ANAYASA MAHKEMESİ KARARI
Esas Sayısı : 2014/177
Karar Sayısı : 2015/49
Karar Tarihi : 14.5.2015
R.G. Tarih-Sayı :11.06.2015-29383
İPTAL DAVASINI AÇAN :Türkiye Büyük Millet Meclisiüyeleri M. Akif HAMZAÇEBİ, Engin ALTAY ve Levent GÖK ile birlikte 117milletvekili
İPTAL DAVASININ KONUSU :10.9.2014 tarihli ve 6552sayılı İş Kanunu ile Bazı Kanun ve Kanun Hükmünde Kararnamelerde DeğişiklikYapılması ile Bazı Alacakların Yeniden Yapılandırılmasına Dair Kanun’un;
1- 10. maddesiyle değiştirilen, 4.1.2002 tarihli ve 4734 sayılıKamu İhale Kanunu’nun 62. maddesinin birinci fıkrasının (e) bendinin (1)numaralı alt bendinin birinci ve ikinci cümlelerinin,
2- 13. maddesiyle, 5.1.2002 tarihli ve 4735 sayılı Kamu İhaleSözleşmeleri Kanunu’nun 8. maddesine eklenen üçüncü fıkranın üçüncü cümlesinin,
3- 15. maddesiyle, 20.6.2012 tarihli ve 6331 sayılı İş Sağlığı veGüvenliği Kanunu’nun 2. maddesinin (2) numaralı fıkrasına eklenen (e) bendinin,
4- 20. maddesinin,
5- 21. maddesiyle, 18.10.2012 tarihli ve 6356 sayılı Sendikalar veToplu İş Sözleşmesi Kanunu’na eklenen ek 1. maddenin,
6- 38. maddesiyle, 16.5.2006 tarihli ve 5502 sayılı SosyalGüvenlik Kurumu Kanunu’nun başlığı ile birlikte değiştirilen 36. maddesininüçüncü fıkrasının dördüncü cümlesinde yer alan“…ve vekaletname ibrazı…”ibaresinin,
7- 54. maddesiyle, 31.5.2006 tarihli ve 5510 sayılı SosyalSigortalar ve Genel Sağlık Sigortası Kanunu’nun 103. maddesine eklenen üçüncüve dördüncü fıkraların,
8- 61. maddesiyle 5510 sayılı Kanun’a eklenen geçici 57. maddeninbirinci fıkrasının ikinci cümlesinde yer alan“…ancak tahsil edilmiş tutarlarred ve iade veya mahsup edilmez.”ibaresinin,
9- 64. maddesiyle, 30.1.1950 tarihli ve 5521 sayılı İş MahkemeleriKanunu’nun 7. maddesine eklenen dördüncü fıkranın ikinci cümlesinin,
10- 73. maddesinin (6) numaralı fıkrasının birinci cümlesinde yeralan “…dava açmamaları, açılmış davalardan vazgeçmeleri ve kanun yollarınabaşvurmamaları şarttır.” ibaresinin,
11- 80. maddesinin (4) numaralı fıkrasının birinci cümlesinde yeralan“…dava açmamaları, açılmış davalardan vazgeçmeleri ve kanun yollarınabaşvurmamaları şarttır.”ibaresinin,
12- 87. maddesiyle değiştirilen, 5.12.1951 tarihli ve 5846 sayılıFikir ve Sanat Eserleri Kanunu’nun 47. maddesinin birinci fıkrasının birincicümlesinin,
13- 88. maddesiyle, 18.12.1953 tarihli ve 6200 sayılı Devlet Suİşleri Genel Müdürlüğünün Teşkilat ve Görevleri Hakkında Kanun’a eklenen ek 6.maddenin birinci fıkrasının birinci cümlesinde yer alan“…denetim masraflarıilgililerine ait olmak üzere…”ve“…veya DSİ tarafından yetkilendirilenTürk Ticaret Kanununa göre kurulmuş şirketlerden DSİ’ce müşavirlik hizmetisatın alınarak yaptırılır.”ibarelerinin,
14- 94. maddesiyle, 19.3.1969 tarihli ve 1136 sayılı AvukatlıkKanunu’nun 182. maddesine eklenen ikinci fıkranın,
15- 99. maddesiyle, 4.11.1983 tarihli ve 2942 sayılı KamulaştırmaKanunu’nun 4. maddesine eklenen ikinci fıkranın üçüncü cümlesinin,
16- 100. maddesinin birinci fıkrasının (b) bendiyle, 2942 sayılıKanun’un 23. maddesine eklenen üçüncü fıkranın,
17- 101. maddesiyle 2942 sayılı Kanun’a eklenen geçici 9. maddeninbirinci cümlesinin,
18- 112. maddesiyle, 25.2.1998 tarihli ve 4342 sayılı MeraKanunu’nun 14. maddesinin birinci fıkrasına eklenen (ı) bendinin,
19- 117. maddesiyle, 24.11.2004 tarihli ve 5258 sayılı AileHekimliği Kanunu’nun 5. maddesinin ikinci fıkrasına eklenen ikinci cümlenin,
20- 119. maddesiyle, 5.5.2005 tarihli ve 5345 sayılı Gelir İdaresiBaşkanlığının Teşkilat ve Görevleri Hakkında Kanun’un 29. maddesine eklenenfıkranın,
21- 121. maddesiyle, 3.7.2005 tarihli ve 5393 sayılı BelediyeKanunu’nun 15. maddesinin beşinci fıkrasının birinci cümlesinde yer alan“arsa”ibaresinin“taşınmaz”şeklindedeğiştirilmesinin,
22- 128. maddesiyle, 6.3.2008 tarihli ve 5747 sayılı BüyükşehirBelediyesi Sınırları İçerisinde İlçe Kurulması ve Bazı Kanunlarda DeğişiklikYapılması Hakkında Kanun’un 1. maddesine ekli (16) sayılı listesinin sekizincisırasında yer alan“Barbaros”ibaresinin“Barbaros Mahallesinin O4Karayolunun güneyinde kalan kısmı”şeklinde değiştirilmesinin,
23- 129. maddesiyle 5747 sayılı Kanun’un 2. maddesinin (3)numaralı fıkrasında yer alan“Kadıköy ilçe belediyesine bağlı AtatürkMahallesinin”ibaresinden sonra gelmek üzere eklenen“ve BarbarosMahallesinin”ibaresinin,
24- 142. maddesiyle değiştirilen, 3.6.2011 tarihli ve 637 sayılıEkonomi Bakanlığının Teşkilat ve Görevleri Hakkında Kanun HükmündeKararname’nin 36. maddesinin (2) numaralı fıkrasının;
a- Birinci cümlesinde yer alan“Bakanlığın gözetimi ve denetimialtında…”ve“…Bakanlıkça belirlenecek…”ibarelerinin,
b- Dördüncü cümlesinin,
c- Beşinci cümlesinde yer alan “…yönetmelikte belirtilen kurucukuruluşların katkı payları ve/veya yıllık üyelik aidatlarından, İş Konseyiüyelik aidatları ve…” ibaresinin,
d- Altıncı ve yedinci cümlelerinin,
Anayasa’nın Başlangıç’ı ile 2., 5., 7., 8., 10., 12., 13., 14.,17., 26., 33., 35., 36., 38., 45., 46., 48., 49., 50., 51., 53., 56., 70., 73.,90., 123., 124., 125., 126., 127., 128., 135., 141. ve 153. maddelerineaykırılığı ileri sürülerek iptallerine ve yürürlüklerinin durdurulmasına kararverilmesi istemidir.
II- YASA METİNLERİ
A- İptali İstenilen Yasa Kuralları
Kanun’un iptali istenen kuralların da yer aldığı maddelerişöyledir:
“MADDE 10-4/1/2002 tarihli ve 4734sayılı Kamu İhale Kanununun 62 nci maddesinin birinci fıkrasının (e) bendiaşağıdaki şekilde değiştirilmiştir.
“e) İdarelerin bu Kanunda tanımlanan hizmetlerden personelçalıştırılmasına dayalı hizmet alımlarında aşağıda belirtilen hususlara uymasızorunludur:
1)İdarelerce kanun, tüzük ve yönetmeliklere göre istihdamedilen personelin yeterli nitelik veya sayıda olmaması hâlinde personelçalıştırılmasına dayalı yardımcı işlere ilişkin hizmetler için ihaleyeçıkılabilir. Bu kapsamda ihaleye çıkılabilecek yardımcı işlere ilişkin hizmettürlerini; idarelerin teşkilat, görev ve yetkilerine ilişkin mevzuatı, yerleşikyargı içtihatları ile 22/5/2003 tarihli ve 4857 sayılı İş Kanununun 2 ncimaddesinin yedinci fıkrası dikkate alınmak suretiyle idareler itibarıyla ayrıayrı veya birlikte belirlemeye işçi, işveren ve kamu görevlilerikonfederasyonları, Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı, Hazine Müsteşarlığı veDevlet Personel Başkanlığının görüşü ve Maliye Bakanlığının teklifi üzerineBakanlar Kurulu yetkilidir.3/7/2005 tarihli ve 5393 sayılı BelediyeKanununun 67 nci maddesi ile diğer kanunların hizmet alımına ilişkin özelhükümleri saklıdır.
2) İdarelerin teşkilat, görev ve yetkilerine ilişkin mevzuatı ile4857 sayılı Kanunun 2 nci maddesinin yedinci fıkrası esas alınmak suretiyle,idareye ait bir işyerinde yürütülen asıl işin bir bölümünde idarenin ve işingereği ile teknolojik nedenlerle uzmanlık gerektiren işlerde hizmet alımıihalesine çıkılabilir.
3) Danışmanlık hizmet alım ihalelerinde istihdam edilen personelinyeterli nitelik veya sayıda olmaması şartı aranmaz.”
MADDE 13-5/1/2002 tarihli ve 4735sayılı Kamu İhale Sözleşmeleri Kanununun 8 inci maddesine aşağıdaki fıkralareklenmiştir.
“4/1/2002 tarihli ve 4734 sayılı Kamu İhale Kanununun 62 ncimaddesinin birinci fıkrasının (e) bendi uyarınca ihale edilen işlerde,22/5/2003 tarihli ve 4857 sayılı İş Kanununun 2 nci maddesinde tanımlanan asılişveren-alt işveren ilişkisi çerçevesinde alt işveren tarafından münhasıran buKanun kapsamına giren kamu kurum ve kuruluşlarına ait işyerlerinde çalıştırılanişçileri kapsayacak olan toplu iş sözleşmeleri; alt işverenin yetkilendirmesikaydıyla merkezi yönetim kapsamındaki kamu idarelerinin üyesi bulunduğu kamuişveren sendikalarından birisi tarafından 18/10/2012 tarihli ve 6356 sayılıSendikalar ve Toplu İş Sözleşmesi Kanunu hükümlerine göre yürütülür vesonuçlandırılır. Toplu iş sözleşmesinin kamu işveren sendikası tarafından bufıkraya göre sonuçlandırılması hâlinde, belirlenen ücret ve sosyal haklardankaynaklanan bedel artışı kadar idarece fiyat farkı ödenir.Kamu işverensendikası tarafından yürütülmeyen ve sonuçlandırılmayan toplu iş sözleşmeleriiçin fiyat farkı ödenemez, 4857 sayılı Kanunun 2 nci maddesinin yedinci fıkrasıesas alınarak asıl işveren sıfatından dolayı ücret farkına hükmedilemez ve asılişveren sıfatıyla sorumluluk yüklenemez.Bu fıkranın uygulanmasına ilişkinesas ve usuller, Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığının görüşü alınmaksuretiyle Maliye Bakanlığınca belirlenir.
22/9/2012 tarihinden önce 4734 sayılı Kanuna göre ihalesi yapılanve ihale dokümanında fiyat farkı hesaplanabilmesine ilişkin hüküm bulunan yapımişleri ihalelerinde, yaklaşık maliyetin yarısından fazlasını akaryakıtgiderinin oluşturduğu ve bu maddenin yürürlüğe girdiği tarih itibarıyla fesihveya tasfiye edilmeksizin geçici kabulü yapılmış işler ile devam eden işlerin,22/9/2012 tarihinden sonra gerçekleştirilen kısımlarında kullanılan akaryakıtailişkin olarak özel tüketim vergisinde gerçekleşen artış nedeniyle fiyat farkıhesaplanmasında 3l/8/20l3 tarihli ve 28751 sayılı Resmî Gazete’de yayımlanan2013/5217 sayılı Bakanlar Kurulu Kararı hükümleri uygulanır.”
MADDE 15-20/6/2012 tarihli ve 633lsayılı İş Sağlığı ve Güvenliği Kanununun 2 nci maddesinin ikinci fıkrasınaaşağıdaki bent eklenmiştir.
“e) Denizyolu taşımacılığı yapan araçların uluslararası seyrüseferhâlleri.”
MADDE 20- 6356 sayılı Kanunun 41 inci maddesinin birinci vebeşinci fıkralarında yer alan “yüzde üçünün” ibareleri “yüzde birinin”; 43 üncümaddesinin ikinci fıkrasında yer alan “yüzde üçünden” ibaresi “yüzde birinden”,dördüncü fıkrasında yer alan “yüzde üçünü” ibaresi “yüzde birini” olarakdeğiştirilmiştir.
MADDE 21-6356 sayılı Kanuna aşağıdakiek madde eklenmiştir.
“EK MADDE 1- 41 inci maddenin birinci ve beşinci fıkraları ile 43üncü maddenin ikinci ve dördüncü fıkralarında yer alan kurulu bulunduğuişkolunda en az yüzde bir üye şartı, Ekonomik ve Sosyal Konseye üyekonfederasyonlara üye olmayan işçi sendikaları için yüzde üç olarak uygulanır.”
MADDE 38-5502 sayılı Kanunun 36 ncımaddesi başlığı ile birlikte aşağıdaki şekilde değiştirilmiştir.
“Muafiyetler
MADDE 36- Kurum, bu Kanun kapsamındaki faaliyetleri dolayısıylayapılan işlemler yönünden ilgili kanunlarında yer almamış olsa dahi 2/7/1964tarihli ve 492 sayılı Harçlar Kanununa göre alınan harçlardan, elektrik vehavagazı tüketim vergisi ve yangın sigortası vergisi hariç olmak üzere26/5/1981 tarihli ve 2464 sayılı Belediye Gelirleri Kanunu gereğince alınanvergi, harç, katılma payı ile tasdik ücretlerinden, düzenleyeceği kağıtlarnedeniyle damga vergisinden, sahip olduğu taşınmazlar dolayısıyla emlakvergisinden, satın alınan ve satılan taşınmazlar ile ilgili olarak tapu vekadastro döner sermaye bedellerinden ve her türlü dava ve icra işlemlerindeteminat yatırma mükellefiyetinden muaftır.
Kurumun taraf olduğu her türlü davalarda, Kurum aleyhinehükmedilen asıl alacak ile vekalet ücreti ve yargılama giderleri, alacaklı veyavekilinin Kuruma ödemeye dayanak makbuz ve belgelerle birlikte yazılı şekildeyapacağı müracaat üzerine bildireceği banka hesap numarasına, müracaattarihinden itibaren otuz gün içinde ödenir. Bu süre geçmeden Kurum aleyhinecebri icra yollarına başvurulamaz. Belirtilen sürede ödeme yapılamaması hâlinde,söz konusu alacaklar genel hükümler dairesinde tahsil olunur. Mahkemekararlarında yer alan miktarların kararın kesinleşmesinden önce ödenmesihâlinde, söz konusu kararların ilgili mercilerce bozulmasını müteakip ödenenmiktarlar, ödeme tarihinden itibaren işleyecek kanuni faizi ile birlikteilgililerden tahsil edilir.
Kurumu vekil sıfatıyla temsile yetkili olan I. hukuk müşaviri,hukuk müşaviri ve kadrolu avukatlarının bir listesi Kurumca yazılı olarak veyaAdalet Bakanlığınca belirlenen esaslar dairesinde elektronik ortamda ilgiliCumhuriyet başsavcılığına, bölge idare mahkemesi başkanlıklarına, askerîsavcılıklara ve Askerî Yüksek İdare Mahkemesi Başkanlığına verilir. Bulisteler, Cumhuriyet başsavcılığı tarafından adli yargı çevresinde, bölge idaremahkemesi başkanlığınca idari yargı çevresinde bulunan mahkemelere gönderilir.Yüksek mahkemeler ve bölge adliye mahkemesindeki duruşmalarda temsil yetkisinikullanacakların isimleri ilgili mahkemelerin başsavcılıklarına veyabaşkanlıklarına bildirilir. Listede isimleri yer alanlar Baroya kayıtvevekaletname ibrazıgerekmeksizin Kurum vekili sıfatıyla her türlü dava veicra işlemlerini takip edebilirler. Vekil sıfatıyla temsil yetkisi sonaerenlerin isimleri anılan mercilere aynı usulle derhâl bildirilir.”
MADDE 54-5510 sayılı Kanunun l03 üncümaddesine aşağıdaki fıkralar eklenmiştir.
“Kurum müfettişlerince yapılan inceleme veya soruşturmaesnasında yapılan tespitlere bağlı olarak, oluşabilecek Kurum alacağıtahsilinin riske gireceğinin öngörülmesi hâlinde, en az üç müfettişten oluşankomisyonun uygun görüşü ve Rehberlik ve Teftiş Başkanının onayıyla altı ayıgeçmemek üzere, inceleme veya soruşturma sonuçlanıncaya kadar sağlık hizmetisunucusunun Kurum nezdindeki muaccel veya müeccel alacaklarının ödemesi,tahsili riske gireceği öngörülen alacakla orantılı olarak durdurulabilir. Altıaylık süre içinde inceleme veya soruşturma sonuçlanmaz ise durdurma kararıkendiliğinden kalkar ve bu tarihten itibaren muaccel olan alacakları ödenmeyedevam olunur. Altı aylık süre sonuna kadar ödemesi durdurulan alacaklar iseinceleme veya soruşturma sonuçlanıncaya kadar ödenmez. Ancak, sağlık hizmetisunucusunun Kurum nezdindeki muaccel olan alacaklarının her biri için 6183sayılı Kanunun l0 uncu maddesinin birinci fıkrasının 2 nci ve 3 üncübentlerinde sayılanlar kapsamında teminat verilmesi hâlinde durdurma kararı bukararı uygulayan Kurum ünitesi tarafından kaldırılır ve Kurum nezdindekialacakları ödenir.
Kurum tarafından sözleşmesi feshedilmiş sağlık hizmeti sunucusuylafeshe neden olan fiillere bağlı olarak oluşan Kurum alacakları tahsil edilmedenve fesih süresi tamamlanmadan yeni bir sözleşme yapılmaz. Söz konusu sağlıkhizmeti sunucusunun devri hâlinde ise feshe neden olan Kurum alacakları tahsiledilmeden ve en az bir yıllık fesih süresi geçmeden devralan sağlık hizmetisunucusu ile sözleşme yapılmaz. Sözleşme yapılmayan veya sözleşmesi feshedilensağlık hizmeti sunucusunun muayene ve işlemlere ilişkin fatura bedelleriödenmez.
5237 sayılı Kanunda belirtilen ve Kurum zararına neden olannitelikli dolandırıcılık suçunun işlendiği kesinleşmiş mahkeme kararıyla sabitgörülmesi şartıyla; söz konusu fiillerin sağlık hizmeti sunucusununyöneticileri ve/veya ortakları tarafından işlendiği durumda aynı sağlık hizmetisunucusuyla veya bunların daha sonra yönetici ve/veya ortak olduğu sağlıkhizmeti sunucusuyla hiçbir şekilde sözleşme yapılmaz, bu fiillerin hekimlertarafından işlendiği durumda ise ilgili hekimlerle en az üç yıl süre ile sözleşmeyapılmaz. Kesinleşmiş mahkeme kararının beklenmesi sağlık hizmeti satınalınmasına ilişkin sözleşmelerde belirtilen fesih sürelerinin uygulanmasınaengel olmaz.
5237 sayılı Kanunda belirtilen nitelikli dolandırıcılık fiilleriniişleyen sağlık hizmeti sunucusu ve/veya ilgili hekimler hakkında ruhsat iptalide dâhil olmak üzere gerekli tüm iş ve işlemler için keyfiyet SağlıkBakanlığına bildirilir. Nitelikli dolandırıcılık fiillerini işleyerek Kurumzararına neden olmuş hekimlerden gelen muayene ve işlemlere ilişkin faturabedelleri en az üç yıl süre ile ödenmez.”
MADDE 61-5510 sayılı Kanuna aşağıdakigeçici madde eklenmiştir.
“GEÇİCİ MADDE 57- 8 inci maddenin üçüncü fıkrasında ve 9 uncumaddenin birinci fıkrasının (b) bendinde belirtilenler için 9 uncu maddeninüçüncü fıkrasında belirtilen yükümlülükler ile 11 inci maddenin üçüncü vealtıncı fıkrasında belirtilen yükümlülüklerden bu maddenin yürürlük tarihindenitibaren üç ay içinde yerine getirilmiş olanlar, kanuni süresinde yerinegetirilmiş sayılır ve idari para cezası uygulanmaz. Bu yükümlülükler için dahaönce uygulanan idari para cezaları, kesinleşip kesinleşmediğine bakılmaksızınterkin edilir,ancak tahsil edilmiş tutarlar red ve iade veya mahsup edilmez.
5 inci maddenin birinci fıkrasının (e) bendi kapsamındakisigortalılar hakkında bu Kanun gereğince verilmesi gereken bildirge vebelgeler, bu maddenin yürürlük tarihinden itibaren altı ay içinde verilmesihâlinde kanuni süresinde verilmiş sayılır. Bu yükümlülükler için daha önceuygulanan idari para cezaları, kesinleşip kesinleşmediğine bakılmaksızın terkinedilir, ancak tahsil edilmiş tutarlar red ve iade veya mahsup edilmez.
Bu maddenin uygulanmasına ilişkin usul ve esaslar Kurum tarafındanbelirlenir.”
MADDE 64-30/1/1950 tarihli ve 5521sayılı İş Mahkemeleri Kanununun 7 nci maddesine aşağıdaki fıkralar eklenmiştir.
“31/5/2006 tarihli ve 5510 sayılı Sosyal Sigortalar ve GenelSağlık Sigortası Kanunu ile diğer sosyal güvenlik mevzuatından kaynaklananuyuşmazlıklarda, hizmet akdine tabi çalışmaları nedeniyle zorunlu sigortalılıksürelerinin tespiti talepleri hariç olmak üzere, dava açılmadan önce SosyalGüvenlik Kurumuna müracaat edilmesi zorunludur. Diğer kanunlarda öngörülensüreler saklı kalmak kaydıyla yapılan müracaata altmış gün içinde Kurumca cevapverilmezse talep reddedilmiş sayılır. Kuruma karşı dava açılabilmesi içintaleplerin reddedilmesi veya reddedilmiş sayılması şarttır. Kuruma başvurudageçirilecek süre zamanaşımı ve hak düşürücü sürelerin hesaplanmasında dikkatealınmaz.
Hizmet akdine tabi çalışmaları nedeniyle zorunlu sigortalılıksürelerinin tespiti talebi ile işveren aleyhine açılan davalarda, dava Kurumaresen ihbar edilir.İhbar üzerine davaya davalı yanında ferî müdahil olarak katılanKurum, yanında katıldığı taraf başvurmasa dâhi kanun yoluna başvurabilir.Kurum,yargılama sonucu verilecek kararı kesinleştikten sonra uygulamakla yükümlüdür.”
MADDE 73-(1) Maliye Bakanlığına bağlıtahsil dairelerince tahsil edilen;
a) 4/1/1961 tarihli ve 213 sayılı Vergi Usul Kanunu kapsamınagiren;
1) 30/4/2014 tarihinden (bu tarih dâhil) önceki dönemlere, beyanadayanan vergilerde bu tarihe kadar verilmesi gereken beyannamelere ilişkinvergi ve bunlara bağlı vergi cezaları, gecikme faizleri, gecikme zamlarından(2013 takvim yılına ilişkin gelir vergisi ikinci taksiti hariç),
2) 2014 yılına ilişkin olarak 30/4/2014 tarihinden (bu tarihdâhil) önce tahakkuk eden vergi ve bunlara bağlı vergi cezaları, gecikmefaizleri, gecikme zamlarından (2014 yılı için tahakkuk eden motorlu taşıtlarvergisi ikinci taksiti hariç),
3) 30/4/2014 tarihinden (bu tarih dâhil) önce yapılan tespitlereilişkin olarak vergi aslına bağlı olmayan vergi cezalarından,
b) 30/4/2014 tarihinden (bu tarih dâhil) önce, 21/6/1927 tarihlive 1111 sayılı Askerlik Kanunu, mülga 11/2/1950 tarihli ve 5539 sayılıKarayolları Genel Müdürlüğü Kuruluş ve Görevleri Hakkında Kanun, 10/6/1983tarihli ve 2839 sayılı Milletvekili Seçimi Kanunu, 13/10/1983 tarihli ve 2918sayılı Karayolları Trafik Kanunu, 18/1/1984 tarihli ve 2972 sayılı Mahalliİdareler ile Mahalle Muhtarlıkları ve İhtiyar Heyetleri Seçimi Hakkında Kanun,23/5/1987 tarihli ve 3376 sayılı Anayasa Değişikliklerinin Halkoyuna SunulmasıHakkında Kanun, 10/7/2003 tarihli ve 4925 sayılı Karayolu Taşıma Kanunu,25/4/2006 tarihli ve 5490 sayılı Nüfus Hizmetleri Kanunu, mülga 13/4/1994tarihli ve 3984 sayılı Radyo ve Televizyonların Kuruluş ve Yayınları HakkındaKanun, 15/2/2011 tarihli ve 6112 sayılı Radyo ve Televizyonların Kuruluş veYayın Hizmetleri Hakkında Kanun ve 25/6/2010 tarihli ve 6001 sayılı KarayollarıGenel Müdürlüğünün Teşkilat ve Görevleri Hakkında Kanun gereğince verilen idaripara cezalarından,
c) Yukarıdaki bentler dışında kalan ve Maliye Bakanlığına bağlıtahsil dairelerince 21/7/1953 tarihli ve 6183 sayılı Amme Alacaklarının TahsilUsulü Hakkında Kanun kapsamında takip edilen; adli ve idari para cezaları ilemülga 7/3/1954 tarihli ve 6326 sayılı Petrol Kanununa istinaden alınan Devlethissesi ve Devlet hakkı, 30/5/2013 tarihli ve 6491 sayılı Türk Petrol Kanununaistinaden alınan Devlet hissesi, mülga 22/6/1956 tarihli ve 6747 sayılı ŞekerKanununa istinaden alınan şeker fiyat farkı, mülga 10/9/1960 tarihli ve 79 sayılıMilli Korunma Suçlarının Affına, Milli Korunma Teşkilat, Sermaye ve FonHesaplarının Tasfiyesine ve Bazı Hükümler İhdasına Dair Kanuna istinaden alınanakaryakıt fiyat istikrar payı ve akaryakıt fiyat farkı, 4/6/1985 tarihli ve3213 sayılı Maden Kanununa istinaden alınan Devlet hakkı ve özel idare payı ilemadencilik fonu, mülga 10/8/1993 tarihli ve 491 sayılı DenizcilikMüsteşarlığının Kuruluş ve Görevleri Hakkında Kanun Hükmünde Kararnameye ve26/9/2011 tarihli ve 655 sayılı Ulaştırma, Denizcilik ve HaberleşmeBakanlığının Teşkilat ve Görevleri Hakkında Kanun Hükmünde Kararnameyeistinaden alınan kılavuzluk ve römorkörcülük hizmet payları hariç olmak üzere,asli ve ferî amme alacaklarından (28/3/2002 tarihli ve 4749 sayılı KamuFinansmanı ve Borç Yönetiminin Düzenlenmesi Hakkında Kanun kapsamında oluptahsil dairesine takip için intikal etmiş olan amme alacakları dâhil),
kesinleşmiş olup bu Kanunun yayımlandığı tarih itibarıyla vadesigeldiği hâlde ödenmemiş olan ya da ödeme süresi henüz geçmemiş bulunanalacakların ödenmemiş kısmının tamamı ile bunlara bağlı faiz, cezai faiz,gecikme faizi, gecikme zammı gibi ferî amme alacakları yerine bu Kanununyayımlandığı tarihe kadar Yİ-ÜFE aylık değişim oranları esas alınarakhesaplanacak tutarın; ödenmemiş alacağın sadece ferî alacaktan ibaret olmasıhâlinde ferî alacak yerine Yİ-ÜFE aylık değişim oranları esas alınarakhesaplanacak tutarın, bu maddede belirtilen süre ve şekilde tamamen ödenmesişartıyla alacaklara bağlı faiz, cezai faiz, gecikme faizi, gecikme zammı gibiferî amme alacaklarının tahsilinden vazgeçilir.
(2) Birinci fıkra kapsamına giren ve bu Kanunun yayımlandığı tarihitibarıyla vadesi geldiği hâlde ödenmemiş olan ya da ödeme süresi henüzgeçmemiş bulunan ve bir vergi aslına bağlı olmaksızın kesilmiş olan vergicezalarının %50’sinin, bu maddede belirtilen süre ve şekilde tamamen ödenmesişartıyla cezaların kalan %50’sinin tahsilinden vazgeçilir.
(3) Bu maddede geçen, Yİ-ÜFE aylık değişim oranları tabiri;Türkiye İstatistik Kurumunun her ay için belirlediği 31/12/2004 tarihine kadartoptan eşya fiyatları endeksi (TEFE) aylık değişim oranlarını, 1/1/2005tarihinden itibaren üretici fiyatları endeksi (ÜFE) aylık değişim oranlarını,1/1/2014 tarihinden itibaren yurt içi üretici fiyat endeksi (Yİ-ÜFE) aylıkdeğişim oranlarını, vergi tabiri; 213 sayılı Kanun kapsamına giren vergi,resim, harç ve fon payı ile eğitime katkı payını, beyanname tabiri; vergitarhına esas olan beyanname ve bildirimleri ifade eder. Bu madde hükümlerinegöre ödenecek alacaklara bu Kanunun yayımlandığı ay için uygulanması gerekenYİ-ÜFE aylık değişim oranı olarak, bu Kanunun yayımlandığı tarihten bir öncekiay için belirlenen Yİ-ÜFE aylık değişim oranı esas alınır.
(4) İhtirazi kayıtla verilen beyannameler üzerine tahakkuk etmişolan vergiler hakkında bu maddenin birinci fıkrası hükmü uygulanır.
(5) Bu madde kapsamında ödenecek olan motorlu taşıtlar vergisi ilebu vergiye bağlı kesilen vergi cezaları ve bunlara bağlı gecikme faizi, gecikmezammı gibi ferî amme alacakları yerine bu Kanunun yayımlandığı tarihe kadarYİ-ÜFE aylık değişim oranları esas alınarak hesaplanacak tutarın ait olduğutaşıt için, bu madde hükümlerinin ihlal edilmemiş olması koşuluyla bu maddedebelirtilen ödeme süresi sonuna kadar 18/2/1963 tarihli ve 197 sayılı MotorluTaşıtlar Vergisi Kanununun 13 üncü maddesinin (d) fıkrası hükmü uygulanmaz.
(6) Bu madde hükmünden yararlanmak isteyen borçluların maddedebelirtilen şartların yanı sıradava açmamaları, açılmış davalardanvazgeçmeleri ve kanun yollarına başvurmamaları şarttır.Davadan vazgeçmedilekçeleri ilgili tahsil dairesine verilir ve bu dilekçelerin tahsildairelerine verildiği tarih, ilgili yargı merciine verildiği tarih sayılarakdilekçeler ilgili yargı merciine gönderilir. Maliye Bakanlığına bağlı tahsildairelerince tahsili gerektiği hâlde tahakkuku diğer kamu idarelerince yapılanalacaklara ilişkin ilgili kamu idaresi aleyhine açılmış davalardan vazgeçmedilekçelerinin verileceği idari mercii belirlemeye Maliye Bakanlığı yetkilidir.Bu madde hükümlerinden yararlanmak üzere başvuruda bulunan ve açtıklarıdavalardan vazgeçen borçluların bu ihtilaflarıyla ilgili olarak bu Kanununyayımlandığı tarihten sonra tebliğ edilen kararlar uyarınca işlem yapılmaz vebu kararlar ile hükmedilmiş yargılama giderleri ve vekâlet ücreti bulunmasıhâlinde bunlar talep edilemez.
(7) Maliye Bakanlığına bağlı tahsil dairelerince takip edilmekteolan amme alacaklarından yıllık gelir veya kurumlar vergilerini, gelir (stopaj)vergisi, kurumlar (stopaj) vergisi, katma değer vergisi ve özel tüketim vergisiiçin bu madde hükmünden yararlanmak üzere başvuruda bulunan mükellefler, taksitödeme süresince bu vergi türleri ile ilgili verilen beyannameler üzerinetahakkuk eden bu vergileri çok zor durum olmaksızın her bir vergi türüitibarıyla bir takvim yılında ikiden fazla vadesinde ödememeleri ya da eksiködemeleri hâlinde belirtilen madde hükümlerine göre yapılandırılan borçlarınailişkin kalan taksitlerini ödeme haklarını kaybederler. İl özel idareleri,belediyeler ve bunlara bağlı müstakil bütçeli ve kamu tüzel kişiliğini haizkuruluşlar hakkında bu hüküm uygulanmaz.
(8) Bu madde hükümlerinden yararlanmak isteyen borçluların maddedeöngörülen şartların yanı sıra bu Kanunun yayımlandığı tarihi izleyen ikinciayın sonuna kadar başvuruda bulunmaları ve madde kapsamında ödenecek tutarları,ilk taksiti bu Kanunun yayımlandığı tarihi izleyen üçüncü aydan başlamak üzereikişer aylık dönemler hâlinde azami on sekiz eşit taksitte ödemeleri şarttır.Bu Kanuna göre ödenecek taksitlerin ödeme süresinin son gününün resmî tatilerastlaması hâlinde süre tatili izleyen ilk iş günü mesai saati sonunda biter.
(9) Bu madde hükümlerine göre hesaplanan tutarın;
a) İlk taksit ödeme süresi içinde tamamen ödenmesi hâlinde, bututara bu Kanunun yayımlandığı tarihten ödeme tarihine kadar geçen süre içinherhangi bir faiz uygulanmaz.
b) Taksitle ödenmek istenmesi hâlinde borçluların başvurusırasında altı, dokuz, on iki veya on sekiz eşit taksitte ödeme seçeneklerindenbirini tercih etmeleri şarttır. Tercih edilen taksit süresinden daha uzun birsürede ödeme yapılamaz.
c) Taksitle yapılacak ödemelerinde ilgili fıkralara görebelirlenen tutar;
1) Altı eşit taksit için (1,05),
2) Dokuz eşit taksit için (1,07),
3) On iki eşit taksit için (1,10),
4) On sekiz eşit taksit için (1,15),
katsayısı ile çarpılır ve bulunan tutar taksit sayısına bölünmeksuretiyle ikişer aylık dönemler hâlinde ödenecek taksit tutarı hesaplanır. Bumadde hükümlerinden yararlanmak üzere başvuruda bulunan borçlulara tercihettikleri taksit süresine uygun ödeme planı verilir. Ancak, tercih edilensüreden daha kısa sürede ödeme yapılması hâlinde ödenecek tutar ilgili katsayıyagöre düzeltilir.
ç) Bu madde kapsamında ödenmesi gereken tutarlar; il özelidareleri, belediyeler ve bunlara bağlı müstakil bütçeli ve kamu tüzelkişiliğini haiz kuruluşlarca ikişer aylık dönemler hâlinde azami otuz altı eşittaksitte ödenebilir. Bu takdirde bu bent hükmüne göre hesaplanacak katsayıyirmi dört eşit taksit için (1,20), otuz eşit taksit için (1,25), otuz altıeşit taksit için (1,30) olarak uygulanır.
(10) a) Bu maddeye göre ödenmesi gereken taksitlerden; bir takvimyılında iki veya daha az (2014 takvim yılı için bir) taksitin, süresindeödenmemesi veya eksik ödenmesi hâlinde, ödenmeyen veya eksik ödenen taksittutarlarının son taksiti izleyen ayın sonuna kadar, gecikilen her ay ve kesriiçin 6183 sayılı Kanunun 51 inci maddesine göre belirlenen gecikme zammıoranında hesaplanacak geç ödeme zammı ile birlikte ödenmesi şartıyla bu maddehükümlerinden yararlanılır. Süresinde ödenmeyen veya eksik ödenen taksitlerinbelirtilen şekilde de ödenmemesi veya bir takvim yılında ikiden fazla (2014takvim yılı için birden fazla) taksitin süresinde ödenmemesi veya eksiködenmesi hâlinde bu madde hükümlerinden yararlanma hakkı kaybedilir. Bu hükümalacaklı tahsil daireleri açısından taksitlendirilen alacaklar için ayrı ayrıuygulanır.
b) Bu maddenin yedinci fıkrasında vadesinde ödenmesi öngörülenalacakların veya taksit tutarının %10’unu aşmamak şartıyla 5 Türk lirasına (bututar dâhil) kadar yapılmış eksik ödemeler için bu madde hükümleri ihlaledilmiş sayılmaz.
c) Bu madde kapsamına giren alacakların maddede belirtilen şekildetamamen ödenmemiş olması hâlinde, bu maddenin yedinci fıkrası hükümleri saklıkalmak kaydıyla borçlular ödedikleri tutarlar kadar bu madde hükümlerindenyararlanırlar.
(11) Bu madde kapsamında ödenecek olan alacakların 6183 sayılıKanunun 41 inci maddesine göre kredi kartı kullanılmak suretiyle ödenmesi uygungörüldüğü takdirde, ödemeye aracılık yapan bankalarca, kart kullanıcılarınakredi kartı işlemine konu borç tutarının, taksitler hâlinde yansıtılması vetaksit ödeme aylarında hesaplarına borç kaydedilmesi koşuluyla, bu ödemeleriçin ödeme tarihi olarak kredi kartının kullanıldığı gün esas alınır veborçluya tahsilatın yapıldığını gösterir makbuz verilir. Bu şekilde tahsiledilen tutarların bankalarca Hazine hesaplarına aktarılmasına ilişkin 6183sayılı Kanunun 41 inci maddesinde belirlenen süre, taksit aylarının son gününüizleyen günden itibaren hesaplanır. Taksitlerin kredi kartı kullanılmaksuretiyle ödenmesi bu madde hükmüne göre katsayı uygulanmasına engel teşkil etmez.
(12) Maliye Bakanlığına bağlı tahsil dairelerine ödenmesi gerekenamme alacaklarına uygulanmak üzere, bu Kanun hükümlerinden yararlanmak içinbaşvuruda bulunan ve ödenecek tutarları ilgili vergi mevzuatı gereği iadealacağından kendi borçlarına mahsuben ödemek isteyen borçluların, butaleplerinin yerine getirilebilmesi için başvuru ve/veya taksit süresi içindeilgili mevzuatın öngördüğü bilgi ve belgeleri tam ve eksiksiz olarak ibrazetmeleri şarttır. Bu takdirde, ilgili mevzuatın borçlunun mahsup talebine esasaldığı tarih itibarıyla bu Kanuna göre ödenecek tutara mahsup işlemleriyapılır, mahsup talebine konu tutardan daha az tutarda mahsubun yapılmasıhâlinde, mahsuben ödeme suretiyle tahsil edilemeyen tutar için borçluyabildirimde bulunularak eksik ödenen bu tutarın bir ay içinde ödenmesiistenilir. Bu süre içinde eksik ödenen tutarın, ödenmesi gerektiği tarihtenödendiği tarihe kadar gecikilen her ay ve kesri için 6183 sayılı Kanunun 51inci maddesine göre belirlenen gecikme zammı oranında hesaplanacak geç ödemezammı ile birlikte ödenmesi hâlinde eksik ödenen tutar için bu Kanun hükümleriihlal edilmiş sayılmaz.
(13) a) 13/2/2011 tarihli ve 6111 sayılı Bazı Alacakların YenidenYapılandırılması ile Sosyal Sigortalar ve Genel Sağlık Sigortası Kanunu veDiğer Bazı Kanun ve Kanun Hükmünde Kararnamelerde Değişiklik Yapılması HakkındaKanun hükümlerine göre bu maddenin yayımlandığı tarih itibarıyla taksitödemeleri devam eden alacaklar hariç olmak üzere, bu madde kapsamına girenalacakların, bu Kanunun yayımlandığı tarihten önce 6183 sayılı Kanun ve diğerkanunlar uyarınca tecil edilip de tecil şartlarına uygun olarak ödenmekteolanlarından, kalan taksit tutarları için borçlular, talep etmeleri hâlinde bumadde hükümlerinden yararlanabilirler. Bu takdirde tecil şartlarına uygunolarak ödenen taksit tutarları için tecil hükümleri geçerli sayılır. Bu şekildeödenmiş taksit tutarlarına tecil tarihi ile ödeme tarihi arasında geçen süreiçin sadece ilgili kanunun öngördüğü faiz uygulanır. Kalan taksit tutarlarıvadesinde ödenmemiş alacak kabul edilir ve bu alacaklar hakkında bu maddehükümleri uygulanır.
b) Bu maddeden yararlanılarak süresinde ödenen alacaklara, maddedeyer alan hükümler saklı kalmak kaydıyla Kanunun yayımlandığı tarihten sonrakisüreler için faiz, gecikme zammı, gecikme faizi gibi ferî amme alacağıhesaplanmaz.
c) Bu maddeye göre ödenecek alacaklarla ilgili olarak, tatbikedilen hacizler yapılan ödemeler nispetinde kaldırılır ve buna isabet edenteminatlar iade edilir.
ç) 3/7/2005 tarihli ve 5393 sayılı Belediye Kanununun geçici 5inci maddesi ile 10/7/2004 tarihli ve 5216 sayılı Büyükşehir BelediyesiKanununun geçici 3 üncü maddesi kapsamında uzlaşılan alacaklar hakkında buKanun hükümleri uygulanmaz.
(14) a) 7/11/1996 tarihli ve 4207 sayılı Tütün ÜrünlerininZararlarının Önlenmesi ve Kontrolü Hakkında Kanunun 5 inci maddesinin birincifıkrası ile 30/3/2005 tarihli ve 5326 sayılı Kabahatler Kanununun 39 uncumaddesine göre verilen idari para cezaları hariç olmak üzere, 31/12/2013tarihinden (bu tarih dâhil) önce idari yaptırım kararı verildiği hâlde buKanunun yayımlandığı tarih itibarıyla ilgilisine tebliğ edilmemiş olan ve genelbütçeye gelir kaydı gereken ve her bir kabahat için 120 Türk lirasının (bututar dâhil) altında kalan idari para cezaları tebliğ edilmez, tebliğ edilmişolanların ve bunlara bağlı ferî alacakların tahsilinden vazgeçilir. Bu bentkapsamına giren ve mülga 5539 sayılı Kanun ile 6001 sayılı Kanun gereğinceverilen idari para cezası ile birlikte ilgilisine tebliği gereken ve tutarı 12Türk lirası ve altında kalan geçiş ücretleri için de bu bent hükmü uygulanır.
b) Maliye Bakanlığına bağlı tahsil dairelerince takip edilmekteolan ve vadesi 31/12/2007 tarihinden (bu tarih dâhil) önce olduğu hâlde bu Kanununyayımlandığı tarih itibarıyla ödenmemiş olan ve 6183 sayılı Kanun kapsamınagiren her bir alacağın türü, dönemi, asılları ayrı ayrı dikkate alınmaksuretiyle tutarı 50 Türk lirasını aşmayan asli alacakların ve tutarınabakılmaksızın bu asıllara bağlı ferî alacakların, aslı ödenmiş ferîalacaklardan tutarı 100 Türk lirasını aşmayanların tahsilinden vazgeçilir.
(15) Bu madde kapsamına giren alacaklara karşılık bu Kanununyayımlandığı tarihten önce tahsil edilmiş olan tutarlar, bu madde kapsamında tahsiledilen tutarlar ile bu maddenin on üçüncü fıkrasının (a) bendi kapsamındayapılan tecile ilişkin olarak 6183 sayılı Kanun veya diğer kanunlar uyarıncaödenen faizlerin bu Kanun hükümlerine dayanılarak red ve iadesi yapılmaz.
(16) a) Emlak vergisi ile çevre temizlik vergisi ve bunlara bağlıvergi cezaları, gecikme faizleri, gecikme zamları ve emlak vergisi üzerindenhesaplanan taşınmaz kültür varlıklarının korunmasına katkı payı ile buna bağlıgecikme zammından,
b) 3/7/2005 tarihli ve 5393 sayılı Belediye Kanunu kapsamındakibelediyelerin su abonelerinden olan su kullanımından kaynaklanan alacakları ilebunlara bağlı ferî (sözleşmelerde düzenlenen her türlü ceza ve zamlar dâhil)alacaklarından,
c) 20/11/1981 tarihli ve 2560 sayılı İstanbul Su ve Kanalizasyonİdaresi Genel Müdürlüğü Kuruluş ve Görevleri Hakkında Kanun kapsamındakibüyükşehir belediyeleri su ve kanalizasyon idarelerinin su ve atık su bedelialacakları ile bu alacaklara bağlı faiz, gecikme faizi, gecikme zammı gibi ferî(sözleşmelerde düzenlenen her türlü ceza ve zamlar dâhil) alacaklarından,
vadesi 30/4/2014 tarihinden (bu tarih dâhil) önce olduğu hâldekesinleşmiş olup bu Kanunun yayımlandığı tarih itibarıyla ödenmemiş bulunan alacaklarhakkında bu madde hükmü uygulanır.
(17) Bakanlar Kurulu, bu maddede öngörülen başvuru ve ilk taksitödeme sürelerini bir aya kadar, yabancı ülkelerde de faaliyette bulunan vergimükelleflerinden, Ekonomi Bakanlığı tarafından olağanüstü politik riskingerçekleştiği tespit edilen ülkede faaliyette bulunan ve bu ülkedekifaaliyetleri nedeniyle durumları 213 sayılı Kanunun 13 üncü maddesine göremücbir sebep hâli kabul edilenlerin, bu Kanun kapsamında alacaklarıyapılandırılan alacaklı idarelere mücbir sebep hâllerinin devam ettiği süreiçinde ödemeleri gereken taksitlerin ödeme süreleri ile 213 sayılı Kanunun 15inci maddesine göre doğal afet nedeniyle mücbir sebep hâli ilan edilenyerlerdeki dairelere (alacaklı idarelere) doğal afetin vukuu tarihindenitibaren ödenmesi gereken taksitlerin ödeme süreleri, mücbir sebep hâlininbitim tarihini takip eden aydan başlamak üzere topluca veya ayrı ayrı bir yılakadar uzatmaya yetkilidir.
(18) Bu maddenin uygulanmasına ilişkin usul ve esaslarıbelirlemeye Maliye Bakanlığı yetkilidir.
MADDE 80-(1) Gümrük ve TicaretBakanlığına bağlı tahsil dairelerince, 30/4/2014 tarihinden (bu tarih dâhil)önce 27/10/1999 tarihli ve 4458 sayılı Gümrük Kanunu ve ilgili diğer kanunlarkapsamında gümrük yükümlülüğü doğan ve 6183 sayılı Kanun hükümlerine göre takipedilen gümrük vergileri, idari para cezaları, faiz, gecikme faizi ve gecikmezammı alacaklarından kesinleşmiş olup bu Kanunun yayımlandığı tarih itibarıyla;
a) Vadesi geldiği hâlde ödenmemiş olan ya da ödeme süresi henüzgeçmemiş bulunan gümrük vergileri ile bu vergilere bağlı cezaların ödenmemişkısmının tamamı ile bunlara bağlı faiz, gecikme faizi, gecikme zammı gibi ferîamme alacakları yerine bu Kanunun yayımlandığı tarihe kadar Yİ-ÜFE aylıkdeğişim oranları esas alınarak hesaplanacak tutarın bu maddede belirtilen süreve şekilde tamamen ödenmesi şartıyla, alacak asıllarına bağlı faiz, gecikmefaizi, gecikme zammı gibi ferî amme alacaklarının tamamının tahsilindenvazgeçilir.
b) Vadesi geldiği hâlde ödenmemiş olan ya da ödeme süresi henüzgeçmemiş bulunan ve bir vergi aslına bağlı olmaksızın 4458 sayılı Kanun veilgili diğer kanunlar kapsamında kesilmiş olan idari para cezaları ile30/3/2005 tarihli ve 5326 sayılı Kabahatler Kanununun iştirak hükümlerinedeniyle kesilmiş olan idari para cezalarının %50’sinin bu maddede belirtilensüre ve şekilde tamamen ödenmesi şartıyla cezaların kalan %50’sinin tahsilindenvazgeçilir.
c) Eşyanın gümrüklenmiş değerine bağlı olarak kesilmiş olan idaripara cezaları ile ilgili olarak söz konusu cezaların ve varsa gümrük vergileriaslının tamamı ile bunlara bağlı faiz, gecikme faizi, gecikme zammı gibi ferîamme alacakları yerine bu Kanunun yayımlandığı tarihe kadar Yİ-ÜFE aylıkdeğişim oranları esas alınarak hesaplanacak tutarın bu maddede belirtilen süreve şekilde tamamen ödenmesi şartıyla, alacak asıllarına bağlı faiz, gecikmefaizi, gecikme zammı gibi ferî amme alacaklarının tamamının tahsilindenvazgeçilir.
ç) Bu fıkra kapsamında, ödenmemiş alacağın sadece ferî alacaktanibaret olması hâlinde ferî alacak yerine Yİ-ÜFE aylık değişim oranları esasalınarak hesaplanacak tutar tahsil edilir.
(2) Birinci fıkra kapsamında kesinleşen alacakların yanı sıraeşyanın mülkiyeti kamuya geçirilmiş ise birinci fıkranın (c) bendine uygunolarak işlem yapılmış olması ve eşyanın gümrüklenmiş değerinin ödenmesişartıyla mülkiyetin kamuya geçirilmesi işlemi iptal edilir.
(3) Bu maddede geçen, Yİ-ÜFE aylık değişim oranları tabiri,Türkiye İstatistik Kurumunun her ay için belirlediği 31/12/2004 tarihine kadartoptan eşya fiyatları endeksi (TEFE) aylık değişim oranlarını; 1/1/2005tarihinden itibaren üretici fiyatları endeksi (ÜFE) aylık değişim oranlarını,1/1/2014 tarihinden itibaren yurt içi üretici fiyat endeksi (Yİ-ÜFE) aylıkdeğişim oranlarını; gümrük vergileri tabiri, ilgili mevzuat uyarınca eşyanınithali veya ihracında uygulanan ve Gümrük ve Ticaret Bakanlığına bağlı gümrükidarelerince takip ve tahsil edilen gümrük vergisi, diğer vergiler, eş etkilivergiler ve mali yüklerin tümünü, gümrüklenmiş değer tabiri, UluslararasıKıymet Sözleşmesine göre belirlenecek; ithal eşyası için eşyanın CIF kıymetiile gümrük vergileri toplamını, ihraç eşyası için FOB kıymeti ile gümrükvergileri toplamını ifade eder. Bu madde hükümlerine göre ödenecek alacaklarabu Kanunun yayımlandığı ay için uygulanması gereken Yİ-ÜFE aylık değişim oranıolarak, bu Kanunun yayımlandığı tarihten bir önceki ay için belirlenen Yİ-ÜFEaylık değişim oranı esas alınır.
(4) Bu madde hükmünden yararlanmak isteyen borçluların maddedebelirtilen şartların yanı sıradava açmamaları, açılmış davalardanvazgeçmeleri ve kanun yollarına başvurmamaları şarttır.Davadan vazgeçmedilekçeleri ilgili tahsil dairesine verilir ve bu dilekçelerin tahsildairelerine verildiği tarih, ilgili yargı merciine verildiği tarih sayılarakdilekçeler ilgili yargı merciine gönderilir. Bu madde hükümlerinden yararlanmaküzere başvuruda bulunan ve açtıkları davalardan vazgeçen borçluların buihtilaflarıyla ilgili olarak bu Kanunun yayımlandığı tarihten sonra tebliğedilen kararlar uyarınca işlem yapılmaz ve bu kararlar ile hükmedilmişyargılama giderleri ve vekâlet ücreti bulunması hâlinde bunlar talep edilemez.
(5) Bu madde hükümlerinden yararlanmak isteyen borçluların maddedeöngörülen şartların yanı sıra bu Kanunun yayımlandığı tarihi izleyen ikinciayın sonuna kadar başvuruda bulunmaları ve madde kapsamında ödenecek tutarları,ilk taksiti bu Kanunun yayımlandığı tarihi izleyen üçüncü aydan başlamak üzereikişer aylık dönemler hâlinde on sekiz eşit taksitte ödemeleri şarttır. BuKanuna göre ödenecek taksitlerin ödeme süresinin son gününün resmî tatilerastlaması hâlinde süre izleyen ilk iş günü mesai saati sonunda biter.
(6) Bu madde hükümlerine göre hesaplanan tutarın;
a) İlk taksit ödeme süresi içinde tamamen ödenmesi hâlinde, bututara bu Kanunun yayımlandığı tarihten ödeme tarihine kadar geçen süre içinherhangi bir faiz uygulanmaz.
b) Taksitle ödenmek istenmesi hâlinde borçluların başvurusırasında altı, dokuz, on iki veya on sekiz eşit taksitte ödeme seçeneklerindenbirini tercih etmeleri şarttır. Tercih edilen taksit süresinden daha uzun birsürede ödeme yapılamaz.
c) Taksitle yapılacak ödemelerde ilgili maddelere göre belirlenentutar;
1) Altı eşit taksit için (1,05),
2) Dokuz eşit taksit için (1,07),
3) On iki eşit taksit için (1,10),
4) On sekiz eşit taksit için (1,15),
katsayısı ile çarpılır ve bulunan tutar taksit sayısına bölünmeksuretiyle ikişer aylık dönemler hâlinde ödenecek taksit tutarı hesaplanır. Bumadde hükümlerinden yararlanmak üzere başvuruda bulunan borçlulara tercihettikleri taksit süresine uygun ödeme planı verilir. Ancak, tercih edilensüreden daha kısa sürede ödeme yapılması hâlinde ödenecek tutar ilgilikatsayıya göre düzeltilir.
(7) a) Bu maddeye göre ödenmesi gereken taksitlerden; bir takvimyılında iki veya daha az (2014 takvim yılı için bir) taksitin, süresindeödenmemesi veya eksik ödenmesi hâlinde, ödenmeyen veya eksik ödenen taksittutarlarının son taksiti izleyen ayın sonuna kadar, gecikilen her ay ve kesriiçin 6183 sayılı Kanunun 51 inci maddesine göre belirlenen gecikme zammıoranında hesaplanacak geç ödeme zammı ile birlikte ödenmesi şartıyla bu maddehükümlerinden yararlanılır. Süresinde ödenmeyen veya eksik ödenen taksitlerinbelirtilen şekilde de ödenmemesi veya bir takvim yılında ikiden fazla (2014takvim yılı için birden fazla) taksitin süresinde ödenmemesi veya eksiködenmesi hâlinde bu madde hükümlerinden yararlanma hakkı kaybedilir. Bu hükümalacaklı tahsil daireleri açısından taksitlendirilen alacaklar için ayrı ayrıuygulanır.
b) Taksit tutarının %10’unu aşmamak şartıyla 5 Türk lirasına (bututar dâhil) kadar yapılmış eksik ödemeler için bu madde hükümleri ihlaledilmiş sayılmaz.
c) Bu madde kapsamına giren alacakların maddede belirtilen şekildetamamen ödenmemiş olması hâlinde borçlular ödedikleri tutarlar kadar bu maddehükümlerinden yararlanırlar.
(8) a) 13/2/2011 tarihli ve 6111 sayılı Bazı Alacakların YenidenYapılandırılması ile Sosyal Sigortalar ve Genel Sağlık Sigortası Kanunu veDiğer Bazı Kanun ve Kanun Hükmünde Kararnamelerde Değişiklik Yapılması HakkındaKanun hükümlerine göre bu maddenin yayımlandığı tarih itibarıyla taksitödemeleri devam eden alacaklar hariç olmak üzere, bu madde kapsamına girenalacakların, bu Kanunun yayımlandığı tarihten önce 6183 sayılı Kanun ve diğerkanunlar uyarınca tecil edilip de tecil şartlarına uygun olarak ödenmekteolanlarından, kalan taksit tutarları için borçlular, talep etmeleri hâlinde bumadde hükümlerinden yararlanabilirler. Bu takdirde tecil şartlarına uygunolarak ödenen taksit tutarları için tecil hükümleri geçerli sayılır. Bu şekildeödenmiş taksit tutarlarına tecil tarihi ile ödeme tarihi arasında geçen süreiçin sadece ilgili kanunun öngördüğü faiz uygulanır. Kalan taksit tutarlarıvadesinde ödenmemiş alacak kabul edilir ve bu alacaklar hakkında bu maddehükümleri uygulanır.
b) Bu maddeden yararlanılarak süresinde ödenen alacaklara, maddedeyer alan hükümler saklı kalmak kaydıyla Kanunun yayımlandığı tarihten sonrakisüreler için faiz, zam ve gecikme zammı gibi ferî amme alacağı hesaplanmaz.
c) Bu maddeye göre ödenecek alacaklarla ilgili olarak, tatbikedilen hacizler yapılan ödemeler nispetinde kaldırılır ve buna isabet edenteminatlar iade edilir.
(9) Gümrük ve Ticaret Bakanlığına bağlı tahsil dairelerince takipedilmekte olan ve vadesi 31/12/2013 tarihinden (bu tarih dâhil) önce olduğuhâlde bu Kanunun yayımlandığı tarihe kadar ödenmemiş olan ve 6183 sayılı Kanunkapsamında gümrük idarelerince takibi gereken her bir alacağın; türü,yükümlülüğü, asılları ayrı ayrı dikkate alınmak suretiyle tutarı 50 Türklirasını aşmayan asli alacakların, idari para cezalarında 80 Türk lirasınıaşmayanların ve tutarına bakılmaksızın bu alacaklara bağlı ferî alacakların,aslı ödenmiş ferî alacaklarda toplamı 100 Türk lirasını aşmayanlarıntahsilinden vazgeçilir.
(10) Bu madde kapsamına giren alacaklara karşılık bu Kanununyayımlandığı tarihten önce tahsil edilmiş olan tutarlar, bu madde kapsamındatahsil edilen tutarlar ile bu maddenin sekizinci fıkrasının (a) bendikapsamında yapılan tecile ilişkin olarak 6183 sayılı Kanun veya diğer kanunlaruyarınca ödenen faizlerin bu Kanun hükümlerine dayanılarak red ve iadesiyapılmaz.
(11) Bakanlar Kurulu, bu maddede öngörülen başvuru ve ilk taksitödeme sürelerini bir aya kadar uzatmaya yetkilidir.
(12) Bu maddenin uygulanmasına ilişkin usul ve esaslarıbelirlemeye Gümrük ve Ticaret Bakanlığı yetkilidir.”
MADDE 87-5/12/1951 tarihli ve 5846sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanununun 47 nci maddesi aşağıdaki şekildedeğiştirilmiştir.
“MADDE 47-Bakanlar Kurulu kararı ile memleket kültürü içinönemi haiz görülen eserler üzerindeki haklar, hak sahiplerinin münasip birbedel talep etme hakları saklı kalmak kaydıyla, eser sahibinin ölümünden sonra,koruma süresinin bitiminden önce, kamuya mal edilebilir.Bu hususta kararverilebilmesi için eserin, Türkiye’de veya Türkiye dışında Türk vatandaşlarıtarafından vücuda getirilmiş olması gerekir.
Bakanlar Kurulu kararında;
1. Eser ve sahibinin adı,
2. Hakları kullanacak makam veya müessese,
3. Hak sahiplerine, talep üzerine ödenecek bedelin nasılbelirleneceği ve bu bedelin hangi kurum tarafından ödeneceği,
4. Eserden gelir elde edilmesi hâlinde bu gelirin hangi gayeleretahsis edileceği,
yazılır.
Bakanlar Kurulu kararında belirtilen eserin, topluma ulaşmasısağlanacak şekilde yayımlanması zorunludur.”
MADDE 88-18/12/1953 tarihli ve 6200sayılı Devlet Su İşleri Genel Müdürlüğünün Teşkilat ve Görevleri HakkındaKanuna aşağıdaki ek madde eklenmiştir.
“EK MADDE 6- 14/3/2013 tarihli ve 6446 sayılı Elektrik PiyasasıKanunu ve su kullanım hakkı anlaşması çerçevesinde elektrik enerjisi üretmekamacıyla yapılacak olan hidroelektrik tesislerinin baraj, regülatör, yüklemehavuzu, tünel, kanal, borulu isale hattı gibi su yapısıyla ilgili kısımları ilegerçek ve tüzel kişiler tarafından yapılacak baraj, gölet ve regülatör gibi suyapılarının inşasının inceleme ve denetimi zorunludur; diğer su yapılarındansulama tesisi, isale hattı, kolektör, arıtma tesisi, taşkın ve nehir yatağıdüzenlemesi gibi su yapılarının dadenetim masrafları ilgililerine ait olmaküzeredenetim hizmeti DSİ tarafından yapılırveya DSİ tarafındanyetkilendirilen Türk Ticaret Kanununa göre kurulmuş şirketlerden DSİ’cemüşavirlik hizmeti satın alınarak yaptırılır.Su yapıları yapmak üzeregörevlendirilmiş ve yetkilendirilmiş kamu kurum ve kuruluşları ile mahallîidareler, mevzuatı çerçevesinde talep etmeleri hâlinde su yapılarının denetimhizmetleri bu madde kapsamında yapılır. Denetim masrafları, denetlenenyatırımcı gerçek ve tüzel kişiler tarafından DSİ’ye ödenir. İnşaatı devam edensu yapıları için bu maddenin yürürlüğe girdiği tarihten itibaren altmış güniçinde su yapısının denetlenmesi için yatırımcı tarafından DSİ’ye müracaatedilmesi zorunludur. 6446 sayılı Kanun kapsamında üretim lisansı sahibi tüzelkişilerden denetim yaptırmayanlara, DSİ tarafından tesisin kurulu gücüne bağlıolarak megavat başına beş bin Türk lirası idari para cezası verilir ve DSİtarafından yapılacak yazılı ihtardan itibaren otuz gün içinde gereklimüracaatın yapılmaması hâlinde DSİ ile imzalanan su kullanım hakkı anlaşmasıiptal edilir; sulama tesisi, isale hattı, kolektör, arıtma tesisi, taşkın venehir yatağı düzenlemesi gibi diğer su yapılarında ise yatırım bedelinin bindebiri nispetinde idari para cezası verilir ve DSİ tarafından yapılacak yazılıihtardan itibaren otuz gün içinde gerekli müracaatın yapılmaması hâlinde suyapısının inşaatının durdurulması için gerekli tedbirler DSİ tarafından alınır.
Denetim şirketi, su yapısının projesini veya revize projesinionaylamak, projesine ve ilgili mevzuata uygun olarak yapılmasını sağlamak,imalatta kullanılan malzemelerin ve imalatın projesine, teknik şartname vestandartlara uygunluğunu kontrol etmek, malzemeler ve imalatla ilgili deneyleriyaptırmak, neticelerini belgelendirmek, yapılan tüm denetim hizmetlerineilişkin belgeler ile DSİ tarafından yapılan kabul işlemine esas olan belgeleriDSİ’ye vermek mecburiyetindedir.
DSİ tarafından denetim şirketine izin belgesi ile yetki verildiğihâlde, su yapılarının denetimini DSİ kriterlerinin, standartların, ilgilimevzuat hükümlerinin gerektirdiği şekilde yerine getirmeyen yetkili denetimşirketlerine; DSİ tarafından ilk seferinde denetlenen hidroelektriktesislerinde, kurulu gücüne bağlı olarak megavat başına beş bin Türk lirasıidari para cezası; baraj, gölet, sulama tesisi, isale hattı, kolektör, arıtmatesisi, taşkın ve nehir yatağı düzenlemesi gibi su yapılarında, yatırımbedelinin binde biri nispetinde idari para cezası verilir ve eksikliklerinidüzeltmek üzere on beş gün müddet verilir. Bu fiilin ikinci tekrarında ceza ikikatı olarak uygulanır ve eksikliklerini düzeltmek üzere on beş gün müddetverilir. Fiilin üçüncü tekrarında ise ceza üç katı olarak uygulanır ve suyapıları yetkili denetim şirketinin izin belgesi DSİ tarafından iptal edilir.İzin belgesi iptal edilen yetkili denetim şirketinin yönetici ve ortakları biryıl süreyle başka bir yetkili denetim şirketi kuramazlar, kurulmuş olanşirketlerde görev alamaz ve/veya ortak olamazlar.
Su yapılarının mevzuata ve onaylı projesine aykırı yapılmasıhâlinde, bu durumun düzeltilmesi için yetkili denetim şirketinin DSİ’ye yazılıbildirimi üzerine DSİ tarafından yatırımcıya en fazla 30 gün eksiklikleridüzeltme müddeti verilir. Mevzuata ve projeye aykırılığın giderilmemesi hâlindeverilen sürenin sonunda veya acil hâllerde derhâl DSİ işi kısmen veya tamamendurdurur.
Su yapılarını denetlemek üzere yetkilendirilmiş şirketlereuygulanacak idari yaptırımlar DSİ tarafından yerine getirilir.
Denetim şirketi ile denetim şirketinde görev alan denetimelemanları, su yapısının projesine, fen ve sanat kurallarına ve ilgili mevzuatauygun olarak yapılmamasından ortaya çıkan zarar ve ziyandan kabul tarihindenitibaren on beş yıl süreyle yatırımcı ile birlikte müteselsilen sorumludur.
Gerçek ve tüzel kişiler tarafından inşa edilecek su ile ilgiliköprü, menfez gibi yapılarda hidrolik yönden DSİ’nin uygun görüşü alınır.
Denetim işleriyle ilgili masrafların tahsiline dair usuller iledenetim yapacak personelin nitelikleri, denetleme usulleri ve diğer şartlar,DSİ tarafından, bağlı olduğu Bakanlığın görüşü alınarak hazırlanacakyönetmelikle düzenlenir.
Bu Kanuna göre verilen idari para cezalarına ilişkin kararlar,11/2/1959 tarihli ve 7201 sayılı Tebligat Kanunu hükümlerine göre tebliğedilir. Bu cezalara karşı tebliğinden itibaren otuz gün içinde yetkili idaremahkemesine itiraz edilebilir.
Bu Kanuna göre verilen idari para cezalarında ihlalin tespiti vecezanın kesilmesi usulleri ile ceza uygulamasında kullanılacak tutanaklarınşekli, dağıtımı ve kontrolüne ilişkin usul ve esaslar Maliye Bakanlığınıngörüşü alınarak DSİ tarafından hazırlanacak yönetmelikle düzenlenir.
Bu Kanuna göre verilen idari para cezaları, tebliğinden itibarenbir ay içinde ödenir. İdari para cezaları genel bütçeye gelir kaydedilir.”
MADDE 94-19/3/1969 tarihli ve 1136sayılı Avukatlık Kanununun 182 nci maddesinin birinci fıkrasının ikincicümlesinde yer alan “kesinleşerek” ibaresi “Resmî Gazete’de yayımlanarak”şeklinde, dördüncü cümlesinde yer alan “onaylanmış sayılarak” ibaresi “ResmîGazete’de yayımlanarak” şeklinde değiştirilmiş; üçüncü cümlesindeki “Ancak”ibaresi madde metninden çıkarılmış ve maddeye aşağıdaki fıkra eklenmiştir.
“Ancak, yönetmelikle veya diğer bir düzenleyici işlemle avukatlıkstajına kabulde, staj döneminde ve avukatlık mesleğine kabulde sınav veyabenzeri bir rejim öngörülemez.”
MADDE 99-4/11/1983 tarihli ve 2942sayılı Kamulaştırma Kanununun 4 üncü maddesine aşağıdaki fıkra eklenmiştir.
“Ancak, maliklerinin mülkiyet hakkının kullanılmasınınengellenmemesi, can ve mal güvenliği bakımından gerekli önlemlerin alınmasıkaydıyla, kamu yararına dayalı olarak taşınmazların üstünde teleferik vebenzeri ulaşım hatları ile her türlü köprü, taşınmazların altında metro vebenzeri raylı taşıma sistemleri yapılabilir. Taşınmazların mülkiyet hakkınınkullanımının engellenmemesi hâlinde, taşınmazlara ilişkin herhangi birkamulaştırma yapılmaz.Taşınmaz sahiplerine bu işlemler nedeniylekamulaştırma, tazminat ve benzeri nam altında herhangi bir ücret ödenmez.Yapılanyatırım nedeniyle taşınmaz maliklerinden değer artış bedeli alınamaz.”
MADDE 100-2942 sayılı Kanunun;
a) 22 nci maddesinin birinci fıkrasının birinci cümlesinde yeralan “ve bedelinin” ibaresi metinden çıkarılmış, ikinci ve üçüncü cümleleriaşağıdaki şekilde değiştirilmiş, dördüncü cümlesi yürürlükten kaldırılmış,birinci fıkradan sonra gelmek üzere aşağıdaki fıkralar eklenmiştir.
“Bu duyurma üzerine mal sahibi veya mirasçıları, kamulaştırma bedelinialdıkları günden itibaren işleyecek kanuni faiziyle birlikte üç ay içindeödeyerek taşınmaz malı geri alabilir. İade işleminin kamulaştırmanın vebedelinin kesinleşmesinden sonra bir yıl içinde gerçekleşmesi hâlindekamulaştırma bedelinin faizi alınmaz.”
“Bu madde hükümlerine göre taşınmaz malı geri almayı kabul etmeyenmal sahibi veya mirasçılarının 23 üncü maddeye göre geri alma hakları da düşer.
Bu madde hükümleri, kamulaştırmanın kesinleşmesi tarihindenitibaren beş yıl geçmiş olması hâlinde uygulanmaz.”
b) 23 üncü maddesinin birinci fıkrasında yer alan “ikinci” ibaresi“dördüncü” şeklinde değiştirilmiş ve maddeye ikinci fıkradan sonra gelmek üzereaşağıdaki fıkra eklenmiştir.
“Birinci ve ikinci fıkrada belirtilen süreler geçtikten sonrakamulaştırılan taşınmaz malda hakları bulunduğu iddiasıyla eski malikleri veyamirasçıları tarafından idareden herhangi bir sebeple hak, bedel veya tazminattalebinde bulunulamaz ve dava açılamaz.”
MADDE 101-2942 sayılı Kanuna aşağıdakigeçici madde eklenmiştir.
“GEÇİCİ MADDE 9- Bu maddeyi ihdas eden Kanunla değiştirilen veyaeklenen bu Kanunun 22 nci maddesinin birinci, ikinci ve üçüncü fıkra hükümleriile 23 üncü maddesinin üçüncü fıkrası hükmü; bu maddenin yürürlüğe girdiğitarihten önce gerçekleştirilen kamulaştırma işlemleri nedeniyle, kamulaştırılantaşınmaz malların eski malikleri veya mirasçıları tarafından bu taşınmazmalların geri alınması, bedel veya tazminat talebiyle açılan ve henüzkesinleşmeyen davalarda da uygulanır.Bu maddeninuygulanması nedeniyle reddedilen davaların yargılama giderleri davalı idaretarafından ödenir.”
MADDE 112-25/2/1998 tarihli ve 4342sayılı Mera Kanununun 14 üncü maddesinin birinci fıkrasına aşağıdaki benteklenmiştir.
“ı) Bakanlar Kurulunca kentsel dönüşüm ve gelişim proje alanıolarak ilan edilen,”
MADDE 117-24/11/2004 tarihli ve 5258sayılı Aile Hekimliği Kanununun 5 inci maddesinin ikinci fıkrasına birincicümlesinden sonra gelmek üzere aşağıdaki cümle eklenmiştir.
“Türkiye Halk Sağlığı Kurumunca belirlenen aile sağlığımerkezlerinde çalışma saatleri dışında, aile hekimleri ve aile sağlığıelemanları ile gerektiğinde Sağlık Bakanlığı ve bağlı kuruluşları personelinenöbet görevi verilebilir.”
MADDE 119-5/5/2005 tarihli ve 5345sayılı Gelir İdaresi Başkanlığının Teşkilat ve Görevleri Hakkında Kanunun 29uncu maddesine aşağıdaki fıkra eklenmiştir.
“Başkanlık merkez teşkilatında Grup Başkanı, Daire Başkanı veyataşra teşkilatında Vergi Dairesi Başkanı kadrolarında toplam en az üç yıl görevyapmış olanlar, atama tarihi itibarıyla fiilen bu kadrolardan birinde bulunmakşartıyla Devlet Gelir Uzmanı kadrosuna atanabilir.”
MADDE 121-5393 sayılı Kanunun15inci maddesinin beşinci fıkrasının birinci cümlesinde yer alan “arsa” ibaresi“taşınmaz” olarak değiştirilmişve maddeye aşağıdaki fıkra eklenmiştir.
“İcra dairesince haciz kararı alınmadan önce belediyeden borcayeter miktarda haczedilebilecek mal gösterilmesi istenir ve haciz işlemi sadecegösterilen bu mal üzerine uygulanır. On gün içinde yeterli mal beyan edilmemesidurumunda yapılacak haciz işlemi, alacak miktarını aşacak veya kamuhizmetlerini aksatacak şekilde yapılamaz.”
MADDE 128-5747 sayılı BüyükşehirBelediyesi Sınırları İçerisinde İlçe Kurulması ve Bazı Kanunlarda DeğişiklikYapılması Hakkında Kanunun 1 inci maddesine ekli (16) sayılı listesininsekizincisırasında yer alan “Barbaros” ibaresi “Barbaros Mahallesinin O4 Karayolunungüneyinde kalan kısmı” şeklinde değiştirilmiş, on birinci sırasında yeralan “Yeni Çamlıca” ibaresinden sonra gelmek üzere “, Yenişehir, Mimar Sinan veMevlana Mahalleleri” ibaresi eklenmiş, on ikinci sırasında yer alan“Mustafakemal Mahallesinin” ibaresinden sonra gelmek üzere “ve Aşık VeyselMahallesinin” ibaresi eklenmiş, on üçüncü sırasında yer alan “Namıkkemal”ibaresi “Esenevler” şeklinde değiştirilmiştir.
MADDE 129-5747 sayılı Kanunun 2 ncimaddesininüçüncü fıkrasında yer alan “Kadıköy ilçe belediyesine bağlıAtatürk Mahallesinin” ibaresinden sonra gelmek üzere “ve Barbaros Mahallesinin”ibaresi eklenmişve dokuzuncu fıkrası aşağıdaki şekilde değiştirilmiştir.
“(9) Tüm illerde bucaklar kaldırılmıştır. Kaldırılan bucaklarabağlı belde ve köyler, bucağın bağlı olduğu idari birime bağlanmıştır.”
MADDE 142-3/6/2011 tarihli ve 637sayılı Ekonomi Bakanlığının Teşkilat ve Görevleri Hakkında Kanun HükmündeKararnamenin 36 ncı maddesi aşağıdaki şekilde değiştirilmiştir.
“Çalışma Grupları ve Dış Ekonomik İlişkiler Kurulu
MADDE 36- (1) Bakanlık, görev alanına giren konularla ilgiliolarak çalışmalarda bulunmak üzere diğer bakanlıklar, kamu kurum vekuruluşları, meslek kuruluşları, sivil toplum kuruluşları, özel sektörtemsilcileri ve konu ile ilgili uzmanların katılımı ile geçici çalışma gruplarıoluşturabilir. Çalışma gruplarının ulaşım ve konaklama giderleri Bakanlıkbütçesinden karşılanabilir.
(2)Bakanlığın gözetimi ve denetimi altındaözel sektörün dışekonomik ilişkilerini yürütmek üzere, özel hukuk hükümlerine tabi ve tüzelkişiliğe sahip,Bakanlıkça belirleneceközel sektör kuruluşlarından DışEkonomik İlişkiler Kurulu oluşur. Kurulun kısa adı DEİK’tir. DEİK, ikiliekonomik ilişkilerini İş Konseyleri aracılığıyla yürütür.DEİK ile İşKonseylerinin görev ve yetkileri, teşkilatlanma ve işleyişleri, organları,bütçeleri, yönetim ve denetimleri ile üyeliğe ilişkin usul ve esaslar Bakanlıktarafından çıkarılacak yönetmelik ile düzenlenir.DEİK’in bütçesi, EkonomiBakanlığı bütçesinden yapılacak yardımlar ileyönetmelikte belirtilen kurucukuruluşların katkı payları ve/veya yıllık üyelik aidatlarından, İş Konseyiüyelik aidatları vediğer gelirlerden oluşur.DEİK bütçesini Bakanlıkdenetler. Bu fıkranın uygulanması sırasında, diğer kanunlarda yer alan benzerya da aynı mahiyetteki hükümler uygulanmaz.”
B- Dayanılan ve ilgili Görülen Anayasa Kuralları
Dava ve ek dava dilekçesinde, Anayasa’nın Başlangıç’ı ile 2., 5.,7., 8., 10., 12., 13., 14., 17., 26., 33., 35., 36., 38., 45., 46., 48., 49.,50., 51., 53., 56., 70., 73., 90., 123., 124., 125., 126., 127., 128., 135.,141. ve 153. maddelerine dayanılmış, Anayasa’nın 17., 27. ve 142. maddeleri iseilgili görülmüştür.
III- İLK İNCELEME
Anayasa Mahkemesi İçtüzüğü hükümleri uyarınca Serruh KALELİ,Alparslan ALTAN, Serdar ÖZGÜLDÜR, Recep KÖMÜRCÜ, Burhan ÜSTÜN, Nuri NECİPOĞLU,Hicabi DURSUN, Celal Mümtaz AKINCI, Erdal TERCAN, Muammer TOPAL, Zühtü ARSLAN,M. Emin KUZ ve Hasan Tahsin GÖKCAN’ın katılımlarıyla 24.11.2014 tarihindeyapılan ilk inceleme toplantısında, dosyada eksiklik bulunmadığından işinesasının incelenmesine, yürürlüğü durdurma isteminin ise esas incelemeaşamasında karara bağlanmasına OYBİRLİĞİYLE karar vermiştir.
IV- ESASIN İNCELENMESİ
Dava ve ek dava dilekçesi ile ekleri, Raportör Ayhan KILIÇtarafından hazırlanan işin esasına ilişkin rapor, iptali istenen yasakuralları, dayanılan ve ilgili görülen Anayasa kuralları ve bunlarıngerekçeleri ile diğer yasama belgeleri okunup incelendikten sonra gereğigörüşülüp düşünüldü:
A- Kanun’un 10. Maddesiyle Değiştirilen 4734 Sayılı Kanun’un 62.Maddesinin Birinci Fıkrasının (e) Bendinin (1) Numaralı Alt Bendinin Birinci veİkinci Cümlelerinin İncelenmesi
1- Anlam ve Kapsam
4734 sayılı Kanun’un 62. maddesi, ihalelere ilişkin olarakidarelerce uyulması gereken bazı kuralları düzenlenmektedir. 4734 sayılıKanun’un 62. maddesinin birinci fıkrasının (e) bendinin önceki hâlinde,idarelerin, ilgili mevzuat uyarınca çalıştırdığı personelin nitelik veya sayıitibarıyla yetersiz kalması durumunda 4734 sayılı Kanun’da belirtilen hizmetleriçin ihaleye çıkması ve dolayısıyla bu hizmetleri özel kişiler eliyle yürütmesimümkün kılınmıştır. Bent uyarınca, danışmanlık hizmet alım ihaleleri hariç,idarelerin ihaleye çıkabilmesi için ilgili mevzuat gereğince çalıştırdığıpersonelin nitelik veya sayı itibarıyla yetersiz olması şartı aranmış ve ayrıcaözel kişilere gördürülecek hizmetler de 4734 sayılı Kanun’da sayılanlarlasınırlandırılmıştır.
4734 sayılı Kanun’un 4. maddesi uyarınca hizmet kavramı, “bakımve onarım, taşıma, haberleşme, sigorta, araştırma ve geliştirme, muhasebe,piyasa araştırması ve anket, danışmanlık, tanıtım, basım ve yayım, temizlik,yemek hazırlama ve dağıtım, toplantı, organizasyon, sergileme, koruma vegüvenlik, meslekî eğitim, fotoğraf, film, fikrî ve güzel sanat, bilgisayarsistemlerine yönelik hizmetler ile yazılım hizmetlerini, taşınır ve taşınmazmal ve hakların kiralanmasını ve benzeri diğer hizmetleri” kapsamaktadır.
Kanun’un dava konusu kuralları da içeren 10. maddesiyle, 4734sayılı Kanun’un 62. maddesinin birinci fıkrasının (e) bendi bütünüyledeğiştirilmiştir. Bendin dava konusu birinci cümlesinde, idarelerce kanun,tüzük ve yönetmeliklere göre istihdam edilen personelin yeterli nitelik veyasayıda olmaması hâlinde personel çalıştırılmasına dayalı yardımcı işlereilişkin hizmetler için ihaleye çıkılabilmesi öngörülmekte; ikinci cümlesindeise bu kapsamda ihaleye çıkılabilecek yardımcı işlere ilişkin hizmet türlerinin;idarelerin teşkilat, görev ve yetkilerine ilişkin mevzuatı, yerleşik yargıiçtihatları ile 4857 sayılı İş Kanunu’nun 2. maddesinin yedinci fıkrası dikkatealınmak suretiyle idareler itibarıyla ayrı ayrı veya birlikte belirlemeye işçi,işveren ve kamu görevlileri konfederasyonları, Çalışma ve Sosyal GüvenlikBakanlığı, Hazine Müsteşarlığı ve Devlet Personel Başkanlığının görüşü veMaliye Bakanlığının teklifi üzerine Bakanlar Kurulunun yetkili olduğubelirtilmektedir.
Bentte, önceki hâlinden farklı olarak özel kişileregördürülebilecek hizmetlerde farklılaşmaya gidilmekte; önceki düzenlemede “buKanunda belirtilen hizmetler” için ihaleye çıkılabilmesi öngörülmekte iken,yeni hâlinde “personel çalıştırılmasına dayalı yardımcı işlere ilişkinhizmetler”için ihaleye çıkılabilmesine imkân sağlanmaktadır. Öte yandan,bendin ikinci cümlesiyle, birinci cümlede sözü edilen yardımcı hizmetlerinneler olduğunun belirlenmesi hususunda Bakanlar Kuruluna yetki tanınmaktadır.Buna göre, bu kapsamda ihaleye çıkılabilecek yardımcı işlere ilişkin hizmettürlerini, idareler itibarıyla ayrı ayrı veya birlikte belirlemeye işçi,işveren ve kamu görevlileri konfederasyonları, Çalışma ve Sosyal GüvenlikBakanlığı, Hazine Müsteşarlığı ve Devlet Personel Başkanlığının görüşü veMaliye Bakanlığının teklifi üzerine Bakanlar Kurulu yetkilidir. Bu belirlemeyapılırken, idarelerin teşkilat, görev ve yetkilerine ilişkin mevzuatın,yerleşik yargı içtihatlarının ve 4857 sayılı Kanun’un 2. maddesinin yedincifıkrasının dikkate alınması gerekmektedir.
4857 sayılı Kanun’un 2. maddesinin yedinci fıkrası, asılişveren-alt işveren ilişkisini düzenlemektedir. Buna göre asıl işveren-altişveren ilişkisi, bir işverenin, işyerinde yürüttüğü mal veya hizmet üretimineilişkin yardımcı işlerini veya asıl işin bir bölümünde işletmenin ve işingereği ile teknolojik nedenlerle uzmanlık gerektiren işlerini başka birişverene devretmesi durumunda söz konusu olmaktadır. Fıkrada, asıl iş-yardımcıiş ayrımı yapılmakta, yardımcı işlerin alt işverene devrinde herhangi bir sınıröngörülmemekte, asıl işin devri ise kural olarak yasaklanmakla birlikteişletmenin ve işin gereği ile teknolojik nedenlerle uzmanlık gerektirenkısımlarının devri mümkün kılınmaktadır. Fıkranın devamında, bu ilişkide asılişverenin, alt işverenin işçilerine karşı o işyeri ile ilgili olarak 4857sayılı Kanun’dan, iş sözleşmesinden veya alt işverenin taraf olduğu toplu işsözleşmesinden doğan yükümlülüklerinden alt işveren ile birlikte sorumlu olduğubelirtilmekte, asıl işverenin sorumluluğu, sadece kendi işyerinde çalışan altişveren işçileriyle sınırlı tutulmaktadır.
Dava konusu kuralla, 4857 sayılı Kanun’un 2. maddesinin yedincifıkrasına yapılan atıf, hem alt işverene devredilebilecek işler yönünden hem deasıl işverenin sorumluluğu yönündendir. Dolayısıyla, kamu idareleri, kamuhukuku kuralları uyarınca çalıştırdıkları personelin (memur ve diğer kamugörevlilerinin) nitelik veya sayı itibarıyla yetersiz kalması durumunda,yardımcı işlerini veya kamu hizmetinin gerekleri ve teknolojik nedenlerleuzmanlık gerektiren işlerini ihaleye çıkarmak suretiyle özel kesime gördürebileceklerdir.Bu durumda, ilgili kamu idaresi ile ihaleyi kazanarak işi üstlenen işverenarasında asıl işveren-alt işveren ilişkisine benzer bir ilişki kurulmakta vekamu idaresi, işi üstlenen işverenin o işyerinde çalıştırdığı işçilerine karşıo işyeri ile ilgili olarak 4857 sayılı Kanun’dan, iş sözleşmesinden veya işiyüklenen işverenin taraf olduğu toplu iş sözleşmesinden doğanyükümlülüklerinden işi yüklenen işveren ile birlikte sorumlu olmaktadır.
2- Anayasa’ya Aykırılık Sorunu
a- Birinci Cümle
Dava dilekçesinde, dava konusu kuralla, idarelerce kanun, tüzük veyönetmeliklere göre istihdam edilen personelin yeterli nitelik veya sayıdaolmaması hâlinde personel çalıştırılmasına dayalı yardımcı işlere ilişkinhizmetler için ihaleye çıkılmasının öngörülmesiyle, memurlar ve diğer kamugörevlileri eliyle görülmesi gereken kamu hizmetlerinin özel kişileregördürülmesine imkân sağlandığı, ayrıca “personel çalıştırılmasına dayalıyardımcı işlere ilişkin hizmetler” ibaresinin yeteri kadar açık olmadığı, idarelercegörülen hangi hizmetlerin yardımcı nitelikte olduğunun yoruma muhtaç olduğu vebu durumun belirsizlik yarattığı belirtilerek kuralın, Anayasa’nın 2. ve 128.maddelerine aykırı olduğu belirtilmiştir.
Anayasa’nın 2. maddesinde, Türkiye Cumhuriyeti’nin bir hukukdevleti olduğu belirtilmiştir. Hukuk devleti, eylem ve işlemleri hukuka uygunolan, insan haklarına dayanan, bu hak ve özgürlükleri koruyup güçlendiren, heralanda adil bir hukuk düzeni kurup bunu geliştirerek sürdüren, Anayasa’yaaykırı durum ve tutumlardan kaçınan, hukukun üstün kurallarıyla kendini bağlısayan ve yargı denetimine açık olan devlettir.
Hukuk devletinin temel ilkelerinden biri“belirlilik”tir.Bu ilkeye göre, yasal düzenlemelerin hem kişiler hem de idare yönünden herhangibir duraksamaya ve kuşkuya yer vermeyecek şekilde açık, net, anlaşılır veuygulanabilir olması, ayrıca kamu otoritelerinin keyfi uygulamalarına karşıkoruyucu önlem içermesi de gereklidir.
Anayasa’nın 128. maddesinin birinci fıkrasında, “Devletin, kamuiktisadî teşebbüsleri ve diğer kamu tüzelkişilerinin genel idare esaslarınagöre yürütmekle yükümlü oldukları kamu hizmetlerinin gerektirdiği aslî vesürekli görevler, memurlar ve diğer kamu görevlileri eliyle görülür.”denilmektedir.Bu hüküm uyarınca, genel idare esaslarına göre yürütülen kamu hizmetleriningerektirdiği görevlerden asli ve sürekli nitelik taşıyanların, memurlar vediğer kamu görevlileri eliyle görülmesi zorunludur.
Dava konusu kuralda, idarelerce kanun, tüzük ve yönetmelikleregöre istihdam edilen personelin yeterli nitelik veya sayıda olmaması hâlindepersonel çalıştırılmasına dayalı yardımcı işlere ilişkin hizmetler için ihaleyeçıkılabilmesi öngörülmektedir. 4734 sayılı Kanun’un 62. maddesinin birincifıkrasının (e) bendinin yeni hâlinde, önceki hâlinden farklı olarak, bentuyarınca özel kişilere gördürülebilecek hizmetlerde farklılaşmaya gidilmekte;önceki düzenlemede“bu Kanunda belirtilen hizmetler”için ihaleyeçıkılabilmesi öngörülmekte iken, yeni hâlinde“personel çalıştırılmasınadayalı yardımcı işlere ilişkin hizmetler”için ihaleye çıkılabilmesine imkânsağlanmaktadır.
Kuralın yeni hâlinde özel kişilere gördürülebilecek hizmetlerinkapsamının önceki hâline nazaran farklılaştırıldığı anlaşılmaktadır. Öncekidüzenleme uyarınca, 4734 sayılı Kanun’un 4. maddesinde “hizmet”kavramıiçinde sayılan hizmetler için ihaleye çıkılabilmesi mümkün iken, yenidüzenlemede, 4734 sayılı Kanun’da sayılanlarla sınırlı olmaksızın personelçalıştırılmasına dayalı yardımcı işlere ilişkin tüm hizmetler, özel kişilereliyle yerine getirilmesine imkân sağlanan hizmetler kapsamına alınmıştır.
Personel çalıştırılmasına dayalı yardımcı işlere ilişkinhizmetler, genel idare esaslarına göre yürütülen kamu hizmetlerinin varlıksebebini teşkil eden, diğer bir ifadeyle hizmetin bizzat kendisini (özünü)oluşturan görevler kapsamında değildir. Personel çalıştırılmasına dayalıyardımcı işler, idarelerce, kamu hizmetlerinin daha etkin ve sağlıklı birşekilde işletilmesini ve yürütülmesini temine yönelik birtakım ikincilgörevlerden oluşmakta olup kamu hizmetinin özünü ifade etmeyen bu görevlerin “genelidare esaslarına göre yürütülmesi gereken asli ve sürekli görevler”kapsamında görülmesi mümkün olmadığından Anayasa’nın 128. maddesi uyarınca kamugörevlileri eliyle ifası zorunluluğu yoktur. Bu itibarla, dava konusu kuralla,idarenin, personel çalıştırılmasına dayalı yardımcı işlere ilişkin hizmetleriçin ihaleye çıkmasına imkân tanınmasında ve dolayısıyla bunların özel kişilereliyle gördürülmesi yolunda düzenleme yapmasında Anayasa’ya aykırı bir yönbulunmamaktadır.
“Personel çalıştırılmasına dayalı yardımcı işlere ilişkinhizmetler”ibaresiyle, özel kişiler eliyle yerine getirilebilecek işlerinkapsamının farklılaştırıldığı açık ise de kuralın idarelerce özel kişilereihale edilebilecek hizmetler hususunda belirsizlik oluşturduğu söylenemez.Personel çalıştırılmasına dayalı yardımcı işlere ilişkin hizmetlerin nelerolduğunun, idarelerin görev, yetki ve sorumluluklarını düzenleyen kanunlar ileilgili diğer mevzuattan tespiti mümkündür. Öte yandan, ikinci cümlede,“yardımcıişlere ilişkin hizmet türlerini”belirleme konusunda Bakanlar Kuruluna yetkitanındığı görülmektedir. Dolayısıyla, dava konusu kural hukuk devleti ilkesinede aykırı değildir.
Açıklanan nedenlerle, dava konusu kural Anayasa’nın 2. ve 128.maddelerine aykırı değildir. İptal isteminin reddi gerekir.
Alparslan ALTAN, Serdar ÖZGÜLDÜR, Serruh KALELİ, Osman AlifeyyazPAKSÜT, Recep KÖMÜRCÜ, Celal Mümtaz AKINCI, Erdal TERCAN ile M. Emin KUZ bugörüşe katılmamışlardır.
b- İkinci Cümle
Dava dilekçesinde, dava konusu kuralla, personelin yürüttüğühizmetlerin hangi kısımlarının kamu idarelerinin görevlerine ilişkin aslihizmetler, hangi kısımlarının ise yardımcı işlere ilişkin hizmetler olduğunubelirleme yetkisinin Bakanlar Kuruluna verilmesinin yasama yetkisinin devrianlamına geldiği, kamu kurumlarınca görülen ana hizmetler ile yardımcıhizmetlerin birbirinden ayrılamayacağı, yardımcı hizmetlerin bölünerek özelkesime gördürülmesinin idarenin kanuniliği ilkesiyle çeliştiği, ayrıca BakanlarKurulunun bu yetkisini hangi ölçülere göre kullanacağının genel çerçevesininkanunda gösterilmemesinin kuralı belirsiz kıldığı belirtilerek kuralın,Anayasa’nın 2., 7. ve 123. maddelerine aykırı olduğu ileri sürülmüştür.
Anayasa’nın 7. maddesinde, “Yasama yetkisi Türk Milleti adınaTürkiye Büyük Millet Meclisinindir. Bu yetki devredilemez.”denilmektedir.Yasama yetkisinin Türkiye Büyük Millet Meclisine ait olması ve bu yetkinindevredilememesi, kuvvetler ayrılığı ilkesinin bir gereğidir. Bu hükme yer verenAnayasa’nın 7. maddesinin gerekçesinde, yasama yetkisinin parlamentoya aitolması hususu“demokrasi rejimini benimseyen siyasi rejimlerde kaçınılmaz birdurum”olarak nitelendirilmiştir.
Madde gerekçesinden de anlaşılacağı üzere, yasama yetkisinindevredilemezliği esasen kanun koyma yetkisinin TBMM dışında başka bir organcakullanılamaması anlamına gelmektedir. Anayasa’nın 7. maddesi ile yasaklananhusus, kanun yapma yetkisinin devredilmesi olup bu madde, yürütme organınahiçbir şekilde düzenleme yapma yetkisi verilemeyeceği anlamına gelmemektedir.Kanun koyucu, yasama yetkisinin genelliği ilkesi uyarınca, bir konuyu doğrudankanunla düzenleyebileceği gibi bu hususta düzenleme yapma yetkisini yürütmeorganına da bırakabilir.
Yürütmenin türevselliği ilkesi gereğince, yürütme organının birkonuda düzenleme yapabilmesi için yasama organınca yetkilendirilmesigerekmektedir. Kural olarak, kanun koyucunun genel ifadelerle yürütme organınıyetkilendirmesi yeterli olmakla birlikte, Anayasa’da kanunla düzenlenmesiöngörülen konularda genel ifadelerle yürütme organına düzenleme yapma yetkisiverilmesi, yasama yetkisinin devredilmezliği ilkesine aykırılıkoluşturabilmektedir. Bu nedenle, Anayasa’da temel hak ve özgürlüklerinsınırlandırılması, vergi ve benzeri mali yükümlülüklerin konması ve memurlarınatanmaları, özlük hakları gibi münhasıran kanunla düzenlenmesi öngörülenkonularda, kanunun temel esasları, ilkeleri ve çerçeveyi belirlemiş olmasıgerekmektedir. Anayasa koyucunun açıkça kanunla düzenlenmesini öngördüğükonularda, yasama organının temel kuralları saptadıktan sonra, uzmanlık veidare tekniğine ilişkin hususları yürütmeye bırakması, yasama yetkisinin devriolarak yorumlanamaz.
Anayasa’nın 47. maddesinin dördüncü fıkrasında, Devlet, kamuiktisadî teşebbüsleri ve diğer kamu tüzelkişileri tarafından yürütülen yatırımve hizmetlerden hangilerinin özel hukuk sözleşmeleri ile gerçek veya tüzelkişilere yaptırılabileceğinin ya da devredilebileceğinin kanunla belirleneceğihükme bağlanmıştır.
Dava konusu kural, Devlet, kamu iktisadî teşebbüsleri ve diğerkamu tüzelkişileri tarafından yürütülen kamu hizmetlerinin gerektirdiğigörevlerin bir kısmının, özel kesime ihale edilmek suretiyle özel kesim eliyleyürütülmesine imkân sağlayan bir düzenleme olduğundan Anayasa’nın 47.maddesinin dördüncü fıkrası uyarınca kanunla düzenlenmesi gereken hususlarkapsamında kalmaktadır. Dolayısıyla, kamu hizmetlerinin gerektirdiği görevlerinbir kısmının özel kesime gördürülmesine ilişkin düzenlemenin, Anayasa’dakanunla düzenleneceği belirtilmeyen hususlardan farklı olarak, sadece genel hatlarıylaidarenin yetkili olduğundan söz edilmesi yeterli olmayıp, idarenin yetkisininsınırlarının ve genel çerçevesinin kanunla düzenlenmesi gerekmektedir.
4734 sayılı Kanun’un 62. maddesinin birinci fıkrasının (e)bendinin önceki hâlinde, ihaleye çıkılabilecek işlerin 4734 sayılı Kanunkapsamındaki işler olduğu belirtilmekte iken yeni hâlinde ihaleye çıkılmasınaimkân tanınan işler,“personel çalıştırılmasına dayalı yardımcı işlereilişkin hizmetler”biçiminde değiştirilmekte ve sözü edilen yardımcıhizmetlerin neler olduğunun belirlenmesi hususunda Bakanlar Kuruluna yetkitanınmaktadır. Buna göre, bu kapsamda ihaleye çıkılabilecek yardımcı işlereilişkin hizmet türlerini, idareler itibarıyla ayrı ayrı veya birliktebelirlemeye işçi, işveren ve kamu görevlileri konfederasyonları, Çalışma veSosyal Güvenlik Bakanlığı, Hazine Müsteşarlığı ve Devlet Personel Başkanlığınıngörüşü ve Maliye Bakanlığının teklifi üzerine Bakanlar Kurulu yetkilidir.
Kuralda, bu kapsamda ihaleye çıkılabilecek yardımcı işlere ilişkinhizmet türlerinin hangi usulle belirleneceği ve hangi kişi ve kurumların kararalma sürecine katılacağı açık bir biçimde düzenlenmiştir. Ayrıca, ihaleye çıkılabilecekyardımcı işlere ilişkin hizmet türleri belirlenirken, idarelerin teşkilat,görev ve yetkilerine ilişkin mevzuatın, yerleşik yargı içtihatlarının ve 4857sayılı Kanun’un 2. maddesinin yedinci fıkrasının dikkate alınması gerektiğihususu kuralda açıkça ifade edilmiştir. Dolayısıyla,ihaleye çıkılabilecekyardımcı işlere ilişkin hizmet türlerinin hangi usul ve esaslar gözetilerekbelirleneceği hususunda Bakanlar Kurulunu bağlayıcı bir çerçeve çizilmiştir.Kanunda çizilen çerçeve içinde kalmak kaydıyla, teknik ve idari ihtiyaçlargözetilerek asli nitelik taşımayan görevlerden hangilerinin özel kesimegördürülmek üzere ihaleye çıkılabileceğini, idareler itibarıyla ayrı ayrıbelirleme yetkisinin yürütme organına bırakılması, belirsizlik oluşturulduğu anlamınagelmeyeceği gibi yasama yetkisinin devredilmezliği ilkesinin ihlali sonucunu dadoğurmaz.
Açıklanan nedenlerle, dava konusu kural Anayasa’nın 2. ve 7.maddelerine aykırı değildir. İptal isteminin reddi gerekir.
Alparslan ALTAN, Serdar ÖZGÜLDÜR, Serruh KALELİ, Osman AlifeyyazPAKSÜT, Recep KÖMÜRCÜ, Celal Mümtaz AKINCI, Erdal TERCAN ile M. Emin KUZ bugörüşe katılmamışlardır.
Kuralın Anayasa’nın 123. maddesiyle ilgisi görülmemiştir.
B- Kanun’un 13. Maddesiyle 4735 Sayılı Kanun’un 8. MaddesineEklenen Üçüncü Fıkranın Üçüncü Cümlesinin İncelenmesi
1- Anlam ve Kapsam
4735 sayılı Kanun, 4734 sayılı Kanun’a göre yapılan ihalelereilişkin sözleşmelerin düzenlenmesi ve uygulanması ile ilgili esas ve usulleribelirlemektedir. 4735 sayılı Kanun’un 8. maddesi, “Fiyat farkı verilebilmesi”konusunu düzenlemektedir.
Sözü edilen maddeye, Kanun’un 13. maddesiyle eklenen üçüncüfıkranın birinci cümlesinde,4734 sayılı Kanun’un 62. maddesinin birincifıkrasının (e) bendi uyarınca ihale edilen işlerde, 4857 sayılı Kanun’un 2.maddesinde tanımlanan asıl işveren-alt işveren ilişkisi çerçevesinde altişveren tarafından münhasıran bu Kanun kapsamına giren kamu kurum vekuruluşlarına ait işyerlerinde çalıştırılan işçileri kapsayacak olan toplu işsözleşmelerinin; alt işverenin yetkilendirmesi kaydıyla merkezi yönetimkapsamındaki kamu idarelerinin üyesi bulunduğu kamu işveren sendikalarındanbirisi tarafından 6356 sayılı Sendikalar ve Toplu İş Sözleşmesi Kanunuhükümlerine göre yürütülmesi ve sonuçlandırılması hükme bağlanmaktadır.
Önceki başlıkta incelendiği üzere, 4734 sayılı Kanun’un 62.maddesinin birinci fıkrasının (e) bendinde, idarelerce kanun, tüzük veyönetmeliklere göre istihdam edilen personelin yeterli nitelik veya sayıdaolmaması hâlinde personel çalıştırılmasına dayalı yardımcı işlere ilişkinhizmetler için ihaleye çıkılabilmesi öngörülmektedir.
4735 sayılı Kanun’un 8. maddesinin üçüncü fıkrasının ikincicümlesinde, toplu iş sözleşmesinin kamu işveren sendikası tarafından bu fıkrayagöre sonuçlandırılması hâlinde, belirlenen ücret ve sosyal haklardankaynaklanan bedel artışı kadar idarece fiyat farkı ödeneceği kuralabağlanmaktadır. Buna göre, 4734 sayılı Kanun’un 62. maddesinin birincifıkrasının (e) bendi uyarınca işi yüklenen işverenin bir kamu işverensendikasını yetkilendirmesi ve toplu iş sözleşmesi görüşmelerinin bu sendikatarafından yürütülmesi durumunda, toplu iş sözleşmesinde belirlenen ücret vesosyal haklardan kaynaklanan bedel artışı kadar fiyat farkının, kamu hizmetininasıl sahibi olan idarece işverene ödenmesi gerekmektedir.
Kanun’un gerekçesinde,uygulamada, toplu iş sözleşmesi nedeniyleelde edilen ücret ve sosyal hakların kamu ihale mevzuatındaki hükümlernedeniyle akim kaldığı, gerek tarafların özgür iradeleriyle gerekse YüksekHakem Kurulunun bağıtladığı toplu iş sözleşmelerinde ücret artışı ve sosyalhaklara ilişkin hükümlerin alt işveren tarafından kamu ihale mevzuatının ilgilimaddelerinin gerekçe gösterilerek uygulanamadığı, bu işçilerin toplu işsözleşmesinden doğan haklarını yargı yoluyla talep etme mecburiyetindebırakıldıkları ifade edilmektedir. Bu gerekçeden4735 sayılı Kanun’un 8.maddesinin üçüncü fıkrasının ihdas edilmesindekiamacın,4734 sayılı Kanun’un 62.maddesinin birinci fıkrasının (e) bendi uyarınca özel kişilere gördürülen işteçalıştırılan işçilere, ihale mevzuatı gerekçe gösterilerek toplu işsözleşmesinden doğan ücret farklarının ödenmemesinin engellenmesi olduğuanlaşılmaktadır. Fıkranın ikinci cümlesiyle, toplu iş sözleşmesinde belirlenenücret ve sosyal haklardan kaynaklanan bedel artışı kadar fiyat farkının, kamuhizmetinin asıl sahibi olan idarece işverene ödenmesi öngörülerek işvereninmali kayıpları karşılanmakta ve bu suretle işçilerin toplu iş sözleşmelerindendoğan haklarına kavuşmaları temin edilmektedir.
Anılan fıkranın iptali istenen üçüncü cümlesinde ise kamu işverensendikası tarafından yürütülmeyen ve sonuçlandırılmayan toplu iş sözleşmeleriiçin fiyat farkı ödenemeyeceği; 4857 sayılı Kanun’un 2. maddesinin yedincifıkrası esas alınarak asıl işveren sıfatından dolayı ücret farkınahükmedilemeyeceği ve asıl işveren sıfatıyla sorumluluk yüklenemeyeceğibelirtilmektedir.
Bir önceki başlıkta incelendiği üzere, 4734 sayılı Kanun’un 62.maddesinin birinci fıkrasının (e) bendiyle, 4857 sayılı Kanun’un 2. maddesininyedinci fıkrasına yapılan atıf uyarınca, ilgili kamu idaresi ile ihaleyikazanarak işi üstlenen işveren arasında asıl işveren-alt işveren ilişkisinebenzer bir ilişki kurulmakta ve kamu idaresi, işi üstlenen işverenin oişyerinde çalıştırdığı işçilerine karşı o işyeri ile ilgili olarak 4857 sayılıKanun’dan, iş sözleşmesinden veya işi yüklenen işverenin taraf olduğu toplu işsözleşmesinden doğan yükümlülüklerinden işi yüklenen işveren ile birliktesorumlu olmaktadır. Dava konusu kuralla, 4734 sayılı Kanun’un 62. maddesininbirinci fıkrasının (e) bendiuyarınca özel kesime ihale edilen işlerde çalışanişçilere ilişkin olarak kamu işveren sendikası tarafından yürütülmeyen vesonuçlandırılmayan toplu iş sözleşmeleri için fiyat farkı ödenemeyeceği, 4857sayılı Kanun’un 2. maddesinin yedinci fıkrası esas alınarak asıl işverensıfatından dolayı ücret farkına hükmedilemeyeceği ve asıl işveren sıfatıylasorumluluk yüklenemeyeceği belirtilmek suretiyle ilgili idarenin sorumluluğudaraltılmaktadır.
Bununla birlikte kuralla, idarenin, 4735 sayılı Kanun hükümleriuyarınca imzaladığı sözleşmede belirtilen usul ve esaslar çerçevesindebelirlenecek fiyat farkından kaynaklanan sorumluluğuna bir halelgetirilmemektedir. İdarenin, ihale sonucu imzalanan esaslar çerçevesindeyapılan artışları dava konusu kuraldan bağımsız olarak karşılama sorumluluğudevam etmektedir. Bu bağlamda, toplu iş sözleşmesinde belirtilen artışmiktarına bakılmaksızın, hizmet alım sözleşmesinde açıklanan usul ve esaslarçerçevesinde belirlenen ücret artış oranlarından kaynaklanan fiyat farkınınidare tarafından yükleniciye ödenmesi gerekmektedir. Buna karşılık, toplu işsözleşmesinde, iş sözleşmesinde belirtilen oranın üzerindeki ücretartışlarından kaynaklanan fiyat farkından idarenin sorumlu olabilmesi içintoplu iş sözleşmesinin, alt işveren tarafından yetkilendirilen bir kamuişverenleri sendikasınca imzalanmış olması zarureti bulunmaktadır.
2- Anayasa’ya Aykırılık Sorunu
Dava dilekçesinde, 4734 sayılı Kanun’un 62.maddesinin birincifıkrasının (e) bendi uyarınca ihale edilen işlerde fiyat farkı ödenipödenmemesi hususu, işçi sendikası ile işveren sendikası arasında imzalanacaktoplu iş sözleşmesinin, işçi sendikası ile işveren sendikasının yetkilendirmesiüzerine kamu işveren sendikalarından birisi tarafından imzalanması koşulunabağlanmak suretiyle işverenin kamu işveren sendikalarından birini yetkilendirmeyezorlanmasının ve yetkilendirmeme durumunda fiyat farkı ödenmemesinin sendikalhak ve özgürlüklerle bağdaşmadığı, toplu iş sözleşmesinin, işçi sendikası ilealt işverenin yetkilendirmesi üzerine kamu işveren sendikalarından biriarasında yapılması durumunda fiyat farkı verildiği hâlde, doğrudan altişverenle işçi sendikası arasında imzalanması hâlinde fiyat farkıverilmemesinin eşitlik ilkesini zedelediği, kuralla, alt işverenin kamu işverensendikalarından birini yetkilendirmemesinin cezasının işçilere yüklendiği, altişverenin yapmadığı eylem nedeniyle işçilerin yasal haklarının ortadankalkmasının adil ve hakkaniyete uygun düşmediği, alt işverenin kamu işverensendikalarından birini yetkilendirmemesi durumunda idareye asıl işverensıfatıyla sorumluluk yüklenememesinin dolaylı olarak mahkemeye erişim ve adilyargılanma hakkını ihlal ettiği belirtilerek kuralın, Anayasa’nın 2., 10., 36.ve 51. maddelerine aykırı olduğu ileri sürülmüştür.
Anayasa’nın 2. maddesinde belirtilen hukuk devletinde kanunların kamuyararı gözetilerek çıkarılması zorunludur. Kanunların kamu yararının sağlanmasıamacına yönelik olması, genel, objektif, adil kurallar içermesi ve hakkaniyetölçütlerini gözetmesi hukuk devleti olmanın gereğidir. Bu nedenle kanunkoyucunun hukuki düzenlemelerde kendisine tanınan takdir yetkisini anayasalsınırlar içinde adalet, hakkaniyet ve kamu yararı ölçütlerini göz önündetutarak kullanması gerekir.
4734 sayılı Kanun’un 62. maddesinin birinci fıkrasının (e) bendiuyarınca özel kesime ihale edilen işlerde çalışan işçilerin aldıklarıücretlerin ihale sonucu imzalanan hizmet alım sözleşmesindeki fiyat artışkoşullarına endekslenmesi, bunların toplu iş sözleşmesi görüşmelerinde ücretartışlarıyla ilgili pazarlık güçlerini belli ölçüde zayıflattığı açıktır. Kanunkoyucu bu durumu göz önünde bulundurarak işçilerin sendikal haklarındanyeterince yararlanabilmelerini sağlamak amacıyla ücret artışları nedeniyle altişverene ödenecek fiyat farkı hususunda ihale mevzuatındaki kısıtlamalara bağlıkalınması mecburiyetini ortadan kaldırmış ve toplu iş sözleşmesinde öngörülenartışların tamamının işçilere yansıtılmasının önünü açmıştır.
Ancak toplu iş görüşmelerinde kararlaştırılacak ücret artışıhususunda alt işverenle işçi sendikasının tamamen serbest bırakılması, kamuyaaşırı bir külfet yükleyebileceği gibi ihale yapılmış olmasını da anlamsızkılabilecektir. Zira belli bir muhammen bedel üzerinden yapılan ihaleyi idareyönünden en avantajlı fiyatı teklif ederek kazanan alt işveren, işçilerleyapacağı toplu iş sözleşmelerinde yüksek artışlar öngörerek idarenin ödeyeceğibedelin orantısız bir şekilde artmasına yol açabilecek ve bu yolla haksız birkazanım elde edebilecektir. Ayrıca bu durum, idarenin belirlediği muhammenbedeli düşük bularak ihaleye girmeyen veya ihaleye girip de muhammen bedeligözönünde bulundurarak yüksek teklif veren ve bu nedenle ihaleyi kaybedenkişilerin haklarının da zedelenmesine yol açacaktır.
Kanun koyucu, toplu iş sözleşmelerinde makul olmayan artışlaryapılmasını ve bu yolla kamuya aşırı bir külfet yüklenmesini engellemekamacıyla toplu iş görüşmelerinin kamu işverenleri sendikalarından biritarafından yapılması zorunluluğunu getirmiştir. Dava konusu düzenlemeylekamunun hakları ile işçilerin sendikal hakları arasında adil bir denge kurulmayaçalışıldığı anlaşılmaktadır. Kanun koyucunun, tüm bunları gözönündebulundurarak, idarenin, toplu iş sözleşmesinde belirlenen ücret artışlarınıntamamından asıl işveren sıfatıyla sorumlu tutulabilmesi için toplu işgörüşmelerinin işverenin yetkilendirdiği kamu işveren sendikalarından biritarafından yapılması zorunluluğu getirmiş olmasında kamu yararına ve hukukdevleti ilkesine aykırı bir yön bulunmamaktadır.
Anayasa’nın 51. maddesinin birinci fıkrasında, “Çalışanlar veişverenler, üyelerinin çalışma ilişkilerinde, ekonomik ve sosyal hak vemenfaatlerini korumak ve geliştirmek için önceden izin almaksızın sendikalar veüst kuruluşlar kurma, bunlara serbestçe üye olma ve üyelikten serbestçe çekilmehaklarına sahiptir. Hiç kimse bir sendikaya üye olmaya ya da üyeliktenayrılmaya zorlanamaz.” denilmek suretiyle işçi ve memur ayrımıyapılmaksızın tüm çalışanların sendika kurma ve sendikaya üye olma hakkıanayasal güvenceye bağlanmıştır.
Sendika hakkı, bireylerin serbest bir biçimde sendika kurabilme,her türlü baskıdan arî olarak dilediği sendikaya üye olabilme ve istediği zamanda üyelikten ayrılabilme hak ve yetkilerini kapsamaktadır. Sendika hakkıayrıca, üyelerinin sosyal ve kültürel ortak menfaatlerini korumak vegeliştirmek amacıyla kurulan sendikalar ve bunların üst kuruluşlarınınserbestçe sendikal faaliyetlerde bulunabilmelerini, bu çerçevede iş uyuşmazlığıçıkarmak, toplu görüşme ve toplu sözleşme yapmak, grev ve lokavt kararı vermekve uygulamak gibi hak ve yetkileri kullanabilmeyi gerektirmektedir.
Dava konusu kuralla, idarenin toplu iş sözleşmelerindenkaynaklanan fiyat farkını işi yüklenen işverene ödeyebilmesi için toplu işsözleşmesinin, işverenin yetkilendirdiği kamu işverenleri sendikalarından biritarafından işveren adına yapılmış olması şartı getirilmektedir. Alt işverenin,ilgili kamu işveren sendikasını, adına toplu iş sözleşmesi görüşmeleriniyürütmek üzere yetkilendirmesi, işverenin kamu işverenleri sendikasına üyeolması anlamına gelmeyeceğinden, fiyat farkından yararlanabilmesi için buşekilde bir yetkilendirme mecburiyetinin getirilmesiyle, ilgili sendikaya üyeolmaya zorlandığı sonucuna varılamaz. Kaldı ki yasal olarak buna imkân dabulunmamaktadır.
Öte yandan, idarenin toplu iş sözleşmelerinden kaynaklanan fiyatfarkını işi yüklenen işverene ödeyebilmesi için toplu iş sözleşmesinin,işverenin yetkilendirdiği kamu işverenleri sendikalarından biri tarafındanişveren adına yapılmış olması şartının getirilmesiyle, işverenin sendikalözgürlüğünün bir parçası olan toplu iş sözleşmesi görüşmelerine katılma vesonuçlandırma hakkına müdahale edildiği de söylenemez. Zira alt işverenin kamuişverenleri sendikalarından birini yetkilendirmeyip toplu iş sözleşmesigörüşmelerini doğrudan kendisinin yürütmesine herhangi bir yasal engel bulunmamaktadır.
Anayasa’nın 10. maddesinde öngörülen eşitlik ilkesi, hukuksaldurumları aynı olanlar için söz konusudur. Bu ilke ile eylemli değil hukuksaleşitlik öngörülmektedir. Eşitlik ilkesinin amacı, aynı durumda bulunankişilerin kanunlarca aynı işleme bağlı tutulmalarını sağlamak ve kişilere kanunkarşısında ayrım yapılmasını ve ayrıcalık tanınmasını önlemektir. Bu ilkeyle,aynı durumda bulunan kimi kişi ve topluluklara ayrı kurallar uygulanarak kanunkarşısında eşitliğin ihlali yasaklanmıştır. Kanun önünde eşitlik, herkesin heryönden ayrı kurallara bağlı tutulacağı anlamına gelmez. Durum ve konumlarındakiözellikler, kimi kişiler ya da topluluklar için değişik kuralları gereklikılabilir. Aynı hukuksal durumlar aynı, ayrı hukuksal durumlar farklı kurallarabağlı tutulursa Anayasa’nın öngördüğü eşitlik ilkesi ihlâl edilmiş olmaz.
4735 sayılı Kanun’un 8. maddesinin üçüncü fıkrası uyarınca altişveren ile işçi sendikası arasında yapılacak toplu iş sözleşmesiylebelirlenecek ücret artışlarının idare tarafından karşılanması esasıbenimsenmiştir. Alt işverenle işçi sendikası arasında akdedilecek toplu işsözleşmesi görüşmelerine, yukarıda açıklanan gerekçelerle, kamunun dâhil olmasıdurumunda elde edilecek netice ile kamunun katılmaması durumunda elde edilecekneticenin farklı olacağı tabiidir. Dolayısıyla 4734 sayılı Kanun’un 62.maddesininbirinci fıkrasının (e) bendi uyarınca ihale edilen işleri gören altişverenlerden, toplu iş sözleşmesi görüşmelerini doğrudan kendileri yürütenlerile bu sözleşmeleri yetkilendirdikleri kamu işveren sendikaları aracılığıylayürütenlerin aynı hukuksal durumda görülmeleri mümkün değildir. Zira birincigruptakiler yönünden, yapılacak ücret artışı kamu menfaatleri yönünden herhangibir denetim söz konusu olmaz iken ikincisinde artış miktarı belirlenirkenkamunun menfaatleri de gözetilmektedir. Bu nedenle kuralda eşitlik ilkesineaykırı bir yön bulunmamaktadır.
Açıklanan nedenlerle, dava konusu kural Anayasa’nın 2., 10. ve 51.maddelerine aykırı değildir. İptal isteminin reddi gerekir.
Osman Alifeyyaz PAKSÜT bu görüşe katılmamıştır.
Kuralın, Anayasa’nın 36. maddesiyle ilgisi görülmemiştir.
C- Kanun’un 15. Maddesiyle 6331 Sayılı Kanun’un 2. Maddesinin (2)Numaralı Fıkrasına Eklenen (e) Bendinin İncelenmesi
Dava dilekçesinde, dava konusu kuralla, “tabi olduklarıuluslararası sözleşmelerin bulunduğu” ve “ülkemizdeki girişimcilerinuluslararası rekabetten olumsuz etkilenmemelerini temin etmek”gerekçeleriyle “Denizyolu taşımacılığı yapan araçların uluslararasıseyrüsefer hâlleri”6331 sayılı Kanun’dan istisna edilmiş ise dekonuyla ilgili uluslararası sözleşmelerin doğrudan uygulanabilirliğininbulunmadığı, öte yandan uluslararası seyrüsefer yapan deniz araçlarındaçalışanların iş sağlığı ve güvenliğinin, armatörlerin rekabet güçlerininartırılmasına feda edilmesinin Devletin temel amaç ve görevleriyle bağdaşmadığıgibi çalışanları korumak ve herkesin hayatını beden ve ruh sağlığı içindesürdürmesini sağlamak görevleriyle uyuşmadığı, ayrıca düzenlemenin uluslararasısözleşmelerle de çeliştiği belirtilerek kuralın, Anayasanın 5., 49., 56. ve 90.maddelerine aykırı olduğu ileri sürülmüştür.
6216 sayılı Anayasa Mahkemesinin Kuruluşu ve Yargılama UsulleriHakkında Kanun’un 43. maddesine göre, ilgisi nedeniyle dava konusu kuralAnayasa’nın 2. ve 17. maddeleri yönünden de incelenmiştir.
6331 sayılı Kanun,işyerlerinde iş sağlığı ve güvenliğininsağlanması ve mevcut sağlık ve güvenlik şartlarının iyileştirilmesi içinişveren ve çalışanların görev, yetki, sorumluluk, hak ve yükümlülüklerinidüzenlemektedir. AnılanKanun’un 2. maddesinin (1) numaralı fıkrasında, kamu veözel sektöre ait bütün işlere ve işyerlerine, bu işyerlerinin işverenleri ileişveren vekillerine, çırak ve stajyerler de dâhil olmak üzere tüm çalışanlarınafaaliyet konularına bakılmaksızın bu Kanun’un uygulanacağı belirtildiktensonra, (2) numaralı fıkrasında Kanun kapsamından istisna tutulan durumlar,bentler hâlinde sayılmaktadır.
Kanun’un 15. maddesiyle 6331 sayılı Kanun’un 2. maddesinin (2)numaralı fıkrasına eklenen (e) bendiyle, “Denizyolu taşımacılığı yapanaraçların uluslararası seyrüsefer hâlleri”de 6331 sayılı Kanun’un kapsamıdışında bırakılan durumlar arasına eklenmiştir. Buna göre, denizyolutaşımacılığı yapan araçların uluslararası seyrüsefer hâllerinde, 6331 sayılıKanun’da öngörülen hükümler uygulanmayacaktır. Uluslararası seyrüsefer hâlleri,denizyolu taşımacılığı yapan araçların Türkiye Cumhuriyetinin egemenlikalanında bulunan Türk iç suları ve kara suları ile münhasır ekonomik bölgeolarak ilan edilen alanlar dışında kalan açık denizlerdeki seyrüseferleriniifade etmektedir.
Anayasa’nın 2. maddesine göre, Türkiye Cumhuriyeti, toplumunhuzuru, milli dayanışma ve adalet anlayışı içinde, insan haklarına saygılı,Atatürk milliyetçiliğine bağlı, Başlangıçta belirtilen temel ilkelere dayanan,demokratik, laik ve sosyal bir hukuk devletidir. Bu maddede nitelikleribelirtilen sosyal hukuk devleti, insan haklarına dayanan, kişilerin huzur,refah ve mutluluk içinde yaşamalarını güvence altına alan, kişi hak veözgürlükleriyle kamu yararı arasında adil bir denge kurabilen, çalışma hayatınıgeliştirmek ve ekonomik önlemler alarak çalışanlarını koruyan, onların insanonuruna uygun hayat sürdürmelerini sağlayan, milli gelirin adalete uygunbiçimde dağıtılması için gereken önlemleri alan, sosyal güvenlik hakkını yaşamageçirebilen, sosyal adaleti ve toplumsal dengeleri gözeten devlettir. Çağdaşdevlet anlayışı sosyal hukuk devletinin tüm kurum ve kurallarıyla Anayasa’nınözüne ve ruhuna uygun biçimde kurularak işletilmesini, bu yolla bireylerinrefah, huzur ve mutluluğunun sağlanmasını gerekli kılar.
Anayasa’nın 17. maddesinin ilk fıkrasında da herkesin, yaşama,maddi ve manevi varlığını koruma ve geliştirme hakkına sahip olduğubelirtilmiştir. Kişinin yaşam hakkı ve maddi ve manevi varlığını geliştirmehakkı, birbiriyle sıkı bağlantıları olan, devredilemez ve vazgeçilemezhaklardandır. Devlet, yaşam hakkının bir gereği olarak, bireylerin yaşamlarınasaygı göstermekle ödevli olduğu gibi bireyleri, gerek üçüncü kişilerden vegerekse sorumluluğunda bulunan personelin eylemlerinden kaynaklanan risklerekarşı koruma yükümlülüğü altındadır.
Anayasa’nın 56. maddesinin birinci fıkrasında,“Herkes, sağlıklıve dengeli bir çevrede yaşama hakkına sahiptir.”denilmek suretiyle sağlıkhakkı güvenceye bağlanmıştır. Anayasa’nın 56. maddesinde düzenlenen sağlıkhakkı, insanların sağlıklarının korunması, hastalandıklarındaiyileştirilmeleri, tıbbi bakım görmeleri ve tedavi edilebilmeleri için Devletinsağladığı her türlü imkândan yararlanabilme hakkıdır. Sağlık hakkı, Devlete,kişilerin sağlık hakkından tam anlamıyla yararlanabilmesi amacıyla uygun yasal,idari, mali, yargısal ve diğer önlemleri alması zorunluluğunu ifade eden“gereğiniyerine getirme yükümlülüğü”yüklemektedir.
Anayasa’nın 49. maddesinde, çalışmanın, herkesin hakkı ve ödeviolduğu belirtilmiş; Devlete, çalışanların yaşam düzeyini yükseltmek, çalışmayaşamını geliştirmek için çalışanları korumak, çalışmayı denetlemek, işsizliğigidermeye elverişli ekonomik bir ortam yaratmak ve çalışma barışını sağlamakiçin gerekli önlemleri alma ödevi verilmiştir. Çalışanların yaşam düzeyininyükseltilmesi ve çalışma yaşamının geliştirilmesi için çalışanların korunmasıödevinin, çalışanların güvenli ve sağlıklı bir iş ortamında çalışmalarınıntemin edilmesini de kapsadığı açıktır.
Devletin, çalışanların güvenli ve sağlıklı bir iş ortamındaçalışmalarını temin edici yasal ve idari tedbirler alması, Anayasa’nın 17.maddesinde güvenceye bağlanan yaşama hakkının bir gereği olduğu kadar, 56.maddesinde düzenlenen sağlık hakkı ile 49. maddesinde düzenlenen çalışma hakkıyönünden de bir zorunluluktur. Ayrıca, 3.6.1981 tarihli ve 155 sayılı İşSağlığı ve Güvenliği ve Çalışma Ortamına İlişkin ILO Sözleşmesi ile 7.6.1985tarihli ve 161 sayılı İş Sağlığı Hizmetlerine İlişkin ILO Sözleşmesi’nde de,Devletin bu yönde tedbir almasını gerekli kılan hükümler yer almaktadır.
Kanun koyucu, gerek Anayasa gerekse uluslararası sözleşmelerleDevlete yüklenen bu gerekleri ifa etmek amacıyla 6331 sayılı Kanun’u ihdasetmiştir. Anılan Kanun’un 1. maddesinde, Kanun’un amacının,işyerlerinde işsağlığı ve güvenliğinin sağlanması ve mevcut sağlık ve güvenlik şartlarınıniyileştirilmesi için işveren ve çalışanların görev, yetki, sorumluluk, hak veyükümlülüklerini düzenlemek olduğu ifade edilmektedir. Kanun’un çeşitlimaddelerinde (4., 6., 10., 11., 12., 13., 14., 15., 16., 17., 18. ve 20.maddelerinde) işverenlere birtakım yükümlülükler yüklenmiş, çalışanlara iseçeşitli haklar sağlanmıştır.
Dava konusu kuralla,“Denizyolu taşımacılığı yapan araçlarınuluslararası seyrüsefer hâlleri”6331 sayılı Kanun’dan istisna edilmeksuretiyle yukarıda sayılan hükümlerin, Türk armatörlerce denizyolutaşımacılığında kullanılan araçların Türk içsuları ve karasuları ile münhasırekonomik bölge olarak ilan edilen alanlar dışında kalan açık denizlerdekiseyrüseferleri sırasında uygulanmaması öngörülmüştür. Türk armatörlercedenizyolu taşımacılığında kullanılan araçların açık denizlerdeki seyrüseferlerisırasında 6331 sayılı Kanun’un uygulanmaması, bu seyahat süresince denizaraçlarında çalışanların, 6331 sayılı Kanunla işçi güvenliği ve iş sağlığınınkorunması amacıyla getirilen hükümlerden yararlanamamaları anlamınagelmektedir.
Kanun’un gerekçesinde, “Tâbi oldukları uluslararasısözleşmelerin bulunması nedeniyle ve deniz…taşımacılığının kendine özgü çalışmakoşulları dikkate alınarak ülkemizdeki girişimcilerin uluslararası rekabetteolumsuz etkilenmemelerini teminen…”denizyolu taşımacığı yapan araçlarınuluslararası seyrüsefer hâllerinin Kanun’un kapsamı dışına çıkarıldığı ifadeedilmiştir.
14.10.1970 tarihli ve 134 sayılı İş Kazalarının Önlenmesine (Gemiadamları) İlişkin ILO Sözleşmesi ile 8.6.1949 tarihli ve 92 sayılı MürettebatınGemide Barınmasına İlişkin ILO Sözleşmesi’nde taraf devletlere, denizadamlarının iş sağlığı ve güvenliğine ilişkin çeşitli ödevler yüklenmiş ise debunların hiçbirinin doğrudan uygulanma olanağı bulunmamakta, taraf devletlerinbunları iç hukuklarında yapacakları yasal ve idari düzenlemelerle hayatageçirmeleri gerekmektedir. İç hukukumuzda da 6331 sayılı Kanun dışında, denizadamlarının iş güvenliği ve sağlığının korunmasına yönelik herhangi birdüzenleme bulunmamaktadır. Deniz araçlarının uluslararası seyrüsefer hâlleri6331 sayılı Kanun’dan istisna edildiğine göre, deniz adamlarının uluslararasıtaşımacılık kapsamında açık denizlerde bulundukları sürece Anayasa veuluslararası sözleşmelerin zorunlu kıldığı iş sağlığı ve güvenliğine ilişkinkorumalardan yararlanmaları mümkün olamamaktadır. Bu durum, yukarıda açıklanansosyal hukuk devleti ilkesiyle bağdaşmamaktadır.
6331 sayılı Kanun’da öngörülen yükümlülüklerin yerinegetirilmesinin armatörler için maliyeti artırıcı bir unsur olduğu ve budurumun, Türk armatörlerinin, iş sağlığı ve güvenliğine ilişkin tedbirleralınmasını zorunlu kılmayan ülkelere ait işletmeler karşısında rekabet gücünübelli ölçüde azalttığı muhakkaktır. Ancak deniz adamlarının yaşamını vesağlığını doğrudan etkileyen iş güvenliği ve işçi sağlığı tedbirlerininalınmasının, maliyetlerin azaltılması ve armatörlerin rekabet gücününartırılmasına feda edilmesi Anayasa’da güvenceye bağlanan yaşam hakkını ihlaletmektedir.
Ayrıca deniz adamlarının, uluslararası taşımacılık kapsamında açıkdenizlerde bulundukları sürece iş sağlığı ve güvenliğine ilişkin korumalardanyoksun bırakılması, Anayasa’nın 56. maddesinde düzenlenen sağlık hakkınınyanında, Anayasa’nın 49. maddesiyle Devlete yüklenen çalışanların yaşamdüzeyinin yükseltilmesi ve çalışma yaşamının geliştirilmesi için çalışanlarınkorunması ödevinin de ihlali sonucunu doğurmaktadır.
İş sağlığı ve güvenliği ile çalışma ortamına ilişkin temelsözleşme olan 155 sayılı ILO Sözleşmesi’nin 1. maddesinin birinci fıkrasında,Sözleşme’nin bütün ekonomik faaliyet kollarına uygulanacağı belirtildiktensonra, ikinci fıkrasında, bu Sözleşmeyi onaylayan üyenin, mümkün olan en erkensafhada, ilgili işçi ve işverenlerin temsilcisi olan kuruluşlara danıştıktansonra, “işin gereği olarak önemli özel sorunlar yaratan deniz taşımacılığıveya balıkçılık gibi belirli ekonomik faaliyet kollarını”, tamamenveya kısmen uygulama alanı dışında tutabileceği hükme bağlanmış ise de budurum, bu kişilerin iş sağlığı ve güvenliğine yönelik korumalardan tamamenyoksun bırakılabilecekleri anlamına gelmemektedir. Nitekim Sözleşme, buekonomik faaliyet alanında çalışanları tamamen korumasız bırakmamış, 1.maddenin üçüncü fıkrasında, taraf devletlere, uygulama alanı dışında tutulanher bir ekonomik faaliyet kolunda çalışanların yeterli şekilde korunması içinönlemler alma ödevi yüklemiştir.
Dava konusu kuralın gerekçelerinden biri de“deniztaşımacılığının kendine özgü çalışma koşullarının bulunması”dır.Anayasa’nın yukarıda açıklanan hükümlerinde, deniz taşımacılığı sektöründeçalışan işçilerin yaşam ve sağlık haklarını doğrudan ilgilendiren iş sağlığı vegüvenliğine yönelik önlemlerden mahrum bırakılmasına olanak tanıyan herhangibir istisna öngörülmemiştir. Bununla birlikte iş sağlığı ve güvenliğine yönelikne tür tedbirler alınacağını belirlemek kanun koyucunun takdirindedir. Kanunkoyucunun, işin mahiyetini dikkate alarak çeşitli ekonomik faaliyet türleriitibarıyla farklı tedbirler öngörmesi mümkündür. Fakat bazı çalışanlarınbütünüyle, öngörülen tedbirlerin kapsamı dışında bırakılması Anayasayla uyumluolmaz.
Bu itibarla, deniz taşımacılığının kendine özgü koşullarınedeniyle 6331 sayılı Kanun’da getirilen yükümlülüklerin, bu işle uğraşanişverenler yönünden yumuşatılması veya belli ölçüde farklılaştırılması kanunkoyucunun takdirindedir. Ancak, 6331 sayılı Kanun’da öngörülen yükümlülüklerin,deniz taşımacığına özgü koşullar ve zorlukların gerektirdiği ölçüdeyumuşatılması yerine, dava konusu kuralla, deniz taşımacığında kullanılanaraçların uluslararası seyrüsefer hâlleri bütünüyle 6331 sayılı Kanun’unkapsamı dışına çıkarılmıştır. Bu durum, deniz adamlarının uluslararası taşımacılıkkapsamında açık denizlerde bulundukları sürece Anayasa ve uluslararasısözleşmelerin zorunlu kıldığı iş sağlığı ve işçi güvenliğine ilişkinkorumalardan yararlanmamaları sonucunu doğurduğundan Anayasa’ya aykırılıkteşkil etmektedir.
Açıklanan nedenlerle, dava konusu kural Anayasa’nın 2., 17., 49.ve 56. maddelerine aykırıdır. İptali gerekir.
Serdar ÖZGÜLDÜR ile Serruh KALELİ bu görüşe değişik gerekçeylekatılmışlardır.
Rıdvan GÜLEÇ bu görüşe katılmamıştır.
Kural Anayasa’nın 2., 17., 49. ve 56. maddelerine aykırı bulunarakiptal edildiğinden, ayrıca Anayasa’nın 5. ve 90. maddeleri yönündenincelenmesine gerek görülmemiştir.
Ç- Kanun’un 20. Maddesinin İncelenmesi
1- Anlam ve Kapsam
274 sayılı Sendikalar Kanunu’nda sendikaların işkolu esasına görekurulması benimsenmiş, buna karşılık işyeri ve meslek sendikacılığı açıkçayasaklanmamıştır. 2821 sayılı Sendikalar Kanunu’nda ise sendika sayısınıazaltarak daha merkezi birimlere dayalı “güçlü” sendikacılığın yolunuaçmak amacıyla işyeri ve meslek sendikacılığı açıkça yasaklanmış vesendikaların ancak işkolu esasına göre kurulabileceği belirtilmiştir.
6356 sayılı Kanun’da sendikaların işkolu esasına göre kurulacağıbelirtilmiş, ancak işyeri ve meslek esasına göre sendikaların kurulması açıkçayasaklanmamıştır.
İşyeri ve meslek esasına göre sendikaların kurulmasının önünde birengelin bulunmadığı 1983 yılından önceki dönemde yürürlükte bulunan 275 sayılıToplu İş Sözleşmesi, Grev ve Lokavt Kanunu’nda, herhangi bir işkolu barajıöngörülmemiştir. 2821 sayılı Kanunla işkolu sendikacığının benimsenmesiyle,aynı gün yürürlüğe giren 2822 sayılı Toplu İş Sözleşmesi, Grev ve LokavtKanunuyla da işkolu barajı getirilmiştir. Anılan Kanun’un 12. maddesininbirinci fıkrasına göre, bir işçi sendikasının bir işyerinde ya da işletmedetoplu iş sözleşmesi yapma yetkisi elde edebilmesi için öncelikle kurulubulunduğu işkolunda çalışan işçilerin en az yüzde onunu, bu koşulu sağladıktansonra da işyeri ya da işletmede çalışan işçilerin yarıdan bir fazlasını, yanisalt çoğunluğunu temsil etmesi gerekmektedir. Buna göre, anılan Kanun’unyürürlükte bulunduğu dönemde toplu iş sözleşmesi yetkisi hususunda işkolubarajı ve işyeri barajı biçiminde ikili bir baraj uygulanmaktadır.
2822 sayılı Kanunla getirilen yüzde onluk işkolu barajı, 6356sayılı Kanunla yüzde üçe düşürülmüştür. 6356 sayılı Kanun’un 41. maddesinin (1)numaralı fıkrasına göre, bir işçi sendikası, kurulu bulunduğu işkolunda çalışanişçilerin en az yüzde üçünün üyesi bulunması şartıyla, toplu iş sözleşmesininkapsamına girecek işyerinde başvuru tarihinde çalışan işçilerin yarıdanfazlasının, işletmede ise yüzde kırkının kendi üyesi bulunması hâlinde buişyeri veya işletme için toplu iş sözleşmesi yapma yetkisi elde etmektedir.
6356 sayılı Kanun, toplu iş sözleşmesi yapma yetkisi konusundaikili baraj sistemini korumakla birlikte, yetki alımını kolaylaştırmaya yöneliksayısal değişiklikler getirmiştir. Buna göre bir toplu iş sözleşmesi yapmakisteyen işçi sendikasının yetkili olabilmesi için, kurulu bulunduğu işkolundaçalışan işçilerin en az yüzde üçünün bu sendikanın üyesi bulunması vesözleşmenin yapılacağı işyerinde veya işyerlerinin her birinde çalışanişçilerin yarıdan fazlasının, işletmede ise yüzde kırkının kendi üyesibulunması gerekmektedir.
6356 sayılı Kanun’un 41. maddesinin (5) numaralı fıkrasına göre,bir işkolunda çalışan işçilerin yüzde üçünün tespitinde Bakanlıkça her yıl Ocakve Temmuz aylarında yayımlanan istatistikler esas alınır. Bu istatistiklerdeher bir işkolundaki toplam işçi sayısı ile işkollarındaki sendikaların üyesayıları yer alır. Maddenin devam eden fıkralarına göre, yayımından itibaren onbeş gün içinde itiraz edilmeyen istatistik kesinleşir. İstatistiğin gerçeğeuymadığı gerekçesiyle bu süre içinde Ankara İş Mahkemesine başvurulabilir.Bakanlık, yetkili sendikanın belirlenmesinde ve istatistiklerin düzenlenmesindekendisine gönderilen üyelik ve üyelikten çekilme bildirimleri ile SosyalGüvenlik Kurumuna (SGK veya Kurum) yapılan işçi bildirimlerini esas alır.
6356 sayılı Kanun’un 42. maddesinin (1) numaralı fıkrasına göre,toplu iş sözleşmesi yapmak isteyen işçi sendikası Bakanlığa başvurarak yetkiliolduğunun tespitini ister. İşveren sendikası veya sendika üyesi olmayan işverende Bakanlığa başvurarak yetkili işçi sendikasının tespitini isteyebilir.Yetkitespiti için yine başvuru tarihi esas alınmaktadır. Yetki başvurusu tarihindeişyeri ya da işletmede çalışan işçiler Bakanlık tarafından üyelik ve üyeliktençekilme bildirimleri ile SGK verileri esas alınarak tespit edilir. Bakanlık,sendikanın yetkili olduğunu tespit ettiğinde, ilgili sendika ile o işkolundakurulu diğer sendikalar ve işveren tarafına bildirir. Maddenin (3) numaralıfıkrasında,işçi sendikasının yetki şartlarına sahip olmadığının ya da işyerindeyetki şartlarına sahip bir işçi sendikasının bulunmadığının tespiti hâlinde, bubilgilerin sadece başvuruyu yapan tarafa bildirileceği ifade edilmiştir.
6356 sayılı Kanun’un 43. maddesinin (1) numaralı fıkrasına göre,toplu iş sözleşmesi yapmak isteyen işçi sendikasının başvurusu üzerine tespityazısını alan işçi sendikaları veya işveren tarafı altı işgünü içinde işmahkemesinde yetki itirazında bulunabilir. Maddenin (2) numaralı fıkrasınınikinci cümlesinde, kurulu bulunduğu işkolunda çalışan işçilerin yüzde üçündendaha az üyesi bulunan işçi sendikasının yetki itirazında bulunamayacağı hükmebağlanmıştır.Anılan maddenin (4) numaralı fıkrasıyla,42. maddenin (3) numaralıfıkrası uyarınca kendisine yetki şartlarına sahip olmadığı bildirilen işçisendikasına da, altı iş günü içinde yetkili olup olmadığının tespiti için davaaçabilme imkânı getirilmiş ve mahkemenin, bu hüküm uyarınca açılan davayı oişkolunda çalışan işçilerin en az yüzde üçünü üye kaydeden işçi sendikaları ileişveren sendikası veya sendika üyesi olmayan işverene de bildirmesiöngörülmüştür.
Kanun’un 20. maddesiyle 6356 sayılı Kanun’un “Yetki”başlıklı41. maddesinin (1) ve (5) numaralı fıkralarında yer alan “yüzde üçünün”ibareleri “yüzde birinin” biçiminde değiştirilmek suretiyle işkolubarajı yüzde üçten, yüzde bire düşürülmüştür.
İşkolu barajının yüzde bire düşürülmesine paralel olarak, 6356sayılı Kanun’un “Yetki itirazı” başlıklı 43. maddesinde de şeklideğişiklikler yapılmıştır. Buna göre, Kanun’un 43. maddesinin (2) numaralıfıkrasında yer alan “yüzde üçünden” ibaresi “yüzde birinden”biçimindedeğiştirilmek suretiyle yetki itirazında bulunamayacak sendikaların, kurulubulunduğu işkolunda çalışan işçilerin yüzde birinden daha az üyesininbulunması;Kanun’un 43. maddesinin (4) numaralı fıkrasında yer alan“yüzdeüçünü” ibaresi“yüzde birini”biçiminde değiştirilmek suretiyle de42.maddenin (3) numaralı fıkrası uyarınca kendisine yetki şartlarına sahipolmadığı bildirilen işçi sendikasının altı iş günü içinde yetkili olupolmadığının tespiti için dava açması durumunda mahkemenin, davayı bildirmekleyükümlü olduğu sendikaların o işkolunda çalışan işçilerin en az yüzde biriniüye kaydeden işçi sendikası olması sağlanmıştır.
2- Anayasa’ya Aykırılık Sorunu
Dava dilekçesinde, işkolu barajının, sendikaların çokluğu veserbestliği ilkesinin fiilen yaşama geçirilmesine engel teşkil ettiği,Uluslararası Çalışma Örgütünün (ILO) tavsiyeleri doğrultusunda işkolu barajıönce yüzde üçe, dava konusu kuralla da yüzde bire düşürülmüş ise de bu oranında Türkiye’de sendikalaşmanın önünde ciddi engel teşkil ettiği, ziraişkollarında çalışan toplam işçi sayısı ile sendikalara kayıtlı işçi sayılarınailişkin istatistiklerin tespitinde SGK’ya yapılan işçi bildirimlerinin esasalınmaya başlanması üzerine sendikalı işçilerin toplam çalışan işçi sayısınaoranında ciddi düşüşler meydana geldiği ve bu nedenle birçok sendikanın topluiş sözleşmesi yapma yetkisini kaybettiği, işkolu barajıyla bazı sendikalar içinayrıcalıklı bir durum oluşturulduğu, baraj sisteminin sendikalaşmayı ve topluiş sözleşmesi imzalayabilmeyi olumsuz etkilediği, bu durumun sosyal devlet,eşitlik ve devletin temel amaç ve görevleriyle bağdaşmadığı, ayrıca 6356 sayılıKanunla işkollarının sayısının da 28’den 20’ye düşürülmesi nedeniyle özelliklebirleştirilen iş kollarında bu barajın fiilen arttığı, bu durumun, sendikalaşmave toplu pazarlık hakkının ölçüsüz bir şekilde sınırlanması sonucunu doğurduğu,öte yandan, ILO denetim organlarının raporlarında, Türkiye’de sendikalarıntoplu pazarlıkta temsil yetkisine sahip olabilmesi için aranan yüzde 10’lukişkolu barajı ile yüzde 50’lik işyeri/işletme barajının defalarca eleştirildiğive hükümetlere bu ikili barajın tümüyle kaldırılması çağrısında bulunulduğu,ILO’nun yetkili organlarının kararlarına rağmen işkolu barajına yerverilmesinin Anayasa’nın 90. maddesiyle bağdaşmadığı, işkolu barajının AnayasaMahkemesinin 8 ve 9.2.1972 tarihli ve E.1970/48, K.1972/3 sayılı kararındaortaya konulan ilkelerle de çeliştiği belirtilerek kuralın, Anayasanın 2., 5.,10., 12., 13., 49., 51., 53. ve 90. maddelerine aykırı olduğu ilerisürülmektedir.
Dava konusu kuralla, 6356 sayılı Kanun’un “Yetki”başlıklı41. maddesinin (1) ve (5) numaralı fıkralarında yer alan “yüzde üçünün”ibareleri “yüzde birinin” biçiminde değiştirilmek suretiyle işkolubarajı yüzde üçten yüzde bire düşürülmüş, buna paralel olarak da Kanun’un 43.maddesinin (2) ve (4) numaralı fıkralarında bazı şekli değişiklikleryapılmıştır.
Anayasa’nın 51. maddesinde güvenceye bağlanan sendika hakkı,demokratik toplumun temeli olan örgütlenme özgürlüğünün bir parçasıdır.Örgütlenme özgürlüğü, bireylerin kendi menfaatlerini korumak için kollektifoluşumlar meydana getirerek bir araya gelebilme özgürlüğüdür. Bu özgürlük,bireylere topluluk hâlinde siyasal, kültürel, sosyal ve ekonomik amaçlarınıgerçekleştirme imkânı sağlar. Sendika hakkı da çalışanların, bireysel ve ortakçıkarlarını korumak amacıyla bir araya gelerek örgütlenebilme serbestîsinigerektirmekte ve bu niteliğiyle örgütlenme özgürlüğünün bir parçası olarakgörülmektedir.
Sendika hakkı, çalışanların ve çalıştıranların sadece istediklerisendikaları kurmaları ve bunlara üye olmaları yolunda bir hakla sınırlıkalmamakta, aynı zamanda oluşturdukları tüzel kişiliklerin varlığının ve butüzel kişiliklerin kendine özgü faaliyetlerinin de garanti altına alınmasınıiçermektedir. Üyelerinin ekonomik, sosyal ve kültürel ortak menfaatlerinikorumak ve geliştirmek amacıyla kurulan sendikalar ve bunların üstkuruluşlarının, iş uyuşmazlığı çıkarması, toplu görüşme ve toplu sözleşmeyapması, grev ve lokavt kararı vermesi ve uygulaması da sendika hakkınıngereklerindendir.
Sendika kurma hakkı mutlak olmayıp Anayasa’nın 51. maddesininikinci fıkrası uyarınca milli güvenlik, kamu düzeni, suç işlenmesininönlenmesi, genel sağlık ve genel ahlâk ile başkalarının hak ve özgürlüklerininkorunması sebeplerine dayanılarak kanunla sınırlanabilir.
Anayasa, sendika hakkının bir unsuru olan toplu sözleşme hakkını,53. maddede özel olarak düzenlemiştir. Anılan maddenin birinci fıkrasında, “İşçilerve işverenler, karşılıklı olarak ekonomik ve sosyal durumlarını ve çalışmaşartlarını düzenlemek amacıyla toplu iş sözleşmesi yapma hakkına sahiptirler.”denildikten sonra son fıkrasında, “Toplu sözleşme hakkının kapsamı,istisnaları, toplu sözleşmeden yararlanacaklar, toplu sözleşmenin yapılmaşekli, usulü ve yürürlüğü, toplu sözleşme hükümlerinin emeklilere yansıtılması,Kamu Görevlileri Hakem Kurulunun teşkili, çalışma usul ve esasları ile diğerhususlar kanunla düzenlenir.”hükmüne yer verilmiştir.
Anayasa’nın 53. maddesinin son fıkrasında, toplu sözleşme hakkınınkapsamının, istisnalarının, toplu sözleşmeden yararlanacakların, toplusözleşmenin yapılma şekli, usulü ve yürürlüğünün kanunla düzenleneceğibelirtilmekle birlikte bu hakkın sınırlama sebeplerine yer verilmemiştir. Ancaktoplu sözleşme hakkı, sendika hakkının bir unsuru olarak görüldüğündenAnayasa’nın 51. maddesinin ikinci fıkrasında sendika hakkı için öngörülensınırlama nedenlerinin toplu sözleşme hakkı yönünden de geçerli olduğununkabulü gerekir. Buna göre, toplu sözleşme hakkının, milli güvenlik, kamudüzeni, suç işlenmesinin önlenmesi, genel sağlık ve genel ahlâk ilebaşkalarının hak ve özgürlüklerinin korunması sebeplerine dayanılarak kanunlasınırlanması mümkündür.
Bir işçi sendikasının toplu iş sözleşmesi yapabilmesi için, kurulubulunduğu işkolunda çalışan işçilerin en az yüzde birinin bu sendikanın üyesibulunması şartının, sendika özgürlüğünün bir parçası olan toplu sözleşmehakkının norm alanını daralttığı için sendika hakkına müdahale niteliğitaşıdığı açıktır.
İşkolu barajı, sendikaların sayısının makul seviyede kalmasınısağlayarak sendikalar arası yıkıcı rekabeti önlemek ve bu suretle işverendenbağımsız güçlü sendikaların toplu iş sözleşmesinin tarafı olabilmelerini teminetmek amacına dayanmaktadır. Bağımsız ve güçlü sendikaların toplu işsözleşmesinin tarafı olabilmelerinin temin edilmesi, çalışanların sendikalhaklardan daha etkin bir şekilde yararlanmaları sonucunu doğurmakta olup bunun,sendikal hak ve özgürlüklerin korunmasına hizmet edeceği açıktır. Dolayısıylaişkolu barajı öngörülmesinde, anayasal açıdan meşru bir amaca dayanıldığıanlaşılmaktadır.
Ancak toplu sözleşme yapılabilmesi için işkolu barajı öngörülmeksuretiyle sendika hakkına yapılan müdahalenin Anayasa’nın 13. maddesindebelirtilen ilkelere uygun olması gerekmektedir. Anayasa’nın 13. maddesiuyarınca, temel hak ve özgürlüklere yapılacak müdahaleler, demokratik toplumdüzeninin gereklerine ve ölçülülük ilkesine aykırı olamaz. Ölçülülük ilkesi,yasal önlemin öngörülen amaç için zorunlu ve amaca ulaşmaya elverişli olmasını,ayrıca amaç ve araç arasında hakkaniyete uygun bir dengenin bulunması gereğiniifade eder.
2822 sayılı Kanun’un 12. maddesinde, bir işçi sendikasının birişyerinde ya da işletmede toplu iş sözleşmesi yapma yetkisi elde edebilmesiiçin öncelikle kurulu bulunduğu işkolunda çalışan işçilerin en az yüzde onunu,bu koşulu sağladıktan sonra da işyeri ya da işletmede çalışan işçilerin yarıdanbir fazlasını, yani salt çoğunluğunu temsil etmesi gerekmekte iken, 6356 sayılıKanun’un 41. maddesinin (1) numaralı fıkrasıyla, yüzde onluk işkolu barajıyüzde üçe düşürülmüş, sözleşmenin yapılacağı işyerinde veya işyerlerinin herbirinde çalışan işçilerin yarıdan fazlasının sendikaya üye olması zorunluluğuaynen korunmuş ise de işletme barajı yüzde kırka indirilmiştir.
Sendikalara ilişkin istatistiklerin belirlenmesinde SGKverilerinin esas alınmasıyla birlikte 6356 sayılı Kanun’un yürürlüğegirmesinden önceki dönemde % 60 civarında görünen sendikalaşma oranının gerçeğiyansıtmadığı ortaya çıkmıştır. SGK verilerini esas alınarak belirlenensendikalaşma oranı, Ocak 2013 istatistiğine göre % 9,21, Temmuz 2013 istatistiğinegöre ise % 8,88 düzeyinde gerçekleşmiştir. Gerçek istatistiklerin esas alınmasısonucu, birçok sendika yüzde üç barajının altında kalmıştır. Yasama sürecindekitartışmalardan, kanun koyucunun bu gerçeği gözönünde bulundurarak daha fazlasendikanın barajı aşabilmesini ve toplu iş sözleşmesi yapma yetkisi eldeedebilmesini temin etmek amacıyla dava konusu kuralla, yüzde üç olan işkolubarajını yüzde bire indirdiği anlaşılmaktadır.
Toplu sözleşme hakkı, çalışanlara, üyesi bulundukları sendikalararacığıyla işverenle karşılıklı olarak ekonomik ve sosyal durumlarını veçalışma şartlarını düzenlemek amacıyla görüşme ve anlaşma yapabilme yetkisitanıyan sendikal bir haktır. Toplu sözleşme hakkı sendika özgürlüğünün önemlibir parçasını oluştursa da sendikal özgürlükler toplu sözleşme hakkından ibaretolmayıp bunun dışında başka araçlar da bulunmaktadır. Anayasa’nın 51.maddesinin birinci fıkrasında, sendikaların, çalışanların “ekonomik vesosyal hak ve menfaatlerini korumak ve geliştirmek”amacıyla faaliyetgösterecekleriifade edilmiş, ancak hangi araçlarla bu amacıgerçekleştirecekleri hususunda herhangi bir sınırlamaya gidilmemiştir.Dolayısıyla tüm sendikalara toplu sözleşme hakkı tanınmasının, çalışanların “ekonomikve sosyal hak ve menfaatlerinin korunması”amacı bakımından zorunluluktaşıdığı söylenemez. Bu itibarla, en yüksek temsil gücüne sahip sendikalaratoplu görüşme yapma yetkisi tanınması kanun koyucunun takdirindedir. Bununlabirlikte, toplu sözleşme yapma yetkisini haiz bulunmayan diğer sendikaların,üyelerinin “ekonomik ve sosyal hak ve menfaatlerinin korunması”nı teminedecek araçlardan tamamen yoksun bırakılmamaları gerekmektedir. Çoğunluğusağlayamayan sendikaların, toplu pazarlığa katılamasalar da en azındanüyelerinin hak ve çıkarlarını dile getirme imkânından tamamen mahrumbırakılmaları durumunda sendikal haklara yapılan müdahalenin ölçülü olmayacağısöylenebilir.
Nitekim Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM) de Avrupa İnsanHakları Sözleşmesi’nin (AİHS) örgütlenme özgürlüğünü düzenleyen 11. maddesininbirinci fıkrasında geçen “çıkarlarını korumak amacıyla”başkalarıylabirlikte sendikalar kurma ve sendikalara üye olma kavramının, sendikalara “danışılma/dinlenilme”hakkını tanıdığı biçiminde yorumlamakta ve toplu görüşmeyi, danışılma hakkınınaraçlarından biri olarak görmektedir. AİHM, her sendikanın toplu sözleşmeyetkisine sahip olmasının bir zorunluluk olmadığını, taraf devletlerin, gerekligördükleri takdirde temsilci sendikalara özel statü tanıyacak şekilde düzenlemeyapabileceklerini kabul etmektedir (Demir ve Baykara/Türkiye,B. No:34503/97, 12.11.2008, § 154).
ILO denetim organları da AİHM içtihatlarına paralel bir şekilde, “ençok temsil gücüne sahip örgütlere”mevzuat yoluyla bazı ayrıcalıklartanınabileceğini kabul etmekte, ancak çoğunluğu sağlayamayan sendikaların daüyelerinin çıkarlarını koruma yönünden işlevsiz kalmaması, toplu pazarlığakatılamasalar da en azından üyelerin hak ve çıkarlarını dile getirip bireyselşikâyet ve başvurularda üyelerini temsilen hareket edebilmeleri gerektiğiniifade etmektedirler.
Bu itibarla AİHM içtihatları ile ILO denetim organlarınınraporları da dikkate alındığında, müdahalenin ölçülü olup olmadığıdeğerlendirilirken yüzde birlik barajı aşamayan sendikaların danışılmahaklarını kullanacak araçlara sahip olup olmadıklarının da göz önündebulundurulması gerekmektedir.
6356 sayılı Kanun’un 26. maddesinde,kuruluşların (sendika vekonfederasyonların), tüzüklerinde yer alan konularda serbestçe faaliyettebulunabilecekleri; çalışma hayatından, mevzuattan, örf ve adetten doğan uyuşmazlıklardaişçi ve işverenleri temsilen; sendikaların, yazılı başvuruları üzerine işsözleşmesinden ve çalışma ilişkisinden doğan hakları ile sosyal güvenlikhakları ile ilgili olarak üyelerini ve mirasçılarını temsilen dava açmak ve bunedenle açılmış davada davayı takip yetkisine sahip oldukları belirtilmektedir.Yüzde birlik işkolu barajını aşamayan sendikaların, toplu sözleşme yapmaimkânından mahrum kalmakta iseler de ILO denetim organlarınca altı çizilen vesendikal faaliyetin asgari içeriğini oluşturan,üyelerin hak ve çıkarlarını dilegetirme ve bireysel şikâyet ve başvurularda üyelerini temsilen hareket edebilmeolanağına sahip oldukları anlaşılmaktadır.
Sendikaların, sendikal faaliyetin asgari içeriğini oluşturan,üyelerinhak ve çıkarlarını dile getirme ve bireysel şikâyet ve başvurularda üyelerinitemsilen hareket edebilme olanağına sahip oldukları dikkate alındığında, güçlüsendikaların toplu iş sözleşmesinin tarafı olabilmelerinin temin edilmesiamacıyla öngörülen yüzde birlik işkolu barajının çalışanlara aşırı veolağanüstü bir yük yüklemediği anlaşılmaktadır. Bu nedenle, yüzde birlik işkolubarajının, sendika hakkına ölçüsüz bir müdahale teşkil ettiği söylenemez.
Açıklanan nedenlerle, dava konusu kural Anayasa’nın 13., 51. ve53. maddelerine aykırı değildir. İptal isteminin reddi gerekir.
Serdar ÖZGÜLDÜR, Serruh KALELİ ile Osman Alifeyyaz PAKSÜT bugörüşe katılmamışlardır.
Kuralın Anayasa’nın 2., 5., 10., 12., 49. ve 90. maddeleriyleilgisi görülmemiştir.
D- Kanun’un 21. Maddesiyle 6356 Sayılı Kanun’a Eklenen Ek 1.Maddenin İncelenmesi
Dava dilekçesinde, “Yetki Belgesi”nin alınmasında, toplusözleşme yapılmasında, mahkemelere yetki itirazında bulunulmasında vemahkemenin açılan davaları işçi sendikası, işveren sendikası ve sendika üyesiolmayan işverene bildirmesinde, Ekonomik Sosyal Konseye (Konsey) üyekonfederasyonlar üyesi sendikaların, kurulu bulunduğu işkolunda çalışanişçilerin en az yüzde birini üye bulundurmaları yeterli olduğu hâlde, buoranın, dava konusu kuralla bu üç konfederasyonun üyesi olmayan işçisendikaları yönünden yüzde üç olarak uygulanmasının öngörüldüğü, fiilenişlevselliği bulunmayan bir organizasyona üyeliğin esas alınarak üye olmayankonfederasyonlar üyesi sendikalar ile herhangi bir konfederasyon üyesi olmayanbağımsız sendikalar ve üyelerinin aleyhine sonuç doğuracak şekilde düzenlemeyapılmasının adalet, hakkaniyet ve kamu yararı ölçütleriyle uyuşmadığı vekanunların genelliği ilkesiyle bağdaşmadığı, hukuksal durumları aynı olan işçisendikaları arasında, Konseye kanunla üye yapılan konfederasyonlar üyesisendikalar lehine ayrımcılık yapılmasının kanun önünde eşitlik ilkesiyleçeliştiği, ayrıca kuralın, Konseye üye olmayan konfederasyon üyesi sendikalarıtoplu sözleşme yapma hakkı elde etmek ve yapabilmek için Konsey üyesikonfederasyonlara üye olmaya zorladığından “sendika ve üst kuruluşlaraserbestçe üye olma” özgürlüğünü ihlal ettiği belirtilerek kuralın,Anayasanın 2., 10. ve 51. maddelerine aykırı olduğu ileri sürülmüştür.
Dava konusu kuralla, bir sendikanın toplu iş sözleşmesi imzalamayetkisi elde edebilmesi için kurulu bulunduğu işkolunda çalışan işçilerin en azyüzde birinin üyesi bulunması şartının,Konseye üye konfederasyonlara üyeolmayan işçi sendikaları yönünden yüzde üç olarak uygulanması, ayrıca yetkiitirazında bulanabilecek sendikalar ile yetki itirazı davalarında, davanınbildirileceği sendikaların bulundurmaları gereken üye sayısının, Konseye üyekonfederasyonlara üye olmayan işçi sendikaları yönünden yüzde üç olmasıöngörülmektedir. Bu durumda, Konseye üye konfederasyonlara üye olan işçisendikaları, kurulu bulundukları işkolundaki işçilerin en az yüzde birini üyebulundurmaları hâlinde toplu iş sözleşmesi imzalama yetkisine elde ederkenKonseye üye konfederasyonlara üye olmayan işçi sendikalarının bu yetkiyekavuşabilmeleri için kurulu bulundukları işkolundaki işçilerin en az yüzdeüçünü üye bulundurmaları gerekmektedir.
4641 sayılı Ekonomik ve Sosyal Konseyin Kuruluşu Çalışma Esas veYöntemleri Hakkında Kanun’da, Konsey üyesi işçi konfederasyonları, Türkiye İşçiSendikaları Konfederasyonu (Türk-İş), Hak İşçi Sendikaları Konfederasyonu(Hak-İş) ve Devrimci İşçi Sendikaları Konfederasyonu (DİSK) olarak sınırlı birbiçimde sayılmış olup herhangi bir sendikanın yüzde birlik işkolu barajına tabiolabilmesi için Kanun’da Konsey üyesi olarak sayılan bu üç konfederasyondanbirine üye olması gerekmektedir. Bu üç konfederasyona üye olmayan sendikalarınise toplu iş sözleşmesi imzalama yetkisi elde edebilmeleri için yüzde üç işkolubarajını aşmaları gerekmektedir.
Anayasa’nın 51. maddesinde güvenceye bağlanan sendika özgürlüğü,çalışanların her türlü baskıdan arî olarak dilediği sendikaya üye olabilme hakve yetkisini içeren olumlu sendika özgürlüğünün yanında, sendikaya üye olmamaserbestîsini ifade eden negatif sendika özgürlüğünü de kapsamaktadır.Anayasa’nın 51. maddesinin birinci fıkrasının ikinci cümlesinde,“Hiç kimsebir sendikaya üye olmaya…zorlanamaz.”denilmek suretiyle bu hak açık birbiçimde düzenlenmiştir. Sendikaya üye olmama özgürlüğü, sendikaların gücünekarşı çalışanı korumayı amaçlamaktadır.
Sendika özgürlüğü, sendikaların üst kuruluşlara üye olmamaserbestîsini de içermektedir. Bu bağlamda, sendikaları belli konfederasyonlaraüye olmayı doğrudan veya dolaylı olarak zorunlu kılan düzenlemeler sendikaözgürlüğünün ihlali sonucunu doğurur.
Günümüzde birçok ülkede, başta çalışma hayatını ilgilendirenkonularda olmak üzere işçi-işveren ve hükümet kesimleri ile diğer bazı kurumtemsilcilerinin bir araya geldiği sosyal diyalog mekanizmalarının kurulduğugörülmektedir. 3851 sayılı Kanunla onaylanması uygun bulunan 2.6.1976 tarihlive 114 sayılı Uluslararası Çalışma Normları Uygulamasının GeliştirilmesindeÜçlü Danışmaya İlişkin ILO Sözleşmesi’nin 2. maddesinde, işbu Sözleşme’yionaylayan ILO’nun her üyesinin, hükümet, işveren ve işçi temsilcileri arasındaetkin danışmayı gerçekleştirmeyi sağlayacak usulleri işletmeyi taahhüt edeceğibelirtilmiştir. Dolayısıyla üçlü danışma işlevi görecek mekanizmalarınoluşturulmasının 114 sayılı ILO Sözleşmesi’nin de bir gereği olduğusöylenebilir.
Ülkemizde de bu tür bir sosyal diyalog mekanizmasının kurulmasıgereği uzun süre tartışıldıktan sonra bu amaçla ilk kez 1995 yılındaBaşbakanlık genelgesiyle Ekonomik ve Sosyal Konsey kurulmuş, anılan Konsey 4641sayılı Kanunla kanuni güvenceye kavuşmuş, 12 Eylül 2010 tarihinde yapılanreferandum ile kabul edilen 7.5.2010 tarihli ve 5982 sayılı Kanun’un 23.maddesiyle de anayasal bir kuruma dönüştürülmüştür.
4641 sayılı Kanun’un 1. maddesinde, Konseyin temel amacının,ekonomik ve sosyal politikaların oluşturulmasında toplumsal uzlaşma veişbirliği sağlamak, sürekli ve kalıcı bir ortam yaratarak istişari mahiyetteortak görüş belirlemek olduğu açıklanmıştır. Ayrıca gerek Anayasa’da gerekseKanunda, Konseyin kararlarının bağlayıcı değil, tavsiye ve istişari nitelikteolduğu açık bir biçimde vurgulanmıştır.
Kanun koyucunun, 114 sayılı ILO Sözleşmesi’nin de bir gereği olansosyal diyalog mekanizmaları öngörmesi ve tüm sosyal tarafların bu amaçlakurulan Konseye üye olmalarını teşvik eden ve hatta zorunlu kılan düzenlemeleryapması takdir yetkisi kapsamında kalmaktadır. Emek kesimini temsil edensendikaların sosyal diyalog sürecine katılımlarının sağlanmasında kamu yararıbulunduğundan işçi örgütlerinin sendikal haklarına sınırlama getirilmemesikaydıyla Konseye üye olmalarının zorunlu kılınması Anayasa’ya aykırı olmaz.
Dava konusu kuralla, iş sözleşmesi yapabilme yetkisinin eldeedilebilmesi için gerekli olan yüzde birlik işkolu barajının Konseye üyeolmayan sendikalar yönünden yüzde üç olarak uygulanması öngörülmek suretiyleişçi sendikaları bakımından Konseye üye olan konfederasyonlara üye olmakavantajlı hâle getirilmiştir. 4641 sayılı Kanun’un 2. maddesinde, Konsey üyesiişçi konfederasyonları, Türk-İş, Hak-İş ve DİSK olarak sınırlı bir biçimdesayılmış olup bu üçü dışındaki işçi konfederasyonlarının Konseye üye olması sözkonusu olmadığı gibi bu konfederasyonlara üye olmayan sendikaların Konseydetemsili de mümkün değildir. Dolayısıyla dava konusu kuralla, Türk-İş, Hak-İş veDİSK’e üye olan işçi sendikaları, toplu iş sözleşmesi yapma yetkisi yönündenavantajlı bir pozisyona sokulmuşlardır.
Dava konusu kuralda işçi sendikalarının Türk-İş, Hak-İş veyaDİSK’e üye olmalarını zorunlu kılan herhangi bir düzenleme yer almamakta ise deiş sözleşmesi yapabilmek için gerekli olan yüzde birlik işkolu barajının bu üçKonfederasyondan birine üye olmayan sendikalar yönünden yüzde üç olarakuygulanmasının, sendikaları, bu Konfederasyonlara üye olmaya zorlayıcı birnitelik taşıdığı açıktır. Zira toplu iş sözleşmesi imzalamak işçisendikalarının varlık koşulu değil ise de temel hedeflerinden biridir. Sendikalar,bu hedeflerine ulaşabilmek için tabiatıyla yüzde üç yerine yüzde birlik işkolubarajı avantajından yararlanmak isteyecek ve dolayısıyla Konseye üye olan üçişçi konfederasyonundan birine üye olmak durumunda kalacaklardır. Sendikaların,yüzde birlik işkolu barajına tabi olma avantajı getirilmek suretiyle 4641sayılı Kanun’da sayılan konfederasyonlarından birine üye olmaya zorlanmaları,sendika özgürlüğüyle bağdaşmamaktadır.
Açıklanan nedenlerle, dava konusu kural Anayasa’nın 51. maddesineaykırıdır. İptali gerekir.
Serdar ÖZGÜLDÜR ile Serruh KALELİ bu görüşe değişik gerekçeylekatılmışlardır.
Kural, Anayasa’nın 51. maddesine aykırı görülerek iptaledildiğinden Anayasa’nın 2. ve 10. maddeleri yönünden incelenmemiştir.
E- Kanun’un 38. Maddesiyle 5502 Sayılı Kanun’un Başlığı ileBirlikte Değiştirilen 36. Maddesinin Üçüncü Fıkrasının Dördüncü Cümlesinde YerAlan“…ve vekaletname ibrazı…”İbaresinin İncelenmesi
Dava dilekçesinde, SGK avukatlarının vekâletname ibrazından muaftutulmalarının,1136 sayılı Kanun’un 27. maddesinin ikinci fıkrası uyarıncavekâletnameyepul yapıştırmak suretiyle avukatlardan tahsil edilen baro pulu bedellerinden demuaf olmaları sonucunu doğurduğu, baro pulu bedellerinin yarısının1136 sayılıKanun’un 27/A maddesiyle kurulan ve baro levhasına kayıtla tüm avukatlarınyararlandığı“Sosyal Yardım ve Dayanışma Fonu”na aktarıldığı,Kurumunkadrolu avukatlarından baro levhasına yazılı olanların da kaynağıavukatlarınyetkili mercilere sunduğu vekâletnamelere avukatın yapıştıracağı pul bedelleriolan Sosyal Yardım ve Dayanışma Fonunun yardımlarından yararlandıkları hâlde,baro pulundan muaf tutulmalarının, adalet ve hakkaniyet ilkeleriylebağdaşmadığı gibi eşitlik ilkesini zedelediği belirtilerek kuralın, Anayasa’nın2. ve 10. maddelerine aykırı olduğu ileri sürülmüştür.
Kanun’un 38. maddesiyle 5502 sayılı Kanun’un başlığıyla birliktedeğiştirilen 36. maddesinin üçüncü fıkrasında,Kurumu vekil sıfatıyla temsileyetkili olan I. hukuk müşaviri, hukuk müşaviri ve kadrolu avukatlarının birlistesinin Kurumca yazılı olarak veya Adalet Bakanlığınca belirlenen esaslardairesinde elektronik ortamda ilgili Cumhuriyet başsavcılığına, bölge idaremahkemesi başkanlıklarına, askerî savcılıklara ve Askerî Yüksek İdare MahkemesiBaşkanlığına verileceği; bu listelerin, Cumhuriyet başsavcılığı tarafından adliyargı çevresinde, bölge idare mahkemesi başkanlığınca idari yargı çevresindebulunan mahkemelere gönderileceği; yüksek mahkemeler ve bölge adliyemahkemesindeki duruşmalarda temsil yetkisini kullanacakların isimlerinin ilgilimahkemelerin Cumhuriyet başsavcılıklarına veya mahkeme başkanlıklarınabildirileceği kurala bağlanmıştır. Üçüncü fıkranın dava konusu kuralı da içerendördüncü cümlesinde, listede isimleri yer alanların baroya kayıt ve vekâletnameibrazı gerekmeksizin Kurum vekili sıfatıyla her türlü dava ve icra işlemlerinitakip edebilecekleri belirtilmiştir.
1136 sayılı Kanun’un 27. maddesinde, staj süresince stajyerlereTürkiye Barolar Birliğince (TBB) kredi verileceği belirtilmiş ve ödenecekkredinin kaynağının; avukatların yetkili mercilere sunduğu vekâletnamelereavukatın yapıştıracağı pul bedelleri ile geri ödemeden gelen paralar vebunların gelirleri olduğu ifade edilmiştir. Aynı maddenin devamında bupulların, TBB tarafından bastırılacağı ve yapıştırılacak pulun değerinin, 492sayılı Harçlar Kanunu’nun yargı harçları bölümünde yer alan vekâletnameörnekleri için kullanılan harç tarifesinin yüzde elli fazlası kadarı olduğukurala bağlanmıştır. Maddede ayrıca, her yıl yenilenen vekâlet pulu bedelineayrıca yüzde beş oranında ilave yapılacağı ve bu suretle elde edilecek kaynağınavukat stajyerlerinin genel sağlık sigortası primlerinin ödenmesindekullanılacağı düzenlenmiştir. Maddenin üçüncü fıkrasında, avukatlarcavekâletname sunulan mercilerin, pul yapıştırılmamış veya pulu noksan olanvekâletname ve örneklerini kabul edemeyeceği, gerektiğinde ilgiliye on günlüksüre verilerek bu süre içinde pul tamamlanmadıkça vekâletnamenin işlemekonulamayacağı ifade edilmiştir. Dava konusu kuralla, SGK I. hukuk müşaviri,hukuk müşaviri ve kadrolu avukatlarının Kurum vekili sıfatıyla takip ettikleriher türlü dava ve icra işlemlerinde vekâletname ibraz mecburiyetleri ortadankaldırılmak suretiyle baro pulu ödeme yükümlülükleri de sonlandırılmıştır.
Anayasa’nın 2. maddesinde belirtilen hukuk devleti, eylem veişlemleri hukuka uygun, insan haklarına dayanan, bu hak ve özgürlükleri koruyupgüçlendiren, her alanda adaletli bir hukuk düzeni kurup bunu geliştirereksürdüren, hukuk güvenliğini sağlayan, bütün etkinliklerinde hukuka veAnayasa’ya uyan, işlem ve eylemleri bağımsız yargı denetimine bağlı olandevlettir. Kanunların kamu yararının sağlanması amacına yönelik olması, genel,objektif, adil kurallar içermesi ve hakkaniyet ölçütlerini gözetmesi hukukdevleti olmanın gereğidir. Bu nedenle kanun koyucunun hukuki düzenlemelerdekendisine tanınan takdir yetkisini anayasal sınırlar içinde adalet, hakkaniyetve kamu yararı ölçütlerini göz önünde tutarak kullanması gerekir.
1136 sayılı Kanun’a, 5043 sayılı Kanun’un 3. maddesiyle eklenen27/A maddesiyle, TBB nezdinde sosyal güvenlik, sosyal yardım ve dayanışmahizmetlerinde kullanılmak üzere “Sosyal Yardım ve Dayanışma Fonu”kurulmuş ve 1136 sayılı Kanun’un 27. maddesinin ikinci fıkrası uyarıncavekâletnamelere pul yapıştırılmak suretiyle avukatlardan tahsil edilen baropulu bedelinin yarısının bu Fona aktarılması öngörülmüştür. Bu fondan yapılacakharcamaların esas ve usulleri ile diğer hususların Türkiye Barolar Birliği YönetimKurulunca hazırlanacak ve Adalet Bakanlığınca onaylanacak yönetmeliktegösterileceği kurala bağlanmıştır.
1136 sayılı Kanun’un 66. maddesine göre, kural olarak her avukat,bölgesi içinde sürekli olarak avukatlık edeceği yerin baro levhasına yazılmaklayükümlüdür. Ancak aynı Kanun’un ek 1. maddesi uyarınca kamu kurum vekuruluşları ile kamu iktisadi teşebbüslerinde asli ve sürekli olarak avukatlıkgörevinde çalışanların baro levhasına yazılmaları isteklerine bağlıdır.
“TBB Sosyal Yardım ve Dayanışma Fonu”ndan kimlerin, hangikıstaslar esas alınarak yararlandırılacağı hususunda Kanun’da herhangi hükmeyer verilmemiş, bu konunun düzenlenmesi TBB’nin takdirine bırakılmıştır. TBBtarafından çıkarılacak Yönetmelikte Kurumun kadrolu avukatlarından baro levhasınayazılı olanların Fonun finansmanına katkı sağlayıp sağlamadıkları dikkatealınarak haklarında düzenleme yapılabileceği tabiidir. Dolayısıyla Kurumunkadrolu avukatlarından baro levhasına yazılı olanların Fondan yararlanıpyararlanmayacakları hususu, TBB’ce çıkarılacak yönetmelikte düzenlenecek birmesele olup anayasal bir sorun oluşturmamaktadır. Bu itibarla dava konusukuralda hukuk devleti ilkesiyle çelişen bir yön bulunmamaktadır.
Öte yandan bir serbest meslek faaliyeti olan avukatlık mesleğikural olarak bağımsız bir biçimde, avukat ile müvekkil arasında serbestiradeyle akdedilen vekâlet sözleşmesi çerçevesinde icra edilmektedir. Bağımsızbir biçimde yürütülen avukatlık faaliyetinde vekâlet sözleşmesinden doğan tümyükümlülüklere avukatın kendisi katlanmakta, her türlü borç avukatın şahsiborcu sayılmaktadır. Kadrolu SGK avukatı ise bağımlı çalışan olarak sadeceKuruma ait işleri yürütmekte, Kurumdan bağımsız bir şekilde üçüncü kişilerdenvekâlet alamamaktadır. Ayrıca Kurumun kadrolu avukatının takip ettiği dava veicra işlemlerinden doğan vekâlet pulu dâhil her türlü mali yükümlülük Kurumaait olmakta ve bu mali yükümlülükler SGK bütçesinden karşılanmaktadır.
Bağımsız bir şekilde serbest meslek faaliyeti icra eden avukatlarile Kuruma bağlı çalışan avukatların aynı konumda olmadıkları açıktır. Kanunkoyucunun, Kurumu, bağımlı çalışan avukatların özel statüleri nedeniyle fiilenSGK üzerinde kalan vekâlet pulu bedellerini ödeme yükümünden kurtarmak amacıylaKurum I. hukuk müşaviri, hukuk müşaviri ve kadrolu avukatlarının Kurum vekilisıfatıyla takip ettikleri her türlü dava ve icra işlemlerinde vekâletname ibrazmecburiyetlerini ortadan kaldırması eşitlik ilkesini zedelememektedir.
Açıklanan nedenlerle, dava konusu kural Anayasa’nın 2. ve 10. maddelerineaykırı değildir. İptal isteminin reddi gerekir.
F- Kanun’un 54. Maddesiyle 5510 Sayılı Kanun’un 103. MaddesineEklenen Üçüncü ve Dördüncü Fıkraların İncelenmesi
1- Üçüncü Fıkra
Dava dilekçesinde, sağlık hizmeti sunucusu hakkında müfettiş incelemeveya soruşturması esnasında birtakım tespitlerin yapılmasına ve yargı kararıylakesinleşmemiş tespitlere göre SGK alacağının riskli olduğuna karar verilereksağlık hizmeti sunucusunun muaccel ve müeccel alacaklarının altı ay süreyledurdurulmasının ve alacağın tahsili için teminat öngörülmesinin, sağlık hizmetisunucularının hukuk güvenliklerini ortadan kaldırdığı, ortada bir yargı kararıolmadan müfettiş incelemesine dayalı olarak sağlık hizmeti sunucularınınKurumdan olan muaccel ve müeccel alacaklarının altı ay süreyle durdurulmasının,alacaklarına kavuşmalarının müfettiş incelemesinin altı ay içinde tamamlanıprapora bağlanamaması veya teminat gösterilmesi şartlarına bağlanmasının,kişilerin mülkiyet hakkının Anayasa’da öngörülmeyen bir surette durdurulmasısonucunu doğurduğu belirtilerek kuralın, Anayasa’nın 2., 14. ve 35. maddelerineaykırı olduğu ileri sürülmüştür.
6216 sayılı Kanun’un 43. maddesine göre, ilgisi nedeniyle davakonusu kural Anayasa’nın 13. maddesi yönünden de incelenmiştir.
5510 sayılı Kanun, sosyal sigortalar ile genel sağlıksigortasından yararlanacak kişileri ve sağlanacak haklarını, bu haklardanyararlanma şartları ile finansman ve karşılanma yöntemlerini belirlemektedir.Anılan Kanun’un 73. maddesinde sağlık hizmeti sağlama yöntemi düzenlenmektedir.Buna göre, 5510 sayılı Kanun’a göre sağlık hizmetleri, Kurum ile yurt içindekiveya yurt dışındaki sağlık hizmeti sunucuları arasında yapılan sözleşmeleryoluyla ve/veya bu Kanun hükümlerine uygun olarak genel sağlık sigortalısı vebakmakla yükümlü olduğu kişilerin sözleşmesiz sağlık hizmeti sunucularındansatın aldıkları sağlık hizmeti giderlerinin ödenmesi suretiyle sağlanır.
Kanun’un 103. maddesinde, idari yaptırımlar ve fesih konularıdüzenlenmektedir. Maddenin birinci fıkrasında, Kurumca yapılan incelemeneticesinde fıkrada belirtilen fiilleri işledikleri tespit edilen sağlıkhizmeti sunucuları hakkında genel hükümlere göre takip yapılacağı, bu fiillernedeniyle Kurumun yersiz ödediği tutarın 96. maddeye göre geri alınacağıbelirtilmiş ve ayrıca bu fiilleri işleyen veya sağlık hizmeti satın alınmasınailişkin sözleşmelerde belirtilen hükümlere aykırı davrandığı tespit edilensağlık hizmeti sunucularının SGK ile yaptıkları sözleşmelerin feshedilebileceğive Kurumca belirlenecek süre içinde kendileriyle tekrar sözleşme yapılmayacağıifade edilmiştir.
Söz konusu maddeye, Kanun’un 54. maddesiyle eklenen dava konusuüçüncü fıkrada, Kurum müfettişlerince yapılan inceleme veya soruşturmaesnasında yapılan tespitlere bağlı olarak oluşabilecek Kurum alacağınıntahsilinin riske gireceğinin öngörülmesi hâlinde, en az üç müfettişten oluşankomisyonun uygun görüşü ve Rehberlik ve Teftiş Başkanının onayıyla altı ayıgeçmemek üzere, inceleme veya soruşturma sonuçlanıncaya kadar sağlık hizmetisunucusunun SGK nezdindeki muaccel veya müeccel alacaklarının ödemesinin,tahsili riske gireceği öngörülen alacakla orantılı olarak durdurulabileceğihüküm altına alınmıştır. Altı aylık süre içinde inceleme veya soruşturmasonuçlanmaz ise durdurma kararının kendiliğinden kalkacağı ve bu tarihtenitibaren muaccel olan alacakların ödenmeye devam olunacağı, altı aylık süresonuna kadar ödenmesi durdurulan alacakların ise inceleme veya soruşturmasonuçlanıncaya kadar ödenmeyeceği belirtilmiştir. Fıkranın son cümlesinde,sağlık hizmeti sunucusunun SGK nezdindeki muaccel olan alacaklarının her biriiçin 6183 sayılı Kanun’un 10. maddesinin birinci fıkrasının (2) ve (3) numaralıbentlerinde sayılanlar kapsamında teminat verilmesi hâlinde durdurma kararının bukararı uygulayan SGK ünitesi tarafından kaldırılması ve SGK nezdindekialacaklarının ödenmesi öngörülmüştür.
Hukuki güvenlik ile belirlilik ilkeleri, hukuk devletininönkoşullarındandır. Kişilerin hukuki güvenliğini sağlamayı amaçlayan hukukigüvenlik ilkesi, hukuk normlarının öngörülebilir olmasını, bireylerin tüm eylemve işlemlerinde devlete güven duyabilmesini, devletin de yasal düzenlemelerindebu güven duygusunu zedeleyici yöntemlerden kaçınmasını gerekli kılar.Belirlilik ilkesi ise yasal düzenlemelerin hem kişiler hem de idare yönündenherhangi bir duraksamaya ve kuşkuya yer vermeyecek şekilde açık, net, anlaşılırve uygulanabilir olmasını, ayrıca kamu otoritelerinin keyfi uygulamalarınakarşı koruyucu önlem içermesini ifade etmektedir. Bu bakımdan, kanunun metni,bireylerin, gerektiğinde hukuki yardım almak suretiyle, hangi somut eylem veolguya hangi hukuksal yaptırımın veya sonucun bağlandığını belli bir açıklık vekesinlikte öngörebilmelerine imkân verecek düzeyde kaleme alınmış olmalıdır.Dolayısıyla, uygulanması öncesinde kanunun, muhtemel etki ve sonuçlarınınyeterli derecede öngörülebilir olması gereklidir.
Anayasa’nın 35. maddesinin birinci fıkrasında,“Herkes, mülkiyetve miras haklarına sahiptir.”denilmek suretiyle mülkiyet hakkı güvenceyebağlanmıştır. Birey özgürlüğü ile doğrudan ilgili olan mülkiyet hakkı bireyeemeğinin karşılığına sahip olma ve geleceğe yönelik planlar yapma olanağıtanıyan temel bir haktır. Mülkiyet hakkı, genel olarak, bir kimsenin başkasınazarar vermemek ve yasaların koyduğu sınırlamalara uymak koşuluyla bir şeyüzerinde dilediği biçimde yararlanma, tasarruf etme, başkasına devretme,kullanılanın biçimini değiştirme, harcama ve tüketme, hatta yok etmeyetkilerini kapsamaktadır. Öte yandan, mülkiyet hakkı, maddi varlığı bulunantaşınır ve taşınmaz malvarlığını kapsadığı gibi maddi olmayan hakları daiçermektedir.
Sözleşmeli sağlık hizmeti sunucularının Kuruma sundukları sağlıkhizmetinden doğan alacaklarının mülkiyet hakkı kapsamında bulunduğu açıktır.Dolayısıyla SGK alacağının tahsilinin riske gireceğinin öngörülmesi hâlinde, enaz üç müfettişten oluşan komisyonun uygun görüşü ve Rehberlik ve TeftişBaşkanının onayıyla altı ayı geçmemek üzere, inceleme veya soruşturmasonuçlanıncaya kadar sağlık hizmeti sunucusunun Kurum nezdindeki muaccel veyamüeccel alacaklarının ödemesinin durdurulması, mülkiyet hakkına müdahale niteliğitaşımaktadır.
Anayasa’nın 35. maddesinde mülkiyet hakkı sınırsız bir hak olarakdüzenlenmemiş, kamu yararı amacıyla ve kanunla sınırlandırılabileceğiöngörülmüştür. Ayrıca Anayasa’nın 13. maddesi uyarınca mülkiyet hakkına yöneliksınırlamalar, demokratik toplum gereklerine ve ölçülülük ilkesine aykırıolamaz. Ölçülülük, kamu yararının korunması ile bireyin hak ve özgürlükleriarasında adil bir dengenin sağlanmasını gerektirmektedir. Öngörülen tedbirin,maliki olağandışı ve aşırı bir yük altına sokması durumunda müdahalenin ölçülüolduğundan söz edilemez.
Maddenin gerekçesinde, telafisi güç veya imkânsız bir zararınortaya çıkması durumunda, sonradan tahsili imkânsız hâle geleceği anlaşılan butür zararların müfettiş incelemesi sonuçlanıncaya kadar ödenmesininengellenmesiyle, ortaya çıkmış olan bir zararın hukuki işlemler neticesindetahsilâtının imkânsız hâle gelmesinin önüne geçilmesinin amaçlandığıbelirtilmiştir.Kanun koyucunun kamu alacağının tahsilinin güvenceye bağlanmasıyolunda düzenleme yapmasında kamu yararı bulunmadığı söylenemez.
Sağlık hizmeti sunucusunun alacağının ödenmesinin durdurulmasıtedbiri, SGK müfettişlerince yapılan inceleme veya soruşturma esnasında yapılantespitlere bağlı olarak Kurum alacağının tahsilinin riske gireceğininöngörülmesi hâlinde uygulanabilecektir. Dolayısıyla durdurma kararınınalınabilmesi için müfettişlerce Kurumun zarara uğratıldığı yolunda somutolgulara dayanan tespitlerin yapılmış olması ve bu alacağın tahsilinin riskegireceğine ilişkin ciddi karinelerin bulunması şartlarının bir aradagerçekleşmesi gerekir. Ayrıca alacağın ödenmesinin durdurulması tedbirinin,inceleme veya soruşturmayı yapan müfettişin dışında en az üç müfettişten oluşankomisyonun uygun görüşü alındıktan sonra Rehberlik ve Teftiş Başkanınınonayıyla uygulanması öngörülmek suretiyle tedbirin uygulanması için gerekenkoşulların oluşup oluşmadığı hususunun SGK içinden de bir denetim süzgecindengeçirilmesi temin edilmiştir.
Durdurma kararının, soruşturma konusu alacak dışındaki diğeralacaklar yönünden en fazla altı ay süreyle uygulanabileceği kurala bağlanmışve bu süre içinde inceleme veya soruşturma sonuçlanmaz ise bu alacaklaryönünden durdurma kararının kendiliğinden kalkması, bu tarihten itibarenmuaccel olan alacakların ödenmeye devam olunması öngörülmüştür. Ödenmesidurdurulan alacağın, tahsilinin riske gireceği öngörülen alacakla orantılıolması gerektiği de açık bir biçimde ifade edilmiştir.
Öte yandan, sağlık hizmeti sunucusunun Kurum nezdindeki muaccelalacaklarının her biri için 6183 sayılı Kanun’un 10. maddesinin birincifıkrasının (2) ve (3) numaralı bentlerinde sayılanlar kapsamında teminatverilmesi hâlinde durdurma kararının bu kararı uygulayan Kurum ünitesitarafından kaldırılması ve Kurum nezdindeki alacaklarının ödenmesi kuralabağlanmıştır.
Bütün bu hususlar dikkate alındığında, sağlık hizmeti sunucusununalacaklarının ödenmesinin durdurulması tedbirinin uygulanabilmesi için gerekenkoşulların kanunda açık, net ve anlaşılır bir biçimde düzenlendiği ve Kanun’un,malikin menfaatlerini tamamen gözardı etmediği, malikin haklarının korunmasıaçısından da yeterli güvenceler içerdiği anlaşılmaktadır. Tedbirin uygulanmasıiçin gereken koşullar bir arada değerlendirildiğinde, malike, olağanüstü vekatlanılamaz bir yük yüklenmediği ve sağlık hizmeti sunucularının alacaklarınınödenmesinin durdurulması tedbirinin açıkça ölçüsüz olmadığı sonucunaulaşılmaktadır.
Açıklanan nedenlerle, dava konusu kural Anayasa’nın 13. ve 35.maddelerine aykırı değildir. İptal isteminin reddi gerekir.
Kuralın, Anayasa’nın 2. ve 14. maddeleriyle ilgisi görülmemiştir.
2- Dördüncü Fıkra
Dava dilekçesinde,SGK tarafından sözleşmesi feshedilmiş sağlıkhizmeti sunucusuyla, idari işleme karşı dava açma süresi geçmeden veyasözleşmenin feshinin hukuka uygun olduğu yargı kararıyla kesinleşmeden, tektaraflı tahakkuk ettirilen Kurum alacakları tahsil edilmeden ve en az biryıllık fesih süresi geçmeden yeni bir sözleşme yapılmamasını öngörendüzenlemenin hukuk devleti ilkesiyle bağdaşmadığı, sağlık hizmeti sunucusununüçüncü kişilere devri hâlinde, feshe neden olan Kurum alacakları tahsiledilmeden ve en az bir yıllık fesih süresi geçmeden devralan sağlık hizmetisunucusu ile sözleşme yapılmayacak ve sözleşme yapılmayan veya sözleşmesifeshedilen sağlık hizmeti sunucusunun muayene ve işlemlere ilişkin faturabedellerinin ödenmeyecek olmasının, suçların ve cezaların şahsiliği ilkesiylebağdaşmadığı belirtilerek kuralın, Anayasa’nın 2. ve 38. maddelerine aykırıolduğu ileri sürülmüştür.
5510 sayılı Kanun’un 103. maddesinin birinci fıkrasında,Kurumcayapılan inceleme neticesinde sağlık hizmeti sunucularının,
- sağlık hizmeti sunulmadığı hâlde sağlık hizmeti fatura etme,
- faturanın veya faturaya dayanak oluşturan belgeleri gerçeğeaykırı olarak düzenleme,
- 64. madde gereğince kapsam dışı tutulan sağlık hizmetlerinikapsam içinde olan sağlık hizmetleri gibi gösterme,
- sağlık hizmetlerine hak kazanmayan kişilere sağlık hizmetisunarak Kuruma fatura etme,
- 73. madde gereğince belirlenen tavanın üzerinde ilave ücretalma,
fiillerini işlediğinin veya sağlık hizmeti satın alınmasınailişkin sözleşmelerde belirtilen hükümlere aykırı davrandıklarının tespitedilmesi durumunda SGK ile yaptıkları sözleşmelerin feshedilebileceği ve ayrıcaSGK tarafından belirlenecek süre içinde bu şekilde sözleşmesi feshedilen sağlıkhizmeti sunucusuyla tekrar sözleşme yapılmayacağı hükme bağlanmıştır.
Kanun’un 54. maddesiyle 5510 sayılı Kanun’un 103. maddesineeklenen dava konusu dördüncü fıkrada, SGK tarafından sözleşmesi feshedilmişsağlık hizmeti sunucusuyla feshe neden olan fiillere bağlı olarak oluşan Kurumalacakları tahsil edilmeden ve fesih süresi tamamlanmadan yeni bir sözleşmeyapılmayacağı hükme bağlanmış, söz konusu sağlık hizmeti sunucusunun devrihâlinde ise feshe neden olan Kurum alacakları tahsil edilmeden ve en az biryıllık fesih süresi geçmeden devralan sağlık hizmeti sunucusu ile sözleşmeyapılmayacağı belirtilmiş, sözleşme yapılmayan veya sözleşmesi feshedilensağlık hizmeti sunucusunun muayene ve işlemlere ilişkin fatura bedellerininödenmeyeceği öngörülmüştür.
Dava konusu kuralbir bütün olarak göz önünde bulundurulduğunda,amacın, kamu alacağının tahsil imkânını artırmak olduğu anlaşılmaktadır. Hukukdevletinde kanun koyucu, anayasal ilkelere uymak kaydıyla, kamu alacaklarınıntahsilini sağlamaya ve bu alacakları güvenceye bağlamaya yönelik düzenlemeleryapabilir. Bu bağlamda, hukuka aykırı eylemleriyle Kurumu zarara uğrattıklarıtespit edilen sağlık hizmeti sunucularıyla söz konusu eylemden doğan kamualacağının tahsilini sağlamak amacıyla, bu alacak tahsil edilene kadar yenidensözleşme yapılmayacağının vemuayene ve işlemlere ilişkin fatura bedellerinin deödenmeyeceğininöngörülmesi kanun koyucunun takdir yetkisi kapsamındadır.Kuralda, hangi şartlarda sözleşmenin feshedileceği açık, net ve belirgin birbiçimde düzenlendiğinden hukuk güvenliğini zedeleyen ve hukuk devleti ilkesineaykırılık teşkil eden bir yön bulunmamaktadır.
Söz konusu sağlık hizmeti sunucusunun devri hâlinde devralansağlık hizmeti sunucusu ile tekrar sözleşme yapılabilmesi için de feshe nedenolan Kurum alacaklarının tahsil edilmiş olması şartının getirilmiş olmasının daaynı amaca yönelik olduğu anlaşılmaktadır.
6102 sayılı Türk Ticaret Kanunu’nun 11. maddesinin (3) numaralıfıkrasında, ticari işletmenin, içerdiği malvarlığı unsurlarının devri içinzorunlu tasarruf işlemlerinin ayrı ayrı yapılmasına gerek olmaksızın bir bütünhâlinde devredilebileceği, aksi öngörülmemişse devir sözleşmesinin duranmalvarlığını, işletme değerini, kiracılık hakkını, ticaret unvanı ile diğerfikrî mülkiyet haklarını ve sürekli olarak işletmeye özgülenen malvarlığıunsurlarını içerdiğinin kabul olunacağı belirtilmiştir. 6098 sayılı BorçlarKanunu’nun 202. maddesine göre, bir malvarlığını veya bir işletmeyi aktif ve pasifleriile birlikte devralan, bunu alacaklılara bildirdiği veya ticari işletmeler içinTicaret Sicili Gazetesi’nde, diğerleri için Türkiye genelinde dağıtımı yapılangazetelerden birinde yayımlanacak ilanla duyurduğu tarihten başlayarak, onlarakarşı malvarlığındaki veya işletmedeki borçlardan sorumlu olur.
Bu hükümler uyarınca, sağlık hizmeti sunan işletmeyi devralankişi, bu işletmenin tüm borçlarından sorumlu olup önceki sağlık hizmetisunucusunun devredilen işletmeden kaynaklanan tüm borçları işletmeyi devralanyeni sağlık hizmeti sunucusuna geçmektedir. Dolayısıyla devredilen işletmeninKuruma olan borçları da devralan sağlık hizmeti sunucusunun borcu hâlinegelmektedir. Yeni sağlık hizmeti sunucusunun borçlusu hâline geldiği kamualacaklarının tahsil edilmediği sürece onunla sözleşme imzalanmamasını, muayeneve işlemlerine ilişkin fatura bedellerinin de kendisine ödenmemesini öngörenkuralda, yukarıda açıklanan gerekçelerle hukuk devletine aykırı bir yönbulunmamaktadır.
Açıklanan nedenlerle, dava konusu kural Anayasa’nın 2. maddesineaykırı değildir. İptal isteminin reddi gerekir.
Kuralın Anayasa’nın 38. maddesiyle ilgisi görülmemiştir.
G- Kanun’un 61. Maddesiyle 5510 Sayılı Kanun’a Eklenen Geçici 57.Maddenin Birinci Fıkrasının İkinci Cümlesinde Yer Alan“…ancak tahsil edilmiştutarlar red ve iade veya mahsup edilmez.”İbaresinin İncelenmesi
1- Anlam ve Kapsam
5510 sayılı Kanun’un 8. maddesinin üçüncü fıkrasında, 4. maddeninbirinci fıkrasının (b) bendinde sayılan sigortalıların, anılan benttebelirtilen tarihlerden itibaren kendi mevzuatına göre kayıt veya tescili yapanilgili kurum, kuruluş ve birliklerin, vergi daireleri ile Esnaf ve SanatkârSicil Müdürlüğünün sigortalı işe giriş bildirgesi düzenleyerek SGK’ya vermekleyükümlü oldukları hükme bağlanmıştır.
5510 sayılı Kanun’un 9. maddesinin birinci fıkrasının (b)bendinde, 4. maddenin birinci fıkrasının (b) bendi kapsamındaki sigortalıların,sigortalılıklarının hangi tarihlerde sona ereceği açıklanmış, üçüncü fıkrasındaise sigortalılıkları (b) bendinde belirtilen şekillerde sona erenlerindurumlarının kendileri ve sözü edilen bentte belirtilen faaliyetin sona ermehâlinin bildirildiği kuruluşlar veya vergi daireleri tarafından, en geç on güniçinde Kuruma bildirileceği kurala bağlanmıştır.
5510 sayılı Kanun’un 11. maddesinin üçüncü fıkrasında, işverenin,örneği SGK tarafından hazırlanacak işyeri bildirgesini en geç sigortalı çalıştırmayabaşladığı tarihte SGK’ya vermekle yükümlü olduğu; altıncı fıkrasında isevalilikler, belediyeler ve ruhsat vermeye yetkili diğer kamu ve özel hukuktüzel kişilerinin, yapı ruhsatı ve diğer tüm ruhsat veya ruhsat niteliğitaşıyan işlemlerine ilişkin bilgi ve belgeler ile varsa bunların verilmesineesas olan istihdama ilişkin bilgileri, verildiği tarihten itibaren bir ayiçinde SGK’ya bildirmekle yükümlü oldukları ifade edilmiştir.
5510 sayılı Kanun’un, “Kurumca verilecek idari yaptırımlar”ıdüzenleyen 102. maddesinin birinci fıkrasının;
- (b) bendinin (1) numaralı alt bendiyle, Kanun’un 11. maddesininüçüncü fıkrasıyla kamu idarelerine yüklenen yükümlülüklerin,
- (g) bendiyle, Kanun’un 8. maddesinin üçüncü fıkrası ile 9.maddesinin birinci fıkrasının (b) bendinde belirtilenler yükümlülüklerin,
- (h) bendiyle, 11. maddesinin üçüncü fıkrasıyla ticaret sicilmemurluklarına yüklenen yükümlülükler ile aynı maddenin altıncı fıkrasındabelirtilen yükümlülüğün,
yerine getirilmemesi hâlinde idari para cezası uygulanmasıöngörülmüştür.
Kanun’un 61. maddesiyle 5510 sayılı Kanun’a eklenen geçici 57.maddenin birinci fıkrasında, 5510 sayılı Kanun’un 8. maddesinin üçüncüfıkrasında ve 9. maddesinin birinci fıkrasının (b) bendinde belirtilenler için9. maddenin üçüncü fıkrasında belirtilen yükümlülükler ile 11. maddenin üçüncüve altıncı fıkrasında belirtilen yükümlülüklerden bu maddenin yürürlüktarihinden itibaren üç ay içinde yerine getirilmiş olanların, kanuni süresindeyerine getirilmiş sayılacağı ve bu şekilde yerine getirilmiş sayılan yükümlülükleriçin idari para cezası uygulanmayacağı öngörülmektedir.
Fıkranın dava konusu kuralı da içeren ikinci cümlesinde, buyükümlülükler için daha önce uygulanan idari para cezalarının, kesinleşipkesinleşmediğine bakılmaksızın terkin edileceği belirtilmiştir. İlgilerin buimkândan yararlanabilmesi için değinilen yükümlülüklerin bu maddenin yürürlüktarihinden itibaren üç ay içinde yerine getirilmesi zorunlu kılınmıştır. Davakonusu kuralla, tahsil edilmiş tutarların ret ve iade veya mahsup edilmeyeceğihükme bağlanmak suretiyle bu maddenin yürürlüğe girdiği tarihten önce ödemesinitamamlamış olanlara geri ödeme yapılmayacağı kurala bağlanmıştır.
2- Anayasa’ya Aykırılık Sorunu
Dava dilekçesinde, idari para cezasını hiçödemeyenlerle geç ya daeksik ödeyenlerin borcu terkin edilirken zamanında ödeme yapanların ödedikleritutarların iade edilmemesinin, kanunun gereğini yerine getirenlerincezalandırılması anlamını taşıyacağı belirtilerek kuralın, Anayasa’nın 2. ve10. maddelerine aykırı olduğu ileri sürülmüştür.
Anayasa’nın 2. maddesinde Türkiye Cumhuriyeti’nin sosyal bir hukukdevleti olduğu belirtilmiş 5. maddesinde de, kişilerin ve toplumun refah huzurve mutluluğunu sağlamak üzere siyasal, ekonomik ve sosyal engellerinkaldırılması devletin temel görevleri arasında sayılmıştır. Sosyal devlet,sosyal adaletin, sosyal refahın ve sosyal güvenliğin gerçekleşmesini sağlayandevlettir. Ekonomik ve mali politikalar sosyal devletin gerçekleşmesinisağlayan araçlardır. Adil ve dengeli bir vergi politikası sosyal devletinvazgeçemeyeceği ilkelerden biridir.
Sosyal hukuk devleti de, insan hak ve özgürlüklerine saygıgösteren, ferdin huzur ve refahını gerçekleştiren ve güvence altına alan,kişiyle toplum arasında denge kuran, özel teşebbüsün güvenlik ve kararlılıkiçinde çalışmasını sağlayan, çalışma hayatının gelişmesi için sosyal, iktisadive malî önlemler alarak çalışanları koruyan, milli gelirin adil biçimdedağılmasını temin eden, hukuka bağlı ve gerçekçi bir özgürlük rejiminiuygulayan devlettir.
Kanun koyucu, yasama yetkisinin genelliği ilkesi gereğince,Anayasa’nın 5. maddesinde belirtilen Devletin temel amaç ve görevlerini yerinegetirebilmesi için anayasal ilkelere aykırı olmaması koşuluyla yeni maliyükümlülükler koyabileceği gibi mevcut mali yükümlülüklerin tümünü ya da birkısmını kaldırma yetkisine de sahiptir. Ancak bu amaçla çıkarılacak kanunlarınkamu yararının sağlanması amacına yönelik olması, genel, objektif, adilkurallar içermesi ve hakkaniyet ölçütlerini gözetmesi hukuk devleti olmanıngereğidir.
Kanun’un 61. maddesiyle 5510 sayılı Kanun’a eklenen geçici 57.maddeyle, anılan Kanun’dan doğan bildirim yükümlülüklerini yerine getirmeyenkişilerin, bu yükümlülüklerini maddenin yürürlük tarihinden itibaren üç ayiçinde yerine getirmeleri hâlinde kanuni süresinde yerine getirilmiş sayılmasıve bu şekilde yerine getirilmiş sayılan yükümlülükler için idari para cezasıuygulanmaması, daha önce uygulanan idari para cezalarının ise kesinleşipkesinleşmediğine bakılmaksızın terkin edilmesi öngörülmektedir. Dava konusukuralla, tahsil edilmiş tutarların red ve iade veya mahsup edilmeyeceği hükmebağlanmak suretiyle maddenin kapsamı, henüz tahsil edilmemiş idari paracezalarıyla sınırlandırılmaktadır.
Maddenin gerekçesinde, kuralla, 5510 sayılı Kanun’un 4. maddesinetabi sigortalıları bildirim yükümlülüğü bulunan kurum ve kuruluşlara ek süreverilerek bildirimlerini yapmalarına imkân tanınmasının amaçlandığıbelirtilmektedir. Bu amacın kamu yararına dönük olmadığı söylenemez. Kamuyararı gözetilerek getirilen borcun terkini imkânının, Kanun’un yürürlüğegirdiği tarihten önce ödenen borçlara uygulanmayarak henüz tahsil edilmemişkamu alacaklarıyla sınırlandırılması hukuk devleti ilkesine aykırılıkoluşturmadığı gibi borcunu ödeyenlerin cezalandırılması amacını dataşımamaktadır.
Öte yandan, ödenmekle hukuki varlığı sona eren ve“ifa edilmişborç”statüsü kazanan kamu alacakları ile henüz ödenmemiş ve“borç”niteliğinikoruyan kamu alacaklarının aynı nitelikte görülmesi mümkün değildir. Davakonusu kuralda, Kanun’un geçici 61. maddesinin yürürlüğe girdiği tarihte henüzödenmemiş borçlar arasında bir ayrım yapılmadığına göre kuralın eşitlikilkesine aykırı bir yönü bulunmamaktadır.
Açıklanan nedenlerle, dava konusu kural Anayasa’nın 2. ve 10.maddelerine aykırı değildir. İptal isteminin reddi gerekir.
Ğ- Kanun’un 64. Maddesiyle 5521 Sayılı Kanun’un 7. MaddesineEklenen Dördüncü Fıkranın İkinci Cümlesinin İncelenmesi
Dava dilekçesinde, dava konusu kuralla, hizmet tespiti davalarındaSGK’nın dava edilen işverenle birlikte davalı olması yerine, işverenin yanındaferî müdahil olması öngörülerek usul hukukunun temel normlarıyla bağdaşmayanbir düzenleme sevk edildiği ve sistemin bütünlüğünün bozulduğu, zira hizmet tespitidavalarının işveren ile birlikte SGK aleyhine açılmasının önüne geçilerekKurumun vekâlet ücreti, bilirkişi ve tanık ücreti gibi yargılama masraflarındankurtarılmasının sağlandığı,Kuruma,Devletin korumakla yükümlü tutulduğu toplumunkorunmaya muhtaç ücretli kesimleri aleyhine ferî müdahil olarak kanun yollarınabaşvurma hakkı tanınmasının, sosyal hukuk devleti ilkesiyle bağdaşmadığı,ayrıca davaya davalı işveren yanında ferî müdahil olarak katılan Kuruma davalıişveren kanun yoluna başvurmasa dahi kanun yoluna başvurma hakkı tanınmasının,davanın sonuçlanmasını uzatarak toplumun korunmaya muhtaç ücretli kesimlerinin,Anayasa ile güvence altına alınmış sosyal güvenlik haklarına geç kavuşmalarınaneden olacağından adil yargılanma hakkını zedelediği belirtilerek kuralın,Anayasanın 2., 36., 90. ve 141. maddelerine aykırı olduğu ileri sürülmüştür.
6216 sayılı Kanun’un 43. maddesine göre, ilgisi nedeniyle davakonusu kural Anayasa’nın142. maddesiyönünden de incelenmiştir.
Kanun’un 64. maddesiyle 5521 sayılı Kanun’un 7. maddesine eklenendördüncüfıkranın birinci cümlesiyle, hizmet akdine tabi çalışmaları nedeniylezorunlu sigortalılık sürelerinin tespiti talebi ile işveren aleyhine açılandavalarda, davanın Kuruma resen ihbar edileceği öngörülmüş; dava konusu ikincicümlesiyle ise ihbar üzerine davaya davalı yanında ferî müdahil olarak katılanKurumun, yanında katıldığı taraf başvurmasa dâhi kanun yoluna başvurabileceğihüküm altına alınmıştır.
Anayasanın 142. maddesinde,“Mahkemelerin kuruluşu, görev veyetkileri, işleyişi ve yargılama usulleri kanunla düzenlenir.”hükmüne yerverilmiştir. Hukuk devletinde kanun koyucu, Anayasa’nın temel ilkelerine veAnayasa’da öngörülen güvence kurallarına bağlı kalmak koşuluyla, yargılamausullerinin belirlenmesi konusunda takdir yetkisine sahiptir. Ancak,kanunların, kamu yararının sağlanması amacına yönelik olması, genel, objektif,adil kurallar içermesi ve hakkaniyet ölçütlerini gözetmesi hukuk devletiolmanın gereğidir. Bu nedenle kanun koyucunun hukuki düzenlemelerde kendisinetanınan bu takdir yetkisini anayasal sınırlar içinde adalet, hakkaniyet ve kamuyararı ölçütlerini göz önünde tutarak kullanması gerekir.
6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun 66. ve devamımaddelerinde düzenlenen ferî müdahale, hakkı veya borcu başkasının açtığıdavanın sonucuna bağlı olan ya da davaya konu olan kararın aynen kalmasındaveya iptalinde menfaati bulunan kimsenin duruma göre ya davacı veya davalıyanında yer almasını ifade eden bir usul hukuku müessesesidir. Ferî müdahaleninamacı, bir kimsenin, tarafı bulunmadığı bir davanın sonucunun ileride açacağıveya kendisine karşı açılacağı muhtemel olan başka bir davayı etkileyecekolması durumunda tarafı bulunmadığı bu davada da lehine olabilecek tüm bilgi,belge ve delillerin mahkemenin bilgisine ve değerlendirmesine sunabilmesineimkân sağlamaktır.
6100 sayılı Kanun’a göre, ferî müdahale talebinin kabulüne kararverilen üçüncü kişi, lehine müdahale talebinde bulunduğu tarafın yardımcısıkonumuna girer ve onunla birlikte hareket eder. Ferî müdahil, ancak lehinemüdahale ettiği tarafın iradesine uygun olan işlemleri yapabilir. Hüküm, sadecelehine müdahalede bulunulan taraf hakkında verileceğinden bu hükme karşı temyizyoluna başvurma hakkı da asıl tarafa aittir. Bununla birlikte asıl tarafınhükmü temyiz etmesi durumunda ferî müdahilin de hükmü, lehine katıldığı taraflabirlikte temyiz etmesi mümkündür.
Dava konusu kuralla, hizmet akdine tabi çalışmaları nedeniylezorunlu sigortalılık sürelerinin tespiti talebi ile işveren aleyhine açılandavalarda, 6100 sayılı Kanun’dan farklı olarak, davalı yanında ferî müdahilolarak katılan SGK’nın, yanında katıldığı taraf başvurmasa dâhi kanun yolunabaşvurabilmesine imkân sağlanmıştır.
Dava konusu kuralda sözü edilen hizmet tespit davası 5510 sayılıKanun’a göre sigortalı sayılan işlerde çalışanların SGK tarafından tespitedilemediği veya eksik bildirilmiş hizmetlerin tescil edilmediğinin sonradan öğrenildiğidurumlarda bu hususların tespiti amacıyla açılan bir davadır. Bu dava, 5510sayılı Kanun’un 86. maddesinin son fıkrasına dayanılarak açılmaktadır. Anılanfıkraya göre, aylık prim ve hizmet belgesi işveren tarafından verilmeyen veyaçalıştıkları SGK tarafından tespit edilemeyen sigortalılar, çalıştıklarınıhizmetlerinin geçtiği yılın sonundan başlayarak beş yıl içerisinde işmahkemesine başvurarak, alacakları ilâm ile ispatlayabilirlerse, bunlarınmahkeme kararında belirtilen aylık kazanç toplamları ile prim ödeme günsayıları dikkate alınır. SGK tarafından mahkeme kararında belirtilen aylıkkazanç toplamları ile prim ödeme gün sayıları dikkate alınarak ilgilinin hizmetsüresi hesaplanmaktadır.
Uygulamada, hizmet tespit davalarında işveren ile birlikte SGK dahasım gösterilmektedir. Yerleşik Yargıtay içtihadına göre, Kuruma husumetyöneltilmeyen hizmet tespit davalarına ilişkin kararların uygulanmasızorunluluğu bulunmamaktadır. Bunun için açılan davalarda Kurumun hasım olarakgösterilmesi gerekmektedir.
Kanun’un 64. maddesiyle 5521 sayılı Kanun’un 7. maddesine eklenendördüncü fıkrayla, hizmet tespit davalarının SGK’ya ihbar edilmesi mecburiyetigetirilmek suretiyle SGK’nın hasım olarak gösterilmesi yerine, işveren yanındaferî müdahil olarak katılması öngörülmüş ve ayrıca dava konusu kuralla dayanındakatıldığı taraf başvurmasa dâhi kanun yoluna başvurabilmesi mümkün kılınmıştır.
Hizmet tespit davalarında ferî müdahil olarak işveren yanındakatılan SGK’nın,işverenin başvurmaması durumunda dâhi kanun yolunabaşvurabilmesinin, 6100 sayılı Kanun’da yer alan ferî müdahaleye ilişkinhükümlerle uyarlı olmadığı açıktır. Ancak Anayasa Mahkemesince yapılananayasallık denetiminde ölçü norm Anayasa hükümleri olup 6100 sayılı Kanunhükümlerin esas alınması mümkün değildir.
Öte yandan ferî müdahale bir usul hukuku müessesesi olup yukarıdaaçıklandığı üzere hukuk devletinde kanun koyucu, Anayasa’nın temel ilkelerineve Anayasa’da öngörülen güvence kurallarına bağlı kalmak koşuluyla, yargılamausullerinin belirlenmesi konusunda takdir yetkisine sahiptir. Bu itibarla,kimlerin, hangi davalarda ve ne tür koşullarda ferî müdahil olabileceği ileferî müdahilin yetkilerinin belirlenmesi, anayasal ilke ve güvencelere aykırı olmamakkaydıyla kanun koyucunun takdirindedir.
Maddenin gerekçesinden, kuralın amacının, Kurum aleyhine veyalehine yargılama giderine hükmedilmesinin engellenmesi olduğu anlaşılmaktadır.Hizmet tespiti davalarında, uyuşmazlığın asıl tarafları, işçi ile işveren olupKurumun uyuşmazlığın özüyle bir ilgisi bulunmamaktadır. Ancak, bu davanınsonucundaverilecek kararda belirtilen aylık kazanç toplamları ile prim ödeme günsayıları dikkate alınarak ilgilinin hizmet süresini hesaplaması gerekeceğindenkamu menfaatlerinin de yeterince korunabilmesi amacıyla, SGK’nın da budavalarda hasım olarak gösterilmesi gerektiği Yargıtay içtihatlarıyla kabuledilmiştir. SGK’nın hasım olarak gösterilmesi, davalıya yükletilen tümyargılama giderlerinden işverenle birlikte sorumlu olmasına neden olmaktadır.Bu durum, hakkaniyete aykırı sonuçlar doğurabilmektedir.Kanun koyucunun,SGK’nıntarafı bulunmadığı bir uyuşmazlıkta hasım gösterilmesi sebebiyle yargılamagiderlerine mahkûm edilmesini engellemek amacıyla, hizmet tespit davalarındasadece ferî müdahil olması yolunda düzenleme yapması takdir yetkisi kapsamındakalmaktadır.
Öte yandan, SGK, davanın tarafı olmayıp sadece ferî müdahil olarakdavaya katılmış olsa da5521 sayılı Kanun’un 7. maddesinin dördüncüfıkranınüçüncü cümlesi uyarınca, yargılama sonucu verilecek kararı kesinleştikten sonrauygulamakla yükümlüdür. Ferî müdahil sıfatıyla davaya katılan Kuruma, uygulamakve sonucuna göre işlem yapmakla yükümlü olduğu karara karşı, asıl tarafıniradesinden bağımsız olarak kanun yollarına başvurma hakkı tanınmasında hukukdevleti ilkesiyle çelişen bir yön bulunmamaktadır.
Davalı tarafın temyiz iradesi bulunmadığı hâlde ferî müdahil olanKurumun hükmü temyiz etmesinin, davalıya isabet eden yargılama giderlerininartmasına yol açabileceği tabiidir. Zira temyiz isteminin reddi durumundatemyiz yargılama giderlerinden kural olarak temyiz isteminde bulunan tarafsorumlu olacaktır. Ancak 6100 sayılı Kanun’un 328. maddesinde ferî müdahilolarak davada yer alan kimsenin, yanında katıldığı tarafın haksız çıkmasıdurumunda ferî müdahale giderinden sorumlu tutulacağı hükme bağlandığındanSGK’nın, işveren tarafın iradesi bulunmamasına rağmen kararı temyiz etmiş vetemyiz istemi de reddedilmişse bu takdirde temyiz yargılama giderlerinin SGKüzerinde bırakılması gerekmektedir. Dolayısıyla Kurumun, davalı işverenintemyiz talebi bulunmaksızın yapacağı temyizin davalıya külfet yüklemesi sözkonusu olmadığından bu yönüyle de Anayasa’ya aykırı bir husus görülmemektedir.
Açıklanan nedenlerle, dava konusu kural Anayasa’nın 2. ve 142.maddelerine aykırı değildir. İptal isteminin reddi gerekir.
Kuralın Anayasa’nın 36., 90. ve 141. maddeleriyle ilgisigörülmemiştir.
H- Kanun’un 73. Maddesinin (6) Numaralı Fıkrasının BirinciCümlesinde Yer Alan “…dava açmamaları, açılmış davalardan vazgeçmeleri vekanun yollarına başvurmamaları şarttır.” İbaresininİncelenmesi
Dava dilekçesinde, dava konusu kuralla,kişilerin yargı mercileriönünde sahip oldukları anayasal hakların seçimlik hakka indirgenmek suretiyleengellendiği, Kanunla sağlanan yeniden yapılandırma hakkından yararlanılması,dava açmama, açılan davalardan vazgeçme ve kanun yoluna başvurmama koşullarınabağlanarak borcun kaynağında yatan idari işleme karşı yargı yolunun kapatıldığıbelirtilerek kuralın, Anayasa’nın 36. ve 125. maddelerine aykırı olduğu ilerisürülmüştür.
6216 sayılı Kanun’un 43. maddesine göre, ilgisi nedeniyle davakonusu kural Anayasa’nın2. ve 13. maddeleriyönünden de incelenmiştir.
Kanun’un 73. maddesiyle,213 sayılı Vergi Usul Kanunu kapsamınagiren vergiler ile bunlara bağlı cezaların, çeşitli kanunlar gereğince verilenidari para cezalarının, ayrıca Maliye Bakanlığına bağlı tahsil dairelerince6183 sayılı Amme Alacaklarının Tahsil Usulü Hakkında Kanun kapsamında takipedilen adli ve idari para cezaları ile diğer bazı kamu alacaklarınınferîlerinin (bunlara bağlı faiz, cezai faiz, gecikme faizi, gecikme zammının)tahsilinden, belli koşulların yerine getirilmesi kaydıyla vazgeçilmesi ve tümborcun yeniden yapılandırılması öngörülmektedir. Maddenin kapsamı, 30.4.2014tarihinden (bu tarih dâhil) önce tahakkuk etmiş ve kesinleşmiş kamualacaklarıyla sınırlı tutulmuştur. Kanun’dan yararlanılabilmesi için kamualacağının kesinleşmiş olması ve Kanun’un yayımlandığı tarih itibarıyla vadesigeldiği hâlde ödenmemiş olması ya da ödeme süresi henüz geçmemiş bulunmasıgerekmektedir.
Ayrıca bu alacakların ödenmemiş kısmının tamamı ile tahsilindenvazgeçilen ferî alacak (faiz, cezai faiz, gecikme faizi, gecikme zammı gibi)yerine bu Kanun’un yayımlandığı tarihe kadar Yİ-ÜFE aylık değişim oranları esasalınarak hesaplanacak tutarın; ödenmemiş alacağın sadece ferî alacaktan ibaretolması hâlinde ise ferî alacak yerine Yİ-ÜFE aylık değişim oranları esasalınarak hesaplanacak tutarın, bu maddede belirtilen süre ve şekilde tamamenödenmiş olması gerekmektedir. Bir vergi aslına bağlı olmaksızın kesilmiş olanvergi cezalarının ise % 50’sinin, bu maddede belirtilen süre ve şekilde tamamenödenmesi şartıyla cezaların kalan % 50’sinin tahsilinden vazgeçilmektedir. Bumadde hükümlerinden yararlanmak isteyen borçluların, maddede öngörülenşartların yanı sıra madde kapsamında ödenecek tutarları, ilk taksiti buKanun’un yayımlandığı tarihi izleyen üçüncü aydan başlamak üzere ikişer aylıkdönemler hâlinde azami on sekiz eşit taksitte ödemeleri gerekmektedir.
Maddenin (6) numaralı fıkrasında yer alan dava konusu ibareyle, bumaddeyle getirilen borcun yeniden yapılandırılması imkânından yararlanmakisteyen borçluların, maddede belirtilen şartların yanı sıra dava açmamaları,açılmış davalardan vazgeçmeleri ve kanun yollarına başvurmamalarının şartolduğu belirtilmiştir.
Hukuk devletinin önemli unsurlarından biri de hak ve özgürlüklerintanınıp güvenceye bağlanmasıdır. Hukuk devletinin özünü hak ve özgürlükleroluştursa da bunların sınırsızlığından söz etmek mümkün değildir. Ancak hukukdevletinde hak ve özgürlüklere yönelik sınırlamaların istisnai nitelik taşımasızorunludur.
Anayasa’da hak ve özgürlüklerin sınırlandırılmasının ölçütüAnayasa’nın 13. maddesinde gösterilmiştir. Buna göre,“Temel hak vehürriyetler, özlerine dokunulmaksızın yalnızca Anayasanın ilgili maddelerindebelirtilen sebeplere bağlı olarak ve ancak kanunla sınırlanabilir. Busınırlamalar, Anayasanın sözüne ve ruhuna, demokratik toplum düzeninin ve lâikCumhuriyetin gereklerine ve ölçülülük ilkesine aykırı olamaz.”
Anılan madde, hak ve özgürlüklerin sınırlandırılmasını, ilgilitemel hak ve özgürlüğe ilişkin Anayasa maddesinde gösterilen özel sebeplerinbulunmasına bağlı kılmıştır. Bununla birlikte Anayasa Mahkemesi kararlarında,özel sınırlama nedeni öngörülmemiş özgürlüklerin de o özgürlüğün doğasındankaynaklanan bazı sınırlarının bulunduğu, ayrıca, Anayasa’nın başka maddelerindeyer alan hak ve özgürlükler ile Devlete yüklenen ödevlerin özel sınırlamasebebi gösterilmemiş hak ve özgürlüklere sınır teşkil edebileceği kabuledilmektedir.
Anayasa’nın hak arama hürriyetini düzenleyen 36. maddesininbirinci fıkrasında,“Herkes, meşru vasıta ve yollardan faydalanmak suretiyleyargı mercileri önünde davacı veya davalı olarak iddia ve savunma ile adilyargılanma hakkına sahiptir.”denilerek yargı mercilerine davacı ve davalıolarak başvurabilme ve bunun doğal sonucu olarak da iddia, savunma ve adilyargılanma hakkı güvence altına alınmıştır. Kişinin uğradığı bir haksızlığaveya zarara karşı kendisini savunabilmesinin ya da maruz kaldığı haksız biruygulama veya işleme karşı haklılığını ileri sürüp kanıtlayabilmesinin,zararını giderebilmesinin etkili yolu, yargı mercileri önünde dava hakkınıkullanabilmesidir.
Anayasa’nın 36. maddesinde, hak arama özgürlüğü için herhangi birsınırlama nedeni öngörülmemiş olmakla birlikte, bunun hiçbir şekildesınırlandırılması mümkün olmayan mutlak bir hak olduğu söylenemez. Yukarıdaifade edildiği gibi, hak arama özgürlüğünün doğasından kaynaklanan bazısınırları bulunduğu gibi, bu hakkın Anayasa’da düzenlenen diğer hak veözgürlükler veya Devlete yüklenen ödevlerle çatışması durumunda dasınırlandırılabilmesi mümkün görülmektedir.
Dava konusu kuralla Kanun’un 73. maddesinde öngörülen borcunyeniden yapılandırılması imkânından yararlanılabilmesi için maddede belirtilenkamu alacaklarına karşı dava açılmaması, açılmış davalardan vazgeçilmesi vekanun yollarına başvurulmaması koşulunun getirilmesinin hak arama özgürlüğünemüdahale niteliği taşıdığı açıktır. Kanun koyucunun, 73. madde kapsamında kalankamu alacaklarının bir kısmının tahsilinden belli koşullar çerçevesindevazgeçilmesi ve bu suretle borcun yeniden yapılandırılması olanağı getirmesininkamu alacaklarının tahsil imkânının artırılması amacına dayandığıanlaşılmaktadır.
Anayasa Mahkemesi kararlarında vurgulandığı üzere, kanun koyucu,Anayasa’nın 5. maddesinde belirtilen Devletin temel amaç ve görevlerini yerinegetirebilmesi için anayasal ilkelere aykırı olmaması koşuluyla yeni maliyükümlülükler koyabileceği gibi mevcut mali yükümlülüklerin tümünü ya da birkısmını kaldırma yetkisine de sahiptir. Kamu alacaklarının tahsil imkânınınartırılması amacıyla yeniden yapılandırılmasında ve kamu alacağının birkısmının tahsilinden vazgeçilmesinde kamu yararı bulunduğu açıktır. Dava konusukuralla da, tahsil imkânının artırılması gayesiyle yeniden yapılandırılan kamualacaklarına ilişkin uyuşmazlıkların sonlandırılması hedeflenmektedir.Dolayısıyla hak arama hürriyetine yönelik dava konusu kuralla getirilensınırlamanın, Anayasa’nın 5. maddesiyle Devlete tanınan yetkinin kullanımıyladoğrudan ilgili olduğu ve anayasal açıdan meşru bir amaca dayandığıanlaşılmaktadır.
Ancak tahsil imkânının artırılması gayesiyle yenidenyapılandırılan kamu alacaklarına ilişkin uyuşmazlıkların sonlandırılmasıamacıyla hak arama hürriyetine getirilecek sınırlamanın, Anayasa’nın 13.maddesi uyarınca, demokratik toplum düzeninin gereklerine ve ölçülülük ilkesineaykırılık taşımaması gerekmektedir. Anayasa’nın 13. maddesinde yer alanölçülülük ilkesi, amaç ve araç arasında hakkaniyete uygun bir dengeninbulunması gereğini ifade eder. Ölçülülük ilkesi nedeniyle kanun koyucu,sınırlamadan beklenen kamu yararı ile bireyin hak ve özgürlükleri arasında adilbir dengeyi sağlamakla yükümlüdür. Bu nedenle, kanun koyucu, Kanun’un 73.maddesi kapsamında kalan ve yeniden yapılandırılan kamu alacaklarına karşı davaaçma yolunu kapatırken, gereksiz uyuşmazlıkları önleme amacı ile mükellefinmenfaatleri arasında adil bir denge kurmalıdır.
Kanun koyucu, Kanun’un 73. maddesiyle borçlulara, borçlarınıyeniden yapılandırma imkânı getirerek bu kapsamda borcun bir kısmını ödemeyükünden kurtarma ve yapılandırılan borcu da taksitler hâlinde ödeme avantajısağlarken, bunun karşılığında dava konusu kuralla da, kamu alacaklarına karşıdava açmama, açılmış davalardan vazgeçme ve kanun yollarına başvurmama yükümüyüklemek suretiyle kamu yararı ile kişisel yarar arasında makul bir dengekurmaya çalışmıştır. Diğer bir ifadeyle kanun koyucu, maddede belirtilen kamualacaklarına karşı dava açılmaması, açılmış davalardan vazgeçilmesi ve kanunyollarına başvurulmaması koşulunu öngörürken tek taraflı bir biçimde borçlularayük yüklememiş, onlara çeşitli avantajlar da sağlayarak hakkaniyete uygun birdenge kurmuştur. Borçluların hem yapılandırma imkânından yararlanması hem deuyuşmazlığı dava konusu edebilmesi, düzenlemenin amacıyla bağdaşmayacağı gibi,adalete uygun olarak kurulması gereken menfaatler dengesinin borçlu lehine,kamu aleyhine bozulması sonucunu da doğuracaktır. Dolayısıyla dava konusukuralla getirilen sınırlamanın açıkça ölçüsüz olduğu söylenemeyeceğindenkuralda hak arama hürriyeti ile hukuk devleti ilkesine aykırı bir yönbulunmamaktadır.
Açıklanan nedenlerle, dava konusu kural Anayasa’nın 2., 13., 36 ve125. maddelerine aykırı değildir. İptal isteminin reddi gerekir.
I- Kanun’un 80. Maddesinin (4) Numaralı Fıkrasının BirinciCümlesinde Yer Alan“…dava açmamaları, açılmış davalardan vazgeçmeleri vekanun yollarına başvurmamaları şarttır.”ibaresininİncelenmesi
Dava dilekçesinde, Kanun’un 73. maddesinin (6) numaralı fıkrasındayer alan “…dava açmamaları, açılmış davalardan vazgeçmeleri ve kanunyollarına başvurmamaları şarttır.”ibaresi için açıklanan gerekçelerlekuralın,Anayasa’nın 36. ve 125. maddelerine aykırı olduğu ileri sürülmüştür.
6216 sayılı Kanun’un 43. maddesine göre, ilgisi nedeniyle davakonusu kural Anayasa’nın2. ve 13. maddeleriyönünden de incelenmiştir.
Kanun’un 80. maddesiyle Gümrük ve Ticaret Bakanlığına bağlı tahsildairelerince, 30.4.2014 tarihinden (bu tarih dâhil) önce 4458 sayılı GümrükKanunu ve ilgili diğer kanunlar kapsamında gümrük yükümlülüğü doğan ve 6183sayılı Kanun hükümlerine göre takip edilen gümrük vergileri ve idari paracezalarının ferîlerinin(bunlara bağlı faiz, cezai faiz, gecikme faizi,gecikme zammının) tahsilinden, belli koşulların yerine getirilmesi kaydıylavazgeçilmesi öngörülmektedir. Maddenin kapsamı, 30.4.2014 tarihinden (bu tarihdâhil) önce tahakkuk etmiş ve kesinleşmiş kamu alacaklarıyla sınırlıtutulmuştur. Kanun’dan yararlanılabilmesi için kamu alacağının kesinleşmişolması ve Kanun’un yayımlandığı tarih itibarıyla vadesi geldiği hâlde ödenmemişolması ya da ödeme süresi henüz geçmemiş bulunması gerekmektedir.
Ayrıca bu alacakların ödenmemiş kısmının tamamı ile tahsilindenvazgeçilen ferî alacak (faiz, cezai faiz, gecikme faizi, gecikme zammı gibi)yerine bu Kanun’un yayımlandığı tarihe kadar Yİ-ÜFE aylık değişim oranları esasalınarak hesaplanacak tutarın; ödenmemiş alacağın sadece ferî alacaktan ibaretolması hâlinde ise ferî alacak yerine Yİ-ÜFE aylık değişim oranları esasalınarak hesaplanacak tutarın, bu maddede belirtilen süre ve şekilde tamamenödenmiş olması gerekmektedir. Vadesi geldiği hâlde ödenmemiş olan ya da ödemesüresi henüz geçmemiş bulunan ve bir vergi aslına bağlı olmaksızın 4458 sayılıKanun ve ilgili diğer kanunlar kapsamında kesilmiş olan idari para cezaları ile5326 sayılı Kabahatler Kanunu’nun iştirak hükümleri nedeniyle kesilmiş olanidari para cezalarının %50’sinin bu maddede belirtilen süre ve şekilde tamamenödenmesi şartıyla cezaların kalan %50’sinin tahsilinden vazgeçilmektedir.
Bu madde hükümlerinden yararlanmak isteyen borçluların maddedeöngörülen şartların yanı sıra madde kapsamında ödenecek tutarları, ilk taksitibu Kanun’un yayımlandığı tarihi izleyen üçüncü aydan başlamak üzere ikişeraylık dönemler hâlinde azami on sekiz eşit taksitte ödemeleri gerekmektedir.
Maddenin (4) numaralı fıkrasında yer alan dava konusu ibarelerle,bu maddeyle getirilen borcun yeniden yapılandırılması imkânından yararlanmakisteyen borçluların, maddede belirtilen şartların yanı sıra dava açmamaları,açılmış davalardan vazgeçmeleri ve kanun yollarına başvurmamalarının şartolduğu belirtilmiştir.
Kanun’un 73. maddesinin (6) numaralı fıkrasında yer alan “…davaaçmamaları, açılmış davalardan vazgeçmeleri ve kanun yollarına başvurmamalarışarttır.”ibaresi için açıklanan gerekçeler dava konusu kural yönünden degeçerlidir.
Açıklanan nedenlerle, dava konusu kural Anayasa’nın 2., 13., 36 ve125. maddelerine aykırı değildir. İptal isteminin reddi gerekir.
Serdar ÖZGÜLDÜR ile Serruh KALELİ bu görüşe katılmamışlardır.
İ- Kanun’un 87. Maddesiyle Değiştirilen 5846 Sayılı Kanun’un 47.Maddesinin Birinci Fıkrasının Birinci Cümlesininİncelenmesi
1- Anlam ve Kapsam
Kanun’un 87. maddesiyle 5846 sayılı Kanun’un “Kamuya maletme”başlıklı 47. maddesi bütünüyle değiştirilmiştir. 5846 sayılı Kanun’un 47.maddesinin, Kanun’un 87. maddesiyle değişmeden önceki hâlinde, memleket kültürüiçin önemi haiz görülen bir eser üzerindeki mali haklardan faydalanmayetkisinin, hak sahiplerine münasip bir bedel ödenmesi suretiyle korumasüresinin bitiminden önce Bakanlar Kurulu kararnamesiyle kamuya maledilebileceği hükme bağlanmıştır. Anılan maddeye göre mali haklardan faydalanmayetkisinin, hak sahibine uygun bir bedel ödenmesi kaydıyla koruma süresininbitiminden önce bir Bakanlar Kurulu kararnamesiyle kamuya mal edilebilmesiiçin, eserin memleket kültürü bakımından önemli görülmesi, Türkiye’de veya Türkvatandaşları tarafından Türkiye dışında yayımlanmış olması, mali haklarailişkin koruma süresinin dolmamış bulunması, yayımlanmış eser nüshalarının ikiyıldan beri tükenmiş bulunması ve hak sahibinin uygun bir süre içinde eserinyeni bir baskısını yapmayacağının tespit edilmesi şartlarının bir aradagerçekleşmesi gerekmektedir.
Maddenin yeni hâlinde de Bakanlar Kuruluna, hak sahibine uygun birbedel ödenmesi kaydıyla koruma süresinin bitiminden önce bir eser üzerindekihakları kamuya maletme yetkisi tanınmakta, önceki hâlinde olduğu gibi, eserüzerindeki hakların kamuya mal edilebilmesi için eserin memleket kültürüyönünden önemli görülmesi ve Türkiye’de veya Türk vatandaşları tarafındanTürkiye dışında yayımlanmış olması şartları aranmaktadır.
Bununla birlikte maddenin yeni hâlinin, bazı yönlerden öncekidüzenlemeden ayrıştığı görülmektedir. Yeni düzenlemede, “yayımlanmış esernüshalarının iki yıldan beri tükenmiş bulunması ve hak sahibinin uygun bir süreiçinde eserin yeni bir baskısını yapmayacağının tespit edilmesi şartlarının birarada gerçekleşmesi” şartı kaldırılmıştır. Dolayısıyla yeni düzenlemeyegöre, eser üzerindeki hakların kamuya mal edilebilmesi için eserin tükenmişbulunması gerekmediği gibi yeniden yayınlanacak olup olmamasının da bir önemibulunmamaktadır.
Önceki düzenlemede, kamuya mal edilme işleminin “korumasüresinin bitiminden önce” yapılması gerektiği belirtilmekle beraber esersahibinin ölümünden önce yapılmayacağına dair herhangi bir hükme yerverilmemiştir. Dolayısıyla eski düzenlemeye göre eser sahibi henüz hayatta olsabile kamuya maletme işleminin tesis edilmesi mümkündür. Yeni düzenlemede isekamuya maletme işleminin eser sahibinin ölümünden sonra yapılabileceği açıkçabelirtilerek ölümünden önce eser üzerindeki haklarının kamuya mal edilmesiimkânsız hâle getirilmiştir.
Son olarak, önceki düzenlemede sadece “mali haklardanyararlanma yetkisi”nin kamuya mal edilmesi öngörülmüşken yeni düzenlemede,herhangi bir ayrım yapılmaksızın eser üzerindeki hakların kamuya maledilebileceği belirtilmiştir. Kanun’da eser sahibine tanınan manevi haklar;eseri kamuya sunma hakkı (m. 14), eserde sahibinin adını belirtme hakkı (m.15), eserde değişiklik yapılmasını yasaklama hakkı (m. 16) ve eserin üzerindesomutlaştığı malın malik ve zilyetlerine karşı olan hakları (m. 17); malihaklar iseişleme hakkı (m. 21), çoğaltma hakkı (m. 22), yayma hakkı (m. 23),temsil hakkı (m. 24) ve işaret, ses ve/veya görüntü nakline yarayan araçlarlaumuma iletim hakkı (m.25) şeklinde sayılmıştır.
Kuralda, herhangi bir ayrım yapılmaksızın eser üzerindeki haklarınkamuya mal edilebileceği ifade edilmiş ise de eser üzerindeki hakların, “esersahibinin ölümünden sonra”kamuya mal edilebileceği açık bir şekildebelirtildiğinden kamuya maletme işlemiyle kamuya geçecek olan hakların, esersahibinin ölümünden sonra kullanılabilecek olanlarla sınırlı olduğu anlaşılmaktadır.Diğer bir ifadeyle, hangi haklar eser sahibinin ölümünden sonra dakullanılabiliyorsa o haklar kamuya mal edilecektir.
5846 sayılı Kanun’un 26.maddesinin birinci fıkrasında, esersahibine tanınan mali hakların zamanla mukayyet olduğu hükme bağlanmış; 27.maddesinin birinci fıkrasıyla da koruma süresi, eser sahibinin yaşadığı müddetve ölümünden itibaren yetmiş yıl ile sınırlanmıştır. Dolayısıylaeser sahibininmirasçıları, eser üzerindeki mali haklardan eser sahibinin ölümünden sonraki yetmişyıllık süre boyunca yararlanmaya devam edeceklerinden dava konusu kuraluyarınca tesis edilecek kamuya maletme işleminin mali hakları kapsadığıhususunda tereddüt bulunmamaktadır.
Öte yandan 5846 sayılı Kanun’da, eser sahibinin eser üzerindekimanevi haklarının kullanım yetkisinin de, eser sahibinin ölümünden sonra birbaşkasına veya mirasçılarına devrine veya intikaline belli ölçüde cevazverilmiştir. Kanun’un 19.maddesinin birinci fıkrasına göre, eser sahibinin 14.maddenin birinci fıkrasında düzenlenen, “eserin kamuya sunulması hakkı”ile15. maddenin birinci fıkrasında düzenlenen, “eser sahibinin adı veya müstearadı ile yahut adsız olarak umuma arz etme hakkı”nın, eser sahibinin varsaölümünden önce kullanım hakkını bıraktığı üçüncü kişilerce; yoksa vasiyetitenfiz memurunca; bu tayin edilmemişse sırasıyla sağ kalan eş ile çocuklar vemansup mirasçıları, ana - babası, kardeşleri tarafından eser sahibininölümünden sonra kullanılması mümkündür.
Eserin kamuya sunulması hakkı ile eser sahibinin adı veya müstearadı ile yahut adsız olarak umuma arz etme hakkının bir kere kullanılmaklatükenen haklardan olduğu gözetildiğinde, eser sahibinin sağlığındabu haklarıkullanmış olması durumunda, ölümünden sonra yukarıda sayılan kişilerinbuhakları kullanması mümkün değildir.
Ayrıca5846 sayılı Kanun’un19. maddesinin ikinci fıkrasına göre,eser sahibinin ölümünden sonra birinci fıkrada sayılan kimseler, Kanun’un 14.,15. ve 16. maddelerinin üçüncü fıkralarında eser sahibine tanınan hakları esersahibinin ölümünden itibaren yetmiş yıl kendi namlarına kullanabilirler.
Kanun’un;
- 14. maddesinin üçüncü fıkrasında, eserin umuma arz edilmesi veyayayımlanma tarzı, sahibinin şeref ve itibarını zedeleyecek mahiyette ise esersahibinin, başkasına yazılı izin vermiş olsa bile eserin gerek aslının gerekişlenmiş şeklinin umuma tanıtılmasını veya yayımlanmasını menedebileceği,
- 15. maddesinin üçüncü fıkrasında, bir eserin kimin tarafındanvücuda getirildiği ihtilaflı ise yahut herhangi bir kimse eserin sahibiolduğunu iddia etmekte ise hakiki sahibinin, hakkının tespitini mahkemedenisteyebileceği,
- 16. maddesinin üçüncü fıkrasında ise eser sahibinin, kayıtsız veşartsız olarak yazılı izin vermiş olsa bile şeref ve itibarını zedeleyen veyaeserin mahiyet ve hususiyetlerini bozan her türlü değiştirilmelerimenedebileceği,
düzenlenmektedir.
5846 sayılı Kanun’un19. maddesinin ikinci fıkrasında işaret edilenyetkiler, eser sahibinin eser üzerindeki haklarını koruyucu nitelikte olupanılan maddenin üçüncü fıkrası uyarınca, eser sahibi veya birinci ve ikincifıkralara göre salahiyetli olanların bu yetkilerini kullanmamaları durumunda,meşru bir menfaati bulunduğunu ispatlamak kaydıyla, eser sahibinden veyahalefinden mali bir hak iktisap eden kimse bu yetkileri kullanabileceği gibibunların da bulunmaması veya bu yetkilerini kullanmamaları hâlinde Kültür veTurizm Bakanlığı 14., 15. ve 16. maddelerin üçüncü fıkralarında eser sahibinetanınan hakları kendi namına kullanabilir. Öte yandan, 19. maddenin ikincifıkrasında öngörülen yetmiş yıllık sürenin sonunda, 14., 15. ve 16. maddelerinüçüncü fıkralarında eser sahibine tanınan hakları kullanma yetkisi bütünüyleKültür ve Turizm Bakanlığına geçmektedir.
Sonuç olarak dava konusu kural uyarınca tesis edilecek kamuyamaletme sonucunda, işleme, çoğaltma, yayma, temsil ve Kanun’da sayılan diğermali haklar ile manevi haklardan, eser sahibinin ölümüyle5846 sayılı Kanun’un19.maddesinde sayılan kişilere geçebilen, eser sahibinin eserinin kamuyasunulması, yayımlanma zamanının ve tarzının tayin edilmesi, eserin esersahibinin adı veya müstear adıyla veya adsız olarak umuma arz edilmesi veyayayımlanması yetkilerinin ve 14., 15. ve 16. maddelerin üçüncü fıkralarındadüzenlenen koruyucu yetkilerin, Bakanlar Kurulunca tayin edilecek kurumageçeceğinin söylenmesi mümkündür.
2-Anayasa’ya Aykırılık Sorunu
a- Anayasa’nın 13. ve 35. Maddeleri Yönünden İnceleme
Dava dilekçesinde, memleket kültürü için önemi haiz eserlerin esersahibinin ölümünden sonraki yetmiş yıllık koruma süresi içinde,“yayımlanmışeser nüshalarının iki yıldan beri tükenmiş olması”ve“hak sahibinin uygunbir süre içinde eserin yeni baskısını yapmayacağının tespit edilmesi”şartlarıbirlikte gerçekleşmeden kamuya mal edilmesinin, eser sahibinin mirasçılarınınmanevi ve mali haklarına kanunla el konulması anlamına geldiği, piyasadabulunan ve yokluğundan söz edilemeyen eserlerin mali haklarının yanında manevihaklarının da tek yanlı belirlenen “münasip bir bedel” karşılığındakoruma süresi içinde kamuya mal edilmesinde kamu yararından söz edilemeyeceğigibi bunun, hak sahiplerinin eser üzerindeki mülkiyet hakkını, özüne dokunacakşekilde ölçüsüzce sınırlandırdığı belirtilerek dava konusu kuralın, Anayasanın13. ve 35. maddelerine aykırı olduğu ileri sürülmüştür.
Anayasa’nın 35. maddesinin birinci fıkrasında güvenceye bağlananmülkiyet hakkı, maddi varlığı bulunan taşınır ve taşınmaz malvarlığınıkapsadığı gibi maddi olmayan hakları da içermektedir.
Dava konusu kuralla, memleket kültürü için önemi haiz görüleneserler üzerindeki hakların, eser sahibinin ölümünden sonra kamuya maledilmesine imkân tanınmaktadır. Eser sahipliğinden doğan mali hakların esersahibinin mirasçıları yönünden ekonomik bir değer ifade ettiği açıktır.Mirasçılar yönünden ekonomik değer ifade eden eser sahipliğine bağlı malihakların mülkiyet hakkı kapsamında değerlendirilmesi gerektiği hususundatereddüt bulunmamaktadır. Manevi haklar, kişilik hakları kapsamında ve onlarınözel bir türü olarak değerlendirilmekte iseler de eser sahibine tanınan manevihakların, manevi menfaatlerin yanında mali menfaatleri de koruduğu birgerçektir. Esasen mali haklar ile manevi hakların kesin çizgilerle birbirindenayrılması da mümkün değildir. Bu itibarla eser sahibinin manevi haklarınailişkin düzenlemelerin de mülkiyet hakkı kapsamında değerlendirilmesigerekmektedir.
Eser sahibinin mirasçılarının eser sahipliğinden doğan malihakları ile manevi haklarının kullanım yetkilerinin kamuya mal edilmesininmülkiyet hakkına müdahale niteliği taşıdığı hususunda kuşku bulunmamaktadır.Anayasa’nın 35. maddesinde mülkiyet hakkı sınırsız bir hak olarak düzenlenmemiş,kamu yararı amacıyla ve kanunla sınırlandırılabileceği öngörülmüştür.
Kamu yararı mülkiyet hakkı yönünden bir sınırlama nedeni olmanınyanında, anayasa hukukunda kanun koyucuyu sınırlayan ve kanun yapımında gözönünde bulundurulması gereken bir ölçüttür. Anayasa Mahkemesinin kimikararlarında kamu yararı kavramından ne anlaşılması gerektiği ortayakonulmuştur. Buna göre, kamu yararı, genel bir ifadeyle, bireysel ve özelçıkarlardan ayrı, bunlara üstün olan toplumsal yararı ifade etmektedir.
Eser sahipliğinden kaynaklanan hakların kamuya mal edilmesi,memleket kültürü bakımından önem taşıyan eserlerin kamuya ve dolayısıylatoplumun yararlanmasına sunulmasında devamlılığın sağlanması amacınadayanmaktadır. Memleket kültürü bakımından önem taşıyan eserlerin, esersahibinin ölümünden sonra idari otoritelerce kamuya mal edilmek suretiylekamusal erişiminin devamlı kılınmasında kamu yararına aykırı bir yönbulunmadığından dava konusu kuralla fikri mülkiyet hakkına yapılan müdahaleninmeşru bir amaca dayanmadığı söylenemez.
Ancak mülkiyet hakkına sınırlama getirilebilmesi için meşru biramaca dayanılması yeterli olmayıp Anayasa’nın 13. maddesinde belirtilen diğergüvencelere de uyulması gerekmektedir. Buna göre mülkiyet hakkına yöneliksınırlamalar, demokratik toplum gereklerine ve ölçülülük ilkesine aykırıolamaz. Ölçülülük ilkesi, yasal önlemin öngörülen amaç için gerekli ve amacaulaşmaya elverişli olmasını, ayrıca amaç ve araç arasında hakkaniyete uygun birdengenin bulunması gereğini ifade eder.
Çağdaş demokrasiler, temel hak ve özgürlüklerin en geniş ölçüdesağlanıp güvence altına alındığı rejimlerdir. Bu nedenle, temel hak veözgürlükler, istisnaî olarak ve özüne dokunmamak koşuluyla demokratik toplumdüzeninin gerekleri için zorunlu olduğu ölçüde ve ancak kanunla sınırlandırılabilirler.Demokratik bir toplumda temel hak ve özgürlüklere getirilen sınırlamanın, busınırlamayla güdülen amacın gerektirdiğinden fazla olması düşünülemez.Demokratik hukuk devletinde güdülen amaç ne olursa olsun, kısıtlamaların, burejimlere özgü olmayan yöntemlerle yapılmaması ve belli bir özgürlüğünkullanılmasını önemli ölçüde zorlaştıracak ya da ortadan kaldıracak düzeyevardırılmaması gerekir.
Yukarıda da ifade edildiği üzere fikir ve sanat eserinin kamuyamal edilmesi kurumuyla amaçlanan husus, memleket kültürü için önem taşıyaneserlerin kamusal erişiminde devamlılığı sağlamaktır. Dava konusu kural, kamuyasunumunda herhangi bir sorun yaşanmayan eserler üzerindeki hakların da, sözkonusu eserlerin memleket kültürü bakımından önemli görülmesi durumundaBakanlar Kurulunca kamuya mal edilebilmesine imkân tanımaktadır. Mirasçınıntasarruflarıyla kamusal erişimi sağlanabilen eserler üzerindeki haklarınBakanlar Kurulu kararıyla kamuya mal edilebilmesi ve bu suretle malikinmülkiyetinden yoksun bırakılabilmesi, değinilen amaca ulaşılması bakımındangerekli bir araç niteliği taşımamaktadır. Öte yandan, Bakanlar Kuruluna tanınankamuya mal etme yetkisi, memleket kültürü için önem taşıyan eserlerlesınırlandırılmış ise de “memleket kültürü için önem taşıma” kriterininsübjektif yönünün ağır bastığı gözetildiğinde, kuralın, öngörülen amacın dışınaçıkılacak şekilde yetki kullanımına zemin hazırladığı ve bu haliyle amacaulaşmaya elverişli bir araç temin etmediği anlaşılmaktadır. Ayrıca,mülkiyetlerinden yoksun bırakılan hak sahiplerinin “…münasip bir bedel talepetme hakları…”saklı tutulmak suretiyle kamu yararı ile bireysel yarararasında adil bir denge kurulmaya çalışılmış ise de kamuya mal edilen haklarınekonomik değerinin doğrudan hak sahibine ödenmek yerine talep hakkı tanınmaklayetinilmesi, Anayasa’nın 35. maddesinde öngörülen mülkiyet hakkı güvenceleriylebağdaşmamaktadır. Bu itibarla, dava konusu kuralla fikri mülkiyete getirilensınırlamanın ölçülü bir müdahale teşkil ettiği söylenemez.
Açıklanan nedenlerle, dava konusu kural Anayasa’nın 13. ve 35.maddelerine aykırıdır. İptali gerekir.
Serdar ÖZGÜLDÜR ile Serruh KALELİ bu görüşe değişik gerekçeylekatılmışlardır.
Muammer TOPAL, Kadir ÖZKAYA ile Rıdvan GÜLEÇ bu görüşekatılmamışlardır.
b- Anayasa’nın 26. ve 27. Maddeleri Yönünden İnceleme
Dava dilekçesinde, düşünce özgürlüğünün, sadece düşünce ve kanaatsahibi olmayı değil, bunları özgürce açıklama, yayma ve bunlara ulaşma hakkınıda kapsadığı, hak sahipleri ile yayımcılar arasında yapılan sözleşmelerçerçevesinde farklı yayınevlerince basılarak piyasaya sunulan, ilgilenenleritarafından herhangi bir engelle karşılaşılmadan ulaşılabilir olan eserlerintopluma ulaşmasının tek elden, Devletin öngördüğü şekilde ve öngördüğü ölçüde yapılacakolmasının, düşünce ve kanaatleri açıklama, yayma, düşünce ve kanaatlere ulaşmaözgürlüğüyle bağdaşmadığı belirtilerek dava konunu kuralın, Anayasa’nın 26.maddesine aykırı olduğu ileri sürülmüştür.
6216 sayılı Kanun’un 43. maddesine göre, ilgisi nedeniyle davakonusu kural Anayasa’nın 27. maddesi yönünden de incelenmiştir.
Anayasa’nın 26. maddesinin birinci fıkrasında, “Herkes, düşünceve kanaatlerini söz, yazı, resim veya başka yollarla tek başına veya topluolarak açıklama ve yayma hakkına sahiptir.” denilmek suretiyle temel hak veözgürlükler arasında yer alan ifade özgürlüğü güvence altına alınmıştır.İfadeözgürlüğü, insanın serbestçe haber ve bilgilere, başkalarının fikirlerineulaşabilmesi, edindiği düşünce ve kanaatlerden dolayı kınanamaması ve bunlarıtek başına veya başkalarıyla birlikte çeşitli yollarla serbestçe ifadeedebilmesi, anlatabilmesi, savunabilmesi, başkalarına aktarabilmesi veyayabilmesi anlamına gelir(Emin Aydın,B. No: 2013/2602, 23.1.2014, §40).
Anayasa’da sadece düşünce ve kanaatler değil, ifadenin tarzları,biçimleri ve araçları da korunmuştur. Anayasa’nın 26. maddesinde düşünceyiaçıklama ve yayma özgürlüğünün kullanımında başvurulabilecek araçlar “söz,yazı, resim veya başka yollar” olarak ifade edilmiş ve “başka yollar”ifadesiyle her türlü ifade aracının anayasal koruma altında olduğugösterilmiştir.
Anayasa’nın 27. maddesinin birinci fıkrasında,“Herkes, bilim vesanatı serbestçe öğrenme ve öğretme, açıklama, yayma ve bu alanlarda her türlüaraştırma hakkına sahiptir.”denilmek suretiyle bilim ve sanat özgürlüğügüvenceye bağlanmıştır. Bilim ve sanat özgürlüğü, her türlü bilim ve sanateserinin oluşumu, tanıtımı, yayılması ve kamuya sunulmasına yönelikfaaliyetlerin, devlet veya devlet dışındaki üçüncü kişilerin müdahalesiolmaksızın serbestçe yürütülebilmesini ifade etmektedir.5846 sayılı Kanun’dasayılan ilim ve edebiyat eserleri, musiki eserleri, güzel sanat eserleri vesinema eserleri ile işleme ve derleme eserlerinbirer bilim ve sanat eseriolduğunda kuşku bulunmamaktadır.
Dava konusu kuralda, Bakanlar Kuruluna, memleket kültürü içinönemi haiz görülen eserler üzerindeki hakları, eser sahibinin ölümünden sonrakamuya mal edebilme yetkisi tanınmaktadır. Sahibinin fikri çabasının ürünü olanfikir ve sanat eserlerinin kamuya sunulması ve yayılmasının ifade özgürlüğükapsamında değerlendirilmesi gerektiği açıktır. Öte yandan, eser sahibininölümüyle birlikte Kanun’un öngördüğü ölçüde eser üzerindeki haklar mirasçılarageçeceğinden mirasçıların da eserin kamuya sunulması ve yayılmasına ilişkintasarruflarının ifade özgürlüğü kapsamında koruma görmesi gerekmektedir. Fikirve sanat eserinin, sahibinin ölümünden sonra kamuya mal edilmesi, mirasçıların,eserin kamuya sunulması ve yayınlanmasının biçim ve araçlarını belirlemeserbestîsini sınırlayacağından dava konusu kuralla ifade özgürlüğü ile bilim vesanat özgürlüğüne müdahalede bulunulduğu söylenebilir.
Yukarıda açıklandığı üzere, dava konusu kuralla amaçlanan husus,memleket kültürü bakımından önem taşıyan eserlerin, eser sahibinin ölümündensonra idari otoritelerce kamuya sunulmasına imkân sağlamaktır. Memleket kültürüiçin önem taşıyan eserlerin kamusal erişiminde devamlılığın sağlanması amacıylakamuya mal edilebilmesinin öngörülmesinde anayasal açıdan meşru bir amacadayanıldığı anlaşılmaktadır. Ancak, ifade özgürlüğü ile bilim ve sanatözgürlüğünün sınırlandırılabilmesi için meşru amacın varlığı yeterli olmayıptemel hak ve özgürlüklerin sınırlandırılması rejimini belirleyen Anayasa’nın13. maddesine de uyulması gerekmektedir. Anayasa’nın 13. maddesi uyarınca ifadeözgürlüğüne yönelik sınırlamalar, demokratik toplum düzeninin gereklerine veölçülülük ilkesine aykırı olamaz.
Demokratik toplum, çoğulculuk, hoşgörü ve açık fikirlilik temelinedayanmaktadır. İfade özgürlüğü ile bilim ve sanat özgürlüğü, demokratiktoplumun vazgeçilmez ögelerini teşkil etmektedir. Demokratik bir toplumda buözgürlüklere müdahale edilebilmesi, ancak zorlayıcı nedenlerin varlığınabağlıdır. Diğer bir ifadeyle, bu özgürlüklere yapılan müdahalenin demokratiktoplum düzeni bakımından gerekli olduğundan söz edilebilmesi için zorunlu birnitelik taşıması gerekmektedir.
Fikri haklar, mülkiyet hakkı kapsamında görülse de aynı zamandademokratik toplumun vazgeçilmez bir unsurunu teşkil eden ifade hürriyetiyleyakından ilişkilidir. Bu nedenle, fikri mülkiyet hakkına yapılan müdahalenindemokratik toplumda gerekli olup olmadığı değerlendirilirken, salt ekonomik birdeğer ifade eden mülkiyete konu diğer varlıklardan farklı olarak, öngörülentedbirin ifade hürriyetine yönelik olacağı da göz önünde bulundurulmadır.Dolayısıyla fikri haklara yapılacak müdahalenin demokratik toplum bakımındangerekliliğinin farklı bir yaklaşımla ele alınması zorunluluğu bulunmaktadır.
Fikri çabanın ürünü olan fikir ve sanat eserinin kamuya sunuluşbiçim ve araçları ile ölçüsünün belirlenmesinin eser sahibinin ölümünden sonraöncelikle mirasçılarının tasarrufunda bulunması, ifade hürriyetine mündemiçolan düşünce ve kanaatleri yayma hakkının bir gereğidir. Kamu otoritelerinin,eser sahibinin mirasçılarının bu hakkına müdahalesi ancak zorlayıcı nedenlerinvarlığı koşuluyla haklı bir temele dayanabilir. Bir zorunluluktan sözedilebilmesi için, hukuki veya fiili birtakım sebeplerle eserin kamuyasunumunda ve kamusal erişiminin sağlanmasında ciddi sorunlarla karşılaşılmışolması gerekir. Bu haliyle kuralın, halen piyasada var olan ve kamuya sunumundaherhangi bir sorunla karşılaşılmayan eserlerin de kamuya mal edilmesine imkânsağladığı anlaşılmaktadır. Kamu otoritelerinin imkân ve katkıları olmaksızın dakamusal erişimi sağlanabilen eserlerin kamuya mal edilmesinin zorlayıcı birtoplumsal ihtiyaçtan kaynaklandığı söylenemez. Dolayısıyla, sahibi vefat edenher eserin memleket kültürü bakımından önemli görülerek kamuya mal edilmesisonucunu doğurabilecek şekilde Bakanlar Kuruluna takdir yetkisi tanınması,bilim ve sanat özgürlüğü ile ifade özgürlüğüne, demokratik toplum düzeniningerekleriyle bağdaşmayan bir müdahale teşkil etmektedir.
Açıklanan nedenlerle, dava konusu kural Anayasa’nın 13., 26. ve27. maddelerine aykırıdır. İptali gerekir.
Serdar ÖZGÜLDÜR ile Serruh KALELİ bu görüşe değişik gerekçeylekatılmışlardır.
Muammer TOPAL, Kadir ÖZKAYA ile Rıdvan GÜLEÇ bu görüşekatılmamışlardır.
Kuralın Anayasa’nın 90. maddesiyle ilgisi görülmemiştir.
J- Kanun’un 88. Maddesiyle 6200 Sayılı Kanun’a Eklenen Ek 6.Maddenin Birinci Fıkrasının Birinci Cümlesinde Yer Alan“…denetim masraflarıilgililerine ait olmak üzere…”ve“…veya DSİ tarafından yetkilendirilenTürk Ticaret Kanununa göre kurulmuş şirketlerden DSİ’ce müşavirlik hizmetisatın alınarak yaptırılır.”İbarelerininİncelenmesi
1-“…veya DSİ tarafından yetkilendirilen Türk Ticaret Kanununagöre kurulmuş şirketlerden DSİ’ce müşavirlik hizmeti satın alınarakyaptırılacağı…”İbaresi
Dava dilekçesinde, dava konusu kuralda, hangi yapılarındenetimininDSİ tarafından yetkilendirilen şirketlerden müşavirlik hizmeti satınalınmak suretiyle yerine getirileceği hususunda belirsizlik söz konusu olduğu,ayrıca,asli ve sürekli görevler kapsamında bulunan su yapılarınındenetimigörevinin kamu görevlileri eliyle yerine getirilmesinin anayasal bir zorunlulukolduğu belirtilerek kuralın, Anayasa’nın 2. ve 128. maddelerine aykırı olduğuileri sürülmüştür.
Dava konusu kuralla, DSİ’ye verilen su yapılarının denetimigörevinin DSİ tarafından yetkilendirilen Türk Ticaret Kanunu’na göre kurulmuşşirketlerden DSİ’ce müşavirlik hizmeti satın alınmak suretiyle yaptırılmasınaimkân sağlanmaktadır.
Anayasa’nın 2. maddesinde düzenlenen hukukdevletinin temel ilkelerinden biri“belirlilik”tir. Bu ilkeye göre, yasaldüzenlemelerin hem kişiler hem de idare yönünden herhangi bir duraksamaya vekuşkuya yer vermeyecek şekilde açık, net, anlaşılır ve uygulanabilir olması,ayrıca kamu otoritelerinin keyfi uygulamalarına karşı koruyucu önlem içermeside gereklidir.
Dava konusu kuralı içeren ek 6. madde bir bütün olarak dikkatealındığında, dava konusu kuralla, DSİ’nin yetkilendireceği denetimşirketlerinden müşavirlik hizmeti satın almak suretiyle denetlettirebileceğiyapıların, elektrik enerjisi üretmek amacıyla yapılacak olan hidroelektriktesislerinin su yapısıyla ilgili kısımlarını, gerçek ve tüzel kişilertarafından yapılacak baraj, gölet ve regülatör gibi su yapıları ile sulamatesisi, isale hattı, kolektör, arıtma tesisi, taşkın ve nehir yatağıdüzenlemesi gibi diğer su yapılarını kapsadığı anlaşılmaktadır. Dolayısıylakuralda, belirsizliğe yol açan herhangi bir yön bulunmadığından hukuk devletineaykırılık söz konusu değildir.
Anayasa’nın 128. maddesinin birinci fıkrasında, “Devletin, kamuiktisadî teşebbüsleri ve diğer kamu tüzelkişilerinin genel idare esaslarınagöre yürütmekle yükümlü oldukları kamu hizmetlerinin gerektirdiği aslî vesürekli görevler, memurlar ve diğer kamu görevlileri eliyle görülür.”denilmektedir.Bu hüküm uyarınca, genel idare esaslarına göre yürütülen kamu hizmetleriningerektirdiği görevlerden asli ve sürekli nitelik taşıyanların, memurlar vediğer kamu görevlileri eliyle görülmesi zorunludur.
Denetim faaliyeti, başlı başına icrai sonuç doğuran bir işlem veyakarar niteliğinde değildir. Denetim sonucu düzenlenen raporlar, idari işlemkuramı uyarınca hazırlık işlemi niteliğinde olup bu raporların hazırlanması,denetlenen kişilerin hukukunda değişiklik yaratmamaktadır. Esasen icrai işlem,denetim sonucunda yetkili makamlarca alınan cezai ve idari kararlar ilebaşvurulan diğer hukuki tedbirlerdir. İcrai kararları almakla yetkili idarimakam, hazırlık işlemi niteliğindeki denetim raporunda yer alan tespit vedeğerlendirmelerle bağlı değildir. Bu nedenle kural olarak icrai işlemlerdışında denetim faaliyetinin özel kişilerden hizmet satın alınması yoluylayürütülmesi Anayasa’ya aykırılık teşkil etmez.
Dava konusu kuralla, DSİ’nin su yapılarının denetimi görevini,yetkilendireceği Türk Ticaret Kanunu’na göre kurulmuş şirketlerden müşavirlikhizmeti satın almak suretiyle yaptırmasına olanak tanınmakla birlikte bukapsamda düzenlenecek denetim raporları sonucunda gerekli yaptırım veişlemlerin DSİ tarafından karara bağlanması öngörülmüştür. Denetim sonucu Kanun’daöngörülen hukuki ve idari tedbirleri uygulama yetkisi idarede kalmaya devamettiğinden, teknik destek sağlamaktan ibaret, hazırlık işlemi niteliğinde birgörev olduğu anlaşılan yüklenicinin denetlenmesi görevinin memur ve diğer kamugörevlisi niteliğinde olmayan üçüncü kişilere gördürülmesinde Anayasa’ya aykırıbir yön bulunmamaktadır.
Açıklanan nedenlerle, dava konusu kural Anayasa’nın 2. ve 128.maddelerine aykırı değildir. İptal isteminin reddi gerekir.
Serdar ÖZGÜLDÜR ile Serruh KALELİ bu görüşe katılmamışlardır.
2- “…denetim masrafları ilgililerine ait olmak üzere…”İbaresi
Dava dilekçesinde, dava konusu kuralda, DSİ tarafından doğrudanyerine getirilen denetim hizmetlerinin masraflarının ilgililerden tahsil edilipedilmeyeceği hususundabelirsizlik bulunduğu; kuralın, sadece denetimi özelşirketlere yaptırılanlar için ilgililerinden denetim masrafı alınmasınıöngördüğü biçiminde anlaşılması durumunda eşitlik ilkesiyle, denetimi DSİtarafından doğrudan yapılanlar için de ilgililerinden denetim masrafıalınmasını öngördüğü şeklinde anlaşılması hâlinde ise kamu hizmetlerininbedelsizliği ve vergilendirmeye ilişkin anayasal ilkelerle çelişeceğibelirtilerek Anayasa’nın 2., 10. ve 73. maddelerine aykırı olduğu ilerisürülmüştür.
Dava konusu kuralla, DSİ’ye verilen, elektrik enerjisi üretmekamacıyla yapılacak olan hidroelektrik tesislerinin su yapısıyla ilgilikısımlarını, gerçek ve tüzel kişiler tarafından yapılacak baraj, gölet veregülatör gibi su yapıları ile sulama tesisi, isale hattı, kolektör, arıtmatesisi, taşkın ve nehir yatağı düzenlemesi gibi diğer su yapılarını denetlemegörevinin ifası karşılığında, denetim masraflarının ilgililerden(denetlenenlerden) alınması öngörülmektedir. Buna göre, denetim hizmetiningerek DSİ tarafından Türk Ticaret Kanunu’na göre kurulmuş şirketlerdenmüşavirlik hizmeti satın almak suretiyle yerine getirilmesi halinde gereksedoğrudan doğruya DSİ tarafından kendi personeli eliyle ifa edilmesi durumundadenetim masrafları denetlenen kişilerce ödenecektir.
Ek 6. maddenin birinci fıkrasının üçüncü cümlesinde, denetimmasraflarının, denetlenen yatırımcı gerçek ve tüzel kişiler tarafından DSİ’yeödeneceği belirtilmiştir. Maddenin sekizinci fıkrasında ise denetim işleriyleilgili masrafların tahsiline dair usullerin, DSİ tarafından, bağlı olduğuBakanlığın görüşü alınarak hazırlanacak yönetmelikle düzenleneceği kuralabağlanmıştır.
Kamu hizmetlerinin gerektirdiği harcamaların finansmanı kuralolarak Anayasa’nın 73. maddesi kapsamında kalan vergi, resim, harç ve benzerimali yükümlerden karşılanmakla birlikte kamu hizmetlerinin finansman kaynaklarıbunlardan ibaret değildir. Devletin vergiler dışında, para cezaları, zorunlu veihtiyari borçlanmalar, kamu iktisadi teşebbüsleri kârları, mülk gelirleri vebağışlar gibi gelirleri de bulunmakta olup bunlar da kamu hizmetlerininfinansmanında kullanılmaktadır. Devletin kamu hizmetlerinin finansmanında bugelirlerden hangisine ne ölçüde ağırlık vereceği, hangi gelirlerin hangi kamuhizmetine tahsis edileceği hususu bir maliye politikası sorunu olup kanunkoyucunun takdirindedir. Her türlü kamu hizmetinin finansmanının Anayasa’nın73. maddesi uyarınca tahsil edilen vergi, resim, harç ve benzeri maliyükümlerden karşılanmasını zorunlu kılan bir Anayasa kuralı bulunmadığından DSİtarafından yürütülen denetim hizmetlerinin vergi dışı gelirlerdenkarşılanmasının öngörülmesi yasama organının takdir yetkisi kapsamındakalmaktadır.
Öte yandan, bölünebilen kamu hizmetlerinden toplumun yalnızcabelli bir kesimi yararlandığı halde bu hizmetlerin finansmanına tüm toplumuneşit bir biçimde katılması adil olmayan sonuçlar doğurabileceğinden kişilerinbölünebilen kamu hizmetlerinden yararlanmaları ölçüsünde hizmetin finansmanınakatılmaları ve dolayısıyla belli bir karşılık ödemeleri gerektiği kabuledilmektedir. Dolayısıyla, bölünebilen ve kişilerin yararlanma derecelerikısmen de olsa tayin edilebilen kamu hizmetleri karşılığında hizmettenyararlananlardan bedel alınması yolunda düzenleme yapılması kanun koyucununtakdirindedir.
Bölünebilen kamu hizmetleri karşılığında alınan bedel, Anayasa’nın73. maddesi kapsamında kalan katılım payı veya fiyat (ücret) olmak üzere ikifarklı şekilde nitelenmektedir. Kamu hizmetleri karşılığında alınan bir bedelinkatılım payı veya ücret olarak nitelenmesinin önemi, bedelin belirlenmesindeAnayasa’nın 73. maddesinde yer alan vergilendirme ilkelerinin uygulanıpuygulanmayacağı hususunda ortaya çıkmaktadır.
Dava dilekçesinde, sözü edilen bedelin idarece belirlenmesininvergilendirmeye ilişkin anayasal ilkelerle çeliştiği ileri sürülmüş ise de davakonusu ibare, denetlenen kişilerden masraf adı altında bedel alınmasını kuralabağlamakta olup bu bedelin (masrafın) nasıl belirleneceği hususu ek 6. maddeninsekizinci fıkrasında düzenlenmiştir. Diğer bir anlatımla, DSİ’ye verilendenetim görevinin ifası karşılığında alınacak bedelin (masrafların) yürütmeorganınca belirlenmesi, dava konusu kuralla değil, ek 6. maddenin sekizincifıkrasıyla öngörülmüştür. Dolayısıyla bedelin belirlenmesi usulünün Anayasa’yauygun düşüp düşmediği hususu ancak ek 6. maddenin sekizinci fıkrasının iptaliistemine ilişkin bir başvuruda tartışma konusu yapılabilir.
Açıklanan nedenlerle, dava konusu kural Anayasa’nın 2. maddesineaykırı değildir. İptal isteminin reddi gerekir.
Serdar ÖZGÜLDÜR ile Serruh KALELİ bu görüşe katılmamışlardır.
Kuralın Anayasa’nın 10. ve 73. maddeleriyle ilgisi görülmemiştir.
K- Kanun’un 94. Maddesiyle 1136 Sayılı Kanun’un 182. MaddesineEklenen İkinci Fıkranınİncelenmesi
1-Anlam ve Kapsam
1136 sayılı Kanun’un 182. maddesinde, bu Kanun’da düzenlenmesiyönetmeliğe bırakılan hususlar ile Kanun’un uygulanabilmesi için yönetmelikteyer alması gereken diğer konuları kapsayan yönetmeliklerin çıkarılması,onaylanması ve yürürlüğe girmesine ilişkin hükümler düzenlenmiştir.
Kanun’un 94. maddesiyle,1136 sayılı Kanun’un 182. maddesineeklenen dava konusu ikinci fıkrayla, yönetmelikle veya diğer bir düzenleyiciişlemle avukatlık stajına kabulde, staj döneminde ve avukatlık mesleğinekabulde sınav veya benzeri bir rejimin öngörülemeyeceği kurala bağlanmıştır.
Avukatlık mesleğine kabul koşullarını düzenleyen 1136 sayılıKanun’un 3. maddesinin birinci fıkrasında, 4667 sayılı Kanun’un 3. maddesiyleeklenen (d) bendiyle,“Avukatlık sınavını başarmış olmak”da avukatlığagiriş için gereken şartlardan biri hâline getirilmiş, ancak henüz herhangi birsınav yapılmadan, 5558 sayılı Kanun’un 1. maddesiyle, anılan (d) bendiyürürlükten kaldırılarak avukatlığa giriş için sınav koşuluna son verilmiştir.
5558 sayılı Kanun’un 1. maddesinin iptali istemiyle açılan davadaAnayasa Mahkemesi, 15.10.2009 tarihli ve E.2007/16 K.2009/147 sayılı kararıylaanılan hükmü, Anayasa’nın 2. ve 36. maddelerine aykırı görerek iptal etmiş isede kanun koyucu tarafından yeni bir düzenleme yapılmadığından avukatlıkmesleğine girişte sınav şartı öngören herhangi bir kanuni düzenleme mevcutdeğildir.
TBB tarafından hazırlanan ve 17.6.2014 tarihli ve 29033 sayılıResmî Gazete’de yayımlanarak yürürlüğe giren “Türkiye Barolar BirliğiAvukatlık Staj Yönetmeliğinde Değişiklik Yapılmasına Dair Yönetmelik”leavukatlığa girişte sınav şartı getirilmesi üzerine,Kanun’un 94. maddesiyle,1136sayılı Kanun’un 182. maddesine eklenen ikinci fıkrayla, yönetmelikle veya diğerbir düzenleyici işlemle avukatlık stajına kabulde, staj döneminde ve avukatlıkmesleğine kabulde sınav veya benzeri bir rejimin öngörülemeyeceği kuralabağlanmak suretiyle TBB’nin avukatlığa girişte sınav koşulu getiremeyeceğikanun hükmü hâline getirilmiştir.
2-Anayasa’ya Aykırılık Sorunu
Dava dilekçesinde, Anayasa Mahkemesinin 15.10.2009 tarihli veE.2007/16, K.2009/147 sayılı kararında, avukatlık mesleğine girişte sınav şartıaranmasının hukuk devleti ve adil yargılama hakkının bir gereği olduğuvurgulanarak sınav şartını kaldıran hükmün iptal edildiği, avukatlığa giriştesınav şartı getirilemeyeceğini düzenleyen kuralın Anayasa Mahkemesi kararındaaçıklanan gerekçeyle çeliştiği, kuralla Anayasa Mahkemesinin bağlayıcılıktaşıyan kararının yasama organı eliyle etkisiz veya sonuçsuz kılınmasınınamaçlandığı, öte yandan kuralın, Anayasa Mahkemesinin anılan kararında açık venet bir şekilde ortaya konan gerekçelerle hukuk devleti ilkesi ile hak aramaözgürlüğünü zedelediği belirtilerek, Anayasa’nın 2., 36. ve 153. maddelerineaykırı olduğu ileri sürülmüştür.
6216 sayılı Kanun’un 43. maddesine göre, ilgisi nedeniyle davakonusu kural Anayasa’nın 13. ve 48. maddeleri yönünden de incelenmiştir.
Dava konusu kuralla, yönetmelikle veya diğer bir düzenleyiciişlemle avukatlık stajına kabulde, staj döneminde ve avukatlık mesleğinekabulde sınav veya benzeri bir rejimin öngörülemeyeceği kurala bağlanmıştır. Busuretle TBB’nin avukatlığa girişte sınav koşulu getiremeyeceği açıklığakavuşturulmuştur.
Kanunların kamu yararının sağlanması amacına yönelik olması,genel, objektif, adil kurallar içermesi ve hakkaniyet ölçütlerini gözetmesihukuk devleti olmanın gereğidir. Bu nedenle kanun koyucunun hukuki düzenlemelerdekendisine tanınan takdir yetkisini anayasal sınırlar içinde adalet, hakkaniyetve kamu yararı ölçütlerini göz önünde tutarak kullanması gerekir.
Anayasa’nın “Çalışma ve sözleşme hürriyeti” başlıklı 48.maddesinde,”Herkes, dilediği alanda çalışma ve sözleşme hürriyetlerinesahiptir. Özel teşebbüsler kurmak serbesttir.”denilmek suretiyle çalışmaözgürlüğü güvenceye bağlanmıştır. Çalışma özgürlüğü, kişinin çalışıp çalışmama,çalışacağı işi seçme ve çalıştığı işten ayrılma özgürlüğünü korur. Çalışmaözgürlüğü ücretli olarak bağımlı çalışma hakkını olduğu kadar, iktisadi-ticarifaaliyet yapma ve mesleki faaliyette bulunma hakkını da içerir.
Anayasa’nın 48. maddesinde, çalışma özgürlüğü için herhangi birsınırlama nedeni öngörülmemiş olmakla birlikte, bunun hiçbir şekildesınırlandırılması mümkün olmayan mutlak bir hak olduğu söylenemez. AnayasaMahkemesi kararlarında, özel sınırlama nedeni öngörülmemiş özgürlüklerin de oözgürlüğün doğasından kaynaklanan bazı sınırlarının bulunduğu; ayrıca, Anayasa’nınbaşka maddelerinde yer alan hak ve özgürlükler ile Devlete yüklenen ödevlerinözel sınırlama sebebi gösterilmemiş hak ve özgürlüklere sınır teşkiledebileceği kabul edilmektedir. Bu bağlamda, bu hakkın Anayasa’da düzenlenendiğer hak ve özgürlükler veya Devlete yüklenen ödevlerle çatışması durumunda dasınırlandırılabilmesi mümkündür. Bununla birlikte Anayasa’nın 13. maddesiuyarınca çalışma hakkına yönelik sınırlamalar ancak kanunla yapılabilir.
Dava konusu kuralla avukatlık mesleğine girişte yeni bir şartgetirilmemiş, idari düzenleyici işlemle sınav şartı getirilemeyeceğibelirtilmiştir. Anayasa’nın 13. maddesine göre temel hak ve özgürlüklereilişkin düzenleme ve sınırlamalar ancak kanunla yapılabileceğinden 1136 sayılıKanun’un 1. maddesi uyarınca bir serbest meslek olan avukatlığa girişkoşullarının da kanunla belirlenmesi gerekmektedir. Bu bağlamda avukatlıkmesleğine giriş koşullarının belirlenmesi hususunda asli yetki yasama organınaait olup yasama organınca genel çerçevesi kanunla belirlendikten sonra bukonuda idari düzenleyici işlemler yapılabilir.
Açıklanan nedenlerle, dava konusu kural Anayasa’nın 2., 13. ve 48.maddelerine aykırı değildir. İptal isteminin reddi gerekir.
Serdar ÖZGÜLDÜR, Serruh KALELİ ile Osman Alifeyyaz PAKSÜT bu görüşekatılmamışlardır.
Kuralın Anayasa’nın 36. ve 153. maddeleriyle ilgisi görülmemiştir.
L- Kanun’un 99. Maddesiyle 2942 Sayılı Kanun’un 4. MaddesineEklenen İkinci Fıkranın Üçüncü Cümlesininİncelenmesi
Dava dilekçesinde, taşınmazların üstünde teleferik ve benzeriulaşım hatları ile her türlü köprü, taşınmazların altında ise metro ve benzeriraylı taşıma sistemlerinin yapılmasında kamu yararının bulunduğu, ancakmülkiyet hakkının bu yolla sınırlanmasının Anayasa’ya uygun olabilmesi içintaşınmaz üzerinde idare lehine irtifak hakkı kurulması ve taşınmazın belirlikesimi, yüksekliği, derinliği veya kaynak üzerindeki fiili kamulaştırmanıngerçek karşılığının ödenmesi gerektiği, taşınmazın değer kaybı içintaşınmazsahiplerine kamulaştırma, tazminat ve benzeri nam altında herhangi bir ücretödenmemesinin kamulaştırmaya ilişkin anayasal ilkelerle bağdaşmadığı gibimülkiyet hakkının ölçüsüzce sınırlandırılması sonucunu doğurduğu belirtilerekkuralın, Anayasa’nın 13., 35. ve 46. maddelerine aykırı olduğu ilerisürülmüştür.
2942 sayılı Kanun’un 4. maddesinde, kamulaştırma yoluyla irtifakhakkı kurulması düzenlenmiştir. Maddenin birinci fıkrasında, taşınmaz malınmülkiyetinin kamulaştırılması yerine, amaç için yeterli olduğu takdirdetaşınmaz malın belirli kesimi, yüksekliği, derinliği veya kaynak üzerindekamulaştırma yoluyla irtifak hakkı kurulabileceği hükme bağlanmıştır.
Kanun’un 99. maddesiyle anılan maddeye eklenen ikinci fıkranınbirinci cümlesinde, maliklerinin mülkiyet hakkının kullanılmasının engellenmemesi,can ve mal güvenliği bakımından gerekli önlemlerin alınması kaydıyla, kamuyararına dayalı olarak taşınmazların üstünde teleferik ve benzeri ulaşımhatları ile her türlü köprü, taşınmazların altında metro ve benzeri raylıtaşıma sistemleri yapılabileceği belirtildikten sonra, ikinci cümlesinde,taşınmazların mülkiyet hakkının kullanımının engellenmemesi hâlinde,taşınmazlara ilişkin herhangi bir kamulaştırma yapılmayacağı kuralabağlanmıştır. Dava konusu üçüncü cümlede ise taşınmaz sahiplerine bu işlemlernedeniyle kamulaştırma, tazminat ve benzeri nam altında herhangi bir ücretödenmeyeceği ifade edilmiştir. Buna mukabil fıkranın son cümlesinde, yapılanyatırım nedeniyle taşınmaz maliklerinden değer artış bedeli de alınamayacağıdüzenlenmiştir.
Anayasa’nın 35. maddesinde düzenlenen mülkiyet hakkı, taşınmazınaltını ve üstünü de kapsamaktadır. Bu itibarla, taşınmaz maliki, mülkiyethakkından kaynaklanan yetkilerini taşınmazın üzerinde ve altında dakullanabilir. Nitekim 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu’nun 718. maddesinde, araziüzerindeki mülkiyetin, üstündeki hava ve altındaki arz katmanlarını dakapsadığı açıkça ifade edilmiştir. Bu itibarla,taşınmazın üstünde teleferik vebenzeri ulaşım hatları ile her türlü köprü, taşınmazların altında ise metro vebenzeri raylı taşıma sistemlerinin yapılması, mülkiyet hakkına müdahaleniteliği taşımaktadır.
Anayasa’nın 35. maddesinde mülkiyet hakkı sınırsız bir hak olarakdüzenlenmemiş, kamu yararı amacıyla ve kanunla sınırlandırılabileceğiöngörülmüştür. Teleferik ve benzeri ulaşım hatları, her türlü köprü, metro vebenzeri raylı taşıma sistemleri yapılmasında kamu yararı bulunduğu hususundatereddüt bulunmadığından bu tür yatırımların yapılması amacıyla mülkiyethakkına yapılan müdahalenin meşru bir amaca dayandığı anlaşılmaktadır. Ancak buamaçla yapılan müdahalenin Anayasa’nın 13. maddesinde düzenlenen ilkelere uygunolması gerekmektedir. Buna göre mülkiyet hakkına yönelik sınırlamalar,demokratik toplum gereklerine ve ölçülülük ilkesine aykırı olamaz. Ölçülülükilkesi, amaç ve araç arasında hakkaniyete uygun bir dengenin bulunması gereğiniifade eder.
Taşınmaz üzerinde irtifak tesis edilmesi gibi taşınmazın değeriniazaltan her türlü müdahalede kamu yararı ile bireysel yarar arasındaki denge,kural olarak malikin ekonomik kayıpları telafi edilmek suretiyle sağlanabilir.Diğer bir ifadeyle, taşınmaz üzerinde kamu irtifakı kurulması yoluylagerçekleştirilen müdahalenin ölçülülüğünden söz edilebilmesi için malikeekonomik kayıpları karşılığında uygun bir tazminatın ödenmesi gerekmektedir.Aksi takdirde malikin katlanmak zorunda olduğu külfet yönünden bir dengesizlikdoğacak ve bu durum mülkiyet hakkına müdahaleyi ölçüsüz kılacaktır.
Dava konusu kuralla,taşınmazların üstünde teleferik ve benzeriulaşım hatları ile her türlü köprü, taşınmazların altında ise metro ve benzeriraylı taşıma sistemlerinin yapılması nedeniyle kamulaştırma, tazminat vebenzeri nam altında herhangi bir ücret ödenmemesinin öngörülmesi, malikin buyatırımlar dolayısıyla doğabilecek ekonomik kayıplarının karşılanamamasısonucunu doğurmaktadır. Yapılan yatırım nedeniyle taşınmaz maliklerinden değerartış bedeli alınmaması öngörülmek suretiyle malikin çıkarları ile kamuçıkarları arasında bir dengeleme yapılmaya çalışılmış ise de sözü edilenyatırımlar sebebiyle taşınmazda meydana gelebilecek değer artışlarının herzaman için malikin tüm ekonomik kayıplarını telafi edemeyebileceği açıktır.Teleferik ve benzeri ulaşım hatları, her türlü köprü, metro ve benzeri raylıtaşıma sistemleri gibi ilgili bölgede yaşayan kişiler bakımından büyük yararlarsağlayan yatırımların külfetinin bir kısım taşınmaz maliklerine yüklenmesiadalet ve hakkaniyet ölçüleriyle bağdaşmaz. Dolayısıyla anılan yatırımlarsonucu taşınmazların değerinde oluşan azalma nedeniyle, taşınmazda meydanagelen değer artışları da dikkate alınmak suretiyle taşınmaz maliklerine uygun birtazminatın ödenmesi mülkiyet hakkının gereğidir. Malikin tazminat imkânındanmahrum bırakılması, kamu yararı ile bireysel yarar arasında kurulması gerekenadil dengenin malik aleyhine ölçüsüz bir şekilde bozulmasına yol açabilir.
Açıklanan nedenlerle, dava konusu kural Anayasa’nın 13. ve 35.maddelerine aykırıdır. İptali gerekir.
Serdar ÖZGÜLDÜR ile Serruh KALELİ bu görüşe değişik gerekçeylekatılmışlardır.
Hicabi DURSUN bu görüşe katılmamıştır.
Kuralın Anayasa’nın 46. maddesiyle ilgisi görülmemiştir.
M- Kanun’un 100. Maddesinin Birinci Fıkrasının (b) Bendiyle 2942Sayılı Kanun’un 23. Maddesine Eklenen Üçüncü Fıkranınİncelenmesi
Dava dilekçesinde, 2942 sayılı Kanun’un 23. maddesinin birinci veikinci fıkralarında belirtilen süreler geçtikten sonra kamulaştırılan taşınmazmalda hakları bulunduğu iddiasıyla eski malikleri veya mirasçıları tarafındanidareden herhangi bir sebeple hak, bedel veya tazminat talebindebulunulamayacağını ve dava açılamayacağını kurala bağlayan düzenlemenin,maliklerinin anayasal güvence altındaki mülkiyet haklarını ölçüsüzcesınırladığı, hak arama hürriyeti ile adil yargılanma hakkının ortadankaldırılması sonucunu doğurduğu belirtilerek kuralın, Anayasa’nın 2., 13., 35.,36. ve 90. maddelerine aykırı olduğu ileri sürülmüştür.
2942 sayılı Kanun’un 23. maddesinde malikin geri alma hakkıdüzenlenmektedir. Maddenin birinci fıkrasında, kamulaştırma bedelininkesinleşmesi tarihinden itibaren beş yıl içinde, kamulaştırmayı yapan idareceveya 22. maddenin dördüncü fıkrası uyarınca devir veya tahsis yapılan idarece;kamulaştırma ve devir amacına uygun hiç bir işlem veya tesisat yapılmaz veyakamu yararına yönelik bir ihtiyaca tahsis edilmeyerek taşınmaz mal olduğu gibibırakılırsa mal sahibi veya mirasçıların kamulaştırma bedelini aldıkları gündenitibaren işleyecek kanuni faiziyle birlikte ödeyerek, taşınmaz malını gerialabilecekleri belirtilmiştir.
Anılan maddenin ikinci fıkrasıyla, malikin geri alma hakkı,doğduğu tarihten itibaren bir yıl ile sınırlandırılmıştır. Buna göre,doğmasından itibaren bir yıl içinde kullanılmayan geri alma hakkının düşmesiöngörülmüştür.
Kanun’un 100. maddesiyle 2942 sayılı Kanun’un 23. maddesineeklenen üçüncü fıkrayla, birinci ve ikinci fıkralarda belirtilen sürelergeçtikten sonra kamulaştırılan taşınmaz malda hakları bulunduğu iddiasıyla eskimalikleri veya mirasçıları tarafından idareden herhangi bir sebeple hak, bedelveya tazminat talebinde bulunulamayacağı ve dava açılamayacağı kurala bağlanmıştır.Buna göre, kamulaştırma bedelinin kesinleşmesinden itibaren beş yıl ve butarihten itibaren de bir yıl olmak üzere toplam altı yıl geçtikten sonra eskimalikler veya mirasçılarının idareden herhangi bir sebeple hak, bedel veyatazminat talebinde bulunması ve dava açması mümkün değildir.
Anayasa’nın 35. maddesinde düzenlenen mülkiyet hakkı, ekonomikdeğer ifade eden ve parayla değerlendirilebilen her türlü malvarlığı haklarınıkapsamaktadır. Bununla birlikte, anayasallık denetiminde ekonomik değer ifadeeden malvarlıklarına ilişkin olarak Anayasa’nın 35. maddesi kapsamında incelemeyapılabilmesi için ilgili mülkün halihazırda kişilerin mülkiyetinde bulunmasıgerekmektedir. Kişilerin hukuken malik bulunmadıkları malvarlığı değerlerineyönelik mülk edinme beklentileri, kural olarak Anayasa’nın 35. maddesikapsamında koruma görmemektedir. Dava konusu kuraldaki düzenlemeye konu olantaşınmazlar, daha önce kamulaştırılmak suretiyle idarenin mülkiyetine geçmişbulunan taşınmazlardır. Bu taşınmazlar ile eski malikleri arasındaki mülkiyetilişkisi kamulaştırmayla sona ermiş ise de malikin geri alma hakkı öncekimülkiyetine bağlı bir hak olarak görülmektedir. Dolayısıyla kamulaştırılantaşınmazın kamu hizmetlerine tahsis edilmemesi sebebiyle iadesinin de Anayasa’nın35. maddesi kapsamında incelenmesi gerekmektedir.
Anayasa’nın 46. maddesinde düzenlenen kamulaştırma, idarelerinözel mülkiyette bulunan bir taşınmaza, söz konusu taşınmazı kamu hizmetinetahsis etmek amacıyla tek taraflı bir iradeyle el koymasıdır. Kamulaştırmanınamacı kamu yararını gerçekleştirmektir. Anayasa, ancak kamu yararına yönelikbir amaca tahsis edilmek şartıyla özel kişilerin mülkiyetinde bulunan taşınmazatek taraflı bir işlemle el konulmasını meşru görmektedir. Dolayısıyla kamulaştırmasonucu idarelerin mülkiyetine geçen taşınmazların kamu yararı amacına uygun birhizmete tahsis edilmemesi durumunda malikin mülkiyet hakkından yoksunbırakılmasının hukuki meşruiyeti ortadan kalkmaktadır. Aksi takdirde kamuyararı amacı, taşınmazın kamulaştırılabilmesi için oluşturulması gereken birgerekçeden öte hiçbir anlam taşımaz. Bu bağlamda, Anayasa’nın, başlangıçta kamuyararı amacının varlığını yeterli gördüğü ve bir şekilde kamulaştırılan birtaşınmazın idarece istenildiği biçimde kullanılabilmesine izin verdiğidüşünülemez. Kamulaştırılan arazinin kamu yararına dönük bir amaca tahsisininmümkün olamayacağının anlaşılması durumunda malike iadesi zeminininyaratılması, mülkiyet hakkının bir gereğidir. Nitekim Anayasa Mahkemesinin22.9.1993 tarihli ve E.1993/8, K.1993/31 sayılı kararı da bu yöndedir.
Kanun koyucu, 2942 sayılı Kanun’un 23. maddesiyle, kamulaştırılantaşınmazın, kamulaştırma bedelinin kesinleşmesi tarihinden itibaren beş yıliçinde, kamu yararına yönelik bir ihtiyaca tahsis edilmeyerek olduğu gibibırakılması durumunda mal sahibi veya mirasçılarına, taşınmazı, kamulaştırmabedelini aldıkları günden itibaren işleyecek kanuni faiziyle birlikte ödemeksuretiyle geri alma hakkı tanıyarak malikin mülkiyet hakkını korumuştur. Bunamukabil, iade hakkının kullanımı, geri alma hakkının doğduğu tarihten, yanikamulaştırma bedelinin kesinleşmesinden itibaren beşinci yılın bitimini izleyengünden itibaren bir yıllık hak düşürücü süre ile sınırlandırılmıştır.
Mülkiyet hakkı mutlak bir hak olmayıp kamu yararı amacıylasınırlanabilir. Malikin mülkiyet hakkının bir gereği olduğu saptanan iadehakkının süresiz olmasının, idareleri süresiz olarak iade ve dava tehdidialtında bırakacağı açıktır. Bu nedenle idarelerin süresiz bir biçimde iade vedava tehdidi altında kalmalarını önlemek ve ayrıca hakkın kötüye kullanılmasıgirişimlerinin önünü kapatmak amacıyla iade isteminin belli bir süreylesınırlandırılması mümkündür.
Ancak bu sınırlamanın Anayasa’nın 13. maddesi uyarınca ölçülüolması gerekmektedir.Belirlenen sürenin, iade hakkından yararlanmayı imkânsızkılacak veya aşırı zorlaştıracak derecede kısa olması durumunda sınırlamanınölçülü olduğundan söz edilemez.Öngörülen bir yıllık hak düşürücü süre, iadehakkının doğduğu, yani kamulaştırma bedelinin kesinleşmesinden itibaren beşinciyılın bitimini izleyen günden itibaren işlemeye başlamaktadır. Bir yıllık hakdüşürücü sürenin, bireyler açısından yeterli düşünme ve hazırlanma imkânısağladığı ve ölçüsüz olmadığı sonucuna ulaşılmaktadır.
Anayasa’ya uygun olduğu saptanan bir yıllık hak düşürücü sürenin varlığınarağmen uygulamada bu sürenin geçmesinden sonra dahi AİHM’inMotais deNarbonne/Fransa(K.T. 2.7.2002, B.N. 48161/99) kararına dayanılarak tazminatdavalarının açılması ve bu davalarda idareler aleyhine tazminata hükmedilmesiüzerine dava konusu kuralla, kamulaştırma bedelinin kesinleşmesinden itibarenbeş yıl ve bu tarihten itibaren de bir yıl olmak üzere toplam altı yılgeçtikten sonra eski malikler veya mirasçılarının idareden herhangi bir sebeplehak, bedel veya tazminat talebinde bulunulamayacağı ve dava açılamayacağıaçıkça kurala bağlanmıştır.
AİHM’inMotais de Narbonne/Fransakararında, FransızYargıtayının, Türk hukukuna benzer bir şekilde düzenlenen ve idarenin taşınmazıkamu yarına yönelik bir amaca tahsis etmesi için tanınan beş yıllık sürenin“sosyalkonutiçin arazi rezervi oluşturulması” amacıyla kamulaştırılan taşınmazlaryönünden geçerli olmadığı yolundaki içtihadının mülkiyet hakkının ihlaline yolaçtığı belirtilmiştir. AİHM, bu içtihadında, kamulaştırmanın devletlertarafından arazi rezerv tekniği olarak kullanılmasına imkân verdiğigerekçesiyle ihlal kararı vermiştir. AİHM’in kararında, herhangi bir hakdüşürücü süre öngörülemeyeceği veya bir yıllık hak düşürücü sürenin ölçüsüzolduğu biçiminde bir değerlendirme bulunmamaktadır. Türk hukukunda, 2942 sayılıKanun’un 23. maddesinde düzenlenen beş yıllık sürenin herhangi bir istisnasıbulunmayıp bu sürenin sonunda malikin başvurması hâlinde kamulaştırma amacınabakılmaksızın taşınmazın kendisine iade edilmesi gerekmektedir.
Bir yıllık hak düşürücü süre nedeniyle maliklerin veyamirasçılarının birinci yılın bitiminden itibaren dava açma hakları ortadankalkmaktadır. Dava konusu kural, bu hukuki durumu teyit etmekten öte hiçbiranlam taşımamaktadır. İade hakkının kullanılabilmesi için bir yıllık hakdüşürücü süre öngörülmesi Anayasa’ya uygun görüldüğüne göre, bunun doğal birsonucu olarak herhangi bir sebeple hak, bedel veya tazminat talebindebulunulamayacağı ve dava açılamayacağını öngören dava konusu düzenleme de aynıgerekçelerle mülkiyet hakkını ihlal etmemektedir.
Anayasa’nın 36. maddesinde güvenceye bağlanan hak arama özgürlüğü,demokratik hukuk devletinin vazgeçilmez unsurlarından biri olup tüm bireyleraçısından mümkün olan en geniş şekilde güvence altına alınmalıdır. Diğer taraftanhukuki işlem ve kuralların sürekli dava tehdidi altında bulunması hukukdevletinin unsurları olan hukuki istikrar ve hukuki güvenlik ilkeleriylebağdaşmaz. Bu nedenle hak arama özgürlüğü ile hukuki istikrar ve hukukigüvenlik gerekleri arasında makul bir denge gözetilmelidir. Yukarıda ifadeedildiği üzere, idarelerin süresiz bir biçimde iade ve dava tehdidi altındakalmalarını önlemek amacıyla iade istemini belli bir süreyle sınırlaması kanunkoyucunun takdirindedir. Öngörülen bir yıllık hak düşürücü süre, bireyleraçısından dava açmak için yeterli düşünme ve hazırlanma imkânı sağladığındandava konusu kuralla getirilen sürenin hak arama hürriyetine ölçüsüz birmüdahale niteliği taşıdığı söylenemez.
Açıklanan nedenlerle, dava konusu kural Anayasa’nın 13., 35. ve36. maddelerine aykırı değildir. İptal isteminin reddi gerekir.
Alparslan ALTAN, Serdar ÖZGÜLDÜR, Serruh KALELİ, Osman AlifeyyazPAKSÜT, Recep KÖMÜRCÜ, Celal Mümtaz AKINCI ile Erdal TERCAN bu görüşekatılmamışlardır.
Kural, Anayasa’nın 2. ve 90. maddeleriyle ilgili görülmemiştir.
N- Kanun’un 101. Maddesiyle 2942 Sayılı Kanun’a Eklenen Geçici 9.Maddenin Birinci Cümlesininİncelenmesi
1- Anlam ve Kapsam
Kanun’un 101. maddesiyle 2942 sayılı Kanun’a eklenen geçici 9.madde hükmünün, 6552 sayılı Kanun’la değiştirilen veya eklenen 2942 sayılıKanun’un 22. maddesinin birinci, ikinci ve üçüncü fıkra hükümleri ile 23.maddesinin üçüncü fıkrası hükmünün, bu maddenin yürürlüğe girdiği tarihten öncegerçekleştirilen kamulaştırma işlemleri nedeniyle, kamulaştırılan taşınmazmalların eski malikleri veya mirasçıları tarafından bu taşınmaz malların gerialınması, bedel veya tazminat talebiyle açılan ve henüz kesinleşmeyen davalardada uygulanacağı belirtilmiş, bu maddenin uygulanması nedeniyle reddedilendavaların yargılama giderlerinin de davalı idare tarafından ödeneceği hükmebağlanmıştır.
Maddeyle, 2942 sayılı Kanun’un 22. ve 23. maddelerinde yapılanbazı değişikliklerin, maddenin yürürlüğe girdiği 11.9.2014 tarihinden önce gerçekleştirilenkamulaştırma işlemleri nedeniyle açılan ve henüz kesinleşmeyen davalarda dauygulanması temin edilmiştir.
Kanun’un 23. maddesi mal sahibinin geri alma hakkını düzenlemekteolup üçüncü fıkrası bir önceki başlıkta incelenmiştir. Maddenin birincifıkrasında, kamulaştırma bedelinin kesinleşmesi tarihinden itibaren beş yıliçinde, kamulaştırmayı yapan idarece veya 22. maddenin dördüncü fıkrasıuyarınca devir veya tahsis yapılan idarece; kamulaştırma ve devir amacına uygunhiç bir işlem veya tesisat yapılmaması veya kamu yararına yönelik bir ihtiyacatahsis edilmeyerek taşınmaz mal olduğu gibi bırakılması durumunda, mal sahibiveya mirasçılarına, kamulaştırma bedelini aldıkları günden itibaren işleyecekkanuni faiziyle birlikte ödeyerek, taşınmazı geri alabilme hakkı tanınmıştır.Maddenin ikinci fıkrasıyla, malikin geri alma hakkı, doğduğu tarihten itibarenbir yıl ile sınırlandırılmıştır. Sözü edilen üçüncü fıkraya göre isekamulaştırma bedelinin kesinleşmesinden itibaren beş yıl ve bu tarihtenitibaren de bir yıl olmak üzere toplam altı yıl geçtikten sonra eski maliklerveya mirasçılarının idareden herhangi bir sebeple hak, bedel veya tazminattalebinde bulunması ve dava açması mümkün değildir.
Kanun’un 22. maddesi ise vazgeçme, iade ve devir hakkınıdüzenlemektedir. Anılan maddenin önceki halinde, kamulaştırmanın ve bedelininkesinleşmesinden sonra taşınmaz malların kamulaştırma amacına veya kamuyararına yönelik herhangi bir ihtiyaca tahsisi lüzumu kalmaması halinde,keyfiyetin idarece mal sahibi veya mirasçılarına 7201 sayılı Tebligat Kanunuhükümlerine göre duyurulacağı belirtilmiş ve bu duyurma üzerine mal sahibi veyamirasçılarına, aldığı kamulaştırma bedelini üç ay içinde ödeyerek taşınmazmalını geri alabilme hakkı tanınmıştır. Kamulaştırmayı yapan idarecekamulaştırma amacına uygun tesisat, yapı veya donatı yapıldıktan ve en az 5 yılkullanıldıktan sonra bu ihtiyacın ortadan kalkması nedeniyle kamulaştırmaamacında kullanılamayan taşınmazların önceki mal sahibi veya mirasçılarına iadeedilmeyeceği belirtilmiş ve bu taşınmazların kamulaştırma amacı dışında idarecetasarruf edilmesi hâlinde, önceki mal sahibi veya mirasçıları tarafındanidareden herhangi bir hak, bedel veya tazminat talebinde bulunulamayacağı ifadeedilmiştir.
Kanun’un 100. maddesiyle, sözü edilen 22. maddede yapılandeğişiklikle, taşınmaz üzerinde kamu yararına uygun işlem veya tesisat yapılmasıhalinde iade koşullarını düzenleyen cümleler bütünüyle yürürlüktenkaldırılmıştır. Dolayısıyla kamu yararına yönelik olarak tahsisi yapılantaşınmazın beş yıl dolmadan önce tahsis amacının ortadan kalkması durumundamalike iade edilmesi imkânı ortadan kaldırılmıştır.
Öte yandan, Kanunla yapılan değişiklikten önce 7201 sayılıTebligat Kanunu hükümlerine göre yapılacak tebligat üzerine mal sahibi veyamirasçılarının, aldıkları kamulaştırma bedelini üç ay içinde ödeyerek taşınmazmalını geri alabilecekleri düzenlenmekte ve herhangi bir faiz ödenmesiöngörülmemektedir. Değişen birinci fıkrayla mal sahibi veya mirasçılarının,kamulaştırma bedelini aldıkları günden itibaren işleyecek kanuni faiziylebirlikte üç ay içinde ödemeleri hüküm altına alınmış, ancak bu kurala da biristisna getirilerek iade işleminin kamulaştırmanın ve bedelininkesinleşmesinden sonra bir yıl içinde gerçekleşmesi hâlinde kamulaştırmabedelinin faizinin alınmayacağı belirtilmiştir.
Ayrıca maddeye yeni eklenen ikinci fıkraya göre, bu maddehükümlerine göre taşınmaz malı geri almayı kabul etmeyen mal sahibi veyamirasçılarının 23. maddeye göre geri alma hakları da düşmekte, üçüncü fıkraylaise bu madde hükümlerinin, kamulaştırmanın kesinleşmesi tarihinden itibaren beşyıl geçmiş olması hâlinde uygulanmayacağı düzenlenerek idarenin vazgeçmesi detıpkı iade hakkında olduğu gibi beş yıl ile sınırlanmaktadır.
Dava konusu kuralla, 2942 sayılı Kanun’un;
- 23. maddesinin, kamulaştırma bedelinin kesinleşmesinden itibarenbeş yıl ve bu tarihten itibaren de bir yıl olmak üzere toplam altı yılgeçtikten sonra eski malikler veya mirasçılarının idareden herhangi bir sebeplehak, bedel veya tazminat talebinde bulunamayacaklarını ve dava açamayacaklarınıöngören üçüncü fıkrası hükmünün,
- 22. maddesinin, kamu yararına yönelik olarak tahsisi yapılantaşınmazın beş yıl dolmadan önce tahsis amacının ortadan kalkması durumundamalike iade edilmesi imkanını ortadan kaldıran ve mal sahibi veyamirasçılarının faiz ödemesini öngören birinci fıkrası hükmünün,
- 22. maddesinin, bu madde hükümlerine göre taşınmaz malı gerialmayı kabul etmeyen mal sahibi veya mirasçılarının 23. maddeye göre geri almahaklarının da düşeceğini belirten ikinci fıkrası hükmünün,
- 22. maddenin, bu madde hükümlerinin, kamulaştırmanınkesinleşmesi tarihinden itibaren beş yıl geçmiş olması hâlindeuygulanmayacağını düzenleyen üçüncü fıkrası hükmünün,
maddenin yürürlüğe girdiği 11.9.2014 tarihinden önce açılan vehenüz kesinleşmeyen davalarda da uygulanması temin edilmiştir. Ayrıca bumaddenin uygulanması nedeniyle reddedilen davaların yargılama giderlerinin dedavalı idare tarafından ödenmesi öngörülmüştür.
2- Anayasa’ya Aykırılık Sorunu
Dava dilekçesinde, dava konusu kuralla 2942 sayılı Kanun’un 22. ve23. maddelerinde yapılan değişikliklerin geçmişe yönelik olarak uygulanmasınaimkân tanındığı, bu durumun hukuki güvenlik ilkesini ve hak arama özgürlüğünüzedelediği belirtilerek kuralın Anayasa’nın 2. ve 36. maddelerine aykırı olduğuileri sürülmüştür.
Anayasa’nın 2. maddesinde düzenlenen hukuk devleti ilkesininönkoşullarından biri kişilerin hukuki güvenliğinin sağlanmasıdır. Hukukdevletinin sağlamakla yükümlü olduğu hukuk güvenliği ilkesi, hukuk normlarınınöngörülebilir olmasını, bireylerin tüm eylem ve işlemlerinde devlete güvenduyabilmesini, devletin de yasal düzenlemelerde bu güven duygusunu zedeleyiciyöntemlerden kaçınmasını gerekli kılan ortak değerdir. Kural olarak hukukgüvenliği kanunların geriye yürütülmemesini zorunlu kılar.“Kanunların geriyeyürümezliği”olarak adlandırılan bu ilke uyarınca, kanunlar kamu yararı ve kamu düzeninin gerektirdiği, kazanılmışhakların korunması, mali haklarda iyileştirme gibi kimi ayrıksı durumlardışında ilke olarak yürürlük tarihinden sonraki olay, işlem ve eylemlereuygulanmak üzere çıkarılır. Geçmiş, yeni çıkarılan bir kanunun etki alanıdışında kalır. Bu nedenle, sonradan yürürlüğe giren kanunların geçmişe ve kesinnitelik kazanmış hukuksal durumlara etkili olmaması hukukun genelilkelerindendir.
Hukuk güvenliği ilkesi, aynı zamanda eski kanun döneminde oluşmuşve tamamlanmış hukuki durumların korunmasını gerektirmektedir. Kanunlarıngeçmişe yürütülme yasağıyla, geçmiş dönemde yürürlükte bulunan kanunlara uygunolarak oluşmuş kazanılmış hakların korunması sağlanmaktadır. Bununla beraber,geçmişe yürüme yasağı mutlak bir kural değildir. Geçmişe yürüme yasağınınamacı, kişilerin hukuka olan güvenini korumak olduğuna göre, kişilereyükümlülük yüklemeyen aksine, kişiler lehine elverişli durumlar doğuran ve kişileremenfaat sağlayan düzenlemelerin geçmişe yürütülmesine herhangi bir engelbulunmamaktadır.
Bir önceki başlıkta incelendiği üzere, 2942 sayılı Kanun’un 23.maddesinin, kamulaştırma bedelinin kesinleşmesinden itibaren beş yıl ve butarihten itibaren de bir yıl olmak üzere toplam altı yıl geçtikten sonra eskimalikler veya mirasçılarının idareden herhangi bir sebeple hak, bedel veyatazminat talebinde bulunamayacaklarını ve dava açamayacaklarını öngören üçüncüfıkrası hükmü, mevcut hukuki durumu teyit etmekle sınırlı bir etkiye sahip oluphukuk dünyasına bir yenilik getirmemektedir. Dolayısıyla 23. maddenin üçüncüfıkrasının mevcut davalara da uygulanması, malikin durumunu eskiye nazaranağırlaştırmayacağından kuralın bu bölümünde hukuk devleti ilkesine aykırı biryön bulunmamaktadır.
Buna karşılık, kamu yararına yönelik olarak tahsisi yapılan taşınmazınbeş yıl dolmadan önce tahsis amacının sona ermesi durumunda da malike iadeedilebilmesi imkânının ortadan kaldırılmasının, kamulaştırmanın ve bedelininkesinleşmesinden sonra bir yıl içinde gerçekleşenler haricindeki iade işlemleriiçin mal sahibi veya mirasçılarının, kamulaştırma bedeline ek olarakkamulaştırma bedelini aldıkları günden itibaren işleyecek kanuni faizini deödemeleri mecburiyeti getirilmesinin, idarenin 7201 sayılı Kanun’a göre yapılantebligat üzerine taşınmaz malı geri almayı kabul etmeyen mal sahibi veyamirasçılarının 23. maddeye göre geri alma haklarının da düşeceğininöngörülmesinin, bu madde hükümlerinin, kamulaştırmanın kesinleşmesi tarihindenitibaren beş yıl geçmiş olması hâlinde uygulanmayacağının düzenlenmesinin, malsahibi veya mirasçılarının hukuki durumlarını ağırlaştıracağı açıktır. Malsahibi veya mirasçılarının daha önce yararlanabildiği birtakım imkânları sonaerdiren veya bunlara daha önce var olmayan bazı yükümlülükler yükleyendüzenlemelerin,yürürlüğe girme tarihinden önceki olay ve durumlara dauygulanacağının düzenlenmesi, kişilerin işlemin yapıldığı tarihte var olmayan,dolayısıyla öngörmeleri mümkün bulunmayan kurallara tabi kılınmaları sonucunudoğurmakta, böylece kişilerin mülkiyet hakkına ilişkin hukuki güvenlikleriniihlal etmektedir.
Hukuk güvenliği, kişilerin hangi somut eylem ve işleme hangisonuçların bağlandığını bilebilecekleri ve buna göre davranışlarınıayarlayabilecekleri bir hukuk düzeninin kurulmasını zorunlu kılarken davakonusu kural, işlemin yapıldığı tarihte işlemin tabi olduğu hukuki sonucu işlemtarihinden sonra değiştirerek kişilerin davranışlarını kurala göreayarlayabilme imkânını ortadan kaldırmakta ve mülkiyet haklarına yönelik hukukigüvenliklerini zedelemektedir.
Açıklanan nedenlerle, Kanun’un 101. maddesiyle 2942 sayılı Kanun’aeklenen geçici 9. maddenin birinci cümlesinde yer alan “…22 nci maddesininbirinci, ikinci ve üçüncü fıkra hükümleri ile…”ibaresi, Anayasa’nın 2.maddesine aykırıdır. İptali gerekir.
Serdar ÖZGÜLDÜR ile Serruh KALELİ bu görüşe değişik gerekçeylekatılmışlardır.
Kanun’un 101. maddesiyle 2942 sayılı Kanun’a eklenen geçici 9.maddenin birinci cümlesinin kalan bölümü ise Anayasa’nın 2. maddesine aykırıdeğildir. İptal isteminin reddi gerekir.
Alparslan ALTAN, Serdar ÖZGÜLDÜR, Serruh KALELİ, Osman AlifeyyazPAKSÜT, Recep KÖMÜRCÜ, Celal Mümtaz AKINCI ile Erdal TERCAN, Kanun’un 101.maddesiyle 2942 sayılı Kanun’a eklenen geçici 9. maddenin birinci cümlesininkalan bölümü yönünden bu görüşe katılmamışlardır.
Kuralın, Anayasa’nın 36. maddesi ile ilgisi görülmemiştir.
O- Kanun’un 112. Maddesiyle 4342 Sayılı Kanun’un 14. MaddesininBirinci Fıkrasına Eklenen (ı) Bendininİncelenmesi
Dava dilekçesinde, Kanun ile 5393 sayılı Belediye Kanunu’nunilgili hükümleri birlikte dikkate alındığında dava konusu kuralla endüstri veşehirleşme amacına yönelik olarak meraların vasfının değiştirilmesine imkânsağlandığı, konut alanları, sanayi alanları, ticaret alanları, teknolojiparkları, kamu hizmeti alanları, rekreasyon alanları ve her türlü sosyal donatıalanları yapmak için meraların, yerleşme ve yapılaşmaya açılarakdaraltılmasının Anayasa’nın 45. ve 56. maddelerine aykırı olduğu ilerisürülmüştür.
4342 sayılı Kanun’un “Tahsis Amacının Değiştirilmesi”başlıklı 14. maddesinin birinci fıkrasının birinci cümlesinde, tahsis amacıdeğiştirilmedikçe mera, yaylak ve kışlaktan bu Kanun’da gösterilenden başkaşekilde yararlanılamayacağı kurala bağlandıktan sonra, ikinci cümlesindebentler hâlinde bu kuralın istisnalarına yer verilmiştir. Kanun’un 112.maddesiyle eklenen (ı) bendiyle, “Bakanlar Kurulunca kentsel dönüşüm vegelişim proje alanı olarak ilan edilen” yerler de istisnalar arasınaeklenmiştir. Buna göre, 5373 sayılı Belediye Kanunu’nun 73. maddesi uyarıncailgili belediyenin talebi ve Çevre ve Şehircilik Bakanlığının teklifi üzerineBakanlar Kurulunca kentsel dönüşüm ve gelişim proje alanı olarak ilan edilenyerlerdeki meraların, ilgili müdürlüğün talebi, mera komisyonu vedefterdarlığın uygun görüşü alınmak suretiyle valilikçe tahsis amacınındeğiştirilerek mera vasfının ortadan kaldırılması ve Hazine adına tesciliolanaklı hâle gelmiştir.
Anayasa’nın“Tarım, hayvancılık ve bu üretim dallarındaçalışanların korunması”başlıklı 45. maddesinde,”Devlet tarım arazileri ileçayır ve meraların amaç dışı kullanılmasını ve tahribini önlemek…için gerekentedbirleri alır.”hükmüne yer verilmiş;maddenin gerekçesinde ise “Madde,Devlete tarım arazilerinin ve çayırlarla meraların amaç dışı kullanılmasınıönleme görevini yüklemektedir. Bu ifadeyle amaçlanan tarım arazilerininendüstri ve şehirleşme sebebiyle yok edilmesinin önlenmesidir. Devlet, buamaçla yasal düzenleme yapmalıdır.” denilmiştir. Dolayısıyla çayır vemeraların amaç dışı kullanılmasının ve tahribinin önlenmesinin Devlete birgörev olarak yüklendiği açıktır.
Hayvancılığın önemli geçim kaynaklarından birini oluşturduğuülkemizde mera, yaylak ve kışlakların korunması, tarımla uğraşan halkın vedolayısıyla ülkenin refahı ve gelirinin artması bakımından büyük önemtaşımaktadır. Anayasa koyucu, mera, yaylak ve kışlakların sınırlılığınıgözeterek bunların korunmasına ve amacı dışında kullanımının engellemesineyönelik tedbirler alınmasını bir ödev olarak Devlete yüklemiş ise de bununmutlak bir yasaklamayı ifade ettiği ve mera, yaylak ve kışlakların amaç dışıkullanımına hiçbir koşulda izin verilemeyeceği söylenemez. Sosyal veya ekonomikbazı ihtiyaçlar, mera, yaylak ve kışlakların başka amaçlarla kullanımınızorunlu hâle getirebilmektedir. Bu gibi durumlarda, bir bölgenin mera, yaylakve kışlak olarak kullanımına devam edilmesi, birtakım ekonomik ve sosyalihtiyaçların karşılanamamasına ve neticede daha büyük kamusal yararlarınzedelenmesine yol açabilmektedir. Bu nedenle, bir alanın mera, yaylak veyakışlak vasfının ortadan kaldırılmasının, söz konusu alanın mera, yaylak veyakışlak olarak kullanımına devam edilmesinden daha fazla kamusal yarar doğurduğuhâllerde, ilgili bölgenin başka amaçlarla kullanılmasına imkân sağlanmasınaanayasal bir engel bulunmamaktadır.
Anayasa’nın 56. maddesinde ise herkesin, “sağlıklı ve dengelibir çevrede yaşama hakkı”na sahip olduğu belirtilmiş; çevreyi geliştirmek,çevre sağlığını korumak ve çevre kirlenmesini önlemek Devletin ve vatandaşlarınödevleri arasında sayılmıştır. Kanun koyucunun Anayasa’nın 56. maddesindedüzenlenen “sağlıklı ve dengeli bir çevrede yaşama hakkı”nın Devleteyüklediği ödevin yerine getirilmesi amacıyla meralara müdahalede bulunulmasımümkündür. Ancak bu durumda çatışan iki ödev arasında makul bir denge kurulmalıve ancak kamu yararı bakımından zorunluluk taşıması durumunda meraların amaçdışı kullanımına izin verilmelidir.
5373 sayılı Kanun’un 73. maddesiyle belediyelere tanınan, konutalanları, sanayi alanları, ticaret alanları, teknoloji parkları, kamu hizmetialanları, rekreasyon alanları ve her türlü sosyal donatı alanları oluşturmak,eskiyen kent kısımlarını yeniden inşa ve restore etmek, kentin tarihi vekültürel dokusunu korumak veya deprem riskine karşı tedbirler almak amacıylakentsel dönüşüm ve gelişim projeleri uygulayabilme yetkisinin, Anayasa’nın 56.maddesinde düzenlenen sağlıklı ve dengeli bir çevrede yaşama hakkının Devleteyüklediği yerine getirme ediminin bir gereği olduğu açıktır. Kuralla, kentseldönüşüm ve gelişim projelerinin uygulanabilmesi için ihtiyaç duyulan arazilerintemin edilmesi hedeflenmiştir.
Dava konusu kural ile 5373 sayılı Kanun’un 73. maddesinin birincifıkrası birlikte dikkate alındığında, Bakanlar Kurulunun kentsel dönüşüm vegelişim alanı ilan edebilmesinin, konut alanları, sanayi alanları, ticaretalanları, teknoloji parkları, kamu hizmeti alanları, rekreasyon alanları ve hertürlü sosyal donatı alanları oluşturmak, eskiyen kent kısımlarını yeniden inşave restore etmek, kentin tarihi ve kültürel dokusunu korumak veya depremriskine karşı tedbirler almak amaçlarıyla sınırlı olduğu anlaşılmaktadır. Öteyandan Kanun’un gerekçesinde de ifade edildiği üzere, “alternatif alanınınbulunmaması kaydıyla mera, yaylak ve kışlakların kentsel dönüşümve gelişimprojesi kapsamına alınabilmesi ve tahsis amacının değiştirilmesi”mümkündür. Ayrıca,4342 sayılı Kanun kapsamındaki taşınmazlara ilişkinAnayasa’nın 45. maddesinde sağlanan özel koruma gözetildiğinde, Bakanlığıntakdir yetkisini kullanırken öncelikle kamuya ait diğer taşınmazlarla ihtiyacınkarşılanıp karşılanmayacağını değerlendirmesi gerekmektedir.
Diğer taraftan, Bakanlar Kurulu, tüm bu hususları dikkate alarak4342 sayılı Kanun kapsamındaki taşınmazlara ihtiyaç bulunduğu sonucuna varsabile bu, anılan taşınmazların 5373 sayılı Kanun’un 73. maddesi kapsamındakullanılabilmesi için yeterli olmayacak, 4342 sayılı Kanun’da öngörülen usuluygulanarak, orada belirtilen yetkili makamlar tarafından da aynı değerlendirmeyapılıp taşınmazların tahsis amaçlarının değiştirilmesine karar verilmesigerekecektir. Kaldı ki bu süreç içerisinde yapılan idari işlemlere karşı yargıyolu açık olup belirtilen hususlar ilgili yargı mercileri tarafından dadeğerlendirilebilecektir.
Sonuç olarak,Anayasa’nın 45. maddesinin koruması altında bulunanmera, yaylak ve kışlakların amaç dışı kullanımına imkân tanınmış ise de bunun,Anayasa’nın 56. maddesiyle Devlete yüklenen, bireylerin sağlıklı bir çevredeyaşamalarını temin etme ödevinin ifası amacına dayandığı ve çatışan iki ödevarasında makul bir dengenin de gözetildiği anlaşıldığından kuralda Anayasa’yaaykırı bir yön bulunmamaktadır.
Açıklanan nedenlerle, dava konusu kural Anayasa’nın 45. ve 56.maddelerine aykırı değildir. İptal isteminin reddi gerekir.
Alparslan ALTAN, Burhan ÜSTÜN, Serdar ÖZGÜLDÜR, Serruh KALELİ,Osman Alifeyyaz PAKSÜT, Celal Mümtaz AKINCI, Erdal TERCAN ile Muammer TOPAL bugörüşe katılmamışlardır.
Ö- Kanun’un 117. Maddesiyle 5258 Sayılı Kanun’un 5. Maddesininİkinci Fıkrasına Eklenen İkinci Cümleninİncelenmesi
Dava dilekçesinde, dava konusu kuralla, aile hekimleri ve ailesağlığı personelinin normal haftalık ve günlük çalışma sürelerinin üzerinde üstsınırı olmaksızın uzun sürelerle çalıştırılmasına olanak sağlanmasının dinlenmehakkını ihlal ettiği, yeterli dinlenme hakkı güvence altına alınmaksızın uzunsüreli çalışmaya zorlanan sağlık personeli ile onlardan sağlık hizmetialanların yaşam hakları ile maddi ve manevi varlığını koruma ve geliştirmehaklarının zedelendiği, bir kamu hizmeti olan aile sağlığı hizmetlerini icraeden aile hekimleri ile aile sağlığı personelinin fazla çalışmasına ilişkinuygulamaları belirleme yetkisinin idareye bırakılmasının yasama yetkisinindevri anlamına geldiği, aile hekimlerinin mesleki yetkinlik ve görev alanlarıdışında görevlendirilmelerinin çalışma haklarının etkin bir biçimdekullanmalarını engellediği, ayrıca normal mesai saatleri dışında acil sağlıkhizmetleri ya da normal mesai saatleri içinde kendi aile hekimleri tarafındanverilmesi gereken sağlık hizmetini görevlendirilecek aile hekiminden almayayönlendirilecek hastaların gereksinim duydukları sağlık hizmetini o alandakimesleki standartlara uygun olarak alma haklarının da ihlal edildiğibelirtilerek kuralın, Anayasa’nın 2., 7., 17., 49., 50., 56., 90. ve 128.maddelerine aykırı olduğu ileri sürülmüştür.
Kanun’un 117. maddesiyle 5258 sayılı Kanun’un 5. maddesinin ikincifıkrasına eklenen ikinci cümlede,Türkiye Halk Sağlığı Kurumunca belirlenen ailesağlığı merkezlerinde çalışma saatleri dışında, aile hekimleri ve aile sağlığıelemanları ile gerektiğinde Sağlık Bakanlığı ve bağlı kuruluşları personelinenöbet görevi verilebileceği belirtilmiştir.
5258 sayılı Kanun’un 5. maddesinin ikinci fıkrasının birincicümlesinde, aile hekimliğinin, acil hâller hariç, haftada kırk saatten azolmamak kaydı ile Sağlık Bakanlığınca belirlenen kıstaslar çerçevesinde ilgiliaile hekiminin talebi ve o yerin sağlık idaresince onaylanan çalışma saatleriiçinde yerine getirileceği hükme bağlanmıştır. AnılanKanun’un 3. maddesininbeşinci fıkrasının ikinci cümlesiyle ise aile hekimlerine ve aile sağlığıelemanlarına 657 sayılı Devlet Memurları Kanunu’nun ek 33. maddesindebelirtilen yerlerde haftalık çalışma süresi ve mesai saatleri dışında (olağançalışma sürelerine ek olarak) ayda asgari sekiz saat; ihtiyaç hâlinde ise busürenin üzerinde nöbet görevi verileceği öngörülmektedir.
657 sayılı Kanun’un ek 33. maddesi kapsamında kalan kurum vekuruluşlar,yataklı tedavi kurumları, seyyar hastaneler, ağız ve diş sağlığımerkezleri ve 112 acil sağlık hizmetleri biçiminde sayılmış iken, 6552 sayılıKanun’un 69. maddesiyle, bu kurumlara aile sağlığı merkezleri ve toplum sağlığımerkezleri de dâhil edilmiş, dava konusu kuralla da 657 sayılı Kanun’un ek 33.maddesinde yapılan değişikliğe paralel olarak,aile hekimleri ile aile sağlığıelemanlarının nöbet görevini ifa edeceği yerler arasına aile sağlığı merkezleride eklenmiştir.
Kanun’un gerekçesinden,aile hekimleri ve aile sağlığı elemanlarıile gerektiğinde Sağlık Bakanlığı ve bağlı kuruluşları personelinin ailesağlığı merkezlerinde de nöbet tutmalarını öngören dava konusu kuralla,çalışmasaatleri dışında acil başvuran hastalara hizmet verilmesinin amaçlandığıanlaşılmaktadır.
Anayasa’nın 2. maddesinde belirtilen sosyal hukuk devleti ilkesinisağlık hizmetleri alanında somutlaştıran ve Anayasa’nın “Sosyal ve EkonomikHaklar ve Ödevler” bölümünde yer alan 56. maddesinde, herkesin, sağlıklı vedengeli bir çevrede yaşama hakkına sahip olduğu, Devletin herkesin hayatını,beden ve ruh sağlığı içinde sürdürmesini sağlayacağı, insan ve madde gücündetasarruf ve verimi artırarak, işbirliğini gerçekleştirmek amacıyla sağlıkkuruluşlarını tek elden planlayıp hizmet vermesini düzenleyeceği ve Devletin bugörevini kamu ve özel kesimlerdeki sağlık ve sosyal kurumlarından yararlanarak,onları denetleyerek yerine getireceği belirtilmiştir. Kişilerin hayatlarınımutlu, huzurlu, beden ve ruh sağlığına sahip olarak sürdürebilmeleri, ihtiyaçduydukları anda sağlık hizmetlerine ulaşıp ihtiyaç duydukları oranda buhizmetlerden yararlanabilmeleri ile sağlanabilecektir.
Devlet, Anayasa’nın 17. maddesinde kişilere tanınmış olan yaşamhakkını güvence altına almakla yükümlüdür. Aynı maddede “Herkes, yaşama,maddî ve manevî varlığını koruma ve geliştirme hakkına sahiptir.”denilmektedir. Kişinin yaşam hakkı ile maddi ve manevi varlığını koruma hakkı,birbirleriyle sıkı bağlantıları olan, devredilmez ve vazgeçilmezhaklarındandır. Tüm bu haklara karşı olan her türlü engelin ortadankaldırılması da Devlete ödev olarak verilmiştir. Belirtilen kurallar bir bütünolarak değerlendirildiğinde insanın sağlıklı yaşam hakkının olmasının, sağlıkhizmetlerinden yeterince yararlanmasına bağlı olduğu görülmektedir.
Aile hekimleri ile aile sağlığı elemanlarına normal çalışmasaatleri dışında nöbet görevi verilmesi, Anayasa Mahkemesinin 3.10.2013 tarihlive E.2012/103, K.2013/105 sayılı kararında incelenmiş ve Anayasa’ya aykırıgörülmemiştir. Anılan karara konu 5258 sayılı Kanun’un 3. maddesinin beşincifıkrasına, 6354 sayılı Kanun’un 12. maddesiyle eklenen cümleyle, ailehekimlerine ve aile sağlığı elemanlarına ihtiyaç ve zaruret hâlinde, haftalıkçalışma süresi ve mesai saatleri dışında 657 sayılı Kanun’un ek 33. maddesindebelirtilen yataklı tedavi kurumları, seyyar hastaneler, ağız ve diş sağlığımerkezleri ve 112 acil sağlık hizmetlerinde aynı madde uyarınca ödenecek ücretkarşılığında nöbet görevi verilmesi öngörülmektedir. Anayasa Mahkemesi şu gerekçeylekuralı Anayasa’ya uygun bulmuştur:
“Anayasa, sosyal hukuk devleti olmanın gereği olarak Devletesağlık hizmetlerinin sunumunda pozitif yükümlülük vermiş, Devleti bu haklardanyararlanmayı artıracak önlemleri almakla mükellef kılmıştır. Bu nedenleAnayasa’nın 56. maddesinde öngörülen sağlık hakkından yararlanma konusunda engeniş ölçekli uygulamaların gerçekleştirilmesi gerekir. Sağlık hizmetisunumunun diğer hizmetlerden farklı olduğu açıktır. İnsanın en temel hakkı olansağlıklı yaşam hakkı ile bu yaşamın sürdürülmesindeki yeri tartışmasız olanhekimin ve ona yardımcı olan sağlık personelinin statüsünün de bu çerçevededeğerlendirilerek diğer kamu görevlileri ile belirtilen yönden farklılıklarınıngözetilmesi gerekir. Bu farklılıkların bir sonucu da hizmetin sunumuyöntemlerindedir. Nitekim sağlık hizmetleri doğrudan yaşam hakkı ile ilgiliolması nedeniyle diğer kamu hizmetlerinden farklıdır. Sağlık hizmetinin temelhedefi olan insan sağlığı ve yaşamı, mahiyeti itibarıyla ertelenemez ve ikame edilemezbir özelliğe sahiptir. Bu durum Devletin sağlık alanında farklı uygulamalaryapma zorunluluğunu doğurmaktadır.
Devletin gerçekleştirebileceği tedbirlerin başında sağlıksektöründe kullanılan kaynakların ekonomik ve dengeli dağılımı gelmektedir. Ne yazıkki ülkemizde doktor ve yetişmiş sağlık elemanı sayısı sınırlıdır. Sınırlısayıda personel sağlık hizmetinin sunumunda o kadar dengeli dağıtılmalıdır kiher bireyin faydalanabileceği azami düzeyde hizmetlerden yararlanabilmelidir.Aksi durumda dağılım adaletsiz olacak, personelin bir bölümü çok çalışırkendiğer daha az çalışacak aynı zamanda vatandaşların bir bölümü hizmetlerdenyeterli oranda faydalanamayacaktır. Hekim ve yetişmiş personel sayısının azlığıkanun koyucuyu nöbet uygulaması gibi çeşitli tedbirler almaya zorlamaktadır.Sağlık hizmetlerinin dengeli bir şekilde dağıtımı için nöbet uygulamasıgetirilmiştir. Kuralın gerekçesinde de sağlık hizmetinin aksamadanyürütülebilmesi ve yetersiz olan hekim kaynağının en verimli bir şekildekullanılabilmesi için nöbet uygulamasının getirildiği açıkça belirtilmektedir.
Dava konusu kuralın belirtilen açığı kapatmak üzere düzenlenmesinedeniyle kamu yararını amaçladığından kuşku yoktur. Bu amaçla çeşitliölçütlerle sınırlanan nöbet uygulaması getirilmiştir. Devletin pozitifyükümlülüğü gereği almak zorunda olduğu tedbirlerden biridir. Aksi durumdaözellikle acil tıp hizmetleri sunulamayacak dolayısıyla yükümlülükler yerinegetirilememiş olacaktır. Sağlık sektörünün ivedi ve telafisi olanaksızhizmetleri karşıladığından aksaması ile yaşam hakkı, maddi ve manevi varlığıgeliştirme hakkı ihlal edilmiş olacaktır. Kişilerin maddi ve manevivarlıklarını geliştirebilmelerinin, sağlıklı ve huzurlu yaşam sürebilmelerininbaşlıca şartı, ihtiyaç duydukları anda sağlık hizmetlerine ulaşıp buhizmetlerden yeterli ölçüde yararlanabilmeleridir. Devlet için bir görev,kişiler için bir hak olan bu amacın gerçekleştirilmesi için gerekli tedbirlerinalınmasının ya da bu haktan yararlanmayı kolaylaştırıcı düzenlemeler yapılmasınınAnayasa’nın 2., 17. ve 56. maddelerini ihlal etmeyeceği açıktır.
Öte yandan Anayasa’nın “Çalışma şartları ve dinlenme hakkı”başlıklı 50. maddesinin birinci ve üçüncü fıkralarında, kimsenin, yaşına,cinsiyetine ve gücüne uymayan işlerde çalıştırılamayacağı ve dinlenmeninçalışanların hakkı olduğu belirtilmiştir. Devletin, bazı zorunlu hâllerdesağlık hizmetlerinin aksamadan yürütülmesi için kamu çalışanlarının başka birkurumda geçici olarak görevlendirilmesi, nöbet tutturulması bunun için ayrıcaücret ödediği düşünüldüğünde zorla çalıştırma olarak değerlendirilemez. Kural,çalışma ve dinlenme hakkına engel olmadığından Anayasa’nın 50. maddesini deihlal etmemektedir.”
5258 sayılıKanun’un 3. maddesinin beşinci fıkrasınınAnayasaMahkemesince Anayasa’ya aykırı bulunmayanikinci cümlesi, 6514 sayılı Kanun’un52. maddesiyle değiştirilmiş ve yürürlükte bulunan hâlini almıştır.Değişiklikle,aile hekimleri ve aile sağlığı elemanlarına nöbet göreviverilebilmesi için gerekli olan, ihtiyaç ve zaruret hâsıl olması şartıkaldırılmış, ayrıca ayda sekiz saat nöbet görevi zorunlu hâle getirilmiş veihtiyaç hâlinde de nöbet görevinin bu sürenin üzerine çıkabileceğiöngörülmüştür.Aile hekimleri ve aile sağlığı elemanlarının, aile sağlığımerkezlerinde de nöbet ücreti mukabilinde, mesai saatleri dışında,haftalıkolağan çalışma süreleri olan kırksekiz saate ek olarak ayda asgari sekiz saat,ihtiyaç hâlinde ise bu sürenin de üzerinde nöbet tutmalarını öngören budüzenleme de, Anayasa Mahkemesinin7.11.2014 tarihli ve E.2014/61, K.2014/166sayılı kararıyla Anayasa’ya uygun bulunarak, anılan cümleye yönelik iptalistemi reddedilmiştir.
Dava konusu kuralda, aile hekimleri ile aile sağlığı elemanlarınınnöbet görevlerine ilişkin5258 sayılıKanun’un 3. maddesinin beşinci fıkrasınınikinci cümlesiyle oluşturulan hukuksal düzende bir değişiklik yapılmamış,sadece bunların nöbet görevini ifa edecekleri yerler genişletilmiş veyataklıtedavi kurumları, seyyar hastaneler, ağız ve diş sağlığı merkezleri ve 112 acilsağlık hizmetlerine ek olarak aile sağlığı merkezlerinde de nöbet görevini ifaedebilmeleri mümkün hâle getirilmiştir. Aile hekimleri ile aile sağlığıelemanlarının yataklı tedavi kurumları, seyyar hastaneler, ağız ve diş sağlığımerkezleri ve 112 acil sağlık hizmetlerinde nöbet tutmaları Anayasa’ya aykırıolmadığından, bu kişilerin aile sağlığı merkezlerinde nöbet tutmaları da aynıgerekçelerle Anayasa’nın 2., 17. ve 56. maddelerine aykırı değildir.
Anayasa’nın 128. maddesinin ikinci fıkrasında, memurların ve diğerkamu görevlilerinin nitelikleri, atanmaları, görev ve yetkileri, hakları veyükümlülükleri, aylık ve ödenekleri ve diğer özlük işlerinin kanunladüzenleneceği belirtilmiştir. Anayasa Mahkemesinin birçok kararında, Anayasa’nın128. maddesinin ikinci fıkrasının kapsamına giren kişilerin statülerine veözlük haklarına ilişkin düzenlemelerin kanunla yapılması gerektiği ifadeedilmiştir.
Anayasa Mahkemesinin 21.2.2008 tarihli ve E.2005/10, K.2008/63sayılı kararında da belirtildiği üzere, aile hekimliği hizmetleri, Devletingenel idare esaslarına göre yürütmekle yükümlü olduğu kamu hizmetiningerektirdiği asli ve sürekli görevlerden olup idari hizmet sözleşmesi ile ailehekimliği uygulamalarını yürütmek üzere çalıştırılanlar da Anayasa’nın 128.maddesinde ifade edilen“kamu görevlisi”kapsamındadırlar. Dolayısıylabunların fazla çalışma sürelerine ilişkin düzenlemelerin genel çerçevelerininkanunla belirlenmesi gerekmektedir.
Dava konusu kuralda, yürütme organına bırakılan tek yetki ailehekimleri ile aile sağlığı elemanlarının nöbet görevini hangi aile sağlığımerkezlerinde ifa edeceklerinin belirlenmesidir. Kural uyarıncaaile hekimleriile aile sağlığı elemanlarının nöbet görevini hangi aile sağlığı merkezlerindeifa edecekleri, Türkiye Halk Sağlığı Kurumunca belirlenecektir.Bunlarınnöbetgörevini hangi aile sağlığı merkezlerinde ifa edeceklerinin, güncel ihtiyaçlarve iş yoğunluğu gibi hususlar dikkate alınarak idarece belirlenmesi yasamayetkisinin devri olarak görülemez.
Aile hekimlerinin ne kadar süreyle görev yapacakları hususu davakonusu kuralda değil,5258 sayılıKanun’un 3. maddesinin beşinci fıkrasınınikinci cümlesinde düzenlendiğinden anılan husus, ancak o kuralın iptalininistendiği bir davada tartışma konusu yapılabilir. Nitekim Anayasa Mahkemesi,3.10.2013tarihli ve E.2012/103, K.2013/105 sayılı kararında,anılan kuralı bu yönüyle deincelemiş ve herhangi bir Anayasa’ya aykırılık tespit etmemiştir.
Öte yandan aile hekimlerininaile sağlığı merkezlerindeifaedecekleri görevin kendi özel uzmanlık alanları olan aile hekimliği mesleğiolduğu açıktır. Dolayısıyla dava konusu kuralla, aile hekimlerinin, meslekiyetkinlik alanları dışındaki bir işte çalışmaya zorlandıkları söylenemez.
Açıklanan nedenlerle, dava konusu kural Anayasa’nın 2., 7., 17.,49., 56. ve 128. maddelerine aykırı değildir. İptal isteminin reddi gerekir.
Serdar ÖZGÜLDÜR ile Serruh KALELİ bu görüşe katılmamışlardır.
Kuralın Anayasa’nın 50. ve 90. maddeleriyle ilgisi görülmemiştir.
P- Kanun’un 119. Maddesiyle 5345 Kanun’un 29. Maddesine EklenenFıkranınİncelenmesi
Dava dilekçesinde, dava konusu kuralla Gelir İdaresi Başkanlığıbünyesinde çalışan grup başkanı, daire başkanı veya taşra teşkilatındaki vergidairesi başkanı kadrolarında görev yapanların daha düşük statüde bir görev olanDevlet gelir uzmanı kadrosuna atanabilmesine imkân tanındığı, bu durumun anılannitelikte görev yapan kişilerin görev güvencelerinin sağlanamaması, kazanılmışhaklarının ihlal edilmesi ve meşru beklentilerinin karşılanamamasına nedenolduğu, bunun ise hukuki güvenlik ilkesine aykırı düştüğü, düzenlemeninamacının kamu yararı olmayıp siyasi iradenin ideolojisine ters düşenlerin dahaalt statüdeki görevlere atanması olduğu, ayrıca kuralla anılan görevlerde görevyapanların tümünün değil bir kısmının atanacağının belirtilmesinin eşitlikilkesiyle bağdaşmadığı ve idari işlemle yapılacak işlemin kanunla yapılarakkişilerin bu işlemlere karşı yargı mercilerine başvurmalarının önlendiğibelirtilerek kuralın, Anayasa’nın 2., 10, 36. ve 70. maddelerine aykırı olduğuileri sürülmüştür.
5345 sayılı Kanun’un 29. maddesinin ikinci fıkrasında, Devletgelir uzmanları, vergi istihbarat uzmanları ve gelir uzmanlarının atanma usulve esasları düzenlenmiştir. Buna göre, en az dört yıllık lisans eğitimi verenhukuk, siyasal bilgiler, iktisat, işletme, iktisadi ve idari bilimlerfakülteleri ve mühendislik fakültelerinin lisans bölümleri ile matematik veistatistik lisans bölümlerinden mezun olanlar Devlet gelir uzmanıolabilmektedirler. Devlet gelir uzmanlığı kadrosuna atabilmek için önceliklekanunda sayılan bölümlerden mezun olan kişiler arasından yapılacak özel yarışmasınavını kazanarak Devlet gelir uzman yardımcılığı kadrosuna atanmakgerekmektedir. En az üç yıl çalışan ve olumlu sicil alan Devlet gelir uzmanyardımcıları, yeterlik sınavına tabi tutulmakta ve yapılacak yeterlik sınavındabaşarılı olanlar Devlet gelir uzmanlığı kadrosuna atanmaktadırlar.
Kanun’un 119. maddesiyle, 5345 sayılı Kanun’un 29. maddesineeklenen dava konusu fıkrayla, bu kurala bir istisna getirilmiş ve Devlet geliruzmanlığı kadrosuna atanabilmek için yeni bir kaynak oluşturulmuştur. Bunagöre, Gelir İdaresi Başkanlığınınmerkez teşkilatında grup başkanı, dairebaşkanı veya taşra teşkilatında vergi dairesi başkanı kadrolarında toplam en azüç yıl görev yapmış olanların, atama tarihi itibarıyla fiilen bu kadrolardanbirinde bulunmak şartıyla (5345 sayılı Kanun’un 29. maddesinin ikincifıkrasında belirtilen mezuniyet, yarışma sınavı, uzman yardımcılığında en az üçyıl görev yapma ve yeterlilik sınavı koşullarını yerine getirmese de) Devletgelir uzmanı olarak atanabilmeleri mümkün hâle getirilmiştir.
Anayasa’nın 2. maddesinde yer alan hukuk devleti ilkesinin temelgereklerinden biri kazanılmış haklara saygı gösterilmesidir. Kazanılmış haklarasaygı, hukuk güvenliği ilkesinin bir sonucudur. Kazanılmış hak, kişininbulunduğu statüden doğan, tahakkuk etmiş ve kendisi yönünden kesinleşmiş vekişisel alacak niteliğine dönüşmüş haktır.
Hukuk güvenliği ilkesi aynı zamanda hukuk normlarınınöngörülebilir olmasını, bireylerin tüm eylem ve işlemlerinde devlete güvenduyabilmesini, devletin de yasal düzenlemelerinde bu güven duygusunu zedeleyiciyöntemlerden kaçınmasını gerekli kılar. Kanunlara güvenerek hayatınıyönlendiren, hukuki iş ve işlemlere girişen bireyin, bu kanunlarınuygulanmasına devam edileceği yolunda oluşan beklentisinin mümkün olduğuncakorunması hukuki güvenlik ilkesinin gereğidir.
Dava konusu kuralla, Gelir İdaresi Başkanlığınınmerkezteşkilatında grup başkanı, daire başkanı veya taşra teşkilatında vergi dairesibaşkanı kadrolarında toplam en az üç yıl görev yapmış olanların, atama tarihiitibarıyla fiilen bu kadrolardan birinde bulunmak şartıyla Devlet gelir uzmanıkadrosuna atanabilecekleri düzenlenmektedir. Grup başkanı, daire başkanı vevergi dairesi başkanı kadrolarının Devlet gelir uzmanlığı, vergi istihbaratuzmanlığı, gelir uzmanlığı ve vergi müfettişliği gibi “kariyer mesleklerden”gelenlerile “idari görevlerden”yükselerek gelenler olmak üzere iki ayrı kaynağıbulunmaktadır. Kariyer meslek kaynağından gelen kişilerin kendi kadrolarınaeşit veya daha düşük statüdeki Devlet gelir uzmanlığı kadrosuna atanabilmeleriiçin kuralda belirtilen koşullara tabi tutulmaları düşünülemez. Dolayısıyladava konusu kural, anılan koşullar aranmaksızın zaten Devlet gelir uzmanlığınaatanma imkânına sahip kariyer meslek kaynağından gelenleri değil sadece öncekigörevi ve kadrosu itibariyle Devlet gelir uzmanlığına atanma imkânına sahipbulunmayan kişileri kapsamaktadır.
Grup başkanlığı, daire başkanlığı ve vergi dairesi başkanlığıkadroları idarecilik kadroları olup idarenin bu kadrolara bir kere atadığıkişileri meslek hayatları boyunca bu kadrolarda çalıştırma zorunluluğununbulunmayacağı açıktır. Dolayısıyla bu kadrolara atanan kişiler yönündenbulunduğu statülerden doğan, tahakkuk etmiş ve kendileri yönünden kesinleşmişve kişisel alacak niteliğine dönüşmüş haklardan yahut bu durumunun devamedeceği yönündeki haklı beklentiden söz edilemez. Bu nedenle, kamu yararı ve hizmetingerekleri dikkate alarak bu kişilerin idarecilik görevlerine son verilmesi vekariyer meslek kadrolarından gelenlerin kendi kadrolarına, kariyer mesleklerdengelmeyenlerin ise bazı koşulları taşımak kaydıyla geldiği kadrodan daha üst birgörev olan Devlet gelir uzmanı kadrolarına atanmaları mümkün olup bunudüzenleyen kuralın kazanılmış hakları veya genel olarak hukuk güvenliğiilkesini ihlal eden bir yönü bulunmamaktadır.
Öte yandan Anayasa’nın 2. maddesindeki”hukuk devleti”ilkesigereğince, yasama işlemlerinin kişisel yararları değil kamu yararınıgerçekleştirmek amacıyla yapılması zorunludur. Bir kuralın Anayasa’ya aykırılıksorunu çözümlenirken”kamu yararı” konusunda Anayasa Mahkemesininyapacağı inceleme yalnızca kanunun kamu yararı amacıyla yapılıp yapılmadığı ilesınırlıdır. Kanun ile kamu yararının ne kadar gerçekleşip gerçekleşmeyeceğinidenetlemenin, anayasa yargısıyla bağdaşmayacağı ve bunun kanun koyucununtakdirinde olduğu açıktır.
Kanun koyucu, kamu yararı ve hizmetin gereklerini dikkate alarakkamu görevlilerinin statüsünde, bunların unvanlarında, görev ve yetkilerindedeğişiklik yapabileceği gibi bu statülere atanma koşullarını da yenidendüzenleyebilir. Dava konusu kuralın objektif metni dikkate alındığında,düzenlemeyle kariyer meslek kaynağından gelmeyen ve Devlet gelir uzmanlığınaatanma imkânına sahip olmayanlardan hizmetine ihtiyaç duyulanların kuraldabelirtilen üst düzey görevleri belli bir süre ifa etmeleri şartıyla kariyermeslek olan Devlet gelir uzmanlığına atanabilmelerinin sağlanmak istendiği vedüzenlemenin bu amaçla çıkarıldığı anlaşılmaktadır. Bu amacın kamu yararınayönelik olmadığı söylenemez. Dava konusu kuralla anılan kadrolardaki kişilerinDevlet gelir uzmanı olarak atanabilmesine imkân tanınmasıyla kamu yararınıngerçekleşip gerçekleşmeyeceği ise anayasallık denetiminin kapsamı dışındadır.
Dava konusu kuralda Gelir İdaresi Başkanlığı merkez teşkilatındagrup başkanlığı, daire başkanlığı veya taşra teşkilatında vergi dairesibaşkanlığı kadrolarında çalışanların tümünün değil kuralda belirtilen şartlarıtaşıyanların Devlet gelir uzmanı olarak atanabilmesine imkân tanınmaktadır.İdare hukukunun genel ilkeleri uyarınca idarenin bu yetkisini kullanırkenkuralda belirtilen şartları taşıyanlar yönünden de kamu hizmetinin daha iyiişlemesi veya kamu yararı esasına göre ayrım yaparak atama yapmak zorundaolduğu aşikârdır. Kamu hizmetinin daha iyi işlemesi veya kamu yararı amacıylaatama yapılabilmesi için ise söz konusu kadrolarda çalışanların başarısı,liyakati gibi çeşitli ayırt edici kriterlerin kullanılması gerekir. Bukriterleri taşıyan kişilerle taşımayanların aynı hukuki durumda bulunmadığındakuşku olmadığına göre dava konusu kural uyarınca bunlar arasında ayrım yapılarakbazılarının farklı kurallara tabi kılınmasında eşitlik ilkesini ihlal eden biryön yoktur.
Kuralda, Gelir İdaresi Başkanlığı merkez teşkilatında grupbaşkanlığı, daire başkanlığı veya taşra teşkilatında vergi dairesi başkanlığıkadrolarında çalışanların Devlet gelir uzmanı olarak atanmış sayılmasına değilbu kadrolarda çalışanlardan kuralda belirtilen koşulları taşıyanların idaretarafından atanabilmesine imkân tanınmaktadır. Dolayısıyla dava konusu kuralındoğrudan uygulanma kabiliyeti bulunmamakta olup kuralın uygulanabilmesi içinidarenin idari işlem tesis etmesi gerekmektedir. Anayasa’nın 125. maddesiuyarınca kural olarak tüm idari işlemlerde olduğu gibi anılan idari işlemleryönünden de kişilerin yargı mercilerine başvurması olanaklı olduğundan kuralınhak arama özgürlüğünü zedeleyen bir yönü bulunmamaktadır.
Nitekim Anayasa Mahkemesinin 4.12.2014 tarihli ve E.2013/114,K.2014/184 sayılı kararıyla 6495 sayılı Kanun’un 59. maddesiyle, 178 sayılıKHK’nin 43. maddesine eklenen ve dava konusu kuralla benzer hükümler içerenfıkra, Anayasa’ya aykırı bulunmamış ve fıkranın iptali istemi reddedilmiştir.
Açıklanan nedenlerle, dava konusu kural Anayasa’nın 2., 10. ve 36.maddelerine aykırı değildir. İptal isteminin reddi gerekir.
Serdar ÖZGÜLDÜR ile Serruh KALELİ bu görüşe katılmamışlardır.
Kuralın Anayasa’nın 70. maddesiyle ilgisi görülmemiştir.
R- Kanun’un 121. Maddesiyle 5393 Sayılı Kanun’un 15. MaddesininBeşinci Fıkrasının Birinci Cümlesinde Yer Alan“arsa”İbaresinin“taşınmaz”ŞeklindeDeğiştirilmesininİncelenmesi
Dava dilekçesinde, belediyelere 5393 sayılı Kanunla verilengörevlerin yapılması amacıyla belediye kaynaklarıyla edinilen veya belediyekaynaklarıyla yaptırılan hastane,okul, kreş, öğrenci yurdu, huzurevi, otel,motel, sosyal tesis binaları, konut gibi herkese/halka ait her türlütaşınmazın, özel hukuk kişilerine bedelsiz veya düşük bir bedelledevredilmesine imkân tanıyan düzenlemenin kamu mallarının özgülendiği kamuhizmetinden koparılması sonucunu doğurduğu ve hukuk devleti ilkesiylebağdaşmadığı, ayrıca bu durumun kamu yararıyla da örtüşmediği gibi mahallimüşterek hizmetlerin yürütülmesini sekteye uğratacak nitelikte olduğubelirtilerek kuralın, Anayasa’nın 2. ve 127. maddelerine aykırı olduğu ilerisürülmüştür.
5393 sayılı Kanun’un 15. maddesinde, belediyenin yetkileri veimtiyazları düzenlenmektedir. Maddenin beşinci fıkrasının dava konusu kuralı daiçeren birinci cümlesinde, il sınırları içinde büyükşehir belediyeleri,belediye ve mücavir alan sınırları içinde il belediyeleri ile nüfusu 10.000’igeçen belediyelerin, meclis kararıyla, sağlık, eğitim, sosyal hizmet ve turizmigeliştirecek projelere İçişleri Bakanlığının onayı ile ücretsiz veya düşük birbedelle amacı dışında kullanılmamak kaydıyla arsa tahsis edebileceğidüzenlenmekte iken dava konusu kuralla, anılan birinci cümlede yer alan “arsa”ibaresi “taşınmaz” biçiminde değiştirilmek suretiyle belediyelerintahsis yetkisi genişletilmiştir.
1319 sayılı Emlak Vergisi Kanunu’nun 12. maddesinde arsa, “belediyesınırları içinde belediyece parsellenmiş arazi”biçiminde tanımlanmıştır.
4721 sayılı Kanun’un 704. maddesine göre taşınmaz mülkiyetininkonusunu; arazi, tapu kütüğünde ayrı sayfaya kaydedilen bağımsız ve süreklihaklar ile kat mülkiyeti kütüğüne kayıtlı bağımsız bölümler oluşturmaktadır.4721sayılıKanun’un 704. maddesinde geçen arazi kavramı “belediye sınırlarıiçinde parsellenmiş belediye ve mücavir alan sınırları içindeki uygulama imarplanı bulunan alanları” ifade eden arsa kavramından daha geniş bir içeriğesahiptir. Bu bağlamda taşınmaz kavramının arsa vasfını haiz olmayan arazileride içerdiği açıktır.
Dava konusu kuralla yapılan değişiklikten önce belediyeler, 5393sayılı Kanun’un 15. maddesinin beşinci fıkrasının birinci cümlesi kapsamındasadece arsa vasfı taşıyan taşınmazları, sağlık, eğitim, sosyal hizmet veturizmi geliştirecek projelere İçişleri Bakanlığının onayı ile ücretsiz veyadüşük bir bedelle amacı dışında kullanılmamak kaydıyla tahsis edebilmekte ikendeğişiklikle tüm taşınmazların bu kapsamda tahsis edilebilmelerine imkântanınmıştır. Dolayısıyla dava konusu kural uyarınca belediyelerin arsaniteliğindeki taşınmazların yanında, arazileri, arazilerin mütemmim cüzüsayılan yapıları (her türlü bina), kat mülkiyeti kütüğüne kayıtlı bağımsızbölümleri, taşınmaz niteliğindeki sınırlı ayni hakları 5393 sayılı Kanun’un 15.maddesinin beşinci fıkrasının birinci cümlesi kapsamında tahsis etmesi mümkünhâle gelmiştir.
Belediyelerin ücretsiz veya düşük bir bedelle taşınmaz tahsisyetkisi, sadece sağlık, eğitim, sosyal hizmet ve turizmi geliştirecekprojelerle sınırlı tutulmuştur. Ayrıca tahsisin yapılabilmesi için İçişleriBakanlığının onayı şart koşulmuştur. 5393 sayılı Kanun, taşınmazın tahsisedileceği kişiler yönünden herhangi bir sınırlama öngörmediğinden sağlık,eğitim, sosyal hizmet ve turizmin geliştirilmesi amaçlı proje üreten herhangibir özel hukuk tüzel kişisine taşınmaz tahsisi mümkündür.
Anayasa’nın 2. maddesinde düzenlenen hukuk devleti ilkesigereğince bütün kamusal işlemler, nihai olarak kamu yararını gerçekleştirmehedefine yönelmek durumundadır. Kanunun amaç unsuru bakımından Anayasa’ya uygunsayılabilmesi için kanunun çıkarılmasında kamu yararı dışında bir amacıngözetilmemiş olması gerekir. İlgili yasama belgelerinin incelenmesinden kanununkamu yararı dışında bir amaçla çıkarılmış olduğu açıkça anlaşılabiliyorsa amaçunsuru bakımından Anayasa’ya aykırı olduğu söylenebilir.Kanun koyucunun kamu yararı amacıyla hareket edip etmediği ancak ilgiliyasama belgeleri incelenerek ve kuralın objektif anlamına bakılarak tespitedilebilir.
Maddenin gerekçesinden kuralın amacının, 5393sayılı Kanun’un 15. maddesinin beşinci fıkrasıyla belediyelere, arsa vasfıtaşıyan taşınmazlarla sınırlı olarak tanınan tahsis yetkisinin kapsamıgenişletilerek,belediyelerin, mülkiyetlerinde bulunan arsa, arazi, bina ve sairyapılar, kat mülkiyeti siciline kayıtlı bağımsız bölümler ile taşınmazhükmündeki sınırlı ayni haklar dâhil her türlü taşınmazın,sağlık, eğitim, sosyal hizmet ve turizmigeliştirecek projeleretahsisedilebilmelerineimkân sağlamak olduğu anlaşılmaktadır.
5393 sayılı Kanun’un 14. maddesinin birinci fıkrasının (a)bendinde,çevre ve çevre sağlığı, temizlik ve katı atık; turizm ve tanıtım,gençlik ve spor orta ve yüksek öğrenim öğrenci yurtları, sosyal hizmet veyardım hizmetlerini yapacağı veya yaptıracağı; (b) bendinde ise sağlıkla ilgiliher türlü tesisi açabileceği ve işletebileceği düzenlenmektedir. Dolayısıylabelediyelerin sağlık, eğitim, sosyal hizmet ve turizm ile ilgili kimigörevlerinin bulunduğu görülmektedir. Dava konusu kuralla ise belediyelere, özelsektörün bu alanlarda geliştireceği projeler için taşınmaz tahsis etme yetkisitanınmaktadır. Sağlık, eğitim, sosyal hizmet ve turizmin geliştirilmesiamacıyla özel sektör tarafından geliştirilen projelerin desteklenmesinde kamuyararının bulunduğu açıktır. Bu itibarla, bu projelerin desteklenmesi amacıylaprojeyi yürüten özel hukuk kişilerine belediyelerce taşınmaz tahsis edilmesineimkân tanınması kanun koyucunun takdirindedir. Anılan projelere, arsa vasfıtaşıyan taşınmazların yanında belediyeye ait binalar ile diğer taşınmazların datahsis edilebilmesine imkân tanınması kamu yararının varlığınıetkilememektedir.
Sağlık, eğitim, sosyal hizmet ve turizmi geliştirme amaçlıprojelerin desteklenebilir mahiyette olması işin doğası gereğidir. Ancak bu projelerinkamu desteğini hak edecek ölçek ve nitelikte olup olmadığının bir yerindelikmeselesi olduğu açıktır.Kaldı ki kanun koyucu bu projelerin desteklenebilirnitelikte olmalarını temin etmek maksadıyla taşınmaz tahsisini İçişleriBakanlığının onayına bağlı kılmıştır.
Sonuç olarak,belediyelerin, mülkiyetlerinde bulunan her türlütaşınmazı,sağlık, eğitim, sosyalhizmet ve turizmi geliştirecek projeleretahsisedebilmelerineimkân sağlanmasındakamu yararı amacı dışında bir amaçgüdüldüğü saptanamadığından kuralda, Anayasa’nın 2. maddesine aykırılık sözkonusu değildir.
Açıklanan nedenlerle, dava konusu kural Anayasa’nın 2. maddesineaykırı değildir. İptal isteminin reddi gerekir.
Serdar ÖZGÜLDÜR ile Serruh KALELİ bu görüşe katılmamışlardır.
Kuralın Anayasa’nın 127. maddesiyle bir ilgisi görülmemiştir.
S- Kanun’un 128. Maddesiyle 5747 Sayılı Kanun’un 1. Maddesine Ekli(16) Sayılı Listesinin Sekizinci Sırasında Yer Alan“Barbaros”İbaresinin“BarbarosMahallesinin O4 Karayolunun güneyinde kalan kısmı”Şeklinde Değiştirilmesiile 129. Maddesiyle 5747 Sayılı Kanun’un 2. Maddesinin (3) Numaralı FıkrasındaYer Alan“Kadıköy ilçe belediyesine bağlı Atatürk Mahallesinin”İbaresindenSonra Gelmek Üzere Eklenen“ve Barbaros Mahallesinin”İbaresininİncelenmesi
Dava dilekçesinde, dava konusu kurallarla Ataşehir ilçesine bağlıBarbaros mahallesinin, Ataşehir ilçesinin sınırlarından çıkarılarak Ümraniyeilçesi sınırlarına dâhil edilmesinin asıl nedeninin, Barbaros mahallesineyapılması kararlaştırılan “İstanbul/Ataşehir Uluslararası Finans Merkezi”yerleşkesinin mevcut siyasi iktidara ait belediyeye bağlanmak istenmesi olduğu,coğrafi ve ekonomik şartlar ile kamu hizmetlerinin gerekleri ortaya konulmadanve İstanbul İl İdare Kurulunun görüşü alınmadan Barbaros mahallesinin Ataşehirilçesinden alınarak Ümraniye ilçesine bağlandığı, sırf “İstanbul/AtaşehirUluslararası Finans Merkezi”nin siyasal iktidara ait bir belediyeninsınırları içine alınması amacıyla ilçe sınırlarının değiştirilmesinin kamuyararıyla örtüşmediği gibi adalet ve hakkaniyet ölçüleriyle de bağdaşmadığıbelirtilerek kuralların, Anayasa’nın 2. ve 126. maddelerine aykırı olduğu ilerisürülmüştür.
Dava konusu kurallarla, İstanbul ili Ataşehir ilçesi sınırlarındabulunan Barbaros mahallesinin O4 Karayolunun güneyinde kalan kısmının, Ümraniyeilçesi sınırlarına dâhil edilmesi öngörülmektedir.
Anayasa’nın 2. maddesinde, Türkiye Cumhuriyeti’nin, toplumunhuzuru, milli dayanışma ve adalet anlayışı içinde, insan haklarına saygılı,Atatürk milliyetçiliğine bağlı, Başlangıç’ta belirtilen temel ilkelere dayanan,demokratik, lâik ve sosyal bir hukuk Devleti olduğu belirtilmiştir. Maddedebelirtilen “hukuk devleti” ilkesi gereğince, yasama işlemlerinin,kişisel yararları değil kamu yararını gerçekleştirmek amacıyla yapılmasıgerekir. Bir kuralın Anayasa’ya aykırılık sorunu çözümlenirken “kamu yararı”konusunda Anayasa Mahkemesinin yapacağı inceleme de, kanunun kamu yararıdışında başka bir amaçla yapılıp yapılmadığını araştırmaktır. Anayasa’nınçeşitli hükümlerinde yer alan kamu yararı kavramının Anayasa’da bir tanımıyapılmamıştır. Ancak Anayasa Mahkemesinin bazı kararlarında da belirtildiğigibi kamu yararı, bireysel, özel çıkarlardan ayrı ve bunlara üstün olantoplumsal yarardır. Bu saptamanın doğal sonucu olarak da, kamu yararı düşüncesiolmaksızın, yalnız özel çıkarlar için veya yalnız belli kişilerin yararınaolarak yasa kuralı konulamaz. Böyle bir durumun açık bir biçimde ve kesinolarak saptanması hâlinde, söz konusu yasa kuralı Anayasa’nın 2. maddesineaykırı düşer ve iptali gerekir. Açıklanan ayrık hâl dışında, bir yasa kuralınınülke gereksinimlerine uygun olup olmadığı bir siyasi tercih sorunu olarak kanunkoyucunun takdirine ait olduğundan, salt bu nedenle kamu yararı değerlendirmesiyapmak anayasa yargısıyla bağdaşmaz.
Anayasa’nın 126. maddesine göre, Türkiye, merkezî idare kuruluşubakımından coğrafya durumuna, iktisadi şartlara ve kamu hizmetleriningereklerine göre illere, iller de diğer kademeli bölümlere ayrılır. İllerinidaresi yetki genişliği esasına dayanır.
Bu hükme göre, Türkiye’nin gerek illere ayrılmasında, gerekseillerin diğer kademeli bölümlere ve bu arada ilçelere ayrılmasında göz önündetutulacak olan ölçütler, coğrafya durumu, iktisadi koşullar ve kamuhizmetlerinin gerekleridir. İdari kademelere bölünmede kullanılan bu ölçütler,bu kademelerin merkezlerinin belli edilmesinde de uygulanır. Kanun koyucu,Anayasa’da öngörülen koşullara uymak kaydıyla, gelişen sosyal, ekonomik, teknikve benzeri nedenlerin belli bir bölgede ilçe kurulmasını gerektirdiğini takdirederek yeni bir ilçe kurabilir, büyük yerleşim yerleri için öngörülen özelyönetim biçiminin gereği olarak, büyükşehir belediyelerinin sınırlarıiçerisinde yer alan belediyelerin sınır, görev, yetki ve niteliklerindedeğişiklikler yapabilir. Bunu kanunla yapabileceği gibi esas ve usullerinikanunda göstermek koşuluyla idari işlemle yapılmasına da olanak tanıyabilir.
Öte yandan, Anayasa’nın 126. maddesi uyarınca, ilçelerin kurulmasıve sınırlarının belirlenmesinde “coğrafya durum, iktisadi koşullar ve kamuhizmetlerinin gerekleri” ölçütlerinin gözetilmesi gerekmekle birlikte,tamamen teknik konulara işaret eden bu unsurlarla ilgili olarak değerlendirmeyapılması anayasallık denetiminin kapsamı dışında kalmaktadır.
Dava konusu kuralların gerekçesinde, İstanbul ilinde Ataşehir veÜmraniye ilçelerinin sınırları belirlenirken O-4 ve E-80 Karayolu’nun sınırolarak belirlenmesinin amaçlandığı ifade edilmiştir.Yasamabelgelerinden, İstanbul ili Ataşehir ilçesi sınırlarında bulunan Barbarosmahallesinin O4 Karayolu’nun güneyinde kalan kısmının, Ümraniye ilçesisınırlarına dâhil edilmesini öngören düzenlemede, kamu yararı amacı dışındakişisel veya siyasi saiklerle hareket edildiği yolunda herhangi bir bulguyarastlanmadığından kuralda Anayasa’ya aykırı bir yön bulunmamaktadır.
Açıklanan nedenlerle, dava konusu kurallar Anayasa’nın 2. ve 126.maddelerine aykırı değildir. İptal isteminin reddi gerekir.
Serdar ÖZGÜLDÜR ile Serruh KALELİ bu görüşe katılmamışlardır.
Ş- Kanun’un 142. Maddesiyle Değiştirilen 637 Sayılı KHK’nin 36.Maddesinin (2) Numaralı Fıkrasının Birinci Cümlesinde Yer Alan“Bakanlığıngözetimi ve denetimi altında…”ve“…Bakanlıkça belirlenecek…”İbarelerinin,Dördüncü Cümlesinin, Beşinci Cümlesinde Yer Alan “…yönetmelikte belirtilenkurucu kuruluşların katkı payları ve/veya yıllık üyelik aidatlarından, İşKonseyi üyelik aidatları ve…” İbaresinin, Altıncı ve Yedinci Cümlelerininİncelenmesi
1- Dış Ekonomik İlişkiler Kurulunun Statüsü ile İlgili Genel Açıklama
Dış Ekonomik İlişkiler Kurulu (DEİK), Türk özel sektörünün dışticaret, uluslararası yatırımlar, hizmetler, müteahhitlik ve lojistik baştaolmak üzere, dış ekonomik ilişkilerinin yürütülmesi, bu bağlamda yurt içi vedışı yatırım imkânlarının araştırılması, Türkiye’nin ihracatının artırılmasınakatkı sağlanması ve benzeri iş geliştirme çalışmalarının koordine edilmesiamacıyla, ilk kez 1986 yılında, Türkiye Odalar ve Borsalar Birliği (TOBB)Yönetim Kurulu kararına dayanılarak dernek statüsünde kurulmuştur.
5174 sayılı Türkiye Odalar ve Borsalar Birliği ile Odalar veBorsalar Kanunu’nun, “Türk-yabancı veya yabancı-Türk odalar ile Dış Ekonomikİlişkiler Kurulu”başlıklı 58. maddesinin üçüncü, dördüncü ve beşincifıkralarıyla, daha önce dernek statüsünde kurulan DEİK’e özel bir statütanınmış, kuruluşu, organları, yönetimi, işleyişi ve gelirlerine ilişkin özelhükümler sevk edilmiştir. Buna göre, Birliğin (Birlik veya TOBB) gözetim vedenetimi altında özel sektörün dış ekonomik ilişkilerini yürütmek üzere, özelhukuk hükümlerine tâbi ve tüzel kişiliğe sahip, kuruluş ve faaliyet amaçlarıaynı olan ve Birlikçe belirlenecek özel sektör kuruluşlarından, kısa adı DEİKolan Dış Ekonomik İlişkiler Kurulunun oluşması öngörülmektedir. Kurulun ikiliekonomik ilişkilerini, yönetim kurulunun kararları doğrultusunda iş konseyleriaracılığı ile yürüteceği kurala bağlanmaktadır. Kurul ile iş konseyleriningörev ve yetkileri, teşkilâtlanma ve işleyişleri, organları, bütçeleri, yönetimve denetimleri ile üyeliğe ilişkin esasların Birlik tarafından çıkarılacakyönetmelikle düzenleneceği ifade edilmektedir. Kurulun bütçesinin, kurucukuruluşların Kurul Yönetim Kurulu tarafından belirlenen yıllık üyelikaidatlarından, iş konseyi üyelik aidatlarından, Birliğin ödeyeceği katkı payıve diğer gelirlerden oluşacağı ve Kurul bütçesinin Birlik tarafındandenetleneceği düzenlenmektedir.
Kanun’un 142. maddesiyle,637 sayılı KHK’nin 36. maddesinin (2)numaralı fıkrasında DEİK’in statüsü yeniden düzenlenmiş ve buna paralel olarakda 144. maddesinin birinci fıkrasının (h) bendiyle, 5174 sayılı Kanun’un 158.maddesinin DEİK’i düzenleyen üçüncü, dördüncü ve beşinci fıkraları yürürlüktenkaldırılmıştır.
637 sayılı KHK’nin (2) numaralı fıkrasında yer alan düzenlemenin,5174 sayılı Kanun’un 158. maddesinin üçüncü, dördüncü ve beşinci fıkralarındayer alan düzenlemede kısmi değişiklikler yapılmak suretiyle yeniden kalemealınmasından ibaret olduğu anlaşılmaktadır. Yapılan değişikliklerin, büyükölçüde TOBB’a tanınan yetkilerin Ekonomi Bakanlığına tanınmasından ibaretolduğu görülmektedir.
Önceki düzenlemede, DEİK’in, TOBB’un gözetim ve denetimi altındakurulması ve DEİK’i oluşturan özel sektör kuruluşlarının da TOBB tarafındanbelirlenmesi öngörülmekte iken, 637 sayılı KHK’nin (2) numaralı fıkrasıyla buyetkiler Ekonomi Bakanlığına verilmiştir. AyrıcaDEİK ile İş Konseylerinin görevve yetkileri, teşkilatlanma ve işleyişleri, organları, bütçeleri, yönetim vedenetimleri ile üyeliğe ilişkin usul ve esasların düzenlendiği yönetmeliğinTOBB tarafından çıkarılması ve DEİK’in denetiminin de TOBB tarafındanyapılacağı belirtilmiş iken637 sayılı KHK’nin (2) numaralı fıkrasıylayönetmelik çıkarılması ve bütçenin denetimiyle igili bu yetkiler de Bakanlığadevredilmiştir. 637 sayılı KHK’nin (2) numaralı fıkrasında, önceki düzenlemedenfarklıolarak,bu fıkranın uygulanması sırasında, diğer kanunlarda yer alan benzer yada aynı mahiyetteki hükümlerin uygulanmayacağı açıkça kurala bağlanmakta,ayrıca “Ekonomi Bakanlığı bütçesinden yapılacak yardımlar”da DEİK’ingelirleri arasında sayılmaktadır.
Gerek 5174 sayılı Kanun’un 58. maddesinin üçüncü fıkrasındagerekse 637 sayılı KHK’nin (2) numaralı fıkrasında DEİK’in özel hukukhükümlerine tâbi ve tüzel kişiliğe sahip olduğu ifade edilmiş ise de niteliğiyleilgili herhangi bir belirleme yapılmamıştır. Diğer bir ifadeyle Kanun’daDEİK’in, kanunlarda sayılan tipik özel hukuk tüzelkişilik türlerinden (dernek,vakıf, şirket, kooperatif v.s.) herhangi birine dahil olduğu yolunda açık birhükme yer verilmemektedir. Dolayısıyla DEİK’in kendine özgü, atipik bir özelhukuk tüzel kişiliğini haiz olduğu anlaşılmaktadır.
DEİK’in, kamu yararı amacına yönelik olarak faaliyet göstermesi vekâr amacı gütmemesi, Bakanlığın gözetimi ve denetimi altında kurulması,kendisini oluşturan özel sektör kuruluşlarının Bakanlık tarafındanbelirlenmesi, görev ve yetkileri, teşkilatlanma ve işleyişi, organları,bütçeleri, yönetim ve denetimleri ile üyeliğe ilişkin usul ve esaslarınBakanlıkça çıkarılan yönetmelikle belirlenmesi, gelirlerinin kanunda sayılması,bütçesinin Bakanlıkça denetlenmesi ve ayrıca Ekonomi Bakanlığının bütçesindenyardım almasıgibi özellikleri dikkate alındığında, alelade özel hukuk tüzelkişilerinden farklı olarak kamu gücüyle donatılan özel hukuk tüzel kişisiniteliğinde olduğu anlaşılmaktadır.
2- Fıkranın Birinci Cümlesinde Yer Alan “Bakanlığın gözetimi vedenetimi altında…”ve“…Bakanlıkça belirlenecek…” İbareleri ileAltıncı Cümlesi
Dava dilekçesinde, özel sektörün dış ekonomik ilişkileriniyürütmek üzere, özel hukuk hükümlerine tabi ve tüzel kişiliğe sahip olarakkurulan DEİK’in hukuksal olarak dernek statüsünde olduğu, hukuken dernekstatüsünde olan bir organizasyonun görevlerinin Bakanlığın gözetimi ve denetimialtında yürütecek olmasının, hangi özel sektör kuruluşlarının DEİK’ioluşturacağının Bakanlıkça belirlenmesinin ve bütçesinin Bakanlık tarafındandenetlenmesinin, dernek özgürlüğüne müdahale niteliği taşıdığı, DEİK’in kamukurumu niteliğinde meslek kuruluşu benzeri bir organizasyon olduğunun kabulüdurumunda ise üyelerinin belirli bir mesleğe mensup olanlar yerine Bakanlıkçabelirlenmesinin, faaliyetlerini Bakanlığın gözetim ve denetimi altındayürütecek olmasının ve vesayet denetimini de açacak şekilde bütçelerinindoğrudan Bakanlıkça denetlenecek olmasının meslek kuruluşlarının özerkliğiilkesiyle bağdaşmadığı, ayrıca bu durumun Anayasa’nın demokratik devletilkesini de ihlal ettiği belirtilerek kuralların, Anayasa’nın 2., 5., 13., 33.,123. ve 135. maddelerine aykırı olduğu ileri sürülmüştür.
Dava konusu kurallarla, DEİK’in, Bakanlığın gözetim ve denetimialtında kurulması, DEİK’i oluşturan özel sektör kuruluşlarının da Bakanlıktarafından belirlenmesi ve DEİK’in bütçesinin Bakanlıkça denetlenmesiöngörülmektedir. 5174 sayılı Kanun’un 158. maddesinin, Kanun’un 144. maddesininbirinci fıkrasının (h) bendiyle yürürlükten kaldırılan ve DEİK’i düzenleyenüçüncü, dördüncü ve beşinci fıkralarında, DEİK’in, TOBB’un gözetim ve denetimialtında kurulması ve DEİK’i oluşturan özel sektör kuruluşlarının da TOBBtarafından belirlenmesi, bütçesinin denetiminin de TOBB tarafından yapılmasıdüzenlenmekte iken dava konusu kurallarla bu yetkiler Bakanlığa verilmektedir.
Yukarıda detaylı olarak açıklandığı üzere DEİK, kimi kamusalhizmetler ifa eden ve belli ölçüde kamu gücü ayrıcalıklarıyla donatılan atipikbir özel hukuk tüzel kişisidir. Bu itibarla, DEİK dernek statüsünde bulunmadığıgibi meslek kuruluşu niteliğinde de değildir.
Hukuk devletinde, bir kısım kamu hizmetlerinin özel kanunlarlakurulan ve kamu gücüyle donatılan özel hukuk tüzelkişileri aracılığıyla yerinegetirilmesinin öngörülmesi kanun koyucunun takdirindedir. Kamu hizmeti ifa edenve ifa ettiği kamu hizmetiyle orantılı olarak da kamu gücüyle donatılan bu özelhukuk tüzel kişilerinin kamunun denetimi ve gözetimi altında faaliyetgöstermesi Anayasa’ya aykırılık teşkil etmez. Bu itibarla Türk özel sektörünündış ticaret, uluslararası yatırımlar, hizmetler, müteahhitlik ve lojistik baştaolmak üzere, dış ekonomik ilişkilerinin yürütülmesi, bu bağlamda yurt içi vedışı yatırım imkânlarının araştırılması, Türkiye’nin ihracatının artırılmasınakatkı sağlanması ve benzeri iş geliştirme çalışmalarının koordine edilmesiamacıyla kurulan ve kendine özgü bir özel hukuk tüzel kişisi olan DEİK’in,Bakanlığın gözetim ve denetimi altında kurulmasını, üye olacak özel sektörkuruluşlarının Bakanlık tarafından belirlenmesini ve bütçesinin de Bakanlıkçadenetlenmesini öngören dava konusu kurallarda Anayasa’ya aykırı bir yönbulunmamaktadır.
Açıklanan nedenlerle, dava konusu kurallar Anayasa’nın 2.maddesine aykırı değildir. İptal isteminin reddi gerekir.
Serdar ÖZGÜLDÜR ile Serruh KALELİ bu görüşe katılmamışlardır.
Kuralların Anayasa’nın 5., 13., 33., 123. ve 135. maddeleriyleilgisi görülmemiştir.
3- Fıkranın Dördüncü Cümlesi ile Beşinci Cümlesinde Yer Alan “…yönetmeliktebelirtilen kurucu kuruluşların katkı payları ve/veya yıllık üyelikaidatlarından, İş Konseyi üyelik aidatları ve…” İbaresi
Dava dilekçesinde, dava konusu kurallarla, özel hukuka tabi olanDEİK’in, görev ve yetkileri, teşkilatlanmaları ve işleyişleri, organları, bütçeleri,yönetim ve denetimleri ile üyeliğe ilişkin usul ve esaslarının Bakanlıktarafından hazırlanacak yönetmelikte düzenlenmesinin öngörüldüğü, özel sektöründış ekonomik ilişkilerinin yürütülmesinin Bakanlığın görev alanıyla ilgisibulunmadığından Bakanlığa bu konularda yönetmelik çıkarma yetkisitanınamayacağı, bu durumun DEİK üyeleri ile yönetiminin hukuksal güvenliklerinide ortadan kaldırdığı, DEİK kurucu kuruluşlarından alınacak katkı paylarıve/veya yıllık üyelik aidatları ile İş Konseyi üyelik aidatlarının vergibenzeri mali yükümlülük olduğu ve yasayla düzenlenmesi gerektiği, ayrıca genelçerçeve ve temel ilkeler kanunla belirlenmeden Bakanlığa düzenleme yetkisiverildiği belirtilerek kuralların, Anayasa’nın 2., 7., 8., 73. ve 124.maddelerine aykırı olduğu ileri sürülmüştür.
Dava konusu dördüncü cümleyle,DEİK ile İş Konseylerinin görev veyetkileri, teşkilatlanma ve işleyişleri, organları, bütçeleri, yönetim vedenetimleri ile üyeliğe ilişkin usul ve esasların Bakanlık tarafındançıkarılacak yönetmelikle belirleneceği düzenlenmiştir.5174 sayılı Kanun’un 158.maddesinin Kanun’un 144. maddesinin birinci fıkrasının (h) bendiyle yürürlüktenkaldırılan ve DEİK’i düzenleyen üçüncü, dördüncü ve beşinci fıkralarındayönetmelik çıkarma yetkisi TOBB’a verilmiş iken, dava konusu kuralla bu yetkiBakanlığa verilmiştir.
Fıkranın beşinci cümlesinde, DEİK’in gelirleri düzenlenmekte,cümlenin dava konusu edilen bölümünde ise yönetmelikte belirtilen kurucukuruluşların katkı payları ve/veya yıllık üyelik aidatları ile İş Konseyiüyelik aidatları DEİK’in gelirleri arasında sayılmaktadır.
Anayasa’nın 124. maddesinde,Başbakanlık, bakanlıklar ve kamu tüzelkişilerinin, kendi görev alanlarını ilgilendiren kanunların ve tüzüklerinuygulanmasını sağlamak üzere ve bunlara aykırı olmamak şartıyla, yönetmeliklerçıkarabilecekleri belirtilmiştir.
637 sayılı KHK’nin 36. maddesinin (2) numaralı fıkrasında,DEİK’in, Bakanlığın gözetimi ve denetimi altında özel sektörün dış ekonomikilişkilerini yürüteceği ifade edilmek suretiyle Bakanlığa, gözetleme vedenetleme görevi verilmiştir. Öte yandan, 637 sayılı KHK’nin 2. maddesinde, Bakanlığa,dış ticaretin ülke ekonomisi yararına yapılması amacıyla ürün ve yurtdışımüteahhitlik dâhil uluslararası hizmet ticaretine ilişkin gerekli her türlütedbiri almak gibi, özel sektörün dış ekonomik işlerini yürüten birtakımgörevler yüklenmiştir. Dolayısıylaözel sektörün dış ekonomik ilişkilerininyürütülmesinin Bakanlığın görev alanıyla bir ilgisinin bulunmadığısöylenemeyeceğinden Bakanlığa, kendi gözetim ve denetimi altında faaliyetgösteren DEİK ile İş Konseylerinin görev ve yetkileri, teşkilatlanma veişleyişleri, organları, bütçeleri, yönetim ve denetimleri ile üyeliğe ilişkinusul ve esasların belirlenmesi hususunda yönetmelik çıkarma yetkisitanınmasının Anayasa’nın 124. maddesine aykırı bir yönü bulunmamaktadır.
Anayasa’nın 7. maddesinde, “Yasama yetkisi Türk Milleti adınaTürkiye Büyük Millet Meclisinindir. Bu yetki devredilemez.”denilmektedir.Yasama yetkisinin Türkiye Büyük Millet Meclisine ait olması ve bu yetkinindevredilememesi, kuvvetler ayrılığı ilkesinin bir gereğidir. Anayasa’nın açıkçakanunla düzenlenmesini öngördüğü konularda, yürütme organına genel ve sınırlarıbelirsiz bir düzenleme yetkisinin verilmesi olanaklı değildir. Yürütme organınadüzenleme yetkisi veren bir kanun hükmünün Anayasa’nın 7. maddesine uygunolabilmesi için temel ilkeleri koyması, çerçeveyi çizmesi, sınırsız, belirsiz,geniş bir alanı yönetimin düzenlemesine bırakmaması gerekir. Buna karşılıkAnayasa’nın açıkça kanunla düzenlenmesini öngörmediği konularda kanunun çokgenel ifadelerle düzenleme yaparak, ayrıntıyı yürütmeye bırakması mümkündür.
DEİK’in kuruluş,görev ve yetkileri, teşkilatlanma ve işleyişleri,organları, bütçeleri, yönetim ve denetimleri ile üyeliğe ilişkin usul veesaslarınkanunla düzenlenmesi zorunluluğu bulunmamaktadır. Bu nedenle, anılanhususların idari düzenleyici işlemlerle belirlenmesinin öngörülmesi kanunkoyucunun takdirindedir. Dava konusu kuralla, bu hususlarla ilgili düzenlemeyetkisinin Ekonomi Bakanlığına bırakılması yasama yetkisinin devri olarakyorumlanamaz.
Anayasa’nın 2. maddesinde yer alan hukuk devletinin önemli birunsuru olan belirlilik ilkesi, bireylerin hukuk kurallarını önceden bilmeleri,davranış ve tutumlarını bu kurallara göre güvenle düzene sokabilmelerinigerektirmekte olup hukuk kurallarının belirliliğinin sağlanması yalnızcakanunla düzenleme yapılması anlamına gelmemektedir. Belirlilik ilkesi, yalnızcayasal belirliliği değil, daha geniş anlamda hukuki belirliliği de ifadeetmektedir. Yasal dayanağının bulunması ve erişilebilir, bilinebilir veöngörülebilir olması gibi gereklilikleri karşılaması koşuluyla, mahkemeiçtihatları ve yürütmenin düzenleyici işlemleri ile de hukuki belirliliksağlanabilir. Aslolan muhtemel muhataplarının mevcut şartlar altında belirlibir işlemin ne tür sonuçlar doğurabileceğini öngörmelerini mümkün kılacak birnormun varlığıdır. Bu itibarla, DEİK’in kuruluş,görev ve yetkileri,teşkilatlanma ve işleyişleri, organları, bütçeleri, yönetim ve denetimleri ileüyeliğe ilişkin usul ve esaslarınidari düzenleyici işlemlerle tespit edilmesibelirsizliğe yol açmayacağından hukuk devleti ilkesine aykırılık söz konusudeğildir.
Açıklanan nedenlerle, dava konusu kurallar Anayasa’nın 2., 7. ve124. maddelerine aykırı değildir. İptal isteminin reddi gerekir.
Serdar ÖZGÜLDÜR ile Serruh KALELİ bu görüşe katılmamışlardır.
Kuralların, Anayasa’nın 8. ve 73. maddeleriyle ilgisi görülmemiştir.
4- Yedinci Cümlesi
Dava dilekçesinde, düzenlemenin, DEİK ile kuruluşunakatılacakların 5253 sayılı Dernekler Kanunu ile 4721 sayılı Kanun hükümlerindenyararlanmalarını önlediği, hukuken dernek statüsünde olan DEİK hakkında 5253sayılı Kanun ve hüküm bulunmayan hâllerde 4721 sayılı Kanun hükümlerininuygulanmasının önlenmesinde kamu yararı bulunmadığı gibi dernek kurmaözgürlüğünü de ölçüsüz bir şekilde sınırladığı belirtilerek kuralın, Anayasanın2., 13. ve 33. maddelerine aykırı olduğu ileri sürülmüştür.
Dava konusu kuralda, 637 sayılı KHK’nin (2) numaralı fıkrasınınuygulanmasısırasında, diğer kanunlarda yer alan benzer ya da aynı mahiyetteki hükümlerinuygulanmayacağı kurala bağlanmaktadır.Uygulanmayacak hükümlerin hangileriolduğu kanun metninde gösterilmediği gibi gerekçede de bu konuda herhangi biraçıklama yer almamaktadır. Ancak DEİK’in önceki statüsünün “dernek”niteliğinde olduğu gözetildiğinde, uygulanmayacağı belirtilen hükümlerinderneklerle ilgili düzenleme içeren kanun hükümleri olduğu anlaşılmaktadır.Kanun koyucu, dava konusu kuralla, DEİK’in dernek vasfını haiz olmadığını ve bunedenle derneklerle ilgili hükümlerin uygulanmayacağını açıklığa kavuşturmakistemiştir. Kanun koyucunun, derneklerle ilgili kanunların DEİK’e doğrudan veyakıyasen uygulanıp uygulanamayacağı yolundaki muhtemel tartışmaları önlemekamacıyla bu hükümlerin uygulanmayacağını açıkça düzenlemesinde kamu yararınaaykırı bir yön bulunmamaktadır.
Açıklanan nedenlerle, dava konusu kural Anayasa’nın 2. maddesine aykırıdeğildir. İptal isteminin reddi gerekir.
Serdar ÖZGÜLDÜR ile Serruh KALELİ bu görüşe katılmamışlardır.
Kuralın, Anayasa’nın 13. ve 33. maddeleriyle ilgisi görülmemiştir.
V- YÜRÜRLÜĞÜN DURDURULMASI İSTEMİ
10.9.2014 tarihli ve 6552 sayılı İş Kanunu ile Bazı Kanun ve KanunHükmünde Kararnamelerde Değişiklik Yapılması ile Bazı Alacakların YenidenYapılandırılmasına Dair Kanun’un;
A- 1- 15. maddesiyle, 20.6.2012 tarihli ve 6331 sayılı İş Sağlığıve Güvenliği Kanunu’nun 2. maddesinin (2) numaralı fıkrasına eklenen (e)bendine,
2- 21. maddesiyle, 18.10.2012tarihli ve 6356 sayılı Sendikalar veToplu İş Sözleşmesi Kanunu’na eklenen ek 1. maddeye,
3- 99. maddesiyle, 4.11.1983 tarihli ve 2942 sayılı KamulaştırmaKanunu’nun 4. maddesine eklenen ikinci fıkranın üçüncü cümlesine,
4- 101. maddesiyle 2942 sayılı Kanun’a eklenen geçici 9. maddeninbirinci cümlesinde yer alan“…22 nci maddesinin birinci, ikinci ve üçüncüfıkra hükümleri ile…”ibaresine,
yönelik yürürlüğün durdurulması istemlerinin, koşullarıoluşmadığından REDDİNE,
B- 87. maddesiyle değiştirilen, 5.12.1951 tarihli ve 5846 sayılıFikir ve Sanat Eserleri Kanunu’nun 47. maddesinin birinci fıkrasının birincicümlesine yönelik iptal hükmünün yürürlüğe girmesinin ertelenmesi nedeniyle bucümleye ilişkin yürürlüğün durdurulması isteminin REDDİNE,
C- 1- 10. maddesiyle değiştirilen, 4.1.2002 tarihli ve 4734 sayılıKamu İhale Kanunu’nun 62. maddesinin birinci fıkrasının (e) bendinin (1)numaralı alt bendinin birinci ve ikinci cümlelerine,
2- 13. maddesiyle, 5.1.2002 tarihli ve 4735 sayılı Kamu İhaleSözleşmeleri Kanunu’nun 8. maddesine eklenen üçüncü fıkranın üçüncü cümlesine,
3- 20. maddesine,
4-38. maddesiyle, 16.5.2006 tarihli ve 5502 sayılı Sosyal GüvenlikKurumu Kanunu’nun başlığı ile birlikte değiştirilen 36. maddesinin üçüncüfıkrasının dördüncü cümlesinde yer alan“…ve vekaletname ibrazı…”ibaresine,
5- 54. maddesiyle, 31.5.2006tarihli ve5510 sayılı SosyalSigortalar ve Genel Sağlık Sigortası Kanunu’nun 103. maddesine eklenen üçüncü vedördüncü fıkralara,
6- 61. maddesiyle 5510 sayılı Kanun’a eklenen geçici 57. maddeninbirinci fıkrasının ikinci cümlesinde yer alan“ancak tahsil edilmiş tutarlarred ve iade veya mahsup edilmez.”ibaresine,
7- 64. maddesiyle, 30.1.1950 tarihli ve 5521 sayılı İş MahkemeleriKanunu’nun 7. maddesine eklenen dördüncü fıkranın ikinci cümlesine,
8- 73. maddesinin (6) numaralı fıkrasının birinci cümlesinde yeralan“…dava açmamaları, açılmış davalardan vazgeçmeleri ve kanun yollarınabaşvurmamaları şarttır.”ibaresine,
9- 80. maddesinin (4) numaralı fıkrasının birinci cümlesinde yeralan“…dava açmamaları, açılmış davalardan vazgeçmeleri ve kanun yollarınabaşvurmamaları şarttır.”ibaresine,
10- 88. maddesiyle, 18.12.1953 tarihli ve 6200 sayılı Devlet Suİşleri Genel Müdürlüğünün Teşkilat ve Görevleri Hakkında Kanun’a eklenen ek 6.maddenin birinci fıkrasının birinci cümlesinde yer alan“…denetim masraflarıilgililerine ait olmak üzere…”ve“…veya DSİ tarafından yetkilendirilenTürk Ticaret Kanununa göre kurulmuş şirketlerden DSİ’ce müşavirlik hizmetisatın alınarak yaptırılır.”ibarelerine,
11- 94. maddesiyle, 19.3.1969 tarihli ve 1136 sayılı AvukatlıkKanunu’nun 182. maddesine eklenen ikinci fıkraya,
12- 100. maddesinin birinci fıkrasının (b) bendiyle, 2942 sayılıKanun’un 23. maddesine eklenen üçüncü fıkraya,
13- 101. maddesiyle 2942 sayılı Kanun’a eklenen geçici 9. maddeninbirinci cümlesinin,“…22 nci maddesinin birinci, ikinci ve üçüncü fıkrahükümleri ile…”ibaresi dışında kalan bölümüne,
14- 112. maddesiyle, 25.2.1998 tarihli ve 4342 sayılı MeraKanunu’nun 14. maddesinin birinci fıkrasına eklenen (ı) bendine,
15- 117. maddesiyle, 24.11.2004 tarihli ve 5258 sayılı AileHekimliği Kanunu’nun 5. maddesinin ikinci fıkrasına eklenen ikinci cümleye,
16- 119. maddesiyle, 5.5.2005 tarihli ve 5345 sayılı Gelir İdaresiBaşkanlığının Teşkilat ve Görevleri Hakkında Kanun’un 29. maddesine eklenenfıkraya,
17- 121. maddesiyle, 3.7.2005 tarihli ve 5393 sayılı BelediyeKanunu’nun 15. maddesinin beşinci fıkrasının birinci cümlesinde yer alan“arsa”ibaresinin“taşınmaz”şeklindedeğiştirilmesine,
18- 128. maddesiyle, 6.3.2008tarihli ve 5747 sayılı BüyükşehirBelediyesi Sınırları İçerisinde İlçe Kurulması ve Bazı Kanunlarda DeğişiklikYapılması Hakkında Kanun’un 1. maddesine ekli (16) sayılı listesinin sekizincisırasında yer alan“Barbaros”ibaresinin“Barbaros Mahallesinin O4Karayolunun güneyinde kalan kısmı”şeklinde değiştirilmesine,
19- 129. maddesiyle 5747 sayılı Kanun’un 2. maddesinin (3) numaralıfıkrasında yer alan“Kadıköy ilçe belediyesine bağlı Atatürk Mahallesinin”ibaresindensonra gelmek üzere eklenen“ve Barbaros Mahallesinin”ibaresine,
20- 142. maddesiyle değiştirilen, 3.6.2011 tarihli ve 637 sayılıEkonomi Bakanlığının Teşkilat ve Görevleri Hakkında Kanun HükmündeKararname’nin 36. maddesinin (2) numaralı fıkrasının;
a- Birinci cümlesinde yer alan“Bakanlığın gözetimi ve denetimialtında…”ve“…Bakanlıkça belirlenecek…”ibarelerine,
b-Dördüncü cümlesine,
c-Beşinci cümlesinde yer alan“…yönetmelikte belirtilen kurucukuruluşların katkı payları ve/veya yıllık üyelik aidatlarından, İş Konseyiüyelik aidatları ve…”ibaresine,
d- Altıncı ve yedinci cümlelerine,
yönelik iptal istemleri, 14.5.2015 tarihli, E.2014/177, K.2015/49sayılı kararla reddedildiğinden, bu madde, fıkra, bent, cümle, bölüm, ibare vedeğişikliklere ilişkin yürürlüğün durdurulması istemlerinin REDDİNE,
14.5.2015 tarihinde OYBİRLİĞİYLE karar verilmiştir.
VI- İPTAL HÜKMÜNÜN YÜRÜRLÜĞE GİRECEĞİ GÜN SORUNU
Anayasa’nın 153. maddesinin üçüncü fıkrasında, “Kanun, kanunhükmünde kararname ve Türkiye Büyük Millet Meclisi İçtüzüğü ya da bunlarınhükümleri, iptal kararlarının Resmî Gazetede yayımlandığı tarihte yürürlüktenkalkar. Gereken hallerde Anayasa Mahkemesi iptal hükmünün yürürlüğe gireceğitarihi ayrıca kararlaştırabilir. Bu tarih, kararın Resmî Gazetede yayımlandığıgünden başlayarak bir yılı geçemez.” denilmekte, 6216 sayılı Kanun’un 66.maddesinin (3) numaralı fıkrasında da bu kural tekrarlanmaktadır.
10.9.2014 tarihli ve 6552 sayılı İş Kanunu ile Bazı Kanun ve KanunHükmünde Kararnamelerde Değişiklik Yapılması ile Bazı Alacakların YenidenYapılandırılmasına Dair Kanun’un 87. maddesiyle değiştirilen, 5.12.1951 tarihlive 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu’nun 47. maddesinin birincifıkrasının birinci cümlesinin iptal edilmesi nedeniyle doğacak hukuksal boşlukkamu yararını ihlal edecek nitelikte görüldüğünden, Anayasa’nın 153. maddesininüçüncü fıkrasıyla 6216 sayılı Kanun’un 66. maddesinin (3) numaralı fıkrasıgereğince bu cümleye ilişkin iptal hükmünün, kararın Resmî Gazete’deyayımlanmasından başlayarak bir yıl sonra yürürlüğe girmesi uygun görülmüştür.
VII- SONUÇ
10.9.2014 tarihli ve 6552 sayılı İş Kanunu ile Bazı Kanun ve KanunHükmünde Kararnamelerde Değişiklik Yapılması ile Bazı Alacakların YenidenYapılandırılmasına Dair Kanun’un;
A- 10. maddesiyle değiştirilen, 4.1.2002 tarihli ve 4734 sayılıKamu İhale Kanunu’nun 62. maddesinin birinci fıkrasının (e) bendinin (1)numaralı alt bendinin birinci ve ikinci cümlelerinin Anayasa’ya aykırıolmadıklarına ve iptal istemlerinin REDDİNE, Alparslan ALTAN, Serdar ÖZGÜLDÜR,Serruh KALELİ, Osman Alifeyyaz PAKSÜT, Recep KÖMÜRCÜ, Celal Mümtaz AKINCI,Erdal TERCAN ile M. Emin KUZ’un karşıoyları ve 6216 sayılı Anayasa MahkemesininKuruluşu ve Yargılama Usulleri Hakkında Kanun’un 65. maddesinin (1) numaralıfıkrası gereğince OYÇOKLUĞUYLA,
B- 13. maddesiyle, 5.1.2002 tarihli ve 4735 sayılı Kamu İhaleSözleşmeleri Kanunu’nun 8. maddesine eklenen üçüncü fıkranın üçüncü cümlesininAnayasa’ya aykırı olmadığına ve iptal isteminin REDDİNE, Osman AlifeyyazPAKSÜT’ün karşıoyu ve OYÇOKLUĞUYLA,
C- 15. maddesiyle, 20.6.2012 tarihli ve 6331 sayılı İş Sağlığı veGüvenliği Kanunu’nun 2. maddesinin (2) numaralı fıkrasına eklenen (e) bendininAnayasa’ya aykırı olduğuna ve İPTALİNE, Rıdvan GÜLEÇ’in karşıoyu veOYÇOKLUĞUYLA,
Ç- 20. maddesininAnayasa’ya aykırı olmadığına ve iptal istemininREDDİNE, Serdar ÖZGÜLDÜR, Serruh KALELİ ile Osman Alifeyyaz PAKSÜT’ünkarşıoyları ve OYÇOKLUĞUYLA,
D- 21. maddesiyle, 18.10.2012tarihli ve 6356 sayılı Sendikalar veToplu İş Sözleşmesi Kanunu’na eklenen ek 1. maddenin Anayasa’ya aykırı olduğunave İPTALİNE, OYBİRLİĞİYLE,
E-38. maddesiyle, 16.5.2006 tarihli ve 5502 sayılı Sosyal GüvenlikKurumu Kanunu’nun başlığı ile birlikte değiştirilen 36. maddesinin üçüncüfıkrasının dördüncü cümlesinde yer alan“…ve vekaletname ibrazı…”ibaresininAnayasa’ya aykırı olmadığına ve iptal isteminin REDDİNE, OYBİRLİĞİYLE,
F- 54. maddesiyle, 31.5.2006tarihli ve5510 sayılı SosyalSigortalar ve Genel Sağlık Sigortası Kanunu’nun 103. maddesine eklenen üçüncüve dördüncü fıkralarınAnayasa’ya aykırı olmadıklarına ve iptal istemlerinin REDDİNE,OYBİRLİĞİYLE,
G- 61. maddesiyle 5510 sayılı Kanun’a eklenen geçici 57. maddeninbirinci fıkrasının ikinci cümlesinde yer alan“…ancak tahsil edilmiş tutarlarred ve iade veya mahsup edilmez.”ibaresininAnayasa’ya aykırı olmadığına veiptal isteminin REDDİNE, OYBİRLİĞİYLE,
Ğ- 64. maddesiyle, 30.1.1950 tarihli ve 5521 sayılı İş MahkemeleriKanunu’nun 7. maddesine eklenen dördüncü fıkranın ikinci cümlesinin Anayasa’yaaykırı olmadığına ve iptal isteminin REDDİNE, OYBİRLİĞİYLE,
H- 73. maddesinin (6) numaralı fıkrasının birinci cümlesinde yeralan“…dava açmamaları, açılmış davalardan vazgeçmeleri ve kanun yollarınabaşvurmamaları şarttır.”ibaresininAnayasa’ya aykırı olmadığına ve iptalisteminin REDDİNE, OYBİRLİĞİYLE,
I- 80. maddesinin (4) numaralı fıkrasının birinci cümlesinde yeralan“…dava açmamaları, açılmış davalardan vazgeçmeleri ve kanun yollarınabaşvurmamaları şarttır.”ibaresininAnayasa’ya aykırı olmadığına ve iptalisteminin REDDİNE, Serdar ÖZGÜLDÜR ile Serruh KALELİ’nin karşıoyları veOYÇOKLUĞUYLA,
İ- 87. maddesiyle değiştirilen, 5.12.1951 tarihli ve 5846 sayılıFikir ve Sanat Eserleri Kanunu’nun 47. maddesinin birinci fıkrasının birincicümlesinin Anayasa’ya aykırı olduğuna ve İPTALİNE, Muammer TOPAL, Kadir ÖZKAYAile Rıdvan GÜLEÇ’in karşıoyları ve OYÇOKLUĞUYLA, iptal hükmünün, Anayasa’nın153. maddesinin üçüncü fıkrası ile 6216 sayılı Kanun’un 66. maddesinin (3)numaralı fıkrası gereğince, KARARIN RESMÎ GAZETE’DE YAYIMLANMASINDAN BAŞLAYARAKBİR YIL SONRA YÜRÜRLÜĞE GİRMESİNE, OYBİRLİĞİYLE,
J- 88. maddesiyle, 18.12.1953 tarihli ve 6200 sayılı Devlet Suİşleri Genel Müdürlüğünün Teşkilat ve Görevleri Hakkında Kanun’a eklenen ek 6.maddenin birinci fıkrasının birinci cümlesinde yer alan“…denetim masraflarıilgililerine ait olmak üzere…”ve“…veya DSİ tarafından yetkilendirilenTürk Ticaret Kanununa göre kurulmuş şirketlerden DSİ’ce müşavirlik hizmetisatın alınarak yaptırılır.”ibarelerinin Anayasa’ya aykırı olmadıklarına veiptal istemlerinin REDDİNE, Serdar ÖZGÜLDÜR ile Serruh KALELİ’nin karşıoylarıve OYÇOKLUĞUYLA,
K- 94. maddesiyle, 19.3.1969 tarihli ve 1136 sayılı AvukatlıkKanunu’nun 182. maddesine eklenen ikinci fıkranın Anayasa’ya aykırı olmadığınave iptal isteminin REDDİNE, Serdar ÖZGÜLDÜR, Serruh KALELİ ile Osman AlifeyyazPAKSÜT’ün karşıoyları ve OYÇOKLUĞUYLA,
L- 99. maddesiyle, 4.11.1983 tarihli ve 2942 sayılı KamulaştırmaKanunu’nun 4. maddesine eklenen ikinci fıkranın üçüncü cümlesinin Anayasa’yaaykırı olduğuna ve İPTALİNE, Hicabi DURSUN’un karşıoyu ve OYÇOKLUĞUYLA,
M- 100. maddesinin birinci fıkrasının (b) bendiyle, 2942 sayılıKanun’un 23. maddesine eklenen üçüncü fıkranın Anayasa’ya aykırı olmadığına veiptal isteminin REDDİNE, Alparslan ALTAN, Serdar ÖZGÜLDÜR, Serruh KALELİ, OsmanAlifeyyaz PAKSÜT, Recep KÖMÜRCÜ, Celal Mümtaz AKINCI ile Erdal TERCAN’ınkarşıoyları ve OYÇOKLUĞUYLA,
N- 101. maddesiyle 2942 sayılı Kanun’a eklenen geçici 9. maddeninbirinci cümlesinin;
1-“…22 nci maddesinin birinci, ikinci ve üçüncü fıkra hükümleriile…”ibaresinin Anayasa’ya aykırı olduğuna ve İPTALİNE, OYBİRLİĞİYLE,
2- Kalan bölümünün Anayasa’ya aykırı olmadığına ve iptal istemininREDDİNE, Alparslan ALTAN, Serdar ÖZGÜLDÜR, Serruh KALELİ, Osman AlifeyyazPAKSÜT, Recep KÖMÜRCÜ, Celal Mümtaz AKINCI ile Erdal TERCAN’ın karşıoyları veOYÇOKLUĞUYLA,
O- 112. maddesiyle, 25.2.1998 tarihli ve 4342 sayılı MeraKanunu’nun 14. maddesinin birinci fıkrasına eklenen (ı) bendinin Anayasa’yaaykırı olmadığına ve iptal isteminin REDDİNE, Alparslan ALTAN, Burhan ÜSTÜN,Serdar ÖZGÜLDÜR, Serruh KALELİ, Osman Alifeyyaz PAKSÜT, Celal Mümtaz AKINCI,Erdal TERCAN ile Muammer TOPAL’ın karşıoyları ve 6216 sayılı Kanun’un 65.maddesinin (1) numaralı fıkrası gereğince OYÇOKLUĞUYLA,
Ö-117. maddesiyle, 24.11.2004tarihli ve 5258 sayılı Aile HekimliğiKanunu’nun 5. maddesinin ikinci fıkrasına eklenen ikinci cümlenin Anayasa’yaaykırı olmadığına ve iptal isteminin REDDİNE, Serdar ÖZGÜLDÜR ile SerruhKALELİ’nin karşıoyları ve OYÇOKLUĞUYLA,
P- 119. maddesiyle, 5.5.2005 tarihli ve 5345 sayılı Gelir İdaresiBaşkanlığının Teşkilat ve Görevleri Hakkında Kanun’un 29. maddesine eklenenfıkranın Anayasa’ya aykırı olmadığına ve iptal isteminin REDDİNE, SerdarÖZGÜLDÜR ile Serruh KALELİ’nin karşıoyları ve OYÇOKLUĞUYLA,
R- 121. maddesiyle, 3.7.2005 tarihli ve 5393 sayılı BelediyeKanunu’nun 15. maddesinin beşinci fıkrasının birinci cümlesinde yer alan“arsa”ibaresinin“taşınmaz”şeklindedeğiştirilmesinin Anayasa’ya aykırı olmadığına ve iptal isteminin REDDİNE,Serdar ÖZGÜLDÜR ile Serruh KALELİ’nin karşıoyları ve OYÇOKLUĞUYLA,
S- 128. maddesiyle, 6.3.2008tarihli ve 5747 sayılı BüyükşehirBelediyesi Sınırları İçerisinde İlçe Kurulması ve Bazı Kanunlarda DeğişiklikYapılması Hakkında Kanun’un 1. maddesine ekli (16) sayılı listesinin sekizincisırasında yer alan“Barbaros”ibaresinin“Barbaros Mahallesinin O4Karayolunun güneyinde kalan kısmı”şeklinde değiştirilmesinin Anayasa’yaaykırı olmadığına ve iptal isteminin REDDİNE, Serdar ÖZGÜLDÜR ile SerruhKALELİ’nin karşıoyları ve OYÇOKLUĞUYLA,
Ş- 129. maddesiyle 5747 sayılı Kanun’un 2. maddesinin (3) numaralıfıkrasında yer alan“Kadıköy ilçe belediyesine bağlı Atatürk Mahallesinin”ibaresindensonra gelmek üzere eklenen“ve Barbaros Mahallesinin”ibaresininAnayasa’yaaykırı olmadığına ve iptal isteminin REDDİNE, Serdar ÖZGÜLDÜR ile SerruhKALELİ’nin karşıoyları ve OYÇOKLUĞUYLA,
T- 142. maddesiyle değiştirilen, 3.6.2011 tarihli ve 637 sayılıEkonomi Bakanlığının Teşkilat ve Görevleri Hakkında Kanun HükmündeKararname’nin 36. maddesinin (2) numaralı fıkrasının;
1- Birinci cümlesinde yer alan“Bakanlığın gözetimi ve denetimialtında…”ve“…Bakanlıkça belirlenecek…”ibarelerinin,
2-Dördüncü cümlesinin,
3-Beşinci cümlesinde yer alan“…yönetmelikte belirtilen kurucukuruluşların katkı payları ve/veya yıllık üyelik aidatlarından, İş Konseyiüyelik aidatları ve…”ibaresinin,
4- Altıncı ve yedinci cümlelerinin,
Anayasa’ya aykırı olmadıklarına ve iptal istemlerinin REDDİNE,Serdar ÖZGÜLDÜR ile Serruh KALELİ’nin karşıoyları ve OYÇOKLUĞUYLA,
14.5.2015 tarihinde karar verildi.
Başkan
Zühtü ARSLAN
Başkanvekili
Alparslan ALTAN
Başkanvekili
Burhan ÜSTÜN
Üye
Serdar ÖZGÜLDÜR
Üye
Serruh KALELİ
Üye
Osman Alifeyyaz PAKSÜT
Üye
Recep KÖMÜRCÜ
Üye
Nuri NECİPOĞLU
Üye
Hicabi DURSUN
Üye
Celal Mümtaz AKINCI
Üye
Erdal TERCAN
Üye
Muammer TOPAL
Üye
M. Emin KUZ
Üye
Hasan Tahsin GÖKCAN
Üye
Kadir ÖZKAYA
Üye
Rıdvan GÜLEÇ
KARŞIOY YAZISI
10.9.2014 tarihli ve 6552 sayılı İş Kanunu ile Bazı Kanun ve KanunHükmünde Kararnamelerde Değişiklik Yapılması ile Bazı Alacakların YenidenYapılandırılmasına Dair Kanun’un bazı maddelerinin iptali istemiyle açılandavada Mahkememiz çoğunluğu tarafından kimi kurallara ilişkin olarak verilenkararlara aşağıda ayrı başlıklar altında belirtilecek olan gerekçelerlekatılmadık.
1- Kanun’un 10. Maddesiyle Değiştirilen 4734 Sayılı Kanun’un 62.Maddesinin Birinci Fıkrasının (e) Bendinin (1) Numaralı Alt Bendinin Birinci veİkinci Cümlelerinin İncelenmesi
4734 sayılı Kanun’un 62. maddesi, ihalelere ilişkin olarakidarelerce uyulması gereken bazı kuralları düzenlemektedir. 6552 sayılıKanun’un dava konusu kuralları da içeren 10. maddesi, 4734 sayılı Kanun’un 62.maddesinin birinci fıkrasının (e) bendinin değiştirilmesini öngörmektedir. 4734sayılı Kanun’un 62. maddesinin birinci fıkrasının (e) bendinin önceki hali,“İdarelercekanun, tüzük ve yönetmeliklere göre istihdam edilen personelin yeterli nitelikveya sayıda olmaması halinde, buKanunda belirtilen hizmetler içinihaleyeçıkılabilir. Ancak danışmanlık hizmet alım ihalelerinde, istihdam edilenpersonelin yeterli nitelik veya sayıda olmaması şartı aranmaz.”biçimindedir.
“Kanunda belirtilen hizmetler”ise 4734 sayılıKanun’un “Tanımlar” başlıklı 4. maddesinde açıklanmıştır. Buna görehizmet kavramı, “bakım ve onarım, taşıma, haberleşme, sigorta, araştırma vegeliştirme, muhasebe, piyasa araştırması ve anket, danışmanlık, tanıtım, basımve yayım, temizlik, yemek hazırlama ve dağıtım, toplantı, organizasyon,sergileme, koruma ve güvenlik, meslekî eğitim, fotoğraf, film, fikrî ve güzelsanat, bilgisayar sistemlerine yönelik hizmetler ile yazılım hizmetlerini,taşınır ve taşınmaz mal ve hakların kiralanmasını ve benzeri diğer hizmetleri”kapsamaktadır. Bu düzenlemeler çerçevesinde, kuralın önceki haline göre, özelkişilere gördürülmesine olanak tanınan hizmetler sayılan hizmetlerdenibarettir.
Kanun’un dava konusu kuralları da içeren 10. maddesiyle, 4734sayılı Kanun’un 62. maddesinin birinci fıkrasının (e) bendi bütünüyledeğiştirilmiştir. Bendin dava konusu birinci cümlesinde,“idarelerce kanun,tüzük ve yönetmeliklere göre istihdam edilen personelin yeterli nitelik veyasayıda olmaması hâlinde personel çalıştırılmasına dayalı yardımcı işlereilişkin hizmetler” için ihaleye çıkılabilmesi öngörülmüş, ikinci cümlesindeise bu kapsamda ihaleye çıkılabilecek yardımcı işlere ilişkin hizmettürlerinin, idarelerin teşkilat, görev ve yetkilerine ilişkin mevzuatı,yerleşik yargı içtihatları ile 4857 sayılı İş Kanunu’nun 2. maddesinin yedincifıkrası dikkate alınmak suretiyle idareler itibarıyla ayrı ayrı veya birliktebelirlemeye işçi, işveren ve kamu görevlileri konfederasyonları, Çalışma veSosyal Güvenlik Bakanlığı, Hazine Müsteşarlığı ve Devlet Personel Başkanlığınıngörüşü ve Maliye Bakanlığının teklifi üzerine Bakanlar Kurulunun yetkili olduğubelirtilmiştir.
Buna göre, önceki düzenlemede “bu Kanunda belirtilen hizmetler”için ihaleye çıkılabilmesi öngörülmekte iken, yeni hâlinde “personelçalıştırılmasına dayalı yardımcı işlere ilişkin hizmetler”için ihaleyeçıkılabilmesine imkân sağlanmıştır. Öte yandan, önceki düzenlemede hizmettürleri sayma yoluyla belirtilirken, yeni düzenlemede sözü edilen yardımcıhizmetlerin neler olduğunun belirlenmesi hususunda Bakanlar Kuruluna yetkitanınmıştır. İptali istenilen kurallarla hizmet alımı suretiyle özel kişileregördürülebilecek hizmetlerin kapsamı genişletilmiş ve bunların belirlenmesindeBakanlar Kuruluna geniş bir yetki verilmiştir.
Dava konusu düzenleme ile 4734 sayılı Kanun’da sayılanlarlasınırlı olmaksızın personel çalıştırılmasına dayalı yardımcı işlere ilişkin tümhizmetler bakımından idarelerce kanun, tüzük ve yönetmeliklere göre istihdamedilen personelin yeterli nitelik veya sayıda olmaması hâlinde, bu hizmetlerinözel kişiler eliyle yerine getirilmesine imkân sağlanmıştır. Düzenlemede yerverilen“Personel çalıştırılmasına dayalı yardımcı işlere ilişkin hizmetler”ibaresiaçık ve belirli olmadığı gibi, ihaleye çıkılabilecek yardımcı işlere ilişkinhizmet türlerinin belirlenmesi yetkisinin Bakanlar Kuruluna verilmesibelirsizliği daha da artırmıştır.
Anayasa’nın 2. maddesinde, Türkiye Cumhuriyeti’nin bir hukukdevleti olduğu belirtilmiştir.Hukuk devletinintemel ilkelerinden biri“belirlilik”tir. Bu ilkeye göre, yasaldüzenlemelerin hem kişiler hem de idare yönünden herhangi bir duraksamaya vekuşkuya yer vermeyecek şekilde açık, net, anlaşılır ve uygulanabilir olması,ayrıca kamu otoritelerinin keyfi uygulamalarına karşı koruyucu önlem içermeside gereklidir.
Anayasa’nın 47. maddesinin son fıkrasında, Devletin, kamu iktisadîteşebbüsleri ve diğer kamu tüzelkişileri tarafından yürütülen hizmetlerdenhangilerinin özel hukuk sözleşmeleri ile gerçek veya tüzelkişilere yaptırılabileceğininveya devredilebileceğinin kanunla belirleneceği hükme bağlanmıştır.
Anayasa’nın 128. maddesinin birinci fıkrasında, Devletin, kamuiktisadî teşebbüsleri ve diğer kamu tüzelkişilerinin genel idare esaslarınagöre yürütmekle yükümlü oldukları kamu hizmetlerinin gerektirdiği aslî vesürekli görevlerin, memurlar ve diğer kamu görevlileri eliyle görüleceğibelirtilmiştir. Bu düzenlemeye göre, genel idare esaslarına göre yürütülen kamuhizmetlerinin gerektirdiği görevlerden asli ve sürekli nitelik taşıyanların,memurlar ve diğer kamu görevlileri eliyle görülmesi zorunludur.
Belirtilen Anayasa hükümleri çerçevesinde bakıldığında, iptaliistenilen kural, anılan kamu hizmetlerinden bir kısmının ihaleye çıkılmaksuretiyle özel kesime yaptırılmasına imkân sağlayan bir düzenleme içerdiğindenbunların hangi hizmetler olduğunun kanunla belirlenmesi anayasal birzorunluluktur. Çoğunluk kararındaki, personel çalıştırılmasına dayalı yardımcıişlere ilişkin hizmetlerin neler olduğunun, idarelerin görev yetki ve sorumluluklarınıdüzenleyen kanunlar ile ilgili diğer mevzuattan tespitinin mümkün olmasınedeniyle kuralın hukuk devleti ilkesine aykırı görülemeyeceği şeklindekiyaklaşım Anayasa’nın anılan hükümlerindeki güvenceleri tamamen ortadankaldıracak ve anlamsız hale getirebilecektir.
Açıklanan nedenlerle, dava konusu kural Anayasa’nın 2., 47. ve128. maddelerine aykırıdır.
2- Kanun’un 100. Maddesinin Birinci Fıkrasının (B) Bendiyle 2942Sayılı Kanun’un 23. Maddesine Eklenen Üçüncü Fıkrası ile Kanun’un 101.Maddesiyle 2942 Sayılı Kanun’a Eklenen Geçici 9. Maddenin Birinci Cümlesininİncelenmesi
2942 sayılı Kanun’un 23. maddesinde malikin geri alma hakkıdüzenlenmektedir. Maddenin birinci fıkrasında, kamulaştırma bedelininkesinleşmesi tarihinden itibaren beş yıl içinde, kamulaştırmayı yapan idareceveya 22. maddenin dördüncü fıkrası uyarınca devir veya tahsis yapılan idarece;kamulaştırma ve devir amacına uygun hiç bir işlem veya tesisat yapılmaz veyakamu yararına yönelik bir ihtiyaca tahsis edilmeyerek taşınmaz mal olduğu gibibırakılırsa mal sahibi veya mirasçıların kamulaştırma bedelini aldıkları gündenitibaren işleyecek kanuni faiziyle birlikte ödeyerek, taşınmaz malını gerialabilecekleri belirtilmiştir.
Anılan maddenin ikinci fıkrasıyla, malikin geri alma hakkı,doğduğu tarihten itibaren bir yıl ile sınırlandırılmıştır. Buna göre,doğmasından itibaren bir yıl içinde kullanılmayan geri alma hakkının düşmesiöngörülmüştür.
Kanun’uniptali istenilen 100. maddesinin birinci fıkrasının (B)bendiyle 2942 sayılı Kanun’un 23. maddesine eklenen üçüncü fıkrayla, birinci veikinci fıkralarda belirtilen süreler geçtikten sonra kamulaştırılan taşınmazmalda hakları bulunduğu iddiasıyla eski malikleri veya mirasçıları tarafındanidareden herhangi bir sebeple hak, bedel veya tazminat talebindebulunulamayacağı ve dava açılamayacağı kurala bağlanmıştır. Buna göre, iptaliistenilen düzenleme uyarınca kamulaştırma bedelinin kesinleşmesinden itibarenbeş yıl ve bu tarihten itibaren de bir yıl olmak üzere toplam altı yılgeçtikten sonra eski malikler veya mirasçılarının idareden herhangi bir sebeplehak, bedel veya tazminat talebinde bulunması ve dava açmaları imkânı ortadankaldırılmıştır.
Kanun’uniptali istenilen 101. maddesiyle 2942 sayılı Kanun’aeklenen Geçici 9. maddesinin birinci cümlesi ile de, 2942 sayılı Kanun’un 22.ve 23. maddelerinde yapılan değişikliklerin, maddenin yürürlüğe girdiği11.9.2014 tarihinden önce gerçekleştirilen kamulaştırma işlemleri nedeniyleaçılan ve henüz kesinleşmeyen davalarda da uygulanması temin edilmiştir.
Anayasa’nın 35. maddesinde mülkiyet hakkının kamu yararı amacıylakanunla sınırlanabileceği belirtilmiş, 46. maddesinde ise kamu yararınıngerektirdiği hallerde gerçek karşılıklarını peşin olarak ödemek şartıyla özelkişilerin mülkiyetinde bulunan taşınmazların kamulaştırılması konusunda Devletve kamu tüzel kişilerine yetki verilmiştir.
Kanun koyucu, 2942 sayılı Kanun’un 23. maddesiyle, kamulaştırılantaşınmazın, kamulaştırma bedelinin kesinleşmesi tarihinden itibaren beş yıliçinde, kamu yararına yönelik bir ihtiyaca tahsis edilmeyerek olduğu gibibırakılması durumunda mal sahibi veya mirasçılarına, taşınmazı, kamulaştırmabedelini aldıkları günden itibaren işleyecek kanuni faiziyle birlikte ödemeksuretiyle geri alma hakkı tanınmış, ancak, iade hakkının kullanımı, geri almahakkının doğduğu tarihten, yani kamulaştırma bedelinin kesinleşmesindenitibaren beşinci yılın bitimini izleyen günden itibaren bir yıllık hak düşürücüsüre ile sınırlandırılmıştır.
Anayasa’nın 36. maddesinde güvenceye bağlanan hak arama özgürlüğü,demokratik hukuk devletinin vazgeçilmez unsurlarından biri olup tüm bireyleraçısından mümkün olan en geniş şekilde güvence altına alınmalıdır. Ancak, kanunkoyucunun kamu düzeninin korunması amacıyla haklı nedenlerin bulunması halindedava açma ve hakkı talep sürelerini sınırlandırması mümkündür. Busınırlamaların ise Anayasa’nın 13. maddesi uyarınca ölçülü olmasıgerekmektedir.Belirlenen süre ve kısıtlamaların, ilgililerin dava açmahaklarından yararlanmalarını imkânsız kılacak veya aşırı zorlaştıracaknitelikte olması durumunda sınırlamanın ölçülü olduğundan söz edilemez.
İtiraz konusu kuralda olduğu gibi, idarelerin süresiz bir biçimdeiade ve dava tehdidi altında kalmalarını önlemek ve ayrıca hakkın kötüyekullanılması girişimlerinin önünü kapatmak amacıyla iade isteminin belli birsüreyle sınırlandırılması kanun koyucunun düzenleme ve takdir yetkisikapsamında görülebilirse de, iptali istenen kural yalnızca iade istemini değil,eski malikler veya mirasçılarının idareden herhangi bir sebeple hak, bedel veyatazminat talebinde bulunma ve dava açma haklarını tamamen ortadan kaldırmaktadır.Kuralın uygulanmasına konu olaylarda eski malikler veya mirasçılarının iadeisteminden farklı olarak Devlet ve kamu tüzel kişilerinin süreç içerisindekieylem ve işlemlerinden kaynaklanan dava ve talep haklarının da tamamen ortadankaldırılması Anayasa’nın 36. maddesinde düzenlene hak arama hürriyetini ortadankaldıran bir müdahale niteliğindedir. Bu nedenle kural Anayasa’nın 13. ve 36.maddelerine aykırıdır.
3- Kanun’un 112. Maddesiyle 4342 Sayılı Kanun’un 14. MaddesininBirinci Fıkrasına Eklenen (ı) Bendininİncelenmesi
4342 sayılı Kanun’un “Tahsis Amacının Değiştirilmesi”başlıklı 14. maddesinin birinci fıkrasının birinci cümlesinde, tahsis amacıdeğiştirilmedikçe mera, yaylak ve kışlaktan bu Kanun’da gösterilenden başkaşekilde yararlanılamayacağı kurala bağlandıktan sonra, ikinci cümlesindebentler hâlinde bu kuralın istisnalarına yer verilmiştir.
Kanun’un 112. maddesiyle eklenen (ı) bendiyle, “BakanlarKurulunca kentsel dönüşüm ve gelişim proje alanı olarak ilan edilen” yerlerde istisnalar arasına eklenmiştir. Buna göre, 5373 sayılı Belediye Kanunu’nun73. maddesi uyarınca ilgili belediyenin talebi ve Çevre ve ŞehircilikBakanlığının teklifi üzerine Bakanlar Kurulunca kentsel dönüşüm ve gelişimproje alanı olarak ilan edilen yerlerdeki meraların, ilgili müdürlüğün talebi,mera komisyonu ve defterdarlığın uygun görüşü alınmak suretiyle valilikçetahsis amacının değiştirilerek mera vasfının ortadan kaldırılması ve Hazineadına tescili olanaklı hâle gelmiştir.
Tarım ve hayvancılığın ülke için önemini gözeten anayasa koyucutarım, hayvancılık ve bu üretim dallarında çalışanların ve mera, yaylak vekışlakların daha etkin biçimde korunmasını sağlamak üzere düzenlemelere yervermiştir. Anayasa’nın“Tarım, hayvancılık ve bu üretim dallarındaçalışanların korunması”başlıklı 45. maddesinde,”Devlet tarım arazileriile çayır ve meraların amaç dışı kullanılmasını ve tahribini önlemek…içingereken tedbirleri alır.”hükmüne yer verilmiş;maddenin gerekçesinde,maddenin Devlete tarım arazilerinin ve çayırlarla meraların amaç dışıkullanılmasını önleme görevini yüklediği, bu ifadeyle amaçlananın tarımarazilerinin endüstri ve şehirleşme sebebiyle yok edilmesinin önlenmesi olduğu,Devletin, bu amaçla yasal düzenleme yapması gerektiği açıkça ifade edilmiştir.
4342 sayılı Kanun’un“Tahsis Amacının Değiştirilmesi”başlıklı14. maddesinde ise; mera, yaylak ve kışlaklarda, Maden Kanunu ve PetrolKanununa göre arama faaliyetleri sonunda rezervi belirlenen maden ve petrolfaaliyetleri için zaruri olan; ülke güvenliği ve olağanüstü hal durumlarındaihtiyaç duyulan; doğal afet bölgelerinde yerleşim yeri için ihtiyaç duyulan veElektrik Piyasası Kanunu, Doğal Gaz Piyasası Kanunu ve Petrol Piyasası Kanunuhükümlerine göre petrol iletim faaliyetleri ile elektrik ve doğalgaz piyasasıfaaliyetleri için gerekli bulunan yerler dışında tahsis amacı değişikliğiyapılması yasaklanmıştır.
Ayrıca, Mera Kanunu’nun“İnşaat Yasağı”başlıklı 20 ncimaddesinde,“Yaylak ve kışlaklarda, 442 sayılı Köy Kanununda öngörüleninşaatlar ile valiliklerden izin alınmak suretiyle imar mevzuatına göreyapılacak kullanma amacına uygun mandıra, suluk, sundurma ve süreklilikgöstermeyen barınak ve ağıllar ile Turizm Bakanlığının talebi üzerine turizme açılmasıuygun görülen bölgelerde ahşap yapılar dışında, ev, ahır ve benzeri inşaatlaryapılamaz.”denilerek yaylak ve kışlaklarda geleneksel kullanım amacıylayapılacak inşaatlar sayma suretiyle sınırlanırken; meralar ise tamamen inşaatyasağı kapsamına alınmıştır.
Meralarla ilgili Anayasa ve Kanun hükümlerinin Devlete tarımarazilerinin ve çayırlarla meraların amaç dışı kullanılmasını önleme göreviniyüklediği, tüm bu düzenlemelerle tarım arazilerinin endüstri ve şehirleşmesebebiyle yok edilmesinin önlenmesinin amaçlandığı görülmektedir.
4342 sayılı Kanun’un“Tahsis Amacının Değiştirilmesi”başlıklı14. maddesinde de yer verilen istisnaların tamamının, Ülke için özel önemtaşıyan konulara ve ihtiyaç, gereklilik ve zorunluluk bulunan hallere ilişkinolduğu görülmektedir. İptali istenilen kuralla Bakanlar Kuruluna verilenkentsel dönüşüm ve gelişim alanı ilan etme yetkisi ise çok geniş bir alanıkapsamaktadır. Buna göre, itiraz konusu kuralla birlikte Bakanlar Kurulu konutalanları, sanayi alanları, ticaret alanları, teknoloji parkları, kamu hizmetialanları, rekreasyon alanları ve her türlü sosyal donatı alanları oluşturmak,eskiyen kent kısımlarını yeniden inşa ve restore etmek, kentin tarihi vekültürel dokusunu korumak veya deprem riskine karşı tedbirler almak amaçlarıylamera vasıflı taşınmazların bu vasıflarını değiştirebilecektir. Kuralıngerekçesinde düzenlemenin“ilgili belediye sınırları içerisinde alternatifalan bulunmaması halinde tahsis amacının değiştirilebilmesini amaçladığı”ifadeedilmiş ise de, kuralda böyle bir sınırlamaya yer verilmiş değildir. Öteyandan, çoğunluk kararında 4342 sayılı Kanun kapsamındaki taşınmazlara ilişkinAnayasa’nın 45. maddesinde sağlanan özel koruma gözetildiğinde, Bakanlığıntakdir yetkisini kullanırken öncelikle kamuya ait diğer taşınmazlarla ihtiyacınkarşılanıp karşılanmayacağını değerlendirmesinin gerektiği ifade edilmiş isede, yeni kuralda böyle bir koşula da yer verilmediğinden buna uygundavranılması ancak temenniden ibaret kalacaktır.
Bu nedenlerle, iptali istenilen kuralla Bakanlar Kuruluna verilensınırsız yetki ile meraların kentsel dönüşüm ve gelişim alanı oluşturmagerekçesiyle yerleşime açılması meraların korunmasını güvence altına alanAnayasa’nın 45. maddesine aykırıdır.
Yukarıda ifade edilen gerekçelerle, ayrı başlıklar altındabelirtilen kuralların Anayasa’ya aykırı olduğu ve iptalleri gerektiğidüşüncesiyle çoğunluk görüşüne katılmadık.
Başkanvekili
Üye
Alparslan ALTAN
Celal Mümtaz AKINCI
KARŞIOY GEREKÇESİ
10.09.2014 tarihli ve 6552 sayılı İş Kanunu İle Bazı Kanun veKanun Hükmünde Kararnamelerde Değişiklik Yapılması ile Bazı Alacakların YenidenYapılandırılmasına Dair Kanun’un 112. maddesiyle, 25.02.1998 tarihli ve 4342sayılı Mera Kanunu’nun 14. maddesinin birinci fıkrasına eklenen (ı) bendine,“BakanlarKurulunca kentsel dönüşüm ve gelişim proje alanı olarak ilan edilen,”fıkrasıeklenmiştir,
4342 sayılı Kanun’un“Tahsis Amacının Değiştirilmesi”başlıklı14. maddesinin birinci fıkrasının birinci cümlesinde, tahsis amacıdeğiştirilmedikçe mera, yaylak ve kışlaktan bu Kanun’da gösterilenden başkaşekilde yararlanılamayacağı kurala bağlandıktan sonra, ikinci cümlesindebentler halinde bu kuralın istisnalarına yer verilmiştir. Kanun’un 112.maddesiyle eklenen (ı) bendiyle,“Bakanlar Kurulunca kentsel dönüşüm vegelişim proje alanı olarak ilan edilen”yerler de istisnalar arasınaeklenmiştir. Buna göre, 5373 sayılı Belediye Kanunu’nun 73. maddesi uyarıncailgili belediyenin talebi ve Çevre ve Şehircilik Bakanlığının teklifi üzerineBakanlar Kurulunca kentsel dönüşüm ve gelişim proje alanı olarak ilan edilenyerlerdeki meraların, ilgili müdürlüğün talebi, mera komisyonu vedefterdarlığın uygun görüşü alınmak suretiyle valilikçe tahsis amacınındeğiştirilerek mera vasfının ortadan kaldırılması ve Hazine adına tescilimümkün olmuştur.
Öte yandan, 4342 sayılı Kanun’un“Tahsis AmacınınDeğiştirilmesi”başlıklı 14. maddesinde ise; mera, yaylak ve kışlaklarda,Maden Kanunu ve Petrol Kanununa göre arama faaliyetleri sonunda rezervibelirlenen maden ve petrol faaliyetleri için zaruri olan; ülke güvenliği veolağanüstü hal durumlarında ihtiyaç duyulan; doğal afet bölgelerinde yerleşimyeri için ihtiyaç duyulan ve Elektrik Piyasası Kanunu, Doğal Gaz PiyasasıKanunu ve Petrol Piyasası Kanunu hükümlerine göre petrol iletim faaliyetleriile elektrik ve doğalgaz piyasası faaliyetleri için gerekli bulunan yerlerdışında tahsis amacı değişikliği yapılması yasaklanmıştır.
Ayrıca, Mera Kanunu’nun “İnşaat Yasağı” başlıklı 20 ncimaddesinde,“Yaylak ve kışlaklarda, 442 sayılı Köy Kanununda öngörüleninşaatlar ile valiliklerden izin alınmak suretiyle imar mevzuatına göreyapılacak kullanma amacına uygun mandıra, suluk, sundurma ve süreklilikgöstermeyen barınak ve ağıllar ile Turizm Bakanlığının talebi üzerine turizmeaçılması uygun görülen bölgelerde ahşap yapılar dışında, ev, ahır ve benzeriinşaatlar yapılamaz.”denilerek yaylak ve kışlaklarda geleneksel kullanımamacıyla yapılacak inşaatlar sayma suretiyle sınırlanırken; meralar ise tamameninşaat yasağı kapsamına almıştır.
Meralar, geleneksel olarak geçici veya sürekli yerleşme amacıyladeğil, sürekli hayvan otlatılması amacıyla kullanılmakta; yaylak ve kışlakolarak nitelendirilen yerlerin geleneksel kullanım amacı ise, çiftçilerinhavanlarını otlatmasına bağlı olan ve yılın belli aylarında kullanılan geçiciyerleşme yerleri olmaları şeklindedir. Nitekim, 4342 sayılı Mera Kanunu’nun 3üncü maddesinde de bu özelliklerine göre tanımlanmışlardır.
Bu bağlamda, meraların geleneksel kullanım amacı, hayvanlarınotlatılması ve otundan yararlanılmasıyla sınırlı olup, geçici de olsa yerleşimamaçlı kullanılması mümkün olmamış ve kadimden beri de yerleşim amaçlıkullanıldığı görülmemiştir. Çünkü, meraların kısmi ve geçici de olsa yerleşimeaçılmasının etkisi, yerleşime açılan alanla sınırlı kalmamakta, yerleşimeaçılan yerlerde yapılan konutların ve müştemilatının, hayvanların serbestçeotlanacağı alanlar ile suya ulaşım yollarının önünü kesmesi nedeniyle, etkisiçok daha büyük alanlara yayılarak meraların otlanma amaçlı kullanımını büyükölçüde engellemektedir.
Yaylak ve kışlakların geleneksel kullanım amacıyla geçici yerleşimyeri olması ise, çiftçilerin hayvanlarını otlatmalarına ve otundanyararlanmalarına bağlı, ikincil, bağımlı, hayvancılıkla uğraşmalarının sonucunadayalı geçici yerleşme ve kadimden beri de bu amaçla kullanılmasıdır.Hayvanlarını barındırmak ve otundan yararlandırmak amacıyla hayvancılıklauğraşan çiftçilerin yaz ve kış aylarında hayvanlarıyla birlikte geçici yerleşimyerleri olarak kullandıkları yaylak ve kışlakların, bu amaç - gelenekselkullanım amacı - dışında, kentsel dönüşüm ve gelişim proje alanı olarak ilanedilen yerlerin mera, yaylak ve kışlak vasfından çıkarılarak yapılaşmayaaçılması, bir yandan hayvancılığı sadece otlatarak ve mandıracılık şeklindeyapabilecek kadar dahi ekonomik gücü olmayan toplumun korunmaya muhtaç çiftçikesimlerine tahsis edilmiş mera, yaylak ve kışlakların azalmasına, diğer yandanşu anda bile yeterli olmayan hayvansal üretimin daha da düşmesine, bu alandakidışa bağımlılığın artmasına yol açacaktır.
Anayasa’nın 45 inci maddesinde, “Devlet, tarım arazileri ile çayırve meraların amaç dışı kullanılmasını ve tahribini önlemek, tarımsal üretimplanlaması ilkelerine uygun olarak bitkisel ve hayvansal üretimi artırmakmaksadıyla, tarım ve hayvancılıkla uğraşanların işletme araç ve gereçlerinin vediğer girdilerinin sağlanmasını kolaylaştırır.” denilmiştir.
6552 sayılı Kanun’un 112. maddesi ile 4342 sayılı Mera Kanunu’nunbirinci fıkrasına eklenen (ı) bendi, mera, yaylak ve kışlakları amaç dışı kullanılmaküzere yerleşme ve yapılaşmaya açarak tahrip etmeyi öngördüğü, tahsis amacınındeğiştirilmesine yönelik Bakanlar Kuruluna verilen yetkinin sadece kentseldönüşüm ve gelişim proje alanı olarak ilan edilen yerlerle sınırlı olduğu,bunun dışında başkaca sınırlama öngörülmediği, yapılan sınırlandırmanınidarenin sınırsız takdir yetkisine bırakıldığı, bunun da İstanbul gibiyapılaşmanın ve kentsel dönüşümün yoğun bir şekilde uygulandığı illerde, şehrintamamına sirayet ederek, şehirdeki bütün mera, yaylak ve kışlaklarıkapsayabileceği, böylece Anayasa ile koruma altına alınmış, mera, yaylak vekışlak alanlarının daraltılması ve hatta yok edilmesi yoluyla hayvansalüretimin düşmesi sonucunu doğuracağından, düzenleme Anayasa’nın 45. maddesineaykırıdır. İptali gerekir. Bu nedenlerle çoğunluğun aksi yöndeki görüşünekatılmıyoruz.
Başkanvekili
Burhan ÜSTÜN
Üye
Muammer TOPAL
KARŞIOY GEREKÇESİ ile DEĞİŞİK GEREKÇE
1)“İş Kanunu ile Bazı Kanun ve Kanun Hükmünde Kararnamelerde DeğişiklikYapılması ile Bazı Alacakların Yeniden Yapılandırılmasına Dair Kanun Tasarısı”Türkiye Büyük Millet Meclisi’nce (TBMM) 10.9.2014 tarih ve 6552 sayılı Kanunolarak kabul edilmiş ve 11 Eylül 2014 tarih ve 29116 sayılı Resmî Gazete’deyayımlanarak yürürlüğe girmiştir.
Bu Kanun’un kimi hükümlerinin iptali istemiyle AnamuhalefetPartisi’nce açılan iptal davasının yapılan incelemesinde, aşağıda belirtileniptal istemine konu kuralların “Kanun Tasarısı”nda yer almadığı ve bunların birkısmının Plân Bütçe Komisyonunda (bazıları alt komisyonda) bir kısmının iseGenel Kurul’da Tasarı metnine dahil edildiği anlaşılmaktadır:
- 6331 sayılı İş Sağlığı ve Güvenliği Kanunu’nun 2. maddesininikinci fıkrasına bent ekleyen15 inci madde(Alt Komisyonda eklenmiş),
-6356 sayılı Sendikalar ve Toplu İş Sözleşmesi Kanunu’nun 41.maddesinin birinci ve beşinci fıkralarında yer alan “yüzde üçünün” ibarelerinin“yüzde birinin”; 43. maddesinin ikinci fıkrasında yer alan “yüzde üçünden”ibaresini “yüzde birinden”, dördüncü fıkrasında yer alan “yüzde üçünü”ibaresini “yüzde birini” şeklinde değiştiren20 inci madde (Verilenönergeyle Genel Kurul’da eklenmiş),
- 6356 sayılı Kanun’a Ek Madde 1’i ekleyen21 inci madde(AltKomisyonda eklenmiş),
- Gümrük vergileri, idari para cezaları, faiz, gecikme faizi vegecikme zammı alacaklarından kesinleşmiş olanların belli şartlarla tahsilindekimi kolaylıklar öngören80 inci madde(Plân Bütçe Komisyonunda eklenmiş),
- 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu’nun 47. maddesiniyeniden düzenleyen (değiştiren)87 nci madde(Plân Bütçe Komisyonundaeklenmiş),
- 6200 sayılı Devlet Su İşleri Genel Müdürlüğünün Teşkilat veGörevleri Hakkında Kanun’a Ek Madde 6’yı ekleyen88 inci madde(Plân BütçeKomisyonunda eklenmiş),
- 1136 sayılı Avukatlık Kanunu’nun 182 nci maddesine bir fıkraekleyen94 üncü madde(Alt Komisyonda eklenmiş),
- 2942 sayılı Kamulaştırma Kanunu’nun 4 ncü maddesine bir fıkraekleyen99 uncu madde(Plân Bütçe Komisyonunda eklenmiş),
- 2942 sayılı Kanun’un 23 üncü maddesine bir fıkra ekleyen100üncü madde (Verilen önergeyle Genel Kurul’da eklenmiş),
- 2942 sayılı Kanun’a Geçici Madde 9’u ekleyen101 inci madde(PlânBütçe Komisyonunda eklenmiş),
- 4342 sayılı Mera Kanunu’nun 14 üncü maddesine (ı) bendiniekleyen112 nci madde(Plân Bütçe Komisyonunda eklenmiş),
- 5258 sayılı Aile Hekimliği Kanunu’nun 5 inci maddesinin ikincifıkrasına cümle ekleyen117 nci madde (Alt Komisyonda eklenmiş),
- 5345 sayılı Gelir İdaresi Başkanlığının Teşkilat ve GörevleriHakkında Kanun’un 29 uncu maddesine bir fıkra ekleyen119 uncu madde(PlânBütçe Komisyonunda eklenmiş),
- 5393 sayılı Belediye Kanunu’nun 15 inci maddesinin beşincifıkrasının birinci cümlesinde yer alan “arsa” ibaresini “taşınmaz” olarakdeğiştiren121 inci madde(Alt Komisyonda eklenmiş),
- 5747 sayılı Büyükşehir Belediyesi Sınırları İçerisinde İlçeKurulması ve Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılması Hakkında Kanun’un 1 incimaddesine ekli (16) sayılı listesinin sekizinci sırasında yer alan “Barbaros”ibaresini “Barbaros Mahallesinin 04 Karayolunun güneyinde kalan kısmı” şeklindedeğiştiren128 inci madde(Verilen önergeyle Genel Kurul’da eklenmiş),
- 5747 sayılı Kanun’un 2 nci maddesinin üçüncü fıkrasında yeralan “Kadıköy İlçe Belediyesine bağlı Atatürk Mahallesinin” ibaresinden sonragelmek üzere “ve Barbaros Mahallesini” ibaresini ekleyen129 uncu madde(Verilenönergeyle Genel Kurul’da eklenmiş),
- 637 sayılı Ekonomi Bakanlığının Teşkilat ve Görevleri HakkındaKanun Hükmünde Kararname’nin 36 ncı maddesini değiştiren142 nci madde(maddeninbir kısmı Alt Komisyonca eklenmiş; verilen önergeyle tamamı Genel Kurul’dayeniden düzenlenmiş).
Anayasa’nın 88. maddesinde“Kanun teklif etmeye Bakanlar Kuruluve milletvekilleri yetkilidir.
Kanun tasarı ve tekliflerinin Türkiye Büyük Millet Meclisindegörüşülme usul ve esasları İçtüzükle düzenlenir.” denilmektedir. Anayasa’nın 88.maddesinin birinci fıkrasının ihlâli sonucu bir yasalaştırma söz konusuysa, bukonudaki ihlâl Anayasa’nın 148. maddesi anlamında bir “şekil sakatlığı”nadeğil, doğrudan 88. maddesine aykırı düşer ve yapılacak anayasal denetimin,“şekil bakımından” değil, “esas bakımından” söz konusu olması gerekir. 88.maddenin ikinci fıkrasındaki “Kanun tasarı ve tekliflerinin Türkiye BüyükMillet Meclisinde görüşülme usul ve esasları İçtüzükle düzenlenir” hükmünün de,bu açıklama çerçevesinde yorumlanması ve bu düzenlemenin aynı maddenin birincifıkrasındaki anayasal hüküm doğrultusunda anlaşılması ve hüküm ifade etmesigerekir. Yani, birinci fıkraya aykırı bir durum söz konusu ise artık ortadadoğrudan bir Anayasa ihlâli söz konusu olacak ve Anayasa’nın bu hükmünün birtekrarından ibaret olan TBMM İçzüğü’nün 35. maddesinin ihlâli nedeniyle,Anayasa’nın 148. maddesinde belirtilen (ve son oylamaya ilişkin olmadığındankanunun iptalini gerektirmeyen) bir şekil sakatlığından ve şekil denetimindendeğil; 88. maddenin birinci fıkrasının ihlâli sonucu esası ilgilendiren birsakatlıktan ve esas denetimden söz edilebilecektir.
Davanın somutu ile ilgili olarak düzenleme öngören TBMMİçtüzüğü’nün “Komisyonların yetkisi, toplantı yerine zamanı” başlıklı 35.maddesinin ilgili bölümleri şöyledir: “Komisyonlar, kendilerine havale edilenkanun tasarı ve/veya tekliflerini aynen veya değiştirerek kabul veyareddedebilirler; birbirleriyle ilgili gördüklerini birleştirerek görüşebilirlerve Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlığınca kendilerine ayrılan salonlardatoplanırlar.
Ancak, komisyonlar, 92 nci maddedeki özel durum dışında kanunteklif edemezler, kendilerine havale edilenler dışında kalan işlerleuğraşamazlar.Başkanlık Divanının kararı olmaksızın Genel Kurulun toplantısaatlerinde görüşme yapamazlarve kanun tasarı ve tekliflerini bölerek ayrıayrımetinler halinde Genel Kurula sunamazlar…”
İçtüzüğün 35. maddesinin yukarıdaki açık metninden de açıkçaanlaşılacağı üzere, komisyonların kendilerine havale edilen kanun tasarı vetekliflerini görüşme yetkileri sınırlandırılmış olup, komisyonların İçtüzüğün92 nci maddesindeki özel durum dışında (genel veya özel af ilanını içeren kanuntasarı ve teklifleri) kanun teklif etme yetkileri yoktur. Yukarıda tek tek belirtilenyasa değişiklikleri Bakanlar Kurulunca önerilen Tasarı metninde olmadığı haldePlân ve Bütçe Komisyonu tarafından (bazıları da önergeyle Genel Kurultarafından) Tasarı metnine ilave edilerek kanunlaştırıldığından; bu durumAnayasa’nın 88. maddesinin birinci fıkrasına (dolayısiyle de bu hükmünaçıklaması mahiyetinde bulunan TBMM İçtüzüğü’nün 35 inci maddesine) açıkçaaykırı düşmektedir.
Anayasa’nın 88. maddesinin birinci fıkrasının açık âmir hükmükarşısında, TBMM İçtüzüğü’nün 87 nci maddesi gerekçe gösterilerek, görüşülmekteolan bir tasarı veya teklifin konusu olmayan “başka” kanunlarda ek vedeğişiklik getiren “yeni bir kanun teklifi mahiyetindeki” değişikliklerin“Genel Kurul” tarafından da yapılamayacağı açıktır.
Anayasa’nın 148. maddesindeki “Kanunların şekil bakımındandenetlenmesi,son oylamanın,öngörülen çoğunlukla yapılıp yapılmadığı…hususları ile sınırlıdır…” hükmünün de bu belirlemeye etkisinin olamayacağıkuşkusuzdur. Gerçekten, 88 nci maddenin birinci fıkrasına açıkça aykırı biryasama faaliyeti sözkonusu olduğundan, Genel Kurulca öngörülen çoğunluklayapılacak bir “son oylama”nın belirtilen Anayasa’ya aykırılığı düzelteceğikabul edilemez. Ancak 88 inci maddenin birinci fıkrasına uygun bir yasamafaaliyeti içerisinde 148 inci maddedeki “şekil denetimi” kuralı işletilebilir.Davanın somutunda ise yukarıda açıklandığı üzere, aksi yönde bir yasamafaaliyeti bulunduğu görüldüğünden; 148 inci maddenin bu davanın somutundauygulama kabiliyeti bulunmamaktadır. (Bu konudaki bir inceleme için bkz.: TorbaYasalar ve Yasama sürecindeki İçtüzük Hükümlerinin Şekil Denetimi Sorunu, HıfzıDEVECİ, TBB Dergisi, 2015 (117) s. 55-90)
Esasen Anayasa Mahkemesinin 25.12.2008 tarih ve E.2008/71,K.2008/183 sayılı kararına (RG 9.4.2009, Sayı:27195) konu iptal davasıbaşvurusunun içeriğinden de, bu şekildeki bir uygulamanın TBMM İçtüzüğü’nün 35.maddesine aykırı düştüğünün TBMM Başkanlığınca saptandığı ve ilgili komisyonakabul edilen tasarı metninin iade edilmesine karşılık, ilgili komisyonca iadeedilen tasarı metninin yeniden bir üst yazı ile Genel Kurulun onayına sunulmaküzere TBMM Başkanlığına geri gönderildiği ve akabinde yasalaştığıanlaşılmaktadır.
Açıklanan nedenlerle; 6552 sayılı Kanun’un iptali istenenkurallarından 20 nci, 80 inci, 88 inci, 94 üncü, 100 üncü, 101 inci (“22 ncimaddesinin birinci, ikinci ve üçüncü fıkra hükümleri ile” ibaresi dışında kalanbölümü yönünden) 112 nci, 117 nci, 119 uncu, 121 nci, 128 inci, 129 uncu ve 142nci maddelerinin Anayasa’nın 88. maddesine aykırı düşmesi nedeniyle iptalinekarar verilmesi gerektiği kanaatine ulaştığımızdan; aksi yöndeki çoğunlukkararına katılmıyoruz.
2) 6552 sayılı Kanun’un 15., 21., 87., 99. ve 101 inci (“22 ncimaddesinin birinci, ikinci ve üçüncü fıkrası hükümleri ile...” ibaresi dışındakalan bölümü yönünden), maddelerinin İPTALİNE karar verilmişse de; anılankuralların da asıl tasarı metninde yer almadıkları, Plân Bütçe KomisyonuncaGenel Kurul’ca tasarı metnine ilave edildikleri görüldüğünden, bu kurallarınAnayasa’nın 88. maddesine aykırı düşmeleri nedeniyle iptaline karar verilmesigerektiğini değerlendirdiğimizden; iptal kararına bu değişik gerekçeylekatılıyoruz.
3) 6552 sayılı Kanunun “Tasarı” metninde yer alan 10 uncu maddesiile değiştirilen 4734 sayılı Kamu İhale Kanunu’nun 62 nci maddesinin birincifıkrasının (e) bendinin (1) numaralı alt bendinin birinci ve ikincicümlelerinin incelenmesinde; evvelce (kuralın eski halinde) 4734 sayılıKanun’un 4 üncü maddesinde belirtilen özel kişilere gördürülebilecek hizmetler(bakım ve onarım, taşıma, haberleşme, sigorta, araştırma ve geliştirme,muhasebe, piyasa araştırması ve anket, danışmanlık, tanıtım, basım ve yayım,temizlik, yemek hazırlama ve dağıtım, toplantı, organizasyon, sergileme, korumave güvenlik mesleki eğitim, fotoğraf, film, fikri ve güzel sanat, bilgisayarsistemlerine yönelik hizmetler ile yazılım hizmetleri, taşınır ve taşınmaz malve hakların kiralanması ve benzeri diğer hizmetler) için ihaleye çıkılabilmesiöngörülmekte iken; yeni kuralla sayılan bu konular dikkate alınmaksızın “personelçalıştırılmasına dayalı yardımcı işlere ilişkin hizmetler”için ihaleyeçıkılabilmesine imkân sağlandığı görülmektedir. Yine kuralla, söz konusuyardımcı hizmetlerin neler olduğunun belirlenmesi hususunda Bakanlar Kurulunayetki tanınmaktadır. Özetlemek gerekirse; kuralın birinci cümlesiyle,idarelerce kanun, tüzük ve yönetmeliklere göre istihdam edilen personelinyeterli nitelik ve sayıda olmaması halinde, personel çalıştırılmasına dayalıyardımcı işlere ilişkin hizmetler için ihaleye çıkılabilmesi öngörülmekte;kuralın ikinci cümlesiyle ise bu kapsamda ihaleye çıkılabilecek yardımcı işlereilişkin hizmet türlerinin hangi usulle belirleneceği ve hangi kişi vekurumların karar alma sürecine katılacağı açıkça düzenlenmekte, bu belirlemeyapılırken de hangi esasların dikkate alınacağı belirtilmektedir.
Anayasa’nın 128 inci maddesinin açık hükmü karşısında, kamuidarelerinin “genel idare esaslarına göre” yürütmekle yükümlü oldukları asli vesürekli görevlerinin memurlar ve diğer kamu görevlileri eliyle gördürülmesiesastır. Anayasa Mahkemesinin bu konudaki yerleşik kararlarında, “personelçalıştırılmasına dayalı yardımcı işlere ilişkin hizmetler”in, genel idareesaslarına göre yürütülen hizmetler kapsamı dışında değerlendirilebilmesimümkün olmakla beraber; dava konusu kuralda olduğu gibi tamamen soyut,çerçevesi çizilmemiş ve somutlaştırılmamış; bilakis belirsiz bırakılarak,anılan kamu alanının (personel çalıştırılmasına dayalı yardımcı işlere ilişkinhizmetler) ihale suretiyle kamu görevlileri dışında özel kişileregördürülebilmesine imkân tanınmıştır. Bu yasama tercihi Anayasa’nın 2. ve 128.maddeleri ile bağdaşmamaktadır. Oysa kuralın önceki halinde bu alan açık birbiçimde teker teker sayma yoluyla belirlenmiş ve somutlaştırılmış durumdaydı.
Açıklanan nedenlerle, kuralın iptali gerektiğini değerlendirdiğimizden;çoğunluğun aksi yöndeki kararına katılmıyoruz.
Üye
Üye
Serdar ÖZGÜLDÜR
Serruh KALELİ
KARŞIOY YAZISI
10.9.2014 tarihli ve 6552 sayılı “İş Kanunu ile bazı Kanun veKanun Hükmünde Kararnamelerde Değişiklik Yapılması ile Bazı Alacakların YenidenYapılandırılmasına Dair Kanun”un iptali istenmiş olup, Anayasa Mahkemesinceiptal edilenler dışında kalan aşağıdaki madde, fıkra, bent ve ibarelerininAnayasa’ya aykırılıklarına ilişkin karşıoy gerekçelerimiz şunlardır:
1- Kanun’un 10. maddesiyle 4734 sayılı Kamu İhale Kanunu’nun 62.maddesinin birinci fıkrasının (e) bendinin (1) numaralı alt bendindedeğişiklik yapılarak, İdarelerce kanun, tüzük ve yönetmeliklere göre istihdamedilen personelin yeterli nitelik veya sayıda olmaması halinde personelçalıştırılmasına dayalı yardımcı işlere ilişkin hizmetler için ihaleye çıkılabileceğiöngörülmüş ve bu hizmet türlerini belirlemeye yetkili makamlar düzenlenmiştir.
Anayasa’nın 128. maddesinde kamu hizmetlerinin görülmesininesasları belirtilmiş olup Devletin genel idare esaslarına göre yükümlü olduğukamu hizmetlerinin gerektirdiği asli ve sürekli görevlerin memurlar ve diğerkamu görevlileri eliyle görüleceği, bu konuların kanunla düzenleneceğiöngörülmüştür.
İhale yöntemiyle hizmet alınarak özel kişilere gördürülebilecekhizmetlere her hangi bir ölçüt getirilmeden, genel ilke ve esaslarbelirlenmeden “yardımcı işler” şeklinde ifade edilerek tamamen İdarenintakdirine bırakılan düzenlemede, Anayasa’nın 128. maddesinin emrettiği anlamdakanunla düzenleme yapılmış olduğu söylenemez. Anayasa’nın 128. maddesinde kamuhizmetlerinin görülmesinden Devletin yükümlü olduğu belirtilmiş, bu amaçla yineAnayasa’nın koyduğu esaslara göre yeterli düzey ve nitelikte personel teminiİdareye görev olarak verilmiştir. İdareler bu doğrultuda gerekli personeli sınavve mülakatla, yeterli sayı ve nitelikte temin etmek zorundadırlar. Buyükümlülüğü yerine getirmeyen İdarelerin, personelin yeterli olmadığıgerekçesiyle, ucu açık ve keyfi bir düzenlemeyle, özel kişileri istihdametmesine olanak veren kural, Anayasa’nın 128. maddesine aykırıdır.
2- Kanun’un 13. maddesiyle 4735 sayılı Kamu İhaleSözleşmeleriKanunu’nun 8. maddesine eklenen üçüncü fıkranın üçüncü cümlesinde,kamu işveren sendikası tarafından yürütülmeyen ve sonuçlandırılmayan toplu işsözleşmeleri için fiyat farkı ödenmeyeceği, 4857 sayılı Kanun’un 2. maddesininyedinci fıkrası esas alınarak asıl işveren sıfatından dolayı ücret farkınahükmedilemeyeceği ve asıl işveren sıfatıyla sorumluluk yüklenemeyeceğibelirtilmiştir.
Düzenlemeye göre, toplu iş sözleşmesinin, işçi sendikası ile altişverenin yetkilendirmesi üzerine kamu işveren sendikalarından biri arasındayapılması durumunda fiyat farkı verildiği halde, doğrudan alt işverenle işçisendikası arasında imzalanması halinde fiyat farkı verilmeyecektir.
Anayasa’nın 2. maddesinde belirtilen sosyal hukuk devleti, aynıişi yapan kişiler arasında ücret eşitliğini gerektirir. Alt işverenin kamuişveren sendikalarından birini yetkilendirmemesi halinde sorumluluğun asılişveren sıfatıyla İdare tarafından üstlenilmesi gerekir. Devlet, kazançamacıyla çalışan bir kurum olmadığından, bu konuda alelade bir işveren gibikabul edilemez. Farklı statülerde bulunan kişilerin bu statülerini serbestiradeleriyle kabul etmediği, bu durumda farklı statülerden kaynaklananolanakların farklı olmasına rağmen bir kesimin, Anayasa’nın 51. maddesinde tümçalışanlar için öngörülen sendika hakkından yararlanamadığı, Anayasal birhakkın bir kısım çalışanlar için işlevsiz hale geldiği anlaşılmaktadır. Bunedenle kuralın iptali gerekir.
3- Kanun’un 20. maddesiyle 6356 sayılı Kanun’un 41. maddesininbirincive beşinci fıkralarında yer alan “yüzde üçünün” ibareleri “yüzde birinin”olarak;43. maddesininikinci fıkrasında yer alan “yüzde üçünden” ibaresi“yüzde birinden”, dördüncü fıkrasında yer alan “yüzde üçünü” ibaresi “yüzdebirini” olarak değiştirilmiştir.
Yapılan değişiklikler Anayasa’nın 51. maddesinde güvence altınaalınan sendika hakkının kullanımındaki engelleri azaltan, doğru yönde atılmışadımlar olmakla birlikte her türlü işkolu barajının sendika, toplu sözleşme vegrev hakkına engel teşkil ettiği, ILO’nun işkolu barajlarının tümüylekaldırılması yolundaki kararlarıyla birlikte değerlendirildiğinde, Anayasa’yaaykırılık bütünüyle ortadan kalkmadığından düzenlemenin iptali gerektiğidüşünülmektedir.
4- Kanun’un 94. maddesiyle, 1136 sayılı Avukatlık Kanunu’nun 182.maddesine eklenen ikinci fıkrayla“…yönetmelikle veya diğerbir düzenleyici işlemle avukatlık stajına kabulde, staj döneminde ve avukatlıkmesleğine kabulde sınav veya benzeri bir rejim öngörülemez”hükmügetirilmiştir.
Kuralla, sınav veya benzeri bir rejimin yönetmelik veya diğer birdüzenleyici işlemle getirilemeyeceği söylenmiş olmakla birlikte yasa koyucununamacının, avukatlık sınavının her hangi bir şekilde uygulanmasını önlemekolduğu açıktır. Düzenleyici işlemle konulamayacak olan sınav ancak yasa ilekonulabileceğine göre, yasa koyucunun bu yönde bir düzenleme yapmamaksuretiyle, sınavın tamamen kaldırılmasını amaçlamış olduğunda tereddütbulunmamaktadır.
Öte yandan, Anayasa Mahkemesinin Esas:2007/16, Karar:2009/147sayılı kararında avukatlık sınavı, Anayasa’nın 36. maddesinde yer alan adilyargılanma hakkı çerçevesinde değerlendirilmiş ve şu tespitte bulunulmuştur:
Güçlü ve bağımsız savunma mesleği, hukukun üstünlüğünün, hukuksaluzlaşmanın, adil yargılanma duygusunun ve toplumsal barışın güvencesi olup budeğerler, mesleğinde yetkin bağımsız savunucularla teminat altına alınmıştır”.
Yargılamanın asli unsuru olan savunmanın, hakim ve savcılar gibi,mesleki bakımdan belli bir yetkinlik ve donanıma sahip olması amacına yönelikolan avukatlık sınavına ilişkin olarak Anayasa Mahkemesinin yaptığı tespit,iptali istenen kuralla boşa çıkartılmış ve böylece, Anayasa’nın 153. maddesindeyer alan Anayasa Mahkemesi kararlarının bağlayıcılığı ilkesi çiğnenmiştir.
Avukatlık, her ne kadar Anayasa’da özel olarak düzenlenmiş birkurum değil ise de Anayasa’nın 90. maddesinin yollamasıyla gözetilmesi gerekenAvrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin 6. maddesinde adil yargılanma hakkıkapsamında bir avukatın yardımından yararlanma hakkı açıkça belirtildiğinden,bu mesleğin ve mensuplarının Anayasal temelde değerlendirilmesi gerektiğiaçıktır. Nitekim Anayasa Mahkemesi de bu doğrultuda, yukarıda belirtilen kararıvermiştir. Avukatların daha yetkin ve donanımlı olmasına yönelik her hangi birdüzenleme yapılamaması sonucunu doğuran kuralda Anayasa’nın 36. maddesineuyarlık bulunduğu söylenemez.
Yasa koyucu, avukatlık sınavı konusunda düzenleme yapmamak veTürkiye Barolar Birliğince de düzenleme yapılmasının yolunu yasa ile kapatmaksuretiyle Anayasa’nın 36. ve 153. maddelerine aykırı bir tasarrufta bulunmuştur.Bu nedenle kuralın iptali gerekir.
5- Kanun’un 100. maddesiyle 2942 sayılı Kanun’un 23. maddesineüçüncü fıkra olarak eklenen fıkrada“Birinci ve ikincifıkralarda belirtilen süreler geçtikten sonra, kamulaştırılan taşınmaz maldahakları bulunduğu iddiasıyla eski malikleri veya mirasçıları tarafındanidareden herhangi bir sebeple hak, bedel veya tazminat talebinde bulunulamaz vedava açılamaz”denilmiştir.
2942 sayılı Kanun’un 23. maddesinde kamulaştırılan bir taşınmazınbedeli ödenerek geri alınması düzenlenmiş, birinci ve ikinci fıkralarda bunailişkin beş ve bir yıllık hak düşürücü süreler belirtilmiştir. Ancak, maddede,geri alma dışında çeşitli nedenlerle vaki olabilecek bedel veya tazminattaleplerine ilişkin dava yolu kapatılmamıştır. Bu kere iptali istenen kuralla,beş ve bir yıllık süreler geçtikten sonra her türlü hak ve talepler için davayolu kapatılmaktadır.
Anayasa’nın 35. maddesinde mülkiyet hakkının ancak kamu yararıamacıyla sınırlanabileceği belirtilmiş, 46. maddesinde de kamulaştırmanıngerçek karşılık esasına dayanacağı öngörülmüştür. Anayasa kurallarına göre,kamulaştırma konusu olan taşınmaz malın kendisi kamu yararı amacıyla malikininiradesi dışında elinden alınabilecekse de, malın bedelinin dışında olabilecekhak taleplerinin de kendiliğinden ortadan kalkması söz konusu olamaz. İptaliistenen kuraldaki düzenleme, kamu yararı için ihtiyaç duyulan taşınmazınbedelinden bağımsız olarak, malikin diğer haklarını talep etme yani hak aramaözgürlüğüne yapılmış, zorunlu bir nedeni olmayan ve ölçüsüz bir müdahaledir.
Anayasa’nın 2. maddesinde belirtilen hukuk devletine ve 36.maddesindeki hak arama hürriyetine aykırı olan kuralın iptali gerekir.
6- Kanun’un 101. maddesiyle, 2942 sayılı Kanun’a eklenen geçici 9.maddenin iptal edilen kısmı dışında kalan bölümü,100.maddenin Anayasa’ya aykırı olduğu yönündeki gerekçemiz ve geçici 9. maddeniniptal edilen ibarelerine ilişkin çoğunluk gerekçesindeki nedenlerle Anayasa’nın2. maddesinde belirtilen hukuk devletine aykırı olup, iptali gerekir.
7- Kanun’un 112. maddesiyle 4342 sayılı Mera Kanunu’nun 14.maddesinin birinci fıkrasına eklenen (ı) bendiyle,BakanlarKurulu tarafından kentsel dönüşüm ve proje alanı olarak ilan edilen yerlerinmera, yaylak veya kışlak olmaktan çıkarılması olanaklı hale getirilmiştir.
Anayasa’nın 45. maddesiyle devletin korumakla görevlendirildiğimeraların, üstün bir kamu yararına dayanan herhangi bir zorunluluk olmaksızın,salt kentsel arazilerin genişletilmesini sağlamak amacıyla meraların buvasfının kaybettirilebilmesinin Anayasa’ya uygun olmadığı açıktır. Kuraldakentsel dönüşüm ve proje alanı olarak ilan edilecek yerlerin meralara zararvermeden belirlenmesinin mümkün olamayacağının anlaşılması ve bir zorunlulukbulunması gibi herhangi bir güvence bulunmamaktadır. Kaldı ki zorunluluklarnedeniyle her iki kamu yararı arasında makul bir denge kurulmasını gerektiren hallerdebunun gerçekleştirilebilmesine olanak veren istisna hükümleri yasada zaten yeralmaktadır. Bu nedenle kuralın, meraların korunmasına yönelik anayasalgereksinim ile zorunluluktan kaynaklanan ihtiyaçlar arasında adil bir dengesağlanması amacına hizmet etmediği, bu nedenle kamu yararına dayanmadığıanlaşılmaktadır. Kural bu nedenle Anayasa’nın 2. maddesinde tanımlanan hukukdevletine aykırıdır.
Anayasa’nın 2. ve 45. maddelerine aykırı olan kuralın iptaligerekir.
Üye
Osman Alifeyyaz PAKSÜT
KARŞIOY GEREKÇESİ
10.9.2014 tarihli ve 6552 sayılı İş Kanunu ile Bazı Kanun ve KanunHükmünde Kararnamelerde Değişiklik Yapılması ile Bazı Alacakların YenidenYapılandırılmasına Dair Kanun’un;
1) 10. maddesiyle değiştirilen 4.1.2002 tarihli ve 4734 sayılıKamu İhale Kanunu’nun 62. maddesinin birinci fıkrasının (e) bendinin (1)numaralı alt bendinin birinci ve ikinci cümlelerinin incelenmesi:
Anayasa’nın 2. maddesinde Cumhuriyetin nitelikleri arasındasayılan hukuk devleti, hukuk normlarının öngörülebilir olmasını bireylerin tümeylem ve işlemlerinde devlete güven duyabilmesini, devletin de yasaldüzenlemelerde bu güven duygusunu zedeleyici yöntemlerden kaçınmasını gereklikılar. Hukuk devletinin temel unsurlarından biri “hukuki belirlilik”tir. Hukukibelirlilik ilkesine göre yasal düzenlemelerin hem kişiler hem de idare yönündenherhangi bir duraksamaya ve kuşkuya yer vermeyecek şekilde açık, net veuygulanabilir olması, ayrıca kamu otoritelerinin keyfi uygulamalarına karşıkoruyucu önlem içermesi gereklidir.
Anayasa’nın 7. maddesinde ise yasama yetkisinin Türk Milleti adınaTürkiye Büyük Millet Meclisi’ne ait olduğu ve bu yetkinin devredilemeyeceğibelirtilmiştir. Yürütmenin düzenleme yetkisi sınırlı tamamlayıcı ve bağımlı biryetki olduğundan Anayasa da öngörülen ayrık durumlar dışında yasalarladüzenlenmemiş bir alanda yasa ile yürütmeye genel nitelikte kural koyma yetkisiverilemez. Yürütme organına düzenleme yetkisi veren bir yasa kuralınınAnayasa’nın 7. maddesine uygun olabilmesi için temel ilkelerin konulmasıçerçevenin çizilmesi sınırsız, belirsiz, geniş bir alanı düzenleme yetkisininyürütmenin takdirine bırakılmaması gerekir.
Dava konusu düzenlemede hukuki belirsizlik bulunduğu bubelirsizlikleri ortadan kaldıracak ilke ve ölçütler getirilmeden bakanlarkuruluna verilmesi, Anayasa’nın 2., 7., 123. ve 128. maddelerine aykırıdır.
2) 100. maddesinin birinci fıkrasının (b) bendiyle, 2942 sayılıKanun’un 23. maddesine eklenen üçüncü fıkranın incelenmesi:
Anayasa’nın “hak arama hürriyeti” başlıklı 36. maddesinin birincifıkrasında, “herkes meşru vasıta ve yollardan faydalanmak suretiyle yargı mercileriönünde davacı veya davalı olarak iddia ve savunma ile adil yargılanmak hakkınasahiptir”. Anayasa’nın 125. maddesinde ise “idarenin her türlü eylem veişlemlerine karşı yargı yolu açıktır”. denilmektedir.
Anayasa Mahkemesinin 14.01.2010 günlü, E. 2009/27, K. 2010/9sayılı kararında belirtildiği üzere Anayasa’nın 36. maddesindeki adilyargılanma hakkı, sadece yargı mercileri önünde davacı ve davalı olarak iddiave savunma da bulunma hakkını değil yargılama sonunda hakkı olanı elde etmeyi dekapsar.
Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin 1 no’lu protokolünün mülkiyethakkını teminat altına alan birinci maddesinde “her gerçek ve tüzel kişinin malve mülk dokunulmazlığına saygı gösterilmesini isteme hakkı vardır. Bir kimseancak kamu yararı sebebiyle ve yasada öngörülen koşullara ve uluslararasıhukukun genel ilkelerine uygun olarak mal ve mülkünden yoksun bırakılabilir.
Anayasa’nın 35. maddesinde mülkiyet hakkı sınırsız bir hak olarakdüzenlenmiş kamu yararı amacıyla ve kanunla sınırlandırılabileceğiöngörülmüştür. Ayrıca sınırlamanın Anayasa’nın 13. maddesinde düzenlenenilkelere uygun olması gereklerine ve ölçülülük ilkesine aykırı olamaz.Anayasa’nın 36. maddesinde güvenceye bağlanan hak arama özgürlüğünü ortadankaldırmaktadır.
Dava konusu kural Anayasa’nın 13., 35. ve 36. maddelerineaykırıdır.
3) 101. maddesiyle, 2942 sayılı Kanun’a eklenen geçici 9. maddeninbirinci cümlesinin incelenmesi:
Anayasa’nın 2. maddesinde belirtilen hukuk devleti eylem veişlemleri hukuka uygun olan, insan haklarına dayanan bu hak ve özgürlüklerikoruyup güçlendiren her alanda adaletli bir hukuk düzeni kurup bunugeliştirerek sürdüren, hukuk güvenliğini sağlayan, yasa koyucunun üstündeanayasa ve hukukun üstün kurallarının olduğunun bilincinde olan, işlem veeylemleri bağımsız yargı denetimine bağlı olan devlettir.
Anayasa Mahkemesinin 14.01.2010 tarihli ve E. 2009/27, K. 2010/9sayılı kararında belirtildiği üzere Anayasa’nın 36. maddesindeki adilyargılanma hakkı, sadece yargı mercileri önünde davacı ve davalı olarak iddiave savunma da bulunma hakkını değil yargılama sonunda hakkı olanı elde etmeyide kapsar.
Adil yargılanmanın ön koşulu kişilerin yargı mercileri önünde davahakkını kullanabilmesidir.
Dava konusu kural Anayasa’nın 2. ve 36. maddelerine aykırıdır.
Açıklanan nedenlerle yukarıda her bölümde açıklanan gerekçelerleAnayasa’ya aykırı olduğu belirtilen kuralların iptali gerektiği düşüncesi ileçoğunluk görüşüne katılmıyorum.
Üye
Recep KÖMÜRCÜ
KARŞIOY YAZISI
10.9.2014 tarihli ve 6552 sayılı İş Kanunu ile Bazı Kanun ve KanunHükmünde Kararnamelerde Değişiklik Yapılması ile Bazı Alacakların YenidenYapılandırılmasına Dair Kanun’un 99. maddesiyle, 4.11.1983 tarihli ve 2942sayılı Kamulaştırma Kanunu’nun 4. maddesine eklenen ikinci fıkrasının üçüncücümlesi çoğunluk kararı ile Anayasa’nın 13. ve 65. maddelerine aykırı bulunarakiptal edilmiştir.
4721 sayılı Türk Medeni Kanunu’nun 718. maddesinde, araziüzerindeki mülkiyetin, üstündeki hava ve altındaki arz katmanlarını dakapsadığı ifade edilmekle birlikte, taşınmaz malikinin, taşınmazın üstündekihava ve altındaki arz katmanları kullanma yetkisinin malike, uzayınderinliklerine kadar varacak düzeyde arazinin üstünü, Dünyanın merkezine varacakdüzeyde de arazinin altını kullanma hakkını verdiği düşünülemez. Malikin buhakkının kapsamının, arazi üzerindeki havanın ve altındaki yer katmanlarınınbelli bir seviyesiyle sınırlanması gerekmektedir. Kanun koyucu, 4721 sayılıKanun’un 718. maddesinde bu sınırı ortaya koymuş ve “kullanılmasında yararolduğu ölçüde”malikin, arazinin altını ve üstünü kullanabileceği ifadeedilmiştir. Taşınmaz malikinin mülkiyet hakkı, kullanılmasında yarar bulunmasıölçüsüne göre tespit edilecek seviyenin üzerindeki hava tabakası ile yine aynışekilde belirlenecek seviyenin altındaki yer katmanlarını kapsamamaktadır.
Anayasa’nın 35. maddesinde güvenceye bağlanan mülkiyet hakkı,Devlete, bireylerin mülkiyet hakkına haksız müdahalede bulunmama ödevi olarakifade edilen negatif bir yükümlülük yüklemektedir. İdarenin, herhangi birşekilde taşınmazın, kullanılmasında yarar bulunması ölçüsüne göre tespitedilecek seviyenin üzerindeki hava tabakası ile yine aynı şekilde belirlenecekseviyenin altındaki yer katmanlarını kullanması ve dolayısıyla malikin,üzerindeki mülkiyet hakkının tanıdığı yetkileri buralarda kullanmasınıengellemesi, Devlete yüklenen negatif yükümlülüğün ihlali anlamına gelir.
2942 sayılı Kanun’un 4. maddesinin ikinci fıkrası bir bütün olarakdeğerlendirildiğinde, teleferik ve benzeri ulaşım hatları ile her türlü köprü,taşınmazların altında metro ve benzeri raylı taşıma sistemlerine ilişkinyatırımlar için idari irtifak kurulmaması, maliklerin mülkiyet hakkınınkullanımının engellenmemesi koşuluna bağlandığı anlaşılmaktadır. Anılan fıkrauyarınca, mülkiyet hakkının kullanımının engellenmediğinden söz edilebilmesiiçin teleferik ve benzeri ulaşım hatları ile her türlü köprü, taşınmazlarınaltında metro ve benzeri raylı taşıma sistemlerinin, taşınmazın kullanılmasındayarar bulunmayacak derecede üstünde veya altında yapılmış olması gerekmektedir.Fıkrada sözü edilen yapıların, taşınmazın malikçe kullanılmasında yarar bulunankısımlarında yapılması durumunda mülkiyet hakkının kullanımı da engellenmişolacağından taşınmaz üzerinde irtifak hakkı tesisi zorunluluğu ortadankalkmadığı gibi malikin tazminat isteme hakkı da baki kalmaktadır. Dolayısıyladava konusu kuralın bu hâliyle mülkiyet hakkına müdahaleye imkân tanıdığısöylenemez.
Yapılan teleferik ve benzeri ulaşım hatları ile her türlü köprü,taşınmazların altında metro ve benzeri raylı taşıma sistemlerinin,kullanmasında yarar bulunan dereceyi aşıp aşmadığı, arazinin mahiyetine, maliktarafından kullanılış tarzına göre dürüstlük kuralı esas alınarak tayinedilecektir. Sistemin bu ölçüyü aşıp aşmadığı ve dolayısıyla mülkiyet hakkınınkullanımının engellenip engellenmediğinin her somut olayın kendi koşullarıiçinde değerlendirilmesi gerekmektedir. İnşa edilen sistemin, kullanmasındayarar bulunan dereceyi aştığının tespiti durumunda, mülkiyet hakkınınkullanımına müdahalede bulunmama koşulunun gerçekleşmediği ve dolayısıylayapının, dava konusu kural kapsamında kalmadığı kabul edilerek taşınmaz malikilehine uygun bir tazminata hükmedilmesi icap etmektedir. Ancak bu durum kuralınuygulanmasıyla ilgili olup anayasal bir sorun teşkil etmemektedir.
Açıklanan nedenlerle, dava konusu kuralın Anayasa’nın 13. ve 35.maddelerine aykırı olmadığı ve bu nedenle iptal isteminin reddi gerektiğigörüşüyle çoğunluk kararına katılmıyorum.
Üye
Hicabi DURSUN
KARŞI GÖRÜŞ
10.9.2014 tarihli ve 6552 sayılı, İş Kanunu ile Bazı Kanun veKanun Hükmünde Kararnamelerde Değişiklik Yapılması ile Bazı Alacakların YenidenYapılandırılmasına Dair Kanun’un bazı maddelerinin iptallerine karar verilmesiistenmiştir. Bu kapsamda aşağıdaki kuralların da iptali istenmiş, ancakMahkememiz çoğunluğu tarafından kurallar Anayasa’ya aykırı bulunmayarak iptaltalebi reddedilmiştir.
Aşağıda incelendiği şekilde, belirtilen kuralların Anayasa’yaaykırı olduğu ve iptali gerektiği kanaatinde olduğumdan, Mahkememizçoğunluğunun görüşüne katılmam mümkün olmamıştır:
I- 4734 Sayılı Kanun’un 62. Maddesinin Birinci Fıkrasının (e)Bendinin (1) Numaralı Alt Bendinin Birinci ve İkinci Cümleleri
4734 sayılı Kanun’un 62. maddesinin birinci fıkrasının, Kanun’un10. maddesiyle değiştirilen (e) bendi şu şekildedir:
“e) İdarelerin bu Kanunda tanımlanan hizmetlerden personelçalıştırılmasına dayalı hizmet alımlarında aşağıda belirtilen hususlara uymasızorunludur:
1)İdarelerce kanun, tüzük ve yönetmeliklere göre istihdamedilen personelin yeterli nitelik veya sayıda olmaması hâlinde personelçalıştırılmasına dayalı yardımcı işlere ilişkin hizmetler için ihaleyeçıkılabilir.Bu kapsamda ihaleye çıkılabilecek yardımcı işlere ilişkin hizmettürlerini; idarelerin teşkilat, görev ve yetkilerine ilişkin mevzuatı, yerleşikyargı içtihatları ile 22/5/2003 tarihli ve 4857 sayılı İş Kanununun 2 ncimaddesinin yedinci fıkrası dikkate alınmak suretiyle idareler itibarıyla ayrıayrı veya birlikte belirlemeye işçi, işveren ve kamu görevlilerikonfederasyonları, Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı, Hazine Müsteşarlığı veDevlet Personel Başkanlığının görüşü ve Maliye Bakanlığının teklifi üzerineBakanlar Kurulu yetkilidir.3/7/2005 tarihli ve 5393 sayılı BelediyeKanununun 67 nci maddesi ile diğer kanunların hizmet alımına ilişkin özelhükümleri saklıdır.
2) İdarelerin teşkilat, görev ve yetkilerine ilişkin mevzuatı ile4857 sayılı Kanunun 2 nci maddesinin yedinci fıkrası esas alınmak suretiyle,idareye ait bir işyerinde yürütülen asıl işin bir bölümünde idarenin ve işingereği ile teknolojik nedenlerle uzmanlık gerektiren işlerde hizmet alımı ihalesineçıkılabilir.
3) Danışmanlık hizmet alım ihalelerinde istihdam edilen personelinyeterli nitelik veya sayıda olmaması şartı aranmaz.”
1. Alt bentteki iptali istenen 1. ve 2. cümle, Mahkememizçoğunluğu tarafından Anayasa’ya aykırı görülmemiş ve iptal talebireddedilmiştir.
İptali istenen cümleler, görüldüğü gibi, idarelerce istihdamedilen personelin yeterli nitelik ve sayıda olmaması halinde, yardımcı işlereilişkin hizmetler için ihaleye çıkılabileceğini ve ihaleye çıkılabilecekişlerin ne şekilde belirleneceğini düzenlemektedir.
Maddede yapılan değişikliğin gerekçesi şu şekildedir:
“Madde ile, 4/1/2002 tarihli ve 4734 sayılı Kamu İhale Kanununun 62nci maddesinin birinci fıkrasının (e) bendi değiştirilerek, gerek yardımcıişlerde gerekse asıl işin bir bölümünde hizmet alım ihalelerine çıkılmasında4857 sayılı İş Kanununun alt işverenlik ile ilgili düzenlemelerinin esasalınması düzenlenmekte, danışmanlık hizmet alımları dışında idarenin yeterlinitelik ve sayıda personelinin olmaması halinde ihaleye çıkılabilmesi şartıgetirilmektedir.
Ayrıca, personel çalıştırılmasına dayalı ihalelerin yapılabileceğiyardımcı işleri belirleme yetkisi Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı, HazineMüsteşarlığı ve Devlet Personel Başkanlığının görüşü ve Maliye Bakanlığınınteklifi üzerine Bakanlar Kuruluna verilmiştir.”
İptali istenen cümlelerin yer aldığı bent, 6552 sayılı Kanunladeğiştirilmeden önce şu şekildeydi:“İdarelerce kanun, tüzük veyönetmeliklere göre istihdam edilen personelin yeterli nitelik veya sayıdaolmaması halinde,bu Kanunda belirtilen hizmetler içinihaleyeçıkılabilir. Ancak danışmanlık hizmet alım ihalelerinde, istihdam edilenpersonelin yeterli nitelik veya sayıda olmaması şartı aranmaz.”
Görüldüğü gibi, değişiklikten önce hangi hizmetler için idarelerinihaleye çıkabileceği açıkça belirtilmiş ve “bu Kanunda belirtilen hizmetleriçin” denilerek kapsam açık bir şekilde belirtilmiştir. Bu bağlamda 4734sayılı Kanun’un “Tanımlar” başlıklı 4. maddesinde, hizmet kavramınınhangi faaliyetleri kapsadığı da açıklanmıştır. Buna göre 4734 sayılı Kanunuyarınca hizmet kavramı, “bakım ve onarım, taşıma, haberleşme, sigorta,araştırma ve geliştirme, muhasebe, piyasa araştırması ve anket, danışmanlık,tanıtım, basım ve yayım, temizlik, yemek hazırlama ve dağıtım, toplantı,organizasyon, sergileme, koruma ve güvenlik, meslekî eğitim, fotoğraf, film,fikrî ve güzel sanat, bilgisayar sistemlerine yönelik hizmetler ile yazılımhizmetlerini, taşınır ve taşınmaz mal ve hakların kiralanmasını ve benzeridiğer hizmetleri” kapsamaktadır.
6552 sayılı Kanun’un 10. maddesiyle, 4734 sayılı Kanun’un 62.maddesinin birinci fıkrasının (e) bendi tümüyle değiştirilmiştir. Bendin davakonusu birinci cümlesinde, idarelerce kanun, tüzük ve yönetmeliklere göreistihdam edilen personelin yeterli nitelik veya sayıda olmaması hâlindepersonel çalıştırılmasına dayalı yardımcı işlere ilişkin hizmetler için ihaleyeçıkılabilmesi öngörülmekte; ikinci cümlesinde ise bu kapsamda ihaleyeçıkılabilecek yardımcı işlere ilişkin hizmet türlerinin; idarelerin teşkilat,görev ve yetkilerine ilişkin mevzuatı, yerleşik yargı içtihatları ile 22.5.2003tarihli ve 4857 sayılı İş Kanunu’nun 2. maddesinin yedinci fıkrası dikkatealınmak suretiyle idareler itibarıyla ayrı ayrı veya birlikte belirlemeye işçi,işveren ve kamu görevlileri konfederasyonları, Çalışma ve Sosyal GüvenlikBakanlığı, Hazine Müsteşarlığı ve Devlet Personel Başkanlığının görüşü veMaliye Bakanlığının teklifi üzerine Bakanlar Kurulunun yetkili olduğubelirtilmektedir.
Bendin yeni halinde, önceki halinden farklı olarak, özel kişileregördürülebilecek hizmetlerde farklılaşmaya gidilmekte; önceki düzenlemede “buKanunda belirtilen hizmetler” için ihaleye çıkılabilmesi öngörülmekte iken,yeni halinde “personel çalıştırılmasına dayalı yardımcı işlere ilişkinhizmetler”için ihaleye çıkılabilmesine imkân sağlanmaktadır. Öte yandan,bendin ikinci cümlesiyle, birinci cümlede sözü edilen yardımcı hizmetlerinneler olduğunun belirlenmesi hususunda Bakanlar Kuruluna yetki tanınmaktadır.Buna göre, bu kapsamda ihaleye çıkılabilecek yardımcı işlere ilişkin hizmettürlerini, idareler itibarıyla ayrı ayrı veya birlikte belirlemeye; işçi,işveren ve kamu görevlileri konfederasyonları, Çalışma ve Sosyal GüvenlikBakanlığı, Hazine Müsteşarlığı ve Devlet Personel Başkanlığının görüşü veMaliye Bakanlığının teklifi üzerine Bakanlar Kurulu yetkilidir.
Buna göre, kuralın yeni halinde özel kişilere gördürülebilecekhizmetlerin kapsamının önceki haline nazaran genişletildiği söylenebilir. Zirakuralın önceki halinde, 4734 sayılı Kanun’da sayılan hizmetler için ihaleyeçıkılabilmesi öngörülmekte iken, yeni halinde, 4734 sayılı Kanun’dasayılanlarla sınırlı olmaksızın personel çalıştırılmasına dayalı yardımcıişlere ilişkin hizmetler, özel kişiler eliyle yerine getirilmesine imkânsağlanan hizmetler kapsamına alınmıştır. Bununla birlikte, az önce ifadeedildiği üzere, personel çalıştırılmasına dayalı yardımcı işlerin tümü değil,Bakanlar Kurulunca belirlenecek olanlar için ihaleye çıkılması ve bunların özelkişilere gördürülmesi mümkün kılınmıştır. Ayrıca, 4857 sayılı Kanun’un 2.maddesinin yedinci fıkrasına yapılan atıf uyarınca bunların, yardımcı işniteliğinde olması veya kamusal hizmetin niteliği ile teknolojik nedenlerleuzmanlık gerektiren işlerden olması gerekmektedir.
Anayasa’nın 2. maddesinde, TürkiyeCumhuriyeti’nin bir hukuk devleti olduğu belirtilmiştir. Hukuk devleti, eylemve işlemleri hukuka uygun olan, insan haklarına dayanan, bu hak ve özgürlüklerikoruyup güçlendiren, her alanda adil bir hukuk düzeni kurup bunu geliştirereksürdüren, Anayasa’ya aykırı durum ve tutumlardan kaçınan, hukukun üstünkurallarıyla kendini bağlı sayan ve yargı denetimine açık olan devlettir.
Hukuk devletinin temel ilkelerinden biri“belirlilik ilkesi”dir.Bu ilkeye göre, yasal düzenlemelerin hem kişiler hem de idare yönünden herhangibir duraksamaya ve kuşkuya yer vermeyecek şekilde açık, net, anlaşılır ve uygulanabilirolması ayrıca kamu otoritelerinin keyfi uygulamalarına karşı koruyucu önlemiçermesi gerekir.
Anayasa’nın 7. maddesine göre de, yasama yetkisi, Türkiye BüyükMillet Meclisine ait olup, devredilemez.
4734 sayılı Kanun’un 62. maddesinin birinci fıkrasının (e)bendinin yeni halinde, önceki halinden farklı olarak, bent uyarınca özelkişilere gördürülebilecek hizmetlerde farklılaşmaya gidilmekte; öncekidüzenlemede“bu Kanunda belirtilen hizmetler”için ihaleye çıkılabilmesiöngörülmekte iken, yeni halinde“personel çalıştırılmasına dayalı yardımcıişlere ilişkin hizmetler”için ihaleye çıkılabilmesine imkân sağlanmaktadır.
İptali istenen cümleler bu açıdan değerlendirildiğinde, hangihizmetler için ihaleye çıkılacağı konusunda getirilen asıl kriterin “personelçalıştırılmasına dayalı yardımcı işlere ilişkin hizmetler”şeklindebelirlendiğini görüyoruz. Bu kritere ilişkin başkaca bir belirleme, açıklama dadiğer hükümlerde yer almamaktadır. O nedenle, hangi hizmetler için ihaleyeçıkılabileceğini, sonuçta Bakanlar Kurulu belirleyecektir. Bakanlar Kurulununkarar verirken, idarelerin teşkilat görev ve yetkilerine ilişkin mevzuatı,yargı kararlarını dikkate alacak olması ve hükümde belirtilen yerleringörüşünün alınması ve Maliye Bakanlığının teklifte bulunması, bu konuda yeterlibir açılık getirmemekte, sonuçta hangi hizmetler için ihaleye çıkılabileceğikonusunda, asıl belirleyici konumda olan Bakanlar Kurulu olmaktadır.
Yukarıda belirtildiği şekilde, hangi hizmetler için ihaleyeçıkılabileceği konusunda yeterli açıklık sağlanmadan, Bakanlar Kuruluna yetkiverildiğinden, kural Anayasa’nın 2. ve 7. maddelerine aykırıdır. O nedenleMahkememiz çoğunluğunun kuralın Anayasa’ya uygun olduğu ve reddi gerektiğiyönündeki görüşüne katılmam mümkün olmamıştır.
II- 2942 Sayılı Kanun’un 23. Maddesine Eklenen Üçüncü Fıkranınİncelenmesi
2942 sayılı Kanun’un 23. maddesine, 6552 sayılı Kanun’un 100maddesinin birinci fıkrasının (b) bendiyle eklenen üçüncü fıkranın iptaliistenmiştir. İptali istenen fıkranın bulunduğu 23. maddenin ilgili birinci veüçüncü fıkraları şu şekildedir:
“Mal sahibinin geri alma hakkı
Madde 23- Kamulaştırma bedelinin kesinleşmesi tarihinden itibarenbeş yıl içinde, kamulaştırmayı yapan idarece veya 22 nci maddenin dördüncüfıkrası uyarınca devir veya tahsis yapılan idarece; kamulaştırma ve deviramacına uygun hiç bir işlem veya tesisat yapılmaz veya kamu yararına yönelikbir ihtiyaca tahsis edilmeyerek taşınmaz mal olduğu gibi bırakılırsa, malsahibi veya mirasçıları kamulaştırma bedelini aldıkları günden itibarenişleyecek kanuni faiziyle birlikte ödeyerek, taşınmaz malını geri alabilir.
Doğmasından itibaren bir yıl içinde kullanılmayan geri alma hakkıdüşer.
Birinci ve ikinci fıkrada belirtilen süreler geçtikten sonrakamulaştırılan taşınmaz malda hakları bulunduğu iddiasıyla eski malikleri veyamirasçıları tarafından idareden herhangi bir sebeple hak, bedel veya tazminattalebinde bulunulamaz ve dava açılamaz”.
Maddenin üçüncü fıkrasının iptali istenmiştir. Mahkememizçoğunluğu tarafından, hüküm Anayasa’ya aykırı bulunmayarak iptal talebireddedilmiştir.
Maddenin birinci fıkrası gereğince, kamulaştırılan bir taşınmazda,kamulaştırmave devir amacına uygun hiç bir işlem veya tesisat yapılmaz veya kamu yararınayönelik bir ihtiyaca tahsis edilmeyerek taşınmaz mal olduğu gibi bırakılırsa,kamulaştırılantaşınmazın geri istenebileceği; ikinci fıkra gereğince geri istemenin, hakkındoğmasından itibaren bir yıl içinde yapılması gerektiği; iptali istenen üçüncüfıkra gereğince de bu süreler içinde hak sahibinin hakkını kullanmamasıhalinde, kamulaştırılan taşınmaza ilişkin olarak herhangi bir hak veya taleptebulunamayacağı, dava açamayacağı kabul edilmiştir.
Hükmün gerekçesi şu şekildedir:
“4/11/1983 tarihli ve 2942 sayılı Kamulaştırma Kanununun 23 üncümaddesinde; kamulaştırma bedelinin kesinleşmesi tarihinden itibaren beş yıliçinde, kamulaştırmayı yapan idarece; kamulaştırma amacına uygun hiç bir işlemveya tesisat yapılmaması veya kamu yararına yönelik bir ihtiyaca tahsisedilmeyerek taşınmaz malın olduğu gibi bırakılması halinde, mal sahibi veyamirasçılarının kamulaştırma bedelini aldıkları günden itibaren işleyecek kanunifaiziyle birlikte ödeyerek, taşınmaz malı geri alabilecekleri yönünde düzenlemeyapılmıştır.
Ancak, geri alma hakkının kullanılabilmesi için beş yılın sonunutakip eden bir yıl içinde bu hakkın kullanılmasının gerekmesine ve bu süregeçtikten sonra da eski maliklerin veya mirasçıların bu taşınmaz malın üzerindeve taşınmaz maldan kaynaklanan herhangi bir hakları kalmamasına rağmenuygulamada eski malikler veya mirasçılar tarafından idarelere karşı çeşitlitaleplerle haksız yere davalar açılmaktadır.
Önergeyle, madde hükmünde açıklık sağlanması suretiyle uygulamadaortaya çıkan ihtilafların önlenmesi için maddede; maddenin birinci ve ikincifıkrada belirtilen süreler (yani 5+1= 6 yıl) geçtikten sonra, kamulaştırılantaşınmaz malın üzerinde ve taşınmaz maldan kaynaklanan hakları bulunduğuiddiasıyla eski malikleri veya mirasçıları tarafından idareden herhangi birsebeple (kamulaştırılan taşınmaz malın; üzerinde kamulaştırmanın kesinleştiğitarihten sonra kamulaştırma amacına uygun hiç bir işlem veya tesisat yapılmamasıveya kamu yararına yönelik bir ihtiyaca tahsis edilmeyerek olduğu gibibırakılması, kamulaştırma amacına uygun olarak kullanılmaması veya üçüncükişilere devredilmesi gibi sebeplerle) hak, bedel veya tazminat talebindebulunulamaması ve dava açılamaması yönünde düzenleme yapılması amaçlanmıştır.”
Buna göre, kamulaştırma bedelinin kesinleşmesinden itibaren beşyıl ve bu tarihten itibaren de bir yıl olmak üzere toplam altı yıl geçtiktensonra eski malikler veya mirasçılarının idareden herhangi bir sebeple hak,bedel veya tazminat talebinde bulunması ve dava açması mümkün değildir.
Maddenin gerekçesinde, geri alma hakkının kullanılabilmesi içinbeş yılın sonunu takip eden bir yıl içinde bu hakkın kullanılmasının gerekmesineve bu süre geçtikten sonra da eski maliklerin veya mirasçıların, bu taşınmazıveya taşınmaz maldan kaynaklanan herhangi bir hakları kalmamasına rağmen,uygulamada idarelere karşı çeşitli taleplerle haksız yere dava açtıkları,kuralla, madde hükmünde açıklık sağlanması suretiyle uygulamada ortaya çıkanihtilafların önlenmesinin amaçlandığı belirtilmiştir.
Anayasa m. 35’de düzenlenen mülkiyet hakkına, kamu yararı amacıylasınırlama getirilebilir. Söz konusu 2942 sayılı Kanun’un 23. maddesinde de,malikin mülkiyet hakkına kamu yararı amacıyla bir sınırlama getirildiğianlaşılmaktadır. Ancak getirilecek bu sınırlamanın Anayasa’nın 13. maddesigereğince ölçülü olması gerekir. Bu açıdan, iptali istenen üçüncü fıkradeğerlendirildiğinde, eski maliklerin veya mirasçıların, idareden “ …herhangibir sebeple hak, bedel veya tazminat talebinde bulunulamaz…”denilerek,haklarına sınırlama getirildiği görülmektedir. Hükümde, sadece kamulaştırılanmal üzerinde ileri sürebilecek hakları değil, herhangi bir sebeple doğan başkahakların tümünü kapsayan ve o nedenle de, başka hakları da yasaklayan bir ifadekullanılmıştır. Gerçi maddenin gerekçesinde “…taşınmaz maldan kaynaklananhakları bulunduğu iddiasıyla eski malikleri veya mirasçıları tarafındanidareden herhangi bir sebeple (kamulaştırılan taşınmaz malın; üzerindekamulaştırmanın kesinleştiği tarihten sonra kamulaştırma amacına uygun hiç birişlem veya tesisat yapılmaması veya kamu yararına yönelik bir ihtiyaca tahsisedilmeyerek olduğu gibi bırakılması, kamulaştırma amacına uygun olarakkullanılmaması veya üçüncü kişilere devredilmesi gibi sebeplerle) hak, bedelveya tazminat talebinde bulunulamaması”şeklinde bir açıklama yapılmıştır.Ancak bu durum, birinci fıkranın tekrarından ibaret olup, ayrı bir sınırlamagetirecek nitelikte görünmemektedir. Bu açıdan, iptali istenen fıkrada,gerekçede de sayılan hallerin dışında diğer halleri de kapsayacak şekilde vesınırlama olmaksızın “herhangi bir sebeple” doğan haklar da kapsama dahiledilmiş durumdadır. O nedenle, kamu yararı amacıyla getirilen sınırlamanınötesinde, diğer haklara da teşmil edilebilecek, bir sınırlama getirilmişolmaktadır. Hüküm o nedenle, Anayasa’nın 13. ve 35. maddelerine aykırıdır.
Anayasa’nın 36. maddesinde düzenlenen hak arama özgürlüğüne dekamu yararı amacıyla sınırlama getirilebilir. Bura da getirilen sınırlamanında, kamu yararı amacıyla getirilmesi ve ölçülü olması gereklidir. İptaliistenen hükmün son kısmında, “herhangi bir sebeple hak, bedel veyatazminat talebinde bulunulamaz ve dava açılamaz”denilerek, haksahibinin dava açma hakkına da sınırlama getirilmiştir. Eski maliklerin veyamirasçıların,kamulaştırılan taşınmaz nedeniyle süre geçtikten sonra hak,bedel veya tazminat talebinde bulunamayacağı kabul edildikten sonra, tekrar birde dava açılamayacağına ilişkin yasak getirilmesi amaca uygun olmadığı gibi,ölçülü de değildir.
Hak sahibi olduğunu düşünen kimsenin, gerçekten hak sahibi olupolmadığı, açtığı dava üzerine yapılacak yargılama sonunda ortayaçıkabilecektir. Bu şekilde dava açılması üzerine, hükmün lafzı doğrultusunda,davaya bakan mahkemenin, uyuşmazlığın esasına girmeden o konuda davaaçılamayacağı gerekçesiyle açılan davayı reddetmesi gerekecektir.Hak sahibiolduğunu düşünen bir kimse için, daha baştan dava açma yolunu kapatmak, hakarama özgürlüğünün özüne dokunan, ortadan kaldıran bir müdahaledir.
Açıklanan nedenlerle, iptali istenen 2942 sayılı Kanun’un 23.maddesinin üçüncü fıkrasının, Anayasa’nın 13., 35. ve 36. maddelerine aykırıolduğu ve iptali gerektiği kanaatinde olduğumdan, Mahkememiz çoğunluğunungörüşüne katılmam mümkün olmamıştır.
III- 101. Maddesiyle 2942 Sayılı Kanun’a Eklenen Geçici 9.Maddenin Birinci Cümlesi
2942 sayılı Kanun’un geçici 9. maddesinin birinci cümlesininiptali istenmiştir. İptali istenen cümle ile birlikte hüküm şu şekildedir:
“Geçici Madde 9-
Bu maddeyi ihdas eden Kanunla değiştirilen veya eklenen bu Kanunun22 nci maddesinin birinci, ikinci ve üçüncü fıkra hükümleri ile 23 üncümaddesinin üçüncü fıkrası hükmü; bu maddenin yürürlüğe girdiği tarihten öncegerçekleştirilen kamulaştırma işlemleri nedeniyle, kamulaştırılan taşınmazmalların eski malikleri veya mirasçıları tarafından bu taşınmaz malların gerialınması, bedel veya tazminat talebiyle açılan ve henüz kesinleşmeyen davalardada uygulanır. Bu maddenin uygulanması nedeniyle reddedilen davaların yargılamagiderleri davalı idare tarafından ödenir.”
Hükümde geçen “…22 nci maddesinin birinci, ikinci ve üçüncüfıkra hükümleri ile…”ibareleri oybirliği ile iptal edilmiştir. Kanunun 23.maddesine yapılan atıf ve hükmün geri kalan kısmı ise Mahkememiz çoğunluğutarafından Anayasa’ya aykırı bulunmamış ve iptal talebi reddedilmiştir.
2942 sayılı Kanun’un 23. maddesinin üçüncü fıkrasının yukarıdaaçıklandığı şekilde Anayasa’ya aykırı olduğu ve iptali gerektiği kanaatindeolduğumdan, Geçici 9. maddede de, 23. maddenin üçüncü fıkrasına atıfyapıldığından, üçüncü fıkraya ilişkin yukarıda belirtilen gerekçelerdoğrultusunda, hükmün Anayasa’nın 13., 35. ve 36. maddelerine aykırı olduğu veiptali gerektiği kanaatindeyim. O nedenle Mahkememiz çoğunluğunun görüşünekatılmadım.
IV- 4342 Sayılı Kanun’un 14. Maddesinin Birinci Fıkrasına Eklenen(ı) Bendi
4342 sayılı Kanun’un 14. maddesinin birinci fıkrasına 6552 sayılıKanun’un 112. maddesiyle (ı) bendi eklenmiştir. Yeni eklenen bendin iptaliistenmiştir. İptali istenen bentle birlikte hükmün ilgili kısmı şu şekildedir:
“Tahsis Amacının Değiştirilmesi
Madde 14- Tahsis amacı değiştirilmedikçe mera, yaylak ve kışlaktanbu Kanunda gösterilenden başka şekilde yararlanılamaz. Ancak, bu Kanuna veyadaha önceki kanunlara göre mera, yaylak ve kışlak olarak tahsis edilmiş olanveya kadimden beri bu amaçla kullanılan arazilerden;
…
ı) Bakanlar Kurulunca kentsel dönüşüm ve gelişim proje alanıolarak ilan edilen,Yerlerin, ilgili müdürlüğün talebi,komisyonun ve defterdarlığın uygun görüşü üzerine, valilikçe tahsis amacıdeğiştirilebilir ve söz konusu yerlerin tescilleri Hazine adına, vakıfmeralarının tescilleri ise vakıf adına yaptırılır.”
İptali istenen bent, Mahkememiz çoğunluğu tarafından, Anayasa’yaaykırı görülmeyerek, iptal talebi reddedilmiştir.
Görüldüğü gibi, yeni eklenen (ı) bendi ile, meraların tahsisamacının değiştirilerek bu vasıflarının ortadan kaldırılmasına imkân tanıyansebepler arasına bir yenisi daha eklenmiştir.
Yapılan değişikliğin gerekçesi şu şekilde açıklanmıştır:
“Mera, yaylak ve kışlak gibi yerlerin kentsel dönüşüm ve gelişimprojesi kapsamında ilgili belediye sınırları içerisinde alternatif alanbulunamaması halinde tahsis amacının değiştirilebilmesini amaçlayan birdüzenleme Tasarıya yeni 115 inci madde olarak eklenmiştir.”
Anayasa’nın 45. maddesinde, Devletin, çayır ve meraların amaç dışıkullanılmasını ve tahribini önlemek amacıyla gereken her türlü tedbirlerialmakla yükümlü olduğu belirtilmiştir.Anayasa’nın45. maddesinin gerekçesinde de belirtildiği gibi bu kuralla Devlete, tarımarazilerinin sanayi ve şehirleşme sebebiyle yok edilmesini, tarım arazileri ileçayırlar ve meraların amaç dışı kullanılmasını önleme görevi yüklenmiştir.
Meraların amaç dışı kullanılamaması ve daraltılamaması mutlaksınırlama bir değildir; Devlet’in mera, yaylak ve kışlakları koruma vetahribini önleme yükümlülüğü, bu alanların hiçbir şekilde başka amaçlarlakullanılamayacağı sonucunu doğurmaz. Kamu yararının zorunlu kıldığı durumlarda,mera, yaylak ve kışlakların daraltılması ve bu alanlara müdahale edilebilmesimümkündür. Ancak bunun için, meralara müdahaleyi gerektiren kamu yararının,meraların korunmasından daha üstün bir nitelik taşıması ve gerçekleşebilmesiiçin meraya müdahale dışında başka bir alternatifin bulunmaması, merayamüdahalenin zorunluluk arzetmesi gereklidir. Nitekim, 4342 sayılı Kanun’un 14.maddesinin birinci fıkrasında, meraların tahsis amacının değiştirilerek farklışekilde kullanmayı öngören pek çok durum kabul edilmiştir. İptali istenenbendin dışında, diğer hallere bakıldığında, nitelikleri gereğigerçekleştirilebilmeleri için meraya müdahalenin zorunlu olduğuanlaşılmaktadır. Kanun koyucu da bu nedenle, tüm bentlerin sonuna “…zaruri olan”,“…gerekli olan”, “…ihtiyaç duyulan” gibi ibareler kullanarak bu durumu ifadeetmiştir.
İptalli istenen kural, yukarıda belirtilen hususlar açısındanincelendiğinde, lafzının“Bakanlar Kurulunca kentsel dönüşüm ve gelişim projealanı olarak ilan edilen” şeklinde olduğunu görüyoruz. Buna göre, birmeranın Bakanlar Kurulunca kentsel dönüşüm ve gelişim proje alanı olarak ilanedilebilmesi, Bakanlar Kurulunun yetkisindedir. 5373 sayılı Kanunu’nun 73.maddesi çerçevesinde, kamunun mülkiyetinde veya kullanımında olan arazilerin,kentsel dönüşüm ve gelişim proje alanı ilan edilebilmesi ve uygulamayapılabilmesi için ilgili belediyenin talebi, Çevre ve Şehircilik Bakanlığınınteklifi üzerine Bakanlar Kurulunca bu yönde karar alınması gereklidir. BakanlarKurulu bu yetkisini kullanırken, iptali istenen bendin lafzı doğrultusunda,kamu yararını kendisi takdir edip, bir meranın tahsis amacınındeğiştirilmesine, kentsel dönüşüm ve gelişim proje alanı olarak ilan edilmesinekarar verebilecektir.
İptali istenen hükümde, Bakanlar Kurulunun bir meranın tahsisamacını değiştirebilmesi, kentsel dönüşüm ve proje alanı olarak ilan edebilmesiiçin bir zorunluluk hali aranmadığı gibi; bu durum kural olarak niteliğigereği, mutlaka meraya müdahaleyi gerektiren bir durum da sayılamaz. Her nekadar, değişikliğin gerekçesinde, “…ilgili belediye sınırları içerisindealternatif alan bulunamaması halinde…”denilmiş ise de, bu durum bağlayıcıdeğildir. Buna göre, Bakanlar Kurulu, uygun gördüğü bir meranın, herhangi birzorunluluk hali sözkonusu olmaksızın, yerleşime açmak amacıyla tahsis amacınıdeğiştirebilir. Bu durum, uygun konumdaki kamu arazilerinin konut ve alış verişmerkezleri şeklinde değerlendirilmesinin yoğun olduğu günümüzde daha da birönem kazanmaktadır.
Anayasa’nın 56. maddesi gereği Devletin, herkesin sağlıklı vedengeli bir çevrede yaşama hakkını sağlamak için bir takım görevleri vardır.Devlet bu görevleri kapsamında, kentsel dönüşüm için yeni proje alanları bulmakve uygulamaya koymak zorundadır. Ancak bu görev yerine getirilirken, Anayasanındiğer hükümlerine de riayet edilmelidir. Anayasa’nın 56. maddesinde öngörülengörevlerini yerine getirirken Devletin, herhangi bir zorunluluk olmadığı halde,meralara müdahale ederek tahsis amacını değiştirip yerleşime açması,Anayasa’nın 45. maddesinin ihmal edilmesi anlamına gelir.
Yukarıda belirtilen nedenlerle, 4342 sayılı Kanun’un 14.maddesinin birinci fıkrasına eklenen, “Bakanlar Kurulunca kentsel dönüşümve gelişim proje alanı olarak ilan edilen,”şeklindeki(ı) bendi,Anayasa’nın 45. maddesine aykırı olup, iptali gerekmektedir. O nedenleMahkememiz çoğunluğunun, bendin Anayasa’ya uygun olduğu yönündeki görüşünekatılmadım.
Üye
Erdal TERCAN
KARŞIOY GEREKÇESİ
4734 sayılı Kamu İhale Kanununun 62. maddesinin birincifıkrasının, 6552 sayılı Kanunun 10. maddesiyle değiştirilen (e) bendinin (1)numaralı alt bendinin birinci ve ikinci cümlelerinin iptali talebireddedilmiştir.
6552 sayılı Kanunla (e) bendinin değiştirilmesinden önce,idarelerce kanun, tüzük ve yönetmeliklere göre istihdam edilen personelinyeterli nitelik ve sayıda olmaması hâlinde, 4734 sayılı Kanunda belirtilenhizmetler için ihaleye çıkılabileceği hükme bağlanmakta iken, yapılandeğişiklikle “personel çalıştırılmasına dayalı yardımcı işlere ilişkinhizmetler için” ihaleye çıkılabilmesi öngörülmüştür.
Böylece, değişiklikten önce 4734 sayılı Kanunun 4. maddesindebelirtilen “bakım ve onarım, taşıma, haberleşme, sigorta, araştırma vegeliştirme, muhasebe, piyasa araştırması ve anket, danışmanlık, tanıtım, basımve yayım, temizlik, yemek hazırlama ve dağıtım, toplantı, organizasyon,sergileme, koruma ve güvenlik, meslekî eğitim, fotoğraf, film, fikrî ve güzelsanat, bilgisayar sistemlerine yönelik hizmetler ile yazılım hizmetleri,taşınır ve taşınmaz mal ve hakların kiralanması ve benzeri diğer hizmetler”şeklinde sayma yoluyla belirlenen hizmetler için ihaleye çıkılabilmesiöngörülürken, kuralın yeni hâlinde “personel çalıştırılmasına dayalı yardımcıişlere ilişkin” hizmetler için ihaleye çıkılabilmesi öngörülerek hizmet alımısuretiyle özel kişilere gördürülebilecek hizmetlerin kapsamı genişletilmiştir.
Değiştirilen (e) bendinin birinci paragrafındaki “İdarelerin buKanunda tanımlanan hizmetlerden personel çalıştırılmasına dayalı hizmetalımlarında…” ibaresi sebebiyle, (e) bendinin yeni hâliyle de hizmet alımısuretiyle özel kişilere gördürülebilecek hizmetlerin 4734 sayılı Kanunun 4.maddesinde sayılanlarla sınırlı olması gerektiği düşünülebilirse de, bendin (1)numaralı alt bendinin birinci cümlesinde, (e) bendinin önceki haline göreyapılan tek değişikliğin “bu Kanunda belirtilen” ibaresinin yerine “personelçalıştırılmasına dayalı yardımcı işlere ilişkin” ibaresinin getirilmesi olduğu,ikinci cümlesinde, ihaleye çıkılabilecek hizmet türlerinin 4857 sayılı Kanunun2. maddesinin yedinci fıkrasının dikkate alınması suretiyle belirleneceğininhükme bağlandığı ve madde gerekçesinde yer verilen “gerek yardımcı işlerdegerekse asıl işin bir bölümünde hizmet alım ihalelerine çıkılmasında 4857sayılı İş Kanununun alt işverenlik ile ilgili düzenlemelerinin esasalınması”nın düzenlendiği yönündeki açıklama dikkate alındığında, dava konusukuralla özel kişilere gördürülebilecek hizmetlerin kapsamının genişletildiğianlaşılmaktadır.
Kuşkusuz, Anayasal ilkelere uyulmak kaydıyla özel kişileregördürülebilecek kamu hizmetlerinin kapsamının genişletilmesi yasama organınıntakdir yetkisi içindedir. Ancak yapılan değişiklikle (e) bendinin kapsamıgenişletilirken, önceki düzenlemeye göre daha belirsiz hâle getirildiği deaçıktır.
Kararın gerekçesinde de belirtildiği üzere, hukuk devletiningereklerinden olan belirlilik ilkesi, yasal düzenlemelerin hem kişiler, hem deidare yönünden bir tereddüte ve şüpheye yer vermeyecek şekilde “açık, net,anlaşılır ve uygulanabilir” olmasını ve “kamu otoritelerinin keyfîuygulamalarına karşı koruyucu önlem”ler içermesini gerektirmektedir.
Değiştirilen (e) bendinin (1) numaralı alt bendinin birincicümlesinde özel kişilere gördürülebilecek hizmetler belirlenirken hüküm öncekidüzenlemeye göre daha açık, net, anlaşılır ve uygulanabilir hâle gelmediği gibiikinci cümlede, hizmet türlerinin belirlenmesinde “idarelerin teşkilat, görevve yetkilerine ilişkin mevzuatı” ile “yerleşik yargı içtihatları”nın ve “4857sayılı İş Kanununun 2 nci maddesinin yedinci fıkrası(nın) dikkate” alınacağınınöngörülmesi de, “işçi, işveren ve kamu görevlileri konfederasyonları, Çalışmave Sosyal Güvenlik Bakanlığı, Hazine Müsteşarlığı ve Devlet Personel Başkanlığınıngörüşü”nün aranması da bu belirsizliği giderecek ve keyfî uygulamalarıönleyecek nitelikte değildir.
Bilindiği gibi, Anayasanın 128. maddesine göre, Devletin, kamuiktisadî teşebbüsleri ve diğer kamu tüzelkişilerinin genel idare esaslarına göreyürütmekle yükümlü oldukları kamu hizmetlerinin gerektirdiği aslî ve sürekligörevlerin memurlar ve diğer kamu görevlileri eliyle görülmesi gerekmektedir.
Anayasanın 47. maddesinin son fıkrasında da, Devlet, kamu iktisadîteşebbüsleri ve diğer kamu tüzelkişileri tarafından yürütülen hizmetlerdenhangilerinin özel hukuk sözleşmeleri ile gerçek veya tüzelkişilereyaptırılabileceğinin kanunla belirleneceği hükme bağlanmaktadır. Kararda dabelirtildiği üzere dava konusu kural, anılan kamu hizmetlerinden bir kısmınınihaleye çıkılmak suretiyle özel kesime yaptırılmasına imkân sağlayan birdüzenleme içerdiğinden, “Anayasada kanunla düzenleneceği belirtilmeyenhususlardan farklı olarak”, bunların hangi hizmetler olduğunun kanunlabelirlenmesi gerekmektedir.
Dava konusu kuralın getirildiği değişiklikten önce mezkûrhizmetlerin açık bir şekilde sayılmak suretiyle kanunla belirlenmiş olmasınakarşılık, değişiklik sonrasında birinci cümlede “personel çalıştırılmasınadayalı yardımcı işlere ilişkin hizmetler”den söz edilerek; ikinci cümlede de buhizmet türlerinin Bakanlar Kurulunca belirleneceği hükme bağlanarak, buhususların kanunla belirlenmesi yerine idarî düzenlemeye bırakıldığıgörülmektedir.
Diğer taraftan, kararın gerekçesinde, personel çalıştırılmasınadayalı yardımcı işlerin, kamu hizmetlerinin özünü oluşturan görevler kapsamındaolmadığından, Anayasanın 128. maddesinde kamu görevlileri eliyle görülmesizorunlu kılınan “genel idare esaslarına göre yürütülmesi gereken aslî vesürekli görevler” kapsamında değerlendirilemeyeceği belirtilmekte ise de, 4857sayılı Kanunun 2. maddesinin yedinci fıkrasına yapılan atıf sebebiyleidarelerin mevzuata göre istihdam ettikleri personelin nitelik ve sayıitibariyle yetersiz kalması durumunda, yardımcı işlerin yanında “asıl işin birbölümünde… kamu hizmetinin gerekleri ve teknolojik nedenlerle uzmanlıkgerektiren işlerini” de ihaleye çıkararak özel kesime gördürebileceklerianlaşılmaktadır. Şüphesiz bu da, düzenlemenin belirsizliği yönündeki düşünceyihaklı çıkarmaktadır.
Bu sebeplerle, anılan kurallar herhangi bir tereddüte yolaçmayacak şekilde açık, net, anlaşılır ve uygulanabilir bir düzenlemegetirmediği gibi, mezkûr düzenlemede dikkate alınacağı belirtilen hususlar dabelirlilik ilkesine uygun bir düzenleme yapıldığının ve kanunla belirlemezorunluluğunun yerine getirildiğinin kabulü için yeterli görünmemektedir.
Bu itibarla, dava konusu kuralların Anayasanın 2., 47. ve 128.maddelerine aykırılığından dolayı iptali gerektiği düşüncesiyle, red kararıyönündeki çoğunluk görüşüne katılmıyorum.
Üye
M. Emin KUZ
KARŞI OY
Davada, 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu’nun 6552 sayılıKanun’un 87. maddesi ile değiştirilen 47. maddesinin birinci fıkrasının 1.cümlesinin iptali istenilmektedir.
İptali istenilen kuralda,memleket kültürü için önemi haizgörülen eserler üzerindeki hakların, hak sahiplerinin münasip bir bedel talepetme hakları saklı kalmak kaydıyla, eser sahibinin ölümünden sonra, korumasüresinin bitiminden önce, Bakanlar Kurulu kararı ile kamuya mal edilebileceğiöngörülmektedir.
Eser sahipliğinden kaynaklanan hakların kamuya mal edilmesimüessesesi hukuk sistemimize, 5.12.1951 tarihli ve 5846 sayılı Kanun’un 47.maddesi ile girmiştir. Maddenin değişiklikten önceki halinde;
“Bir kararname ile memleket kültürü için önemi haiz görülen bireser üzerindeki mali haklardan faydalanma salahiyeti, hak sahiplerine münasipbir bedel ödenmesi suretiyle koruma süresinin bitiminden önce kamuyamaledilebilir.
(Değişik: 21/2/2001 -4630/24 md.)Buhususta karar verilebilmesi için eserin Türkiye’de veya Türkiye dışında Türkvatandaşları tarafından vücuda getirilmiş olması ve aynı zamanda yayımlanmışeser nüshalarının iki yıldan beri tükenmiş bulunması ve hak sahibinin uygun birsüre içinde eserin yeni bir baskısını yapmayacağının tespit edilmesi gerekir.
Bu kararnamede:
1. Eser ve sahibinin adı;
2. Müktesep hakları ihlal edilen kimselere ödenecek bedel;
3. Mali hakları kullanacak makam veya müessese;
4. Verilen bedelin itfasından sonra elde edilecek safi karın hangikültürel gayelere tahsis edileceği; yazılır.”
hükmü yer almakta iken, 6552 sayılı Kanun’un 87. maddesi ileyapılan değişiklikle;
“Bakanlar Kurulu kararı ile memleket kültürü için önemi haizgörülen eserler üzerindeki haklar, hak sahiplerinin münasip bir bedel talepetme hakları saklı kalmak kaydıyla, eser sahibinin ölümünden sonra, korumasüresinin bitiminden önce, kamuya mal edilebilir. Bu hususta kararverilebilmesi için eserin, Türkiye’de veya Türkiye dışında Türk vatandaşlarıtarafından vücuda getirilmiş olması gerekir.
Bakanlar Kurulu kararında;
1. Eser ve sahibinin adı,
2. Hakları kullanacak makam veya müessese,
3. Hak sahiplerine, talep üzerine ödenecek bedelin nasılbelirleneceği ve bu bedelin hangi kurum tarafından ödeneceği,
4. Eserden gelir elde edilmesi hâlinde bu gelirin hangi gayeleretahsis edileceği,
yazılır.
Bakanlar Kurulu kararında belirtilen eserin, topluma ulaşmasısağlanacak şekilde yayımlanması zorunludur.”
hükmünü içerir hale gelmiştir.
Anayasa’nın 35. maddesinin birinci fıkrasında güvenceye bağlananmülkiyet hakkı, maddi varlığı bulunan taşınır ve taşınmaz malvarlığınıkapsadığı gibi maddi bir varlığı bulunmayan hak ve alacakları da içermektedir.
Çoğunluk kararında da ifade edildiği üzere, mirasçılar yönündenekonomik değer ifade eden eser sahipliğine bağlı hakların mülkiyet hakkıkapsamında değerlendirilmesi gerektiği açıktır.
Eser sahibinin mirasçılarının eser sahipliğinden doğan malihakları ile manevi haklarının kullanım yetkilerinin kamuya maledilmesininmülkiyet hakkına müdahale niteliği taşıdığı hususunda kuşku bulunmamaktadır.Anayasa’nın 35. maddesinde mülkiyet hakkı sınırsız bir hak olarakdüzenlenmemiş, kamu yararı amacıyla ve kanunla sınırlandırılabileceği öngörülmüştür.Ayrıca sınırlamanın, Anayasa’nın 13. maddesinde düzenlenen ilkelere uygunolması gerekmektedir. Buna göre mülkiyet hakkına yönelik sınırlamalar,demokratik toplum gereklerine ve ölçülülük ilkesine aykırı olamaz.
Memleket kültürü bakımından önem taşıyan eserlerin, eser sahibininölümünden sonra idari otoritelerce kamuya sunulmasının sağlanmasında kamuyararına aykırı bir yön bulunmadığından dava konusu kuralla fikri mülkiyethakkına yapılan müdahalenin meşru bir amaca dayandığı sonucuna ulaşılmaktadır.
Çağdaş demokrasiler, temel hak ve özgürlüklerin en geniş ölçüdesağlanıp güvence altına alındığı rejimlerdir. Temel hak ve özgürlükleri büyükölçüde kısıtlayan ve kullanılamaz hâle getiren sınırlamalar hakkın özünedokunur. Temel hak ve özgürlüklere getirilen sınırlamaların yalnız ölçüsüdeğil, koşulları, nedeni, yöntemi, kısıtlamaya karşı öngörülen kanun yollarıgibi güvenceler demokratik toplum düzeni kavramı içinde değerlendirilmelidir.Bu nedenle, temel hak ve özgürlükler, istisnaî olarak ve özüne dokunmamakkoşuluyla demokratik toplum düzeninin gerekleri için zorunlu olduğu ölçüde veancak kanunla sınırlandırılabilirler.
Demokratik bir toplumda temel hak ve özgürlüklere getirilensınırlamanın, bu sınırlamayla güdülen amacın gerektirdiğinden fazla olmasıdüşünülemez. Demokratik hukuk devletinde güdülen amaç ne olursa olsun,kısıtlamaların, bu rejimlere özgü olmayan yöntemlerle yapılmaması ve belli birözgürlüğün kullanılmasını önemli ölçüde zorlaştıracak ya da ortadan kaldıracakdüzeye vardırılmaması gerekir.
Dava konusu kuralla,“mülkiyet hakkı”kapsamındadeğerlendirilmesi gereken eser sahibinin mirasçılarının eser sahipliğindendoğan mali hakları ile bazı manevi haklarının kullanım yetkilerinin bellisınırlar içinde kamuya maledilmesiyle bir ölçüde mülkiyet hakkına sınırlamagetirilmiş ise de anılan özgürlük tamamen ortadan kaldırılmadığı gibi buözgürlükten yararlanmanın önemli ölçüde zorlaştırıldığından da söz edilemez.Zira kural, fikir ve sanat eseri üretimini engellememekte, sadece memleketkültürü bakımından önem taşıyanlarının, sahibinin ölümünden sonra kamuyamaledilmesine olanak sağlamaktadır. Bu nedenle, dava konusu kural yönünden asıltartışılması gereken mesele, sınırlamanın ölçülü olup olmadığıdır.
Anayasa’nın 13. maddesinde yer alan ölçülülük ilkesi, amaç ve araçarasında hakkaniyete uygun bir dengenin bulunması gereğini ifade eder. GerekAnayasa Mahkemesi gerekse AİHM kararlarında, mülkiyet hakkından mahrum bırakmasonucunu doğuran her türlü müdahalede kamu yararı ile bireysel yarar arasındakidengenin, kural olarak malikin ekonomik kayıpları telafi edilmek suretiylesağlanabileceği kabul edilmektedir. Diğer bir ifadeyle, kamulaştırma gibimalikin mülkiyet hakkını sonlandıran idari tasarruflarla gerçekleştirilenmüdahalenin ölçülülüğünden söz edilebilmesi için malike ekonomik kayıplarıkarşılığında uygun bir tazminatın ödenmesi gerekmektedir. Aksi takdirde malikinkatlanmak zorunda olduğu külfet yönünden bir dengesizlik doğacak ve bu durummülkiyet hakkına müdahaleyi ölçüsüz kılacaktır.
Dava konusu kural uyarınca kamuya maledilecek haklar, esersahipliğinden doğan mali haklar ilemanevi haklardaneser sahibinin ölümüyle 5846sayılı Kanun’un 19. maddesinde sayılan kişilere(eser sahibinin varsa ölümündenönce kullanım hakkını bıraktığı üçüncü kişiler; yoksa vasiyeti tenfiz memuru;bu tayin edilmemişse sırasıyla sağ kalan eş ile çocuklar ve mansup mirasçıları,ana - babası, kardeşleri) geçebilen, “eser sahibinin eserini kamuya sunma,yayımlama zamanını ve tarzını tayin etme yetkisi”, “eseri, esersahibinin adı veya müstear adıyla veya adsız olarak umuma arz etme veyayayımlama yetkisi” ve 14., 15. ve 16. maddelerin üçüncü fıkralarındadüzenlenen koruyucu yetkilerdenibarettir. Kanun koyucu eser sahibininmirasçılarının mali haklarını karşılamak üzere bunların münasip bir tazminattalep etme haklarını saklı tutmuştur. Dolayısıyla mirasçıların talep etmesidurumunda idarece kendilerine münasip bir bedel ödenmesi öngörüldüğünden kamuyamaletme işlemi nedeniyle mirasçıların mali yönden bir kayba uğradıklarısöylenemez.
Öte yandan, eseri kamuya sunmak ve eserde sahibinin adınıbelirtmek ile Kanun’da sayılan koruyucu davaları açmak gibi manevi haklardandoğan yetkiler de kamuya maledilmekte ise de kuralla manevi hakların bizzatkendisinin değil, kullanım yetkilerinin idareye devredilmesi öngörülmektedir.Manevi hakların kullanım yetkisinin kamuya maledilmesi, eser sahibinin kişilikhaklarını zedelemediği gibi, mirasçıların mali yönden herhangi bir kaybauğramalarına da sebebiyet vermemektedir.
Kaldı ki, kullanım yetkisi kamuya maledilen manevi haklar bir kerekullanılmakla tükenen haklardan olup eser sahibinin, sağlığında eseri kamuyasunmuş bulunması veya eserin hangi adla yayımlanacağını belirlemiş olmasıdurumunda bu iki yetkinin, ölümünden sonra kullanılması mümkün olmadığı gibidava konusu kural uyarınca esere ilişkin hakları kendisine geçen kurumcakullanılması da olanaksızdır.
5846 sayılı Kanun’un 19. maddesinin ikinci fıkrasında işaretedilen yetkiler ise eser sahibinin eser üzerindeki haklarını koruyucu nitelikteyetkilerden ibaret olup Kanun koyucu, koruyucu yetkilerin kullanımını salt esersahibinin takdirine bırakmamış, 19. maddenin son fıkrasıyla, eser sahibitarafından kullanılmaması hâlinde birinci ve ikinci fıkralara göre salahiyetliolanlarca; bunların da bulunmaması veya kullanmak istememeleri hâlinde meşrubir menfaati bulunduğunu ispatlayan eser sahibinden veya halefinden mali birhak iktisap eden kimse tarafından; bunların da kullanmaması hâlinde ise Kültürve Turizm Bakanlığınca kullanılması zorunluluğu getirilmiştir. Dolayısıyla,5846 sayılı Kanun’un 14., 15. ve 16. maddelerinin üçüncü fıkralarında esersahibine tanınan yetkilerin kamuya maledilmesi, eser sahibinin mirasçılarınınekonomik bir imkandan mahrum kalmaları sonucunu doğurmadığı gibi, bunları esersahibi yararına kullanacak kuruma da herhangi bir getiri sağlamamakta, aksinekülfet yüklemektedir.
Tüm bunlar gözönünde bulundurulduğunda, dava konusu kurallamirasçılara öngörülemez ve aşırı bir yük yüklenmediği ve mülkiyet hakkınayapılan müdahalenin açıkça orantısız olmadığı anlaşıldığından kuralda mülkiyethakkını zedeleyen bir yön bulunmamaktadır.
Anayasa’nın 26. maddesinin birinci fıkrasında, “Herkes, düşünceve kanaatlerini söz, yazı, resim veya başka yollarla tek başına veya topluolarak açıklama ve yayma hakkına sahiptir.” denilmek suretiyle temel hak veözgürlükler arasında yer alan ifade özgürlüğü güvence altına alınmıştır.Anayasa’dasadece düşünce ve kanaatler değil, ifadenin tarz, biçim ve araçları da güvencealtına alınmıştır. Anayasa’nın 26. maddesinde düşünceyi açıklama ve yaymaözgürlüğünün kullanımında başvurulabilecek araçlar “söz, yazı, resim veyabaşka yollar” olarak ifade edilmiş ve “başka yollar” ifadesiyle hertürlü ifade aracının anayasal koruma altında olduğu gösterilmiştir.
Anayasa’nın 27. maddesinde düzenlenen sanat özgürlüğü dedüşüncenin ifade biçimlerinden biridir. Anılan maddenin birinci fıkrasında,“Herkes,bilim ve sanatı serbestçe öğrenme ve öğretme, açıklama, yayma ve bu alanlardaher türlü araştırma hakkına sahiptir.”denilmek suretiyle sanat özgürlüğügüvenceye bağlanmıştır. Sanat özgürlüğü ifade hürriyetinin bir parçası olup,sanat eserinin oluşumu, tanıtımı, yayılması ve kamusallaşmasına yönelikfaaliyetlerin, devlet veya devlet dışındaki üçüncü kişilerin müdahalesiolmaksızın serbestçe yürütülebilmesini ifade etmektedir. Ayrıca bu özgürlük,sanatı serbestçe öğrenme ve öğretme, bu alanda araştırma yapma hakkını daiçermektedir. Sanatsal işin kendisine ait olan her türlü eylemi gerçekleştirenkişilerin (sanatçıların) yanında, sanat eserini üçüncü şahıslara ulaştıran veeserin kamusallaşmasını sağlayan kişiler de sanat özgürlüğünün süjesinioluşturmaktadır.
5846 sayılı Kanun’dasayılan ilim ve edebiyat eserleri, musikieserleri, güzel sanat eserleri ve sinema eserleri ile işleme ve derlemeeserlerin birer sanat eseri olduğunda kuşku bulunmamaktadır. Dolayısıylabunların meydana getirilmesi Anayasa’nın 27. maddesinde düzenlenen sanatözgürlüğünün kapsamına girmektedir.
Dava konusu kuralda, fikir ve sanat eserlerinin meydanagetirilmesine yönelik herhangi bir sınırlama söz konusu değildir. Esasen, esersahibi öldüğünden eserin oluşumuna müdahalede bulunulması fiilen mümkün dedeğildir. Kuralla fikir ve sanat eserine ulaşma hakkına müdahalede bulunulduğuda söylenemez. Zira kural, eserin kamuya sunumuna yönelik herhangi bir engelöngörmemekte, aksine, kuralın içinde yer aldığı maddenin devamında eserintopluma ulaşacak şekilde yayımlanması zorunlu kılınmaktadır.
Öte yandan, çoğunluk kararında belirtildiğinin aksine, eserinkamuya sunuluş biçim ve araçlarıyla, ölçüsünün belirlenmesinin, mirasçılarınifade özgürlüğünün bir parçası olarak görülmesi de mümkün değildir. Eserinkamuya sunulma biçim ve araçlarının belirlenmesi, mirasçı yönünden ekonomik birdeğer taşımaktan öte bir anlam taşımamaktadır. Eserin içeriğindeki görüşlerinyayılması ifade hürriyeti kapsamında kalmakta ise de, bunun mirasçıların ifadehürriyeti biçiminde anlaşılması olanaksızdır. Eserin kamuya sunuluş biçim vearaçlarının belirlenmesinin, mirasçıların ifade hürriyeti kapsamında görülmesidurumunda yetmiş yıllık koruma süresinin bitiminden sonra da bu hakkınmünhasıran mirasçılara ait olduğunun kabulü gerekecektir. Zira ifadehürriyetinin yetmiş yıllık süreyle sınırlandırılması mümkün değildir.
Ayrıca, fikir ve sanat eserinin kamusallaşmasına aracılık edenkişilerin eser üzerinde doğrudan maddi ve manevi bir hakka sahip olmaları sözkonusu olmayıp eser sahibinin veya mirasçıları ile diğer hak sahiplerinin izinverdiği ölçüde eserin üçüncü kişilere ulaşmasına aracılık etmektedirler.Dolayısıyla bunların sanat özgürlüğüne, daha geniş anlamda ifade özgürlüklerinemüdahaleden söz edilebilmesi için hak sahibi ile aralarında kurulmuş bir hukukiilişkiye müdahale edilmiş olması gerekmektedir. Dava konusu kuralla, hak sahibiile aracı kişiler arasında kurulmuş olan hukuki ilişkilere müdahale söz konusudeğildir. Dava konusu kuralla, eser sahibinin mirasçıları ile eserin kamuyaulaştırılması amacıyla hukuki ilişki kurma imkânının geleceğe yönelik olarakortadan kaldırılmış olması, aracı kişilerin ifade ve sanat özgürlüklerinemüdahalede bulunulduğu anlamına gelmez.
Açıklanan nedenlerle, dava konusu kuralın Anayasa’ya aykırıolmadığı görüşüyle, kuralın iptali yönündeki çoğunluk görüşüne katılmıyoruz.
Üye
Muammer TOPAL
Üye
Kadir ÖZKAYA
Üye
Rıdvan GÜLEÇ
KARŞI OY GEREKÇESİ
10.9.2014 tarihli ve 6552 sayılı İş Kanunu ile Bazı Kanun ve KanunHükmünde Kararnamelerde Değişiklik Yapılması ile Bazı Alacakların YenidenYapılandırılmasına Dair Kanun’un 15. maddesiyle 6331 Sayılı Kanun’un 2.maddesinin (2) numaralı fıkrasına eklenen (e) bendi ile “denizyolutaşımacılığı yapan araçların uluslararası seyrüsefer hâlleri”, 6331 sayılıKanun’un kapsamı dışına çıkarılmıştır.
30.6.2012 tarihli ve 6331 sayılı İş Sağlığı ve GüvenliğiKanunu’nun amacı; iş yerlerinde iş sağlığı ve güvenliğinin sağlanması ve mevcutsağlık ve güvenlik şartlarının iyileştirilmesi için işveren ve çalışanlarıngörev, yetki, sorumluluk, hak ve yükümlülüklerinin düzenlenmesi olarakbelirtilmiştir (m.1). Kapsam itibariyle ise hiçbir ayrım yapmaksızın kamu veözel sektöre ait tüm işlere ve işyerlerine, faaliyet konularına ve işçisayısına bakılmaksızın, bu işyerlerinin işveren, işveren vekili, çırak vestajyerler de dâhil olmak üzere tüm çalışanlarına uygulanması öngörülmüştür(m.2). 6331 sayılı Kanun’un 4. maddesi ile işveren ile çalışanların görev,yetki ve yükümlülükleri ayrıntılı şekilde açıklanmıştır.
İptali istenen kuralda, denizyolu taşımacılığı yapan araçlarınuluslararası seyrüsefer halleri 6331 sayılı Kanun’un kapsamı dışınaçıkarılmaktadır. Buna göre, Türkiye Cumhuriyeti Kanun’larının yürürlükteolmadığı, diğer bir anlatımla Türk iç suları ve karasuları ile münhasırekonomik bölge olarak ilan edilen alanlar dışında kalan açık denizlerdekiseyrüseferleri sırasında söz konusu araçlarda çalışan deniz adamlarının 6331Kanun kapsamındaki iş sağlığı ve güvenliği rejiminden çıkarılmasıöngörülmektedir.
Bu kuralın ilk bakışta getirmiş olduğu muafiyet itibariyle, denizadamlarını uluslararası taşımacılık kapsamında, açık denizlerde bulunduklarısürece iş sağlığı ve güvenliğine ilişkin hak ve korumalardan yoksun bıraktığısonucunu doğurduğu düşünülebilir. Ancak, 14.10.1970 tarihli ve 134 sayılı İşKazalarının Önlenmesine (Gemi adamları) İlişkin ILO Sözleşmesi ile 8.6.1949tarihli ve 92 sayılı Mürettebatın Gemide Barınmasına İlişkin ILO Sözleşmesi’ndetaraf devletlere, deniz adamlarının iş sağlığı ve güvenliğine ilişkin çeşitliödevler yüklenmiştir.
Uluslararası sözleşmelerle getirilen bu yükümlülükler,uluslararası sularda farklı çalışma rejimlerine tabi, değişik ülkevatandaşlarını ve farklı hükümranlık rejimleri ile uluslararası hukuknormlarını ilgilendiren karmaşık olguları kapsadığından 6331 sayılı Kanun’un bualanlarda doğrudan uygulanması imkânı bulunmamaktadır. 6331 sayılı Kanun,işveren ve iş sağlığı ve güvenliğinden sorumlu olanlara yüklenen ödevlerinuluslararası seyrüsefer sırasında uygulanması, işin mahiyeti, yani deniztaşımacılığının kendine özgü koşullarından kaynaklanan bir takım imkânsızlıklarbarındırmaktadır.
Deniz araçlarının uluslararası seyrüsefer hâllerinin 6331 sayılıKanun’dan istisna edilmesi, uluslararası taşımacılık kapsamında açık denizlerdebulundukları sürece, Anayasa ve uluslararası sözleşmelerin zorunlu kıldığı işsağlığı ve güvenliğine ilişkin korumalardan mahrum olacakları anlamınagelmemektedir. Türkiye’nin de taraf olduğu 155 sayılı ILO Sözleşmesi ile denizadamlarının uluslararası seyrüsefer hallerinde bulundukları süre içinde,Anayasa tarafından teminat altına alınan hak ve korumalardan yararlanmalarınısağlayacak düzenlemelerden yoksun olduklarını iddia etmek mümküngörülmemektedir.
Öte yandan, Uluslararası deniz taşımacılığında seyrüsefer halleridışında kalan süreç, hükümranlık alanı ve işyeri koşullarında 6331 sayılı Kanunyürürlükte ve etkin şekilde deniz adamlarını kapsamış bulunmaktadır. Seyrüseferhallerine ilişkin süreç ve koşullarda ise Türkiye’nin de taraf olduğuuluslararası anlaşmalarla güvence altındadır. Kanun koyucunun sadeceuluslararası seyrüsefer hallerine münhasır kıldığı muafiyet, Anayasal güvenceve 6331 sayılı Kanun’un genel amacına bir aykırılık teşkil etmekten çok,uygulanabilirliğinin bulunmaması, uluslararası rekabet ve Türk deniztaşımacılığının geliştirilmesi gayesinin bir sonucudur.
Gemi adamlarının iş sağlığı ve güvenliğine ilişkin uluslararasıhukukla getirilen güvenceler karşısında, 6331 sayılı Kanun’un uluslararasısularda uygulanmasındaki bir takım zorlukları dikkate alan kanun koyucunun,Türk deniz taşımacılığının rekabet gücünün olumsuz etkilendiği gerçeğini degözeterek, Türk deniz araçlarının uluslararası sulardaki seyrüsefer halleriniKanun’un kapsamı dışına çıkarmasında Anayasa’ya aykırı bir yön bulunmadığınıdüşündüğümden çoğunluk kararına katılmıyorum.
Üye
Rıdvan GÜLEÇ