığı belirtilerekkuralların, Anayasa'nın 11., 35. ve 46. maddelerine aykırı olduğu ileri sürülmüştür.
2942 sayılı Kanun'un geçici 6. maddesinin dava konusu kuralı daiçeren üçüncü fıkrasında, uzlaşmanın; idareye ait taşınmazın trampası, idareyeait taşınmaz üzerinde sınırlı ayni hak tanınması veya imar mevzuatıçerçevesinde başka bir yerde imar hakkı kullandırılması suretiyle veya bunlarınmümkün olmaması hâlinde nakdi bedel üzerinden yapılabileceği düzenlenmektedir.Bu suretle idareye, kamulaştırmasız el koyduğu taşınmaz karşılığında taşınmazbedelini ödeme seçeneği dışında, idareye ait taşınmazla trampa etme, idareyeait taşınmaz üzerinde sınırlı ayni hak tanıma ve imar mevzuatı çerçevesindebaşka bir yerde imar hakkı kullandırma gibi seçenekleri de tercih imkânısağlanmaktadır.
Geçici 6. maddenin dördüncü fıkrasının dava konusu kuralları daiçeren üçüncü cümlesinde, tarafların uzlaşmaya varması hâlinde, üzerindeuzlaşılan hakkın türünü, tanınma şart ve usullerini, nakdi ödemede bulunulacakise miktarını ve ödeme şartları ile taşınmazların tesciline veya terkinine dairmuvafakati de ihtiva eden bir sözleşme akdederek bu sözleşme çerçevesinde işlemyapacakları ve uzlaşma konusu taşınmazların resen tapuya tescil veya terkinedileceği belirtilmiştir. Cümlenin dava konusu edilen "bulunulacakise" ibaresi, tarafların, dört seçenekten biri olan nakdi ödemedebulunma seçeneği üzerinde uzlaşmaları durumunda ödenecek miktarı ve ödemeşartlarını akdedilecek sözleşmede göstermeleri gerektiğine işaret etmektedir.
Malikin, uzlaşma görüşmeleri sırasında idarenin sunacağıteklifleri kabul etmek zorunda olmadığı ve uzlaşma görüşmelerinin başarıyaulaşmaması durumunda bedel tespiti davası açma hakkına sahip bulunduğugözetildiğinde, dava konusu kurallarla idareye tanınan imkânların, uzlaşmagörüşmelerinde nakdi bedel ödeme seçeneğinin yanında pazarlık konusu edilebilecekalternatif seçeneklerden ibaret olduğu anlaşılmaktadır. Zira malik, idarenintrampa, ayni hak tanıma ve imar hakkı kullandırma tekliflerini kabul etmediğitakdirde açacağı davada, mahkemece kurulacak hüküm yalnızca bedel tespitiyleilgili olacaktır.
Dava konusu kurallar, ilk üç seçenekten biri üzerinde uzlaşmanınmümkün olmaması hâlinde dördüncü seçeneğin değerlendirilmesini engellemediğigibi davacıya ilk üç seçenekten birini tercih etme zorunluluğu dayüklememektedir. Malikin kendi rızasıyla, idareye ait taşınmazla trampa etme,idareye ait taşınmaz üzerinde sınırlı ayni hak tanıma veya imar mevzuatıçerçevesinde başka bir yerde imar hakkı kullanma seçeneklerinden birini tercihetmesinin Anayasa'ya aykırı bir yönü bulunmamaktadır.
Açıklanan nedenlerle, dava konusu kurallar Anayasa'nın 35.maddesine aykırı değildir. İptal istemlerinin reddi gerekir.
Kuralların Anayasa'nın 11. ve 46. maddeleriyle ilgisigörülmemiştir.
J- Kanun'un 21. Maddesiyle 2942 Sayılı Kanun'un Başlığı ile BirlikteDeğiştirilen Geçici 6. Maddesinin Beşinci Fıkrasının İncelenmesi
Dava dilekçesinde, Anayasa'nın 46. maddesi uyarınca kamulaştırmabedelinin kural olarak nakden ve peşin olarak ödenmesi gerektiği, büyük enerjive sulama projeleri ile iskan projelerinin gerçekleştirilmesi, kıyılarınkorunması ve turizm amacıyla yapılacak kamulaştırmalarda bedelin taksitleödenmesi mümkün ise de bunun beş yılı geçemeyeceği, bu durumda dahi toprağıdoğrudan doğruya işleten küçük çiftçiye ait olan kamulaştırma bedelinin peşinolarak ödeneceği, taksitlendirme yapılması durumunda veya herhangi bir sebepleödenmemiş kamulaştırma bedellerinde kamu alacakları için öngörülen en yüksekfaizin uygulanması gerektiği, kamulaştırmasız el koymalarda uzlaşılan bedelin,sonraki yıllara sari olacak şekilde taksitle ödenmesini ve taksitli ödemesüresince 3095 sayılı Kanun'a göre ayrıca kanuni faiz ödenmesini öngörenkuralın, anılan Anayasa kurallarına uygun düşmediği gibi hukuk devletiilkesiyle çeliştiği ve mülkiyet hakkının özünü ortadan kaldırdığı belirtilerekkuralın, Anayasa'nın 2., 11., 35. ve 46. maddelerine aykırı olduğu ilerisürülmüştür.
Geçici 6. maddenin beşinci fıkrasında, tarafların nakdi bedelödeme seçeneği üzerinde uzlaşmaları durumunda uzlaşılan bedelin ne şekildeödeneceği ve faiz konusu düzenlenmiştir. Buna göre, uzlaşılan bedelin, bütçeimkânları dâhilinde sonraki yıllara sâri olacak şekilde taksitli olarak daödenebilmesine imkân sağlanmıştır. Ayrıca taksitli ödeme süresince, 4.12.1984tarihli ve 3095 sayılı Kanuni Faiz ve Temerrüt Faizine İlişkin Kanun'a görekanuni faiz ödenmesi öngörülmüştür.
Maddenin dördüncü fıkrasına göre, uzlaşmaya varılması hâlinde,üzerinde uzlaşılan bedelin miktarını ve ödeme şartlarını ihtiva eden birsözleşme akdedilmekte ve bu sözleşme çerçevesinde işlem yapılmasıgerekmektedir. Dolayısıyla uzlaşılan bedelin kaç taksit hâlinde ödeneceği veödenecek faizin miktarı da taraflar arasında akdedilen sözleşmeylebağıtlanmakta ve ödemeler, tarafların iradesinin ürünü olan bu sözleşmeçerçevesinde gerçekleşmektedir.
Yukarıda belirtildiği gibi dava konusu kuralları da içeren geçici6. madde ile 9.10.1956 ile 4.11.1983 tarihleri arasındaki kamulaştırmasız elkoymalar nedeniyle yapılacak tazminat talepleri ve açılacak davalara ilişkinolup geçmişe yönelik bazı mağduriyetlerin giderilmesinin amaçlandığıanlaşılmaktadır. Hükmün gerekçesinde kamulaştırmasız el atılan bütüntaşınmazlarla ilgili tazminat talebinde bulunulması hâlinde idarelerin bütçekaynaklarıyla bu taleplerin karşılanması imkânsız olduğu gibi kamuhizmetlerinin yürütülmesinde de büyük zorluklarla karşılaşılacağıbelirtilmiştir. Kanun koyucu, geçmişe yönelik mağduriyetlerin giderilmesiamacıyla, ödenmesi gereken kamulaştırmasız el koyma bedelinin taraflar arasındauzlaşmayla belirlenmesine yönelik hükümler sevk etmiştir. Bu bedelin taksitlerhâlinde ödenebilmesine imkân tanınmakla birlikte taksitle ödeme durumunda 3095sayılı Kanun'a göre kanuni faiz ödenmesi öngörülerek kamu yararı ile kişihakları arasında makul bir denge kurulmasının amaçlandığı anlaşıldığındankuralda Anayasa'ya aykırı bir yön bulunmamaktadır.
Açıklanan nedenlerle, dava konusu kural Anayasa'nın 2. ve 35.maddelerine aykırı değildir. İptal isteminin reddi gerekir.
Kuralın Anayasa'nın 11. ve 46. maddeleriyle ilgisi görülmemiştir.
K- Kanun'un 21. Maddesiyle 2942 Sayılı Kanun'un Başlığı ileBirlikte Değiştirilen Geçici 6. Maddesinin Altıncı Fıkrasının Son CümlesindeYer Alan "Tescile veya terkine ilişkin hüküm kesin olup." İbaresininİncelenmesi
Dava dilekçesinde, dava konusu kuralla kamulaştırma işlemine karşıidari yargıda dava açma yolunun kapatıldığı belirtilerek kuralın, Anayasa'nın11. ve 125. maddelerine aykırı olduğu ileri sürülmüştür.
6216 sayılı Kanun'un 43. maddesine göre, ilgisi nedeniyle davakonusu kural Anayasa'nın 36. maddesi yönünden de incelenmiştir.
Geçici 6. maddenin altıncı fıkrasının ikinci cümlesinde, davaaçılması hâlinde, fiilen el konulan taşınmazın veya üzerinde tesis edilenirtifak hakkının dava tarihindeki değerinin, ikinci fıkranın birincicümlesindeki esaslara göre mahkemece bu Kanun'un 15. maddesine göre bilirkişiincelemesi yapılmak suretiyle tespit ve taşınmazın veya hakkın idare adınatesciline veya terkinine hükmedileceği kurala bağlanmış; dava konusu kuralı daiçeren üçüncü cümleyle, açılan bedel tespiti davaları sonucunda verilen idareadına tescil veya terkin kararlarına karşı kanun yollarına başvurulamayacağıbelirtilmiş, mahkeme kararının yalnızca bedele ilişkin kısmı aleyhine temyizyoluna gidilebileceği düzenlenmiştir.
Dava konusu kuralı da içeren geçici 6. maddenin altıncı fıkrasıkapsamındaki davanın konusunu, taşınmaz bedelinin tespiti ve taşınmazın idareadına tesciline karar verilmesi hususları oluşturmaktadır. Dava konusu kurallatemyiz yolu kapatılan hüküm ise taşınmazın idare adına tesciline ilişkindir.Kamulaştırma işlemi, fıkra uyarınca açılacak davanın konusunu oluşturmadığıgibi temyiz yolu kapatılan hükmün de kamulaştırma işlemiyle bir ilgisibulunmamaktadır.
Öte yandan adil yargılanma hakkı, her uyuşmazlığın zorunlu olarakiki ya da üç dereceli yargılamaya tabi olmasını gerektirmez. Anayasa'da ikidereceli yargılamayı zorunlu tutan bir kural olmadığı gibi Avrupa İnsan HaklarıSözleşmesi'nin Türkiye'nin taraf olmadığı 7. Protokolü'nün 2. maddesi ileTürkiye'nin taraf olduğu Uluslararası Medeni ve Siyasi Haklar Sözleşmesi'nin14. maddesinin beşinci fıkrasında yalnızca ceza davaları açısından iki dereceliyargılama öngörülmüş, hukuk davaları açısından ise iki dereceli yargılamazorunluluğu getirilmemiştir. Bu nedenle bazı hukuk uyuşmazlıklarının usulekonomisi gibi nedenlerle iki dereceli yargılamaya kapatılması kanun koyucununtakdir yetkisi içinde olup hak arama özgürlüğüne aykırılık oluşturmaz.
Açıklanan nedenlerle, dava konusu kural Anayasa'nın 36. maddesineaykırı değildir. İptal isteminin reddi gerekir.
Kuralın Anayasa'nın 11. ve 125. maddeleriyle ilgisi görülmemiştir.
L- Kanun'un 21. Maddesiyle 2942 Sayılı Kanun'un Başlığı ileBirlikte Değiştirilen Geçici 6. Maddesinin Yedinci Fıkrasının İncelenmesi
1- Anlam ve Kapsam
Dava konusu kuralla, geçici 6. madde kapsamında açılan davalardamahkeme ve icra harçları ile her türlü vekâlet ücretlerinin bedel tespitidavalarında öngörülen şekilde maktu olarak belirlenmesi kurala bağlanmaktadır.Kuralla atıfta bulunulan davalar, 2942 sayılı Kanun'un 10. maddesindedüzenlenen normal kamulaştırma bedelinin tespitine ilişkin davalardır.
492 sayılı Kanun'a ekli ve yargı harçlarını düzenleyen (1) SayılıTarife'nin "Karar ve ilam harcı"nı düzenleyen (III)işaretli bölümünün 1. fıkrasının (a) bendinde, konusu belli bir değerle ilgilibulunan davalarda esas hakkında karar verilmesi hâlinde hüküm altına alınananlaşmazlık konusu değer üzerinden nispi; 2. fıkrasının (a) bendinde ise birincifıkra dışında kalan davalarda verilen esas hakkındaki kararlarda maktu karar veilam harcı alınacağı belirtilmiştir.
Kamulaştırmasız el koyma nedeniyle açılan tazminat davalarınınkonusu parayla ölçülebildiğinden kural olarak bu davalar nispi harca tabidir.2942 sayılı Kanun'un 10. maddesi uyarınca idare tarafından açılan bedel tespitidavası ise daha çok tespit davası niteliğinde olduğundan bu davalarda maktukarar ve ilam harcına hükmedilmektedir.
Dava konusu kuralla, kamulaştırmasız el koyma nedeniyle açılacakbedel tespiti davaları da usulüne uygun kamulaştırmalarda idareler tarafındanaçılan bedel tespiti davalarında olduğu gibi maktu harca tabi kılınmaktadır.Bununla birlikte, 492 sayılı Harçlar Kanunu'nun "harçtanmüstesna işlemler" baslıklı 13/j maddesi uyarınca, genel bütçeyedâhil olan idareler (1) Sayılı Tarife'de düzenlenen yargı harçlarından müstesnaolduklarından kamulaştırma davalarında da genel bütçeye dâhil olan idarelerdenharç alınmamaktadır. Şu hâlde, her iki davada da taraflarından birinin ancakgenel bütçeye dâhil olmayan bir idare olması durumunda idare aleyhine karar veilam harcına hükmedilmesi söz konusu olmaktadır.
1136 sayılı Avukatlık Kanunu'nun 169. maddesinde, "Yargımercilerince karşı tarafa yükletilecek avukatlık ücreti, avukatlık ücrettarifesinde yazılı miktardan az ve üç katından fazla olamaz." hükmüneyer verilmekle, yargı mercilerince hükmedilecek vekâlet ücretinin tespitindeAvukatlık Asgari Ücret Tarifesi'nin (AAÜT) esas alınması öngörülmektedir. AAÜT,1136 sayılı Kanun'un 168. maddesi uyarınca, her yıl Türkiye Barolar BirliğiYönetim Kurulunca hazırlanmakta ve Adalet Bakanlığınca onaylanarak yürürlüğegirmektedir.
Türkiye Barolar Birliğince her yıl hazırlanan ve AdaletBakanlığınca onaylanarak yürürlüğe giren AAÜT'de, konusu para veya parayladeğerlendirilebilen-konusu para olmayan ve parayla değerlendirilemeyen hukukiyardım/dava ayrımı yapılarak avukatlık ücreti tespiti yapılmaktadır. Buna göre,kural olarak konusu para veya parayla değerlendirilebilen işlerde nispi; konusupara olmayan ve parayla değerlendirilemeyen işlerde ise maktu vekâlet ücretiuygulanmaktadır.
Kamulaştırmasız el atma nedeniyle açılan tazminat davalarınınkonusu parayla ölçülebildiğinden, uygulamada bu davalarda nispi vekâletücretine hükmedilmektedir. Buna karşılık, kamulaştırma bedelinin tespiti vetescil davası, bir tespit davası niteliğinde görüldüğünden taraflar lehinemaktu vekâlet ücretine hükmedilmektedir. Yargıtay'ın yerleşik içtihadı da vekilile temsil edilmiş olmaları durumunda davacı idare ve davalı taşınmaz malikiyararına maktu tarifeler üzerinden avukatlık ücretine hükmedilmesi yönündedir.
Dava konusu kuralla, harçlarda olduğu gibi vekâlet ücreti yönündende usulüne uygun kamulaştırmalarda idareler tarafından açılan bedel tespitidavalarına atıf yapılarak kamulaştırmasız el koyma nedeniyle açılacak bedeltespiti davalarında da vekâlet ücretine maktu tutar üzerinden hükmedilmesizorunluluğu getirilmiştir.
2- Anayasa'ya Aykırılık Sorunu
Dava dilekçesinde ve başvuru kararlarında, harç ile vekâletücretinin nispi olarak belirlenmesiyle amaçlanan hususun, kişilerin haksızeylem ve işlemlerden kaçınmalarını sağlamak ve haklı olduğu hâlde mağdur edilenve dava açmak zorunda bırakılan kişinin mağduriyetini gidermek olduğu, oysa kamulaştırmasızel koyma nedeniyle açılacak tazminat davalarında idare aleyhine hükmedilmesigereken harç ve vekâlet ücretinin maktu olarak belirlenmesini öngören kuralın,Anayasa'ya aykırı bir şekilde kişilerin mülkiyetine el atan idareleriödüllendirdiği, bu durumun hukuk devleti ilkesiyle bağdaşmadığı,kamulaştırmasız el atma nedeniyle açılacak tazminat davasının haksız fiildenkaynaklanan tazminat davası niteliğinde olduğu, haksız fiil nedeniyle açılacakdiğer tazminat davalarında nispi vekâlet ücreti ve harca hükmedilirken aynınitelikteki kamulaştırmasız el koyma davasında ise maktu vekâlet ücreti veharca hükmedilmesinin eşitlik ilkesiyle çeliştiği belirtilerek kuralın,Anayasa'nın 2. ve 10. maddelerine aykırı olduğu ileri sürülmüştür.
6216 sayılı Kanun'un 43. maddesine göre, ilgisi nedeniyle davakonusu kural Anayasa'nın 73. maddesi yönünden de incelenmiştir.
Yargılama giderlerinin haksız çıkan taraf üzerinde bırakılması,haksız yere dava açmanın veya dava açılmasına sebebiyet vermenin bir sonucu olupaynı zamanda bir müeyyide niteliği taşımaktadır. Zira, haksız yere dava açanveya dava açılmasına sebebiyet veren kişi, karşı tarafın yaptığı masraflardansorumlu tutulmak suretiyle mali bir külfete katlanmak zorunda bırakılmaktadır.Ancak bu müeyyide, hukuki niteliği itibarıyla bir ceza değil, tazminattır.Diğer bir ifadeyle, yargılama giderinin haksız çıkan taraf üzerindebırakılması, davada haklı çıkan tarafın o dava nedeniyle uğradığı zararın(yaptığı masrafların) tazmini mahiyetindedir.
Hukuk devletinde, bir kimsenin, başka bir kişinin hukuka aykırıişlem ve eylemi nedeniyle uğradığı zararı o kişiden tazmin etmesini sağlayacakhukuksal mekanizmaların oluşturulması gerekir. Bu durum, aynı zamandaAnayasa'nın 36. maddesinde düzenlenen hak arama hürriyeti ve adil yargılanmahakkının da bir gereğidir. Bu anlamda, haksız yere dava açmak zorunda bırakılanveya kendisine karşı haksız yere dava açılan bir kimsenin o dava nedeniyleyaptığı masrafların karşı taraftan tazmini yolunda tedbir alınmasının hukuk devletininbir gereği olduğu söylenebilir.
İstikrar bulmuş Yargıtay ve Danıştay içtihatlarına göre, yargılamasonucunda kısmen dahi olsa tazminata hükmedilmesi durumunda, karar ve ilamharcının tamamından davalı sorumlu olup karar ve ilam harcı yönünden haklılıkoranına göre bir paylaştırma yapılmamakta, ister nispi olsun ister maktu olsunharcın tamamının davalı tarafından ödenmesine karar verilmekte, önceden davacıtarafından peşin olarak yatırılan tutarın da davalıdan alınarak davacıyaverilmesine hükmedilmektedir. Bu durumda, davalı aleyhine hükmedilen karar veilam harcının davacı tarafından yapılmış bir yargılama gideri olarak kabulümümkün değildir. Bu, Devletin harçlandırma yetkisi kapsamında, yargı hizmetisunduğu davalıdan aldığı bir katkı payıdır.
Devletin harç alma yetkisinin dayanağını oluşturan Anayasa'nın 73.maddesinin üçüncü fıkrasında, "Vergi, resim, harç ve benzeri maliyükümlülükler kanunla konulur, değiştirilir veya kaldırılır."denilmiştir. Vergilendirmede genel kural, "kanunla belirlenmiş"konu ve kişilerden vergi, resim ve harç alınmasıdır. Kanunla yapılmasıkoşuluyla bir kamu hizmetinden harç alınması ve harcın hesaplanma ölçüsü ilemiktarının belirlenmesi kanun koyucununtakdirindedir. Devletin vergilendirme yetkisinin sınırı, aynızamanda kişilerin hak ve özgürlüklerinin de sınırını oluşturduğundan buyetkinin keyfiliğe kaçacak biçimde kullanılmaması, Anayasa'nın 2. maddesindedüzenlenmiş olan hukuk devleti ilkesinin gereğidir.
Dava konusu kuraldan önce, kısmen de olsa haksız çıkan idareninödemesi gereken harç nispi tarife üzerinden hesaplanmakta iken dava konusukuralla maktu harca dönüştürülmüştür.
Kanun koyucu, Devletin sunduğu yargı hizmeti karşılığında alınankarar ve ilam harcının miktarını belirlerken davalının eylemindeki hukukaaykırılığın derecesini de göz önünde bulundurarak harcın nispi tarife üzerindenalınmasını öngörebilir. Ancak kanun koyucunun bu şekilde bir tercihte bulunmasıanayasal bir zorunluluk olarak görülemez. Kanun koyucu, başka bazı anayasaldeğerleri göz önünde bulundurarak harcın miktarını daha farklı tayin edebilir.Nitekim, dava konusu kuralı da içinde barındıran geçici 6. maddeyle, yıllardanberi süregelen mülkiyet ihlallerinin giderilmesi ve uyuşmazlıkların çözülmesiamacıyla çeşitli mekanizmalar öngörülmüştür. Bu kapsamda, idarelerin harç yükühafifletilerek mülkiyet hakkı ihlal edilenlere daha fazla tazminat ödenmesininyolu açılmıştır. Kanun koyucu, maliklerin mülkiyet haklarının bir gereği olantazminat haklarını Devletin harç alma hakkından üstün görmüş ve maliklerinhaklarına daha çabuk ulaşması için Devletin alması gereken harçta kısıtlamayagitmiştir. Kaldı ki, merkezi bütçeye dâhil olan idareler bütünüyle harçtanmuaftır. Merkezi bütçeye dâhil olmayan idareler ise geniş anlamda Devletkavramına dâhil olduklarından bu kurum ve kuruluşların ödeyeceği harç daDevlete ait paranın, Devletin bir kurumundan diğer bir kurumuna transferindenöte hiçbir anlam taşımamaktadır.
Vekâlet ücreti yargılama gideri olup bununla, davacı veyadavalının o dava nedeniyle aldıkları hukuki yardım karşılığında avukataödedikleri ücretin telafisi amaçlanmaktadır. Bu nedenle, kendisini avukatlatemsil ettiren kişinin o davada haklı çıkması durumunda, bu kişi lehine vekâletücretine hükmedilmesi gerekmektedir. Haklı çıkan taraf lehine hükmedilecekvekâlet ücretinin miktarı AAÜT'ye göre belirlenmektedir.
AAÜT, 1136 sayılı Kanun'un 168. maddesi uyarınca, Türkiye BarolarBirliği (TBB) Yönetim Kurulunca, baro yönetim kurullarının teklifleri de gözönüne alınmak suretiyle her yılın Ekim ayı sonuna kadar hazırlanarak AdaletBakanlığına gönderilmekte ve Adalet Bakanlığınca onaylanarak yürürlüğe girmektedir.TBB tarafından düzenlenen tarifelerde genellikle avukatlık ücretininhesaplanmasında, konusu para olmayan ve para ile ölçülemeyen davalarda maktutarifenin, konusu para olan veya para ile ölçülebilen davalarda ise nispitarifenin esas alınması öngörülmektedir. Bazı durumlarda ise konusu para olanveya para ile değerlendirilebilen davalarda dahi maktu tarifenin uygulanmasıkararlaştırılabilmektedir. Hangi davalarda nispi, hangilerinde ise maktutarifenin uygulanacağına ilişkin olarak bazı istisnalar dışında kanunlarda birhüküm bulunmamakta olup bu husus TBB'nin takdirine bırakılmıştır. TBB bukonudaki takdirini kullanırken, avukatın sunduğu hukuki yardımın niteliğinidikkate almaktadır.
Dava konusu kuralla, kamulaştırmasız el atmalardan kaynaklananbedel tespiti davalarında da maktu tarife uygulanması zorunluluğugetirilmiştir. Bu suretle kanun koyucu bu davalar yönünden TBB'nin takdiryetkisini sınırlamış ve uygulanacak ücret tarifesinin niteliğini de doğrudankendisi tayin etmiştir. Kamulaştırmasız el koyma nedeniyle açılacak bedeltespiti davalarında uygulanacak avukatlık ücretinin hangi tarife üzerindenhesaplanacağını belirlemek, adalet ve hakkaniyet ilkelerini gözetmek kaydıylakanun koyucunun takdirindedir.
Dava dilekçesinde, kamulaştırmasız el atma nedeniyle açılandavaların maddi sebebine dikkat çekilerek, bu davalarda maktu tarifeuygulanmasının, hukuka açık bir biçimde aykırı davranan idarelerin budavranışının ödüllendirilmesi anlamına geleceği ve bu durumun hukuk devletiilkesine aykırılık oluşturduğu ileri sürülmüştür.
Haksız yere dava açsa veya açılmasına sebebiyet verse bile birkimsenin, karşı tarafın o dava nedeniyle yaptığı masraflardan daha fazla birkülfete katlanmak zorunda bırakılmasının hukuk devleti yönünden bir zorunlulukolduğu savunulamaz. Şüphesiz ki kanun koyucu, haksız çıkan tarafın açıkça kötüniyetli olduğu bazı durumlarda, kötü niyeti cezalandırmak amacıyla, adalet vehakkaniyeti de gözetmek kaydıyla haksız çıkan tarafı, diğer tarafın davasebebiyle yaptığı masraflardan daha fazla bir külfete katlanmak zorunda bırakandüzenlemeler yapabilir. Ancak bu durum kanun koyucunun takdirinde olup hukukdevleti ilkesi yönünden anayasal bir zorunluluğu ifade etmemektedir.
Kanun koyucu, süregelen mülkiyet ihlallerini gidermek,uyuşmazlıkların çözülmesini kolaylaştırmak ve hızlandırmak amacıyla geçici 6.maddeyle çeşitli mekanizmalar öngörmüştür. Dava konusu kuralla, geçici 6. maddekapsamında açılacak davalarda idarelerin vekâlet ücreti yükününhafifletilmesinin amaçlandığı gözetildiğinde, kanun koyucunun takdir yetkisinibu yönde kullanmasında kamu yararı ve hukuk devleti ilkesine aykırılıkgörülmemektedir.
Ayrıca kamulaştırmasız el atma davaları nedeniyle açılan bedeltespiti davaları ile normal kamulaştırma bedelinin tespiti için açılandavaların her ikisinde de taşınmaz bedeli, 2942 sayılı Kanun'un 11. ve 12.maddelerinde belirtilen usule göre tespit edileceğinden, vekâlet ücretiyönünden her iki davanın aynı esaslara tabi kılınmasında adalet ve hakkaniyeteaykırı bir durum da söz konusu değildir.
Anayasa'nın 10. maddesinde belirtilen "kanun önündeeşitlik ilkesi" hukuksal durumları aynı olanlar için sözkonusudur. Bu ilke ile eylemli değil, hukuksal eşitlik öngörülmüştür. Eşitlikilkesinin amacı, aynı durumda bulunan kişilerin kanunlar karşısında aynı işlemebağlı tutulmalarını sağlamak, ayrım yapılmasını ve ayrıcalık tanınmasınıönlemektir. Bu ilkeyle, aynı durumda bulunan kimi kişi ve topluluklara ayrıkurallar uygulanarak kanun karşısında eşitliğin ihlâli yasaklanmıştır. Kanunönünde eşitlik, herkesin her yönden aynı kurallara bağlı tutulacağı anlamınagelmez. Durumlarındaki özellikler, kimi kişiler ya da topluluklar için değişikkuralları ve uygulamaları gerektirebilir. Aynı hukuksal durumlar aynı, ayrıhukuksal durumlar farklı kurallara bağlı tutulursa Anayasa'da öngörülen eşitlikilkesi zedelenmez.
Kamulaştırmasız el atma nedeniyle açılan bedel tespiti davalarıile haksız fiil nedeniyle açılan diğer davaların hukuki sebepleri aynı olsa damaddi sebepleri farklıdır. Kanun koyucu, idarenin, bireylerin taşınmazlarınahaksız el koymasından doğan uyuşmazlıkları tasfiye etmek amacıyla bu davalardaödenecek karar ve ilam harcının maktu tarife üzerinden hesaplanmasınıöngörmüştür. Kanun koyucunun kamu yararını gözeterek, maddi sebebi farklı olankamulaştırmasız el atma davalarında ödenmesi gereken karar ve ilam harcı ilevekâlet ücretinin farklı olarak belirlemesi yolunda düzenleme yapması eşitlikilkesine aykırı görülemez.
Açıklanan nedenlerle, dava konusu kural Anayasa'nın 2., 10. ve 73.maddelerine aykırı değildir. İptal isteminin reddi gerekir.
Celal Mümtaz AKINCI bu görüşe katılmamıştır.
M- Kanun'un 21. Maddesiyle 2942 Sayılı Kanun'un Başlığı ileBirlikte Değiştirilen Geçici 6. Maddesinin Sekizinci Fıkrasının İncelenmesi
Dava dilekçesinde, geçici 6. maddenin beşinci fıkrası içinaçıklanan gerekçelere ek olarak MerkeziYönetim Bütçe ödeneklerinin yüzde onikisinin faiz ödemelerine tahsis edilmesikamu yararı ile kişi hakları arasında makul bir dengeyle açıklanmayaçalışılmazken, yargı kararıyla kesinleşmiş kamulaştırma alacaklarının kamuhizmetlerinin aksatılmamasıyla ilişkilendirilmesi ve kamu yararı ile kişihakları arasında makul bir dengeden söz edilmesinin eşitlik ilkesine uygundüşmediği, ayrıca kuralın mahkeme kararlarının uygulanmasınıgeciktireceği ve etkisiz kılacağı belirtilerek Anayasa'nın 2., 10., 11., 35.,46. ve 138. maddelerine aykırı olduğu ileri sürülmüştür.
Dava konusu kuralda, kamulaştırmasız el koyma bedellerine ilişkinolarak kesinleşen mahkeme kararlarının ne şekilde infaz edileceğidüzenlenmektedir. Buna göre, kesinleşen mahkeme kararlarına istinaden yapılacaködemeler için;
- merkezi yönetim bütçesine dâhil idarelerin yılı bütçelerinde,sermaye giderleri için öngörülen ödeneklerden yüzde ikisi oranında,
- Milli Savunma Bakanlığı, Jandarma Genel Komutanlığı ve SahilGüvenlik Komutanlığının ise bütçelerinin güvenlik ve savunmaya yönelik mal vehizmet alımları ile yapım giderleri için ayrılan ödeneklerinden yüzde ikisioranında,
- belediye ve il özel idareleri ile bağlı idareleri için en sonkesinleşmiş bütçe gelirleri toplamının en az yüzde ikisi oranında,
- diğer idareler için en son kesinleşmiş bütçe giderleritoplamının en az yüzde ikisi oranında,
yılı bütçelerinden pay ayrılması gerekmektedir.
Kuralda ayrıca, kesinleşen alacakların toplam tutarınınayrılan ödeneğin toplam tutarını aşması hâlinde, ödemelerin gelecek yıllaraaktarılacağı, garameten ve taksitlerle gerçekleştirileceği, taksitlendirmedebütçe imkânları ile alacak tutarlarının dikkate alınacağı, taksitli ödemesüresince 3095 sayılı Kanun'a göre ayrıca kanuni faiz ödeneceğibelirtilmektedir. Son cümlede ise kesinleşen mahkeme kararları ile ilgiliolarak idareye nakdi ödeme yerine yeniden uzlaşma teklif etme yetkisitanınmaktadır.
Anayasa'nın 138. maddesinde, mahkemelerin bağımsızlığı düzenlenmişve hiçbir organ, makam, merci veya kişinin yargı yetkisinin kullanılmasındamahkemelere ve hâkimlere emir ve talimat veremeyeceği, genelge gönderemeyeceği,tavsiye ve telkinde bulunamayacağı kuralına yer verilmiştir.
Yukarıda belirtildiği gibi dava konusu kuralı da içeren geçici 6.madde ile 9.10.1956 ile 4.11.1983 tarihleri arasındaki kamulaştırmasız elkoymalar nedeniyle yapılacak tazminat talepleri ve açılacak davalardüzenlenmekte olup geçmişe yönelik bazı mağduriyetlerin giderilmesininamaçlandığı anlaşılmaktadır. Madde gerekçesinde kamulaştırmasız el atılan bütüntaşınmazlarla ilgili tazminat talebinde bulunulması hâlinde idarelerin bütçekaynaklarıyla bu taleplerin karşılanması imkânsız olduğu gibi kamuhizmetlerinin yürütülmesinde de büyük zorluklarla karşılaşılacağıbelirtilmiştir. Geçmişe yönelik mağduriyetleri gidermek üzere, kamuhizmetlerini aksatmayacak şekilde bütçeden belli bir pay ayrılarak ödemelerinbu pay üzerinden yapılmasını ve ayrılan payın talepleri karşılamaması hâlindeödemelerin gelecek yıllara aktarılarak taksitle ve garameten yapılmasınıöngören kuralın kamu yararı ile kişi hakları arasında makul bir denge kurmayıamaçladığı anlaşıldığından Anayasa'ya aykırı bir yön bulunmamaktadır.
Ayrıca, kamusal yönü bulunmayan ve sadece kişisel haklarıilgilendiren davalarda, tarafların uzlaşarak mahkeme hükmünü farklı bir şekildeinfaz etmek suretiyle uyuşmazlığı sonlandırmaları Anayasa'nın 138. maddesineaykırılık oluşturmaz. Bu itibarla, kesinleşen mahkeme kararları ile ilgiliolarak idareye nakdi ödeme yerine yeniden uzlaşma teklif etme yetkisitanınması, mahkeme hükmünün sonuçsuz bırakılması anlamına gelmemektedir. Ziramalik, idarenin teklifini kabul etmek zorunda olmayıp malikin, uzlaşma görüşmelerindeyapılan teklifleri kabul etmemesi durumunda mahkeme hükmüne göre hareketedileceği tabiidir.
Açıklanan nedenlerle, dava konusu kural Anayasa'nın 2., 35. ve138. maddelerine aykırı değildir. İptal isteminin reddi gerekir.
Kuralın Anayasa'nın 10., 11. ve 46. maddeleriyle ilgisigörülmemiştir.
N- Kanun'un 21. Maddesiyle 2942 Sayılı Kanun'un Başlığı ileBirlikte Değiştirilen Geçici 6. Maddesinin Onbirinci Fıkrasının İncelenmesi
Dava dilekçesinde ve başvuru kararında, mahkeme kararıyla kesinleşenkamulaştırma bedelinin tahsilinin mutlak haciz yasağı yoluyla bütünüyleengellenmesinin mülkiyet hakkının ve hak arama hürriyetinin özünü zedelediği,ayrıca haciz yasağının mahkeme kararını uygulanamaz kıldığı, kişilerin meşru veyargı kararıyla kesinleşmiş alacak haklarının kamu hizmetlerinin sürekliliğiile ilişkilendirilerek ödenmemesinin sosyal hukuk devleti ilkesi ile Devletin,"kişilerin ve toplumun refah, huzur ve mutluluğunu sağlamak" göreviylebağdaşmadığı, Devletin faiz borçları ile kamulaştırma borçları arasındahaczedilebilirlik bakımından bu şekilde bir ayrıma gidilmesinin eşitlikilkesini zedelediği belirtilerek kuralın, Anayasa'nın 2., 5., 10., 13., 35.,36. ve 138. maddelerine aykırı olduğu ileri sürülmüştür.
Dava konusu kuralda, kamulaştırmasız el atma nedeniyle ödenecektazminatın tahsili sebebiyle idarelerin mal, hak ve alacaklarınınhaczedilemeyeceği hükmü yer almaktadır.
Kanun'da, 9.10.1956 ile 4.11.1983 tarihleri arasındakikamulaştırmasız el atmalar nedeniyle mahkemelerce hükmedilen tazminatlarıntahsili amacıyla idarelerin bütçelerinden belli bir pay ayrılması ve ödemelerinbu paylar üzerinden yapılması, ayrılan payın hükmedilen tazminat miktarınıkarşılamaması hâlinde ödemelerin gelecek yıllara aktarılarak taksitle vegarameten yapılması öngörülmüştür. Taksitlendirme hâlinde kanuni faiz ödenmeside kurala bağlanmıştır. Yukarıda belirtildiği gibi geçmişe yönelikmağduriyetleri gidermek amacıyla getirilen istisnai nitelikteki bu düzenlemeninamacı, idarelerin yerine getirmekle görevli oldukları kamu hizmetlerininyürütülebilmesi için gerekli olan kaynaklarının korunmasıdır. Toplumsal yaşamınsürekli, düzenli ve sistemli bir şekilde sürdürülebilmesi için zorunlu olankamu hizmetlerinin kesintisiz bir biçimde yürütülmesi, idarelerin belli ayni venakdi varlıklara sahip olmalarına bağlıdır. İdarelerin kamu hizmetlerini yerinegetirmek için ihtiyaç duyduğu malların haczedilmesi hâlinde bu hizmetlerinaksayacağı ya da hiç yerine getirilemeyeceği açıktır.
Her ne kadar dava konusu kural nedeniyle bazı bireyler tazminatalacaklarını daha geç tahsil edebileceklerse de Kanun, bu gecikme için kanunifaiz ödenmesini kurala bağlayarak kamu yararı ile birey hakları arasında makulbir denge kurmaya çalışmıştır. Bu nedenle kamu hizmetlerinin aksatılmadanyerine getirilmesini güvence altına almak amacıyla birey haklarına getirilensınırlamanın ölçüsüz olduğu söylenemez.
Açıklanan nedenlerle, dava konusu kural Anayasa'nın 13. ve 35.maddelerine aykırı değildir. İptal isteminin reddi gerekir.
Kuralın Anayasa'nın 2., 5., 10., 36. ve 138. maddeleriyle ilgisigörülmemiştir.
Serruh KALELİ, Osman Alifeyyaz PAKSÜT, Zehra Ayla PERKTAŞ, RecepKÖMÜRCÜ, Celal Mümtaz AKINCI ve Erdal TERCAN bu görüşe katılmamışlardır.
O- Kanun'un 21. Maddesiyle 2942 Sayılı Kanun'un Başlığı ileBirlikte Değiştirilen Geçici 6. Maddesinin Onikinci Fıkrasının İncelenmesi
1- Anlam ve Kapsam
İmar ve gecekondu mevzuatına aykırı olarak inşa edilmiş ve inşahâlindeki bütün yapılar hakkında uygulanacak işlemleri düzenlemek ve buişlemlere dair müracaat, tespit, değerlendirme, uygulama ve duyuru esaslarınıve ilgili diğer hususları belirlemek amacıyla 2981 sayılı İmar ve GecekonduMevzuatına Aykırı Yapılara Uygulanacak Bazı İşlemler ve 6785 Sayılı İmarKanununun Bir Maddesinin Değiştirilmesi Hakkında Kanun çıkarılmıştır.
Anılan Kanun, imar düzenini bozmayacak nitelikte olan, olduğu gibiya da ıslah edilerek korunmasında milli ekonomi açısından yarar bulunan imarhukukuna aykırı yapıların fiili durumlarının hukukileştirilmesine yönelikdüzenlemeler içermektedir. Bu çerçevede, ıslah imar planlarının yapılmasıöngörülmektedir. Plan yapılırken de fiili durumun mümkün olduğunca korunmasınınesas olduğu belirtilmektedir. İmar uygulamasında, düzenleme ortaklık payıkesintisi yapıldıktan sonra kalan tahsis alanına, düzenleme bölgesindeki imaradalarının imar yapılaşma verilerine dayanılarak belirlenen minimum imarparseli alanlarına tahsisi yapılmaktadır. Parselin zemindeki fiili kullanımsınırları da dikkate alınarak bu parsele verilemeyecek artık kısım komşu(minimum parsel alanından küçük) parsellere, bedele dönüştürülmek suretiyletahsis edilmektedir. Dolayısıyla, 2981 sayılı Kanun'un 10. (c) fıkrasına göreyapılan ıslah imar uygulamasında müstakil imar parselinin verilmesinin mümkünolmadığı durumlarda hissenin bedele dönüştürülmesi söz konusu olabilmektedir.
Kanun'un 18. maddesine göre, bedele dönüştürme işlemine konu olantaşınmazın arsa bedelinin, hak sahiplerinin beyan edeceği değer esas alınarakbelirlenmesi asıldır. Ancak belediye veya valiliklerce gerekli görüldüğütakdirde 2942 sayılı Kanun'a göre bedel tespiti yaptırılır. Beyan edilen bedel,tespit edilen bedelin 2/3'ünden az değilse beyan edilen bedel; şayet beyanedilen bedel, tespit edilen bedelin 2/3'ünden az ise tespit edilen bedel esasalınır.
Bedele dönüştürme işlemiyle alacaklı hâle gelen eski malikin bualacağının güvenceye bağlanması amacıyla, yeni malike tahsis edilen parselüzerinde lehine ipotek tesis edilmektedir. Yetkili idare (belediye ve il özelidareleri) hisse tahsisi yaptıkları kişilerden arsa bedeli tahsil etmekte vehisseleri tahsis edilen kişilere de hisse bedeli ödemektedir.
Uygulamada, hissesi bedele dönüştürülen kişi, bu işlemden haberdarolamayabilmektedir. Tebligatların da usulüne aykırı yapılması durumunda,kişinin bedele dönüştürme işleminden haberdar olması uzun yıllaralabilmektedir. Kişi sonradan haberdar olduğunda veya zamanında haberdar olsabile bedeli düşük bulduğunda, buna karşı bedel artırımı davası açabilmekte vebu davalar adli yargı mercilerince çözümlenerek karara bağlanmaktadır.Yargıtay, bedele dönüştürülen hissenin "dava tarihindeki rayiçdeğeri"nin esas alınarak 2942 sayılı Kanun'un ilgili hükümlerinegöre hisse bedelinin tespit edilmesi gerektiğini kabul etmektedir.
Dava konusu kuralla, 2981 sayılı Kanun hükümlerine göre yapılanimar uygulamalarından doğan ve ipotekle teminat altına alınanlar da dâhil olmaküzere her türlü alacak ve bedellerin, borçlu idarelerce, ipotek veya uygulamatarihinden itibaren 3095 sayılı Kanun'da belirtilen kanuni faiz oranıuygulanmak suretiyle güncellenerek ilgililere ödenmesi öngörülmektedir. Bunagöre, hissenin bedele dönüştürülmesine ilişkin uyuşmazlıklarda, hissenin davatarihindeki rayiç değeri üzerinden ayrıca bir bedel tespiti yapılmayacak,idarece önceden belirlenen bedele 3095 sayılı Kanun uyarınca faiz uygulanmaksuretiyle malike ödenmesi gereken tazminat tespit edilecektir. Bu hesaplamayöntemi, dava safhasındaki uyuşmazlıklara da uygulanacaktır. Ayrıca bu fıkrauyarınca yapılacak ödemeler hakkında da bu madde hükümleri tatbik edilecektir.
2- Anayasa'ya Aykırılık Sorunu
Dava dilekçesinde ve başvuru kararlarında, dava konusu kuralla,2981 sayılı Kanun kapsamında gerçekleştirilen hissenin bedele dönüştürülmesiuygulamasının kamulaştırma hükmünde olduğu ve bedelin, 2942 sayılı Kanunhükümleri uyarınca taşınmazın dava tarihindeki nitelik ve değerinin esasalınarak belirlenmesi gerektiği, bu nedenle hissenin bedele dönüştürülmesiuygulaması kapsamında idare tarafından takdir edilen bedele kanuni faizuygulanmak suretiyle tespit edilen tutarın malike ödenmesini öngören kuralınmalikin mülkiyet hakkının ihlali sonucunu doğurduğu, düzenlemenin, hisseleri2981 sayılı Kanun uyarınca bedele dönüştürme uygulaması kapsamındakamulaştırılan malikler ile doğrudan 2942 sayılı Kanun kapsamında taşınmazlarıkamulaştırılan malikler arasında eşitsizlik yarattığı, 2981 sayılı Kanunhükümlerine göre yapılan imar uygulamalarından doğan her türlü alacak ve bedellerin,borçlu idarelerce, kamu alacakları için öngörülen en yüksek faizin uygulanmasıgerekirken, ipotek veya uygulama tarihinden itibaren 3095 sayılı Kanun'dabelirtilen kanuni faiz oranı uygulanmak suretiyle güncellenerek ödenmesininAnayasa'da düzenlenen kamulaştırma ilkelerine uygun düşmediği gibi hukukdevleti ilkesiyle çeliştiği, ayrıca hükmün, devam eden davalara uygulanması vegeçici 6. maddenin diğer hükümlerinin de bu fıkra kapsamında yapılacaködemelere uygulanmasının öngörülmesinin hukuk güvenliği ve eşitlik ilkeleri ileadil yargılanma hakkını zedelediği belirtilerek kuralın, Anayasa'nın 2., 10.,11., 35., 36., 46. ve 90. maddelerine aykırı olduğu ileri sürülmüştür.
Yukarıda geçici 6. maddenin ikinci fıkrasının birinci cümlesindeyer alan ".taşınmazın el koyma tarihindeki nitelikleri esasalınmak ." ibaresi incelenirken açıklandığı üzere, kamulaştırmaolmaksızın el konulan taşınmazların niteliğinde zamanla meydana gelendeğişiklikler kamunun işlemleri sonucunda gerçekleşmiş olup bu işlemler dolayısıylataşınmazın değerinde meydana gelen artış ya da azalmaların malike ödenecektazminatın hesaplanmasında dikkate alınması, maliklerin haksız kazanç eldeetmesine ya da haksız bir şekilde zarara uğramasına sebep olabilecektir. Bunedenle, ödenecek bedel tespit edilirken idarenin işlemlerinden kaynaklanandeğer artışlarının belli ölçüde hesaba dâhil edilmemesi hakkaniyet ve adaletgereğidir.
Ancak dava konusu kuralda öngörülen hesaplama usulü yukarıdaincelenen kuraldakinden farklıdır. Sözü edilen kural, kamulaştırmasız elkonulan taşınmazın bedelinin tespitinde taşınmazın el koyma tarihindekiniteliklerinin esas alınmasını kurala bağlamakla birlikte, değer tespitiningünümüz rayiçleri üzerinden yapılmasını öngörmektedir. Diğer bir ifadeyle,yukarıda anılan kural uyarınca, kamulaştırmasız el koymalarda ödenmesi gerekenbedel, taşınmazın el atma tarihindeki nitelikleri esas alınarak "güncelrayiçler" üzerinden hesaplanmaktadır. Oysa dava konusu kuralgereğince, bedele dönüştürülen hisse için yeni bir bedel takdiri yapılmamakta,idarenin uygulama tarihinde takdir ettiği bedele 3095 sayılı Kanun uyarıncafaiz uygulanarak ödenmesi gereken tazminat saptanmaktadır.
Öte yandan geçici 6. maddenin ikinci fıkrasının birinci cümlesindeyer alan ".taşınmazın el koyma tarihindeki nitelikleri esasalınmak ." ibaresi uyarınca, taşınmazın el atma tarihindekinitelikleri esas alınsa bile malik, bedel tespit sürecinden tamamendışlanmamış, bedelin uzlaşmayla belirlenmesi sağlanmaya çalışılmıştır. Uzlaşmasürecinde idarece takdir edilen bedelin malik tarafından kabulü zorunlu olmayıpmalikin, teklif edilen bedeli düşük bulması durumunda yargı yoluna başvurmasımümkündür. Bu durumda, taşınmazın bedeli mahkeme tarafından belirlenmektedir.Buna karşılık, dava konusu kuralda yer alan hüküm uyarınca, davacının, idarenindaha önce belirlediği hisse bedelini sorgulaması ve bunu yargı organlarınezdinde tartışma konusu yapması mümkün değildir. İdarenin yıllar öncebelirlediği hisse bedelinin doğru olduğu kabul edilerek, buna sadece faizişletilmek suretiyle tazminat miktarı saptanmaktadır.
Anayasa'nın 35. maddesinde güvenceye bağlanan mülkiyet hakkı,idarenin mülkiyet hakkına yapılan müdahaleler nedeniyle oluşan zararlarıntazminini gerektirir. Bu müdahale taşınmazın mülkiyetine el konulması şeklindegerçekleşmişse zarar, taşınmazın gerçek bedeli ödenmek suretiylekarşılanabilir.
2981 sayılı Kanun'un yürürlüğe girdiği 1984 tarihinden dava konusudüzenlemenin yürürlüğe girdiği tarihe kadar yaklaşık 29 yıl geçmiş olupülkemizde 80'li ve 90'lı yıllardaki enflasyon oranı dikkate alındığında,idarece uygulama tarihinde belirlenen bedelin günümüzde sembolik bir tutaratekabül etmesi büyük bir olasılıktır. Bu durumda, bedele dönüştürülen hisseninuygulama tarihinde takdir edilen değerine her yıl için 3095 sayılı Kanun uyarıncafaiz uygulanmak suretiyle belirlenen hisse bedelinin taşınmazın gerçekkarşılığını ifade etmeyebileceği açıktır. Dolayısıyla hukuka aykırı olarak elkonulan taşınmazın gerçek bedelinin ödenmemesi sonucunu doğuran dava konusukural, Anayasa'nın 35. maddesiyle güvence altına alınan mülkiyet hakkınızedeleyici niteliktedir.
Anayasa'nın 36. maddesinde, hak arama özgürlüğü güvence altınaalınmıştır. Hak arama özgürlüğünün temel unsurlarından biri de mahkemeye erişimhakkıdır. Mahkemeye erişim hakkı, hukuki bir uyuşmazlığın bu konuda karar vermeyetkisine sahip bir mahkeme önüne götürülmesi hakkını da kapsar. Bu hak,devlete, etkili yargısal başvuru yolu oluşturma ödevi yüklemektedir. Davakonusu kural, idarece takdir edilen bedelin uygulama tarihi itibarıyla da doğruolup olmadığının sorgulanmasını ve açılacak davada bunun tartışma konusuyapılmasını engellemektedir. Bu durum, davada taşınmazın gerçek değerinintespitini imkânsız hâle getirdiğinden ve ayrıca davacının başarı şansınızayıflattığından adil yargılanma hakkını ihlal etmektedir.
Açıklanan nedenlerle, dava konusu kural Anayasa'nın 2., 35. ve 36.maddelerine aykırıdır. İptali gerekir.
Kuralın Anayasa'nın 10., 11., 46. ve 90. maddesiyle ilgisigörülmemiştir.
Ö- Kanun'un 21. Maddesiyle 2942 Sayılı Kanun'un Başlığı ileBirlikte Değiştirilen Geçici 6. Maddesinin Onüçüncü Fıkrasının İncelenmesi
1- Anlam ve Kapsam
1956 yılında çıkarılan 6830 sayılı İstimlâk Kanunu'ndakamulaştırmasız el koymaya ilişkin herhangi bir hükme yer verilmemiş, bu konu,16.5.1956 günlü, 1/6 ve 1/7 sayılı iki Yargıtay İçtihadı Birleştirme Kararı ileilk kez esasa bağlanmıştır. Bu içtihatlara göre, usulüne uygun olarak verilmişbir kamulaştırma kararı olmadan ve bedel ödenmeden malikin mülkiyet hakkı sonbulmamakta, malik dilerse her zaman el koyan kamu tüzel kişisi aleyhine elatmanın önlenmesi davası açabilmekte, dilerse mülkiyetin bedelinin tahsilini dedava konusu edebilmekte, talep edilebilecek bedel, taşınmazın dava tarihindekideğeri olup malikin mülkiyet hakkı devam ettiğinden dava zamanaşımınauğramamaktadır.
Ancak Milli Güvenlik Konseyi döneminde çıkarılan 4.11.1983 günlü,2942 sayılı Kanun'un 38. maddesi ile kamulaştırmasız el koyma nedeniyle malikinaçacağı her türlü dava hakkı bir süre sınırlamasına tabi tutulmuştur. Bunagöre, "Kamulaştırma yapılmış, ancak işlemleri tamamlanmamış veyakamulaştırma hiç yapılmamış iken kamu hizmetine ayrılarak veya kamu yararınayönelik bir ihtiyaca tahsis edilerek üzerinde tesis yapılan taşınmaz malınmalik, zilyed veya mirasçılarının bu taşınmaz mal ile ilgili her türlü davahakkı yirmi yıl geçmekle düşer. Bu süre taşınmaz mala elkoyma tarihindenbaşlar."
Anayasa'nın geçici 15. maddesinden dolayı uzun süre bu kuralınAnayasa'ya aykırılığı ileri sürülememiştir. Ancak Ekim 2001 tarihli Anayasadeğişikliklerinden sonra bu hüküm itiraz yoluyla Anayasa Mahkemesinegötürülmüş, Anayasa Mahkemesi hükmü Anayasa'ya aykırı bularak iptal etmiştir(K.T. 10.4.2003, E.2002/112, K.2003/33).
Bu iptal kararının 4.11.2003 tarihli Resmi Gazete'de yayımlanıpyürürlüğe girmesinden sonra eski tarihli kamulaştırmasız el koymalarla ilgiliolarak iki farklı yorum ve uygulama ortaya çıkmıştır. İlk yoruma göre AnayasaMahkemesi kararları geriye yürümeyeceğinden iptal kararının yürürlüğe girdiğitarihe kadar yirmi yıllık hak düşürücü süre geçerli olup kamulaştırmasız el koymadanitibaren yirmi yıl içinde dava açılmamışsa artık Anayasa Mahkemesi kararındansonra da dava açılamayacaktır. İkinci görüşe göre ise AnayasaMahkemesinin iptal kararı ile yirmi yıllık hak düşürücü süre ortadankaldırıldığı için kamulaştırmasız el koyma sebebiyle her zaman davaaçılabilecektir.
Bu içtihat ayrılığı sebebiyle ortaya çıkan uygulamafarklılıklarını ortadan kaldırmak ve idarenin kamulaştırmasız el koymasıyoluyla mülkiyet hakkı ortadan kaldırılan vatandaşların haklarını korumakamacıyla kanun koyucu 5999 sayılı Kanun'u çıkarmıştır. Kanun koyucu, AnayasaMahkemesinin söz konusu iptal kararının yürürlüğe girdiği tarihten sonra veönceki yirmi yıl içinde taşınmazlarına kamulaştırmasız el konulanların davaaçmalarının önünde herhangi bir engel bulunmadığı gerekçesiyle Kanun'unkapsamını 4.11.1983 tarihinden önce meydana gelen kamulaştırmasız el atmalarolarak belirlemiştir. Aynı şekilde 31.8.1956 günlü, 6830 sayılı Kanun'unyürürlüğe girdiği 9.10.1956 tarihinden önceki ihtilafların tasfiyesi amacıyla5.1.1961 günlü, 221 sayılı Kanun'un çıkarıldığı gözetilerek, 221 sayılı Kanun'atabi olan 9.10.1956 tarihinden önceki fiili el koymalar da Kanun'un kapsamıdışında tutulmuştur.
5999 sayılı Kanun'un gerekçesinde, bu dönemde ne kadar taşınmazakamulaştırmasız olarak el konulduğunun tam olarak bilinememesi ve butaşınmazların ancak maliklerin talebiyle ortaya çıkacak olması nedeniyle,taleplerin çok yoğun olması hâlinde kamu idarelerinin tazminat ödeme konusundazor durumda kalmalarını önlemek amacıyla bu şekildeki taleplerin karşılanmasıve tazminatların ödenmesi için bazı özel düzenlemelere yer verildiğibelirtilmiştir. Bu doğrultuda, 2942 sayılı Kanun'a eklenen geçici 6. maddeyle,9.10.1956 ile 4.11.2003 tarihleri arasında gerçekleşen fiili el atmalarauygulanmak üzere birtakım özel hükümler sevk edilmiştir.
Daha sonra 13.2.2011 günlü, 6111 sayılı Bazı Alacakların YenidenYapılandırılması ile Sosyal Sigortalar ve Genel Sağlık Sigortası Kanunu veDiğer Bazı Kanun ve Kanun Hükmünde Kararnamelerde Değişiklik Yapılması HakkındaKanun'un geçici 2. maddesi ile 2942 sayılı Kanun'un geçici 6. maddesinin 6111sayılı Kanun'un yürürlüğe girdiği tarihten itibaren onbeş yıl süreyle geçerli olmaküzere 4.11.1983 tarihinden sonraki kamulaştırmasız el koyma işlemlerine deuygulanması öngörülmüştür.
Anayasa Mahkemesinin 1.11.2012 günlü, E.2010/83, K.2012/169 sayılıkararıyla, geçici 6. maddenin, 6111 sayılı Kanun'un yürürlüğe girdiği tarihtenitibaren onbeş yıl süreyle geçerli olmak üzere 4.11.1983 tarihinden sonrakikamulaştırmasız el koyma işlemlerine de uygulanmasına olanak tanıyan 6111sayılı Kanun'un geçici 2. maddesi iptal edilmiş ve iptal kararında, "Geçmişeyönelik bazı mağduriyetlerin giderilmesi amacıyla çıkarılan ve istisnai niteliktaşıyan Geçici 6. maddedeki malik aleyhine hükümlerin geleceğe yönelik olarakuygulanması halinde kamulaştırma için Anayasa ve Kanun'da öngörülen bütüngüvenceler etkisiz kalabilecektir. Kuralla, Kanunun yürürlüğe girdiği tarihtenitibaren 15 yıl boyunca 2026 yılına kadar idarelerin özel mülkiyetekamulaştırmasız el atma yoluyla müdahalesine yol açılmaktadır. Böylece idarelerkamulaştırma yapmak yerine, hukuka aykırı olarak el atmak suretiyletaşınmazları elde edebileceklerdir. Böyle bir durumda devletin hukuka bağlılığıilkesi zedeleneceği gibi bireyler açısından hukuki güvenlik ve öngörülebilirlikde ortadan kalkacaktır. Bir hukuk devletinde kanunların hukuka aykırıuygulamaları teşvik etmesi kabul edilemez."denilmiştir.
Anayasa Mahkemesinin anılan kararından sonra, 6487 sayılı Kanunla,2942 sayılı Kanun'un geçici 6. maddesi yeni baştan düzenlenmiş, maddenin yenihâlinde, önceki hükümler bazı ibare değişiklikleriyle aynen korunmuş, bununyanında birtakım yeni hükümler de yer almıştır.
2942 sayılı Kanun'un 6487 sayılı Kanun'un 21. maddesiyledeğiştirilen geçici 6. maddesinin dava konusu onüçüncü fıkrasıyla, 4.11.1983tarihinden bu fıkranın yürürlüğe girdiği tarihe (11.6.2013) kadar gerçekleşenkamulaştırmasız el atmalar da madde kapsamına alınmış ve maddede yer verilenbazı hükümlerin bu taşınmazlar hakkında da uygulanması öngörülmüştür. Bunagöre, 4.11.1983 ile 11.6.2013 tarihleri arasında kamulaştırma işlemleritamamlanmamış veya kamulaştırması hiç yapılmamış olmasına rağmen fiilen kamuhizmetine ayrılan veya kamu yararına ilişkin bir ihtiyaca tahsis edilereküzerinde tesis yapılan taşınmazların idare tarafından kamulaştırılması hâlindekamulaştırma bedeli, idarelerce bu maddenin sekizinci fıkrasına göre bütçelerdenayrılacak paydan ve aynı fıkrada belirtilen usule göre ödenir ve işlem yapılır.Bu kapsamdaki kamulaştırmasız el atmalar nedeniyle açılacak davalarda damahkemelerce malikleri lehine hükmedilen tazminat ile bu davalara ilişkinmahkeme ve icra vekâlet ücretleri de aynı usule göre ödenir.
Ayrıca, bu alacaklar için, bu madde uyarınca ödenecek olan bedelintahsili sebebiyle idarelerin mal, hak ve alacakları için haciz yasağı öngörenonbirinci fıkra hükmünün; bu fıkra kapsamında kalan taşınmazlar hakkında açılanher türlü davalarda ise mahkeme ve icra harçları ile her türlü vekâletücretinin maktu olarak tespit edilmesini öngören yedinci fıkra hükmününuygulanması öngörülmüştür.
Fıkranın son cümlesiyle bu fıkra hükmünün, fıkra kapsamında kalantaşınmazlar hakkında açılan ve kesinleşmeyen davalarda da uygulanması kuralabağlanmıştır. Buna göre, 4.11.1983 ile 11.6.2013 tarihleri arasında gerçekleşenkamulaştırmasız el atmalar nedeniyle 11.6.2013 tarihinden önce açılan ve henüzkesinleşmeyen davalarda da geçici 6. maddenin, hükmedilen tazminat ile budavalara ilişkin mahkeme ve icra vekâlet ücretlerinin ödenmesiyle ilgilikuralları ile haczedilmezlik yasağı ve mahkeme ve icra harçları ile her türlüvekalet ücretinin maktu olarak tespit edilmesini öngören kurallarınınuygulanması gerekmektedir.
2- Anayasa'ya Aykırılık Sorunu
Dava dilekçesinde ve başvuru kararında, dava konusu kuralın,Anayasa Mahkemesinin 30.11.2012 günlü, E.2010/83 ve K.2012/169 sayılı kararıylaiptal edilen 6111 sayılı Kanun'un geçici 2. maddesiyle aynı içerikte olduğu,geçici 6. maddeyle 4.11.1983 tarihinden önceki ve 9.10.1956 tarihinden sonrakikamulaştırmasız el atma eylemlerinden kaynaklanan hukuki sorunların çözülmesiamacıyla normal kamulaştırma usulünden sapan ve Anayasa'nın 46. maddesindebelirtilen güvencelere aykırılık teşkil eden bazı hükümlere yer verilmiş ise demalik aleyhine sonuç doğuracak bu hükümlerin 4.11.1983 tarihinden sonragerçekleşen kamulaştırmasız el koymalara yaygınlaştırıp olağanlaştırılmasınınhukuk devleti ilkesiyle uyarlı olmadığı, ayrıca dava konusu kuralın, mülkiyethakkı, hak arama özgürlüğü ve kesin hükmün dokunulmazlığı ilkelerini de ihlalettiği belirtilerek kuralın, Anayasa'nın 2., 35., 36., 46., 138. ve 153.maddelerine aykırı olduğu ileri sürülmüştür.
Yukarıda detaylı olarak açıklandığı üzere, Anayasa Mahkemesinin10.4.2003 günlü, E.2002/112 ve K.2003/33 sayılı kararı üzerine ortaya çıkaniçtihat farklılığının giderilmesi ve idarenin kamulaştırmasız el koymasıyoluyla mağdur edilen vatandaşların haklarının korunması amacıyla 5999 Kanun'la2942 sayılı Kanun'a eklenen geçici 6. maddede, taleplerin çok yoğun olmasıhalinde kamu idarelerinin tazminat ödeme konusunda zor durumda kalabileceklerigözönünde bulundurularak bu şekildeki taleplerin karşılanabilmesi vetazminatların ödenebilmesi için bazı özel düzenlemelere yer verilmiştir.
Dava konusu kuralla, 4.11.1983 tarihinden bu fıkranın yürürlüğegirdiği tarihe (11.6.2013) kadar gerçekleşen kamulaştırmasız el atmalar damadde kapsamına alınmış ve maddede yer verilen bazı hükümlerin bu taşınmazlarhakkında da uygulanması öngörülmüştür.
Geçici 6. maddede öngörülen hükümler, Anayasa Mahkemesince iptaledilen 2942 sayılı Kanun'un 38. maddesinin uygulandığı 9.10.1956 ilâ 4.11.1983tarihlerini kapsayan dönemde oluşan bazı mağduriyetlerin giderilmesi amacıylaçıkarılmıştır. Ancak kanun koyucu, bu mağduriyetlerin bir anda giderilmesininbütçeye ölçüsüz bir yük getirerek kamusal hizmetlerinin aksamasına nedenolacağını göz önünde bulundurarak münhasıran bu tarihleri kapsayan dönemdekamulaştırmasız el atılan taşınmaz bedellerinin ödenmesine ilişkin istisnaibazı hükümlere yer vermiştir. Geçmişe yönelik mağduriyetlerin giderilmesi ve odönemden kaynaklanan ihtilafların tasfiyesi amacındaki üstün kamusal yarardikkate alındığında, maliklerin de haklarının yeteri derecede gözetilmesikaydıyla bu dönemle sınırlı olarak uygulanmak üzere bir takım istisnaidüzenlemelerin yapılması mümkündür. Nitekim, geçici 6. maddede, belirlenenbedelin ödenmesinde ödenek sınırlaması getirilmesi, borcun taksitler halindeödenmesine imkan tanınması, haczedilmezlik yasağı öngörülmesi gibi malikaleyhine bir takım hükümlere yer verilmiş ise de belirlenen bedelin taksitlerhalinde ödenmesi durumunda 3095 sayılı Kanun uyarınca kanuni faiz ödenmesiöngörülerek malikin gecikmeden kaynaklanan zararları karşılanmak suretiylekamusal yarar ile malikin kişisel yararı arasında makul bir denge kurulmuştur.
Ancak, 9.10.1956 ilâ 4.11.1983 tarihlerini kapsayan dönemde oluşanmağduriyetlerin giderilmesi amacıyla getirilen ve malikler aleyhine birtakımhükümler içeren bu istisnai düzenlemenin 4.11.1983 tarihinden sonraki dönemiçin de uygulanmasının haklı bir temeli bulunmamaktadır. Anayasa Mahkemesinceiptal edilen 2942 sayılı Kanun'un 38. maddesinin doğurduğu ağır mağduriyetlerinbir anda giderilmesinin bütçeye getireceği ölçüsüz yük nedeniyle kamuhizmetlerinde meydana gelebilecek aksamalar dikkate alınarak o dönemle sınırlıolarak makul karşılanabilen bu istisnai hükümlerin sonraki dönemlere deuygulanması öngörülerek olağanlaştırılması, hukuk güvenliğini zedelemekte veAnayasa'nın 35. maddesinde güvenceye bağlanan mülkiyet hakkının ihlali sonucunudoğurmaktadır.
Açıklanan nedenlerle, dava konusu kural Anayasa'nın 2. ve 35.maddelerine aykırıdır. İptali gerekir.
Kuralın Anayasa'nın 36., 46., 138. ve 153. maddeleriyle ilgisigörülmemiştir.
P- Kanun'un 22. Maddesiyle 2942 Sayılı Kanun'a Eklenen Geçici 7.Maddenin İncelenmesi
1- Anlam ve Kapsam
Gerek mülga 6830 sayılı Kanun'a gerekse 2942 sayılı Kanun'un 4650sayılı Kanunla yapılan değişikliklerden önceki hâline göre, kamulaştırılantaşınmazın mülkiyetinin idareye geçtiği tarih, kamulaştırmanın idari safhasınıntamamlandığı gündür. Kamulaştırmanın idari safhasının tamamlanması,kamulaştırma kararının kesinleşmesiyle gerçekleşmektedir. Kamulaştırmakararının kesinleşmesi de işlemin davacıya tebliğinden itibaren otuz gün içindeidari yargıda dava açılmaması veya dava açılmış ise dava sonucu verilen davanınreddine ilişkin kararın kesinleşmesiyle sağlanmaktadır.
2942 sayılı Kanun'un mülga 16. maddesi ile mülga 6830 sayılıKanun'un 16. maddesi, kamulaştırma işlemine karşı dava açıldığı hâllerdezorunluluk bulunması kaydıyla, idareye, karardan önce taşınmaza el koymaolanağı sağlamaktadır. Buna göre, kamulaştırılan taşınmaz mala hemen elkonulmasına idarece zorunluluk görüldüğü hâllerde, kamulaştırma işlemine karşıaçılan davada mahkeme kararının sonucu beklenmeksizin, taşınmazın idare adınatesciline karar verilmesi mahkemeden istenebilmektedir. Bu amaçlakamulaştırmaya konu olan taşınmazın mahkemece idare adına tescil edilebilmesiiçin, kamulaştırma işleminin davalı mal sahibine tebliğ edilmesi ve taşınmaz malakıymet takdir komisyonunca takdir edilen bedelin tamamının malik adına bankayayatırılması gerekmektedir.
Yine gerek mülga 6830 sayılı Kanun'un 17. maddesi gerekse 2942sayılı Kanun'un mülga 17. maddesiyle, kamulaştırma işleminin idari safhasınıntamamlanmasından sonra malik tarafından ferağ verilmemesi durumunda idareninmahkemeye başvurarak tescil davası açma olanağı getirilmiştir. Mahkeme ikitarafı derhal davet etmekte ve taraflar gelmese dahi gıyaplarında belgeleriincelemek suretiyle idare adına tescile karar vermektedir. İlgili maddeleregöre taşınmazın idare adına tescil edilebilmesi için kamulaştırma işlemininusulüne uygun olarak tebliğ edilerek kesinleştirilmiş olması ve kamulaştırmabedelinin mal sahibi adına bankaya yatırılmış bulunması gerekmektedir.
Yargıtay, usulüne uygun olarak tebliğ edilmemiş kamulaştırmaişlemlerinde taşınmaz mülkiyetinin idareye geçmediğini, bu durumda idarecetaşınmaza el konulsa ve 2942 sayılı Kanun'un mülga 16. ve 17. maddeleri ilemülga 6830 sayılı Kanun'un 16. ve 17. maddeleri uyarınca mahkeme kararıylaidare adına tescil edilse dahi bunun kamulaştırmasız el atma hükmünde olduğunukabul etmekte ve kamulaştırmasız el atma nedeniyle açılan tazminat davalarınısüre sınırı olmaksızın incelemektedir.
Uygulamada, idarelerin tebligata ve kamulaştırma bedelinin bankayayatırıldığına dair arşiv belgelerini imha etmiş olmaları nedeniyle ispatsorunlarıyla karşılaşılabilmekte ve bu durum, ikinci kez kamulaştırma bedeliödenmesine yol açabilmektedir.
Kanun koyucu, mülga 6830 sayılı Kanun'un 16. ve 17. maddeleri ile2942 sayılı Kanun'un mülga 16. ve 17. maddeleri uyarınca mahkemelerce idareadına tescil kararı verilen kamulaştırmalarda, kamulaştırma bedelinin peşinolarak hak sahiplerine ödendiği veya hak sahipleri adına bankaya bloke edildiğihususunu dikkate alarak, idarelerin, ispat yükünden kaynaklanan sorunlarnedeniyle ikinci kez kamulaştırma bedeli ödemelerini engellemek amacıyla davakonusu kuralda yer alan düzenlemeyi ihdas etmiştir.
Bu amaçla, mülga 6830 sayılı Kanun'un 16. ve 17. maddeleri ile2942 sayılı Kanun'un mülga 16. ve 17. maddeleri uyarınca mahkemelerce idareadına tescil kararı verilen kamulaştırmalarda tebligatlar ve diğer kamulaştırmaişlemlerinin tamamlanmış sayılması öngörülmüş; bu kamulaştırma işlemlerisebebiyle hiçbir hak ve alacak talebinde bulunulamayacağı, kamulaştırmaya veyabedeline karşı itiraz davaları açılamayacağı belirtilmiş; açılmış ve devam edendavaların bu madde hükmü uygulanarak sonuçlandırılacağı ifade edilmiştir.
2- Anayasa'ya Aykırılık Sorunu
Dava dilekçesinde ve başvuru kararlarında, gerçekte hiç veyausulüne uygun yapılmamış tebligat ve kamulaştırmaları usulüne uygun yapılmışsayan, usulüne uygun olmayan işlemlerle şeklen mülkiyet hakkı elinden alınankişilerin bu usulsüz işlemlere karşı yargı yoluna başvurmalarını engelleyen,açılmış davaları yok sayan düzenlemenin, kişilerin hukuk güvenliğini ortadankaldırdığı ve mülkiyet hakkına yapılan ölçüsüz bir müdahale niteliğinde olduğu,ayrıca hak arama özgürlüğünü meşru bir nedene dayanmadan ölçüsüzcesınırlandırdığı belirtilerek kuralın, Anayasa'nın 2., 13., 35. ve 36.maddelerine aykırı olduğu ileri sürülmüştür.
Tebligat, yetkili makamlarca birtakım hukuki işlemlerin, buişlemin hukuki sonuçlarından etkilenmeleri amaçlanan kişilere kanuna uygun şekildebildirimi ve bu bildirimin usulüne uygun olarak yapıldığının belgelendirilmesiişlemidir. Usulüne uygun işlemlerin kendilerine bağlanan hukuki sonuçlarıdoğurabilmesi için muhatabına bildirilmesi gerekir. Usulüne uygun olarakyapılan tebligat, Anayasa'da güvence altına alınmış olan iddia ve savunmahakkının tam olarak kullanılabilmesinin ve bireylere tanınan hak aramahürriyetinin önemli güvencelerinden biridir.
4650 sayılı Kanun'dan önceki kamulaştırma mevzuatına göretebligatın yapılıp yapılmaması, dava açma süreleri ve dolayısıyla adaleteerişim hakkının kullanılabilmesi için hayati bir öneme sahiptir. Kural olarakkamulaştırma işlemi usulüne uygun olarak tebliğ edilmeden dava açmak içinzorunlu olan otuz günlük hak düşürücü sürenin malik açısından işlemeyebaşlaması mümkün değildir.
Dava konusu maddenin birinci cümlesinde, mülga 6830 sayılıKanun'un 16. ve 17. maddeleri ile 2942 sayılı Kanun'un mülga 16. ve 17.maddeleri uyarınca mahkemelerce idare adına tescil kararı verilenkamulaştırmalarda, geçmişte usulüne aykırı olarak yapılmış olan tebligatlargeçerli sayılarak kamulaştırma işlemleri tamamlanmış kabul edilmektedir.Usulsüz olarak gerçekleştirilen kamulaştırma tebligatları geçerli kabuledilerek kamulaştırma işlemlerinin tamamlanmış sayılmasının, kamulaştırmaişlemine ve bedele karşı açılacak davalar için öngörülen otuz günlük hakdüşürücü sürenin geçirilmesi sonucunu doğuracağı açıktır.
Yargıtayın yerleşik içtihadı, geçersiz tebligata istinaden idareadına yapılan tescillerin yolsuz ve bu durumda idarenin taşınmaza el koymasınında fiili el atma hükmünde olduğu yönünde olup bu içtihat uyarınca malikinkamulaştırmasız el atma nedeniyle herhangi bir süre sınırlamasına tabiolmaksızın tazminat davası açması mümkündür. Maddenin ikinci cümlesinde, bukamulaştırma işlemleri sebebiyle hiçbir hak ve alacak talebindebulunulamayacağı, kamulaştırmaya veya bedeline karşı itiraz davalarıaçılamayacağı açıkça belirtilmek suretiyle birinci cümleyle oluşturulan hukukidurum teyit edilmenin yanında, kamulaştırmasız el atma nedeniyle açılabilecektazminat davalarının da önü kapatılmıştır.
Ayrıca ikinci cümlenin devamında, açılmış ve devam eden davalarınbu madde hükmü uygulanarak sonuçlandırılacağı belirtilerek geçici 7. maddehükmünün, maddenin yürürlüğe girdiği tarihten önce açılmış ve derdest olandavalara da uygulanması sağlanmıştır. Kuralın önceki bölümleriyle, kamulaştırmaişlemine karşı iptal davası, bedel için de bedel artırımı veya tazminat davasıaçılamayacağı öngörüldüğünden bu bölümün kanunun yürürlüğe girdiği tarihteaçılmış olan davalarda da uygulanması, bu davaların esasının incelenmeksizinusulden reddedilmesi sonucunu doğurmaktadır.
Kuralın gerekçesinde, 6830 sayılı Kanun'un 16. ve 17. maddeleriile 2942 sayılı Kanun'un mülga 16. ve 17. maddeleri uyarınca mahkemelerce idareadına tescil kararı verilen kamulaştırmalarda, kamulaştırma bedelinin peşinolarak hak sahiplerine ödendiği veya hak sahipleri adına bankaya bloke edildiğibelirtilmiştir.
Sözü edilen kurallar uyarınca yapılan kamulaştırma işlemlerindekıymet takdir komisyonunca takdir edilen kamulaştırma bedeli malik adınabankaya bloke edilmiş olsa da bazı durumlarda, malike yapılan tebligatınusulsüz olması gibi malikten kaynaklanmayan ve malike kusur izafe edilmesi demümkün olmayan sebeplerle, malikin kamulaştırma işlemlerinden ve kamulaştırmabedelinin bankaya yatırıldığından haberdar olamaması mümkündür. Bu durumda,geçmişte malikten kaynaklanmayan sebeplerle usulsüz olarak yapılan tebligatlargeçerli kabul edilerek kamulaştırma işlemlerinin tamamlanmış sayılmasısuretiyle malikin mülkiyet hakkından kaynaklanan davaları açma imkânınınortadan kaldırılması ve açılan davaların da esası incelenmeksizin usuldenreddedilmesinin öngörülmesi, hak arama özgürlüğüyle bağdaşmadığı gibi hukukgüvenliği ilkesini ve malikin mülkiyet hakkını zedelemektedir.
Açıklanan nedenlerle, dava konusu kural Anayasa'nın 2., 13., 35.ve 36. maddelerine aykırıdır. İptali gerekir.
VI- YÜRÜRLÜĞÜN DURDURULMASI İSTEMİ
24.5.2013 günlü, 6487 sayılı Bazı Kanunlar ile 375 Sayılı KanunHükmünde Kararnamede Değişiklik Yapılması Hakkında Kanunu'nun;
A- 21. maddesiyle, 4.11.1983 günlü, 2942 sayılı KamulaştırmaKanunu'nun başlığı ile birlikte değiştirilen geçici 6. maddesinin onikinci veonüçüncü fıkralarına yönelik yürürlüğün durdurulması istemlerinin, koşullarıoluşmadığından REDDİNE,
B- 22. maddesiyle 2942 sayılı Kanun'a eklenen geçici 7. maddeyeilişkin iptal hükmünün yürürlüğe girmesinin ertelenmesi nedeniyle bu maddeyeilişkin yürürlüğün durdurulması isteminin REDDİNE,
C- 1- 2. maddesiyle yeniden düzenlenen 8.6.1942 günlü, 4250 sayılıİspirto ve İspirtolu İçkiler İnhisarı Kanunu'nun mülga 6. maddesinin;
a- Birinci fıkrasının altıncı cümlesine,
b- Son fıkrasının ikinci cümlesinde yer alan ".hertürlü." ibaresine,
2- 3. maddesiyle yeniden düzenlenen 4250 sayılı Kanun'un mülga 7.maddesinin;
a- Birinci fıkrasının (a), (b), (c) ve (d) bentlerine,
b- Üçüncü fıkrasına,
3- 4. maddesiyle yeniden düzenlenen 4250 sayılı Kanun'un mülga 9.maddesinin birinci fıkrasının "Belediye veya il özel idaresi,ruhsat vermeden önce, yetkili kolluk kuvvetinin görüşünü alır." biçimindekiüçüncü cümlesine,
4- 5. maddesiyle 4250 sayılı Kanun'a eklenen geçici 1. maddenindördüncü fıkrasının ikinci cümlesinde yer alan ".birinci ve ikinciderece kan hısımlarına." ibaresine,
5- 21. maddesiyle 2942 sayılı Kanun'un başlığı ile birliktedeğiştirilen geçici 6. maddesinin;
a- Birinci fıkrasının;
aa- Birinci cümlesinde yer alan ".bedel talepedilmesi halinde bedel tespiti." ibaresine,
ab- "Bu maddeye göre yapılacak işlemlerde öncelikleuzlaşma usulünün uygulanması dava şartıdır." biçimindekisoncümlesine,
b- İkinci fıkrasının;
ba- Birinci cümlesinde yer alan ".veya malikinmüracaatı.", ".veya malikin müracaat." ve ".taşınmazınel koyma tarihindeki nitelikleri esas alınmak." ibarelerine,
bb- İkinci cümlesinde yer alan ".veya malikinmüracaat" ibaresine,
c- Üçüncü fıkrasının birinci cümlesinde yer alan ".bunlarınmümkün olmaması halinde." ibaresine,
d- Dördüncü fıkrasının üçüncü cümlesinde yer alan ".bulunulacakise." ibaresine,
e- Beşinci fıkrasına,
f- Altıncı fıkrasının birinci cümlesinde yer alan ".bedeltespiti." ibaresi ile son cümlesinde yer alan "Tescileveya terkine ilişkin hüküm kesin olup." ibaresine,
g- Yedinci, sekizinci ve onbirinci fıkralarına,
yönelik iptal istemleri, 13.11.2014 günlü, E.2013/95, K.2014/176sayılı kararla reddedildiğinden, bu fıkralara, bentlere, cümlelere veibarelere ilişkin yürürlüğün durdurulması istemlerinin REDDİNE, OYBİRLİĞİYLE,
D- 21. maddesiyle 2942 sayılı Kanun'un başlığı ile birliktedeğiştirilen geçici 6. maddesinin maddebaşlığı hakkında, 13.11.2014 günlü, E.2013/95, K.2014/176 sayılı kararla kararverilmesine yer olmadığına karar verildiğinden, bu madde başlığına ilişkinyürürlüğün durdurulması istemi hakkında KARAR VERİLMESİNE YER OLMADIĞINA,
13.11.2014 gününde OYBİRLİĞİYLE karar verilmiştir.
VII- İPTAL KARARININ YÜRÜRLÜĞE GİRECEĞİ GÜN SORUNU
Anayasa'nın 153. maddesinin üçüncü fıkrasında, "Kanun,kanun hükmünde kararname ve Türkiye Büyük Millet Meclisi İçtüzüğü ya dabunların hükümleri, iptal kararlarının Resmî Gazetede yayımlandığı tarihteyürürlükten kalkar. Gereken hallerde Anayasa Mahkemesi iptal hükmünün yürürlüğegireceği tarihi ayrıca kararlaştırabilir. Bu tarih, kararın Resmî Gazetedeyayımlandığı günden başlayarak bir yılı geçemez." denilmekte, 6216sayılı Kanun'un 66. maddesinin (3) numaralı fıkrasında da bu kuraltekrarlanmaktadır.
6487 sayılı Kanun'un 22. maddesiyle 2942 sayılı Kanun'a eklenengeçici 7. maddenin iptal edilmesi nedeniyle doğacak hukuksal boşluk kamuyararını ihlal edecek nitelikte görüldüğünden, Anayasa'nın 153. maddesininüçüncü fıkrası ile 6216 sayılı Kanun'un 66. maddesinin (3) numaralı fıkrasıgereğince bu maddeye ilişkin iptal hükmünün, kararın Resmî Gazete'deyayımlanmasından başlayarak altı ay sonra yürürlüğe girmesi uygun görülmüştür.
VIII- SONUÇ
24.5.2013 günlü, 6487 sayılı Bazı Kanunlar ile 375 Sayılı KanunHükmünde Kararnamede Değişiklik Yapılması Hakkında Kanunu'nun;
A- 2. maddesiyle yeniden düzenlenen 8.6.1942 günlü, 4250 sayılıİspirto ve İspirtolu İçkiler İnhisarı Kanunu'nun mülga 6. maddesinin;
1- Birinci fıkrasının altıncı cümlesinin Anayasa'ya aykırıolmadığına ve iptal isteminin REDDİNE, Serdar ÖZGÜLDÜR, Osman AlifeyyazPAKSÜT ile Engin YILDIRIM'ın karşıoyları ve OYÇOKLUĞUYLA,
2- Son fıkrasının ikinci cümlesinde yer alan ".hertürlü." ibaresinin Anayasa'ya aykırı olmadığına ve iptalisteminin REDDİNE, Osman Alifeyyaz PAKSÜT ile Engin YILDIRIM'ın karşıoyları ve OYÇOKLUĞUYLA,
B- 3. maddesiyle yeniden düzenlenen 4250 sayılı Kanun'un mülga 7.maddesinin;
1- Birinci fıkrasının;
a- (a) ve (b) bentlerinin Anayasa'ya aykırı olmadıklarına veiptal istemlerinin REDDİNE, Haşim KILIÇ, Serruh KALELİ, Serdar ÖZGÜLDÜR,Osman Alifeyyaz PAKSÜT, Zehra Ayla PERKTAŞ, Recep KÖMÜRCÜ, Burhan ÜSTÜN ileEngin YILDIRIM'ın karşıoyları ve OYÇOKLUĞUYLA,
b- (c) ve (d) bentlerinin Anayasa'ya aykırı olmadıklarına ve iptalistemlerinin REDDİNE, OYBİRLİĞİYLE,
2- Üçüncü fıkrasının Anayasa'ya aykırı olmadığına ve iptalisteminin REDDİNE, OYBİRLİĞİYLE,
C- 4. maddesiyle yeniden düzenlenen 4250 sayılı Kanun'un mülga 9.maddesinin birinci fıkrasının "Belediye veya il özel idaresi,ruhsat vermeden önce, yetkili kolluk kuvvetinin görüşünü alır." biçimindekiüçüncü cümlesinin Anayasa'ya aykırı olmadığına ve iptal isteminin REDDİNE,Osman Alifeyyaz PAKSÜT'ün karşıoyu ve OYÇOKLUĞUYLA,
D- 5. maddesiyle 4250 sayılı Kanun'a eklenen geçici 1. maddenindördüncü fıkrasının ikinci cümlesinde yer alan ".birinci ve ikinciderece kan hısımlarına." ibaresinin Anayasa'ya aykırıolmadığına ve iptal isteminin REDDİNE, Osman Alifeyyaz PAKSÜT, RecepKÖMÜRCÜ ile Engin YILDIRIM'ın karşıoyları ve OYÇOKLUĞUYLA,
E- 21. maddesiyle 4.11.1983 günlü, 2942 sayılı KamulaştırmaKanunu'nun başlığı ile birlikte değiştirilen geçici 6. maddesinin;
1- Madde başlığına ilişkin iptalistemi hakkında KARAR VERİLMESİNE YER OLMADIĞINA, OYBİRLİĞİYLE,
2- Birinci fıkrasının;
a- Birinci cümlesinde yer alan ".bedel talep edilmesihalinde bedel tespiti." ibaresinin Anayasa'ya aykırı olmadığınave iptal isteminin REDDİNE, OYBİRLİĞİYLE,
b- "Bu maddeye göre yapılacak işlemlerde öncelikle uzlaşmausulünün uygulanması dava şartıdır." biçimindeki soncümlesininAnayasa'ya aykırı olmadığına ve iptal isteminin REDDİNE, OYBİRLİĞİYLE,
3- İkinci fıkrasının;
a- Birinci cümlesinde yer alan ".veya malikinmüracaatı.", ".veya malikin müracaat." ve ".taşınmazınel koyma tarihindeki nitelikleri esas alınmak." ibarelerininAnayasa'ya aykırı olmadıklarına ve iptal istemlerinin REDDİNE, OYBİRLİĞİYLE,
b- İkinci cümlesinde yer alan ".veya malikin müracaat"ibaresinin Anayasa'ya aykırı olmadığına ve iptal isteminin REDDİNE,OYBİRLİĞİYLE,
4- Üçüncü fıkrasının birinci cümlesinde yer alan ".bunlarınmümkün olmaması halinde." ibaresinin Anayasa'ya aykırı olmadığınave iptal isteminin REDDİNE, OYBİRLİĞİYLE,
5- Dördüncü fıkrasının üçüncü cümlesinde yer alan ".bulunulacakise." ibaresinin Anayasa'ya aykırı olmadığına ve iptal istemininREDDİNE, OYBİRLİĞİYLE,
6- Beşinci fıkrasının Anayasa'ya aykırı olmadığına ve iptalisteminin REDDİNE, OYBİRLİĞİYLE,
7- Altıncı fıkrasının birinci cümlesinde yer alan ".bedeltespiti." ibaresi ile son cümlesinde yer alan "Tescileveya terkine ilişkin hüküm kesin olup." ibaresinin Anayasa'yaaykırı olmadıklarına ve iptal istemlerinin REDDİNE, OYBİRLİĞİYLE,
8- Yedinci fıkrasının Anayasa'ya aykırı olmadığına ve iptalisteminin REDDİNE, Celal Mümtaz AKINCI'nın karşıoyu ve OYÇOKLUĞUYLA,
9- Sekizinci fıkrasının Anayasa'ya aykırı olmadığına ve iptalisteminin REDDİNE, OYBİRLİĞİYLE,
10- Onuncu fıkrasının "Bu madde hükümleri kararabağlanmamış veya kararı kesinleşmemiş tüm davalara uygulanır."biçimindekidördüncü cümlesine yönelik olarak;
a- Gaziantep 3. Asliye Hukuk Mahkemesince yapılan başvurunun(E.2013/79) Mahkemenin yetkisizliği nedeniyle REDDİNE, OYBİRLİĞİYLE,
b- Bakırköy 10. Asliye Hukuk Mahkemesince yapılan başvurunun(E.2013/112) bu cümlenin bakılmakta olan davada uygulanma olanağıbulunmadığından, Mahkemenin yetkisizliği nedeniyle REDDİNE, OYBİRLİĞİYLE,
c- Bursa 3. Asliye Hukuk Mahkemesince yapılan başvurunun(E.2014/8) bu cümlenin bakılmakta olan davada uygulanma olanağıbulunmadığından, Mahkemenin yetkisizliği nedeniyle REDDİNE, OYBİRLİĞİYLE,
11- Onbirinci fıkrasının Anayasa'ya aykırı olmadığına ve iptalisteminin REDDİNE, Serruh KALELİ, Osman Alifeyyaz PAKSÜT, Zehra Ayla PERKTAŞ,Recep KÖMÜRCÜ, Celal Mümtaz AKINCI ile Erdal TERCAN'ın karşıoyları veOYÇOKLUĞUYLA,
12- Onikinci ve onüçüncü fıkralarının Anayasa'ya aykırıolduklarına ve İPTALLERİNE, OYBİRLİĞİYLE,
F- 22. maddesiyle 2942 sayılı Kanun'a eklenen geçici 7. maddeninAnayasa'ya aykırı olduğuna ve İPTALİNE, iptal hükmünün, Anayasa'nın 153.maddesinin üçüncü fıkrası ile 6216 sayılı Anayasa Mahkemesinin Kuruluşu veYargılama Usulleri Hakkında Kanun'un 66. maddesinin (3) numaralı fıkrasıgereğince, KARARIN RESMÎ GAZETE'DE YAYIMLANMASINDAN BAŞLAYARAK ALTI AY SONRAYÜRÜRLÜĞE GİRMESİNE, OYBİRLİĞİYLE,
13.11.2014 gününde karar verildi.
Başkan
Haşim KILIÇ
Başkanvekili
Serruh KALELİ
Başkanvekili
Alparslan ALTAN
Üye
Serdar ÖZGÜLDÜR
Üye
Osman Alifeyyaz PAKSÜT
Üye
Zehra Ayla PERKTAŞ
Üye
Recep KÖMÜRCÜ
Üye
Burhan ÜSTÜN
Üye
Engin YILDIRIM
Üye
Nuri NECİPOĞLU
Üye
Hicabi DURSUN
Üye
Celal Mümtaz AKINCI
Üye
Erdal TERCAN
Üye
Muammer TOPAL
Üye
Zühtü ARSLAN
Üye
M. Emin KUZ
Üye
Hasan Tahsin GÖKCAN
KARŞIOY GEREKÇESİ
24.5.2013 tarih ve 6487 sayılı Kanun'un 3. maddesi ile yenidendüzenlenen 4250 sayılı Kanun'un mülga 7. maddesinin birinci fıkrasının (a) ve(b) bentlerinde; 4250 sayılı Kanun'un birinci - altıncı (dahil)fıkralarında belirtilen yasaklara aykırı hareket edenler bakımındanişlenen idari kabahatler için idari para cezaları öngörülmüştür. (a)bendinin birinci ve ikinci fıkralarındaki yasaklar için öngörülenidari yaptırım beşbin Türk Lirasından ikiyüzbin Türk Lirasına kadar olaraköngörülmüş olup, anılan idari para cezalarının alt ve üst sınırlarıarasındaki fark 40 kattır. (b) bendinde; üçüncü, dördüncü vealtıncı fıkralarındaki yasaklar için öngörülen idari yaptırım onbin TürkLirasından beşyüzbin Türk Lirasına kadar olarak öngörülmüş olup; anılanidari para cezalarının alt ve üst sınırları arasındaki fark 50 kattır.
Anayasa Mahkemesinin 17.4.2008 tarih ve E.2005/5, K.2008/93 sayılıkararında, 3194 sayılı İmar Kanunu'nun idari para cezalarını düzenleyen 42.maddesinde 500.000 liradan 25.000.000 liraya kadar olarak öngörülen alt ve üstsınırların Anayasa'ya aykırı olduğu belirtilerek iptaline karar verilmiştir.Anılan karar gerekçesinin ilgili bölümü şöyledir:
".İdari makamların Yasa'nın belirlediği sınırları arasındacezanın takdirinde esas alacakları objektif ölçütler Yasa'da gösterilmemiştir.Yasa'yla imar para cezasının alt ve üst sınırları gösterilmiş, bu alan içindecezayı uygulama yetkisi idareye bırakılmıştır. İdarelerin hangi ölçütleriesas alacakları açık, belirgin ve somut olarak Yasa'da yeralmamıştır. Yasa kuralı bu anlamda belirli ve öngörülebilir değildir.Alt ve üst sınırları arasında idareye bırakılan takdir alanı geniş, sınırsız ve ölçüsüzdür. Cezanın belirlenmesinin alt ve üst sınır arasındaelli kat gibi makul ve ölçülü olmayan şekilde genişliği, uygulamada, yorum vedeğerlendirme farklılıklarına dayalı olarak eşiksizliğe, haksızlığa vekeyfiliğe yol açabilecek niteliktedir. Bu tür idari işlemlere karşıyargı yolu açık olmakla birlikte, bu güvencenin uygulama aşamasından sonra veancak itiraz yoluyla ortaya çıkacağı göz önündebulundurulduğunda, yasa kurallarının yürürlükte olduğusürece keyfiliği ortadan kaldırmaya yeterli olduğu söylenemez.Hukuk kuralları, yargının yorumuna ihtiyaç göstermeyecek ve uygulayıcılartarafından anlaşılabilecek şekilde açık ve belirgin olmak, uygulayıcılaragüvence vermek zorundadır. Açıklanan nedenlerle kural, Anayasa'nın 2.maddesine aykırıdır. İptali gerekir."
Davanın somutunda da, kuralda öngörülen idari para cezalarının altve üst sınırları arasındaki fark (a) bendi yönünden kırk kat; (b)bendi yönünden elli kat olduğundan ve idarelerin hangiölçütleri esas alarak bu idari yaptırımı uygulayacakları konusunda herhangibir ölçüt getirilmediğinden, anılan kuralları "belirlilik"ilkesine uygun düşmediği, keza "ölçülülük" ilkesi ile de bağdaşmadığı açık olduğundan, Anayasa'nın 2. maddesinde belirtilen hukukdevleti ilkesine aykırı bulunduğu, dolayısiyle iptali gerektiği kanaatinevardığımızdan; çoğunluğun aksi yöndeki kararına katılamıyoruz.
Başkan
Haşim KILIÇ
Üye
Serdar ÖZGÜLDÜR
Üye
Zehra Ayla PERKTAŞ
Üye
Burhan USTÜN
KARŞI OY
İPTALİ İSTENEN KURAL :
4250 sayılı Kanun'un Mülga 7. maddesinin 1. fıkrasının;
1- (a) bendi:
"Birinci ve ikinci fıkralarında belirtilen yasaklarınher birine aykırı hareket edenlere ve ilgili işletme sahiplerine, beş bin TürkLirasından iki yüz bin Türk Lirasına kadar,"
2- (b) bendi:
"Üçüncü, dördüncü ve altıncı fıkralarında belirtilenyasaklara aykırı hareket edenlere, on bin Türk Lirasından beş yüz bin TürkLirasına kadar," hükümlerini içermektedir.
DEĞERLENDİRME :
İptali istenen kurallar ile, yasaklara aykırı hareket edenlereişledikleri idari kabahat bakımından "a" bendinde verilecek idaripara cezasının alt ve üst sınır arasındaki farkının 40 kat, "b"bendinde ise 50 kat olduğu anlaşılmaktadır.
Davacı, belirlenecek idari para cezalarının miktarları konusundaöngörülmüş hiçbir ölçütün bulunmamasını ve miktar tayininin bütünüyleidarenin taktirine bırakılmasını hukuki belirlilik ve öngörülebilirlik unsurlarınıtaşımaması nedenleriyle Hukuk devleti ilkesine aykırı olduğunu, idareye tanınanbu yetkinin farklı muamelede bulunma imkanı da tanıması sebebiyle eşitlikilkesine de aykırı olduğunu ileri sürmüştür.
Anayasa'nın 2. maddesinde Türkiye Cumhuriyeti'nin bir HukukDevleti olduğu vurgulanmaktadır.
Hukuk Devleti, biçimsellikten öte onu kavrayan maddi ve içerikseldeğerleri bünyesinde barındıran normlar hiyerarşisi dışındaki ilkeler vedeğerler bütünlüğüne bağlı kalmaktır. Bu anlamda temelinde demokrasi ve insanhakları kavrayışını taşımalı, temel hakları uygun mekanizmalar ile mutlak koruma altına almalıdır.
Adaletli ve eşitliğe dayalı düzen üzerinde, yönetilenlere enfazla, en kapsamlı hukuksal güvenceler sağlamak, bireyin haksızlıktankorunmasını amaçlamak, hakkaniyet ölçütlerini göz önünde tutmak hukukdevletinin birincil amacı olmalıdır.
Hukuk devletinde, idare yönünden önceden belirlenmiş soyuthukuk kuralları, kapsadığı tüm insanlara hukuki güvenlik içinde öncedenbelirlenebilir ve belirlenmiş hali ile eşit biçimde uygulanmak, birey yönündenise onun eylem ve karar pratiği için erişilebilir, öngörülebilir, açık, netbirbiri ile uyum içinde, yayımlanmış, içeriği davranış direncine izin verecekyapıda olmak zorundadır. Bireyin güvenebileceği, istikrarlı ve öngörülebilirbir hukuk ortamında yaşam sahip olduğu bilincinde olması keyfiyeti, hukukdevleti olmanın doğal sonucudur.
İptali istenen kurallar; aynı neviden bir kabahat için öngörülmüşve cezadaki belirsizliği kaldırmak için alt ve üst sınırlar ifade etmiş gözüksede, kiminde 40 kiminde 50 kat alt ve üst sınır arası bu farkın, ceza tayininde,öngörülebilir ihlal yoğunluğu gibi temel kriterleri içerisinde bulundurmadığıdüşünüldüğünde, idareyi keyfiliğe sevk etmesi kuvvetle muhtemeldir.
Yasa koyucunun idareyi belli ölçüde takdir yetkisi ile donatmasıbir zorunluluk ise de, bu yetki ancak, Anayasa'da belirlenen kurallarçerçevesinde, adalet, hakkaniyet ve kamu yararı ölçütleri göz önünde tutularakkullanılabilecektir. Kabahat teşkil eden eylem ile idari yaptırım arası adildenge yani makul oran bir zorunluluktur. Nitekim mahkememiz 17.04.2008 tarih ve2005/5 Esas, 2008/93 sayılı kararında 3194 sayılı İmar Yasası'nın 42.maddesinde yer alan alt üst sınır arasında 50 kat ceza farkı olan kuralı (alt500.000 üst 25.000)oy birliği ile iptal etmiştir.
Yasa kadar yasanın uygulanmasından doğan adaletsizliklerdeidarenin keyfiyeti dışında kalmaz ise hukuk güvenliği ilkesi somutlaşmaz. Hukukgüvenliği ilkesi, hukuk kalitesinin geliştirilmesini de gerekli kılar. Normlar,eşitlik ve adalet, hakkaniyet ölçütlerini dışlayacak, böyle bir yorum getirecekrisklere karşı koruma sağlamalı, muğlak formüller benimsememesi gerekmektedir.Kuralda ki gibi, 40-50 kat uygulanabilir ceza farkı, ceza muhatabı bireylerindurumlarını her uygulamada birbirine karşı kötüleştiren, eşitsizlik yaratandeğişiklikler yaratabileceği için hukuk güvenliğinin türevi meşru güvenilkesini de korumayacak, ihlal edecektir.
Yasal düzenleme bireyin devletine güven duygusunu zedeleyiciönlemler içermesi yanında uygulayıcı idare yönünden de keyfilik riskini ortadankaldıran ölçekler içermesini gerektirir.
Belirlilik ilkesi; Yükümlülüğünün hem kişi hem idare yönünden açıkve netliğini, mevcut şartlar altında belli işlemin ne tür sonuçlar doğuracağınımakul düzeyde öngörmeyi gerektirir. Ancak ve ancak, temel haklar dışında sıksık değişik önlem alma/kaldırmayı gerektiren, süratli biçimde hareketzorunluluğu olan ekonomik teknik alan düzenlemelerinde idareye tanınabilecekistisnai geniş bir takdir alanı yetkisi kabul edilmekte ise de 4250 sayılıYasa'nın ilgili 1-6. fıkralarında belirtilen yasaklar istisnanın asıl halegetirilmesi gerektirecek zorunlu bir içeriğe sahip değildir.
Anılan nedenler ile alt ve üst sınır arasında idareye uygulama,yorum ve değerlendirme farklılıkları yanında keyfi bir alan yaratacak bireyaleyhine belirsizlik ve ölçüsüzlük içeren kural Anayasa'nın 2. maddesinde yeralan Hukuk Devleti ilkesine hukuk güvenliği unsuru taşımaması nedenleri ileaykırıdır.
3- 11. fıkrası;
İptali istenen kural
"Bu madde uyarınca ödenecek olan bedelin tahsil sebebiyleidarelerin hak ve alacakların haczedilemez" demektedir.
Benzer yönde, kamulaştırmasız el atma sonucu açılan davada eldeedilen tazminatın tahsili sebebiyle idarelerin mal ve alacaklarınınhaczedilemeyeceği şeklindeki iptali istenen kuralın yer aldığı 2010/83 E.,2012/169 K. sayılı ve 22.02.2013 tarihinde Resmî Gazete'de yayımlanan karardayer alan karşı oyumda da belirttiğim gibi kısaca mahkeme kararlarının infazınınmümkün olmaması ortamı yaratarak hukuka aykırılığı teşvik eden, bireyi idare karşısında aciz, güçsüz güvenliksiz bırakıp hak arama hürriyetini sonuçalınamayacak nafile uğraş ve mülkiyet hakkı olduğu tartışmasız alacağa gereğigibi erişimi engelleyen kural Anayasa'nın 2., 35., 36. ve 38. maddelerineaykırı olduğu gerekçesi ile çoğunluk görüşüne katılınmamıştır.
Başkanvekili
Serruh KALELİ
KARŞIOY GEREKÇESİ
24.5.2013 tarih ve 6487 sayılı Kanun'un 2. maddesi ile yenidendüzenlenen 4250 sayılı Kanun'un mülga 6. maddesinin birinci fıkrasının iptalistemine konu 6. cümlesinde ifade edilen "özendirici" kavramınınkapsam ve içeriği ile ilgili, uygulayıcılara yönelik herhangibir açıklık sözkonusu olmadığı gibi; yerli-yabancı yapımlar (dizi, filmve müzik klipleri) hususunda kapsam bakımından bir belirlemede bulunmamaktadır. Öte yandan, anılan kuralın Anayasa'nın 58.maddesi ile Devlete yüklenen bir görevin yasal düzenleme olarak yansımasıolduğu da söylenemez. Çünkü anılan Anayasa hükmü "gençlerin" kötüalışkanlıklardan korunması konusunda Devlete bir görev yüklemektedir.Oysa iptale konu kural, tüm toplumu ilgilendiren bir düzenleme öngörmekte vebelli televizyon yayınları bakımından bir kısıtlama getirmektedir. Belirtilenmahiyeti itibariyle kuralın ölçülü olmadığı görülmektedir.
Açıklan nedenlerle, kuralın "belirlilik" ve"ölçülülük" ilkelerine uyarlı düşmediği ve Anayasa'nın 2.maddesine aykırı bulunduğu, dolayısiyle iptali gerektiği kanaatinevardığımdan; çoğunluğun aksi yöndeki kararına katılmadım.
Üye
Serdar ÖZGÜLDÜR
KARŞIOY YAZISI
1- İptal davasına ve itiraz başvurularına konu olan kurallardan6487 sayılı Kanun'un 2. maddesiyle, 4250 sayılı İspirto ve İspirtolu İçkilerİnhisarı Kanunu'nun mülga 6. maddesinin birinci fıkrasının altıncı cümlesindeyeni bir düzenleme yapılmış ve televizyonlarda yayınlanan dizi, film vemüzik kliplerinde alkollü içkileri özendirici görüntülere yer verilmesi yasaklanmıştır.
Çoğunluk gerekçesinde de kabul edildiği gibi, kuralla getirilenyasak, Anayasa'nın 27. maddesinde yer alan bilim ve sanat özgürlüğünegetirilmiş bir kısıtlama olup, alkol bağımlılığıyla mücadele ve gençleri alkoldüşkünlüğünden koruma, Devletin ödevleri arasındadır. Bu nedenle temel hak vehürriyetlere, Anayasa'nın 13. maddesinde belirtildiği şekilde, Anayasa'nınsözüne ve ruhuna, demokratik toplum düzeninin ve laik Cumhuriyetin gereklerineve ölçülülük ilkesine aykırı olmamak şartıyla, özlerine dokunulmaksızın,sınırlamalar getirilebilir. Bu sınırlamaların kanunla yapılması ve Anayasa'nınilgili maddelerinde belirtilen sebeplere bağlı olması da gerekir.
Anayasa'nın 27. maddesinde bilim ve sanat özgürlüğününsınırlanması için herhangi bir neden öngörülmemiştir. İlgili maddesinde özelolarak yer almasa da bir özgürlüğün doğasından kaynaklanan bazı sınırlarınınbulunduğu, Anayasa'nın diğer maddelerinde yer alan hak ve özgürlüklerin veDevlete yüklenen görevlerin, özel sınırlama nedeni öngörülmemiş hak veözgürlüklere sınır teşkil edebileceği, doktrinde olduğu gibi, AnayasaMahkemesince de benimsenmiş bir yaklaşımdır. Ancak, bu türden sınırlamalarınAnayasa'nın 13. maddesindeki ölçütler yönünden değerlendirilmesinde çok dahatitiz davranmak gerekir. Aksi halde 13. maddenin sağladığı güvencenin tüm hakve özgürlükler yönünden anlamsız hale gelmesi kaçınılmazdır.
İptali istenen kuralda öngörülen yasağın tüm televizyon dizi, filmve müzik kliplerinin yayınına ilişkin olduğu, çocuk ve gençlerin daha yoğunolarak izleyebilecekleri saatlerle sınırlandırılmadığı, yayınlanan dizi veyafilmin ve yayını yapan televizyonun izlenme oranı gibi nesnel ölçütlere yerverilmediği, gerek yetişkinlerin gerek gençlerin televizyonda her gördüklerişeyden kolayca etkilenecekleri gibi toptancı bir yaklaşımla düzenlemeyapıldığı, sanatın ve sanat yoluyla düşünceyi açıklama hakkını da içeren ifadehürriyetinin bazen toplunca kabul edilmeyen, şoke edici unsurları daiçerebileceği yolundaki Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi standartlarını tamamengöz ardı ettiği anlaşılmaktadır. Bu niteliğiyle kural, ölçülüsayılamayacağından Anayasa'nın 27. ve 13. maddelerine aykırıdır.
2- Kanun'un 2. maddesiyle yeniden düzenlenen 4250 sayılıKanun'un mülga 6. maddesinin son fıkrasının ikinci cümlesinde yer alan"her türlü" ibaresi ile üniversite yerleşkeleri de alkolsatış yasağı kapsamına alınmıştır.
Kuralla üniversite öğrencilerinin alkole erişimi konusunda yaş(mesela birçok demokratik ülkede olduğu gibi 21) veya üniversite yönetimincedisiplin ve psikolojik yeterlik esasına göre verilebilecek izin gibi tüketiciyeilişkin veya alkollü içkinin cins ve miktarı gibi nesnel ölçütlere yer verilmeksuretiyle, korunmak istenen değerle kısıtlanan özgürlük arasında makul birdenge kurmak yerine toptan yasaklama yoluna gidildiği anlaşılmaktadır. Yasağınkapsadığı üniversite öğretim görevlilerinin ise toplumca saygın, öz kontrolyapabilen, aydın kişiler olduğu düşünülmeden üniversite yerleşkesi içinde bulurbulmaz hemen alkol bağımlılığına kapılıverecek, devletçe korunmaya muhtaç kişistatüsünde düzenlemeye tabi tutulması, kuralda her hangi bir ölçülülükbulunmadığını açıkça ortaya koymaktadır. Bu nedenle Anayasa'nın 2. ve 13.maddelerine aykırı olan kuralın iptali gerekir.
3- Kanun'un 3. maddesiyle yeniden düzenlenen 4250 sayılı Kanun'unmülga 7. maddesinin birinci fıkrasının (a) ve (b) bentlerinde öngörülen paracezalarının alt ve üst sınırları sırasıyla, 40 kat ve 50 kat olarakbelirlenmiştir.
İdari para cezasının alt ve üst sınırları arasında bu denli büyükfarklar olduğu halde hangi hallerde alt sınırdan uzaklaşılacağı, uygulamanınhangi ilke ve esaslara göre yapılacağı hakkında açıklayıcı hiçbir kurala yerverilmemiş olduğu anlaşılmaktadır.
Bu niteliğiyle iptali istenen kurallar, Anayasa'nın 2. maddesindebelirtilen hukuk devletinin başlıca unsurlarından olan belirlilik veöngörülebilirlik ölçütlerini karşılamaktan uzaktır. Bu nedenle iptallerigerekir.
4- Kanun'un 4. maddesiyle, 4250 sayılı Kanun'un mülga 9. maddesininbirinci fıkrasının üçüncü cümlesi "Belediye veya il özel idaresi, ruhsatvermeden önce, yetkili kolluk kuvvetinin görüşünü alır"şeklinde yeniden düzenlenmiştir.
Alkol satışı yapabilecek yerlerin ruhsatlandırılması, kuşkusuz,çalışma özgürlüğüne yapılan bir müdahaledir. Ancak bu özgürlüğün demokratik birtoplumda zorunlu ve ölçülü olması gerekir.
Ruhsat vermeye belediye veya il özel idarelerinin yetkili olmasıgenel kuraldır. Anayasa'nın 127. maddesine göre halkın mahalli müşterekihtiyaçlarını karşılamak için kurulan ve demokratik esaslara göre çalışanmahalli idarelerin, kendi sınırları içerisinde alkol kullanımının beldehalkının sağlığı ve asayiş üzerinde olabilecek zararlı etkilerini gözeterek,idare sıfatıyla sahip olduğu takdir hakkı çerçevesinde, ruhsat vermek veyavermemek yetkisi bulunmaktadır. Bu durum esasen çalışma özgürlüğüne getirilmişbir sınırlama olmakla birlikte demokratik toplum gereklerine aykırı olmayan veölçülü bir sınırlama kabul edilebilir. Mahalli idare, halk tarafındanseçildiğinden, belde halkının mahalli müşterek ihtiyaçlarını gözeterek vereceğikarar, demokratik ölçütlerle denetlenebilecektir. Öte yandan, belde halkınındemokratik yöntemlerle seçmediği, merkezi idarenin ajanı konumumdaki kollukkuvvetlerinin beldenin nerelerinde içki satışına müsaade edilebileceğikonusunda söz sahibi olması, demokratik gereklerle bağdaşmamaktadır. Kaldı ki,asli görevi halk sağlığını korumak veya gençleri alkol düşkünlüğünden uzaktutmak olmayan kolluk kuvvetlerinin ruhsat verme konusundaki görüşleri sadeceasayiş noktasından yapılabilecek bir değerlendirmeyi içerebilecektir. Beldesınırları içerisinde alkol tüketiminin bazı tür asayiş olaylarına olumsuzetkisi olabilecekse de bu husus alkolün nerede satıldığından ziyade nasıl,kimler tarafından ve hangi alışkanlıklar çerçevesinde tüketildiğiyle ilgiliolup, belli bir işletmeye ruhsat verilip verilmemesiyle doğrudan ilgisibulunmamaktadır. Bu açıdan bakıldığında ruhsat verilmesini kolluk kuvvetleriningörüşüne bağlayan kural, çalışma özgürlüğüne getirilmiş, gereksiz birsınırlamadır. Bu nedenle Anayasa'nın 13. ve 48. maddelerine aykırıdır.
5- Kanun'un 5. maddesiyle 4250 sayılı Kanun'a eklenen Geçici 1.Madde'nin dördüncü fıkrasının ikinci cümlesinde yer alan ".birinci veikinci derece kan hısımlarına." ibaresiyle, Kanunun yürürlüğegirdiği tarih itibariyle alkollü içki satış ruhsatı bulunan, ancak yineKanun'la getirilen "100 metre" şartını taşımayan işletmelerinsahiplerinin bu işletmelerini birinci ve ikinci derece kan hısımlarınadevretmeleri halinde, devralan kişilere de ruhsat verileceği, başka kişileredevredilmesi halinde ise bunlara ruhsat verilmeyeceği öngörülmüştür.
Kuralın, alkol ve alkollü içki satan yerleri zaman içerisinde"100 metre" kuralına uygun hale getirmeyi amaçladığı anlaşılmaktadır.
İptal istemi, mülkiyet hakkının bir unsuru olan alkollü içkiruhsatının başkalarına devredilmesini aşırı biçimde sınırlayarak, mülkiyethakkına ölçüsüz bir müdahale yapıldığı savına dayandırılmıştır.
Hukuk devletinde, yeni bir yasal düzenleme yapıldığında, yeniyasanın getirdiği ölçütlere uymayan veya gereksinimleri karşılayamayan işletmeveya diğer mülkiyet unsurlarının yeni koşullara uydurulmaları için bazıtedbirler öngörülmesi doğaldır. İçki ruhsatı almış olan bir yerin "100metre" koşulunu karşılayamaz hale gelmesi durumunda bazı ilave vergi,resim veya benzeri mali yükümlülükler karşılığında faaliyetine devam etmesiöngörülebileceği gibi, belediyece koşullara uygun yeni bir yer gösterilmesigibi seçenekler de akla gelebilir. Bir malvarlığı değerinin devri konusundakuralla getirilen sınırlama, ölçülü ve zorunlu değildir.
Diğer taraftan, içki ruhsatının devam ettirilmesinin ancak bellikan hısımlarına devir halinde mümkün olacağına ilişkin kural, aynı işletmeyidevam ettirmek istemeyebilecek olan kan hısımlarını, tercih etmedikleri birmesleği yapmak veya hısımları olan işletmecinin maddi kayba uğramasına razıolmak seçenekleri ile karşı karşıya bıraktığından, çalışma ve teşebbüshürriyetini, demokratik toplum gereklerine uygun olmayan bir biçimdesınırlandırmaktadır.
Bu nedenle kural, Anayasa'nın 35. ve 48. maddelerineaykırıdır.
6- Kanun'un 21. maddesiyle 2942 sayılı Kamulaştırma Kanunu'nunGeçici 6. maddesinin onbirinci fıkrası düzenlenmiş ve kamulaştırmasız el atmanedeniyle ödenecek tazminatın tahsili sebebiyle idarelerin mal, hak vealacaklarının haczedilemeyeceğiöngörülmüştür.
Kuralın Anayasa'ya aykırı olmadığı yolundaki çoğunluk gerekçesi, Kanun'da,mahkemelerce hükmedilen tazminatların ödenmesi için idarelerin bütçelerindenbelli bir pay ayrılmasının ve ödemelerin bu paylar üzerinden yapılmasının,ayrılan payın hükmedilen tazminatı karşılamaması halinde ise ödemelerin gelecekyıllara aktarılarak taksitle ve garameten yapılmasının öngörüldüğü, taksitlerefaiz ödeneceğinin hükme bağlandığı, bu suretle birey haklarının güvence altınaalındığı, bu şekilde kamu hizmetlerinin aksatılmaması gereği ile birey haklarıarasında adil bir denge kurulmaya çalışıldığı düşüncesine dayanmıştır.
Anayasa'nın 2. maddesinde Türkiye Cumhuriyeti'nin bir hukukdevleti olduğu, 36. maddesinde hak arama hürriyeti, 138. maddesinde yasama veyürütme organlarının mahkeme kararlarına uymak zorunda olduğu, bunların yerinegetirilmesini geciktiremeyeceği hükme bağlanmıştır. Bu maddelere göre kişininlehine verilen bir mahkeme kararının uygulanmaması, en açık temel hakihlallerinden biridir.
Bütçelere konulacak paylar ve taksitlendirme yöntemiylekamulaştırmasız el atma bedellerinin ödeneceğine ilişkin yasal düzenlemeler,mahkeme kararlarının gereğinin ifası için ilk aşamada yeterli kabul edilsebile, daha sonra ödenememesi halinde kişinin Devlete karşı alacaklarını tahsiliçin her hangi bir imkanı bulunmamaktadır. Kuralın mutlak bir haciz yasağıgetirmesi nedeniyle mülkiyet hakkına yönelik aşırı ve haksız bir müdahaleolduğu açıktır. Bu nedenle Anayasa'nın 2., 35., 36. ve 138. maddelerine aykırıolan kuralın iptali gerekir.
Üye
Osman Alifeyyaz PAKSÜT
KARŞIOY GEREKÇESİ
24.5.2013 günlü, 6487sayılı Kanun'un 21. maddesi ile 4.11.1983günlü ve 2942 sayılı Kamulaştırma Kanunu'nun başlığı ile birlikte değiştirilengeçici 6. maddesinin onbirinci fıkrasında; "Bu madde uyarınca ödenecekolan bedelin tahsili sebebiyle idarelerin mal, hak ve alacaklarıhaczedilemez." denilmektedir.
Madde hükmü ile kamulaştırmasız el atma nedeniyle taşınmazına elkonulan ve dava açarak ödenmesi kararı alan maliklere ödenecek bedelin eldeetmesi zorlaştırılmaktadır.
Esasen 5393 sayılı Belediye Kanunu'nun 15. maddesinin sonfıkrasında da; "belediyelerin proje karşılığı elde ettiği gelirleri,belediyeye yapılan şartlı bağışların, kamu hizmetlerinde kullanılan malların vebelediye tarafından tahsil edilen vergi, resim, harç gelirlerininhaczedilemeyeceği" öngörülmek suretiyle belediyeden alacaklı olanların,alacaklarının tahsilinde bir kısım sınırlar konulmuştur. Ancak dava konusukuralla, kamulaştırmasız el atmalardan kaynaklanan ve mahkeme kararı sonucu doğanbedel alacaklarının idarelerin mal, hak ve alacaklarından haciz yoluyla tahsilimümkün olmayacaktır.
Anayasa'nın 2. maddesinde Türkiye Cumhuriyeti bir hukuk devletiolarak nitelendirilmiştir. Hukuk devleti eylem ve işlemleri hukuka uygun, insanhaklarına dayanan, bu hak ve özgürlükleri koruyup güçlendiren, her alandaadaletli bir hukuk düzeni kurup bunu geliştirerek sürdüren, Anayasa'ya aykırıdurum ve tutumlardan kaçınan, hukuku tüm devlet organlarına egemenkılan, Anayasa ve hukukun üstün kurallarıyla kendini bağlı sayıp yargıdenetimine açık olan devlettir. Hukuk devletinin sağlamakla yükümlüolduğu hukuk güvenliği, kişilerin hukuk düzeninin koruması altındaki haklarınıelde etmeleri için gereken her türlü önlemlerin alınmasını zorunlu kılar.
Anayasa'nın 35. maddesinde "mülkiyet hakkı", 138.maddesinin dördüncü fıkrasında ise "mahkeme kararlarına uyma zorunluluğuve yerine getirilmesinin geciktirilemeyeceği" düzenlenmiştir.
Bu durumda dava konusu kural kamu otoriteleri tarafından hukukaaykırı şekilde kamulaştırmasız el atma nedeniyle mülkiyet hakkından mahrumbırakılan kişilerin açtıkları dava sonucunda mahkeme kararı ile ödenmesinehükmedilen bedellerin tahsilini engellediğinden, bir hakkın elde edilmesi vemahkeme kararının uygulanması imkanı kalmamakta ve böylece hukuka aykırılığıteşvik etmektedir.
Açıklanan nedenlerle 4.11.1983 günlü, 2942 sayılı KamulaştırmaKanunu'nun 24.5.2013 günlü, 6487 sayılı Kanun'la değiştirilen geçici 6.maddesinin onbirinci fıkrası hükmü Anayasa'nın 2., 35. ve 138. maddelerineaykırı olduğu ve iptali gerektiği düşüncesi ile çoğunluk görüşünekarşıyım.
Üye
Zehra Ayla PERKTAŞ
KARŞIOY GEREKÇESİ
24.5.2013 günlü, 6487 sayılı Bazı Kanunlar ile 375 Sayılı KanunHükmünde Kararnamelerde Değişiklik Yapılması Hakkında Kanun'un;
1) Kanun'un 3. maddesiyle yeniden düzenlenen 4250 sayılı Kanun'unMülga 7. maddesinin birinci fıkrasının (a), (b) bendlerinin incelenmesi,
Maddenin birinci fıkrasının dava konusu;
- (a) bendinde, Kanun'un 6. maddesinin birinci ve ikincifıkralarında belirtilen yasakların her birine aykırı hareket edenlere ve ilgiliişletme sahiplerine Beşbin Türk Lirasından İkiyüzbin Türk Lirasına kadar;
- (b) bendinde, Kanun'un 6. maddesinin üçüncü, dördüncü ve altıncıfıkralarında belirtilen yasaklara aykırı hareket edenlere, Onbin TürkLirasından Beşyüzbin Türk Lirasına kadar idari para cezası verilmesiöngörülmektedir.
Anayasa'nın 2. maddesinde tanımı yapılan hukuk devleti insanhaklarına saygılı ve bu hakları koruyan toplum yaşamında adalete ve eşitliğeuygun bir hukuk düzeni kuran ve bu düzeni sürdürmekle kendini yükümlü sayan,bütün davranışlarında hukuk kurallarına ve Anayasa'ya uyan işlem ve eylemleriyargı denetimine bağlı olan devlettir. Hukuk devleti olmak, yönetilenlere hukukgüvencesini sağlar. Hukuk devleti ilkesinin bir gereği olan ölçülülük ilkesiile bağlıdır. Bu ilke ise "elverişlilik", "gereklilik" ve"orantılılık" olmak üzere üç alt ilkeden oluşmaktadır."elverişlilik" getirilen kuralın ulaşılmak istenen amaç içinelverişli olmasını, "gereklilik" getirilen kuralın ulaşılmak istenenamaç bakımından gerekli olmasını ve "orantılılık" ise getirilen kuralve ulaşılmak istenen amaç arasında olması gereken ölçüyü ifade etmektedir.Ölçülülük ilkesi nedeniyle devlet, sınırlamadan beklenen kamu yararı ilebireyin hak ve özgürlükleri arasında adil bir dengeyi sağlamakla yükümlüdür.
Nitekim Anayasa Mahkemesi 17.4.2008 tarihli ve Esas.2005/5,Karar.2008/93 sayılı kararında, 3194 sayılı İmar Kanunu'nun 42. maddesindeki"500.000TL'dan 25.000000 liraya kadar para cezası verilir" ibaresiile ikinci fıkrasındaki "5000TL'dan 10000000 liraya kadar para cezası verilir."ibaresini Anayasa'nın 2. maddesine aykırı bularak iptal etmiştir.
Dava konusu ibarelerde alt ve üst limitler arasında 10 kattan 50katına varan idari para cezası verilmesine ilişkin düzenlemeler ile hiçbirölçüte dayanmadan idarelere geniş ve ölçüsüz takdir hakkı eşitsizliğehaksızlığa ve keyfiliğe yol açabilecek niteliktedir. Anayasa'nın 2. maddesineaykırıdır.
2) 5. maddesiyle 4250 sayılı Kanun'a eklenen geçici 1. maddenindördüncü fıkrasının ikinci cümlesinde yer alan ".birinci ve ikinci derecekan hısımlarına." ibarelerinin incelenmesi
Dava konusu kuralı da içeren geçici 1. maddenin dördüncüfıkrası "dokuzuncu maddenin ikinci fıkrası, bu maddenin yayımıtarihinden önce işyeri açma ruhsatı ve satış belgesi almış işletmeler için uygulanmaz.Bu işletme sahipleri işletmelerini birinci ve ikinci derece kan hısımlarınadevredebilir."
Anayasa'nın "Çalışma ve Sözleşme Hürriyeti" başlıklı 48.maddesinde, "Herkes, dilediği alanda çalışma ve sözleşme hürriyetlerinesahiptir. Özel teşebbüsler kurmak serbesttir." Denilmek suretiyle çalışmaözgürlüğü güvenceye bağlanmıştır. Çalışma özgürlüğü, kişinin çalışıp çalışmama,çalışacağı işi seçme ve çalıştığı işten ayrılma iktisadî -ticari faaliyet yapmahakkını da içerir.
Tütün mamulü, etil alkol, metil alkol ve alkollü içki satışısuretiyle iktisadi -ticari faaliyette bulunulmasının Anayasa'nın 48. maddesindegüvenceye bağlanan çalışma özgürlüğü kapsamında değerlendirilmesi gerektiğiaçıktır. Bu nedenle, anılan ürünlerin satışını yapmak üzere işyeri ruhsatıalınabilmesi için ilgili kolluk kuvvetinin görüşünün alınmasını zorunlu kılandava konusu kuralla, çalışma hakkı alanında düzenleme yapıldığı söylenebilir.
Düzenleme hak ve özgürlüklerinden nasıl ve ne şekilde yararlanılacağınınve bunların nasıl kullanacağının normlaştırılması anlamına gelmektedir.Sınırlama ise hak ve özgürlüğünün kullanım alanının daraltılmasını ifadeetmektedir.
Alkollü içki satış yetkisi tanıyan alkol satış belgesi ve iş yeriaçma ruhsatına sahip olmanın, işletme sahibi yönünden ekonomik bir değer ifadeettiği açıktır. Kişi yönünden ekonomik değer ifade eden alkol satış belgesi veişyeri açma ruhsatının mülkiyet hakkı kapsamında değerlendirilmesi gerektiğihususunda tereddüt bulunmamaktadır. Nitekim, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi,alkollü içki satma ruhsatını mülkiyet hakkı kapsamında görmüştür (TreTraktörer/ İsveç kararı, B.N. 10873/84, K.T. 3.7.1989).
Kural olarak işletme sahibinin, alkollü içki satış belgesi ve işyeri açma ruhsatına sahip olmanın yarattığı ekonomik değer üzerinden, mülkiyethakkının malike tanıdığı kullanma, yararlanma, tasarruf etme yetkilerikullanabilmesi gerekir. İşletme sahibinin bu ekonomik değerden yararlanmasınıve bu değer üzerinden tasarrufta bulunmasını engelleyen düzenlemeler, mülkiyethakkına müdahale anlamına gelecektir. Bu anlamda "şey"in değeriniazaltıcı önlemlerin de saygı gösterme yükümlülüğünün ihlali olarak görülmesimümkündür.
Dava konusu kuralla, işletme sahibinin işletmesini alkol satışyetkisi korunarak devretme serbestisi sınırlanmıştır. İşletme sahibinin,işletmesini birinci ve ikinci dereceden kan hısımları dışındakilere devretmesidurumunda, yeni maliklerin alkol satış belgesi ve içkili yer ruhsatı almasımümkün olmadığından işletmenin mevcut ekonomik değerinde bir azalma meydanageleceği açıktır. İşletmenin ekonomik değerini azaltıcı bu önlemin, işletmesahibinin mülkiyet hakkına müdahale niteliği taşıdığı tartışmasızdır.
Anayasa'nın 35. maddesinde mülkiyet hakkı sınırsız bir hak olarakdüzenlenmiş, kamu yararı amacıyla ve kanunla sınırlandırılabileceğiöngörülmüştür. Ayrıca sınırlamanın, Anayasa'nın 13. maddesinde düzenlenen ilkelereuygun olması gereklerine ve ölçülülük ilkesine aykırı olamaz.
Dava konusu kural Anayasa'nın 2., 35. ve 48. maddelerineaykırıdır.
3) Kanun'un 21. maddesiyle 2942 sayılı Kanun'un başlığı ilebirlikte değiştirilen geçici 6. maddesinin onbirinci fıkrasının incelenmesi
Fıkrada "Bu madde uyarınca ödenecek olan bedelin tahsilisebebiyle idarelerin mal, hak ve alacakları haczedilemez.
Anaysa Mahkemesinin benzer nitelikteki bir başvuruyla ilgiliolarak verdiği 22.2.2013 tarih, 28567 sayılı Resmî Gazete'de yayımlanan1.11.2012 gün ve E.2010/83, K.2012/169 sayılı kararında yer alan karşıoygerekçemde belirtildiği üzere dava konusu kural Anayasa'nın 2., 13., 35., 36.ve 138. maddelerine aykırıdır.
Açıklanan nedenlerle yukarıda her bölümde açıklanan gerekçelerleAnayasa'ya aykırı olduğu belirtilen kuralların iptali gerektiği düşüncesi ileçoğunluk görüşüne katılmıyorum.
Üye
Recep KÖMÜRCÜ
KARŞIOY GEREKÇESİ
1. 24.5.2013 günlü, 6487 sayılı Bazı Kanunlar ile 375 sayılı KanunHükmünde Kararnamede Değişiklik Yapılması Hakkında Kanunu'nun, 2. maddesiyleyeniden düzenlenen 8.6.1942 günlü, 4250 sayılı İspirto ve İspirtolu İçkilerİnhisarı Kanunu'nun yeniden düzenlenen 6. maddesinin birinci fıkrasında yeralan, "Televizyonlarda yayınlanan dizi, film ve müzik kliplerindealkollü içkileri özendirici görüntülere yer verilemez", kuralıhakkında iptal davası açılmıştır.
Dava konusu kuralla, televizyonlarda yayınlanan dizi, film vemüzik kliplerinde alkollü içkileri özendirici görüntülere yer verilmesiyasaklanmaktadır. Bu kuralın alkol bağımlılığıyla mücadele amacını taşıdığı vedevletin de bireyleri ve toplumu alkol bağımlılığına karşı koruma yükümlülüğüatında olduğu hususunda bir tereddüt bulunmamaktadır.
Her ne kadar kuralla getirilen yasak, her türlü alkollü içkiiçeren görüntüleri kapsamasa da, alkolü özendirici nitelik taşıyangörüntülerle, özendirici nitelik taşımayan görüntüleri birbirinden ayırmak sonderece zordur. Her türlü alkollü içki görüntüsü özendirici olaraknitelendirilebilir ve bu anlamda yasak kapsamında değerlendirilebilir.Özendirici görüntülerle, özendirici olmayan görüntüler arasındaki çizgi sonderece geçişken ve girifttir. Nitekim uygulamada neyin özendirici, neyinözendirici olmadığı arasında net bir ayırım yapılamadığından dizi, film vemüzik kliplerinde yer alan her türlü alkollü içki görüntüsü engellenmektedir.
Anayasa'nın 13. maddesinde yer alan ölçülülük ilkesi, amaç ve araçarasında hakkaniyete uygun bir dengenin bulunması gereğini ifade eder.Ölçülülük, aynı zamanda yasal önlemin sınırlama amacına ulaşmaya elverişliolmasını, amaç ve aracın ölçülü bir oranı kapsamasını ve sınırlayıcı önlemindemokratik toplum düzeni bakımından zorunluluk taşımasını da içeren birilkedir. Bu ilke, kısıtlama için kullanılan araçla amaç arasında hak veözgürlüğü en az sınırlayacak dengeli bir orantı aranması için kullanılmaktadır.Dava konusu kuralın toplumu alkol bağımlılığından korumak amacı taşıdığı söylenebilir.Bununla birlikte, alkol bağımlılığıyla mücadele amacı ile başvurulansınırlayıcı önlem arasında bir orantısızlık mevcuttur, çünkü bu önlem sanat veçalışma özgürlüğünü demokratik bir toplumda gerekli olmayacak şekildesınırlamaktadır.
Dava konusu kurala konu olan dizi, film ve müzik klibinin birersanat eseri olduğu açıktır. Dolayısıyla bunların yayınlanması ve kamusalerişime açılması, Anayasa'nın 27. maddesinde düzenlenen sanat özgürlüğü kapsamıiçindedir. Anayasa'nın 27. maddesinin birinci fıkrasında , "Herkes,bilim ve sanatı serbestçe öğrenme ve öğretme, açıklama, yayma ve bu alanlardaher türlü araştırma hakkına sahiptir" , denilmek suretiyle sanatözgürlüğü güvence altına alınmıştır. Dava konusu kuralla sanat özgürlüğünün birparçası olan sanatı yayma hakkına müdahale edilmektedir. Sanat eserinin kısmenveya tamamen yayınlanmasının engellenmesi, içeriğine karışılması sanat eserininsahibi, yapımcısı ve yayıncısının sanat özgürlüğüne müdahale anlamınagelmektedir.
Kuralın, dizi, film ve müzik kliplerinin içeriğine önemli ölçüdemüdahalede bulunmadığı ve hakkın özüne dokunmadığı söylenemez, zira bu sanateserlerinin içeriğinde nelerin olup, olmamasına eseri üretenler ve izleyicilerideğil, nihayetinde devlet karar vermektedir. Bu yasak dizi, film ve müzik klibiyapımcılarının eserlerinin içeriğini serbestçe belirleme özgürlüklerinisınırlandırmakta, sanatçının sanat üretimini ve yaratıcılığını daha baştanzihinsel düzeyde sansürlemektedir. Sanat eserlerinin herhangi bir dışsal baskı vesansür olmadan, tamamen sanatçının düşünce ve hayal dünyasınınşekillendirmesiyle ortaya çıkması demokratik bir toplum yapısı için hayati biröneme sahiptir, çünkü bu sayede eleştirel ve yaratıcı düşünce ürünleri toplumasunulmuş olacaktır.
İptali istenen kural, 48. maddedeki özel teşebbüs özgürlüğünü desınırlamaktadır. Anayasa'nın "Çalışma ve Sözleşme Hürriyeti"başlıklı 48. maddesinde, "Herkes, dilediği alanda çalışma ve sözleşmehürriyetlerine sahiptir. Özel teşebbüsler kurmak serbesttir,"denilerekçalışma özgürlüğünün bir parçası olan teşebbüs özgürlüğü herkese tanınmıştır.Televizyon yayıncısının ve dizi, film ve müzik klibi yapımcısının yürüteceğifaaliyetin ve yayınlayacağı programların içeriğini serbestçe belirlemesiteşebbüs özgürlüğünün bir parçasıdır.
Açıklanan nedenlerle dava konusu kuralın, Anayasa'nın 13., 27. ve48. maddelerine aykırı olduğu düşüncesiyle çoğunluk kararına katılmak mümkünolmamıştır.
2. 24.5.2013 günlü, 6487 sayılı Bazı Kanunlar ile 375 sayılı KanunHükmünde Kararnamede Değişiklik Yapılması Hakkında Kanunu'nun, 2. maddesiyleyeniden düzenlenen 8.6.1942 günlü, 4250 sayılı İspirto ve İspirtolu İçkilerİnhisarı Kanunu'nun yeniden düzenlenen 6. maddesinin son fıkrasının ikincicümlesinde yer alan, ".her türlü.", ibaresinin incelenmesi:
Dava konusu kural her türlü eğitim ve öğretim kurumlarında alkollüiçki satışını yasaklamaktadır. Kuralda geçen, ".her türlü.",ibaresinin kapsamına 18 yaşından büyüklerin öğrenci ve çalışan olduğuüniversiteler ve diğer yükseköğretim kurumları da girmektedir. Kural nedeniylebir üniversite yerleşkesi içindeki sosyal tesisler de dâhil tüm binalardaalkollü içki satılması yasaklanmaktadır. Bu yasağın amacının, gençlerin alkolbağımlığından korunmasının yanında, kalabalık insan topluluklarının bir aradabulunduğu mekânlarda aşırı alkolün suç işlemeyi kolaylaştırıcı etkisi nedeniylesuç teşkil eden eylemlerin çoğalmasını önleyerek kamu düzenini korumak olduğubelirtilmiştir.
Anayasa'nın 12. maddesinde, "Herkes, kişiliğine bağlı,dokunulmaz, devredilmez, vazgeçilmez temel hak ve hürriyetlere sahiptir. Temelhak ve hürriyetler, kişinin topluma, ailesine ve diğer kişilere karşı ödev vesorumluluklarını da ihtiva eder," hükmüne yer verilerek Anayasa'daaçıkça düzenlenmeyen, ancak insan olmanın bir gereği olarak var olduğu kabuledilen ve kişiliğin ayrılmaz bir parçasını teşkil eden diğer özgürlükler degüvence altına alınmıştır.
Kuralla alkollü içki tüketme özgürlüğüne bir sınırlamagetirilmektedir. Çoğunluk görüşünde, öğrencilerin üniversite yerleşkesindealkole kolaylıkla erişebilmelerinin gençler arasında alkol tüketiminiartırabileceği, bunun da alkolün suç işlemeyi kolaylaştırıcı etkileri dikkatealındığında, şiddet olaylarının artmasına ve kamu düzeninin sarsılmasına yolaçabileceği düşüncesi ifade edilmektedir. Buradan hareketle, devletin, alkolbağımlığını ve suç işlenmesini engellemek amacıyla, öğrencilerin alkoleerişimlerini sınırlaması ve bu suretle bireylerin genel özgürlük alanlarınamüdahalede bulunmasının meşru bir amaca dayandığı iddia edilmektedir.
Her şeyden önce yetişkin birey olan üniversite öğrencilerininalkol tüketmelerinin makul oranlarda olmayacağı, bunun öğrencilerin suçişlemesini kolaylaştırarak kamu düzenini bozacağı görüşü tamamen birvarsayımdan ibarettir ve üniversite öğrencisi gençliğe dönük büyük birgüvensizliğe işaret etmektedir. Öğrencilerden alkollü içki tüketmeyi tercihedenlerin hepsinin alkol bağımlısı olabileceği, dolayısıyla kamu düzeni içinbir tehdit oluşturabileceği son derece hatalı ve önyargılı bir yaklaşımıyansıtmaktadır.
Öğrenciler dışında akademisyenlerin ve diğer üniversiteçalışanlarının da yararlandığı üniversite yerleşkelerinde bulunan sosyaltesislerde de alkol satışını ilgili kural yasaklamaktadır. Kuralın üniversitepersonelini de kapsayacak genişlikte olması ölçüsüzlüğünün bir göstergesidir.Üniversite yerleşkelerindeki sosyal tesislerin bir kısmı öğrencilerinkullanımına kapalı olduğundan, buralardan yararlanma imkânları zatenbulunmamaktadır. Kendi yaşam anlayışı ve tercihleri doğrultusunda alkollüiçecek tüketmek isteyen her öğrenci ve üniversite çalışanının bu tercihleriniüniversite yerleşkesi içindeki sosyal tesislerde gerçekleştirmek istemelerinin,bu kişileri alkol bağımlısı yapacağını ve bunun da suç işlenmesinikolaylaştırıp, kamu düzenini bozacağını varsaymak son derece hatalı birgörüştür. Üniversite yerleşkesinde içki tüketmeyi tercih eden herkes bunusorumsuzca gerçekleştirmeyecektir.
Anayasa'nın 12. maddesi bireylerin yaşam tercihleri doğrultusundatüketimde bulunma ve tüketim maddelerine erişme haklarını güvence altınaalmaktadır. Yerleşke dışında alkollü içecek tüketme özgürlüğüne dokunulmaması,dava konusu kuralla getirilen sınırlamanın ölçülü olduğu anlamına gelmez. Busınırlama, yetişkin bireylerin alkollü içecek tüketme özgürlüğüne bir müdahaleolup, demokratik toplum düzeni açısından zorunluluk taşımamaktadır.
Belirtilen nedenlerle iptali talep edilen kuralın Anayasa'nın 12.ve 13. maddelerine aykırı olduğu sonucuna varılmıştır.
3. 24.5.2013 günlü, 6487 sayılı Bazı Kanunlar ile 375 sayılı KanunHükmünde Kararnamede Değişiklik Yapılması Hakkında Kanunu'nun, 2. maddesiyleyeniden düzenlenen 8.6.1942 günlü, 4250 sayılı İspirto ve İspirtolu İçkilerİnhisarı Kanunu'nun yeniden düzenlenen 7. maddesinin birinci fıkrasının (a) ve(b) bentlerinin incelenmesi:
Öngörülen para cezalarının alt ve üst limitleri arasındaki farkınçok yüksek olması İdare'ye tanınan bu çok geniş takdir hakkının keyfikullanımına neden olabilir. Dolayısıyla ilgili kurallar hukuki belirlilik veöngörülebilirlik ilkelerine aykırılık oluşturduğundan Anayasa'nın 2. maddesineaykırıdır.
4. 24.5.2013 günlü, 6487 sayılı Bazı Kanunlar ile 375 sayılı KanunHükmünde Kararnamede Değişiklik Yapılması Hakkında Kanunu'nun, 2. maddesiyleyeniden düzenlenen 8.6.1942 günlü, 4250 sayılı İspirto ve İspirtolu İçkilerİnhisarı Kanunu'nun yeniden düzenlenen 6. maddesinin 5. maddesiyle 4250 sayılıKanun'a eklenen geçici 1. maddenin dördüncü fıkrasının ikinci cümlesinde yeralan ".birinci ve ikinci derece kan hısımlarına." ibaresininincelenmesi:
Dava konusu kuralla, işletme sahibinin işletmesini alkol satışyetkisi korunarak devretme serbestîsi sınırlanmıştır. İşletme sahibinin,işletmesini birinci ve ikinci dereceden kan hısımları dışındakilere devretmesidurumunda, yeni maliklerin alkol satış belgesi ve içkili yer ruhsatı almasımümkün olmadığından işletmenin mevcut ekonomik değerinde bir azalma meydana geleceğiaçıktır. İşletmenin ekonomik değerini azaltıcı bu önlemin, işletme sahibininmülkiyet hakkına müdahale niteliği taşıdığı tartışmasızdır.
Anayasa'nın 35. maddesinin birinci fıkrasında, "Herkes,mülkiyet ve miras haklarına sahiptir." denilmek suretiyle mülkiyet hakkıgüvenceye bağlanmıştır. Birey özgürlüğü ile doğrudan ilgili olan mülkiyet hakkıbireye emeğinin karşılığına sahip olma ve geleceğe yönelik planlar yapmaolanağı tanıyan temel bir haktır. Mülkiyet hakkı, genel olarak, bir kimseninbaşkasına zarar vermemek ve yasaların koyduğu sınırlamalara uymak koşuluyla birşey üzerinde dilediği biçimde yararlanma, tasarruf etme, başkasına devretme,kullanılanın biçimini değiştirme, harcama ve tüketme, hatta yok etmeyetkilerini kapsamaktadır. Öte yandan, mülkiyet hakkı, maddi varlığı bulunantaşınır ve taşınmaz malvarlığını kapsadığı gibi maddi bir varlığı bulunmayanhak ve alacakları da içermektedir.
Alkollü içki satış yetkisi tanıyan alkol satış belgesi ve iş yeriaçma ruhsatına sahip olmanın, işletme sahibi yönünden ekonomik bir değer ifadeettiği açıktır. Kişi yönünden ekonomik değer ifade eden alkol satış belgesi veişyeri açma ruhsatının mülkiyet hakkı kapsamında değerlendirilmesi gerektiğihususunda tereddüt bulunmamaktadır.
Açıklanan nedenlerle, dava konusu kuralın Anayasa'nın 13., 35. ve48. maddelerine aykırı olduğu düşüncesiyle çoğunluk kararına muhalefetedilmiştir.
Üye
Engin YILDIRIM
KARŞIOY GEREKÇESİ
6487 sayılı Kanun'un 21. maddesiyle 2942 sayılı Kanun'un geçici 6.maddesinin yedinci fıkrasını değiştiren dava konusu kuralla, kamulaştırmasız elatmalar nedeniyle açılacak davalarda mahkeme ve icra harçları ile her türlü vekaletücretlerinin, Kamulaştırma bedeli tespiti davalarında öngörülen şekilde maktuolarak belirleneceği hüküm altına alınmaktadır.
Harçlar Kanunu 16. maddesi ikinci fıkrasında, "Gayrimenkulün aynınataalluk eden davalarda ecrimisil ve tazminat gibi taleplerde bulunulduğutakdirde harç, gayrimenkulün değeri ile talep olunan tazminat veecrimisil tutarı üzerinden alınır." denilmektedir. Buhükümden bu tür davalar arasında niteliği itibariyle bir"eda davası" olan kamulaştırmasız el atma davalarının da olduğuanlaşılmaktadır.
Eda davalarında davalının, bir şeyi vermeye veya yapmaya yahutyapmamaya mahkum edilmesi talep edilmektedir. Burada da adı üstünde"Kamulaştırmasız el atma"nın meydana getirdiği zararın giderimiistenmektedir. Yapılan basit bir tespit işleminden ibaret değildir. Davaesnasında keşif ya da keşifler yapılmakta, deliller toplanmakta, müteadditduruşmalar yapılmakta dava yıllarca sürebilmektedir. Bu nedenle bir tespitişlemine harcanan emek ve mesai ile eda davasında harcanan emek ve mesai bir değildir, zaten bu yüzden tespit işlem ve davalarında maktu, edadavalarında ise nispi vekalet ücreti öngörülmüştür.
Öte yandan bir kişinin taşınmazına kamu gücü dışında bir kişitarafından el atılması halinde taşınmaz sahibi dava açtığında taşınmazın değeriüzerinden nispi harç ve vekalet ücreti hesaplanırken, aynı taşınmaza kamu gücütarafından el atılması halinde açılacak davada maktu harç ve vekalet ücretitahakkuk ettirilmesi de kanun önünde eşitlik ilkesine aykırılık teşkiletmektedir.
Yargılamada, yargılama giderlerinin haksız çıkan tarafa yüklenmesimevzuat gereğidir. Bu kuralın amacı haksızları caydırmak ve bir anlamdahaksızlığı cezalandırmaktır. Kuralla bu genel ilkenin dışına çıkılarak adetahaksızlık yapan kamu gücü (taşınmaza kamulaştırmasız el atan) daha düşük harçve vekalet ücreti ödemekle yükümlü kılınarak ödüllendirilmekte ve kanunsuz elatmalar sanki teşvik edilmekte, taşınmazına el atılan mağdur kişi isecezalandırılmaktadır. Kamu gücünün kanunsuz olarak yaptığı işlem ve eylememeşruiyet ve kolaylık sağlanmaktadır. Devlet karşısında güçsüz olan kişikorunmak yerine mağdur edilmektedir.
Taşınmazına el atılan mağdur kişinin maktu vekalet ücreti ile davatakip edecek avukat bulamama riski ile karşı karşıya kalması, dolayısıyla hakaramasına engel olunarak, hakkına kavuşamaması, mülkiyet hakkının ihlali sözkonusu olabilecektir.
Mahkememizin birçok kararında, Anayasa'nın 2. maddesinde ifadeolunan hukuk devleti, "eylem ve işlemleri hukuka uygun, insan haklarınasaygı gösteren, bu hak ve özgürlükleri koruyup güçlendiren, her alanda adaletlibir hukuk düzeni kurup bunu geliştirerek sürdüren, Anayasa'ya, evrensel hukukungenel ilkelerine aykırı durum ve tutumlardan kaçınan, hukuku tüm devletorganlarına egemen kılan, Anayasa ve hukukun üstün kurallarıyla kendini bağlısayan, yargı denetimine açık olan, yasaların üstünde yasa koyucunun dabozamayacağı temel hukuk ilkeleri ve Anayasa bulunduğu bilincinde olandevlettir." şeklinde tanımlanmıştır.
Ancak getirilen bu düzenlemenin özünde ve genelinde, insanın,ferdin, mağdurun değil bunlar karşısında daha güçlü olan devletin korunupkollanmakta olduğu, insan için var olan, var olması gereken devletin, insanatercih edildiği, adaletli bir hukuk düzeninin göz ardı edildiği izlenimidoğmaktadır.
Açıklanan nedenlerle kuralın Anayasa'ya aykırı olduğunudüşündüğümden çoğunluk görüşüne katılmadım.
Üye
Celal Mümtaz AKINCI
KARŞIOY GEREKÇESİ
2942 sayılı Kamulaştırma Kanunu'nun geçici 6. maddesi, 24.05.2013 tarihli, 6487 sayılı Kanun'un 21. maddesiyle değiştirilmiş,değiştirilen şekli ile maddenin, bu kapsamda, 11. fıkrasının da Anayasa'yaaykırı olduğu ileri sürerek iptali istenmiştir.
İptali istenen Geçici 6. maddenin 11. fıkrası şu şekildedir: 'Bumadde uyarınca ödenecek olan bedelin tahsili sebebiyle idarelerin mal, hak vealacakları haczedilemez.'
Benzer hükme, 2942 sayılı Kanuna, daha önce 18.6.2010tarihli, 5999 sayılı Kanun'un 1. maddesiyle eklenen Geçici 6. maddenin sonfıkrasında da yer verilmişti. 6487 sayılı Kanunla yapılan değişiklikle sadece".tazminatın." ibaresi ".bedelin." ibaresi iledeğiştirilmiş, bu değişikliğin dışında hüküm aynen korunmuştur.
2942 sayılı Kanun'un geçici 6. maddesinin bu kapsamda söz konusufıkranın da iptali istenmiş, Mahkememizin çoğunluğu tarafından 1.11.2012tarihli, E.2010/83, K.2012/169 sayılı kararla; hüküm, geçmişe yönelikmağduriyetleri gidermek amacıyla getirilen istisnai nitelikte bir kural olduğu,idarelerin yerine getirmekle görevli oldukları kamu hizmetlerininyürütülebilmesi için gerekli olan kaynakların korunmasını amaçladığı, bazı haksahipleri tazminat alacaklarını daha geç tahsil etmek zorunda kalsalar da, bugecikme için kanuni faiz ödenmesinin kurala bağlanarak makul bir dengeninkurulmaya çalışıldığı gerekçeleriyle, Anayasaya aykırı bulunmamıştı. Biz de,hükmün Anayasa'ya aykırı olduğu gerekçesiyle karşı oy kullanmıştık. Aynıgerekçelerle, mevcut hükmün de Anayasa'ya aykırı olduğunu düşündüğümüzden,Mahkememiz çoğunluğunun görüşüne katılmamız mümkün olmamıştır.
Buna göre, iptali istenen hüküm nedeniyle hak sahipleri,kamulaştırmasız el atma nedeniyle mahkemelerce hüküm altına alınan tazminatalacaklarının tahsil aşamasında, borçlu idarenin kamu hizmetine tahsisedilmeyenlerde dahil, hiçbir malvarlığını haczettiremeyecek, kanundaöngörüldüğü şekilde, idarenin alacaklarını ödemesini beklemek zorundakalacaklardır.
Bilindiği gibi, haciz İcra ve İflas Kanunu m.78 vd gereğince,takibin kesinleşmesinden sonra, alacaklının, borçlunun borcuna yetecek kadarmalvarlığına, sattırıp bedelinden alacağını almak üzere hukuken elkonulmasınısağlayan bir cebri icra işlemidir. Bu açıdan haciz, mülkiyet hakkı ile ilişkiliolduğu gibi, hak arama hürriyeti ile de ilgilidir. Ancak Kanun koyucu, farklıamaçlarla pek çok kanunda borçlunun bazı malvarlığının haczedilemeyeceğinikabul etmiştir. 2004 sayılı İcra İflas Kanunu'nun 82. maddesinde de devletmalları ile mahsus kanunlarında haczi caiz olmadığı gösterilen mallarınhaczolunamayacağı hüküm altına alınmıştır. Buradaki devlet malı kavramından,devlet tüzel kişiliği içindeki genel ve katma bütçeli idarelerin elinde bulunanve yönetimleri eski 1050 sayılı Muhasebe-i Umumiye Kanunu'na tabi olan mallaranlaşılmaktadır.
Yine 5993 sayılı Belediye Kanunu'nun 15. maddesinin son fıkrasındada 'Belediyenin proje karşılığı borçlanma yoluyla elde ettiği gelirleri, şartlıbağışlar ve kamu hizmetlerinde fiilen kullanılan malları ile belediyetarafından tahsil edilen vergi, resim ve harç gelirleri haczedilemez' hükmü yeralmaktadır. Benzer şekilde diğer kanunlarda pek çok hüküm bulunmaktadır.
Kamu hizmetlerinin aksamaması için Kanun koyucu bu amaca tahsisedilen borçlu idarelere ait malvarlığının haczinin caiz olmadığını kabuletmiştir. Ancak bu nitelikte olmayan diğer malların haczine cevaz vermiştir ki,alacaklı da onunla tatmin olsun. Nitekim Anayasa Mahkemesi 20.9.2000 tarihli veE.1999/46, K.2000/25 sayılı kararında mülga 1580 sayılı Belediye Kanunu'nun 19.maddesinin 7. bendinde yer alan '' belediye vergi ve resimleri ilehidematı âmmeye muhtas ve akar olamıyan emval ve eşyası üzerine hacizkonulmamak'kuralını incelemiş ve iptal talebini, '' İtiraz konusukuralla, belediyelere ait hidematı âmmeye muhtas ve akar olmayan emval ve eşyaüzerine haciz konulamayacağı belirtilerek mülkiyet hakkına sınırlama getirilmişise de, akarı olan emval için haciz işlemi yapılabilmesi imkânınınbulunması, kişilerin bu hakkının tamamen ortadan kaldırılmadığınıgöstermektedir. 1580 sayılı Belediye Kanunu'nun 1. maddesinde'Belediyeler, beldenin ve belde sakinlerinin mahalli mahiyette müşterek vemedenî ihtiyaçlarını tanzim ve tesviye ile mükellef hükmi şahsiyettir.'denilmektedir. Aynı Yasa'nın 15. maddesi ile diğer maddelerinde belirtilenBelediyeye ait hizmetler, toplumun genel ve ortak gereksinimlerini karşılamakiçin kamu yararı gözetilerek yapılan, devamlı ve düzenli çalışmalardır.
Günümüzde kamu yararı, toplum yararı, ortak çıkar, genel yarargibi birbirinin yerine kullanılan kavramlarla anlatılmak istenen, bireyselçıkardan farklı ve onun üstünde ortak bir yarardır. Belediyelerin, devamlılıkgösteren hizmetlerinin görülmesine ayrılmış olan emval veya eşyaların haczekonu olabilmesinin, belediyelerin yerine getirmekle yükümlü bulundukları kamuyailişkin hizmetlerin ifa vasıtalarını ortadan kaldırmak gibi arzu edilmeyen birnetice doğuracağı kuşkusuzdur. İtiraz konusu kuralla getirilen sınırlamada amaçtoplum yararının üstün tutulmasıdır. Bu sınırlama dışında belediyealeyhine her türlü icra takibinin yapılabilmesi mümkündür. Bu nedenle,engellenmeden söz edilemeyeceği gibi haklı bir neden olmaksızın mahkemekararlarının yerine getirilmesinin geciktirilmesi olanağının borçlu idareniniradesine bırakılmış olduğu iddiası da yerinde değildir. Belirtilennedenlerle, itiraz konusu kurallar Anayasa'nın 13., 35. ve 138. maddelerineaykırı değildir' gerekçesi ile iptal talebini reddetmiştir.
Yine , 5393 sayılı Belediye Kanunu'nun 15. maddesinin sonfıkrasında yer alan 'Belediyenin proje karşılığı borçlanma yoluyla eldeettiği gelirleri, şartlı bağışlar ve kamu hizmetlerinde fiilen kullanılanmalları ile belediye tarafından tahsil edilen vergi, resim ve harç gelirleri haczedilemez.' şeklindekihükmün iptali talebini inceleyen Mahkeme 16.12.2010 tarih ve E.2007/37,K.2010/114 sayılı kararıyla, 'İtiraz konusu kuralla, belediyelerin bazıvarlıkları haciz yasağı kapsamına alınarak belediyeden olan alacaklarını icrayoluyla tahsil etmek zorunda kalanlar bakımından mülkiyet hakkına bir sınırlamagetirilmiş ise de, belediyelerin, 5393 sayılı Kanun'un 15. maddesinin sonfıkrasında belirtilenlerin dışındaki gelir ve varlıkları üzerine haciz işlemiyapılabilmesi imkânının bulunması, kişilerin bu hakkının tamamen ortadankaldırılmadığını ve hukuk düzeninin koruması altındaki haklarını elde edebilmeimkânlarının bulunduğunu göstermektedir. ''gerekçesiyle talebireddetmiştir.
Hak arama hürriyetinin, sadece dava açıp yahut takip yaparak,haklı olunduğunun tespit edilmesi ile yetindiğini, hakkın yerine getirilmesininkapsam dışı bırakıldığını söylemek mümkün değildir. Alacaklının hakkınıntespitinden sonra, onun icra edilmesi ve hak sahibinin hakkına kavuşması da hakarama hürriyetinin kapsamındadır. Para borçlarında da borçlunun borcunuödememesi halinde, borcu karşılayacak kadar malının haczedilip satılarak borcunödenmesi, hak arama hürriyetinin hayata geçirilişinin somut bir örneğidir. Budurum, mülkiyet hakkının da bir gereğidir.
Mülkiyet hakkı da, hak arama hürriyeti de Anayasa'nın 13.maddesinde öngörülen 'kamu yararı' nedeniyle sınırlandırılabilir; ancak buamaçla dahi olsa, her iki hakkı da etkisiz hale getiren bir kural demokratiktoplum düzeninin gerekleriyle bağdaşmaz. Kesinleşmiş bir alacağın, cebri icrayoluyla tahsil edilmesinin, borçlunun hiçbir malvarlığının haczine izinvermeyerek tümüyle engellenmesi hak arama hürriyeti ve mülkiyet hakkı ilebağdaşmaz. İptali istenen kuralla borçlu idarelerin hiçbir malvarlığınınhaczine izin verilmeyerek, hak sahiplerinin mülkiyet hakkı ve hak aramahürriyetleri ölçüsüz bir şekilde sınırlandırılmış, bununda ötesinde etkisizhale getirilmiştir.
Hak sahipleri, mahkeme kararıyla alacaklarını hüküm altınaaldırmalarına rağmen, idarenin hiçbir malvarlığının haczine izin vermeyerek,alacaklının alacağının tahsil edilmesinin engellenmesi, alacaklının tümüyleborçlu idarenin insafına terk edilmesi sonucunu doğurduğu, bu nedenle Anayasam.2 gereğince hukuk devleti ilkesine aykırılık teşkil ettiği gibi, mahkemekararının da etkisiz hale getirilmesi sonucunu doğurduğundan, Anayasa'nın 138.maddesinde düzenlenen mahkemelerin bağımsızlığı ilkesine de aykırılık teşkiletmektedir.
Yukarıda belirtilen nedenlerle, 2942 sayılı KamulaştırmaKanunu'nun, 24.05.2013 tarihli, 6487 sayılı Kanun'un 21. maddesiyle değiştirilen geçici 6. maddesinin 11. fıkrasının Anayasa'nın 2.,13., 35., 36. ve 138. maddelerine aykırı olduğu ve iptali gerektiği kanaatindeolduğumuzdan, çoğunluk görüşüne katılmıyoruz.
Üye
Celal Mümtaz AKINCI
Üye
Erdal TERCAN