ANAYASA MAHKEMESİ KARARI
Esas Sayısı:1997/2 (SiyasîParti Kapatma)
Karar Sayısı:1999/1
Karar Günü:26.2.1999
R.G.Tarih-Sayı:22.11.2001-24591
DAVACI: Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı
DAVALI: Demokratik Kitle Partisi
DAVANINKONUSU : Demokratik Kitle Partisi'nin programının ve Genel Başkanı'nınbeyanlarının, Anayasa'nın Başlangıç'ı ile, 2., 3., 14., 68. ve 136. maddelerineve 2820 sayılı Siyasî Partiler Kanunu'nun 78. maddesinin (a), (b) bentlerine,80. maddesine, 81. maddesinin (a), (b) bentlerine ve 89. maddesine aykırılığısavıyla aynı Yasa'nın 101. maddesinin (a) ve (b) bentleri uyarıncakapatılmasına karar verilmesi istemidir.
I-DAVA
YargıtayCumhuriyet Başsavcılığı'nın 19.6.1997 günlü, SP.91.Hz. 1997/138 sayılı İddianamesindeşöyle denilmektedir:
"I-Giriş
Anayasamızın68. maddesinin ikinci fıkrası hükmü ile, bireylerin genel oy hakkı kapsamındasahip oldukları tercihleri, tüzük ve programlarında belirledikleri siyasal vetoplumsal görüşler etrafında toplayarak siyasal iktidara sahip olma ve siyasalkararlan oluşturma amacını güden partileri demokratik siyasal hayatınvazgeçilmez unsurları saymış, kamusal nitelikteki bu amaç ve özellikleriyleolağan derneklerden farklı bir konumda olduğunu göstererek 68 inci ve 69 uncumaddelerinde kuruluşları, tüzük ve programlarında ve çalışmalarında uymakzorunda oldukları esasları ve kapatılmalarına ilişkin temel düzenleyicikuralları koymuştur. Bununla beraber, kuruluşları sırasında önceden izinalınmasına gerek bulunmadığı kabul edilen ve demokratik siyasal hayatın koşulusayılan siyasal partilerin amaç ve çalışmalarında tam bir sınırsızlığın varolması gerektiği görüşünü savunmak mümkün değildir. Toplum ve devlet düzenini,kamu çalışmalarını kendi görüşleri doğrultusunda yönetme, denetleme ve etkilemeamacını güden siyasal partilerin, demokratik düzene veya Cumhuriyetin temelniteliklerine yönelmiş bir güç odağı haline gelmesinin, devletin varlığınakarşı bir tehdit oluşturacağında şüphe yoktur. Böyle bir tehlikeye karşı devletin,varlığını koruyacak hukuki tedbirlere başvurması demokratik hukuk devletiolmanın gereği ve sonucudur. Uluslararası Hukukta da, devletin bağımsızlığınısürdürmek, bağımsızlığına ve yapısına yönelik tehditlere karşı hukuk devletikuralları çerçevesinde gerekli tedbirleri alması olarak anlaşılan devletinkendisini koruması ilkesi, başta insan hakları ve özgürlükleri olmak üzere,demokratik toplum düzenini ihlale, devletin kurucu öğelerini yıkmaya elverişlidavranışlara karşı girişilecek bütün çabaları göstermesi demektir. Nitekim, buamaçla, Anayasanın 68. maddesinin dördüncü fıkrası, siyasal partilerin tüzük veprogramları ile eylemlerinin, Devletin bağımsızlığına, ülkesi ve milletiylebölünmez bütünlüğüne, insan haklarına, eşitlik ve hukuk devleti ilkelerine,millet egemenliğine, demokratik ve laik Cumhuriyet ilkelerine aykırıolamayacağını, sınıf ve zümre diktatörlüğünü veya herhangi bir tür diktatörlüğüsavunmayı ve yerleştirmeyi amaçlayamayacağını, suç işlenmesini teşvikedemeyeceğini öngörmüş, 69. maddesinde ise, belirtilen yasaklamaların yaptırımıolarak partinin kapatılacağına karar verileceğini kabul etmiştir.
Siyasalpartilerin kuruluşları, çalışmaları, denetimleri ve kapatılmalarına ilişkinkurallar, Anayasada yer alan bu temel ilke ve esaslar paralelinde SiyasiPartiler Yasası (daha sonra "SPY" olarak belirtilecektir)ndaayrıntılarıyla düzenlenmiş, kurulan partilerin tüzük ve programlarının vekurucularının hukuki durumlarının Anayasa ve yasa hükümlerine uygunluğunu,kuruluşlarını takiben ve öncelikle denetleme ve gerektiğinde kapatma davasıaçma görevi 9. maddede düzenlenmiş bulunmaktadır.
Davalısiyasi parti, gerekli bildiri ve belgelerin 3 Ocak 1997 tarihinde İçişleriBakanlığı'na verilmesiyle SPY'nın 8 inci maddesi uyarınca tüzel kişilik kazanmıştır.Kuruluş bildirisi ve eklerinin anılan Bakanlıkça Cumhuriyet Başsavcılığımızagönderilmesini takiben, SPY.nın 9. maddesi kuralının yüklediği görev kapsamındadavalı partinin programının Anayasa ve SPY hükümlerine uygunluğu incelenerek,davanın konuları ile ilgili kısımlarından alıntılar yapılmış, bu süreçte partigenel başkanının bazı medya organlarında yayınlanan, programı yorumlayıcıaçıklamaları da inceleme kapsamına dahil edilmiş, bazı özel televizyonkanallarındaki programlara ilişkin video kasetler getirtilerek, içerikleriAnkara Devlet Güvenlik Mahkemesi Cumhuriyet Savcılığı aracılığıyla yeminlibilirkişilerce daktilo metni haline getirtilmiş ve dosyaya eklenmiştir.
II-Dava Konusu Parti Programı ve Genel Başkanın Açıklamaları
A)Program :
BirinciBölüm
DemokratikKitle Partisi; Katılımcı, Liberal Demokratik Bir Kitle Partisidir.
DemokratikKitle Partisi, ülkenin bütün sorunlarına sahip çıkmakla birlikte, Kürtsorununun barışçı, demokratik çözümü Programının merkezine koyan katılımcı,liberal, demokratik bir kitle partisi olarak, devletin yenidenyapılandırılmasını ve ülkede demokrasiyi tüm kural ve kurumlarıylayerleştirmeyi amaçlamaktadır.
...
DemokratikKitle Partisi, Kürt Sorunun(un) adil ve demokratik çözümü için; demokratikbütünlüklü idari yapılanmanın ve ademi merkeziyetçi sistemin, gününihtiyaçlarına cevap verebileceğini tespit ederek yola çıkmaktadır.
DemokratikKitle Partisi bu amaçla:
...
İdarisistemin ademi merkezileştirilmesine yönelik reformların yapılmasını...
öngörmektedir.
DemokratikKitle Partisi, tüm ülkede barışı, huzuru ve refahı kazanabilmek için, ülkedekidin, inanç, mezhep ve etnik farklılıkları ülkenin gerçekliği olarak kabuletmekte; bu farklılıkların kimlik haklarını, temel hak ve özgürlüklerinidemokrasinin şartı saymaktadır.
...
DemokratikKitle Partisi...ademi merkezi bir idari sistemi ülkenin esenliği ve herkesinmutluluğu için yapılandırma misyonunu üstlenmekte... (dir.)
...
Türkiye'deDurum
...
Ekonomik,toplumsal, siyasal ve kültürel sorunlar ve bu sorunlardan kaynaklanan dinamizmkarşısında, devletin hala yetmiş yıllık politikalarında ısrar etmesi,Cumhuriyet'ten bu yana üstlendiği rolünü sürdürmek için direnmesi ve bunedenle, terörü tırmandırması ve şiddete başvurması; ekonominin tıkanmasına,etnik ve dinsel kökenli çatışmaların boyutlanarak derinlik kazanmasına,demokratikleşmenin engellenmesine ve dünyadaki değişim ve dönüşüm sürecineyeterince katılamamasına ve çağdışı kalmasına neden olmaktadır.
...
Yenibir ülkeyi yapılandırabilmek için, bu çatışmaya kaynaklık eden çelişkilerinçözülmesi gerekir.
Buçelişkilere kaynaklık eden sorunlar, bugün de gündemdedir ve birbirleriniolumsuz bir biçimde etkilemeye devam etmektedirler.
Busorunlar; Kürt Sorunu, Demokrasi Sorunu ve Ekonomik Sorun'dur.
Osmanlımirası üzerine kurulan Türkiye Cumhuriyeti, bugüne kadar demokratik bir devletolmayı başaramadığı için, bu temel üç sorunu da çözemedi. Onları besleyerekbüyüttü ve bugünlere taşıdı.
Niçinböyle oldu; bunların nedenleri nelerdi'...
Bununtemel nedenlerinden birisi, Kürtlerin inkarı; yurttaşlığın soy temelineoturtulması ve yurttaşların değil, soydaşların çıkarını koruyan anlayışındevlete egemen olmasıdır.
Bunedenlerle rejim kitlelere özgürlük ve demokrasiyi tanımayı göze alamıyor vebaskı yolunu seçmiş durumdadır.
Nevar ki, demokrasi yokluğu, Türkiye'nin sorunlarının çözümüne yardımcıolmamakta, tersine, onları daha da ağırlaştırmaktadır.
Oysaki çözüm, demokrasidir.
...
Uzunyıllar, ekonomik sorunlar içinde bunalan yığınlara, baskı gören toplumkesimlerine, işçilere, köylülere, memurlara; baskı ve zulme uğrayan Kürtlere,aydınlara, kadınlara ve gençlere şunu öğretmiştir:
Budüzen değişmelidir! ... Bu devlet yeniden yapılandırılmalıdır.
...
DemokratikKitle Partisi, Kürt sorununa adil, demokratik ve eşitlikçi bir çözüm sağlamak;yeni demokratik değişim programını uygulayabilmek, toplumu dönüştürmek için birdemokratik uzlaşmayla, Türkiye'yi yeniden yapılandırmak göreviniüstlenmektedir.
İkinciBölüm
SomutHedefler Ve Çözümler
ÖzgürlükEşitlik Demokrasi Barış Ve Değişim İçin Kürt Sorununa
Barışçıve Adil Çözüm
Türkiye'nintemel sorunlarından başta geleni Kürt sorunudur. Bu sorun çözülmeden,demokrasinin kazanılması ve yeniden yapılanmanın sağlanması mümkün değil.
Türkiye'ninyeniden yapılandırılabilmesi için; Kürt Sorunu'nun, Demokrasi Sorunu'nun veEkonomik Sorun'un çözüme kavuşturulması kaçınılmazdır.
Biribirleriile bağlantılı olan bu üç temel sorun çözüme kavuşturulduğu takdirde, Türkiyeçağdaş dünyanın ileri ve gelişmiş ülkeleri arasında yerini alacaktır.
Çokuluslu ve çok kültürlü Osmanlı İmparatorluğu'nün çöken ve dağılan yapısıüzerinde ve bugünkü Misak-ı Milli sınırları içinde kurulan Türkiye CumhuriyetiDevletinin yapısı doğal olarak çok kültürlü, çok dilli ve çok mezhepliolmuştur. Ama, buna rağmen tek ulus yaratılmak istenmiştir.
Bununiçin de, bir resmi milliyetçi ideoloji geliştirilmiş, bu da çarpık bir resmitarih tezine dayandırılmıştır.
KürtSorunu'nun çözümsüzlüğüne neden olan bu resmi ideoloji ve ona bağlı devletpolitikalarının temel iddiası; Türkiye'de farklı dil ve kültür gruplarınınbulunmadığı, herkesin Türk ırkından olduğudur.
Oysaki, Kürtler tarihin bilinen döneminden beri, en az yedibin yıldan beri YukarıMezopotamya ve çevresinde yaşamış ve bugün de varlıklarını sürdürmektedirler.
Oysaki, Türkiye'deki bazı etnik gruplar, Devletin nimet ve imkanlarındanyararlanmak için, kendi coğrafyalarını terk etmişlerdir. Devletin statüsünübenimseyerek, devletin himayesine girmişlerdir.
Kürtlerise, Devlete kendi ülkeleri ile birlikte katılmışlar ve onun vatandaşıolmuşlardır.
Kürtleri,bu nedenlerle, sıradan bir etnik grup veya dil azınlığı gibi görmek yanlıştır.
Çünkü,Kürtler, Türkler gibi bu ülkenin asli unsurudur; Türkiye'nin bütünlüğü vesiyasi sınırları içinde Türkler'le aynı kaderi paylaşarak, tasada ve kıvançtabirliği sağlayarak, barış ve kardeşlik içinde yaşamak istemektedirler.
Burealitenin bilinmesi ve kabullenilmesi, Kürt Sorunu'nu kavramak ve uygunçözümler bulmak için gereklidir.
Bunedenle, Parlamento ve Türkiye siyaseti, Türkiye'nin temel sorunu haline gelensoyut resmi ideoloji ile somut Türkiye gerçekliğinden kaynaklanan sorunları,gündemlerinin baş sırasına alarak çözüm üretmek zorundadırlar.
TürkiyeCumhuriyeti Devleti, ırk ayırımı ve kan bağı temelinde oluşmuş bir devletolmamalıdır; herkesin Türk ırkına ait olduğunu iddia eden resmi ideoloji deterk edilmelidir.
...
Buamaçla; somut, gerçek Türkiye'nin sorunlarını tespit eden Partimiz; busorunların çözümlerini programının temel amaçları arasında sıralamakta ve kısavadeli çözümler için, acil hedefler saptamaktadır.
Bunedenle, Türkiye'de demokrasinin ve barış ortamının sağlanabilmesi için, buhedeflerin gerçekleştirilmesi gerekmektedir.
KürtSorunu'nun adil bir biçimde çözülmesi de, bu hedeflerin gerçekleştirilmesinebağlıdır.
...
KürtSorunu'nun şiddete dayanarak çözümü ya da bastırılması da olanaksızdır. Bu, hemKürtlere hem de Türk halkına büyük acılar vermekte, ülke kaynaklarının hederolmasına yol açmakta ve ekonomik, toplumsal gelişmeyi önlemektedir. Artık, busorunun çözümü için bekleyecek zaman yoktur.
Besbellidirki, bu durum, Türkiye için bir zorunluluk haline gelmiştir. Bu zorunluluktandolayıdır ki; Partimiz, Türkiye'nin esenliği için, Kürt Sorunu'nun barışçıdemokratik çözümü, acil hedef olarak önüne koymaktadır.
Bununda yolu, insan haklarına dayalı demokratik çözüm kanalları oluşturmaktan vesorunun çözümünün önündeki engelleri kaldırabilecek ilkeli bir demokratikuzlaşmadan geçer.
Buamaç, Türkiye Cumhuriyeti Devleti'ni de bağlayan uluslararası hukuk ilkelerine,sözleşmelere, evrensel hukuka ve insan haklarına bağlı, demokratik bir devletiyapılandırmayı da hedeflemektedir. Bu hedef, aynı zamanda, eşitlik temelindebir hukuksal altyapısı olan, demokratik içerikli politik, yönetsel ve kültürelbir yapı üzerinde yükselen devleti ifade eder.
Bunedenle de, Kürt Sorunu'nun adil, demokratik, barışçı çözümü, partimizin temelamaçlarındandır.
...
DemokratikKitle Partisi, bu hedefe ulaşabilmek için:
-İdarisistemin ademi merkezileştirilmesine yönelik reformları gerçekleştirecek...tir.
Tümbu nedenlerle, sorunun barışçı çözümünün yolunun açılması için, öncelikledevletin, sorunu şiddetle bastırma politikasının terkedilmesi, Kürt Sorunu'nunçözümüne ilişkin görüşlerin serbestçe dile getirilebileceği özgür bir tartışmaortamının sağlanması gerekir.
KürtSorununun Çözümü Ve Demokratik Devletin Yapılandırılması İçin :
DemokratikKitle Partisi, demokratik bütünlüklü idari yapılanmanın ve ademi merkezisistemin, günün ihtiyaçlarına cevap verebileceğine inanmaktadır.
Buamaçla, Partimiz, devleti idari bölgeler şeklinde yapılandıracaktır.
...
DevletinDemokratikleştirilmesi, Sivil Toplumun Kurulabilmesi İçin:
...
HukukunÜstünlüğü, Yasal Düzey ve Yasalar
...
Yasalarve iç hukuk normları, Türkiye'de yaşayan herkesin ve tüm Türkiye CumhuriyetiDevleti vatandaşlarının haklarını korumalı, eşitlik ilkesine aykırı olmamalı,adalet duygusunu zedelememeli, adaleti ve hakkaniyeti tesis edebileceknitelikte ve demokratik olmalıdır.
Oysaki, Türkiye'de Kürtlerin ve diğer etnik inanç kesimlerinin eşitlik ilkesineaykırı düşen yasal ve hukuksal düzenlemelerden kaynaklanan ciddi sorunlarıvardır.
Budurum, Türkiye'de Kürt Sorunu'nun oluşmasının temel nedenidir.
Bunedenle, Kürt Sorunu'nu çözebilmek için, Anayasa düzeyindeki değişiklik vedüzenlemeleri yapacaktır.
Bununlailgili olarak:
-Demokratik Kitle Partisi; yurttaşların kimlik haklarının başlangıcı olan,isimler ve adları sorununu çözebilmek için, 1926 tarihli Nüfus Kanununu ve bukanuna dayalı olarak 1977 yılında çıkartılmış olan Nüfus Hizmetlerine AitKuruluş Görev ve Çalışma Yönetmeliği'ni değiştirecek ve yenidendüzenleyecektir.
-Kürt kültürünün ve tarihsel birikiminin parçası olan köy, mezra ve yerisimleri, haksız ve gerekçesiz olarak, merkezi - bürokratik, tepeden inmecikararlarla değiştirilmiştir. Bu durum, Kürtlerin tarihi, kültürel birikiminekarşı saygısızlıktır.
...
-Dinsel ve kültürel örgütlenme haklarının önünde eşitlik ilkesine aykırı,demokratik hukuk devleti normlarıyla bağdaşmayan engeller var. Bunlar, insanlıkve adalet duygusunu zedelemektedir, insan haklarına aykırıdır.
Bunedenle, Dernekler Kanunu, Medeni Kanun ve Medeni Kanun'un vakıflarla ilgilihükümleri değiştirilerek, dinsel ve kültürel örgütlenme hakları sağlanacaktır.
-Yurttaşlarınkimlik haklarının önemli bir boyutu da, eğitimdir. Eşitlilik ilkeleriylebağdaşmayan, barışı zedeleyen, topluma ayrımcı öğeler taşıyan, niceliksel veniteliksel olarak ihtiyaçları karşılamayan, başta Milli Eğitim Temel Kanunu'nuve Tevhid-i Tedrisat Yasası olmak üzere, Partimiz, bu çok geniş alanıtarayarak, gerekli değişiklikleri ve yeterli düzenlemeleri yapacak...tır.
...
-Anayasa'da, yasalarda ve kararnamelerde, haber alma ve ifade özgürlüğüaçısından da, kimlik haklarını kısıtlayan birçok hükümler var.
...
-Partimiz, Yurttaşlık haklarıyla ilgili ifade özgürlükleri açısından, eğitimhakkı ve radyo-televizyon hakları için, Türkiye'de yaşayan herkesin çağıngereklerine uygun eğitim almaları, her dilde radyo-televizyon yayını yapabilmehakkına sahip olmaları, kimliklerini koruyabilmeleri ve bunları Türkiye'ninsiyasi sınırları ve bütünlüğü içinde yapmaları doğrultusunda, anayasal ve yasaldeğişiklikler yapacaktır.
-Diller ve kültürler üzerindeki baskılara, zoraki asimilasyon politikalarına sonverilecek, bu alanda da uluslararası hukuk ve sözleşme hükümleri yaşamageçirilecektir.
-Yurttaşlık haklarının tanınmasının önündeki büyük engellerden ve eşitliğeaykırı durumlardan biri de, siyasal faaliyetler ve yasama faaliyetleri ileilgili alanlardaki yasaklardır.
Bunedenle, Siyasi Partiler ve Seçim Kanunu değiştirilecek; hiçbir yasal dayanağıolmayan, "seçim propagandalarında Türkçe'den başka dil kullanılamayacağınailişkin yasağa" son verilecektir.
...
-Türkiye'de Kürt Sorunu'nun çözümü, insanların kimliklerinden ötürü ayrımcımuamelelere tabi tutulmaması, eşitlik, ilkesinin yaşamsal kılınması vedemokratik hukuk devletinin hukuksal alt yapısının oluşturulabilmesi için; cezaadaleti konusunda ciddi reformlar yapmak gerekir.
...
SiyasiPartiler
...
Oysa,günümüzdeki demokratik-çağdaş anlayışa göre; ülke bütünlüğü, siyasi sınırlarınkorunmasıdır. Merkeziyetçi olmayan idari yapılanmalar, ülke bütünlüğünü bozucunitelikte görülmemektedir.
Milletbütünlüğü de, tıpkı bunun gibi, ırk ve kültür birliğinde aranmaz. Vatandaşlıkön plana çıkarılarak, millet bütünlüğü, vatandaşların birlikte yaşamairadesinde aranır. Eğer, vatandaşlarda birlikte yaşama iradesi varsa, etnik vekültürel farklılıklar, millet bütünlüğünü bozucu nitelikte sayılmaz.
...
YerelYönetimler
Yerelyönetimler, halkın doğrudan yönetime katılmasının organları halinegetirilecektir.
Çünkü,yerel yönetimler, bugün merkezi devletin vesayeti altındadır. Yetkileri vekaynakları da yetersizdir ve Cumhuriyet'in ilk yıllarında çıkartılan yasalarile yönetilmektedirler.
Demokratikülkelerde, yerel yönetimler demokrasinin aynası olduğu halde, Türkiye'de halkınyönetime katılma ve denetim olanakları son derece sınırlıdır.
Öteyandan, Merkezi Hükümet yerel yönetimlerle ilgili her türlü karar yetkisinesahip olmasına rağmen, tüm yerel sorunlara seyirci kalmakta, yerel yönetimmahallerini ve yerel yönetim birimlerini kendi kaderleriyle baş-başabırakmaktadır.
Merkezidevlete bağımlılık ve merkezi hükümet duyarsızlığı karşısında, kentlerde,aldıkları göçleri taşıyamaz hale gelmiş durumdadır ve kentleşme rantlarınınhakimiyeti altına girmiş bulunmaktadır.
İmarlı,planlı, yeşil ve düzenli alanlarının başedilemez pahalılaşmasının yanı sıra,korsanlaşan kent ilişkileri, kentleşme rantları, demokrasiyi, merkezi devletinvesayeti altına sokmuştur.
Bunedenle, devletin demokratikleştirilmesi; politik, yönetsel demokratikkatılımın ve çoğulculuğun sağlanabilmesi; idari hantallığın giderilmesi, hizmetakışının hızlandırılabilmesi için, öncelikle merkezi devletin, yerel yönetimlerüzerindeki vesayeti kaldırılacaktır.
Yerelyönetim organlarının demokratik işleyişini engelleyebilecek her türlü merkezimüdahaleye son vermeyi sağlayacak bir yerel yönetim anlayışı egemenkılınacaktır. Toplumun kendisini yönetenleri doğrudan seçebilmesi; yönetimlerive yönetenleri denetleyebilmesi sağlanacaktır. Bunu sağlayabilmek için de,yönetim faaliyetlerine olabildiğince katılım sağlanmasına olanak veren yasal vesiyasi düzenlemeler yapılacak; iktidarın kullanımı yaygınlaştırılacaktır.
Merkeziidare küçülürken, yerel yönetimler kendi alanlarında daha çok söz sahibiolacak; il ve ilçe meclisleri yerel parlamentolar statüsüne kavuşturulacaktır.
Buanlayışa uygun olarak; valiler, emniyet müdürleri ve kaymakamların da belediyebaşkanları gibi seçimle işbaşına gelmeleri sağlanacak; eğitim, sağlık, içgüvenlik ve aynı zamanda vergi toplama yerel yönetimlerin yetki alanınabırakılacaktır.
...
Partimizözgürlük, eşitlik, barış, demokrasi ve değişik programının bir yanını da yenilaiklik anlayışı oluşturmaktadır.
DemokratikKitle Partisi, tüm inançların kendilerini özgürce ifade edebileceği bir laiklikanlayışını benimsemektedir.
Dinişleri ve eğitimi, hiçbir şekilde devlette olmayacak; bu işler topluma vecemaatlere devredilecek; din dersleri zorunlu ders olmaktan çıkarılacaktır.
İbadetyerlerinin bakımı, din adamlarının eğitimi, atamaları, geçimleri ve benzeridüzenlemeler cemaatlere bırakılacaktır.
..."
B)Genel Başkan Şerafettin Elçi'nin Açıklamaları ;
1)4 Ocak 1997 tarihli Cumhuriyet Gazetesinin 5. sayfasında yayınlanan ANKA Ajansıçıkışlı haberde Genel Başkan Ş. Elçi'ye atfen şu yazılar yayınlanmıştır:
"...Ş.Elçi...partinin kuruluş işlemlerinden sonra yaptığı açıklamada federasyonun birdevletin bölünmesi demek olmadığını belirterek şunları söyledi:
... ŞerafettinElçi, Kürt partisi olup olmadıkları konusundaki bir soruya, yanıtınıverdi. ... Elçi,bir soru üzerine de, Kürtisyanları konusundaki sorulara da Elçi, özetle şu yanıtı verdi; 2) Yi Türkiye'nintüm sorunlarının temelinde Kürt Sorunu'nun olduğunu anlatan Elçi, diyekonuştu. Devletinyapılanmasında merkezi yönetime karşı olduklarını söyleyen Elçi yerelyönetimlere egemenlik hakkı tanınması gerektiğini kaydetti. 'Federasyonkurulmasını savunuyor musunuz'' sorusuna da Elçi, Elçi,Türkiye'de silahlı çatışmaların sürdüğünü bildirerek şunları söyledi: 3)10 Şubat 1997 tarihli Milliyet Gazetesi'nin 18. sayfasında yayınlanan,"Entellektüel Bakış" adlı köşede, Genel Başkan Ş. Elçi'nin yanıtlarışöyledir: "DemokratikKitle Partisi'ni doğuran ihtiyaç nedir' -...Biz yola çıkarken acaba bütün bu olumsuzlukların kaynağı ne, diye sorduk.Olumsuzlukların temel kaynağının Kürt sorunu olduğunu gördük. Bu sorun yüzündendemokrasimiz gelişmiyor. Devleti yönetenler, ifade etmeseler bile, şöyle birkomplekse kapılmışlar: Acaba demokrasi tam işlerse Kürtler bundan nasılyararlanır' Bu Kürtleri bağımsızlığa götürür mü' gibi bir endişeyle daimademokrasi güdük tutulmaya çalışıldı. Bütünbu nedenlerle, bu sorunun çözümünü programının merkezine oturtan bir siyasiharekete ihtiyaç olduğu kanısına vardık. Şuna inanıyoruz: Bu sorun Kürtleritatmin, memnun eden bir çözüme ulaşmadıkça diğer sorunların çözüm şansı yoktur. Pekinedir çözüm öneriniz' -Bu toplum Osmanlı Devletinden devir alındı. Yani etnik, dinsel, kültürelçoğulculuğu olan bir toplum. Cumhuriyetin kuruluş aşamasında, kurulacakdevletin Kürtlerin de devleti olacağı; Kürtlerin haklarının korunacağı vaadedilmişti. İlk Meclis'e Kürtler, Kürt kimlikleriyle katıldı. Fakatne yazık ki düzlüğe çıkıldıktan sonra vaadler bir kenara itildi. Kürtler yokfarzedildi. Binlerce yıllık kimliklerinin yok edilmesi temel politika oldu.Onurlu bir toplumun buna katlanması mümkün değildi. İsyanlar,çatışmalar bu nedenle doğdu. Ve bugüne kadar gelindi. Onun için biz diyoruz ki,Kürtlere yapılan haksızlıkların düzeltilmesi, Sayın Cumhurbaşkanının 1992 deifade ettiği gibi "Kürtrealitesini tanıma> somut olarak neyi içerir' -Çağdaş, uygar bir devlette vatandaşlar arasındaki ortak bağ vatandaşlıktır. Buvatandaşlık herhangi bir etnik veya kültürel kimlikle damgalanmamalıdır.Herkesi kapsayan bir nitelikte olmalı vatandaşlık. Oysa, Anayasanın 66. maddesiyurttaşlıktan ziyade Türklüğü tarif ediyor. Bu hükmün değiştirilmesi lazım. Budoğrultudaki yasaların da. ... Etnikkimlik temelinde siyasi örgütlenmenin yararı ne' -Şu yararı olur: Her kitle kendi özgür iradesiyle temsilcilerini seçebilmehakkını kazanır. Ve özgür iradeyle seçilen gerçek temsilciler sorunları tamamendemokratik kurallar içerisinde, diyalogla çözme imkanına kavuşur. Şuanda bir sorunu çözmek istesek bile kimdir bu toplumun temsilcisi' Burada birkarışıklık var. Çünkü herkes 'benim' diyecek ama gerçeği nerede belli değil.Gerçek temsilciler ancak özgür iradeyle seçilenlerdir. Bu fırsatlarınyaratılması lazım. Ayrıca,devletin bugünkü merkeziyetçi sistemden vazgeçmesi de gerekiyor. Ademimerkeziyetçi bir yönetim sistemi, halkın kendisini ilgilendiren konulardakararlara katılabilmesini sağlayacaktır. Bunubölge için mi, yoksa bütün Türkiye için mi istiyorsunuz' -Elbetteki bütün Türkiye için. Çünkü Türkiye'nin her yeri aynı değil. Farklı bölgelervar, farklı toplumsal yapılar var. Böylelikle her toplum, her bölge kendişartlarına en uygun yönetim imkanına kavuşur. Kendi yöneticilerini kendindenseçer. Kendilerini ilgilendiren konularda karar sahibi olur. Ademimerkeziyetçi modeller olarak bir İspanya ve Fransa örnekleri var, bir deAlmanya ve Amerika örnekleri... -Fransave İspanya örneği şu anda Türkiye için en uygun olabilecek örneklerdir. Ancakbu yerel yönetimler geniş yetkilerle donatılmalı. Mesela, eğitim, sağlık,adalet, iç güvenlik gibi, yani devletin temel işlevleri dışındaki bütünyetkiler yerel yönetimlere devredilebilir. ..." 4)13 Ocak 1997 tarihinde Türkiye Gazetesi Radyo Televizyon (TGRT) kanalındayayınlanan "Yüzyüze" adlı programa, diğer bir konuşmacı ile birliktekatılan Genel Başkan Ş. Elçi'nin dava konusu ile ilgili beyanları davaylailgisi ölçüsünde şöyledir: "...Şimdibütün bunları göz önüne aldığımız zaman Türkiye'de ciddi ekonomik problemlerinolduğunu görüyoruz. Neden bu problemler yaşanıyor dediğiniz zaman, bizimkanımıza göre bu sorunların, bütün bu olumsuzlukların temelinde yatan çok ciddibir sorun var. Kürt sorunu. Şimdi Kürt sorunu var oldukça, devletin düzeçıkmasının mümkün olmadığını... ... İçiçe, kültürel etkinlikler var. Şimdi bu etkinlikleri araştırdığımız zamangöreceğiz ki yani Kürtlerin Türk kültürüne etkisi Türklerin Kürt kültürüneetkisinden çok çok daha fazla. Şimdi hocam gücenmesin, ben bunu kimseyisuçlamak, kimseyi küçümsemek amacıyla söylemiyorum. Ama tarihte bazı gerçeklervar. Bunları görmemezlikten gelemeyiz. Türkler Anadolu'ya geldikleri zamanonbirinci asırda halen göçebe toplum düzeyindeydiler. Oysa Kürtler en az yedibin yıl öncesinden beri Yukarı Mezopotamya'ya yerleşen büyük uygarlıklarkurmuş, büyük devletler kurmuş ve o bölgede yerleşik olan bir toplumdur. ... Konuşması: S.Sadıkoğlu: Hocam Kürtler vardır, yok demiyoruz. Ş.Elçi: Ama hiç bir yere koyamadık. Nedir hiç bir yere. Şimdi eğer bizleri yokfarzediyorsan, ne onun tarihini bilirsin, ne onun kültürünü bilirsin, ne dilinibilirsin, ne hiçbir şey. Şimdi yaşamın dramı bu, yani bilim adamları yahu buKürtler kim. ... ...Selçuklular daha 11. asırda koymadılar mı' 11. asırdan geliyor. Kürdistan nedemek: Kürtlerin ülkesi demek. Eğer Kürtler yoksa onların ülkelerinden sözetmek mümkün olur muydu' ... ... Haşimdi eğer öyle ise Kanuni Sultan Süleyman Fransız Kralına mektup yazarken niyeayrıca ben şuranın, şuranın hükümdarıyım demenin yanında birde Kürdistanhükümdarıyım yani hem de bunu övünerek söyleyebiliyor. Evliya Çelebi daha 17.asırda seyahatnamesinde neden diyor ben Erzurum'dan ta Basra'ya kadar Kürdistantoprağını gezdim. Eğer öyle bir halk yoksa, ona ait bir coğrafya yoksa, sonrabunların hepsini bırak. Osmanlı tarihlerine bak, coğrafyası, Osmanlıcoğrafyası, hiç yabancı delile gerek yok. Orada Kürdistan diye bir ülkeden, bircoğrafyadan söz ediliyor mu' Edilmiyor mu' Şimdibunların hepsini görmezlikten gelmek, bir de Kürtlerin Osmanlılarla ittifakınınsağlanmasından sonra ki Kürtler diğer boylar gibi işgal edilerek, mağlupedilerek Osmanlılara katılmadı. İttifak kurdular 1514'de Çaldıran Savaşıöncesinde. Ve orada. Kürtlerin belli bir statüsü tanındı... Kürt birlikleri,yani Kürt yoksa bu Avrupa'daki prensliklere tekabül eden Kürt birlikleriyleolacaktır. ... (Sorununnasıl ortaya çıktığı ve nasıl çözüleceğine dair soru üzerine) Hayırşimdi öncelikli sorun tabii tarihe dalınca ama ilkin bunun çözümlenmesi lazım.Yani Kürtlerin statüsünün belirlenmesi lazım. Kürtlerin Türkiye'de halen varolan diğer etnik gruplar gibi çok az düzeyde, işte karışmış ya... Şimdisorunun çözümü şu; sorunun çözümü bu devlet kurulacağı... devletin toplumsalanlaşması diyebileceğimiz Amasya protokolü var. Bizzat Atatürk imzalamışMustafa Kemal o zaman ki... diyor ki Kürtlerin her türlü ırk hakları korunacakve geliştirilecek. ... Tabiiaynı o tabir. Oradaki tabiri ben söylüyorum. Kürtlerin her türlü ırk haklarıkorunacak ve geliştirilecek. Mecliste ne söyleniyor' Mustafa Kemal, İsmetİnönü, o zamanın Başbakanı Rauf bey. Deniliyor ki bu devlet iki ulustanoluşuyor. Türk ve Kürt ulusundan bahsediyor Rauf bey 1922'deki meclistekikonuşmasında. Ayneniki ulustan. Türk ve Kürt ulusundan bahsediyor. "Kürtler ve Türkler",hayır iki ulus... AynenRauf beyin tabirini ben kullanıyorum. Bu iki ulusu hiç kimse birbirindenayıramaz diyor. Ben Rauf beyin söylediğini söylüyorum. Bu benim söylediklerimdeğil. Meclis zabıtlarında var. Şimdi bunların hepsini görmemezlikten, Lozan'daİsmet İnönü ne diyor' Diyor ki bu hükümet yalnız Türklerin hükümeti değil,Kürtlerin de hükümetidir..." 5)2 Nisan 1997 tarihinde Samanyolu Televizyon kanalında yayınlanan "AçıkGörüş" adlı programa misafir konuşmacı olarak katılan Genel BaşkanŞerafettin Elçi'nin, sorulan sorulara, dava konuları ile ilgili olarak verdiğicevaplar şöyledir: "... Soru:"Yani Kürt sorunu denilen sorun nedir' Ya da Güneydoğu'nun, Kürt kökenlivatandaşın sorunu nedir' Şunu bir tanımlar mısınız bize" Ş.Elçi: Evet bir cümle ile kısaca söylemek gerekirse Kürt sorunu YukarıMezopotamya'da yaşayan Kürt halkının, binlerce yılın ürünü olan kendi kimliğinikoruma, varlığını sürdürme ve bu kimlikten doğan haklara sahip olabilmesorunudur. Bunu kısaca böyle tanımlamak mümkün...Bu, bunlar yapılamadığı bunlargerçekleştirilmediği için bu sorun halen mevcuttur ve eğer devlet Kürtlereyönelik yanlış politikasında direnirse bu politika çok daha uzun sürede ve dahakanayarak da devam edebilir. Biz, bu nedenle diyoruz ki, bu sorun yalnızKürtleri ilgilendiren bir sorun değil esasında. Soruna biz Kürt sorunu diyoruzama bu sorun artık bugün bütün Türkiye'yi ilgilendiren, salt Kürtleriilgilendiren bir sorun olmaktan çıkmıştır. Yani bölge ve o halk kaderiniTürkiye ile birleştirmiştir. Bunun uzun bir tarihi geçmişi var. Halen dekaderini Türkiye ile birleştirmekte kararlı görünüyor... Şimdiburada tabii önemli olan bu tarihi detayı anlatmak, değil. Önemli olan şu, YaniOsmanlı ve Kürt yönetiminde bunu isterseniz daha genişletebilirsiniz. Türk veKürt yönetimiyle ilişkilerinde eğer doğrudan doğruya Kürtlere bir müdahaleolmazsa, onların yönetimine karışılmazsa Kürtler daima Türklerle iyi geçinmeyolunu seçmişlerdir. -Soru: Yani siz örneğin İkinci Mahmut döneminden sonra karışıklığı bunabağlıyorsunuz. Ş.Elçi: İkinci Mahmut döneminden sonra başlayan, şimdi İkinci Mahmut'tan sonraSultan Abdulhamit dönüş yapıyor. Yani Sultan Mahmut'un politikasından dönüşyapıyor. Sultan Selim'in politikasına dönüyor ve orada Hamidiye Alaylarıdiyeceğimiz alaylar aracılığıyla bölgeyi yönetiyor ve yine bir sükunet dönemi.Hiçbir ihtilaf yok. -Soru: Ama tabi başka etnik gruplar açısından bazı ihtilaflar mevcut. Ş.Elçi: Var. Tabii var. Ben Kürtler açısından söylüyorum. Diğerleri açısındanhaklısınız, o var. Ama Kürtler arasında yok. İşte Cumhuriyetle birlikte, tabiiCumhuriyet Osmanlı'dan da çok çok farklı, tamamen totaliter bir yönetim modelitek merkezden, -Soru: Cumhuriyet diyorsunuz. Ş.Elçi: Tabii Cumhuriyet dönemi tek merkezden yönetilen bir yönetim modelinibenimseyen, hele birde o dönemlerde o günkü yöneticilere egemen olan ulusdevlet anlayışı. Bu Osmanlı'dan devralınan coğrafya çok farklı etnik gruplardantek bir ulus yaratma hedefi özellikle Kürtlerle devlet arasında ciddi birçatışma nedeni olur. Çünkü, Kürtler bunu kendi kimliklerinin ve kendivarlıklarının yok edilmesine yöneltilen bir politika olarak algılıyor ve bupolitikaya karşı isyan ediyor. İsyanlar dönemi başlıyor. -Soru: Böyle, böyle bilinçli bir isyan halini Cumhuriyetin başından bugüne kadarvarsayabilir miyiz' Ş.Elçi:Tabii, tabii, tabii. Çok bilinçli yani bu çok bilinçli mücadelelerdir.Mesela Şeyh Sait hareketinden önce Erzurum'da kurulan Kürt Azeri teşkilatı var.Tamamen milli, -Soru: Evet. Teşkilattan bahsetmiyorum. Tabii var. Tabii bir dizi şey var da,yani kitlesel olarak, Ş.Elçi: Kitlesel, kitle önemli değil. O zaman kitlelere öncülük eden, onlaraönderlik eden liderler var, yani onların hedefi o, yani kendi milli varlığınıkorumaya yöneliktir. Yani Türkleşmeye razı olmama, devletin kendine dayattığıTürkleşmeye razı olmama, kendi varlığını koruma, -Soru: O zaman şöyle birşey çıkmıyor mu Şerafettin Bey, devletle ilişkiaçısından. Devletle iyi geçinildiği sürece Kürtler diğer etnik kavimlere dedevletin ona karşı diğer etnik etnisitelere karşı devletin yanında yeralmışlar, ama devlet onlara karşı olduğu zamanda devlete karşı bir bayrakkaldırmışlar. Ş.Elçi: bu doğru, bu doğru. ... Ş.Elçi: Yani, tabii devletle ilişkileri iyi olduğu zaman devletin genelpolitikası neyse o politikaya hizmet etmişler, ama devlet kendilerine müdahaleetmeye kalktığı zaman, özellikle onların kimliğini değiştirmeye yönelik birpolitika uygulamaya başladığı zaman Kürtler burada bir, ... Ş.Elçi: İşte gücü olan yani direnebilen varlığını korudu. Siz biliyorsunuz, yaniAnadolu'da pek çok halk yok oldu. Hatta bazıları yani Anadolu halklarımezarlığı olarak nitelendiriyor. Bir Kürtler varlığını koruyabildi. O dadirenebildikleri için. Yani Kürtler gerektiği zaman direnebiliyor. Mücadeleedebiliyor, hatta çok ilginçtir bazen bir savaşı kaybedeceğini bile bile savaşagiriyor. -Soru: Ama benim, tabii benim burada ciddi itirazlarım var Şerafettin Bey. Öylebir tablo çiziyorsunuz ki bu çizdiğiniz tablo çok, tek bir zaviyeden bakıyor.Şimdi tarihe baktığımız zaman yani ulus devlet projesi dediğimiz şey sadeceTürkiye'ye özgü bir proje değil, Cumhuriyet dönemi bir proje değil, FransızDevrimi'nden sonra ortaya çıkan, modernite ile birlikte devreye giren, hattamodernitenin birey karşısında eşit hukuk uygulamasıyla da zaman zaman ileriolarak görünen bir model. Şimdi bu model altında kurulan siyasi hakimiyetoradaki vatandaşlık sözleşmesini şüphesiz farklılıklara, farklılıklarınyaşamına... (Buradaki bir kelime anlaşılamıyor.) müsaade etmediğini biliyoruz.Fakat sizin çizdiğiniz tablo öyle bir tablo ki, başından itibaren yaniKürtlerin Türklerin, Osmanlı'nın hatta Selçuklu'nun temasından itibarenetkileşimden çok, yani içice girmeden çok, bir kaynaşmadan çok, gerek dinvasıtasıyla gerek tarih vasıtasıyla, gerek sosyal ilişkiler vasıtasıyla birayrılık bilincinin mevcut olduğu izlenimini alıyorum. Ş.Elçi: Ona şüphe yok. Hayır ona şüphe yok. ... Ş.Elçi: Yani bir kaynaşma değil, şimdi kendi varlığını koruyarak ittifak etmevar. Orada birlik değil yani bir ittifak var. Ş.Elçi: Böyle bir kaynaşma yok. -Soru: Kaynaşma yok diyorsunuz. Şimdi bu benim, Ş.Elçi: Elbette şu var. Tarihi süreç içinde Türkleşen Kürt var. Hatta KürtleşenTürk var. Yani Kürt coğrafyasında yaşayıp azınlıkta kaldığı için TürkleşenKürtler de var. Ama genel olarak kendi varlığını koruyarak yani bir ittifakhalinde hareket etme var. Bir bütünleşme onun potasında erime gibi bir süreçyok. -Soru: ... Şimdi bu insanlar, başta dediniz ki hep Türkler'le kader birliğietmek isterler vesair. Bu ikisi nasıl sizce uyuşuyor. Ş.Elçi: Şimdi uyuşması şu. Yani kendi varlığını koruyabildiği, devletin baskısınıüzerinde hissetmediği zaman Türklerle kader birliği etmekte hiçbir sakıncagörmezler. Yani budur. Bu halen de eğer bu kurallara iyi riayet edilirse,Kürtlerin varlığına, kimliğine, kültürüne, özelliklerine saygı duyulursa, bunamüdahale edilmezse, günlük yaşamına karıştırılmazsa, yani mesela diyelim kibizim partinin, yani Demokratik Kitle Partisi'nin programında öngördüğü gibiyerinden yönetim modeliyle eğer Kürtler kendilerini ilgilendiren konularda sözve karar sahibi olabilirlerse devletle hiçbir ihtilafı olmaz. Yani sorun, sorundevletin, Kürtlerin yapısına uygun olamayan bazı modelleri dayatmasıdır. -Soru: Nedir o modeller efendim. Ş.Elçi: Yani bu modelde Türklüğü dayatıyor. -Soru : Yani nedir yani, şunu şunu soruyorum ben. Yani bugün siz biraz bugünküsorunun altını çizerken kimliğini koruma, sürdürme ve haklarına sahip çıkmadediniz. Ş.Elçi: Tabii, tabii. -Soru: Kürt kimliğini tanımladınız. Tanımlamaya çalıştınız. Peki haklardediğimiz zaman neyi anlıyorsunuz' Ş.Elçi: Şimdi haklar şu. Bir kere, bir kimliğin korunabilmesi için, kimliğikoruyan nedir. Kültürdür. Kültür binlerce yılın ürünü olan bir birikimdir. Bunedir' Dildir, Onun edebiyatıdır, onun tarihidir, onun gelenekleridir, onungörenekleridir. Yani, o kimliği var eden niteliklerdir. Şimdi Kürtlerinkendilerine özgü dili var. Tamamen Türkçe'den ayrı İndu-Avrupa dil grubunagiren tamamen ayrı bir kategoridir. Kendilerinin bir dilleri vardır.Gelişmesine fırsat verilmemesine rağmen özellikle o Mir'lik döneminin geliştiğidönemlerde çok ciddi ve dünya edebiyatının şaheserleriyle başedebilecek düzeydeciddi edebi eserleri var Kürtlerin. Mesela, bu eserler Almanca'ya bileçevrilmiş. Taa Hartman döneminden Hartman tutmuş Mollayı Cizreli'nin edebidivanım Almanca'ya çevirme ihtiyacını duyuyor, ama Türkiye'de şimdi sorsanderler ki; Hayır Kürt dili yok. Kürt edebiyatı yok. Kürt kültürü yok. Yanitamamen onların varlığım, kimliğini red ve inkara dayalı bir görüş ve tabii kibu görüş. ... Ş.Elçi: Eğer bugün devletin süregeldiği politika uzun süre devam ederse, bu zatenpolitikanın temel amacı Kürtleri asimile etmektir. Yani Türk potasındaeritmektir. Evet. Cumhuriyetin Kürtlere dayatmak istediği asimilasyonpolitikasıydı. Yani Kürt kimliğini yok etmek, Kürtleri Türk potasında eritmek.Kürtlerin razı olmadığı buydu. Ş.Elçi: Hayır Osmanlı yönetiminde kültürel bir sorun diye birşey yok. BuCumhuriyetle birlikte başladı. Cumhuriyet biliyorsunuz yani kuruluş aşamasındaKürtlere verilen vaatler vardır. Amasya Protokolü, Amasya Protokolü ki budevleti oluşturan toplumsal sözleşme sayılabilir. Orada Mustafa Kemal'in deimzaladığı çok net bir şekilde Kürtlerin her türlü ırki haklarının korunacağıve geliştirileceği vaat ediliyor Amasya Protokolünde. Yine o dönem BirinciMeclis kurulurken 1920'de Kürtler Kürdistan Milletvekilleri olarak meclisegirdiler. Ayrı bir kimlikle. ... Lazistandanda gelen var. Yani ona işaret ederken, yani bir Türk egemenliğinin bu devletetamamen egemen olacağı anlayışı yok ve Meclis'te de çok net ifade ediliyor.Yani bu devlet yalnız Türklerin devleti değil, Kürtlerin de devleti, şunun dadevleti. Bu Kürtler, yani bu Cumhuriyet içinde eskiden olduğu gibi kendivarlıklarını, kimliklerini koruyarak bu devletin vatandaşı olarak yaşamlarınısürdürebileceği anlayışıyla ve inancıyla devlete katıldılar. İşte ne zaman kiasimilasyon politikası dayatıldı. -Soru: Yani Osmanlı devam edecek varsayımıyla gibi. Ş.Elçi: Varsayımıyla, tabi, tabi, tabi. ... Ş.Elçi: Devleti o Osmanlı Devleti'nin bir devamı olarak görüyor. Kürtlerindevlete bakışı o. Çünkü, çünkü Mustafa Kemal başlarken Kurtuluş Savaşı'na diyorki; Saltanat işgal altında, biz saltanatı kurtaracağız diyor. O şekilde savaşabaşlanıyor. ... Ve sizindeişaret ettiğiniz gibi kurulacak devletin bir devamı olacağı ve Osmanlı Devletiiçindeki statüsü ne ise onun o şekilde korunacağı anlayışı, inancıyla devletekatılıyor. Devlet... tamamen o dönemde bütün Dünya da egemen olan totaliter,tekilci anlayışla yani tek bir devlet, tek merkezden yönetilen üniter devlet,tek bir millet, tek bir ideoloji, tek bir parti, tek bir şef anlayışıylahareket edip, kendi resmi ideolojisini herkese dayatınca orada çatışmabaşlıyor. Çatışmanın kaynağı bu. ... Sunucu:şöyle söyleyeyim yani. İki patronu varsa Türkler ve Kürtlerdir. Yani birazböylece kabaca özetleyecek olursak. Ş.Elçi: Evet asli unsur, bu devleti oluşturan iki asli unsur. ... Bizimprogramımızda öngörülen o ... ŞimdiKürtlerle, beni bağışlayın ben burada açıklama yapmak zorundayım. Sunucu:Buyurun, tabi, tabi, buyrun. Ş.Elçi: Şimdi, Kürtlerle diğer etnik grupları birbirinden ayırt eden önemlinedenler var. Diğer etnik grupların çoğuna bakın kendilerinin bir ülkesi var.Yani bu Lazları eğer, Ermenileri, veyahutta Rumları ayrı bir kenarabırakırsanız diğer etnik grupların kendi ülkeleri var. Kendi ülkelerini terkederek bu devletin nimetlerinden yararlanma, bu devletin himayesine girmek içinbir coğrafyaya gelmişlerdir. Canı istemezse onun var. Kendi ana ülkesi var, anayurdu. Yani bugün Almanya'ya giden bir Türk'ün, ... Onlar,onlar, onlar coğrafyanın yerli halkıdır. Ama diğer etnik gruplar kendi anaülkelerini bu devletin nimetlerinden yararlanmak için, bu devletin himayesinistatüsünü benimseyerek bu devlete katılmışlardır. Kürtlerin pozisyonu ayrı. Bunedenle ayrı kendi coğrafyasıyla katılmıştır. Yani bir şirket düşünün,sermayesiyle katılan, o şirketi oluşturan ortaklar var. Birde gelip bu şirketinimkanlarından yararlanmak için bu şirketin bünyesinde çalışanlar var. Şimdi bunedenle biz diyoruz ki, yani bu devleti oluşturan iki asli unsur var. Hemsayısal olarak. Şimdi sayı da önemli. Bir de kültürünü koruma önemli, belli bircoğrafyada yoğunlaşma önemli, belli bir coğrafyada yoğunluk var. Halen belli birbölgede Kürtler çoğunluktadır. Bunlar önemli faktörler. Bunların gözönündetutulması, yoksa diğer azınlıkları ben küçümsediğini için değil, hatta bizimprogramımızı dikkatle okudunuzsa biz diğer azınlıklara da belli haklarınverilmesini savunan partiyiz. Çünkü bize göre her azınlığın ister bu etnikazınlık olsun, ister bu dil azınlığı olsun, ister bu inanç azınlığı olsun,kendi varlığını, kendisine ait değerleri koruması, geliştirmesi onun tabihakkıdır. Siyasi olarak bu bizim Demokratik Kitle Partisi'nin siyasi görüşüdür.Biz o diğer azınlıkların da haklarını koruruz ama, Soru:Din kastediyorsunuz, Başka ne kastediyorsunuz. Şerafettin bey burada. Ş.Elçi: Din, etnik köken olabilir. İnanç farklılıkları olabilir, mesela diyelimki Süryaniler; bir inanç grubudur. Veyahutta Yezidiler, bunlar bir inançgrubudur. Kürtlerin içinde mütalaa edilir. Bunun gibi diyelim ki Alevilerkendilerini değişik farklı bir inanç grubu olarak görüyorlar. Sünnilere göre.Yani bunlara yapılan haksızlıklar varsa bunların bu inançlarından dolayıkullanmaları gereken hakları varsa onların da o hakları kullanması gerekir. ... Tabiidemokrasi ve din, vicdan özgürlüğünün bir sonucudur. Yani biz Demokratik KitlePartisi olarak yalnız Kürtlerin hakkını, hukukunu savunmuyoruz. Bize göre mağdurolan çok geniş kesim var. Hatta dikkat ettinizse ben bu partiyi kurarkenverdiğim ilk demeçte biz mazlumların partisiyiz dedik. Yani kim haksızlığamaruz kaldıysa, kim mağdur olduysa kim zulüm gördüyse biz onların partisiyiz vegerçekten bunda samimiyiz. Herkesin hakkını koruruz. Ben bunu çok yerdesöylüyorum. Benim Kürtlüğe sahip çıkmamın nedeni Kürt olmam değil. Bunu samimisöylüyorum. Çok yerde Kürtlere de söylüyorum. Ben Kürt de olmasaydım Kürtlerinyapılan bu haksızlığa seyirci kalmazdım. Çünkü bir haksızlık var. Bunundüzeltilmesi lazım. Bir yerde bir haksızlık varsa orada huzur olmaz. Eğer bizhuzura kavuşmak istiyorsak tanıyacağız. Nerede bir haksızlık varsa onudüzeltmemiz lazım. ... Sunucu:Fakat ben isterseniz yine paragrafa devam ediyorum. Diyorsunuz ki, çünküKürtler Türkler gibi bu ülkenin asli unsurları. Ş.Elçi: İşte asli unsurları. İzah ettim ben. Sunucu:Şimdi tabii bu cümleyi bir taraftan, yani sizin gibi okumanızla baktığımızzaman, yani Kürtler de Türkler gibi fakat Türkler, Kürtler Türkler gibi yaniburada iki şey sayılıyor Türkler ve Kürtler, onlar ülkenin asli unsurları. Bubana yani belki de tabii bu program sonucu olarak konuşuyoruz. Ama bu şekildekaleme alınmış olması bile yine bana diğer asli unsurların diyelim, diğer asliunsurların biraz hakkının yendiği sonucu çıkar... ... Ş.Elçi: Diğerleri asli unsur değil. ... Sunucu:Neden' Ş.Elçi: Hayır. Nitelik özelliklerini söyledim. Sayısal çoğunluğu belli bircoğrafyada çoğunlukta olması kendi kültürüyle yaşamını halen sürdürmesi bunlarönemli. ... Şimditabii şu var Sayın ... O dönemlerle bu dönemi ayrı ayrı değerlendirmek lazım.Şimdi bugün beğeniriz beğenmeyiz, eksik buluruz tam buluruz ama Türkiye'de körtopalda olsa bir demokrasi var. Ama Kürtlerin o isyan dönemi devletin bütünkorkunçluğuyla despotik yönetiminin egemen olduğunu bırak Kürtleri yaniTürklerden bile kimsenin resmi görüş dışında herhangi birşey ifade edemeyeceğibir dönemdir. Yani onu o şekilde, yani bugün eğer bizim demokratik olarak bazışeyleri savunma imkanımız olmasaydı, belki ben o fikri ileri sürmezdim. Ama benşuna inanıyorum diyorum ki; eksikliğine rağmen, bazı şikayetlerimize rağmenTürkiye'de azbuçuk da olsa demokratik bir işleyiş var. Bu demokratik işleyişiçinde bazı hakları savunma var. Bu imkan var. Hele Türkiye Avrupa ile deentegrasyonu göze aldığına göre Avrupa'nın değerlerine, normlarına önem vermek zorunda,kendini ona uydurmak zorunda. Şimdi Avrupa Birliği'nde artık ulusal devletkavramı hemen hemen kalkıyor ortadan. Yerellik önemli otonom yönetimler önemli,otonom bölgeler önem kazanıyor Avrupa Birliği'nde ve bu ulus devletler kadarönem kazanıyor, güvence altına alınıyor. Avrupa bugün Türkiye'nin entegre olmakistediği, katılmak istediği, Avrupa Birliği'nde yeni yeni demokratik anlayışlargelişiyor. O bizim Bindokuzyüzyirmi, otuzlardaki tekilci devlet anlayışlarıterk ediliyor artık. Hele klasik demokrasi anlayışı da terk ediliyor. Klasikdemokraside çoğunluğun azınlığa egemen olma hakkı var. Fakat bugün Avrupa'dagelişen demokrasi anlayışında çoğunluğun azınlığa egemen olma hakkı dakalkıyor. Diyor ki; eğer azınlığı ilgilendiren bir konu ise rızası alınmadançoğunluğun onun adına karar alma hakkı yok. Yani bu tür dünyada ciddidemokratik gelişmeler var. Şimdi Demokratik Kitle Partisi'nin önemi burada.Demokratik Kitle Partisi Türkiye'de var olan mevcut olan yalnız Kürtlükalanında değil diğer alanlarda politika yapan bütün siyasi partilerden çok çokileride. Onlar halen en ilerici bile, yani kendini en ilerici sayan parti bilehalen bindokuzyüzyirmilerin, otuzların değerleri ile düşünmekte, ona göre çözümüretmekte, ona göre politika yapmakta, biz ise tamamen günümüz ve hattaikibinli yıllarda dünyanın ulaşmak istediği değerlere göre politika yapıyoruzve ona inanıyoruz ki toplumun her kesim saadeti, huzuru, mutluluğu, bu türanlayıştadır ve onu da temsil eden biziz. Şu anda iddialı söylüyoruz Türkiye'deen ileri programa sahip olan parti Demokratik Kitle Partisi'dir. ... Sunucu:... klasik çerçevede alacak olursak sizin programınız asıl olarak bu idealiademi merkeziyetçilik üzerine kurulmuş. Ş.Elçi: Tabii tabii. Sunucu:Bu da yani yenisinde falan değil, eski demokraside olan bir şey. Bu konuda mıasıl, sizin çünkü, asıl ben ekseni orada gördüm programda. Yani devleti yenidenyapılandırmanın asıl şeyi olarak. Ş.Elçi: Tabii, tabii. Bizim, bizim çözüm için, yani çözüm için, Sunucu:Peki bu bütün, bu şimdiye kadar anlattığınız, Kürtler, tarihleri, onlarınkişilikleri, arzuları, istekleri, bütün bunlardan sonra bir idari ademimerkeziyetçilik, ... Ş.Elçi: Bu bizim, benim şu ana kadar açıkladığım hiçbir görüşe ters değil ki.Yani ben başından tarihi sürecini de anlattım. Yani Kürtlerce merkezden ciddibir müdahale olmadığı zaman Kürtlerin devletle problemi kalmaz. Ve eğer bugünkühuzursuzluğu biz çözmek istiyorsak bunun en iyi formülü odur. Bu yalnız Kürtleriçinde değil diğer bölgeler içinde, ... Yanikatılımcı, katılımcı. Bugün dünyanın benimseyebileceği demokrasinin ileriaşaması olan katılımcı demokrasinin de gereğidir. Yani yerinden yönetimdediğimiz bu bölgede yaşayan insanların kendi kendilerini yönetmelerine imkantanıyan formüller bugün çağdaş demokrasinin de benimseyeceği bir anlayıştır.Zaten devletin yapısında merkezi devlet yönetimi maalesef terstir. YaniTürkiye'nin yapısına da uymuyor bu. Eğer biz bu anlayışı benimsersek nedevletin bütünlüğü bozulur, Çünkü bu siyasi, yani devletin coğrafi sınırlarıiçinde bu yönetim biçimi uygulanacak. Sunucu:Peki Kürtlerin siyasal kültürleri tarihten gelen şekilde şimdi de var olan bumerkeziyetçiliğe mi daha yatkın böyle ademi merkeziyetçiliğe mi yatkın. Böylemi... Ş.Elçi: Ademi merkeziyetçi, ademi merkeziyet içinde kendi kültürünü, kendidilini, herşeyini o geliştirebilir. Zaten bizim şimdi yani ademi merkeziyetçibaşka partiler de savunuyor, ama bizim o partilerden önemli farklarımız var.Biz eğitimin de yerel yönetimlere bırakılmasını öngörüyoruz. Ayrıca içgüvenliğin de biz yerel yönetimlere bırakılmasını öngörüyoruz. Yasa yapmayetkisini yerel yönetimlere yani, Soru:Federasyon öneriyorsunuz efendim. Federasyon tanımı veriyorsunuz. Ş.Elçi: Bunun adı önemli değil. Önemli olan demokratik işleyiştir. Soru:Hayır. Şimdi ama. Surda şöyle birşey var. Müsaade ederseniz iki tane bağlantılısoru soracağım. Şimdi sizin tanımlamış olduğunuz ademi merkeziyetçileştirmeprojesi dünyanın birçok yerinde uygulanan bir proje. Yeni gelişen demokrasianlayışı da bunu devreye sokuyor. Fakat sizin çizmiş olduğunuz çizgi ile yanişu ana kadar çizmiş olduğunuz çizgi ile bunu yan yana koyduğumuz zaman buradabir katalizör var. Orada o katalizör de özellikle Güneydoğu'da ya da belli birbölgede yoğunlaşmış Kürtlerin oturması. Dolayısıyla bir haktan da sözediyorsunuz. Bunu da hakla bağlantılandırdığımız zaman ki bağlantılandırmamızgerekiyor herhalde, o zaman ortaya başka birşey çıkıyor, başka bir modelçıkıyor. Adına federasyon diyelim demeyelim. Ama bir tür bir siyasi sözleşmedenbu anlamda söz ediyorsunuz. Benim şöyle bir sorum var. Şimdi farklılıklarınıfarklı grupların, farklı kimliklerin farklılıklarını koruyarak biraradayaşamaları halinde ve bunu temin eden bütün mevzuata, zihniyetin tümüne bizdemokrasi zihniyeti ve demokrasi şeyi diyoruz. ... Ş.Elçi: Şimdi Katalonya bir bölge mi, kendi hükümeti olan bir bölge mi, kendiparlamentosu olan bir bölge mi, kendi kendini yöneten bir bölge mi' Aynızamanda İspanya'nın bir parçası mı ve Avrupa Birliği içinde değil mi' ... Ş.Elçi: Şimdi Avrupa Birliği'nde aynen şeyler var. Yani yerel yönetimler, otonombölgeler birimi var. ... ŞimdiSayın ... Tabii her toplumda tepkici olan gruplar var. Bu tepkilerin şiddeteyönelmesi var. Bu doğaldır, dünyanın her toplumunda bu olur. Eğer hele bir demağduriyet psikolojisi varsa, yani bir toplum mağdur edildiğine dair birpsikolojik baskı altında ise bunun tepkilerinin olması doğaldır. Bu tepkilerinşiddete varması da doğaldır. Ama ben şuna inanıyorum, yani bizim önerdiğimizformül, önerdiğimiz çerçeve, devlet tarafından benimsenirse, devlet bunun ciddiadımlarını atarsa Kürtlerin büyük çoğunluğunun belli bir fanatik azınlıkolabilir, ona diyeceğim yok, bu her toplumda var. Ama büyük çoğunluğunun buformül üzerinde anlaşacağından benim hiç tereddüdüm yok. Yani zannetmeyinKürtler mutlaka devletle kavga etmek istiyor. Yani kimse bunu böylezannetmesin, bu büyük bir yanılgı. Kürtler evet kendi özüne dönmek istiyor.Kendi özünü korumak istiyor, ama devletle de barışık olmak istiyor. Türklerlede barışık olmak istiyor ve bu bugün de zorunludur. Çünkü Kürtlerle Türkleröylesine belli bölgelerde harmanlandı ki bunları birbirinden ayırt etmek zor.Yani eğer çok büyük, beklemediğimiz, olağandışı olaylar cereyan etmezse benKürtlerin, ama dediğim gibi kendi kimliğini koruyan ve belli haklara sahipolması gereken haklara sahip olduğu bir devlet içinde herkesten fazla budevlete sahip çıkacağına inanıyorum. Ve bu görüşlerimiz, biz niye politikayapıyoruz. Ben eğer bu görüşlerimin toplumda kabul görmeyeceğine inanmasam benpolitika yaparmıyım. ... Hayır.Efendim, şimdi Kürt milliyetçiliği şoven bir milliyetçilik değil, yani sadecekendine sahip çıkma, bir onur meselesidir. ... Yanibir insanın kendi varlığına, kendi kimliğine, kendi kişiliğine sahip çıkmasıkadar erdemli bir davranış yok. Çünkü bunu yapmayan insan zaten hiçbir ciddikonuda adım atamaz. III-Kapatma Nedenleri Dahaönce de belirtildiği gibi, siyasal partilerin amaçları ve kapatılmalarınailişkin esaslar, Anayasanın 4121 sayılı yasa ile değişik 68. ve 69.maddelerinde düzenlenmiştir. Öncelikle, 68. maddenin üçüncü fıkrasında, siyasipartilerin Anayasa ve yasa hükümleri içerisinde faaliyetlerini sürdürecekleritemel ilke olarak kabul edildikten sonra, dördüncü fıkrasında tüzük veprogramları ile eylemlerinin Devletin bağımsızlığına, ülkesi ve milletiylebölünmez bütünlüğüne, insan haklarına, eşitlik ve hukuk devleti ilkelerine,millet egemenliğine, demokratik ve laik Cumhuriyet ilkelerine aykırıolamayacağı; sınıf veya zümre diktatörlüğünü veya herhangi bir tür diktatörlüğüsavunmayı veya yerleştirmeyi amaçlayamayacakları; suç işlenmesini teşvikedemeyecekleri kuralı getirilmiş; 69. maddenin beşinci fıkrasında, bir siyasipartinin tüzüğü veya programının 68. maddenin dördüncü fıkrası hükümlerineaykırı bulunması halinde kapatma kararı verileceği kuralı benimsenmiştir. Çalışmalarıile ulusal iradenin oluşmasını sağlayarak siyasal iktidara sahip olmayıhedefleyen siyasal partilerin toplum düzeni ve demokratik hayatın devamıbakımından taşıdıkları önem, onların kuruluş ve faaliyetlerinin izlenmesininbenzeri örgütlerden farklı olmasını zorunlu kılmıştır. Nitekim, genel çizgileriitibariyle, olağan derneklere benzese bile, siyasal partilerin uymaları gerekenesasların Anayasada yer alması, çalışmalarının Anayasa ve yasalar hükümlerineuygun olup olmadığının derneklerden farklı olarak, özel biçimde izlenipdenetlenmesi, demokratik siyasi hayatın vazgeçilmez öğeleri sayılmalarınınsonucudur. Ancak, siyasal partilerin yukarıda belirtilen hedefe ulaşmaları içinyapacakları çalışmalarda mutlak bir özgürlükten yararlanmaları beklenemez.Demokratik hukuk devleti olmanın gereği olarak, bu özgürlük Anayasa veyasalarla sınırlandırılmış, siyasal partiler çalışmalarında tümüyle serbestbırakılmamışlardır. Çünkü bu sınırlamalardan herhangi birinin çiğnenmesihalinde, Anayasanın Türkiye Cumhuriyeti'nin özünden ayrılamayacak olannitelikleri ve devletin dayandığı temel ilke ve görüşler hiçe sayılmış olur veböylece doğrudan doğruya Cumhuriyetin varlığı tehlikeye düşer. Siyasalpartilerin kurulmalarına, faaliyetlerine, kapatılmalarına ilişkin esaslarıdüzenleyen SPY., Anayasanın 68. ve 69. maddelerinde öngörülen ilke ve esaslaraparalel olarak, siyasi partilerle ilgili yasaklar başlıklı dördüncü kısmındapartilerin amaç ve faaliyetlerinde uyacakları hususları düzenlemiş, bu ilke veesaslara uymamanın yaptırımını 101. maddenin (a), (b) ve (c) bentlerindepartinin kapatılması olarak belirlemiştir. Siyasalpartiler için öngörülen yasaklamalar, davanın konusunu ilgilendirdiği ölçüde,şu biçimdedir: SPY.nın78. maddesinde; "siyasal partiler: a)Türkiye Devletinin... Anayasanın başlangıç kısmında ve 2. maddesinde belirtilenesaslarını; Anayasanın 3. maddesinde açıklanan Türk Devletinin ülkesi vemilletiyle bölünmez bütünlüğüne, diline ... dair hükümlerini... değiştirmek; ...dil, ırk ... ayırımı yaratmak amacınıgüdemezler veya bu amaca yönelik faaliyette bulunamazlar, başkalarını bu yoldatahrik ve teşvik edemezler. b)Bölge, ırk... esaslarına dayanamaz ... lar" hükmünü getirmiştir. Sözkonusuyasaklamaların Cumhuriyetin niteliklerini, devletin ülkesi ve ulusuylabölünmezliğini ve Atatürk milliyetçiliği ilkesini korumaya yönelik olduğuanlaşılmaktadır. Madde metninde belirtilen Anayasanın Başlangıç'ında, "...hiçbir düşünce ve mülahazanın ... Türk varlığının devleti ve ülkesiylebölünmezliği esasının ... Atatürk milliyetçiliği, ilke ve inkılapları ... karşısındakoruma göremeyeceği" ifade edilmiş; Anayasanın 2. maddesinde ise,Cumhuriyetin nitelikleri sayılırken Başlangıç'a gönderme yapılmak suretiyle yada bütünlük ilkesinden dolaylı olarak söz edilmiş, 3. maddesinin birincifıkrasında ise, "Türkiye Devleti ülkesi ve milletiyle bölünmez birbütündür. Dili Türkçe'dir." biçimindeki hükümle ilkesi açıkolarak konulmuş, 4. maddesinde, 2. maddedeki Cumhuriyetin nitelikleri ve 3.maddesi hükümlerinin değiştirilemeyeceği ve değiştirilmesinin teklifedilemeyeceği belirtilmiş, 14. maddesinin birinci fıkrasında, Anayasadaki hakve özgürlüklerin hiçbirinin devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğünübozmak... dil, ırk, din ve mezhep ayırımı yaratmak ... amacıylakullanılamayacağı kabul edilerek temel hak ve özgürlükleri kötüyekullanılmasının önüne geçilmek istenmiştir. Sözüedilen bölünmezlik ilkesinin siyasal, tarihsel ve hukuksal dayanaklarını AmasyaGenelgesi ile başlayıp, Misak-ı Milli (Ahd-ı Milli) Bildirgesi ile sonuçlananbelgeler dizisi oluşturur. Gerçekten, 21-22.6.1919 tarihli Amasya Genelgesi'nin1. maddesinde, "Vatanın tamamiyeti, milletin istiklali tehlikededir."tespiti yapıldıktan sonra, 7.8.1919 tarihli Erzurum Kongresi kararlarında,"Trabzon vilayeti ve Canik sancağıyla Vilayat-ı Şarkiye adını taşıyanErzurum, Sivas, Diyarbakır, Mamuretülaziz, Van, Bitlis Vilayeti ve bu sahadahilindeki müstakil livalar, hiç bir sebep ve bahaneyle birbirinden ve Osmanlıtopluluğundan ayrılması düşünülemeyen bir bütündür. Buralarda yaşayanMüslümanlar birbirlerinin sosyal ve ırki durumlarına saygılı ve özkardeştirler.", "Vatanın bütünlüğü, milli istiklalin sağlanması veSaltanat ve Hilafetin masuniyeti için kuva-yı milliyeyi amil ve irade-imilliyeyi hakim kılmak esastır." ve "Mondros mütarekesiylesınırlarımız içinde kalan ve her bölgesinde olduğu gibi Doğu AnadoluVilayetlerinde de ezici bir çoğunluğu İslamlar teşkil eden, iktisadi vekültürel üstünlüğü Müslümanlara ait bulunan ve yekdiğerinden gayrıkabil-iinfıkak öz kardeş olan din ve ırkdaşlarımızla meskun memleketlerimizinbölünmesinden vazgeçilmeli, mevcudiyetimize, hukuk-ı tarihiye, ırkiye vediniyemize riayet edilmelidir." biçimindeki ilkelerle ülke ve ulusunbölünmezliği vurgulanmıştır. 11.9.1919 tarihli Sivas Kongresi kararlarında ise,"Heyet-i Temsiliye, Şarki Anadolu'nun heyet-i umumiyesini temsileder." hükmü getirilmiş, "Hükümet-i Osmaniye bir tazyik-i düvelikarşısında buraları (yani Şark vilayetlerini) terk ve ihmal etmek ızdırarındabulunduğu anlaşıldığı takdirde alınacak idari, siyasi, askeri vaziyetlerintayin ve tespiti" yani geçici yönetim oluşturmak meselesini düzenleyenhükümde yer alan Anayasanın,bir tarihsel olgu ve hukuksal temel niteliğinde olan bölünmezlik ilkesine,Başlangıç kısmından başlayarak devletin temel amaç ve görevlerini düzenleyen5., temel hak ve özgürlüklerin sınırlanmasıyla ilgili 13., basın özgürlüğünüdüzenleyen 28. ve 30., dernek kurma özgürlüğünü düzenleyen 33., gençliğinkorunmasından söz eden 58., siyasal partilerin tüzük ve programlarınınuyacakları esasları belirten 68., yükseköğretim kurumlarını düzenleyen 130.,radyo-televizyon idaresi ve kamuyla ilişikli haber ajanslarını düzenleyen 133.,kamu kurumu niteliğindeki meslek kuruluşlarını düzenleyen 135. maddelerinde yerverdiği, 143. maddesiyle bu bütünlük aleyhine işlenen suçlar için özel yargıyerleri olan devlet güvenlik mahkemeleri kurduğu, hatta 81. maddesindemilletvekili, 103. maddesinde Cumhurbaşkanı yemini metnine dahil ettiğigörülmektedir. Bütün bu düzenlemeler, Anayasanın Türkiye Devleti'nin ülkesi veulusuyla bölünmezliği ilkesine karşı gösterdiği duyarlılık ve titizliğin birerişaretidir. Gerçekten, toplumun hukuksal bağlamda örgütlenmesi demek olandevletin ve dolayısıyla toplumun kendi varlığına yönelebilecek tehditlere karşıkorunmasını sağlayan bölünmezlik ilkesi bir yönüyle ülkenin tümlüğününsağlanması ve korunması, diğer yönüyle de ulusu meydana getiren öğelerinbütünlük oluşturmasını, herhangi bir azınlığın meydana gelmesinin önlenmesi,bölgecilik ve ırkçılığın yasaklanmasını ifade eder. Bu ilkenin bir yönününherhangi bir biçimde ihlal edilmesi, diğer yönünün de ihlal edilmesi sonucunudoğurur. LozanBarış Antlaşması görüşmelerinde Başdelege İsmet Paşa (İnönü). "BüyükMillet Meclisi Hükümeti: Türk yurdunun birliğine ve bölünmezliğine en büyükönemi vermekte, hakların ve ödevlerin, çıkarların ve yükümlülüklerinyurttaşlarca eşit olarak paylaşılması gerektiğine inanmaktadır."biçimindeki sözlerle bütünlük ilkesi açıklığa kavuşturmuştur. 78.maddenin (a) bendi, siyasal partilerin devletin ülkesi ve ulusuyla bölünmezbütünlüğü yanında devlet dilinin Türkçe olduğuna dair kuralı da değiştirmeamacını güdemeyeceklerini ve bu yolda faaliyette bulunamayacaklarınıbelirtmektedir. Anayasanın 3. maddesinin birinci fıkrası, devlet dilinin Türkçeolduğu hükmünü taşımaktadır. Bölünmezlik ilkesinin bir gereği ve sonucu olan buhüküm, resmi işlemlerin ve yazışmaların Türk dilinde yapılması, resmibelgelerin bu dilde düzenlenmesi, öğretimin ve ulusal kültürün yalnızcaTürkçe'ye dayanması, başka deyişle ülkedeki tek ulusal kültürü Türk kültürününoluşturması demektir. Türkçe bireyler arasında yalnızca bir resmi dil olmadurumunu çoktan aşmış; ayrı etnik kökenlerden gelseler bile, yüzyıllar boyuncakarışıp kaynaşmış ve bir ortak kaderi paylaşmış, ortak bir kültüre ulaşmışkitlelerin hem günlük yaşantı da aile içinde ve işyerinde yaygın biçimdekullandığı ortak bir iletişim aracı olabilmiş, hem de aynı kitlelerin ortakbilim, kültür ve sanat dili olma derecesine ulaşabilmiş ve böylece gerekbireysel, gerekse toplumsal iletişimin sağlanmasında başlıca araç olmuştur.Türkçe'nin kazandığı bu yaygınlık ve genellik gözönüne alındığında, etnikgrupların sahip oldukları yerel dillerin resmi dil yerine genel iletişim veeğitim dili olarak kullanılması düşüncesi kabul edilemez. Yerel düzeyde kalmış,gelişmemiş diller bireylere manevi varlıklarını geliştirme olanağı sağlayamaz.Diğer taraftan; hernekadar, Anayasanın 26. maddesinin üçüncü fıkrasında,"Düşüncelerin açıklanması ve yayılmasında kanunla yasaklanmış olanherhangi bir dil kullanılmaz." hükmü getirilmiş ise de, günümüzdekullanılması yasaklanmış bir dilin bulunmadığı, her yurttaşın istediği diliözel yaşantısında özgürce kullandığı bilinen gerçeklerdendir. Anayasanın 42.maddesinin son fıkrasında, "Türkçe'den başka hiçbir dil, eğitim ve öğretimkurumlarında Türk vatandaşlarına ana dilleri olarak okutulamaz veöğretilemez..." kuralı yer almış, uluslararası sözleşmelerin hükümleribundan ayrı tutulmuştur. İlköğretimin zorunlu olması, eğitim ve öğretimbirliğinin sağlanması gereği olarak böyle bir düzenlemeye ihtiyaç duyulmuştur. Dilkonusunda Anayasada bulunan bir diğer hüküm de 14. maddenin ilk fıkrasındaki,"Anayasada yer alan hak ve hürriyetlerden hiçbiri, devletin ülkesi vemilletiyle bölünmez bütünlüğünü bozmak, Türk Devletinin ve Cumhuriyetinvarlığını tehlikeye düşürmek ... amacıyla kullanılmazlar..." biçimindekikuraldır. Bu hükümle, Anayasadaki hak ve özgürlüklerin dil ayırımı yaratmakamacıyla kullanılamayacağı kabul edilmiştir. Davanınkonusu bakımından, SPY.nın 78. maddesinin (a) bendinde incelenmesi gereken birbaşka husus da ve "Ulus,tarihsel ve sosyolojik yönden belirli aşamaları geçmiş ve belirli niteliklerikazanmış bir topluluktur. Türk ulusu, Kurtuluş Savaşı'nın kazanılmasıylasınırları çizilmiş kavramına dayanır. Ulus; vatan üzerinde yaşayan,geçmişten geleceğe doğru bir zaman akışı içinde, ortak yaşam istek ve amacınabağlanan kültür ve ülkü birliğine dayanır. kavramı dar çerçeveli toplulukve dinden başka toplumsal bir bağı olmayan ve başka öğe aramayan ümmetkavramlarından çok farklıdır. Ulus, tarihsel ve sosyal gelişmenin yarattığıbirlikte yaşama olgusudur. Irk gibi antropolojik ve filolojik nitelikleredayanan dar bir kavram da değildir. Ulus, ortak bir tarih bilinci yaratmışgöçebe, yerli dil ve soy gruplarından oluşan sosyolojik bir yapı olan kavim dedeğildir..." Anayasanın2. maddesinin gerekçesinde, TürkiyeCumhuriyeti'nin niteliklerini oluşturan ve onun ulusal devlet olmasının birsonucu olan Atatürk milliyetçiliği, çağdaş milliyetçilik anlayışıdır. Yani,hangi kökenden gelirse gelsin, bireyleri bir araya getiren, bir arada yaşatanşey, onlardaki aynı bir ulusa mensup olma duygu ve düşüncesi, bu yoldagösterilen kararlılık ve irade birliğidir. Sübjektif nitelikteki bumilliyetçilik düşüncesinde esas olan, kökeni ne olursa olsun, bireyin, kendisigibi olanlarla birlikte, kaderde, tasada ve kıvançta ortak ve bölünmez birbütün oluşturdukları duygu, düşünce ve inancıdır. Bu bakımdan sınırları belli, bölünmezvatan esasını temel alır. Gerçekçi ve çağdaş milliyetçilik anlayışını temsileder. Irk düşüncesi, kan bağı, diğer biyolojik ölçütler ve soyca başka görünentoplulukların bütünden ayrı sayılmaları düşüncesi bu milliyetçilik anlayışındayer almaz. Kültür milliyetçiliğidir. Bu nedenle, kökenlerine, soylarına,bakılmaksızın, bireyleri ortak bir kültüre mensup oldukları bilinci ve manevimutabakatı etrafında toplar, onları yapısı içinde kaynaştırıpbütünleştirir. Yüksek Mahkemeniz de bir tarihsel olgu olarak bu milliyetçilikanlayışını kararlılık gösteren bir biçimde böyle yorumlamaktadır. Nitekim,20.7.1971 gün, Esas 1971/3 (Parti Kapatılması), Karar 1971/3 sayılı kararda,"... Türkiye Cumhuriyeti sınırları içinde Türk milliyetçiliği ideolojisiegemendir ve Anayasamız (Başlangıç) kuralları arasında bunu bildirdiği gibi,bütün Anayasa yapısının oturduğu temel dahi budur. Bu, Türk kültürüne dayananbir milliyetçiliktir ve bunda ırk düşüncesi ve kökence başka görünentoplulukların ayrı tutulması düşüncesi yer almış değildir..."; 8.5.1980gün Esas 1979/1 (Parti Kapatılması), Karar 1980/1 sayılı kararda,"...geçmişte ve görüşlerin neden olduğu acıdeneyimleri yaşamış olan Türk Ulusunun din, ırk ve mezhep gibi esaslara dayalıayrılık çabalarına ödün vermeye, birleştirici ve toplayıcı bir Özellikleson yıllarda benzer davalar dolayısıyla vermiş olduğu kararlarda YüksekMahkemenizin, sözü edilen ilkenin anlamını daha da artan bir duyarlılıklayorumlayıp zenginleştirdiği anlaşılmaktadır. Nitekim, 16.7.1991 gün, Esas1990/1 (Siyasi Parti Kapatma), Karar 1991/1 sayılı kararında şöyle denilmiştir:"...Bugün, Türkiye Cumhuriyeti içinde yaşayan insanların bir kesimideğişik kaynaklardan gelse bile kültürleriyle tek bir yapı oluşturmuştur. TürkiyeCumhuriyetinde dil ve kültürün bugünkü düzeye gelmesinde, ülkenin her karıştoprağında, her kökenden ve soydan gelen vatandaşlarımızın payı vardır...Ülkenin her yeri her yurttaşındır." KurtuluşSavaşı'ndan önce Anadolu'nun yer yer işgal edildiği bütün güç ve olanaklarınael konulduğu bilinmektedir. Bu çok kötü koşullar içinde Anadolu'nun bir kısımtopraklarının parçalanması için yoğun çabaların sürdürüldüğü sıralarda, 19Mayıs 1919'da Samsun'a çıkan Atatürk'ün 18.6.1919 günü, 1. Kolordu KomutanıCafer Tayyar Paşa'ya çektiği telgrafta; lu halkının millibağımsızlığı kurtarmak için baştan aşağı tek bir vücut gibi birleşmiş>olduğu belirtilmektedir. Atalarımıztarihin geçmiş günlerinde olduğu gibi, o karanlık günlerde de bölücü propagandave desteklere kapılmadan, kendi özgür istençleriyle ve ortak istekleriyleçağların yarattığı ortak kültürde birleşmeyi ve Türk Ulusu'nu oluşturmayısağlamıştır. Bu olgu, bu günde ulusça bağlı olduğumuz bir tür ulusal ant vetoplumsal uzlaşmadır. Yasama, yürütme ve yargı organlarıyla yönetimgörevlerinde, yerleşimde, çalışma hayatında, temel hak ve özgürlüklerdeeşitliği kabul eden bu tarihsel dayanışma, kaynaşma ve oluşum, KurtuluşSavaşı'nda zafere ulaşmayı, ülkesi ve ulusuyla bölünmez bir bütün olan TürkiyeCumhuriyeti Devletini kurmayı başarmıştır. Türk Devletinin vatandaşlarıarasında etnik ya da diğer herhangi bir nedenle siyasal veya hukuksal ayrılıksöz konusu değildir... Türk Milleti içinde yer alan her kökenden vatandaş,hiçbir ayrım gözetilmeksizin, istek ve başarılarına göre her görev ve işteçalışmış, Türkiye'nin her yerinde, köyünde, şehrinde yaşama, yerleşme, okuma,evlenme, gelişme ve yükselme ile Türk dil ve kültüründen faydalanma ve katkıdabulunma olanağına kavuşturmuştur... Türkiye'deTürk Ulusunun dengeli, tutarlı tutumu, hoşgörüsü, insan sevgisi vedeğerbilirliği, milli bütünlüğü adaletli biçimde sağlamıştır. Millibütünlüğümüzün temeli, ortak kültüre, laiklik ilkesi ile akla, mantıklıdüşünceye, sağduyuya, adalete dayanan < Anayasamız,Türk Devleti'ne vatandaşlık bağı ile bağlı olan herkesi Türk sayan birleştiricive bütünleştirici bir milliyetçilik anlayışına sahiptir. Devletin, ülkesi vemilletiyle bölünmez bütünlüğü, bu çağdaş milliyetçilik anlayışının belirginniteliklerinden birini oluşturmaktadır. AnayasaMahkemesi'nin yine siyasal partilere ilişkin 20.7.1971 günlü, Esas 1971/3,Karar 1971/3 sayılı kararında bu konuda şöyle denilmiştir: "1921Anayasası'ndan 1961 Anayasası'na değin sürekli olarak üzerinde durulmuş birilke olan (Türk Devleti'nin ulusu ve ülkesi ile bölünmezliği) ilkesi, Erzurumve Sivas Kongrelerinde saptanan biçimi ile Misak-ı Milli kurallarındadayanağını bulmaktadır. Misak-ı Milli'nin gösterdiği sınırlar içinde birbiriylekaynaşmış olarak yaşayanların gerçekten ve hukuka aykırılık kabul etmez birbütün oldukları kesinlikle belirlenmiş ve bütünlük içinde Kürt halkından hiçbirzaman söz edilmemiş olduğu, Lozan Barış Antlaşması görüşme ve kararlarında da,Misak-ı Milli'nin çizdiği sınırlar içinde azınlıklar sayılırken Kürt ayırımınayer verilmemiştir. Budurum yalnızca bir olayın değil, doğrudan doğruya bir gerçeğinde anlatımıolmaktadır. Bu gerçeğin ve en aydınlık anlamıyla doğrudan doğruya Atatürk'ünulus anlayışında bulmaktayız. Atatürk'ün kendi el yazısı ile düzenlediğinotlarında: "Bugünkü Türk Milleti, siyasi ve içtimai camiası içindekendilerine Kürtlük fikri, Çerkezlik fikri ve hatta Lazlık fikri veya Boşnaklıkfikri propaganda edilmek istenmiş, yurttaş ve millettaşlarımız vardır. Fakatmazinin istibdat devirleri mahsulü olan bu yanlış göstermeler hiçbir milletferdi üzerinde üzüntü ve kınamadan başka bir tesir hasıl etmemiştir. Çünkü bumillet efradı da umum Türk camiası gibi aynı müşterek maziye, tarihe, ahlaka vehukuka sahip bulunuyorlar." demiş ve "Ulus"u "TürkiyeCumhuriyetini kuran Türkiye halkına Türk milleti denir." ..."(biçiminde tanımlamış) 10.7.1992gün, Esas 1991/2 (Siyasi Parti Kapatma), Karar 1992/1 sayılı kararda;"Uluslar, varlıklarını tarihsel gelişmeler ve gerçeklerle kazanırlar.Ortak kültürün, sosyal dayanışmanın ve birlikte yaşama duygusunun doğuşu,gelişip güçlenmesi tarihe dayanır. Tek vücut durumunda ve tam ulus yapısıiçinde bütünleşerek Kurtuluş Savaşı'nı yapmış halkın vatanı Türk Vatanı,Milleti Türk Milleti, Devleti de Türk Devleti'dir. Dünya çağlar boyu Anadoluiçin "Türkiye" ve burada yaşayanlar için "Türkler" adınıkullanmıştır. Bu durum, ulus bütünlüğü içinde yer alan farklı etnik gruplarıgörmeme anlamına gelmez. TürkUlusu'nu oluşturan, binlerce yıl bir arada yaşamış, kaynaşmış, ortak kültüre,ahlaka ve dine sahip insanların tarihleri birdir. Vatanı üzerinde yaşamış bütüngeçmiş kuşaklar, ülkenin ve ulusun tümlüğünü ve onurunu sürdüreceği kuşkusuzolan, gelecek kuşaklarla birlikte düşünülmelidir. Her ulusun olduğu gibitarihsel gerçeklere dayanan Türk Ulusu'nun ortak kimliği ve kültürü desavunmasız bırakılamaz. Herşeyden önce Türk Devleti'nin bağımsızlığına,kimliğine ve özbenliğine, ulusal bütünlüğüne düşman olan tüm karşıtlıklarlauğraşmak uluslararası hukuksal belgelerin benimsendiği temel bir görev vehaktır... Yüzyıllardanberi süregelen tarihsel ve manevi birliğe ek olarak, bütün yıkıcı ve bölücüfaaliyetlere karşın birlikte Ulusal Kurtuluş Savaşı'na katılıp Cumhuriyetikuran ve böylece kader ve gönül birliğini kanıtlamış bulunan; ülkenin heryöresindeki vatandaşlar arasında ulusal bütünlük perçinlenerek, Türk Ulusu'nunsiyasal ve toplumsal birliği kurulmuştur. TürkiyeCumhuriyeti vatandaşları, ortak tarihsel değerlere ve kültüre sahip, aynıulusal kimlik taşıyan ve tek vücut olan Türk Ulusu'nun bireyleridir. TürkiyeCumhuriyeti, milliyetçiliğe büyük önem vermiş ve bu kuram Anayasalarda temelilke olarak yer almıştır. Atatürk Milliyetçiliği, ülke ve ulus bütünlüğünükoruyan temel ilkedir. Türkiye Cumhuriyeti, Atatürk Milliyetçiliğine içtenliklebağlıdır. Eşitlikçi ve birleştirici içeriğiyle çağdaş anlayışı yansıtan AtatürkMilliyetçiliği toplumsal dayanışmanın güvencesidir. Atatürk Milliyetçiliği,yaşamsal ve bilimsel gerçek olarak benimsenmiştir. Bu tarihsel ilke aynızamanda ulusal varlığın korunması ve yüceltilmesine hizmet edecek yaşamanlayışı ve biçimidir. İnsancıl, uygar ve barışçıdır. Kardeşliği, sevgiyi,dayanışmayı ve çağdaş evrensel değerleri kucaklar..." denilmiş; siyasalpartiler hakkında daha sonraki kararlarında önceki kararlarda yer alan esaslartekrarlanmak suretiyle Anayasamızdaki milliyetçilik anlayışının niteliği birkez daha vurgulanmıştır. SPY.nın78. maddesinin (b) bendinde yasaklanan bir husus da siyasal partilerin ırkesasına dayanmalarıdır. Buna göre, siyasal partiler belirli bir ırka, etnikkökene mensup olanların partisi olduklarını iddia edemeyeceklerdir. Tersinedavranışa izin verilmesi halinde bundan öncelikle bölünmezlik ilkesinin zarargöreceği kesindir. AnayasanınBaşlangıç kısmı ile 2. maddesinde yer verilmek suretiyle Türkiye Cumhuriyetinindayandığı temel görüş ve ilkeler arasına katılmış olan Atatürk Milliyetçiliğiile 3. maddede belirtilen, Devletin ülkesi ve ulusuyla bölünmezliği ile dilinedair hükümler korumasız bırakılmamış, 4. madde ile bu ilke ve esaslarıbelirleyen 2. ve 3. maddelerin değiştirilemeyeceği, değiştirilmesinin teklifedilemeyeceği öngörülmüş, 14. maddede, Anayasada yer alan hak ve özgürlüklerinhiçbirinin devletin ve ülkesi ve ulusuyla bölünmez bütünlüğünü bozmak, TürkDevletinin ve Cumhuriyetin varlığını tehlikeye düşürmek ... dil, ırk, ...ayırımı yaratmak ... amacıyla kullanılamayacağı kuralı getirilmiş, siyasalpartiler yönünden de, 68. maddeyle, tüzük ve programlarının ve eylemlerininDevletin bağımsızlığına, ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğüne, insanhaklarına, eşitlik ve hukuk devleti ilkelerine, millet egemenliğine, demokratikve laik Cumhuriyet ilkelerine aykırı olamayacağı kabul edilmiştir. Bölünmezbütünlük ilkesinin egemenlik kavramı ile olan ilişkisi da dava yönünden önemtaşımaktadır. Bir devletin içte ve dışta sahip olduğu üstün iktidar ve yetkidemek olan egemenlik Anayasanın 6. maddesinde belirtildiği üzere, kayıtsızşartsız ulusa aittir. Ulus sahibi olduğu egemenliği yetkili organlar eliylekullanır. Egemenliğin kullanılması, hiçbir surette hiçbir kişiye, zümreye veyasınıfa bırakılamaz. Bundan çıkan sonuç, ülke, ulus ve egemenlik kavramlarınınuyumlu bütünlük ilişkisi içinde düşünülmesi gereğidir. Bölünmezbütünlük ilkesi, devletin bağımsızlığını, ülke ve ulus bütünlüğünün korunmasınıda içerir. Türkiye Cumhuriyeti kuruluşundan itibaren, ulus ve ülke bütünlüğününgüvencesi olmak üzere tekil devlet esasına göre yapılandırılmış ve bu modeli korumakiçin güçlü tedbirler öngörülmüştür. Bunlardan biri olma anlamında, SPY'nın 80.maddesi ile, siyasi partilerin Cumhuriyetin dayandığı, devletin tekliğiilkesini değiştirme amacını güdemeyecekleri ve bu amaca yönelik faaliyettebulunamayacakları kabul edilmiştir. Maddenin gerekçesinde, devletin federe vekonfedere devletler ve siyaseten özerk kuruluşlar gibi teklik ilkesine aykırıbir nitelik taşımadığı, bu ve buna benzer ayrılmalar devletin ve milletinbütünlüğü ilkesine ve toplum yararına ters düşeceğinden bu yolda bir amaçgüdülmesinin yasaklandığı belirtilmektedir. Gerçekten, Türkiye Devleti tekilDevlettir. Devletten ayrı egemenliğe sahip federe devletler ya da özerkbölgelerden oluşmuş değildir. Ulusal devlet olmanın, yani, bir ulusun bağımsız devletbiçiminde örgütlenmesinin sonucu olan bu nitelik etnik, dinsel ya da başkaherhangi bir düşünceyle ülkenin federe devletlere veya özerk yönetimbirimlerine ayrılmasına izin vermez. Ulusal birliği kurmak ve devam ettirmekamacıyla devlet, egemenliğin yegane sahibi olarak tekil biçimdeoluşturulmuştur. Yüksek Mahkemenizin 14.7.1993 gün, Esas 1992/1 (Siyasi PartiKapatma), Karar 1993/1 sayılı kararında da değinildiği gibi, "...'Devletin ülkesi ve ulusuyla bölünmez bütünlüğü' kuralı, azınlık yaratılmasını,bölgecilik ve ırkçılık yapılmamasını ve eşitlik ilkesinin korunmasınıiçermektedir. 'Egemenlik' ve 'devlet' kavramlarının 'ulus' kavramıylabütünleşmesi, devletin herhangi bir etnik kökenden gelenlerle ya da herhangibir toplumsal sınıfla özdeşleştirilmesine engeldir. Bunun nedeni; ulusunçeşitli toplumsal sınıflardan oluşmasına karşın sınıflarüstü bir kavramolmasıdır. Bunun için, egemenliğin kullanılmasını tek bir toplumsal sınıfabırakan ya da bir toplumsal sınıfı egemenliğin kullanılmasından alıkoyan veyaegemenliği bölen düzenlemeler bölünmez bütünlük ve tekil devlet ilkesine tersdüşer." Bölünmezlikilkesinin bir diğer güvencesini oluşturan SPY.nın 81. maddesinin (a) bendinde,Türkiye Cumhuriyeti ülkesi üzerinde ulusal ya da dinsel kültür ya da mezhepveya ırk veya dil farklılığına dayanan azınlıklar bulunduğunu ileri sürmek; (b)bendinde ise Türk dilinden veya kültüründen başka dil ve kültürleri korumak,geliştirmek ve yaymak yoluyla Türkiye Cumhuriyeti ülkesi üzerinde azınlıklaryaratarak ulus bütünlüğünün bozulması amacını gütmek ve bu yolda faaliyettebulunmak yasaklanmıştır. Maddenin gerekçesine göre, "Ülkemizde LozanAntlaşmasıyla kabul edilen azınlıklar dışında bir azınlık yoktur. Herhangi birülkede resmi dilin dışında dillerin bilinmesi veya yer yer konuşulması azınlıkyaratmaz. Hele, siyasi, sosyal, ekonomik ve kültürel alanlarda olduğu gibi heralanda bütün haklara sahip ve borçlarla eşit bir şekilde yükümlü olan tek birmilletin evlatları arasında azınlıktan söz etmek mümkün değildir. Birmemlekette resmi dilin her vatandaş tarafından bilinmesi, hangi alanda olursaolsun, eşitlik ilkesinin hakkıyla uygulanabilmesi ve adli ya da idari işlerinçabukluk ve selametle yürütülmesi bakımından yararlı, hatta zorunludur. Buitibarla, resmi dili genç, ihtiyar, kadın, erkek her vatandaşın bilmesinisağlamak devletin görevidir." Maddenin(a) bendinde siyasal partilere, ulusal veya ... ırk veya dil farklılığınadayanan azınlıklar bulunduğunu ileri sürmek yasaklanmıştır. Gerekçede deaçıklandığı gibi, Lozan Antlaşmasıyla kabul edilen azınlıklar bu yasağındışında kalmaktadırlar. İçhukuk kuralı haline gelmiş olan ve uluslararası hukuk alanında da sonuçlardoğuran Lozan Barış Antlaşmasının Türkiye'deki azınlıklar konusundakihükümlerine esas teşkil eden azınlık çalışmalarına Yüksek Mahkemeniz özellikleson kimi kararlarında ayrıntılı olarak yer vermektedir. Bunlara göre, "...Müslüman topluluklar arasındaki değişik gruplara azınlık statüsü tanınmadığı,kuşku ve duraksamaya yer bırakmayacak bir açıklıkta Lozan Barış Konferansıtutanaklarında bir çok kez vurgulanmıştır. Altkomisyon önce, etnik azınlıkların, başka bir deyimle, Müslüman olmayanazınlıkların da, örneğin Kürtlerin, Çerkezlerin ve Arapların tasarıdaki korumatedbirlerinden yararlanmalarında direnmiştir. Türk temsilci heyeti, buazınlıkların korunmaya ihtiyaçları olmadığını ve Türk yönetimi altındabulunmaktan tamamıyla memnun olduklarını söylemiştir. Alt komisyon buinandırıcı sözler üzerine koruma tedbirlerini yalnız Müslüman olmayanazınlıklarla sınırlamayı kabul etmiştir. Barışgörüşmelerinde söz alan İsmet Paşa (İnönü): TürkDelegasyonunun bu görüşleri Konferansça benimsenmiş ve Busuretle, ülkemizde sadece Bundanayrı olarak, bir de, 18.10.1925 tarihli Türk-Bulgar Dostluk Antlaşmasında,Türkiye'de yaşayan Bulgarların azınlık sayılmaları kabul edilmiş ise de, yeniTürk Devleti'nin laik mevzuatı kabul etmesinden sonra bu kimseler azınlık statüsündenkendiliklerinden vazgeçmişlerdir. Sonuçolarak, Türkiye'deki hukuk düzeninde bu iki antlaşma ile kabul edilenlerindışında herhangi bir azınlığın bulunduğu söylenemez. Özellikle,belirli bir büyüklüğe ulaşmış olanlar başta olmak üzere birçok devlette ırk,dil, din, mezhep yönünden çeşitli boyutlara varan farklılıklara sahiptoplulukların, yani ulus olgusuna oranla ikincil nitelikte kesimlerin bulunmasıdoğal olduğu kadar, gözlenen bir gerçektir de. Yüksek Mahkemenizin 8.5.1980gün, Esas 1979/1 (Parti Kapatılması), Karar 1980/1 sayılı kararındabelirtildiği üzere bu gibi toplulukların dilinin ya da dininin toplumun ötekikesimlerinden ayrı olduğundan nesnel biçimde söz etmek tek başına bir Bizimtoplumumuzda da Anayasa'nın66. maddesinin birinci fıkrasında, Türk Devletine vatandaşlık bağı ile bağlıolan herkesin Türk olduğu belirtilerek, Türk Ulusundan sayılmak için kabuledilen tek koşulun "Diğerkökenli yurttaşlar gibi Kürt kökenli yurttaşların da kimliklerini belirtmeleriyasaklanmamış; ancak, azınlık ve ayrı ulus olmadıkları, Türk Ulusu dışındadüşünülemeyecekleri, devlet bütünlüğü içinde yer alacakları ortayakonulmuştur..." Birdevletin nüfus öğesini oluşturan bireylerin hepsinin ayrımsız aynı soydan vedilden olmaları olanaksızdır. Genellikle her ülkenin nüfusu değişik oranlardada olsa, başka soya ya da soylara mensup toplulukları içerir. Ancak, bu gibitopluluklara soy ve dil farklılığına dayanılarak azınlık hakları tanımak ülkeve ulus bütünlüğü ilkesine uymaz. Türk Ulusunu oluşturan, ulus bütünlüğü içindeyer alan etnik öğeler, Anayasa'nın 66. maddesinin birinci fıkrasında anlamınıbulan ve Türk devletine sadece vatandaşlık bağıyla bağlı olan herkesi Türksayan milliyet anlayışı karşısında toplumda azınlık ya da çoğunlukoluşturmazlar. Türk Ulusunun manevi bütünlüğü içinde karışıp kaynaşmış olan herbirey hukuksal ve toplumsal bağlamda mutlak eşit durumdadır. Hiçbir etnikkökenin diğerine üstünlüğü yoktur. Her yurttaş, başka yurttaşlara tanınmış olanher türlü siyasal, ekonomik, toplumsal, kültürel, medeni vs. haklardan sınırsızbiçimde yararlanabilmektedir. Türk Vatandaşlığı kavramı herkesi eşit veayrıcalıksız kılmaktadır. 81.maddenin (b) bendinde ise, siyasal partilerin Türk dilinden ve kültüründenbaşka dil ve kültürleri korumak, geliştirmek veya yaymak yoluyla TürkiyeCumhuriyeti ülkesi üzerinde azınlıklar yaratarak ulus bütünlüğünün bozulmasıamacını gütmeleri ve bu yolda faaliyet göstermeleri yasaklanmıştır. Bu hükümleanlatılan, Türk dili ve kültüründen başka dil ve kültürleri korumak,geliştirmek ya da yaymak yoluyla ülkede azınlıklar yaratarak ulus bütünlüğününbozulması amacının, siyasal partilerin güdemeyecekleri ve bu yolda faaliyetgösteremeyecekleridir. Burada belirtilmesi gereken, 81. madde ile ulusuoluşturan bireyler arasındaki etnik ayrımların, sahip bulunulan farklı dil vekültürlerin yasaklanmadığıdır. Ancak, yüzyıllardır birlikte hayat sürmüş, ortakbir geçmişe, tarihe, dine, geleneklere ve değer yargılarına sahip bireylerinoluşturduğu ulus bütünlüğü içinde bu öğelerden meydana gelen ortak kültürdenayrı, bireyler arasında bu bakımdan ayrımlaşma nedeni olabilecek yoğunlukta birkültür farklılığından söz edilemez. Özel yaşantılarında çeşitli etnikkökenlerden gelen yurttaşların kimliklerini belirtmeleri, dillerinikonuşmaları, gelenek ve göreneklerini uygulamalarının karşısında herhangi biryasal ya da toplumsal engel yoktur. Yasaklanan, azınlık ve ayrı bir ulusoluşturduklarının ifade edilmesi suretiyle ulus bütünlüğünün bozulması amacınıngüdülmesidir. Sözkonusu kuralın küçük değişikliklerle benzeri olan eski 648 sayılı SPY.nın 89.maddesinin (b) bendini yorumlayan Yüksek Mahkemeniz 8.5.1980 gün, E.1979/1(Parti Kapatma), K. 1980/1 sayılı kararında şu hükme varmıştır: "... Buhükümde de ... Yukarıdada değinildiği gibi, azınlıklar dil, din ve ırk gibi nitelikleri nedeniyletoplumun çoğunluğundan ayrı varlıkları ve bu varlıklarını sürdürmeye haklarıbulunduğu hukukça tanınan vatandaş toplulukları olduklarından, ülkemizde azınlıkhukukundan yararlanmaya hak kazanmış gruplar bulunduğunu ileri sürmek, ya daTürk dilinden ve kültüründen gayrı dil ve kültürleri korumak, geliştirmek veyayaymak yoluyla kimi vatandaş gruplarında azınlık hukukundan yararlanmalarıgerektiği düşüncesini yaratmaya çalışmak, kuşkusuz, yukarıda açıkça ortayakonulan anayasal durum karşısında Anayasa'nın Başlangıç'ı ile 2. ve 3.maddelerinde yer alan <ülke ve="" ulus="" bütünlüğü="">temel hükmüne ve bu temel hükmüiçeren 57/1. maddesine de aykırı düşer ..."ülke> YineYüksek Mahkemenizin 20.7.1971 gün, E. 1970/1 (Parti Kapatılması), K. 1971/1sayılı kararında belirtildiği gibi, "...Bir siyasi partinin Türkiye ülkesiüzerinde Türkçe'den başka dil konuşan azınlık bulunduğunu ileri sürerek ve oazınlığı erek edinerek onun için bir takım haklar ve yetkiler tanınmasınıistemesi ulusal yapıda gitgide kopmalara, bölünmelere yol açması demektir. YineTürk yurttaşları arasında Türk dilinden ve kültüründen başka dil ve kültürlerikoruma çabalarına girişmek Türkiye ülkesi üzerinde ulus bütünlüğünün bozulması sonucunudoğurmağa elverişli bir tutumdur..." Şuhalde, dillerini, kültürlerini ve sanatlarını kullanabilmeleri vegeliştirebilmelerini istemek suretiyle bir kısım yurttaşları ırk, dil ve kültürbakımlarından veya bu ad altında ulus bütünlüğünden ayrı sayma, onlarda bubütünlükten ayrı bir azınlık oluşturdukları düşünce ve bilincini yaratma, ulusbütünlüğünün bozulmasıyla sonuçlanabilecek ya da en azından böyle birtehlikenin belirmesine yol açabilecek olan, Türkiye Cumhuriyeti ülkesi üzerindeazınlık yaratma demektir. Siyasal partiler yönünden böyle bir amaç ülke ve ulusbütünlüğü ilkesine terstir. Daha önce de belirtildiği gibi, Türk ulusubütünlüğü içinde belirli uluslararası sözleşmelerle azınlık oldukları kabuledilen B)Değerlendirme Buaçıklamalara göre, bir değerlendirme yapıldığında, programın Kürt sorunukonusundaki ana fikri, Kürtlerin tarihin çok eski zamanlarından beri Doğu veGüneydoğu Anadolu'yu da kapsayan Yukarı Mezopotamya denilen bölgede yaşayan birkavim olduğundan hareketle, Osmanlı Devletinin Kürtleri kendi kültürleri veyaşayışları yönünden serbest bıraktığı, onların Osmanlı yönetimi altında yarıbağımsız bir hayat sürdükleri, Türkler ile Kürtler arasında bir kaynaşmameydana gelmediği, sadece Kürtlerin kendi varlıklarını koruyarak Türkler ileittifak kurmaları şeklinde bir ilişkinin söz konusu olduğu, Cumhuriyetin ilanıile birlikte resmi ideoloji adı verilen, Osmanlı toplumundaki Kürtlerin dedahil olduğu çeşitli etnik unsurlardan oluşan bir Türk ulusu yaratma isteğiniKürtlerin kendi kimliklerinin ve varlıklarının yok edilmesine yönelik birpolitika olarak algıladıkları ve bu politikaya karşı bilinçli mücadeleanlamında isyan hareketleri başlattıklarıdır. Programa göre, bu hareketlerinson bulması için devletin onlara müdahale etmemesi, onların kimliklerinideğiştirmeye yönelik bir politika uygulamaması gerekir. Bu son cümledeki görüş,sorununun çözümü için idari ademi merkeziyet sisteminin çare olarak öngörülmesiile birlikte düşünülmelidir. Buana fikre bağlı olarak, Kürtlerin ve diğer etnik ve inanç gruplarının, eşitlikilkesine aykırı nitelikteki hukuki düzenlemelerden doğan ve Kürt sorunununtemel sebebi olarak görülen sorunların giderilmesi için iç hukuk kurallarınıneşitlik ilkesine aykırı olmaması gerektiği, Anayasa ve yasalar düzeyindeeşitlik ilkesine dayanan düzenlemeler yapılacağı, aynı şekilde, çeşitliyasalarda yer aldığı iddia edilen kimlik haklarını kısıtlayıcı hükümlerinkaldırılacağı, diller ve kültürler üzerindeki baskılara ve asimilasyonpolitikalarına son verileceği, bu alanda da uluslararası hukuk ve sözleşmehükümlerinin hayata geçirileceği, insanların kimliklerinden ötürü ayrımcıişlemlere tabi tutulmaması, eşitlik ilkesinin yaşamsal kılınması için cezaadaleti konusunda reformlar yapılması gerektiği savunulmaktadır. Programdadikkat çeken bir diğer husus, partinin acil hedef olarak benimsediği, Kürtsorunu adı verilen bu sorunun çözüm yolunun ilkeli bir demokratik uzlaşmadangeçtiği, bu amacın Türkiye Cumhuriyeti'ni bağlayan uluslararası hukuk ilkelerine,sözleşmelere, evrensel hukuka bağlı bir demokratik devleti yapılandırmayı hedefaldığı, bu hedefin eşitlik temeline dayanan bir hukuksal alt yapıya sahip olandevleti ifade ettiğidir. Bu sözleşmelerle, bir çok yerde adıaltında Türklerin ve Kürtlerin iki eşit ve ayrı unsur olarak kabul edildiği,devletin anayasal düzeyde yeni bir örgütlenme modeline kavuşturulmasınınzorunlu görüldüğü anlatılmaktadır. Birinciparagrafta belirtilen görüşler Anayasa'nın en temel ilkesi olan devletin ulusuve ülkesiyle bölünmezliği esasına aykırıdır. Cumhuriyet'ten önce imparatorluksınırları içindeki Türk ve Kürt kökenliler X. yüzyıldan başlayan bir tarihselsüreç içinde başka etnik kökenden gelenler ile birlikte yaşamakta bulunmuşlar,çeşitli zorluklara birlikte katlanmışlar, acılı ve sevinçli günleri birlikteyaşamışlar, böylece ortak geçmişe ve tarihe, aynı inanca, aynı değeryargılarına ve aynı tecrübelere sahip olmasını ve sosyal dayanışmanın meydanagetirdiği ortak kültüre ve hayat tarzına sahip ve aynı toplumsal kaderipaylaşan insanlar olarak İmparatorluğun yıkılışına kadar gelmişlerdir. Yeni birdevletin oluşturulması sırasında ise köklerini ortak tarih ve değerlerden alanbu ruhsal birliktelik devam etmiş, Ulusal Kurtuluş Savaşına katılıp omuz omuzadövüşerek bu ülkeden düşmanları kovmuşlar, sınırları Misak-ı Milliye uygunolarak, ortaklaşa dökülen kanla çizilen vatan üzerinde Cumhuriyet'in eşitlikçive bütünleştirici Anayasa'nın66. maddesinde ifadesini bulan ve bireyler arasında eşitliği sağlayanvatandaşlık anlayışı Türkiye Cumhuriyetine vatandaşlık bağı olan herkesi Türksaymaktadır. Buradaki Türklük soya bağlılık demek değildir. Sadece bireylerinvatandaşlığını ve ulusal kimliğini ifade etmektedir. Vatandaşlık durumu veulusal kimlik kişilerin etnik kökenlerinin belirtilmesini etkilemez. Ancak,etnik kökenlerin eşit ve birleştirici vatandaşlık niteliğine ve ulusal kimliğezararlı olacak biçimde ön plana çıkartılmaması gerekir. Bu somut gerçeklerkarşısında, davalı partinin Kürtlerin inkar edildiği, yurttaşlığın soy temelinedayandırıldığı, Türkiye Cumhuriyeti'nin ırk ayrımı ve kan bağı esasına dayananbir devlet olduğunu belirtmesinin, Türk Devletine vatandaşlık bağı ile bağlıolan herkesi Türk sayan, dil, ırk, din gibi düşüncelerle yapılacak her türlüayrımı reddeden, birleştirici ve bütünleştirici olan, kardeşliğe, sevgiye,dayanışmaya dayanan Atatürk Milliyetçiliği ilkesini "çarpık tarih tezinedayalı resmi milliyetçi ideoloji" olarak adlandırıp Kürt sorunununçözümsüzlüğüne sebep olduğunu, Türkiye'nin temel sorunu haline geldiğini veterk edilmesi gerektiğini söylemesinin; devletin Kürtlerin yapısına uygunolmayan, Türklüğün dayatıldığı modelleri uyguladığını, Kürtlerin asimilasyonabaskı ve zulme uğratıldığının savunmasının, Kürtlerin yaşadığı bölgelerden sözetmesinin Anayasa'nın temel ilkesi olan ulus bütünlüğünü etnik iddialarla bozmaamacını gütmek anlamını taşıdığından şüphe edilmemelidir. Herne kadar davalı partinin programında, Kürtlerin Türkiye'nin bütünlüğü ve siyasisınırları içinde Türklerle aynı kaderi paylaşarak, tasada ve kıvançta birliğisağlayarak, barış ve kardeşlik içinde yaşamak istedikleri belirtilmişse de,savunulan öteki görüşler ve Kürt kökenlilerin Türk kökenli olanlarlabirlikteliğini, siyasal ademi merkeziyet modeli içinde varlıklarını koruyabilmeleri,kimliklerine, kültürlerine, özelliklerine saygı duyulması, karışılmaması,kendileriyle ilgili konularda söz ve karar sahibi olmaları şartlarına bağlayanve onların bu durumlarını günümüzde ülkemizde farklı etnik kökenden gelenlerarasında bir eşitsizlik varmış gibi gösterecek biçimde, Anayasa ve yasalardayapılacak eşitlik ilkesine dayanan değişikliklerle güvence altına almak isteyenfikirler karşısında, bu ibarelerin, asıl amaç olan eşitlikçi ve bütünleştiriciTürk Ulusu dışında ayrı bir Kürt ulusçuluğunun harekete geçirilmesi düşüncesinidikkatlerden kaçırmaya yönelik olduğu anlaşılmaktadır. Anayasa'nınen temel ilkesi olan, devletin ülkesi ve ulusuyla bölünmezliği ilkesine verilenöneme paralel olarak, 68. maddesinde bu ilkeye aykırı amaç güden partilerinkurulamayacağı, kurulanların kapatılacağı esası benimsenmiş, SPY.da buna uygunolarak, 78. maddesinin (a) bendine Anayasa'nın 4. maddesi doğrultusunda siyasipartilerin, diğer yasaklar yanında devletin ülkesi ve ulusuyla bölünmezbütünlüğüne ilişkin Anayasa'nın 3. maddesini değiştirme amacını güdemeyeceklerikuralını getirmiştir. Bütün bu değerlendirmelerden, davalı partinin programınınbu kurala aykırı olduğu sonucu ortaya çıkmaktadır. Yasa'nınaynı maddesinin (b) fıkrasında, bu temel ilkeyi güçlendiren bir kural olarak,partilerin ırk esasına dayanamayacakları öngörülmüştür. Programda, Kürtsorununun barışçı ve demokratik çözümünün programın merkezine konduğunun, Kürtsorununun adil ve demokratik çözümünün parti tarafından acil hedef olarak benimsendiğinin,partinin, Kürt sorununun adil, demokratik ve barışçı bir biçimde çözümlenmesinitemel amaçlarından biri olarak aldığının belirtilmesi, Kürt kökenlilerin varlıkve kültürlerinin öne çıkarılması ve anayasal ve yasal düzeyde yapılacak değişikliklerlehukuki planda ayrıcalıklı bir statüye sahip kılınmalarının istenmesikarşısında, davalı partinin ırk esasına dayanmak suretiyle bu yasaklayıcı hükmeaykırı davrandığı sonucuna varılmıştır. DavalıParti'nin programında, Türkiye'de yerel yönetimlerin yetkileri ve kaynaklarınınyeterli olmayışından, ilgili yasaların eskiliğinden, halkın yönetime katılma vedenetim olanaklarının sınırlı oluşundan, merkezi hükümetin yerel sorunlaraseyirci kaldığından, bu duyarsızlığın çarpık kentleşme sorununu doğurduğundansöz edilerek, devletin demokratikleşmesi, politik, yönetsel, demokratikkatılımın ve çoğulcuğun sağlanabilmesi, hizmetin hızlandırılması için,öncelikle merkezi devletin yerel yönetimler üzerindeki vesayetininkaldırılacağı, toplumun kendisini yönetenleri doğrudan seçebilmesi, yönetimlerive yönetenleri denetleyebilmesinin sağlanacağı, merkezi idare küçülürken, yerelyönetimlerin kendi alanlarında daha çok söz sahibi olacağı, il ve ilçemeclislerinin yerel parlamentolar statüsüne kavuşturulacağı, bu anlayışa uygunolarak vali, emniyet müdürü, kaymakam gibi yöneticilerin seçimle gelmelerininsağlanacağı, eğitim, sağlık, iç güvenlik ve vergi toplamanın yerel yönetimlerebırakılacağı belirtilmektedir. Davalıpartinin bu görüş ve hedefleri, Kürt sorununun çözümü için bir çare olaraköngördüğü ve gerçekleştirmeyi misyon olarak benimsediği idari ademimerkeziyetçi sistem çerçevesinde, devletin idari bölgeler şeklindeyapılandırılması şeklinde belirtilen amaç ile birlikte düşünülmelidir. GenelBaşkan Ş. Elçi, 4.1.1997 tarihli Sabah Gazetesi'nde yayınlanan demecinde,Türkiye için en uygun modelin yerel yönetimlere egemenlik verilmesi olduğunusavunduklarını, federasyon da olabileceğini, ama şu anda yerel yönetimlerinegemen kılınmasının en iyi model olduğunu, federasyonun bir devletin bölünmesidemek olmadığını açıklamış, 10.2.1997 tarihli Milliyet Gazetesi'nde yayınlananbir yanıtında, devletin bugünkü merkeziyetçi sistemden vazgeçmesi gerektiğini,ademi merkeziyetçi bir yönetim sisteminin, halkın kendisini ilgilendirenkonularda kararlara katılabilmesini sağlayacağı, Türkiye'de mevcut farklıtoplumların, farklı bölgelerin kendi şartlarına en uygun yönetim imkanınakavuşacağını, kendi yöneticilerini kendinden seçeceği, Fransa ve İspanya'dakiörneklerin şu anda Türkiye için en uygun örnekler olduğunu, bu yerelyönetimlerin geniş yetkilerle donatılması gerektiğini söylemiştir. Dikkatiçeken husus, parti programında, eğitim, sağlık, iç güvenlik gibi hizmetleryerel yönetimlere bırakılırken, Genel Başkanın bu açıklamalarında, adalethizmeti de dahil edilerek adı geçen bu hizmetler devletin temel işlevleriarasında sayılarak yerel yönetimlere devredilmeyeceğinin belirtilmiş olmasıdır. 2.4.1997tarihinde Samanyolu Televizyonu'nda bu konuda yaptığı açıklamalarda da, ademi merkeziyetiçinde kendi kültürünü, kendi dilini, her şeyini geliştirebileceğini, eğitimin,iç güvenliğin, yasa yapma yetkisinin de yerel yönetimlere bırakılmasınıöngördüklerini, (Ali Bayramoğlu adlı soru soranın, "Federasyonöneriyorsunuz efendim, federasyon tanımı veriyorsunuz." şeklindekisözlerine karşılık), adın önemli olmadığını, önemli olanın demokratik işleyişolduğunu, Katalonya'nın kendi hükümeti, parlamentosu olan, kendi kendiniyöneten bir bölge, aynı zamanda İspanya'nın bir parçası olduğunu ve AvrupaBirliği içinde yerel yönetimler ve otonom bölgeler biriminin var olduğunu, bunaayak uydurmak (gerektiğini) ifade ettiği anlaşılmaktadır. Kürtsorununun adil ve demokratik çözümü için çare olarak öngörülen vegerçekleştirilmesi olarak benimsenen, idari sistemin ademimerkezileştirilmesi ve devletin idari bölgeler şeklinde yapılandırılmasışeklindeki görüşün; hizmet esasına dayalı olağan yerinden yönetim organları yada sırf bazı hizmetlerin daha iyi görülebilmesinin birden çok ili içine alançevrede örgütlenmeyi gerektirmesi dikkate alınarak, Anayasa'nın merkezi idareyidüzenleyen 126. maddesinde, sadece kamu hizmetlerinin görülmesinde verim veuyum sağlamaya yönelik olmak üzere birden çok ili içine alacak biçimdekurulabileceği kabul edilen merkezi idare örgütü modeli ve 127. maddesindeöngörülen ve yine yalnızca belirli kamu hizmetlerinin görülmesi amacına yönelikolarak yerel yönetimlerin kendi aralarında Bakanlar Kurulu'nun izniylekurabilecekleri birlik modeli ile bir ilgisinin bulunmadığı anlaşılmaktadır. İlve ilçe meclislerinin yerel parlamentolar gibi çalışacağı ve yasama yetkisinesahip olacağı, vali, kaymakam, emniyet müdürü gibi yöneticilerin seçimleişbaşına geleceği, belli kamu hizmetlerini yerine getirmenin ve vergitoplamanın kendilerine bırakılacağı, idari vesayet denetimine bağlı olmayacağıbelirtilen bu yönetim birimlerinin bu özellikleri ile siyasal amaçlı yerindenyönetim modeli, hatta egemenlik sahibi özerk (otonom) bölgeler niteliğindeolduğu açıktır. Nitekim, Genel Başkanın açıklamalarında, Türkiye için en iyimodel olduğu ifade edilen bu yönetim birimi için İspanya'daki uygulama örnekgösterilmiştir. Gerçekten, İspanya Anayasası ile, ortak tarihsel, kültürel veekonomik özellikler taşıyan komşu illere, bir araya gelerek özerk bölgeoluşturma hakkı tanınmıştır. Örnek gösterilen Katalonya bunlardan biridir.Dikkat edilmesi gereken bir husus da federasyonun da uygulanabileceğinin,federasyonun bir devletin bölünmesi anlamına gelmediğinin, ancak şu anda, yanibugün için en iyi modelin yerel yönetimlere egemenlik hakkı tanınması olduğununve böylece, dolaylı olarak, ileride nihai amaç olarak federasyonun hedefalındığının belirtilmiş olmasıdır. Anayasa,özerk bölge, özerk yönetim birimi ya da federasyon gibi yapılanmalara bilinçliolarak yer vermemiştir. Ulusun tümüne ait en üstün kudret olan egemenliğinfedere devletler veya özerk bölgeler tarafından paylaşılması, ülke bütünlüğününsadece siyasal sınırların korunması biçiminde anlaşılması, merkeziyetçi olmayanidari yapılanmaların ülke bütünlüğünü bozucu nitelikte görülmemesi kabuledilemez. Yüksek Mahkemenizin 18.8.1993 gün, E. 1992/1 (Siyasi Parti-Kapatma),K. 1993/1 sayılı kararında da değinildiği gibi, "... 'Devletin ülkesi veulusuyla bölünmez bütünlüğü' kuralı, azınlık yaratılmamasını, bölgecilik veırkçılık yapılmamasını ve eşitlik ilkesinin korunmasını içermektedir. Davalısiyasi partinin, devletin yeniden yapılandırılması adı altında önerdiği idaribölgeler, egemenlik sahibi özerk bölgeler modelleri ile SPY.nın 78/b ve 80.maddelerine aykırı olarak Devletin tekliği ilkesinin değiştirilmesi amacınıngüdüldüğü anlaşılmaktadır. SPY.nınulus bütünlüğü ilkesinin güçlendirilerek tekrarlanması niteliğindekihükümlerinden biri olan 81. maddesinin (a) bendinde, siyasi partilerin milli yada dini kültür, mezhep, ırk ya da dil ayrılığına dayanan azınlıklar bulunduğunuileri süremeyecekleri öngörülmüştür. Lozan Barış Antlaşması kapsamında bulunanazınlıklar bundan ayrıktır. Bunların da kimler olduğuna daha önce işaretedilmiştir. Maddenin(b) bendinde ise, Türk dilinden veya kültüründen başka dil ve kültürlerikorumak ve geliştirmek veya yaymak yoluyla Türkiye Cumhuriyeti ülkesi üzerindeazınlıklar yaratarak millet bütünlüğünün bozulması amacını gütmek siyasipartiler açısından yasaklanmıştır. Davalıpartinin programında ve Genel Başkanın açıklamalarında, Türkiye'de eşitlikilkesine aykırı nitelikteki yasal ve hukuki düzenlemelerden doğan ciddisorunları olan Kürtlerin ve diğer etnik ve inanç kesimlerinin var olduğu,partinin kültürel kimlik haklarına ilişkin yasal değişiklik ve düzenlemeleriyapacağı, köy, mezra ve yer isimlerinin Kürt kültürünün parçası olduğu, dinselve kültürel örgütlenme haklarının önünde, eşitlik ilkesine aykırı engellerinbulunduğu, Anayasa ve yasalarda, haber alma ve ifade özgürlüğü açısından kimlikhaklarını kısıtlayan hükümlerin var olduğu, diller ve kültürler üzerinde baskıyapıldığı, zoraki asimilasyon uygulandığı belirtilerek bunlara son verileceği,bu alanda uluslararası hukuk ve sözleşme hükümlerinin uygulanacağı, partiolarak diğer azınlıklara da belli hakların verilmesini savundukları, onlaragöre etnik, dil ya da inanç azınlığı olsun, her birinin kendi varlığını,kendisine ait değerleri koruması ve geliştirmesinin doğal hakları olduğununifade edilmesi SPY.nın 81. maddesinde yasaklanan ulusal nitelikte ya da dinikültür, mezhep, ırk ya da dil ayrılığına dayanan azınlıklar bulunduğunu ilerisürmek ve Türk dilinden veya kültüründen başka dil ve kültürleri korumak,geliştirmek demektir. Şüpheyok ki, birçok ülkede din, ırk, dil ve mezhep itibariyle farklı insankümelerinin bulunduğu gerçektir. Bütün bu kümelere azınlık hakları tanımak ülkeve ulus bütünlüğünü tehlikeye düşürebilir. Ayrımcılığı esas alan kültürelkimliğin tanınması talepleri zamanla bütünden kopma eğilimine girer. Anayasa veyasalarda yurttaşlar arasında ne ırk, ne dil, ne de başka herhangi bir sebepleayrım yapılmasını öngören bir hüküm bulunmaktadır. Devlet bireylerin soykökenlerine karşı tarafsız ve ilgisizdir. Hiç kimsenin ve Kürt kökenliolanların kendi kimliklerini ifade etmelerine bir engel yoktur. Gerçektenkültürel kimlikler ve farklılıklar, toplum hayatına ve ortak geçmişe,birlikteliğe, değer yargılarına, tecrübelere, sosyal dayanışmaya dayanan ortakkültürü zenginleştiren unsurlardır. Bu anlamda SPY.nın 81. maddesi, ulusuoluşturan bireylerin farklı dil ve kültürleri ve etnik farklılıkların ifadeedilmesini yasaklamamaktadır. Ancak, burada vurgulanması ve dikkat çekilmesigereken husus şudur ki, kimliklerin dile getirilmesinde, bir azınlığa ya da birulusa mensup olma ileri sürülmeksizin bunun eşitlikçi ve birleştirici Türk Ulusubütünlüğü ve bu bütüne mensup olduğu ruh ve bilinci içinde anlatılmasıgerektiğidir. Bugün Türkiye'de yasaklanmış bir dil bulunmamaktadır. Her yurttaşistediği dili, kamusal işler dışında, özel yaşantısında kullanabilmekte, meselaKürt dilinde kitap, gazete, dergi, müzik kasetleri yayınlanabilmektedir. Tersinedüşüncelerle ulus bütünlüğü ilkesinden ayrılarak Türk ve Kürt ulusları şeklindebir ayırım gözetilemez. Türk Ulusu değişik kökenlerden gelen bireyler olsa dabunların bir azınlık oluşturdukları söylenemez. Kökeni ne olursa olsun, herkesTürk Ulusu bütünlüğünün şerefli üyeleridir. SPY.nın89. maddesiyle; siyasal partilerin, laiklik ilkesi doğrultusunda, bütün siyasalgörüş ve düşünüşlerin dışında kalarak ve milletçe dayanışma ve bütünleşmeyiamaç edinerek özel yasasında gösterilen görevleri yerine getirmek durumundaolan Diyanet İşleri Başkanlığının genel idare içinde yer almasına ilişkinAnayasa'nın 136. maddesi hükmüne aykırı amaç güdemeyecekleri kuralıöngörülmüştür. Madde gerekçesinden anlaşıldığına göre, bu hükümle hedeflenenDiyanet İşleri Başkanlığının genel idare içindeki yerine dokunulmasınınönlenmesidir. Bu kuralın dayanağını oluşturan Anayasa'nın 136. maddesine göre,genel idare içinde yer alan Diyanet İşleri Başkanlığı laiklik ilkesi doğrultusunda,bütün siyasal görüş ve düşünüşlerin dışında kalarak ve ulusça dayanışma vebütünleşmeyi amaç edinerek, özel yasasında belirlenen görevleri yerinegetirecektir. Böylece, Diyanet İşleri Başkanlığının genel idare içindeki yerigüvence altına alınmış olmaktadır. 136. maddeye göre, Diyanet İşleriBaşkanlığına, özel yasasıyla verilen görevleri yerine getirirken, ,ve Anayasa'nın136. maddesi, 1961 Anayasası'nın 154. maddesinin bazı eklemelerle tekrarıniteliğindedir. Her iki düzenleme, Cumhuriyetin kuruluşundan itibaren genelidare içinde yer alan bu kuruluşun durumunu, toplumsal bir kurum olarak dininifade ettiği önemi gözönünde bulundurarak aynen devam ettirme amacınayöneliktir. Anayasa'nın 136. ve SPY.nın 89. maddelerinde sözü edilen özel yasa,22.6.1965 tarihinde kabul edilen 633 sayılı dur.Yasa'nın genel gerekçesinde, hedef aldığı temel ilkeler arasında, Anayasa'nınlaiklik, din ve vicdan özgürlüğü anlayışına uygun olarak genel idare içinde yeralan Diyanet İşleri Başkanlığının görev ve yetkilerini belirlemenin bulunduğubelirtilmiştir. Diyanet İşleri Başkanlığı Cumhuriyet'in kuruluşundan sonraEvkaf ve Şer'iye Vekaletinin kaldırılması sonucu 1924 yılında 929 sayılı Yasaile kurulmuş, 1935 yılında 2800 sayılı Yasayla kuruluşun görev ve yetkileribelirlenmiştir. Ancak, zaman içinde ortaya çıkan ihtiyaçları karşılama amacıylaçeşitli hükümlerin eklenmesine rağmen, yine de yetersiz kalması yanında,güvenilir bilgilere sahip ve İslam dininin yüksek nitelikleriyle orantılı dingörevlilerinin yetiştirilmesi, diğer taraftan, din hizmetlerinin bir düzenaltına alınması gereği yasakoyucuyu bu konuda yeni bir düzenleme yapmayazorlamıştır. Yüksek Mahkemenizin 21.10.1971 gün, E. 1970/53, K. 1971/76 sayılıkararında da belirtildiği gibi, "... Diyanet İşleri BaşkanlığınınAnayasada yer almasının ... bir çok tarihi nedenlerin, gerçeklerin ve ülkekoşullarıyla gereksinmelerinin doğurduğu bir sonuç olduğunda kuşku yoktur. ... Gerçekten,Diyanet İşleri Başkanlığının Anayasada yer alması nedenleri, Anayasamızda kabuledilen laiklik düzen ve esaslarından ve bir Anayasa hükmü olan 154.maddesindeki Diyanet İşleri Başkanlığının kanunda gösterilen görevleri yerinegetireceği yolundaki ibareden anlaşılmaktadır. Bunlara göre, Diyanet İşleriBaşkanlığının Anayasada yer alması şu zorunluluk ve nedenlere dayanmaktadır; Dinindevletçe denetiminin yürütülmesi, din işlerinde çalışacak kimselerin yetenekliolarak yetiştirilmesi yoluyla dini taassubun önlenmesi ve dinin toplum içinmanevi bir disiplin olmasının sağlanması ve böylece Türk Milletinin çağdaşuygarlık seviyesine erişmesi, yücelmesi ana ereğinin gerçekleştirilmesi gibinedenlere dayandığı gibi, aynı zamanda toplumun çoğunluğunun Müslüman bulunduğuülkemizde dini ihtiyaçların karşılanabilmesi için dini işleri görecek kişiler,mabet ve başka maddi ihtiyaçların sağlanması ve bunların bakım gibi konularayardım etmek nedenlerine de dayanmaktadır..." Bunagöre, Anayasakoyucunun Diyanet İşleri Başkanlığının Anayasada ve idare örgütüiçinde yer almasını öngörürken hedef aldığı birinci amacın, laiklik anlayışıdoğrultusunda din adamlarının yetenekli olarak yetiştirilmesi yoluyla,toplumsal bir kurum olan dinin toplum yaşantısında bağnazlık oluşturaraktoplumun huzurunu tehdit etmesi sonucu kamu düzeninin bozulmasının önünegeçmek, ayrıca dinin toplum yaşantısında bir siyasal merkez haline gelereksiyasal iktidarı denetlemesini engellemek olduğu anlaşılmaktadır. Bu şekilde,bireyler veya bireylerin oluşturduğu adı verilen örgütlü topluluklar,dinsel işlerin yürütülmesi, din adamlarının yetiştirilmesi, mabet vesairihtiyaçların karşılanması alanlarından olduğu kadar, siyasal etkinlik veegemenlik kurma olanaklarından da uzak tutulmuş olmakta, bireylerin dinselihtiyaçlarının sağlanması işleri dağınıklık ve çok başlılıktan kurtarılarak,organize, disiplinli ve verimli bir biçimde tek elden yürütülmesi sağlanmışolmaktadır. Buaçıklamalar ışığında, davalı partinin programında yer alan, "Din işleri veeğitimi hiçbir şekilde devlette olmayacak; bu işler topluma ve cemaatleredevredilecek ... İbadetyerlerinin bakımı, din adamlarının eğitimi, atamaları, geçimleri ve benzeridüzenlemeler cemaatlere bırakılacaktır." şeklindeki görüş üzerindedurulması gerekmektedir. Anayasa'nın "Din ve Vicdan Hürriyeti"başlıklı 24. maddesinde yer alan laiklik ilkesinin, (a) Dinin devlet işlerindeetkili olmaması, (b) Dinin, bireyin manevi yaşamına ilişkin dini inançbölümünde, aralarında ayırım gözetilmeksizin, sınırsız bir özgürlük tanınarak anayasalgüvence altına alınması, (c) Dinin, bireyin manevi yaşamını aşarak toplumsalyaşamı etkileyen eylem ve davranışlara ilişkin bölümlerinde, kamunun düzenini,güvenini ve yararını korumak amacıyla sınırlamalar yapılması, dinin kötüyekullanılmasının ve sömürülmesinin yasaklanması, (ç) Kamu düzenini ve haklarınkoruyucusu sıfatıyla dinsel hak ve özgürlükler konusunda devlete denetimyetkisi tanınması biçimindeki anlam ve içeriği karşısında, devletin dinişlerinde kamu yararını sağlama amacıyla sahip olduğu düzenleme yetki vegörevinden yoksun kılınması sonucunu doğuracak böyle bir anlayışın Anayasa'yauygun olduğunu söylemek mümkün değildir. Programda kabul edildiği üzere,devletin din işlerine karışmaması, bu işlerin, ibadet yerlerinin bakımı, dinadamlarının yetiştirilmesi, atanmaları ve benzeri düzenlemelerin cemaatleredevredilmesi halinde, Anayasa'nın 136. ve SPY.nın 89. maddelerinde genel idareiçinde varlığı öngörülen Diyanet İşleri Başkanlığının göreceği görevler ortadankalkacağından, hukuksal varlığına da ihtiyaç kalmayacak ve bu örgütün genelidare içindeki varlığına son verilmiş olacaktır. Davalı partinin böyle birsonuca varılmasına yol açacak bu görüşü SPY.nın 89. maddesine aykırıdır.Nitekim, Yüksek Mahkemeniz de benzer gerekçelerle vermiş olduğu 23.11.1993 gün,E. 1993/1 (Siyasi Parti Kapatma), K. 1993/2 sayılı kararıyla bir partinin busebeple kapatılmasını kararlaştırmıştır. IV-Sonuç ve İstem : Yukarıdagerekçeleriyle açıklandığı üzere, davalı partinin programının bazı bölümlerininAnayasa'nın Başlangıç'ına, 2., 3., 14., 68. ve 136. maddeleriyle SiyasiPartiler Yasası'nın 78. maddesinin (a) ve (b) bentlerine, 80. maddesine, 81.maddesinin (a) ve (b) bentlerine ve 89. maddesine aykırı olduğundan, DemokratikKitle Partisi'nin Siyasi Partiler Yasası'nın 101. maddesinin (a) ve (b)bentleri uyarınca kapatılmasına karar verilmesi arz ve talep olunur." II-DAVALI PARTİ'NİN ÖN SAVUNMASI DemokratikKitle Partisi'nin 1.8.1997 günlü ön savunması aynen şöyledir : "Cevaplarımız A-Usule İlişkin : YargıtayCumhuriyet Başsavcılığının Demokratik Kitle Partisi'nin (Bundan böyle DKPolarak belirtilecektir.) kapatılmasıyla ilgili iddialarına karşı ön savunmamızageçmeden önce; 1)Anayasa normlarının yorumlanmasında izlenmesi gereken metodoloji 2)23.7.1995 Anayasa değişikliği karşısında Siyasi Partiler Kanunu'nun PartiKapatma Nedenlerini Düzenleyen Hükümlerinin Durumu üzerinde durmak istiyoruz. I-Anayasa Normlarının Yorumlanmasında İzlenen Metodoloji Anayasaların,hem siyasal işlev ve önlemleri hem de teknik-hukuksal özellikleri nedeniyle,normal yasaların tabi olduğu yorum düzeninden farklı bir metodolojik çerçeveiçinde ele alınıp yorumlanmaları gerektiği genellikle kabul edilmektedir. Bumetodolojik çerçeve ile ilgili olarak öncelikle işaret edilmesi gerekenhususları, konumuzla olan bağlantıyı gözden kaçırmamaya da dikkat ederek,kısaca şu şekilde açıklamak mümkündür: Herbir anayasa, belli bir anayasa geleneği içinde yer alma iddiasını açık ya daörtük olarak taşır. Hangi açıdan bakılırsa bakılsın, Türkiye'nin Batılıliberal-demokratik anayasa geleneğine dahil olma iddiası taşıdığı kolaycasaptanabilir. Bugün yürürlükte olan 1982 Anayasası da esas olarak bu çizgininbir devamı olarak algılanmalıdır. Bu Anayasa'nın, yasakçı (anti-liberal) vevesayetçi (anti-demokratik) niyetlerle hazırlanmış olması bu gerçeğideğiştirmeye yetmiyor. Bellibir anayasa geleneğine dahil olmanın veya böyle bir iddia taşımanın anayasahukuku bakımından doğurduğu en önemli sonuç, münferit anayasanın tek başına vekendisiyle sınırlı olarak değil, bu geleneğin vücut verdiği "anayasatipi" çerçevesinde ve ışığında yorumlanmasıdır. "anayasa tipi"bir üst kategori olarak elbette somut anayasanın yerini alamaz. Bununlaberaber, kendisi altında toplanan anayasaların yorumunda, dikkate alınmasıgereken bazı ilkeler sunduğu ve bu ilkelerin yorumda göz önünde bulundurulmasıgerektiği de kabul edilir. Batılıliberal-demokratik anayasa tipine asli karakterini bahş eden asgari temel ilkeya da unsurlar; "demokratiklik", "özgürlükçülük" ve"hukuk devletine bağlılık" olarak sayılabilir. Şayet somut anayasanınbaşlangıç kısmı ile yapısal ilkeleri düzenleyen hükümleri, bir değer ve kavrambolluğuna (bir ölçüde de karmaşasına yer veriyorlarsa, yorumcunun görevi; bütündeğer ve kavramları yukarıda anılan ilkeler ışığında yorumlayıp, anayasalaraböylece bütünsellik vasfını kazandırmaktır. Zaten anayasaların kendiliklerindenbir bütünlük oluşturmadıkları, bütünlüğün daha ziyade yorum yoluyla tesisedildiği de, anayasa hukuku metodolojisinin genellikle kabul gören birbelirlemesidir. Bütünlüğü bu şekilde tesis edilen anayasanın özgürlüklerleilgili normları yorumlanıp uygulanırken, bir temel düstur olarak "özgürlüklehine yorum" ilkesini esas almak yine dahil olunan anayasa geleneğinin vetipinin bir gereği olarak kabul edilir. Bu ilke, somut anayasayı yapanlarınniyetlerinden bağımsız bir geçerliliğe sahiptir. Başka bir deyişle, somutanayasayı yapanlar, aslında özgürlüğü değil, yasakçılık ve vesayeti öne çıkaranbir iradeye sahip olsalar bile, belirttiğimiz nedenlerle söz konusu ilke buanayasa bakımından dahi geçerli sayılıp uygulanmalıdır. İddianameyibu bilgiler ışığında değerlendirdiğimizde ilk göze batan husus, anayasanınyapısal unsurları olarak kabul edilmesi gereken "demokratiklik" ve"Özgürlükçülük" ilkelerinin hemen-hemen hiç anılmamış (ya da kerhenanılmış) olmasıdır. Bu ilkelerle ilgili açıklamaların yapıldığı bölümlerde ise,anayasa normları "özgürlük" lehine değil, "kısıtlama"yönünde anlamlandırılmıştır. Örneğin, siyasi partilerin demokrasilerde vedemokrasi bakımından taşıdıkları önemden bahsedilirken, bundan (barışçıl vedemokratik yöntemlerden ayrılmamak şartıyla) geniş bir özgürlük imkanından yararlanmalarıve bu nedenle anayasa ve yasalarda yer alan faaliyet ve program yasaklarının,"dar ve esnek yorumlanması gerektiği gibi" bir sonuç çıkarılmasıbeklenirdi. Oysa, yürütülen mantık ve yapılan yorum tam tersi bir sonucagötürmüştür. Madem siyasi partiler bu kadar önemli, şu halde faaliyet veprogramlar titizlikle hazırlanmış bir yasak çemberi ve sıkı bir denetimmekanizmasına tabi kılınmalıdır. Siyasi partilerin anayasal konumları, sayınBaşsavcılık'ça bu şekilde yorumlandıktan sonra, Parti Programı'nda yer alansaptamaların ve Parti'yi temsile yetkili olanların beyanlarının da bütünzorlama imkanları kullanılarak, Parti'nin kapatılmasını gerektirecek bir anlambağlamı içine yerleştirilmeye çalışılması artık şaşırtıcı kaçmıyor. SayınBaşsavcı'nın "anti-demokratik" ve "anti-özgürlükçü" mantıkve yorumu geçerlilik kazandığında, Türkiye'nin en önemli sorunu olan ve acilçözüm bekleyen "Kürt sorunu"ndan söz eden hiçbir siyasi parti,kapatılma tehlikesinden kendisini koruyamaz. II-23.07.1995 Tarihli Anayasa Değişikliği Karşısında Siyasi Partiler Kanunu'nunParti Kapatma Nedenlerini Düzenleyen Hükümlerinin Durumu Siyasipartiler, temsili demokrasinin işleyişi bakımından zorunlu öğelerdir. Günümüzdepartilerin serbestçe kurularak iktidar yarışına katılamadıkları bir düzen,demokrasi olarak nitelendirilemez. 1961 ve 1982 Anayasalarında bu esas,"Siyasi partiler demokratik siyasi hayatın vazgeçilmez unsurlarıdır."şeklinde formüle edilmiştir. Bununla birlikte her iki anayasa da, belirlikoşulların gerçekleşmesi durumunda partilerin yasaklanabileceği öngörülmüştür. Siyasipartilerin hangi nedenlerle kapatılabileceği, 1982 Anayasası'nın 1995 tarihindedeğiştirilen 68 ve 69. maddelerinde belirtilmiştir. Söz konusu maddelerde,partilerin kurulma ve faaliyette bulunma özgürlüğü temel ilke olarak elealınmış; hangi hallerde yasaklanabilecekleri birer istisna olarakdüzenlenmiştir. Bu yaklaşım, düzenleme tekniği bakımından liberal-demokratikrejimlerde "özgürlüğün kural, özgürlüklerin sınırlanmasının istisna olmasıesası" ile uyum içindedir. SiyasiPartilerin kapatılma nedenlerinin anayasada belirtilmesi ile, demokratiksiyasal yaşamın vazgeçilmez öğeleri olan partilerin örgütlenme ve faaliyetözgürlüklerinin yasakoyucuya karşı korunması amaçlanmaktadır. Bu sayede, siyasalparti hakkının norm alanı (kapsamı) anayasal güvence altına alınmış; yasa ileyeni kapatma nedenleri yaratılarak bu alanın daraltılması önlenmiştir. Kapatmanedenlerinin anayasada gösterilmesinin tek amacı, yasakoyucunun yeni yasaklargetirmesini önlemektir. Bu bağlamda, mevcut kapatma nedenlerine yenilerinineklenmesi, ancak anayasa değişikliği ile mümkün olabilir. SPK'dakaynağını anayasadan almayan pek çok siyasi parti kapatma nedeni yaratılmıştır.Anayasaya aykırı olan bu hükümler, söz konusu yasa, Anayasa'nın geçici 15.maddesi kapsamına girdiğinden, anayasaya uygunluk denetimi için, AnayasaMahkemesi'nin önüne götürülememiştir. Anayasaya aykırılığı biline-biline bumaddeler uygulanagelmiştir. Ancak,1995 tarihindeki Anayasa Değişikliği'nden sonra durum değişmiştir. Budeğişiklikle siyasi parti kapatma nedenleri 68 ve 69. maddelerde tahdidi olaraksayılmıştır. Anayasa'nın 68. ve 69. maddelerinde sayılmayan fakat SPK'da yeralan parti kapatma nedenlerinin geçerliliği kalmamıştır. Bu maddeler mülgadır.En azından Anayasaya uygunluk denetimi altına girmişlerdir. Yargıtay CumhuriyetBaşsavcılığı, Refah Partisi (RP) hakkındaki kapatma davasında bu görüşübenimsemiştir. Buaçıklamaların ışığı altında, bu davada ortaya çıkan usule ilişkin sorunlarınçözümü bakımından önerilen çözümler, aşağıda öncelik sırasına görebelirtilmiştir. İlkOlarak, Davanın Görülebilir Olup Olmadığı Konusu Ele Alınmalıdır. İddianame,bütünüyle SPK'nın parti kapatma nedenlerini düzenleyen hükümlerine dayanılarakhazırlanmıştır. 1995 Anayasa Değişikliği'nden sonra yürürlükten kalktıklarıiçin, bu hükümler esas alınarak açılan davanın reddi gerekir. DavanınGörülebilir Olduğu Kabul Edildiği Takdirde: 1-)İddianamede belirtilen kapatma gerekçelerinin dayanağı olan, SPK: 78-a, 78-b,80, 81-a, 81-b ve 89. maddelerinin 1995 tarihli Anayasa Değişikliği'nden sonrayürürlükte bulunmadığı, bu nedenle, yalnızca Anayasa'nın 68/4. maddesindekikapatma nedenleri gözönüne alınarak davanın görülmesi gerektiği kabuledilmelidir. 2-)Bir an için, 1995 tarihli Anayasa değişikliğinin SPK' da yer alan tüm kapatmanedenlerini ilga etmediği varsayımından hareket edilse bile, 15. maddenin buhükümler üzerindeki etkisinin sona erdiğini kabul etmek gerekir. Anayasayaaykırılık iddiasında bulunulduğunda, SPK'nın dava ile ilgili maddelerinin(Aşağıda her biri için açıklanacak gerekçelerle) iptali istemi incelenmelidir. Buradaileri sürülen görüşlerin dikkate alınmaması, kapatma nedenleri ile ilgiliAnayasa Değişikliği'nin hiçbir sonuç doğurmayan bir işlem olduğunun kabulüanlamına gelecektir. Bu tutum, ülkemizin insan hakları ve demokratikleşmepolitikasına olumlu bir ivme kazandırmak amacıyla hareket eden ve özel olarakSPK'da öngörülen kapatma rejiminin demokrasi, hukuk devleti ve anayasanınüstünlüğü açısından yarattığı karmaşa ve yanlışlıkları gidermeyi hedef alantali kurucu iktidarın iradesinin yok sayılması sonucunu doğuracaktır. B-Esasa İlişkin Savunma İddianamedeDKP'nin Kapatılmasına Gerekçe Gösterilen Suçlamalar Şunlardır: "TürkDevleti'nin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğüne dair hükümlerinideğiştirme amacını gütmek" "Bölge,ırk ..... esaslarına dayanmak" "Devletintekliği ilkesini değiştirme amacını gütmek" "TürkiyeCumhuriyeti ülkesi üzerinde milli kültür veya ırk veya dil farklılığına dayananazınlıklar bulunduğunu ileri sürmek" "Türkdilinden veya kültüründen başka dil ve kültürleri korumak, geliştirmek veyayaymak yoluyla Türkiye Cumhuriyeti ülkesi üzerinde azınlıklar yaratarak milletbütünlüğünün bozulması amacını gütmek" "Diyanetİşleri Başkanlığı'nın, genel idare içinde yer almasına ilişkin Anayasa'nın 136.maddesi hükmüne aykırı amaç gütmek." BuSuçlamalar Üzerinde Teker Teker Duracağız. I-Devletin Ülkesiyle ve Milletiyle Bölünmez Bütünlüğü İlkesini Değiştirmek Hiçkuşkusuz her devlet, "ülkesiyle ve milletiyle bölünmez bütünlüğünü"koruma hakkına sahiptir. Anayasa'dakoruma altına alınan "bölünmezlik ilkesine", DKP saygılı veduyarlıdır. DKP'nin Programı'nın tümüne ve yetkililerin söylemlerine bu ilkeegemen olmuştur. Ne var ki, Batılı çağdaş çoğulcu, özgürlükçü demokratik biranlayışı benimseyen DKP'nin "bölünmezlik ilkesine" yaklaşımı;"anti-özgürlükçü, anti-demokratik totaliter yasakçı anlayışıbenimseyenlerinkinden" farklıdır. Bukonudaki tartışmanın odak noktası şudur: "bölünmezlik ilkesi"ni,özgürlükçü-çoğulcu, çağdaş demokratik bir perspektiften mi yorumlayacağız;yoksa yasakçı-tekilci, şoven milliyetçi bir anlayışın dar kalıplarına mıdökeceğiz' DKP'nin tercihi; çağdaş demokratik anlayıştır. DKP'den rahatsızlıkduyanlar, ya DKP'yi anlamayanlar veya gerçek demokrasiyi içinesindiremeyenlerdir. "Bölünmezlikilkesi"nin ifadesi olan Anayasa normu, İddianame'de öylesine katı ve darbir yoruma tabi tutulmaktadır ki, ülkede farklı etnik grupların varlığından sözetmek bile normun ihlali sayılmaktadır. Oysa, bir ülkede farklı etnik gruplarınvarlığı, insanların bunu kabul etmek isteyip istememelerinden bağımsız birolgudur. Görmezlikten gelmek, kabullenmemek, hiçbir zaman olguyu ortadan kaldırmaz.Sadece güneşe karşı gözünü kapatmak olur. Ne yazık ki, Kürt olgusuna karşı bazıinsanların takındığı tavır budur. Kürtolgusundan söz etmek ve bu olguya kültürel ve bazı yönetsel hakların talebiyleyaklaşmak, çağdaş-özgürlükçü-demokratik açıdan bakıldığında "bölünmezlikilkesi"ni hiçbir şekilde ihlal etmez. Batılı liberal-demokratik anayasageleneği içinde yer alan ülkelere ve ülkelerin oluşturduğu siyasi birliklerintemel ilkelerine göz atıldığında, kültürel ve yönetsel hakların tanınmasınıtalep etmenin yasak olması bir yana, son derece doğal bir tutum olduğukolaylıkla tespit edilebilir. Hatta, bu ülkelerin bir kısmında federatif, birkısmında özerk bölgelere dayalı adem-i merkeziyetçi bir sistemin anayasalgüvence altında uygulandığı dikkate alınacak olursa, bu sistemleri"bölünmezlik ilkesi"nin bir ihlali saymanın ne kadar temelsiz biryaklaşım olduğu açıkça ortaya çıkar. Bütünbunlardan "bölünmezlik ilkesi" olarak formüle edilen normun biriçerikten yoksun olduğu ve bu ilkeye bağlanan yasakların pratik bir etkidoğurmaya elverişli olmadığı gibi bir sonuç kuşkusuz çıkarılamaz. Yapılmasıgereken şey, normun yasak menzilini bu gerçeklerin ışığında belirlemektir. "Bölünmezlik"normunun koruma altına aldığı husus, ülkenin fiziksel bütünlüğüdür. Bu bütünlük,ülkenin siyasal sınırları ile güvence altına alınmıştır. Fiziksel bütünlüğü vesiyasal sınırları hedef almayan program ve öneriler söz konusu normun ihlalisayılamaz. Merkeziyetçi veya adem-i merkeziyetçi sistemler, yönetimle ilgili içdüzenlemelerdir. Adem-i Merkeziyetçilik bütünlüğü ihlal etmez. Buaçıdan bakıldığında, ne DKP'nin Programı'nda ne de Genel Başkanı'nınİddianame'de zikredilen beyanlarında "bütünlük ilkesi"ni ihlal edenbir talep ve hedefin varlığından söz edilemez. Tam tersine, her fırsatta"Kürt sorununun ancak ülkenin siyasal ve fiziksel bütünlüğü içinde ve bubütünlük korunarak çözülebileceği" ısrarla vurgulanmaktadır. Bütünbu açıklığa rağmen, yine de Partinin "gerçek niyetinin" ülkeyi bölmekolduğunu iddia etmek, cezayı "niyete" göre tayin etme gibi birtutumun ifadesi olur. Böyle bir tutum, hukuk devletinin bırakalım derinanlamını, en basit gereklerini bile darmadağın eder. Kaldıki, DKP, ahlaki değerlere sıkı-sıkıya bağlılığı temel ilke edinmiştir. Takiyyeyapmak, aldatmak, başkalarına hoş görünmek veya cezadan kurtulmak için niyetinigizlemek, DKP'nin başvuracağı yöntemler değildir. DKP, ne söylediyse, inandığıiçin söylemiştir. Birnoktaya dikkatleri çekmek isteriz: İddianamede suçlama nedeni yapılan"Kürdistan" sözcüğü; "Kürtlerin devlete kendi ülkeleriylekatıldığı ve ittifak yaptıkları" görüşü, Genel Başkan'ın konuşmalarında,Osmanlı İmparatorluğu ve tarihi dönem tartışılırken ifade edilmiştir. SayınBaşsavcı'nın bu tarihi gerçeklere itirazı; Kürtlerin dili ve tarihiyle ilgiliyanlış ve küçük düşürücü değerlendirmeleri, yanlış ve eksik bilginin ürünüdür.Sayın Başsavcı, Kürtlerin tarihi, dili, edebiyatı, kültürü hakkında bilgisahibi olmadan görüş ileri sürmektedir. Bu bir talihsizliktir. Ancak, bunudoğal karşılıyoruz. Zira,Türkiye Cumhuriyeti'nde uzun yıllar Kürtler ile ilgili her alana öylesine sıkıbir ambargo uygulandı ki, objektif ve bilimsel bilgi sahibi olabilme imkanıkalmadı. Öğretilenler de, yanlış ve çarpıtılmış "resmi görüş"doğrultusundaki bilgilerdi. Mahkemeniztarihi konuların tartışılacağı bir platform değil. Ancak, Mahkemenizin önemledikkate alacağını umduğumuz Kurtuluş Savaşı döneminde, başta Mustafa Kemalolmak üzere dönemin yetkili şahsiyetlerinin, resmi kayıtlara geçmiş ifadelerinitaşıyan belgeleri sunmayı yararlı görüyoruz. BuBelgeler Dikkatlice İncelendiğinde Şu Gerçeklerle Karşılaşıyoruz: 1-)Kürtler, Türklüğün içinde, Türklüğün bir unsuru olarak düşünülmüyor. Sürekliolarak "Türkler ve Kürtler" sözcükleri beraber kullanılmaktadır. EğerKürtler, Türklüğün bir unsuru olarak, onun içinde mütalaa edilseydi,"Türkler" denildikten sonra ayrıca, "Kürtler"i anmaya gerekkalmazdı. Türkler ve Kürtler hep kardeş olarak anılmış, aynı ülkedeberaberliklerini sağlamak amaç edinilmiştir. 2-)Bütün bu belgelerde "Hukuk-u ırkiye ve içtimailerine riayetkarolunacağı" vaad edilmiştir. 3-)"Misak-ı Milli" ile ülke olarak benimsenen coğrafyanın, "Türk veKürt'lerin meskun olduğu arazi" olarak belirlenmiştir. 4-)Belirlenen bu ilkeler nedeniyle, Türkler ve Kürtler, aynı ülkenin vatandaşlarıolarak ve milli şuur içinde, beraber savaşarak ülkeyi işgalden kurtarmış vebugünkü devleti kurmuşlardır. 5-)Ne zaman ki, birleştirici olan bu ilkeler terk edilmiş; Kürtlerin varlığını redve inkar, Kürtlerin zoraki asimilasyonu, şoven Türk milliyetçiliği, devletpolitikası haline getirilmiştir; işte orada Kürt isyanları ve iç savaşbaşlamıştır. Yakıngeçmişteki bu olgulara neden parmak basıyoruz' Geçmişi bilmeyen bugünü kavrayamaz.Bugünü kavrayamayan geleceğe sağlıklı yön veremez. Onun için bu yakın geçmişüzerinde dikkatle durmak lazım. Yakın geçmişin gerçekleri, sayın Başsavcı'nıngörüş ve iddialarını desteklemiyor; aksine DKP'nin görüş ve tespitlerinindoğruluğunu, çağı yakalamadaki ehliyetini, geleceği dizayn etmedeki isabetiniortaya koyuyor. Bugenel açıklamalardan sonra, İddianame'deki kapatma gerekçeleri üzerinde ayrıayrı durulacaktır. Biruzman hukukçu ve bilim adamı olarak görüşlerine başvurduğumuz İstanbul ÜniversitesiHukuk Fakültesi Öğretim Üyesi Doçent Doktor Oktay UYGUN'un objektif ve bilimselgörüşlerini dayanak yaparak savunmamızı sürdüreceğiz. KapatmaGerekçelerinin Değerlendirilmesi I-Anayasanın "Başlangıç" Kısmında Belirtilen Esasları, 2. MaddeHükümlerini ve 3. Maddede Belirtilen Bölünmez Bütünlük İlkesini Değiştirmek l-Başlangıç Hükümleri SPK78-a, Anayasanın başlangıç kısmında yer alan esasları değiştirme amacını partikapatma nedeni olarak düzenleyerek, Anayasada olmayan bir kapatma nedeniyaratmıştır. Anayasanın 176. maddesine göre, Başlangıç, Anayasa metninedahildir. Ayrıca, Anayasanın 2. maddesinde, başlangıç hükümleri"Cumhuriyetin temel nitelikleri" arasında sayılmıştır. Bununlabirlikte, gerek bu davada, gerekse anayasaya uygunluk denetiminde, başlangıçhükümlerinin tek başına ne ölçüde kullanılabilecekleri tartışmalıdır. Başlangıçhükümleri, genellikle, anayasaların yapılış nedenlerini ve temel felsefeleriniaçıklamaya yarayan bölümlerdir. Başlangıçta yer alan ifadeler incelendiğindebunların hukuki normlar olmaktan çok, ideolojik, kültürel, siyasal felsefi,sosyolojik ve psikolojik deyimlerden oluştuğu görülecektir. Milli kültür, milligurur ve iftihar, milli sevinç ve keder, Türklüğün tarihi ve manevi değerleri,Türk milli menfaatleri, çağdaş medeniyet, Atatürk medeniyetçiliği, içten sevgigibi. Edebi bir dille yazılan bu ifadeler, kolayca uygulanabilir hukuk normlarıniteliğinde değildir. Bu nedenle, Anayasanın metnine dahil olmakla birlikte,başlangıcın hukuki değeri, anayasa metninde yer alan normların yorumlanmasınaışık tutmaktır. Örneğin, kapatma gerekçesi veya anayasaya uygunluk denetimibakımından "laiklik" ilkesinin veya "Atatürkmilliyetçiliği" kavramının içeriğinin belirlenmesinde, başlangıçtabelirtilen esaslardan yararlanılacaktır. Başlangıcın 8. paragrafı, Anayasanın,başlangıçta belirtilen esaslar doğrultusunda yorumlanacağını belirterek, bukısımda yer alan hükümlerin işlevini ortaya koymuştur. Bu durumda, söz konusuhükümlere tek başına uygulanabilirlik işlevinin yüklenmesi yerindeolmayacaktır. Buarada, geçmişte, bazı partilerin, başlangıç kısmında yer alan esaslarıdeğiştirme amacı gütmelerinin ötesinde, 1995 Anayasa Değişikliği ile bu amacıgerçekleştirdikleri unutulmamalıdır. Başsavcılık, bugüne kadar, söz konusudeğişikliği gerçekleştiren partiler hakkında kapatma davası açmamıştır. 1995değişikliği ile, Türk Devleti "kutsal"lığını yitirmiş, DanışmaMeclisi ve Milli Güvenlik Konseyi Türk Milletinin meşru temsilcileri olmaktançıkmışlardır. 1995Anayasa değişikliği ile, SPK 78-a'da öngörülen "başlangıç kısmındabelirtilen esaslara aykırılık" yasağı yürürlükten kalkmıştır. Bu konudakiiddianın reddi gerekir. Anayasa değişikliğinden sonra, başlangıç kısmına,yalnızca, Anayasanın 68/4. maddesinde belirtilen kapatma nedenlerinin yorumlanmasıiçin başvurulabilir. Sözkonusu hükmün halen yürürlükte olduğu kabul edilsebile, başlangıçta yer alan esasların, başlı başına, birer kapatma nedeni olarakdüşünülmemesi gerekir. Bu durumda, SPK 78-a maddesi ile getirilen başlangıçtabelirtilen esasları değiştirmek hükmünün, Anayasada öngörülen kapatmanedenlerinin başlangıç ilkeleri ışığında değerlendirilmesinden başka birşekilde yorumlanamayacağı sonucuna varmak gerekir. İddianameincelendiğinde, başlangıçta belirtilen esaslara aykırılık olarak, yalnızca"devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğü ilkesi" ve builkeyle bağlantılı olarak "Atatürk milliyetçiliği" kavramınadayanıldığı görülecektir. Bu konudaki açıklamalar, Anayasanın 2. ve 3.maddesiyle ilgili iddialarla birleştirilerek aşağıda ele alınacaktır. 2-Anayasanın 2. Maddesinde Belirtilen Esasları Değiştirme Amacı Gütmek Anayasanın2. maddesinin önemli bir özelliği, değiştirilemeyecek hükümlerden olmasıdır.Fakat, Anayasanın 68/4. maddesinde öngörülen kapatma nedenleri arasında,"2. maddeyi değiştirme amacı gütmek" şeklinde bir esasa yerverilmemiştir. Söz konusu kapatma nedenleri, 2. maddede düzenlenen esaslardan"insan hakları, demokrasi, laik devlet ve hukuk devleti ilkeleri"niiçermektedir. Bunun dışında kalan esasların (toplumun huzuru, milli dayanışma,adalet, Atatürk milliyetçiliği, başlangıçta belirtilen esaslar, sosyal devletilkesi) hukuki yoldan değiştirilmesi (Anayasanın 4. maddesi gereğince) mümkünolmamakla birlikte, başlı başına, birer parti kapatma nedeni olmadıkları açıktır. İddianamedeyer alan kapatma gerekçelerinin biri laiklik ilkesi, diğerleri bölünmezlikilkesi ile bağlantılıdır. Bu iki ilkeden yalnızca laiklik ilkesi 2. maddede yeraldığından, bunun dışında kalan esaslar bakımından ileri sürülen iddialarınreddi gerekir. İddianamede, laiklik dışında, 2. maddede yer alan diğeresaslardan hangisine veya hangilerine aykırılık tespit edildiğibelirtilmemiştir. Parti Programı ve Genel Başkan'ın kapatmaya gerekçe yapılansözlerinde de, bu maddedeki ilkeleri değiştirmeye yönelik bir ifadebulunmamaktadır. Laiklik ilkesi ile ilgili iddia ileride değerlendirilecektir. 3-Anayasanın 3. Maddesinde Düzenlenen Bölünmezlik İlkesini Değiştirme AmacıGütmek Anayasanın3. maddesinde belirtilen, "devletin ülkesi ve milletiyle bölünmezbütünlüğü" ilkesi, 68/4. madde de, bir kapatma nedeni olarak sayılmıştır.İddianamede, bölünmezlik ilkesi, yalnızca 3. madde kapsamında değil; Anayasanın2. maddesinde ifade edilen "Atatürk milliyetçiliği" kavramı vebaşlangıçta belirtilen bölünmezlik ile ilgili esaslar ile birlikte elealınmıştır. Bölünmezlik ilkesinin bu kapsamda değerlendirilmesi için, ulusbütünlüğü, ulusal kültür, resmi dil, ana dili, Atatürk milliyetçiliği, ulus,halk, azınlık, etnik grup gibi kavramların açıklığa kavuşturulması gerekir.Bunun için, söz konusu kavramların ortaya çıktığı tarihsel süreci anahatlarıyla gözden geçirmekte yarar var: Türkiye'deUluslaşma Süreci: Anayasal Söylem ve Uygulama Çokuluslu bir imparatorluk olan Osmanlı Devleti, 20. yüzyılın başına gelindiğinde,kendisini oluşturan ulusların büyük çoğunluğunun bağımsızlığını kazanmasıylabirlikte, ömrünün sonuna gelmişti. Üç kıtaya yayılmış büyük bir imparatorluktangeriye kalan, yalnızca, bugün üzerinde yaşadığımız Anadolu topraklarıydı.Üstelik, bu topraklar da işgal tehdidi altında olup, yer yer işgal girişimleribaşlamıştı. Kalan toprakların savunulmasında, ülkenin tüm insanları birkurtuluş mücadelesi için seferber oldular. O günkü toplumsal yapıyabakıldığında, ülkedeki en büyük iki etnik grubun Türkler ve Kürtler olduğugörülür. Her iki grup, kaderlerinin ortak olduğu bilinciyle Kurtuluş Savaşı'nakatılmışlardır. Savaşsüresince ve savaşın kazanılmasıyla birlikte, dünyadaki gelişmelere paralel birşekilde, Anadolu toprakları üzerinde, "ulus-devlet" modeli esasalınarak yeni bir siyasal örgütlenmeye gidilir. Günümüz Türkiye'sindeki Kürtsorunu, ekonomik, sosyal, iç ve dış siyasal boyutları bulunmakla birlikte,önemli ölçüde, yeni devletin kurgulanış biçimi ve onun "ulus inşasınailişkin temel politikalarının getirdiği bir sonuçtur. Kürt sorunu, kimliklerincemaat düzeyinde, dinsel öğe esas alınarak belirlendiği geleneksel Osmanlıtoplumsal yapısından, kimliklerin birey-devlet düzeyinde tanımlandığı moderntoplumsal yapıya geçilmesiyle doğrudan bağlantılıdır. Ülkemizdekibu büyük dönüşümün itici gücü Türk milliyetçiliği olmuştur. Yeni kurulandevletin ilk evrelerinde, Türk milliyetçiliğinin hedefi, etnik öğeyi esasalmayan, toprak bazında tanımlanan, kapsayıcı bir ulusal kimlik yaratmak olarakortaya çıktı. Bu yapı içinde, sosyal yapıdaki etnik, dilsel, dinsel ve kültürelfarklılıkları ülkenin zenginliği olarak gören, onların korunması vegeliştirilmesine olanak sağlayan; bununla birlikte, tüm sosyal gruplar içinortak bir ulus bilinci ve ortak siyasal kimlik yaratmayı amaçlayan birmilliyetçilik anlayışı gelişebilirdi. Fakat gelişmeler aksi yönde cereyan etti. Katıbir merkeziyetçi rejim altında, ulusu oluşturan sosyal gruplarınfarklılıklarının inkar edildiği, farklı dil ve kültürlerin ifade edilmesi,korunması ve geliştirilmesine olanak tanınmadığı politikalar izlendi.Dolayısıyla, ulusal kimlik, kendisini oluşturan farklı kimlik ve kültürlerdenoluşan üst, kapsayıcı ve ortak bir kavram olmaktan çok, bu kimliklerdenyalnızca birisi ile özdeşleştirildi. Sayıca büyük çoğunluğu oluşturan etnikTürklerin dili, kültürü ve mezhebi (Sünnilik) ulusal değerler olarak kabuledildi. Ulus kavramı, genel bir eğilim olarak, etnik açıdan Türk soyuna, dinselaçıdan Sünnilik görüşüne dayandırılınca, Türk soyundan gelmeyenler ile Sünnimezhebinden olmayanlar dışlandılar, kendi devletlerine yabancılaştılar. TürkiyeCumhuriyeti'nin başlangıcından beri, ulusal kimlik ve bu bağlamdamilliyetçilik, anayasal düzeyde çağdaş bir yaklaşımla ifade edilmiştir. 1924Anayasası'na göre, "Türkiye ahalisine, din ve ırk farkı olmaksızınvatandaşlık itibarıyla Türk denir." 1961 ve 1982 Anayasaları da,"Türk devletine vatandaşlık bağıyla bağlı olan herkes Türktür"esasını koymuştur. Burada Türklük sıfatının dinsel veya etnik bir anlamiçermediği açıktır. Söz konusu olan, toprak esasına göre belirlenen vebirey-devlet ilişkisini siyasal bağ (vatandaşlık) ile açıklayan bir kimliktir.Atatürk, ulus (millet) kavramını da aynı şekilde, "Türkiye Cumhuriyetinikuran Türkiye halkına Türk Milleti denir" şeklinde tanımlamıştı. Bütün butanımlamalar, çağdaş gelişmelere paralel olup, demokratik bir tutumsergilemektedir. Sorun,bu kavramların uygulamada kazandığı içerikten kaynaklanıyor. TürkiyeCumhuriyeti'nin kuruluşunu izleyen kısa bir zaman dilimi dışarıda tutulursa,ülkemizde hiçbir zaman anayasal tanımlamaya uygun politikalar uygulanmamıştır.Özellikle, 1920'lerin sonundan 1940'ların ortalarına kadar, vatandaşlığa dayalımilliyetçilik kavramı tamamen gözardı edilmiştir. Burada, geçmişe ve günümüzeait, hukuki düzeyde bir kaç örnek vermek yararlı olacaktır. UygulamadanÖrnekler 1934tarihli İskan Kanunu, Türk etnisitesinden olmayı vurgulayan ve kayıran biranlayışla hazırlanmıştır. Kanun, ülkedeki halkı, Türkçe konuşan ve Türketnisitesinden olanlar, Türkçe konuşmayan fakat Türk kültüründen sayılanlar, neTürkçe konuşanlar ne de Türk kültüründen olanlar, şeklinde üç gruba ayırıyordu.Kürtler, bu sıralamada (Araplarla birlikte) üçüncü kategori içindedeğerlendirilmekteydi. Kanunun 7. maddesi, Türk etnisitesinden göçmenlere,iskana açık olmak kaydıyla ülkenin herhangi bir yerine yerleşme olanağıtanırken, diğer göçmenler ancak hükümetin göstereceği bölgelere yerleşebilirdi.Tahmin edilebileceği gibi, İskan Kanununda (m. 3,7) ve onun uygulanmasınailişkin esasları düzenleyen 1934 tarihli İskan Muafiyetleri Nizamnamesinde(m.3,4,13,16) çok sayıda "Türk soyundan" olmak, "Türk ırkınamensup" olmak gibi, ulus bütünlüğünü ve vatandaşlık esasına dayalımilliyetçilik anlayışını dışlayıcı ifadelere yer verilmişti. TürkVatandaşlığı Kanunu, yabancıların kolay bir yolla vatandaşlığa alınmalarıbakımından "Türk soyundan" olanlara özel bir olanak tanımıştır(m.7/c). Aynı esas, ilgili kanunun uygulanması için çıkartılan yönetmelikte deyinelenmiştir (m. 11 /c). Afganistan'daki olaylar nedeniyle Pakistan'a sığınmışailelerden bir kısmının Türkiye'ye yerleştirilmesini düzenleyen yasanın adı,"Afganistan'dan Pakistan'a Sığınan Türk Soylu Göçmenlerin Türkiye'yeKabulü ve İskanına Dair Kanun"dur. Yine, Türkiye'de yabancılara yasaklananmeslek ve sanatlar bakımından "Türk soylu" olmayı bir ayrıcalıkolarak düzenleyen yasanın adı, 1981 tarihli, "Türk soylu yabancılarıTürkiye'de Meslek ve Sanatlarını Serbestçe Yapabilmelerine İlişkinKanun"dur. Bir kez daha, ulusu oluşturan etnik gruplar arasında ayrımyapılmış ve Türk etnisitesi vurgulanmıştır. 1983yılında, Kürtçe'nin kullanılmasını yasaklamak için 2932 sayılı Yasa çıkarıldı.Bu yasa 1991 tarihine kadar yürürlükte kaldı. Yasanın anayasal dayanağınıoluşturan hükümler; "düşüncelerin açıklanması ve yayılmasında kanunlayasaklanmış olan herhangi bir dil kullanılamaz" (m.26/3) ve "kanunlayasaklanmış olan herhangi bir dilde yayım yapılamaz" (m.28/2) halavarlığını sürdürmektedirler. NüfusKanununun, çocuklara verilecek adların milli kültüre aykırı olamayacağı hükmü(m. 16/4), etnik Türklerin kültürü olarak algılandı. Ortak kültürün önemli birparçası olan Kürtçe kökenli adlar bu şekilde yasaklandı. Benzer bir durum, 1934tarihli Soyadı Yönetmeliğinde de görülebilir. Yönetmelik, yeni takılansoyadlarının "Türk dili"nden olması şartını aramakta ve yabancı ırkve millet isimlerinin soyadı olarak kullanılamayacağını belirtmektedir (m.5,7).Bu Kürtçe soyadları için dolaylı bir yasaktır. 1949tarihli İl İdaresi Kanunu, İçişleri Bakanlığına Türkçe olmayan köy adlarınındeğiştirilmesi yetkisini tanımaktadır. Bakanlık, bugüne kadar, bu yetkiyiyalnızca köyler için değil; kasaba, mezra, dağ, tepe ve nehir adları için deyoğun bir şekilde kullanmıştır. Yüzyıllardan beri kullanılan yer adları, buülkenin ulusal kültürünün birer parçasıdırlar. Ulusal bütünlüğü sağlamak adınadeğiştirilmeleri, farklı kültürlere saygısızlık olduğu gibi, ulusal kültürdenetnik Türklerin kültürünün anlaşıldığının da bir göstergesi olmuştur. Yasalardüzeyinde Türk etnisitesine üstünlük tanıyan daha pek çok örnek verilebilir.Ancak sorun, ulusu oluşturan etnik topluluklardan birinin kayrılması şeklindeortak ulusal kimliği zedeleyici bir politika izlenmesinin çok ötesineuzanmaktadır. Son yıllara kadar, Türkiye Cumhuriyeti organlarının resmi görüşü,ülkedeki en büyük ikinci etnik grup olan Kürtlerin varlığını inkar etmekolmuştur. Resmi görüşe göre, Kürt olarak adlandırılan vatandaşlar Türkkökenlidir. Kürtçe olarak adlandırılan dil, aslında Türkçe'dir. Kürt dili vekültürünün korunması bir yana, varlığının ifade edilmesi bile engellenmiştir. Türkiye'yiyönetenler, Türk etnisitesi dışında herhangi bir etnisiteden söz edilmesinidevletin varlığına yönelmiş bir tehdit olarak algıladılar. Kürtlerin yaşadığıbölgelerde yüzyıllardan beri kullanılan Kürtçe yerleşim yeri adlarınınTürkçeleştirilmesi, çocuklara Kürtçe adlar takılmasının engellenmesi, 12 Eylüldarbesinin ardından, ebeveynlerin hapishanelerdeki çocuklarını ziyaretlerindeTürkçe konuşmaları zorunluluğu getirilerek, Türkçe bilmeyen yaşlılarçocuklarının iletişim kurmalarının güçleştirilmesi, Kürtlerin tarihsel vekültürel birikiminin gelecek kuşaklara taşınmasının önlenmesine yönelikpolitikanın ürünüdür. Bu ve benzeri uygulamalar, Kürt sorununun bu denli büyükve çözümünün güç olmasının temel nedenlerinden biridir. Ulusalkimliği Türk etnisitesi ile özdeşleştiren bu politikanın, ulusal bütünlüğüsağlamaktan çok tehlikeye düşürdüğü, son zamanlarda, bazı politikacılartarafından farkedilmeye başlanmıştır. 1980'lerinsonuna gelindiğinde, ülkemizde, çok sayıda gazeteci, politikacı, yazar ve hattakamu görevlisi, Kürt etnisitesinin inkarını eleştirmeye başladı. 1989'da,dönemin Cumhurbaşkanı Turgut Özal, kendisinde Kürt kanı olduğunu söyleyerekKürt realitesinin tanınması yönünde önemli bir adım attı. 1991'de, başbakanyardımcısı Erdal İnönü, Kürt vatandaşların kültürel kimliğinin tanınmasıçağrısında bulundu. Nihayet, dönemin Başbakanı Süleyman Demirel, 1992'de, Kürtrealitesini tanıdığını açıkça ilan etti. DavalıPartinin Programı ve Genel Başkan'ın açıklamaları incelendiğinde, İddianame'deileri sürülenin aksine, ulusal kimliğin, Türk vatandaşlığının ve Atatürkmilliyetçiliğinin anayasal tanımlanmasına değil; yukarıda açıklanan yorumlanışbiçimine itiraz ettikleri anlaşılmaktadır. Parti programında, "HerkesinTürk ırkına ait olduğunu iddia eden resmi ideoloji"den, "Türkiye'defarklı dil ve kültür gruplarının bulunmadığı" görüşünden rahatsızlıkduyulduğu ve bu anlayışın mutlaka değiştirilmesi gerektiği belirtilmektedir(s.31-32). İddianamedeKürt kimliğinin ifade edilmesine bir engel olmadığı belirtilmekle birlikte, bugörüş doğru değildir. Kürt kimliği, ancak son yıllarda belirli bir serbestlikiçinde ifade edilebilmektedir. Öncesinde ise, böyle bir ifade, bölücülük olaraknitelendirilmekteydi. Davalı partinin Genel Başkanı Şerafettin Elçi, 1981'de,bir söyleşi sırasında, "Türkiye'de Kürtler vardır. Ben bir Kürdüm",dediği için askeri mahkeme tarafından 2 yıl 3 ay hapis cezasınaçarptırılmıştır. Oysa, Ankara 2 Nolu Devlet Güvenlik Mahkemesi, 04.12.1995tarihli kararında, Elçi'nin Kürtlere kültürel haklarının tanınması gerektiğiyönündeki görüşlerinin bölücülük propagandası sayılamayacağına (oybirliği ile)hükmetmiştir ve bu karar Yargıtay'ca onaylanmıştır. Bu, Kürt sorununa bakışaçısında önemli bir değişikliği ifade ediyor. Ancak, söz konusu değişimin,sorunun çözümü bakımından yeterli olduğu söylenemez. İddianamede,Kürtler için kültürel haklar talep etmenin, yasalara aykırı olduğu kadartarihsel gerçeklere de aykırı olduğu ifade edilmiştir. Anayasa Mahkemesikararlarından yapılan alıntılarla desteklenen yaklaşıma göre, Türk ulusunuoluşturan tüm alt gruplar, binlerce yıldan beri bir arada yaşamanın sonucuolarak, ortak kültüre, ahlaka, hukuka, değer yargılarına ve inanca sahiptirler.Bu bağlamda, Kürtler, Cumhuriyetten önce, Osmanlı yönetimi altında Türklerlekaynaşmışlardır. Bu kaynaşma o derece güçlü olmuştur ki, artık tanınması,korunması ve geliştirilmesi gereken bir Kürt dilinden ve kültüründen sözedilemez. Türklerve Kürtler: Tarihsel Bulguları Doğru Değerlendirmek Bubakış açısına katılmak mümkün değildir. Kurtuluş Savaşı'ndan sonra, Türklerdenbaşka, ülke içindeki en büyük üç etnik gruba (Kürtler, Çerkezler, Lazlar)baktığımızda şunu görüyoruz. Gürcü kökenli olan Lazlar, Osmanlı yönetimialtında, Lazca'yı neredeyse tamamen unutmuşlardır. Benzer durum, Kafkas kökenlive ayrı dili olan Çerkezler için de geçerlidir. Her iki topluluk, imparatorlukekonomisiyle büyük ölçüde bütünleşmiş ve Cumhuriyetten önce Türklerlekaynaşmışlardır. Buna karşılık, Kürtlerin durumu farklıdır. Doğuda, dağlık bölgelerdekendi içine kapalı feodal birimlerde yaşayan Kürtler, yalnızca kendi dillerinikonuşarak diğer topluluklarla kaynaşmamışlardır. Kürtlerin yaşadığı eyaletlerOsmanlı ekonomisinde hiçbir zaman önemli bir yere sahip olmadığı gibi, bubölgelerde, zeamet, tımar, has gibi toprak üzerinde merkezi otoriteninyetkilerini düzenleyen kurumlar çalışmamıştır. Osmanlı yönetiminin bu bölgeüzerindeki egemenliği kağıt üzerinde kalmış; merkezden yönetilen eyaletstatüsünde olmakla birlikte, aslında, Eflak, Boğdan, Kırım, Erdel gibi bağlıhükümet statüsündeki bölgelere yakın bir özerklikten yararlanmıştır. Butarihsel gelişimin bir sonucu olarak, Cumhuriyet kurulduğunda, Kürtler, kendidil ve kültürlerini önemli ölçüde muhafaza etmekteydiler. Kürtlerin Türklerlekaynaşması, Cumhuriyetten sonra, kapitalizmin gelişmesinin, köyden kente göçünve ulusal pazar ile bütünleşmenin bir sonucudur. Bugün etnik kimliğininbilincinde olan fakat Kürtçe bilmeyen çok sayıda Kürt kökenli vatandaşımızınbulunmasının nedeni, yüzlerce yıl önce gerçekleşen bir kaynaşmadan çok, Kürtkimliğinin yadsınmasını hedefleyen, Kürt dilinin ve kültürünün korunmasınaolanak tanımayan resmi politikaların varlığıdır. Türkiye'deuluslaşma süreci, esas olarak, Kurtuluş Savaşı ile başlayan bir süreçtir. İddianame'deyapıldığı gibi, bunun bin yıl veya bir kaç yüzyıl öncesine götürülmesi gerçekçideğildir. Batıda, pek çok devlet bakımından uluslaşma, bir kaç yüzyıllık birsosyolojik süreçtir. Önce ulus ortaya çıkmış, ulusun hukuki ve siyasal örgütüolan devlet onu izlemiştir. Diğer bir deyişle, Ulus (millet) devletiyaratmıştır. Türkiye'de ise, ulusçuluk ideolojisinin devletin kurulmasındanönce fazla bir geçmişi yoktu. Osmanlı İmparatorluğu'nda, bu ideolojiden en geçetkilenenler Türkler olmuştur. Ulusçu görüşlerin sistemli şekilde ortayaçıkışı, çok yakın bir tarih olan II. Meşrutiyet dönemidir. Fakat, TürkiyeCumhuriyeti'nin ulus-devlet modelini benimsemesinde esas katkıyı, II.Meşrutiyet döneminin ideolojik birikimlerinde aramak yanlıştır. Asıl katkı veyaitici güç, istisnai bir olay olan Kurtuluş Savaşı'dır. Kurtuluş Savaşı'nınhemen öncesinde, Arap topraklarının da elden çıkmasıyla birlikte, "ulusalsınırlar" kavramı ortaya çıkmıştır. Ulusal sınırlar içinde yaşayan halk,imparatorluk topraklarının geniş olduğu döneme oranla etnik açıdan çok dahatürdeşti. Ayrıca, Türkler, Misak-ı Milli ile çizilen sınırlar içindeçoğunluktaydılar. Savaşın kazanılması, ulusal sınırlar içinde yaşayan herkesinkaderinin ortak olduğu bilinciyle bu mücadeleye katılmasına bağlıydı. İşte buve benzeri koşullar, ulus bilincinin pekişmesine, kurulan yeni devletinulus-devlet modeline göre örgütlenmesine zemin hazırlamıştır. Programdageçen "çarpık tarih tezine dayalı resmi ideoloji" ile kastedilen,yukarıda açıklanan tarihsel gelişmenin gözardı edilerek, Türklerle KürtlerinOsmanlı döneminde kaynaştıkları iddiasıdır. Kürt kimliğini yadsıyan resmipolitikalara uygun olarak, Türk Ulusunun tek etnik bir yapı olduğu görüşü resmitarih tezi olarak ileri sürülmüştür. Bu doğrultuda, eğitim ve öğretimkurumlarında okutulan tarih, etnik Türklerin tarihi olmuştur. Ataları Türkboylarından önce Anadolu'da yaşayan ve bugüne kadar Osmanlı ve Cumhuriyettoplumlarının kültürüne önemli katkılarda bulunan Kürtlerin ve diğer gruplarıntarihi, yabancı tarihtir. Böyle bir tarih anlayışının milli (ulusal) olaraknitelendirilmesi gerçekçi değildir. Çünkü, millet veya ulus, kendisinioluşturan etnik grupların üstünde, onların tümünü kapsayan bir kavramdır.Türkiye'de ise, uygulamada, ulus kavramı Türk etnisitesi ileözdeşleştirildiğinden, milli tarih deyiminden etnik Türklerin tarihininanlaşılması olağan karşılanmaktadır. İddianamedebelirtildiği gibi, "çarpık tarih tezi" ifadesi Atatürk milliyetçiliğikavramı için kullanılmış değildir. Yukarıda açıklandığı gibi, davalı Parti,Türk vatandaşlığı, Atatürk milliyetçiliği ve ulus kavramlarının anayasaldüzeydeki formülasyonuna karşı herhangi bir eleştiri yöneltmiş değildir. PartiProgramı ve Genel Başkan'ın konuşmaları bir bütün olarak değerlendirildiğinde,Anayasa Mahkemesi'nin pek çok kararında yinelediği, "Atatürkmilliyetçiliği, ayrımcı ve ırkçı bir kavram değil, Türkiye Cumhuriyetini kuranTürk halkının, kökeni ne olursa olsun, devlet yönünden tartışmasız eşitliği,içtenlikli birliği ve birlikte yaşama istencini içeren çağdaş birolgudur"; "Türklük, ırka dayalı bir anlam taşımamaktadır";"Vatandaşlık ve ulusal kimlik, vatandaşların etnik kökenlerini yadsımaanlamına gelmez" görüşlerinin paylaşıldığı anlaşılmaktadır. İleri sürülengörüş şudur: Ulus, vatandaşlık ve milliyetçilik kavramları bu şekildeanlaşılmalıdır. Fakat, uygulamaya bu yorum biçimi egemen olamamış; tüm etnik,dilsel ve dinsel gruplara eşit uzaklıkta olması gereken devlet, kendisini Türketnik grubu ile özdeşleştirmiştir. İddianamede,ülke kavramı ile ilgili görüşler de yanlış değerlendirilmiştir. İddianameyegöre; "...ulusu ırk açısından Türk ve Kürt olarak ayırıp bunların devletinasli unsurları olduğunu, ülkenin bir bölümünü Kürdistan olarak adlandırarakKürtlerin devlete kendi ülkeleri ile katıldıklarını söylemek, Kürtlerinyaşadığı bölgelerden söz etmek, ulus ve ülke bütünlüğünü parçalayıcıdavranışlardır." Partiprogramında, (s.32) "...Kürtler, Türkler gibi bu ülkenin asli unsurudur.Türkiye'nin bütünlüğü ve siyasi sınırları içinde Türklerle aynı kaderipaylaşarak, tasada ve kıvançta birliği sağlayarak, barış ve kardeşlik içindeyaşamak istemektedirler", denmektedir. Burada, bölünmezlik ilkesine aykırıherhangi bir niteleme; Kürtleri ayrı bir ulus ya da halk olarak kabul etmesözkonusu değildir. Cümlede geçen "Türkler" sözcüğü, Türk ulusunudeğil, onun bir parçası olan Türk etnik grubunu ifade ediyor. Dolayısıyla, Türkhalkı ile Kürt halkı karşılaştırılması yapılmış değildir. Ülkemizdeki en büyükiki etnik grubun Türkler ve Kürtler olduğundan hareketle, ulusu oluşturan buiki grup asli unsur olarak nitelendirilmiştir. Ulusu oluşturan diğer gruplar(Çerkezler, Lazlar, Müslüman olmayan azınlıklar vb.) Osmanlı İmparatorluğudöneminde kültürlerini koruyamayıp Türklerle kaynaştıkları, sayıca az olduklarıveya şu anda belirli bir coğrafyada yoğunlaşmadıkları gibi nedenlerle, asliunsur olarak görülmemişlerdir. Kürdistansözcüğü, Kürtlerin devlete kendi ülkeleri ile katıldığı ve ittifak yaptıklarıgörüşü, Parti Programı'nda ve Genel Başkan'ın konuşmalarında, Osmanlıİmparatorluğu tartışılırken ifade edilmiştir. Davalı Parti'nin GenelBaşkanı'nın, İddianameden (s.20) alınan şu sözleri bu konuda yeterince açıktır:"Kürtler diğer boylar gibi işgal edilerek, mağlup edilerek Osmanlılarakatılmadı. İttifak kurdular 1514'de Çaldıran Savaşı öncesinde. Ve oradaKürtlerin belirli bir statüsü tanındı." Osmanlı'da, Kürtlerin yoğun olarakyaşadığı eyaletlerin Kürdistan olarak adlandırıldığı doğrudur. KürtlerinOsmanlı egemenliği altına girmeleri, Kafkaslardan gelen kimi etnik gruplardaveya İspanya'dan gelen Yahudiler'de olduğu gibi, göç şeklinde olmamıştır.Kürtler, binlerce yıldan beri yaşadıkları ve anayurtları olarak gördükleritoprakları terk etmeden Osmanlı egemenliğini kabul etmişler; devlet dağılmaaşamasına geldiğinde de, kaderlerini Türklerle birleştirip, ortak vatan halinedönüşen Anadolu'yu kurtarmışlardır. Osmanlı yönetiminin gözünde, egemenliklerialtında bir Kürt halkının ve onların yaşadıkları bir Kürdistan bölgesininbulunduğu aşikardı. Çünkü, Osmanlı Devleti çok uluslu bir imparatorluktu veKürtler o dönemde diğer unsurlarla çok az kaynaşmış ayrı bir halk olarakyaşıyordu. Bu nedenle, Osmanlı dönemine özgü olarak Kürt halkından veyaKürdistan'dan sözetmek, tarihsel gerçeklere ters düşmediği gibi, bölünmezlikilkesine aykırı bir tutum da oluşturmaz. DavalıParti Genel Başkanı, konuşmasında, Kürtlerin Kurtuluş Savaşı sonrasındaoluşturulan yeni devlette, Osmanlı'dakine benzer bir statü içinde (dil vekültürlerini koruyabilecekleri özerk bir yönetim altında) olacakları ümidinitaşıdıklarını, fakat son derece merkeziyetçi bir sistemin kurulmasıyla birliktebu beklentilerinin gerçekleşmediğini ifade etmiştir. Kürt kimliğini ret eden bumerkeziyetçi sistemin, bugünkü sorunların temelinde yatan olgu olduğunu belirtmiştir.Sorunun çözümü için, Kürt kimliğinin tanınması; Kürtlerin dil ve kültürlerinikoruyacak olanaklara kavuşturulması gerektiğini ileri sürmüştür. GenelBaşkan'ın, bulunacak çözümün ulus bütünlüğü içinde olmasını istediği, aksiningerçekleşmesine ise ihtimal vermediği şu sözlerden anlaşılmaktadır (İddianame,s.34): "Kürtler...devletle de barışık olmak istiyor. Türklerle de barışıkolmak istiyor ve bu bugün de zorunludur. Çünkü, Kürtlerle Türkler öylesinebelirli bölgelerde harmanlandı ki, bunları birbirinden ayırt etmek zor...BenKürtlerin... kendi kimliğini koruyan ve belirli haklara sahip olması gerekenhaklara sahip olduğu bir devlet içinde, herkesten daha fazla bu devlete sahipçıkacağına inanıyorum." İddianamede,Parti Programı'nda yer alan, Kürtlerin farklı dil ve kültürlerinin korunmasınayönelik görüşler, "eşitlikçi ve bütünleştirici Türk Ulusu dışında ayrı birKürt ulusçuluğunun harekete geçirilmesi" olarak yorumlanmıştır. Yeterinceaçık olan Parti Programı'ndan ve Genel Başkan'ın açıklamalarından böyle biryorumun çıkarılması olanaksızdır. Programda, ulus, onu oluşturan etnik, dilsel,dinsel ve sınıfsal grupların üzerinde bütünleştirici bir kavram olarak kabuledilmiş; Türkiye Cumhuriyeti'nde tek ulus olduğu vurgulanmıştır. Halk kavramıgünlük dilde ve akademik çalışmalarda çok farklı anlamlarda kullanılmaklabirlikte, ulusu ifade eder şekilde kullanıldığında, Türkiye'de iki ayrı halkınvarlığından veya ülke sınırları içinde bir Kürt halkının varlığından hiçbiryerde söz edilmemiştir. Bunoktada, Türk Ulusunu oluşturan Türk, Kürt, Çerkez, Laz, Arap ve diğertopluluklar için azınlık kavramının kullanılmadığının da vurgulanması gerekir.Benimsenen kavram, etnik gruplar veya etnik topluluklardır. Yeryüzündeki pekçok ulus gibi, Türk Ulusunun etnik, dilsel veya dinsel açıdan farklılaşantopluluklardan oluştuğu gerçeği karşısında, etnik grup deyiminin ulus olgusunudışlar biçimde kullanılması söz konusu değildir. Azınlıkkavramı, biri sosyolojik, diğeri hukuksal olmak üzere iki boyutlu birkavramdır. Türkiye'de, hukuksal anlamda, Lozan Andlaşmasıyla kabul edilenlerdışında azınlık bulunmadığı doğrudur. Sosyolojik boyutu ile ele alındığında,çoğunluktan etnik, dilsel, dinsel veya kültürel açıdan farklılaşan gruplarazınlık olarak kabul edilmektedirler. Bu aşamada, uluslararası hukuktakullanılan terimlere bakmakta yarar var. Uluslararasısözleşmelerin bir kısmı, tanıdığı hak ve özgürlüklerin öznesi olarak"halklar"ı göstermiştir. Birleşmiş Milletler Andlaşmasında (m.1/2)"halkların haklarda eşitliği ve kendi kaderlerini tayin hakları"kavramları kullanılmıştır. Yine, 1966'da BM çerçevesinde hazırlanan Kişisel veSiyasal Haklar Sözleşmesi ile, Ekonomik, Sosyal ve Kültürel HaklarSözleşmelerinde (m.1/1-2) "halkların kendi kaderini tayin hakkı"ndansöz edilmektedir. Ancak, halk kavramının yeterince açık olmayışı ve kendikaderini tayin hakkının ne zaman, nasıl ve kime karşı kullanılabileceğininbelirsizliği karşısında, giderek bu kavramdan uzaklaşılmıştır. Daha sonrahazırlanan uluslararası sözleşmelerde "azınlık" kavramı esasalınmıştır. Uluslararasıhukukta azınlıktan ne anlaşılmakta ve azınlıklara ne gibi haklar tanınmaktadır.Bu konuda üç önemli sözleşmeye ve AGİT belgelerine bakılabilir: UluslararasıHukukta Azınlıkların Statüsü ve Tanınan Haklar 1)Birleşmiş Milletler Kişisel ve Siyasal Haklar Sözleşmesi 1966tarihli bu sözleşme, azınlık hakları bakımından yeni bir anlayışın ürünüdür.Daha önceleri, ikili veya çok taraflı andlaşmaların konusu olan azınlıkhakları, bundan böyle temel insan hakları kapsamında değerlendirilmektedir.Sözleşmenin 27. maddesi şöyledir: "Etnik,dinsel ya da dilsel azınlıkların var olduğu devletlerde, böylesi azınlıklaramensup kişiler, kendi gruplarının diğer üyeleriyle birlikte, kendi kültürleriniyaşama, kendi dinlerini ifade etme ve gereklerini yerine getirme ve kendidillerini kullanma haklarından yoksun bırakılamayacaktır." Öğretidekibaskın görüş ve uygulama ile belirlenen ilkeler doğrultusunda, Sözleşmenintemel özellikleri şu şekilde sıralanabilir: a)Sözleşmede, azınlık kavramı bilinçli olarak tanımlanmamıştır. Azınlık, birtanımlamaya gerek olmaksızın varlığı görülebilen tarihsel bir olgu olarak kabuledilmiştir. Tarihsel olgu deyimi, dil, din, ya da kültür bakımından farklıolmakla birlikte, bulundukları ülkeye yeni yerleşenleri (örneğin, Avrupaülkelerindeki Türk işçilerini) ve yabancıları kapsam dışı bırakır. b)Sözleşme, kendi başına bir azınlığın haklarından söz etmemiştir. Bunun anlamı,tanınan hakların azınlık olarak kabul edilen topluluğun hakları olmayıp, otopluluğun üyesi olan bireylerin hakları olmasıdır. c)Azınlığa mensup bireylerin, sözleşmede tanınan haklardan yararlanabilmesi için,ilgili devlet tarafından "azınlık" olarak tanınmaları gereklideğildir. Azınlık doğal/tarihsel bir olgu olarak kabul edildiğinden, ayrıcadevletin tanımasına gerek olmadığı kabul edilmektedir. d)Azınlıklar, yalnızca köken (etnisite) farklılığından değil; dil ve din öğesininfarklılaşmasından da kaynaklanabilir. Sözleşme, yalnızca, dil, din ve kültürfarklılığına dayanan azınlık mensuplarının haklarını korumaktadır. 2)Bölge ya da Azınlık Dilleri Avrupa Andlaşması (1992) AvrupaKonseyi çerçevesinde hazırlanan bu sözleşme, kimileri kaybolmaya yüz tutanbölge ya da azınlık dillerini koruyarak Avrupa'nın kültürel zenginliğinigeliştirmeyi amaçlamaktadır. Sözleşmenin temel özellikleri şöyle sıralanabilir: a)Bölge veya azınlık dilleri, sayıca, nüfusun geri kalanına göre azınlıkta olanbir ülke vatandaşlarının kullandıkları resmi dilden farklı olan dillerdir. b) Budiller, belirli bir yörede veya bölgede çoğunluğun konuştuğu dil olabileceğigibi, belirli bir bölgeyle kayıtlı olmaksızın azınlıkça kullanılan dil deolabilir. c)Azınlık ve bölge dillerinin korunması ve geliştirilmesi demokrasi ve kültürelçoğulculuk temeline dayanır. d)Azınlık ve bölge dillerinin korunması ve geliştirilmesi için yapılacakdüzenlemeler resmi dili dışlamamalı, onun kullanılmasını ve öğrenilmesiniengellememeli, ulusal egemenlik ve ülke bütünlüğü ilkelerini gözetmelidir. e)Sözleşme, azınlık dillerinin eğitimde, yargıda, idari makamlar önünde, kamuhizmetlerinde, kitle iletişim araçlarında, kültürel etkinliklerde, ekonomik vesosyal yaşamda, sınırlar arası etkinliklerde kullanılacağı esasını getirmiştir.Belirtilen hakların, sözleşmeyi onaylayan tüm ülkeler için aynı kapsamdagerçekleştirilemeyebileceği olgusundan hareketle, taraf devletlerin mutlakatanıması gereken hakların sayısının alt sınırı belirtilmiştir. 3)Ulusal Azınlıkların Korunması İçin Çerçeve Sözleşme (1994) AvrupaKonseyi çerçevesinde hazırlanan bu sözleşme, Avrupa Güvenlik ve İşbirliğiTeşkilatı tarafından benimsenen ilkelerin, mümkün olan en geniş ölçüde yasalyükümlülüklere dönüşmesini amaçlamaktadır. Temel özellikleri şunlardır: a)Yukarıda incelenen BM Kişisel ve Siyasal Haklar Sözleşmesi'nde olduğu gibi,azınlığın tanımı yapılmamıştır. Hazırlık çalışmalarında, "azınlık,toprakları üzerinde yaşadığı devletin uyruğu olup, başka din, dil ya da etniközelliği bulunan insanlar olarak ifade edilmiştir. b)Hakların topluluğa mı, yoksa topluluğa mensup bireylere mi tanındığı konusutartışmalı olmakla birlikte, baskın görüş, hakların bireylere tanındığıyönündedir. Düzenleme tekniği açısından, sözleşmede, hakların öznesi"birey" olarak gösterilmiştir. Bu sözleşme ile birlikte, pek çokuluslararası belgede, "azınlığa mensup kişilerin hakları" formülününkullanılması, birden çok etnik grubu barındıran devletlerin ülke bütünlüğününkorunması yönündeki duyarlılığın sonucudur. c)Tanınanbaşlıca haklar; azınlıkların kendi dillerini kullanma, kendi dillerinde öğrenimgörme, kendi dinlerinin gereklerini yerine getirme, kültürel özgürlüktenyararlanma, kendi dillerinde radyo ve televizyona sahip olma ve sınırötesindeki akraba gruplarla ilişki kurabilme haklarıdır (m. 1-19). 4)Avrupa Güvenlik ve İşbirliği Teşkilatı Belgeleri AGİTbelgeleri, hukuki açıdan bağlayıcı olmaktan çok, uyulması gereken siyasaltaahhütler niteliğindedirler. Helsinki Nihai Senedi (1975), azınlıklarıhaklarını birey ve topluluk olarak tanıdığı gibi, diğer bazı hakların yanında,azınlığın "kendi kaderini tayin" hakkından da söz etmektedir. MadridKapanış Belgesi (1983) insan haklarına saygı gösterilmesinin, ülkelerinsiyasal, sosyal ve ekonomik gelişme düzeyleri ile bağlantılı olmaksızın taahhütedildiği esasını getirmiş ve azınlıkların korunması konusunu vurgulamıştır.Azınlıkların korunmasına ilişkin esas, 1989 Viyana Kapanış Belgesi'ndeyinelenmiştir. 1990Kopenhag Belgesi, azınlıkların haklarını ayrıntılı olarak sıralayan önemli birbelgedir. Ayrıca, bu belge, Avrupa ve Kuzey Amerika bakımından insan haklarıalanındaki ortak standartları belirlemektedir. Azınlıklara tanınan başlıcahaklar şunlardır: İradelerine rağmen herhangi bir asimilasyon çabasıylakarşılaşmadan, kendi etnik, kültürel, dilsel ya da dinsel kimliklerini bütünyönleriyle özgürce ifade etme, koruma ve geliştirme hakkı (m.32); özel vekamusal alanda kendi ana dillerini kullanma hakkı (m.32.1); kendi eğitsel,kültürel ve dinsel kurumlarını kurma ve koruma hakkı (m.32.2); aynı mirasıpaylaştıkları diğer devletlerin vatandaşlarıyla sınır ötesi ilişki kurma vesürdürme hakkı (m.32.4); kendi ana dilleriyle bilgiye ulaşma, bilgialışverişinde bulunma ve yayma hakkı (m.32.5); azınlıkların kimliklerininkorunması ve geliştirilmesiyle ilgili işler dahil, kamusal işlere etkilikatılma, yerel ya da özerk yönetimler kurma hakkı (m.35); Kopenhag Belgesindesayılan haklar, 1990 tarihli Paris Şartı'nda ve 1992 tarihli Helsinki KapanışBelgesinde tekrarlanmıştır. Bubelgelerin incelenmesiyle tespit edilen demokratik ülkelerin azınlıkpolitikalarına ilişkin ortak standartlar ve Türkiye'nin tutumu şöyleözetlenebilir: 1)Uluslararası belgeler, etnisite, dil, din ya da kültür açısından farklılaşangrupların bireylerine, bu farklılıklarını koruma ve geliştirme hakkını tanımaktadır.Bu hak, ilgili devletin, söz konusu grupları azınlık olarak nitelendirmesinigerektirmez. Tanınan haklar arasında, eski tarihli belgelerde "kendikaderini tayin hakkı" yer alırken, yeni belgelerde bu hakka yerverilmemiştir. Türkiye, söz konusu belgeleri ya hiç imzalamamış ya da koyduğuçekincelerle, Lozan Andlaşması dışında kalan gruplar için taahhüt altınagirmekten kaçınmıştır. 2)Çağdaş uluslararası belgeler, bir devletin dil, din, kültür ya da etnik öğeaçısından farklılaşan gruplarına tanıyacağı haklar bakımından biri ılımlı(minimalist), diğeri köktenci (maksimalist) olmak üzere iki farklı yaklaşımlahazırlanmışlardır. Köktenci yaklaşımda, azınlıklara, hakların toplulukdüzeyinde tanınması kabul edilir. Ilımlı yaklaşımda ise, topluluk düzeyinde haktanımanın, ülkenin bütünlüğüne zarar vereceği kaygısıyla, haklar, azınlığamensup bireylere tanınır. Bu yaklaşım, demokratik bir ülke için, kabuledilebilir en düşük standarttır. Etnik, dilsel, dinsel ve kültürelfarklılıkların inkar edilmesi, bu farklılıkların korunması ve geliştirilmesineyönelik hakların (asgari düzeyde de olsa) tanınmaması, uluslararası hukukunölçütleri bakımından asimilasyonist bir politikanın izlenmesi anlamına gelir.Türkiye'nin durumu, Lozan Andlaşması dışında kalan gruplar bakımından bumerkezdedir. 3)Uluslararası belgeler, tanıdıkları hakların devletlerin bütünlüğünü bozmamasıiçin gerekli düzenlemelere yer vermişlerdir. Özellikle çağdaş belgeler, biryandan hakları birey düzeyinde tanımaları, diğer yandan, ülke bütünlüğünüvurgulayıp şiddeti yasaklamaları bakımından bu konuda son derece duyarlıdırlar.Türkiye'deki duruma gelince: Anayasa Mahkemesi, son yıllardaki bir çokkararında, yukarıda adı geçen belgelere atıf yapmıştır. Fakat, Mahkeme, sözkonusu belgelerde ne gibi haklar tanındığının tespiti için değil, tanınanhaklar için hangi sınırlamaların öngörüldüğünün belirlenmesi açısından bunuyapmıştır. Mahkemenin vardığı sonuç, söz konusu sınırlama hükümlerinin,Türkiye'nin bugüne kadar izlediği politikayı doğruladığı yönündedir. Buyaklaşımın geçerliliği savunulamaz. Şöyle ki; uluslararası belgelerdekisınırlama hükümleri, ancak söz konusu hakların tanınmasından sonra bir anlamifade eder. Yani, bir devlet, ülkesi üzerinde bulunan farklı gruplara veya bugrupların bireylerine ana dilde eğitimden, yerel ya da özerk yönetimlerinkurulmasına kadar çeşitli hakları (asgari düzeyde de olsa) tanıdıktan sonra, buhakların ülke bütünlüğü aleyhine kullanılmaması için bazı sınırlamalaryapabilecektir. Söz konusu sınırlamalar, hiçbir hakkı tanımamanın gerekçesiolamaz; sınırlama hükümlerine, ancak haklar tanındıktan sonra başvurulabilir. 4)Etnik, dilsel, dinsel ya da kültürel farklılıklar içeren demokratik ülkelerdekiuygulama nasıldır' Bu konuda, İsviçre, Kanada, Belçika gibi ülkeler federalsistemle yönetilmeleri ve farklı tarihsel koşulları nedeniyle Türkiye ilekarşılaştırma yapmaya fazla elverişli değildir. Buna karşılık, İspanya, İtalyave Fransa'daki uygulamalardan öğrenilecek çok şey vardır. Özellikle Fransa,yönetim modelini değişik yönleriyle örnek aldığımız bir ülke olması bakımındandikkatle incelenmelidir. Fransız yöneticiler, ülkelerindeki Brittany, Alsace,Occitanie gibi ethnoterritorial bölge sakinleri için, hiçbir zaman "etnikgrup" veya "azınlık" tanımlamasını yapmaya istekliolmamışlardır. Böyle bir tanımlama, ulusal bütünlük açısından sakıncalıgörülmüştür. Farklılıkların etnik değil; dil ve kültür öğesine dayandığısavunulmuştur. Ülkede yedi adet yerel dil (veya lehçe) bulunuyor. Bunlar; AlsasDili (Almanca), Bask Dili, Brötonca, Flamanca (Hollanda Dili), Katalanca(Rousillon), Korsika lehçesi ve Oksitan Dili'dir. Fransızca, günümüzFransa'sında çok yaygın bir şekilde kullanılmakla birlikte, 1789 Devrimi'ndenyaklaşık 100 yıl sonra, bu dili konuşanların sayısı, ancak toplam nüfusunyarısını oluşturuyordu. 1991tarihli kararında, Fransız Anayasa Mahkemesi (Anayasa Konseyi), KorsikaStatüsü'ne ilişkin yasanın birinci maddesinde geçen, "Fransız Halkı'nınunsuru Korsika Halkı" ifadesini, Anayasal açıdan olanaksız bir nitelendirmeolarak değerlendirmiştir. Mahkemeye göre, Fransız Anayasası, Fransız halkınıalt bölümlere ayrılması mümkün olmayan tekil (üniter) bir kategori olarak kabuletmektedir. "Korsika Halkı" deyimi, köken, ırk veya din farkıgözetmeksizin, bütün Fransız yurttaşlarından oluşan Fransız Halkı'ndanbaşkasını tanımayan Anayasa'ya aykırıdır. Bununlabirlikte, İspanya'da, özerk yönetimlerin halkına "milliyetler"(ulusal topluluklar-nationalite) adı verilmiştir. Bu durum, ulus bütünlüğünüzedeleyici bir tutum olarak değerlendirilmemektedir. 1978 tarihli İspanyolAnayasası'nın 2. maddesinde, "İspanyol ulusunun ayrılmaz birliği, bütünİspanyolların ortak ve bölünmez anavatanı" olgusu vurgulanmıştır. TürkAnayasa Mahkemesi, kararlarında, Fransız Anayasa Mahkemesi'nin 1991 tarihliyukarıda belirtilen kararına göndermede bulunmaktadır. Kararda belirtildiğigibi, Fransız Halkının unsuru (tamamlayıcısı) şeklinde bile ifade edilse,"Korsika Halkı" deyimi anayasaya aykırı görülmüştür. Fakat, gözdenkaçırılan nokta, söz konusu yasada yalnızca bu tanımlamanın anayasaya aykırıbulunmuş olduğudur. Yasanın Korsika'ya özerklik veren hükümlerinedokunulmamıştır. Fransa,ülkedeki sosyolojik azınlıkların adlandırılması konusunda en az Türkiye kadarduyarlı olmasına karşın, dilsel ve kültürel farklılıkların korunması vegeliştirilmesi konusunda bizden farklı politikalar izlemektedir. Geçmişteizlenen asimilasyonist politikaların artık terk edilmeye başlandığı görülüyor.1925 yılında, dönemin milli eğitim bakanı, "Fransa'nın tarihsel birliğiiçin Brötonca'nın ortadan kaldırılması gerekir", tespitinde bulunmuştu.Daha sonra, 1951'de, ülkedeki yerel dilleri tanıyan yasa çıkarılmıştır. Korsikasorunu da, uzun yıllar, bu yasanın Korsika için de geçerli olmasını sağlamayayönelik, zaman zaman şiddete başvuran, bir dil ve kültür farklılığınıntanınması hareketi olmuştur. 1982'de, parlamento, Korsika için bir özerklikyasası çıkarmış, 1991'de ise, özerklik özel bir yasayla güçlendirilmiştir.Fransa, etnisite ve azınlık kavramını kullanmaktan kaçınmakla birlikte,ülkesindeki dil ve kültür farklılıklarının, uluslararası belgelerde görülenstandartların gerisine düşmeyecek şekilde korunması ve geliştirilmesine olanaktanıma çabası içindedir. Fransa'dadil ve kültür farklılıklarının korunmasına yönelik reformlar, daha çok, bölgeyönetimlerini güçlendirerek, katı merkeziyetçilikten uzaklaşılması politikasınadayanmaktadır. Bu yöndeki politikalar, kamuoyunda, ülke bütünlüğünün korunmasımülahazasıyla eleştirilmiştir. François Mitterrand, reformların gerekçesini1981 yılında şöyle açıklamıştır: "Fransa'nın kurulabilmesi için, geçmişte,güçlü ve merkeziyetçi bir iktidara gereksinme duyulmuştur. Bugün ise,dağılmaması için, siyasal erkin ağırlıklı olarak yerel yönetimlere bırakılmasızorunlu duruma gelmiştir." Reformları gerçekleştiren Sosyalist Partitarafından, reformları savunmak için 1991 de yayımlanan 1980'li YıllarınFransa'sı için Sosyalist Proje adlı kitapta, dil ve kültürün korunmasıpolitikası şu sözlerle savunulmuştur: "Birer kültürel olgu olan bölgeseldillerin tanınmasının, onların politik olgu olarak da tanınmasına yol açacağıdoğrudur. Bu, bir halkın ruhunun boğulmasına yönelik politikaya karşı tercihedilir bir durumdur." 3 -Davalı Partinin Bölge ve Irk Esasına Dayandığı İddiası İddianame'de,parti programının, "siyasal partiler bölge, ırk ... esaslarınadayanamazlar" hükmünü getiren SPK'nın 78-b maddesine aykırı olduğubelirtilmiştir. Söz konusu hüküm, 1995 Anayasa değişikliğinden sonrayürürlükten kalkmıştır. Bu yasak, Anayasanın 68/4. maddesindeki ilkelerdenyorum yoluyla da çıkarılamaz. İlgili SPK maddesinin halen yürürlükte olduğukabul edilse bile, Anayasaya aykırılığı nedeniyle iptal edilmesi gerekir. SPK'nınbu hükmü, parti kapatma nedenlerinin düzenlendiği Anayasanın 68/4. maddesindebelirtilen ilkelerden hiçbirinin zorunlu bir sonucu değildir. Böyle biryasağın, devletin bölünmezliği esasının korunması bakımından elverişli bir araçolduğu ve öngörülen amaca olumlu bir katkı sağlayacağı kolayca savunulamaz.Siyasal yaşam kendi doğal mecrası içinde gelişir. Bir ülkede bölge bilinci,etnisite, din veya tarikat gibi olgular siyasal yaşamda önem arz ediyorsa,bütün yasaklamalara karşın, siyasal partiler bu öğeleri kendi bünyelerinealacaklardır. Ülkemizde, belirli tarikatların, mezhep mensuplarının veya etnikgrupların belirli partileri destekledikleri, bu partilerin de onlarıntaleplerini karşılayacak politikalar ürettikleri bilinen bir durumdur. Diğerbazı ülkelerde, bölge veya etnisite esasına dayanan ve bu adları taşıyan partilerbulunmaktadır. Birleşik Krallıkta İskoç Milli Partisi ve Galler MilliyetçiPartisi; İspanya'da Bask Milliyetçi Partisi ve Kanarya Adaları Koalisyonu;İtalya'da Lombard Birliği ve Veneto Birliği ilk akla gelen örneklerdir. Buörneklere karşın, yine de, bir hukuk düzeninde, bölge, ırk, din ve benzeriesaslara dayanan ve bu adları taşıyan dernek, parti ve diğer örgütlerinkurulmasının yasaklanması (savunulur olmamakla birlikte) anlaşılabilir birdurumdur. Fakat, bu yasağa aykırılığın yaptırımının parti kapatma nedeni olaraköngörülmesi, partilerin demokratik siyasal yaşamın vazgeçilmez unsurları olmasıilkesi ile bağdaşmayan bir durumdur. Söz konusu yasak muhafaza edilecekse,yasakoyucunun, parti kapatma dışında başka yaptırımlara yönelmesi gerekir. İddianamede,davalı Parti'nin bölge ve ırk esasına dayanan bir parti olduğununkanıtlanmasına yönelik ileri sürülen iddialar, Başsavcılığın siyasal partilerindemokrasilerdeki işlevi konusundaki yaklaşımında ciddi bir yanlışlık bulunduğuizlenimini doğurmaktadır. Şöyle ki: DavalıParti'nin ırk esasına dayandığına ilişkin gerekçeler; "Kürt sorunununbarışçı ve demokratik çözümünün programın merkezine konması", Kürtsorununun adil ve demokratik çözümünün parti tarafından acil hedef olarakbenimsenmesi ve temel amaç olarak alınması", "Kürt kökenlilerinvarlık ve kültürlerinin öne çıkarılması" "Kürtlerin hukuki plandaayrıcalıklı bir statüye sahip kılınmalarının istenmesi" şeklindedir. Kürtsorunu, şu anda Türkiye'nin en büyük sorunlarından biridir. Ülkeyi yönetmeyi amaçlayanbir partinin, ülkenin en büyük sorununun çözümüne ivedilik tanıması, onuprogramının merkezine yerleştirilmesi son derece doğaldır. Bu noktada, Kürtsorununun çeşitli boyutları hakkındaki verilerin anımsanmasında yarar vardır: -PKK ile güvenlik güçleri arasında çıkan çatışmalarda, 1984 ile 1995 yıllarıarasında ölenlerin toplam sayısı 20.181 kişidir. -Resmi açıklamalara göre, 1992-1994 yılları arasında, genel güvenlik nedeniyle,bölgede kapalı bulunan okul sayısı 5.210 dur. -Bölgede, 1990-1995 yılları arasında bildirilen faili meçhul cinayetlerin sayısı1.363'tür. -Ordunun toplam insan gücünün yaklaşık dörtte biri, bölgede PKK'ya karşıkullanılmaktadır. -Bölgede boşaltılan veya yakılan köylerin sayısı ile ilgili resmi rakam, Ekim1995'te, 2.253'tür. -Olağanüstü hal bölgesinde güvenliği muhafaza etmenin yıllık maliyeti, 1994 yılıiçin, 11.1 milyar dolar civarındaydı. Bu, GSMH'si 173 milyar dolar olan (1993)bir ülke için büyük bir rakamdır. -Resmi rakamlar daha düşük olmakla birlikte, bölgede, güvenlik nedeniyle göçetmek zorunda kalan insanların tahmini sayısı, 1995 itibariyle, 2.5 milyoncivarındadır. Sözkonusu veriler, Kürt sorununun hiç vakit kaybetmeksizin sağlıklı bir çözümekavuşturulması gerektiğini, yoruma gerek bırakmayacak şekilde ortaya koyuyor.Siyasal partilerin bu sorunun çözümünü öncelikli hedef ilan etmeleri değil,etmemeleri anormal bir durum sayılır. Davalı partinin programı incelendiğinde,Türkiye'nin diğer sorunlarının da ayrıntılı olarak ele alındığı ve çözümyolları önerildiği görülmektedir. Parti programının "Somut Hedefler veÇözümler" başlıklı ikinci bölümünün 15 sayfası Kürt sorununa, 45 sayfasısosyal güvenlikten, kadının özgürleştirilmesine, sağlık sorunundan yargıreformuna kadar değişik konulara ayrılmıştır. Siyasalpartiler, ülke sorunlarının çözümü için politikalar üreten kurumlardır.Partiler, millet ile devlet, sosyal alan ile siyasal alan arasındaki iletişimisağlayan araçlardır. Bu bağlamda, toplumda ortaya çıkan taleplerin partileraracılığıyla devlete yansıtılması, siyasetin ve siyasal parti gerçeğininözüdür. Ülkenin en önemli sorunlarından biri olan Kürt sorununun, partilertarafından öncelikli hedef ilan edilmesini yasalara aykırı bulmanın arkasında,bu sorunun partiler dışında bir yerde çözülmesi gerektiği zihniyetiyatmaktadır. Buna göre, Kürt sorunu milletin değil, devletin bir sorunudur.Çözümünü de, milletin taleplerini devlete taşıyan kurumlar olan partiler değil,devlet bulacaktır. Devleti milletin dışında ve üstünde gören bu zihniyetinpartilere biçtiği rol, devletin taleplerinin topluma taşınması; bu talepleri,her partinin kendi tabanına benimsetmesidir. Bu yaklaşımın, siyasal partilerindemokrasilerde gördüğü işlevi tersine çevirdiği açıktır. Sonbir nokta, iddianamedeki, davalı partinin Kürtleri hukuki planda ayrıcalıklıbir statüye kavuşturmak istediğinin tespiti ile ilgilidir. Davalı partinin,Kürtlerin dil ve kültürlerinin korunmasını ve geliştirilmesini istediğidoğrudur. Bu yönde, yasal ve anayasal düzeyde bazı değişiklikler yapmayıamaçlamaktadır. Söz konusu değişiklikler, ayrıcalık yaratılmasınıamaçlamamakta; yalnızca mevcut yasakları kaldırılarak, Kürtlerin kendi dil vekültürlerini koruyup geliştirebilmelerine olanak sağlamaktadır. Burada sorun,Kürtlerin bazı haklardan, örneğin, ana dilde eğitim veya kendi dillerinde radyotelevizyon yayını yapma hakkından yararlanmasının bir ayrıcalık olarakgörülmesidir. Çünkü, Türkiye'de bütün vatandaşlar, bu haklardan resmi dilaracılığıyla yararlanma imkanına sahiptirler. Bir etnik gruba, bu eşitlikçiimkanın ötesinde yeni bir hak tanınması ayrıcalık yaratır. Bu yaklaşımıngeçerliliği savunulamaz. Şöyle ki: Kürtleriçin ana dilde eğitim hakkı veya diğer bazı hakları talep etmenin gerekçesi, buetnik grubun mensuplarının ana dilinin resmi dilden farklı olmasıdır. Eğitimhakkı ile dilin kullanılması arasındaki ilişkiyi belirleyen evrensel norm,"ana dilde eğitim hakkı"nm tanınmasıdır. Konuyu düzenleyen tümuluslararası belgelerde, ilişki bu şekilde kurulmuştur. Birden fazla dilinkonuşulduğu ülkelerde, eğitim dilinin yalnızca resmi dil olarak öngörülmesibiçimsel eşitliği sağlar, fakat, özünde, resmi dili aynı zamanda ana diliolanlar ile olmayanlar arasında bir farklılık, daha doğrusu ayrıcalık yaratır.Bu nedenle, ana dili Kürtçe olanlara bu dilde eğitim olanağı sağlanmasınaeşitlik ilkesi gerekçesiyle karşı çıkılması, kendi içinde çelişik bir tutumdur.Bir devlet, resmi dili tüm yurttaşlarına öğretme görevinden vazgeçemeyeceğinegöre, bu dengesizliğin giderilmesinin yolu, birden fazla resmi dilin kabulü veyayerel, bölgesel dillerde eğitim olanağının sağlanmasıdır. Davalıparti, ikinci çözümü benimsemiştir. Resmi dili dışlamayacak şekilde, ana dilifarklı olanların kendi dillerinde eğitim görmeleri gerektiği savunulmaktadır.Bu görüş, ulus bütünlüğüne aykırı olmadığı gibi, eşitlik ilkesiyle bağdaşmazlıkiçinde de değildir. "Eşitlik ilkesi farklılıkları değil; ayrıcalıklarıönler" genel kuralından hareket edildiğinde, ana dili farklı olanlara,kendi dillerinde eğitim olanağı sağlanmasına eşitlik adına karşı çıkılmasınıntutarsız bir görüş olduğu ortaya çıkar. 4 -Devletin Tekliği ilkesine Aykırılık İddianamede,davalı partinin, idari adem-i merkeziyetçilik olarak adlandırdığı politika ile;il ve ilçe meclislerinin yerel parlamentolara dönüştürülmesi, yerel yönetimlerüzerindeki idari vesayetin kaldırılması, taşrada merkezi yönetimi temsil edentüm üst düzey bürokratların yöre halkı tarafından seçilmesi, yerel yönetimlereegemenlik verilmesi esaslarını benimseyerek, SPK'nın devletin tekliği ilkesinidüzenleyen 80. maddesine aykırı tutum içinde olduğu belirtilmiştir. Ayrıca,aykırılık iddiası, parti programında ve genel başkanın konuşmalarında geçen,Fransa ve İspanya'da uygulanan bölge sisteminin örnek alınacağı ve federasyonundevletin bölünmesi anlamına gelmediğine ilişkin açıklamalarla desteklenmiştir. Bukonuda bir kaç noktanın aydınlığa kavuşturulmasında yarar var. İlk olarak,devletin tekliği ilkesinin, diğer bir deyişle üniter devlet biçiminin,bölünmezlik ilkesinin zorunlu bir sonucu olup olmadığı tartışılmalıdır. Türkiye'de,yaygın bir şekilde, federal devlet biçiminin devletin bölünmesi anlamınageldiği, federal devletin birden çok devletten (federe devletlerden) oluştuğukanısı hakimdir. Konu ile ilgili akademik yayınların çoğunda benimsenenterminoloji de, böyle bir yanlış anlaşılmaya yol açacak niteliktedir.Amerika'da eyaletler (states), İsviçre'de kantonlar, Kanada'da provensler,Almanya'da lander, eski sosyalist-federal ülkeler olan SSCB, Yugoslavya veÇekoslovakya'daki cumhuriyetler, Türkçe'de, ortak bir terimle, federe devletolarak adlandırılmışlardır. Bu adlandırmadan yola çıkıldığında, ilk bakışta, 50eyalet ile ABD: 10 provens ile Kanada veya 16 land ile Almanya, birer devletlerligi görünümündedir. Fakat, bu adlandırma ve ona dayalı muhakeme tarzı doğrudeğildir. Federaldevlet, konfederasyondan farklı olarak, bir devletler ligi veya topluluğudeğil, uluslararası hukuk ve anayasa hukuk açısından tek bir devlettir.Devletin tek oluşu bakımından, üniter devlet ile arasında bir fark yoktur.Devlet, belirli bir ülkede yaşayan insan topluluğunun egemenlik ve bağımsızlıktemelinde oluşturduğu siyasal örgütlenmedir. Bu bağlamda, egemen ve bağımsızbir devletten söz edebilmek için iki özelliğin bulunması gerekir. Birincisi,devlet olarak adlandırılan organizasyon, kendi ülkesi ve yurttaşları üzerindeen üstün otoriteye sahip olmalıdır (iç veya pozitif egemenlik). İkinci olarak,devlet, herhangi bir dış otoritenin kontrolü altında bulunmamalıdır (dış veyanegatif egemenlik). Federal devletin eyaletleri, bu özellikleri gösterenbirimler değildir. Federaldevlet sistemi incelendiğinde, bu siyasal örgütlenmenin çok sayıda iktidarmerkezinden oluştuğu görülür. Bu iktidar merkezlerinden biri, yetkileriniülkenin ve yurttaşların tümü üzerinde kullanabilen federal yönetimdir (federalgovernment). Diğer iktidar merkezleri, sayıları ülkeden ülkeye değişen, federeyönetimlerdir (states governments). Federe yönetimler, yetkilerini ancakyurttaşların bir kısmı üzerinde ve/veya belirli coğrafi bölgelerde kullanabilirler. Federalyönetimin yetkilerini kullanmasına devletin insan ve toprak unsuru açısındansınır getirilmemiş; federe yönetimlere ise getirilmiştir. Bununla birlikte, heriki yönetim biriminin yetkileri konu bakımından sınırlıdır. Ülkeden ülkeye bazıdeğişiklikler göstermekle birlikte, ulusal savunma, dış politika, federebirimler arası ulaşım, iletişim ve ekonomik ilişkiler gibi konular, niteliğigereği ulusal ölçekte yürütülmesi gerektiğinden federal yönetimin yetki alanıiçindedir. Buna karşılık, her federe birimin özgün koşullarına göredeğişebilecek, sağlık, eğitim, asayiş ve kültür politikaları, bazı ulusalstandartların belirlenmesine engel olmayacak şekilde, federe yönetimlerin yetkialanı içindedir. Böylebir sistemde, federe yönetimler "devlet" olarak adlandırılamazlar.Çünkü, egemen bir egemenlik veya pozitif ve negatif egemenlik özelliği bubirimlerde bulunmamaktadır. Federe devletin uluslararası hukuk ve anayasahukuku bakımından ayırdedici özellikleri olan iç ve dış yönetimler, eyaletsınırları içinde yaşayan insanlar üzerinde her konuda karar verme yetkisinesahip tek otorite olmadıkları gibi, dışa karşı da herhangi bir bağımsızlıklarısöz konusu değildir. Aynı özellik, federal yönetim için de geçerlidir. Federalve federe yönetimler, tek bir devletin organlarıdırlar. Federasyonlarda"devlet" özelliği, tek başına ne federal yönetimde ne de federeyönetimde vardır. Devlet, federal ve federe yönetimlerin birlikteliğindenoluşan siyasal örgütün niteliğidir. Kurucu siyasal birimleri, "devlet"olarak adlandırılabilecek örgütlenmeler, Avrupa Birliği gibi konfederalbirliklerdir. Bu tür birliklerde, birleşen taraflar, uluslararası hukukbakımından egemen devlet statülerini korudukları için, devlet olaraknitelendirilebilirler. Adlandırmaile ilgili konuyu açıklığa kavuşturduktan sonra, federasyonun devletin ülkesive milleti ile bölünmez bütünlüğü ilkesi karşısında ne anlam ifade ettiğiüzerinde durmak gerekir. Bölünmezlik ilkesi egemenlik kavramı ile yakındanilgilidir. Bugünkü egemenlik anlayışına kaynaklık eden görüşler, 16 ve 17.yüzyıllarda, başlıca Jean Bodin ve Thomas Hobbes tarafından oluşturulmuştur. Buyüzyıllarda oluşturulan klasik egemenlik kuramı, devlet içinde bir kişi veyaorganda somutlaştırdığı egemenliğin mutlak, sürekli, bölünmez ve sınırlanamaznitelikte olduğunu belirtmiştir. Avrupa'da, siyasal iktidarın bölündüğü birsistemi ifade eden feodalizmden ulusal devlete geçişte önemli rol oynayan bukuram, çağdaş demokratik devlet anlayışının gelişmesi ile birlikte, bir çoknoktada geçerliliğini yitirmiştir. Günümüzde, "sürekli" olmasıdışında, egemenliğin diğer özellikleri, klasik kuramdan çok farklı şekildeyorumlanmaktadır. Egemenliğitek kişi veya organda somutlaştıran klasik kurama karşın, çağdaşdemokrasilerde, kuvvetler ayrılığı ilkesi gereği, egemenliğin kullanımındabirden çok organ yetkili kılınmıştır. Hukuk devleti ilkesi, mutlak, sınırsızegemenlik anlayışı ile bağdaşmaz. İnsan hakları ilkesi, devlet otoritesininmutlak, sınırsız ve bölünmez olduğu bir sistemde gerçekleştirilemez. Nihayet,devletlerin ulusüstü kuruluşlara üyeliği ve uluslararası sözleşmelerionaylamaları, kendi iradeleri ile, egemenliğin sınırsız, mutlak ve bölünmezözelliklerini ortadan kaldırmaları demektir. Günümüzde, egemenlik yalnızcakaynağı bakımından bölünmez kabul ediliyor. Kullanımı bakımından, yukarıdabelirtilen özellikler doğrultusunda bölünmezlik söz konusu değildir. Üniterveya federal bir demokraside, egemenliğin kaynağı halkta (millet)dır. Bu esas,Cumhuriyet dönemi Türk Anayasalarında, "egemenlik kayıtsız şartsızmilletindir" şeklinde ifade edilmiştir. Ancak, söz konusu ilke, milletegemenliğinin "kayıtsız ve şartsız", yani sınırsız ve mutlak olduğunuifade etmez. Millet, egemenliğini kullanırken (anayasada öngörülen) kayıt veşartlara uygun davranmak durumundadır. Buradaki kayıtsız şartsız oluş,egemenliğin millete ait oluşu bakımındandır. Millet, egemenliğini monarşik,aristokratik, dinsel ve benzeri herhangi bir otorite ile paylaşmayacaktır.Başka hiçbir otorite ile paylaşılmayan egemenlik bölünmezdir ve tümüyle milleteaittir. Egemenliğinkullanılmasına gelince, durum farklıdır. Üniter bir devlette, kuvvetler ayrılığıilkesi gereği, egemenlik yasama, yürütme ve yargı organları arasındabölünmüştür. Devlet, bu üç organın birlikteliğinden oluşan siyasal yapıdır.Federal devlette, yasama, yürütme ve yargı organları, hem ulusal ölçekte, hemde ulusaltı (eyaletler) ölçekte kurulmuştur. Diğer bir deyişle, Üniter devletteegemenliği kullanan organlar yalnızca fonksiyonel olarak bölünürken, federaldevlette, bunun yanısıra, yersel (teritoryal) veya çok ender durumlardatopluluk esasına göre de bölünmüşlerdir. Üniterveya federal yapılı devletlerde, birden çok organın egemenliği paylaşması,kaynağı bakımından egemenliğin halka ait olduğunun kabul edilmesi ile mümkünolabilmiştir. Klasik egemenlik anlayışında, egemenlik tek bir kişi veya organdatoplanıyordu (mutlakiyetçilik). Bir başka kişi ya da organın egemenliğe ortakolması, egemenliğin sınırlanması ve bölünmesi demekti. Oysa, egemenliğinkaynağının halkta olduğu kabul edildiğinde, bölünmezlik ilkesi ihlal edilmeden,birden çok organın egemenliği kullanması mümkündür. Halk, kendisine aitegemenliğin kullanılmasında, yalnızca ulusal düzeyde kurulan organları yetkilikılabileceği gibi (Üniter sistem); hem ulusal, hem de ulusaltı ölçekteörgütlenen federal ve federe yönetimleri de yetkili kılabilir (federalizm). Buaçıklamaların ışığı altında, federal ve üniter devletin bölünmezlik ilkesikarşısındaki konumu şöyle özetlenebilir: Demokratik esaslara göre örgütlenmekkaydıyla, her iki sistemde de, egemenlik, kaynağı bakımından bölünmezdir.Kullanımı bakımından ise, egemenliğin çeşitli organlar arasında bölünmesi kabuledilmiştir. Her iki sistemde de ülkenin bölünmezliği ilkesi geçerlidir. Federaldevletlerde, üniter devletlerde olduğu gibi, ulusal (federal) ordu ile korunantek bir ülke vardır. Yine, her iki devlet biçiminde de, milletin bölünmezliğiilkesi geçerlidir. Federal devletin işleyişinde, bütün halkın iradesininyanısıra, eyalet halklarının iradeleri de ayrı ayrı önem taşır. Fakat, ülkeninulusal ve ulusaltı ölçekte oluşan halk iradesi ile yönetileceğine karar verenbirim tüm ülke halkıdır. Nitekim, federal bir devlet olan Amerika BirleşikDevletlerinin Anayasası şu cümle ile başlar: "Biz, Birleşik DevletlerHalkı...bu Anayasayı düzenliyoruz". Amerikan Yüksek Mahkemesi, en son 1995tarihli bir kararında konuyu tartışmış ve anayasal otoritenin nihai kaynağıolarak eyalet halklarını değil, tüm yurttaşları kapsayan federal halkıgörmüştür. Bütünfederal devletler, eyalet halklarının üzerinde ve onları birleştiren birsiyasal bağ ve kimlik olarak, ortak bir ulusal bilincin varlığına, eğer yoksa,yaratılması esasına dayanırlar. Ortak bir ulus bilincinin ve ortak siyasalkimliğin yokluğu sistemin işlemesini olanaksız kılar. Çünkü, yetkilerini ülkedüzeyinde, bütün yurttaşlar üzerinde ve onlar adına kullanan federal yönetiminmeşruiyeti böyle bir kimliğin oluşmasına bağlıdır. Bazı ülkelerde, bu kimlik vebilinç federal sistem kurulmadan önce vardı. Almanya'da olduğu gibi. Bunakarşılık, ABD ve Kanada'da, ortak ulus bilinci ve siyasal kimlik, büyük ölçüde,zaman içinde yaratılmış veya güçlendirilmiştir. Günümüzde, Bosna-Hersek'te,Dayton andlaşması ile kurulan federal sistemin başarılı olması, Boşnak, Sırp veHırvat kimliklerinin üstünde, böyle bir ortak kimliğin ve ulus bilincininyaratılmasına bağlıdır. Türkiye'de,Anayasanın değiştirilemeyecek hükümleri arasında yer alan, devletin ülkesi vemilleti ile bölünmez bütünlüğü ilkesi, yukarıda ifade edilen ve üniter devletiçin olduğu kadar federal devlet içinde geçerli olan bölünmezlik ilkesindenfarklı yorumlanmaktadır. Anayasa Mahkemesi, söz konusu ilkeyi, üniter devletmodeli ile özdeşleştirmiştir. Bu yorumun, anayasakoyucunun iradesi ile uyumiçinde olduğu açıktır. Bununla birlikte, söz konusu anayasa hükmününyorumlanmasında, anayasakoyucunun iradesine bağlılık yerine, hukuk kurallarınınzamanın gereksinimlerine göre ele alınıp, metnin objektif anlamından hareketedilmesi yoluna da gidilebilir. Bu ilkenin temel amacı, ulusal birliğinkorunmasıdır. Ulusal birliğin sağlanması veya korunmasında, bir dönem üniterdevlet modeli zorunluluk olarak ortaya çıkabileceği gibi, bir başka zaman, aynıamaca federal sistem benimsenerek de ulaşılabilir. Günümüzde, içinde etnik,dilsel veya dinsel farklılıklar barındıran pek çok ülkede, federalizm ulusalbirliği sağlamanın yegane yolu olarak görülmektedir. Türkiye bakımından böylebir dönüşümün kaçınılmaz olduğu ileri sürülemezse de, üniter devlet modelini,yasal yoldan hiçbir zaman değiştirilemeyecek bir esas olarak kabul etmeninyararlı ve gerçekçi olduğu söylenemez. Belçika,1831 Anayasası ile, içerde ulusal birliği gerçekleştirmek, dışarıda güçlüdevletlere karşı mücadele edebilmek için, Valon toplumunun ve Fransızca'nınüstünlüğüne dayanan, üniter bir devlet olarak kurulmuştu. Ülkedeki Flamantoplumunun hayati çıkarlarını göz ardı eden bu sistemin, bir noktadan sonraciddi sorunlara yol açacağı aşikardı. Öyle de oldu. Belçika Halkı, bu sorunuaşmak için, 1970, 1980, 1988 ve 1993 tarihinde gerçekleştirdiği dört büyükanayasa değişikliği ile, her iki toplumun beklentilerini karşılayacak birfederal sistemi benimsedi. Barışçıl ve yasal yöntemlerle gerçekleştirilen budeğişim, üniter bir devletin federasyona dönüşebileceğini göstermektedir.Tersine dönüşüme yol açan örnekler de vardır. Üniter ve federal yapılar,günümüzde, ulus-devletin örgütlenme biçimleridirler. Her iki sistem de, ulusalbirliğin sağlanması amacına hizmet eden araçlardır. Bir toplumun yalnızcabugününü değil, geleceğini de düşünen uzak görüşlü bir anayasakoyucu veyayorumcudan, amaca ulaşmak için gerekli olan aracı (üniter veya federal yapıyı)değil; aracın hizmet ettiği amacı (ulusal bütünlüğü) güvence altına almasıbeklenir. Özellikle de, bu güvence, ülkedeki tüm seçmenlerin iradesi aynıdoğrultuda ortaya çıksa bile, hukuken değiştirilmesi mümkün olmayan bir anayasahükmü olarak formüle edilmişse, söz konusu basiretin gösterilmesi daha büyükbir önem taşır. Bölünmezlikilkesi bu doğrultuda yorumlandığında SPK'da öngörülen üniter devlet ilkesineaykırılık yasağı, Anayasaya aykırı bir kapatma nedenidir. Fakat, bunun davabakımından büyük bir önemi yoktur. Çünkü, davalı parti, federal sistemisavunmadığını, yalnızca, bu sistemin devletin bölünmesi anlamına gelmeyeceğiniileri sürmektedir. Partinin savunduğu sistem, üniter devlet modeli içinde,kendi adlandırmalarıyla idari adem-i merkeziyetçiliktir. Bu sisteme örnekoluşturacak uygulamalar olarak, İspanya ve Fransa modelleri gösterilmiştir.Dolayısıyla, SPK 80 hükmünün halen yürürlükte olduğu ve Anayasaya aykırıolmadığı kabul edilse bile, davalı partinin görüşleri, federalizmi savunması açısındandeğil, özerk yönetimleri öngörmesi açısından değerlendirilmelidir. İtalya,İspanya veya Fransa gibi ülkelerde oluşturulan özerk yönetimler, üniter devletilkesine aykırılık oluşturur mu ' "Bölgeli devlet" olarakadlandırılan bu uygulamanın, üniter ve federal sistemlere göre ayırdediciözellikleri nelerdir' Günümüzde,bazı üniter devletlerde, etnik, dilsel, dinsel, tarihsel veya ekonomiközellikleriyle farklılaşan bölgelerin, değişik ölçülerde özerkliktenyararlandıkları görülüyor. Bu tür bölgelerin özerk statüleri, İtalya veİspanya'da anayasal, Fransa'da yasal güvenceye kavuşturulmuştur. BirleşikKrallık'ta ise, Kuzey İrlanda, İskoçya ve Galler'in özerklikleri anayasa iledeğil; yasalar ve güçlü siyasal gelenekler ile korunmaktadır. İtalya,özerk yönetimlere tanınan yetkilerin büyük ölçüde anayasal güvenceyekavuşturulduğu ülkelerden biridir. 1947 tarihli İtalyan Anayasası'nda, özerkbölgelerin adları, mali özerklikleri, yasama ve yürütme organlarıbelirtilmiştir. Anayasada sayılan 20 özerk bölgeden, önce yalnızca 5'inde, 1970yılından itibaren ise, tümünde özerk yönetimler kurulmuş ve faaliyetebaşlamıştır. İtalya Anayasası'na göre, özerk bölge yönetimleri, ulusalparlamentonun belirlediği temel ilkeler çerçevesinde, ulusal yarar ve diğerbölgelerin yararlarına aykırı olmayacak şekilde, yasama niteliğinde kurallarkoyabilirler. Bölgeselbirimlere tanınan özerkliğin anayasal güvenceye bağlandığı diğer bir devlet,İspanya'dır. Bu ülkede, Franco'nun ölümünden kısa bir süre sonra yürürlüğegiren 1978 Anayasası ile, bölgesel birimlere değişik derecelerde özerkliktanınması esası kabul edilmiştir. Bugün, İspanya'da, ülkenin bütün yüzeyinikapsayan 17 özerk yönetim kurulmuştur. Özerk yönetimler, tarihsel, kültürel,dilsel, veya ekonomik özellikleri ortak olan coğrafi bölgelerdeoluşturulmuştur. Fransa'da1982'den sonra yerel yönetimler yeniden düzenlenmiş ve 27 bölge yönetimioluşturulmuştur. İtalya ve İspanya bölgelerinden farklı olarak, bu bölgelerinyasama yetkileri yoktur. Ayrıca, etnik, kültürel, dilsel veya dinsel öğelerlebeslenen bir özerkleşme sürecinin ürünü değildirler. Bölgeler, daha çok, uygunbir ölçekte ekonomik gelişmenin eşgüdümünü sağlamak amacıyla kurulmuşlardır.Üniter bir devletin, geleneksel yerel birimler olan il veya belediyelerden dahageniş bölgelere ayrılması ve bu bölgelerde yasama yetkisine sahip özerkyönetimler kurulması, bazı yazarları, bölgeli devletin federalizm anlamınagelip gelmeyeceğini tartışmaya yöneltmiştir. Bu konuda, özellikle, bazı federaldüzenlemelerden yararlanan İtalya ve İspanya örnekleri dikkat çekicidir.Bununla birlikte, federal devlet ile bölgeli devlet arasında çok önemli farklarvardır. İtalyanAnayasası özerkliği güvence altına almakla birlikte, merkezi yönetimin özerkyönetimlerin kuruluş ve işleyişine müdahale imkanlarını açık tutmuştur.Örneğin, federal devletlerde federe yönetimlerin anayasası ilekarşılaştırılabilecek bir belge olan, İtalyan bölgelerinin iç örgütlenmelerineilişkin yasanın Bölge Kurulları tarafından hazırlanacağı kabul edilmiş; fakatulusal parlamentonun, bir yasayla bu kuruluş yasasını uygun bulması koşulugetirilmiştir Buna karşılık, federal devlette, federe birimler kendianayasalarını, federal yönetimin hiç bir müdahalesi olmaksızın, kendilerihazırlayıp yürürlüğe sokarlar. Merkeziyönetim, özerk yönetimlerin işleyişine de müdahale etmektedir. İtalya'da, bölgemerkezlerinde oturan bir görevli, merkezi yönetim tarafından verilen idarigörevlerin özerk yönetimlerce yerine getirilip getirilmediğini denetler. Bölgekurullarının kabul ettiği yasalar üzerinde, merkezi yönetimin geciktirici vetoyetkisi vardır. Merkezi yönetim, bu yasaları Anayasa Mahkemesi'ne veya UlusalParlamento önüne getirerek geçersiz sayılmasını isteyebilir. İtalyanAnayasasındaki bu hükümler, özerk yönetimlerin statüsünün merkezi yönetim ileeşit olmadığını; merkezi yönetimin üstün olduğunu gösteriyor. Özerk yönetimler,federe birimlerden farklı olarak, kendi yetki alanlarına giren konularbakımından nihai karar verme yetkisine sahip değildirler. Merkezi yönetim ilebölgesel yönetimlerin eşitlik ve bağımsızlığı sağlanmamıştır. Oysa, federalsistemde, federal yönetim ile federe yönetimler arasında anayasa önünde eşitlikilkesi geçerlidir. Yönetimlerin hiç biri diğerinden üstün değildir. Hukukiaçıdan birbirine eşit olan yönetimler, kendi yetki alanları içinde, diğeryönetimlerin müdahalesinden uzak (bağımsız) bir şekilde faaliyet gösterirler. Üniterdevletlerdeki özerk yönetimler ile, federal devletin federe yönetimleriarasındaki önemli farklardan biri de, yetkilerin güvencesidir. Federalsistemde, yetki bölüşümüne ilişkin kurallar anayasa ile belirlenir veyönetimlerden biri tarafından tek yanlı olarak değiştirilemez. Buna karşılık,üniter devlette özerk yönetimlerin yetkileri, genellikle yasa ile düzenlenir.İtalya ve İspanya örneklerinde olduğu gibi, anayasal güvence söz konusu olsabile, merkezi yönetim tek yanlı bir işlemle yetki bölüşümüne ilişkin anayasahükümlerini değiştirebilir. İtalyan ulusal parlamentosunun her iki kanadının,anayasa değişikliğine ilişkin bir düzenlemeyi, üç ay ara ile, iki kez görüşüpkabul etmesi yeterlidir. Karar salt çoğunlukla alınır. Özerk yönetimlerin budeğişikliği onaylamaları koşulu aranmaz. Burada,özerk yönetimlerin yetkilerinin güvencesi bakımından önemli olan, ulusalparlamentonun anayasa değişikliğini hangi çoğunlukla kabul edeceği değildir.2/3 veya 3/4 gibi nitelikli çoğunluklar aransa bile, anayasayı değiştirecekolan merkezi yönetimdir. Bu nokta, özerk bölgelere ayrılmış üniter devletifederal devletten ayıran temel bir özelliktir. Federal devlette, yetkibölüşümüne ilişkin kuralları yönetimlerden biri tek başına değiştiremez.Anayasa değişikliği, hem federal hem de federe yönetimlerin onayı ilegerçekleşir. İtalya,İspanya, Fransa ve Birleşik Krallık'ta bölgesel birimlere özerklik verilmesi,bu ülkelerin siyasal sistemlerini üniter olmaktan çıkararak federalizmedönüştürmüş değildir. Söz konusu olan, üniter siyasal sistem içinde, sınırlıveya geniş bir özerklik uygulamasıdır. Bu ülkelerin hiçbirinde, özerkyönetimlerin ulusal yönetimle hukuki eşitliği sağlanmamıştır. Özerkyönetimlerin, federal devletlerde olduğu gibi, ulusal karar alma sürecine etkinbir şekilde katılmaları söz konusu değildir. Ulusal yönetimin üstünlüğütartışmasız kabul edilmiştir. Özerk yönetimler, yetkilerini ulusal (merkezi)yönetimden alan ve bu anlamda ona bağımlı iktidar merkezleridirler. Bütün buözellikler, özerk yönetimlere sahip üniter devletler ile federal devletlerin,farklı nitelikleri olan siyasal örgütlenmeler olduklarını gösteriyor. Buaçıklamaların ışığı altında, davalı Parti'nin savunduğu sistemin, üniter devletilkesine, dolayısıyla SPK 80 hükmüne aykırılık oluşturmadığı anlaşılmaktadır.İddianamede, Anayasa'da, federasyonun yanısıra, "özerk bölge","özerk yönetim" gibi yapılanmalara bilinçli olarak yer verilmediğini,bu tür "merkeziyetçi olmayan idari yapılanmaların" ülke bütünlüğünübozduğu belirtilmiştir. Davalı partinin merkeziyetçi olmayan bir idari sistemöngördüğü ve özerk yönetimlerin kurulmasını istediği açıktır. Fakat, bu durumkapatma gerekçesi yapılamaz. Bir konunun anayasada düzenlenmemiş olması, onunpartiler açısından savunulması yasak bir görüş olduğunu göstermez. Partiler,anayasada öngörülen kapatma nedenlerine aykırı olmamak koşuluyla, anayasadabulunmayan herhangi bir konuyu savunabilir ve bir anayasa değişikliğini gündemegetirebilirler. Aksi halde, Anayasanın nasıl değiştirileceğini düzenleyen 175.maddenin hiçbir hükmü kalmazdı. Yürürlüğe girdikten sonra, Anayasa'da önemlideğişiklikler yapıldığı unutulmamalıdır. Bugün, anayasayı değiştirmeden de,merkezi yönetimin yerel yönetimlere önemli yetkiler aktarması ve bu yetkileriyasal güvenceye bağlaması mümkündür. Aynı şekilde, üyeleri yöre halkıtarafından seçilen il genel meclisinin karar alma ve politika üretmesürecindeki etkinliği arttırılabilir. Davalıpartinin savunduğu bazı görüşlerin pratiğe aktarılması, ancak anayasadeğişikliği ile mümkün olabilir. Merkezi yönetimin, yerel yönetimler üzerindekidenetiminin idari vesayet olmaktan çıkartılarak, hukuka uygunluk denetimine dönüştürülmesigibi. Böyle bir değişikliğin bölünmezlik ilkesini ihlal eder bir yönü yoktur.Partinin, merkeziyetçiliğin azaltılması yönündeki diğer görüşleri debölünmezlik ilkesine aykırı değildir. İddianamede,idari adem-i merkeziyetçilik politikasının SPK 80 hükmünün yanısıra, aynıyasanın 78-b hükmünü de ihlal ettiği ileri sürülmüştür. Yani, partinin özerkyönetimler kurulmasını istemesi, bölge ve ırk esasına dayanmak olarakyorumlanmıştır. Genel Başkanın, İspanya modelinin örnek alınabileceğini belirtmeside bu yargıyı güçlendiren bir gerekçe olarak kullanılmıştır. İspanya'da özerkyönetimler, yukarıda belirtildiği gibi, tarihsel, kültürel, dilsel, veyaekonomik özellikleri ortak olan coğrafi bölgelerde oluşturulmuştur. Davalıparti, özerk yönetimlerin, etnisite, dil, din veya kültür öğesi dikkatealınarak oluşturulmasını savunmamaktadır. Bu bağlamda, Türklerin, Kürtlerin,Arapların, Lazların vb. yaşadıkları yerlerde özerk yönetimlerin kurulması gibibir görüşleri yoktur. Türkiye'nin mevcut idari sistemi baz alınarak, il veilçelere özerklik tanınması istenilmektedir. Bilindiği gibi, il ve ilçeleridari birimlerdirler. Partinin, savunduğu sistemi idari adem-i merkeziyetçilikolarak adlandırmasının nedeni de budur. İspanya'nınörnek olarak gösterilmesi, yalnızca, özerk yönetimlerin yetkileri ve kurumlarıbakımındandır. Bunun dışında, partinin savunduğu özerklik İspanya değil,Fransız modeline benzerdir. Fransa'da, yukarıda belirtildiği gibi, bölgeyönetimleri, etnik, dilsel, dinsel veya kültürel öğelerle beslenen birözerkleşme sürecinin ürünü değildirler. Ayrıca, İspanyollar, özerkliği ulusunve ülkenin bölünmesi olarak değerlendirmemekte ve bu hususu Anayasalarındagüçlü bir şekilde vurgulamaktadırlar. 1978 tarihli Anayasanın 2. maddesişöyledir: "İspanyol ulusunun ayrılmaz birliğini, bütün İspanyolların ortakve bölünmez anavatanı esasını benimseyen Anayasa, onu oluşturan ulusaltoplulukların ve bölgelerin özerklik haklarını, aralarındaki dayanışmayı tanırve güvence altına alır." Bu açıklamaların ışığı altında, davalı partininbu konudaki görüşlerinin SPK 78-b hükmüne aykırı olduğu kabul edilemez. Davalıpartinin adem-i merkeziyetçilik ile ilgili görüşleri bakımından not edilmesigereken bir özellik de, günümüzde, Türkiye'deki bütün partilerin benzer görüşlerisavunduğudur. Mevcut sisteme egemen olan katı merkeziyetçilikten şikayetçiolmayan bir parti yoktur. Hükümetin de bu konuyu gündemine alması ve ciddihazırlıklara başlaması dikkat çekicidir. Gazetelere yansıdığı kadarıyla,hükümet, savunma, emniyet ve adalet dışındaki tüm hizmetlere ilişkinyetkilerini illere devretme hazırlığı içindedir. İllerde, bu yetkiyi, yörehalkı tarafından seçilen il genel meclisi üyeleri ile sivil toplum örgütlerinintemsilcilerinden oluşan il konseyleri kullanacaktır. 5-Türkiye'de Azınlıklar Bulunduğunu İleri Sürme Yasağı İddianamede,davalı Parti'nin Programında ve Genel Başkan'ın açıklamalarında, Türkiye'de,ciddi sorunları olan Kürtlerin ve diğer etnik ve inanç kesimlerinin varolduğundan sözedilerek, SPK 81-a hükmüne aykırı tutum içine girildiği ilerisürülmüştür. SPK'nın ilgili hükmünde, partilerin, Türkiye'de, milliyet, din,kültür, mezhep, ırk veya dil farklılığına dayanan azınlıklar bulunduğunu ilerisüremeyecekleri belirtilmektedir. Burada önemli olan nokta, maddenin,yasaklanan düşüncenin yöneldiği amaç bakımından nedensellik bağının varlığınıaramamış olmasıdır. Diğer bir deyişle, yasakoyucu, burada, Türkiye'deazınlıklar bulunduğu yönündeki görüşün, her zaman bölünmezlik ilkesine aykırıbir amaç taşıyacağını baştan kabul etmiştir. Sözkonusumadde, ilk bakışta, Anayasada belirtilen bölünmezlik ilkesini somutlaştıran;hangi tutum ve davranışların bu ilkeye aykırılık oluşturacağını tespit eden birhüküm görünümündedir. Yakından incelendiğinde ise, bu maddenin, Anayasadaöngörülen kapatma nedenlerinin dışında yeni bir kapatma nedeni getirdiği açıkbir şekilde görülmektedir. Anayasa, partilerin bölünmezlik ilkesine aykırıamaçlar taşıyamayacaklarını belirtmektedir. Yasaklanan, bölünmezlik ilkesineaykırı tutumdur. Bir partinin böyle bir amacı yoksa, tersine, bölünmezlikilkesine sahip çıkmaktaysa, o partinin bölünmezlik ilkesine aykırılık nedeniylekapatılması mümkün değildir. Bu bağlamda, Anayasaya uygun bir yasal düzenleme,bölünmezlik ilkesine aykırılık oluşturan düşünce ve eylemlerin"araç-amaç" bağlantısı kurularak belirlenmesiyle mümkün olabilir. SPK81-a hükmü, belirttiği araç ile bölünme amacı arasında nedensellik bağıkurmadığı için, Anayasaya aykırıdır. SPK'dadüzenlenen parti kapatma nedenleri ve bu arada 81-a hükmü, 1995 Anayasadeğişikliğinden sonra yürürlükten kalkmıştır. Söz konusu hükmün hala yürürlükteolduğu kabul edilse bile, Anayasaya açıkça aykırı olduğu için iptali gerekir.Anayasaya aykırılık iddiasının incelenmesi, geçici 15. madde nedeniyle mümkün görülmezse,bu maddenin Anayasaya mümkün olduğunca uygun bir şekilde yorumlanmasıbakımından araç-amaç bağlantısının kurulması ve yasaklanan düşüncenin,bölünmezlik ilkesine aykırılığı amaçladığının tespiti halinde kapatma nedenisayılması gerekir. AnayasaMahkemesi, Kürtleri hem hukuksal hem de sosyolojik anlamda "azınlık"kabul etmemekle birlikte, pek çok kararında yinelediği görüşleri dikkatealındığında, uluslararası hukukun kabul ettiği ölçütler bakımından sosyolojikanlamda bir azınlık tanımı ve nitelemesi yapmış olmaktadır: "Çeşitlikökenden gelen yurttaşlarımız kendi dil ve kültürüne sahip bulunmakta"dır."Çeşitli etnik kökenlerden gelen Türkiye Cumhuriyeti vatandaşları kendidil ve kültürlerine sahiptirler." Çağdaşuluslararası belgeler, dil, din ve kültürleri farklı olan bireylerin,farklılıklarının korunması ve geliştirilmesine yönelik haklardanyararlanabilmek için, azınlık statüsünün tanınması gerekmediğini ifadeetmektedirler. Yani, uluslararası standartları (asgari düzeyde) uygulamak için,sosyolojik azınlıkları hukuksal azınlık olarak nitelendirmek zorunluluğuyoktur. Farklı kültürlere saygı ve insan hakları ilkesinden hareketle,uluslararası belgelerde düzenlenen haklar pratiğe aktarılabilir. Nitekim, bazıdevletler, söz konusu uluslararası belgelerdeki yükümlülükleri, ülkelerindekifarklı gruplara azınlık statüsü tanımadan, temel bireysel hakların tanınmasışeklinde yerine getirmektedirler. Bu yaklaşım, yetersizliği nedeniyleeleştirilmekle birlikte, uluslararası asgari standartları gerçekleştirmektedir. AnayasaMahkemesi'nin, SPK 81-a hükmünü yorumlarken esas aldığı ölçüt "hukuksalazınlık" kavramıdır. "Irk ve dil farklılıklarına göre azınlık statüsütanımak, ülke ve ulus bütünlüğü kavramıyla bağdaşmaz." (SPK'nın 78 ve 81.maddelerinin (a) bentlerinde) "yasaklanan kültürel farklılıkların vezenginliğin belirtilmesi olmayıp, bunların Türkiye Cumhuriyeti ülkesi üzerindeazınlıklar yaratarak, ulus bütünlüğünün bozulması ve buna bağlı olarak ayrımlaradayanan yeni bir devlet düzeninin kurulması amacıyla kullanılmasıdır."Buna göre, yasak olan, ülkede etnisite, dil, din veya kültür açısındanfarklılaşan grupların (sosyolojik azınlıkların) bulunduğunu ileri sürmek değil;bunların azınlık statüsü tanınması gereken nitelikte gruplar olduğununbelirtilmesidir. Davalıpartinin görüşleri SPK 81-a hükmü bakımından nasıl değerlendirilebilir'Partinin programında ve genel başkanın konuşmalarında, Kürtler veya diğergruplar "azınlık", "ulusal azınlık", "halk","ulus" gibi, Mahkemenin ulusal bütünlüğü dışlayıcı olarak gördüğükavramlar ile nitelendirilmemişlerdir. Benimsenen terimler,"Kürtler", "etnik gruplar", "inanç grupları"gibi, Türk ulusunu oluşturan, bir bütünün parçalarını ifade eden kavramlardır.Partinin "azınlık" kavramını kullanmaktan kaçınması, SPK 81-ayasağını aşmak için geliştirilmiş bir tutum değildir. Parti programında,Kürtler ile Türkler arasındaki ilişki bir "azınlık-çoğunluk" ilişkisiolarak tanımlanmamış; her iki grubun, kader birliği yapmış, tasada ve kıvançtaortak, ülkenin asli unsurları oldukları belirtilmiştir. Kürtlere kendi dil vekültürlerini koruma ve geliştirme olanaklarının tanınması için, azınlık statüsüönerilmemektedir. Partininyapmak istediği, bu konudaki yasaklayıcı hükümleri yürürlükten kaldırmak, bazıyasalarda yer alan veya uygulamaya egemen olan soy esasına dayalı yaklaşımıvatandaşlık esasına dayanan politikalarla değiştirmektir. Önerilen temel çözüm,etnik- kültürel farklılıkları birey hak ve özgürlükleri çerçevesinde hukuksal güvenceyekavuşturmaktır. Kürtçe eğitim, Kürtçe iletişim gibi haklar, bir azınlık hakkıya da çoğunluğun haklarından farklı bir ayrıcalık olarak görülmemelidir. Buhaklar, ana dilin serbestçe kullanılmasında tüm yurttaşlara eşit davranılmasınıbuyuran evrensel normdan kaynaklanıyor. Bu norma uygun davranmak ayrıcalıkyaratmayacağı gibi, farklı grupların temel insan haklarından yararlanmasındaeşitliği sağlamanın yegane yoludur. Davalı partinin görüşlerinin, Türkiye'dehukuksal azınlık statüsü tanınması gereken gruplar bulunduğunu ileri sürmemesinedeniyle, SPK 81-a kapsamı içinde değerlendirilmesi mümkün değildir. 6-Türk Dilinden veya Kültüründen Başka Dil ve Kültürlerin Korunması,Geliştirilmesi ve Yayılması Yasağı İddianamede,davalı partinin, Kürtlerin kültürel haklarına ilişkin yasal düzenlemeleryapılacağı, köy, mezra ve yer isimlerinin Kürt kültürünün parçası olduğu,dinsel ve kültürel örgütlenme haklarının önünde engeller bulunduğu,asimilasyonist politikalar izlendiği, uluslararası belgelerdeki hükümlerinTürkiye'de de uygulanması gerektiği yönündeki görüşleri nedeniyle, SPK 81 -bhükmünü ihlal ettiği ileri sürülmüştür. SPK'nınilgili hükmü, ulus bütünlüğünün bozulması amacına yönelik bir aracıtanımlamakta ve yasaklamaktadır. Bu araç, ulusal dil ve kültürden başka dil vekültürleri destekleyerek azınlık yaratmak olarak ifade edilmiştir. Maddede,siyasal partiler, bu aracı kullanarak, "millet bütünlüğünün bozulmasıamacını güdemezler" denmekteyse de, söz konusu hüküm amaç-araçbağlantısını varsaymış; ayrıca kanıtlanması koşulunu aramamıştır. Böylece, ulusbütünlüğünün bozulmasını amaçlamayan, kendi düşüncesine göre, onu koruyupgüçlendirmek isteyen bir parti, bu görüşüne maddede belirtilen aracı dayanakyaparsa kapatılacaktır. Burada, söz konusu aracın, her zaman bölücü amaçlarlakullanılmayabileceğinin ve bazı ülkelerde bu araca ulus bütünlüğünügüçlendirmek için başvurulduğunun belirtilmesinin pozitif bir değeri yoktur.Çünkü, yasakoyucu, söz konusu aracı, tartışmasız ulus bütünlüğünü bozucu olarakgörmüş ve yasaklamıştır. Buşekilde yorumlandığında, SPK 81-b hükmünün, Anayasada öngörülen parti kapatmanedenlerinin kapsamı dışına çıktığını kabul etmek gerekir. Bu hüküm, halenyürürlükte olduğu kabul edilse bile, Anayasaya aykırıdır ve iptal edilmelidir.Anayasa, bölünmezlik ilkesine aykırılık bakımından "amaç" koşulunuaramaktadır. Kullanılan aracın kendi başına bir değeri yoktur. Kapatma nedeniolabilmesi için, ülke ve ulus bütünlüğünü bozucu bir amaç için öngörülmüşolması veya zorunlu olarak bu sonucu doğuracak nitelikte olması gerekir. Bunedenle, davada Anayasanın 68/4 hükmü doğrudan uygulanacaksa, davalı partinin,Kürt dili ve kültürünün desteklenmesi yönündeki görüşleri,"amaç-araç" bağlantısı kurularak değerlendirilmelidir. SPK'nın ilgilihükmü uygulanacaksa, yine bölünmez bütünlüğe aykırı amacın tespit edilmesigerekir. Çünkü, bu maddenin, Anayasanın temel ilkelerine ve 68/4. maddesineolabildiğince uygun yorumlanması, Anayasanın üstünlüğü esasının ve hukukdevleti ilkesinin bir sonucudur. Davalıpartinin Programı ve Genel Başkan'in konuşmaları bir bütün olarakdeğerlendirildiğinde, ulus ve ülke bütünlüğünü bozucu bir amacın bulunmadığıgörülmektedir. Ayrıca, özel olarak, Kürt dili ve kültürünün korunupgeliştirilmesi isteğinin de bölücü bir düşünce ile ortaya konmadığı, tamtersine bunun Kürtlerin devlete olan bağlılığını arttıracağına inandıklarıGenel Başkan tarafından ifade edilmiştir (İddianame, s.34). Bu konu, Ankara 2Nolu Devlet Güvenlik Mahkemesi'nin bir kararında da tespit edilmiştir. Ceza yargısıile Anayasa yargısı farklı alanlar olmakla birlikte, bir cümle ile söz konusukarara değinmekte yarar var: Mahkeme, davalı partinin Genel Başkanı'nın,Kürtlerin kültürel haklarının ve bu arada eğitim hakkının tanınması gerektiğigörüşünün bölücülük propagandası olarak kabul edilemeyeceği sonucuna varmıştır. Bunoktada, Mahkemenin, SPK 81-b hükmünü bugüne dek nasıl yorumladığına bakmakgerekir. Mahkemeye göre, SPK'nın "(b) bendinde ise, siyasi partilerin,Türk ulusunca oluşturulan ortak dil ve kültürü dışlar biçimde başka dil vekültürleri korumak, geliştirmek ya da yaymak yoluyla ülkede azınlık yaratarakmillet bütünlüğünün bozulması amacını güdemeyecekleri belirtilmiştir." Yukarıdakialıntıdan da anlaşılacağı üzere, Mahkeme, söz konusu yasağın kapsamınıdaraltıcı bir yorum getirmiştir. Buna göre, başka dil ve kültürlerin korunmasıve geliştirilmesinin amaçlanması, ortak dil ve kültürü dışlar biçimde ifadeedildiğinde bir kapatma nedeni olacaktır. Ulusal kültür ve dilin korunması vegüçlendirilmesinden yana olan bir partinin, aynı zamanda, ülkedeki başka dil vekültürlerin korunması ve geliştirilmesini amaçlaması halinde, bu tutum, SPK81-b hükmüne aykırılık teşkil etmeyecektir. Belirtmek gerekir ki, bu yorum, SPKhükümleri dikkate alınmaksızın, doğrudan Anayasanın 68/4. maddesine dayanılmasıdurumunda da geçerli olabilecek bir yaklaşımdır. Ayrıca, konu ile ilgiliuluslararası belgelerde, bu yoruma, paralel biçimde, azınlıkların dil vekültürlerinin korunup geliştirilmesinin resmi dile zarar vermeyecek veçoğunluğun haklarını kısıtlamayacak şekilde yapılabileceği esası getirilmiştir. Davalıpartinin, ulusal dil ve kültürden başka dil ve kültürlerin desteklenmesi ileilgili başlıca görüşleri şöyledir: -Kürtlerin, kendi çocuklarına Kürtçe adlar takmaları engellenmeyecektir.Değiştirilen Kürtçe yerleşim birimi isimleri, tekrar orijinal halinekavuşturulacaktır. -Kürtçe'nin kullanılması, öğrenilmesi ve öğretilmesinin önündeki engellerkaldırılacaktır. Her dilde radyo-televizyon yayını yapılabilecektir. -Diller ve kültürler üzerindeki yasaklamalar kaldırılacak, bu konudauluslararası hukukun standartları esas alınacaktır. -Seçim propagandalarında Türkçe'den başka dil kullanılamayacağına ilişkin yasakkaldırılacaktır. Buradabelirtilen görüşlerin hiçbiri, ulusal dil ve kültürü dışlar biçimdesavunulmamıştır. Kürtlerin yaşadığı bölgelerdeki Kürtçe yer isimleri, aslındaulusal kültürün bir parçasıdır. Ulusal kültür, etnik Türklerin kültürü olmayıp,bütün alt kültürlerin tarih içinde ulaşılmış bir sentezi olduğuna göre, ulusalkültürü zedeleyen davranış, söz konusu isimlerin Türkçeleştirilmesi olmuştur.Aynı esas, bir dönem, çocuklara Kürtçe adlar verilmesinin yasaklanmasıbakımından da geçerlidir. Ulusal kültür, onu zenginleştiren unsurların tahripedilmesiyle korunamaz, geliştirilemez. Kürtçeeğitim ve radyo-televizyon yayınına gelince. Türkçe'nin resmi dil olduğunu vedevletin bu dili her vatandaşa öğretme görevi bulunduğunu kabul eden birpartinin, bu konudaki görüşlerini, ulusal dil ve kültürü dışlayıcı şekildenitelemek doğru olmaz. Yine, ihtiyaç duyulan yerlerde (Kürtçe'nin yaygın olarakkonuşulduğu veya Türkçe bilmeyen kişilerin bulunduğu ortamlarda) seçimkonuşmalarının Kürtçe yapılmasının bir sakıncası olacağı düşünülemez. Partinin,dil ve kültür konusunda uluslararası hukukun standartlarını benimsediğinisöylemesi de, görüşlerini ulusal dil ve kültürü dışlamayacak şekildeoluşturduklarının bir kanıtıdır. Çünkü, uluslararası hukuk buna olurvermemektedir. İddianamedebelirtildiğinin aksine, davalı parti, Kürtçe'yi, resmi dil yerine geneliletişim ve eğitim dili olarak kullanmayı hiçbir şekilde savunmamıştır.İddianamede de bu iddia varsayılmış; Genel Başkan'ın hangi sözünden ya daprogramın neresinden çıkarıldığı belirtilmemiştir. Davalı Parti, Kürtçe'nin, resmidilin yerine geçirilmesini amaçlamamakta, talep olan yerlerde, resmi dilinyanında, eğitim kurumlarında kullanılmasını istemektedir. Yine, iletişim diliolarak, Kürtlerin yaşadıkları yerlerde Türkçe'nin yasaklanması, radyotelevizyon yayınlarının yalnızca Kürtçe yapılması gibi bir durum söz konusudeğildir. İstenen, Türkçe'nin yanısıra, Kürtçe'nin de her tür medyadakullanılmasına olanak sağlanmasıdır. İddianame,Kürt dili ve kültürü üzerindeki yasakların kalkmasını ulus bütünlüğüne yönelikbir tehdit olarak görmektedir. Kuşkusuz, ulusun ve ülkenin bütünlüğününsavunulması anayasal bir ilke ve devletin dayandığı temel bir esastır. Ancak,Türkiye'nin, barındırdığı farklı grupların dil ve kültürlerine karşı bugünekadar izlediği politikadan her ayrılışı ulus bütünlüğüne aykırılık olarakdeğerlendirmek gerçekçi değildir. Yakın bir zamana kadar, Kürtçe gazete, kitap,dergi ve müzik kaseti çıkarmak ulus bütünlüğü ile bağdaşmaz kabul ediliyordu.Bu alandaki yasağın kalkmasıyla, ulus bütünlüğünün bozulduğunu iddia edenolmadığı gibi, hem iddianamede (s.68 ), hem de Anayasa Mahkemesi kararlarında,bu serbestinin tanınmasından, kendi argümanlarının desteklenmesi amacıylayararlanılmıştır. İddianamede,davalı partinin, Kürtçe'nin eğitim ve iletişim alanında serbestçe kullanılmasıgörüşüne karşılık olarak, "yerel düzeyde kalmış, gelişmemiş dillerbireylere manevi varlıklarını geliştirme olanağı sağlayamaz" denmektedir.Bu, kuşkusuz, iki binli yılların eşiğinde, Türkiye Cumhuriyeti'ni temsil edenüst düzeyde bir kamu görevlisi için oldukça talihsiz bir iddiadır. Yeterincegelişmemiş ve yaygın olarak konuşuluyor olmasa bile, bir kimsenin, ana dilinikullanmasının onun manevi varlığını geliştirmeyeceğini ileri sürmek, kültürleresaygılı, çağdaş ve demokrat bir zihniyet ile bağdaşmaz. Ana dilinkullanılmasının, kişinin manevi varlığını geliştirip geliştirmeyeceğini tespitedecek makam Başsavcılık değildir. Buna her bireyin kendisinin karar vereceğitabiidir. Devlete düşen bir görev varsa, o da, ana dili Türkçe olmayanları rencideedecek şekilde onların dilini küçümsemek değil; bireylerin ana dillerini özelve kamusal alanda kullanabilmelerini kolaylaştırmak, en azından engelolmamaktır. 7-Diyanet İşleri Başkanlığı'nın Genel İdare İçinde Yer Almasına İlişkinAnayasanın 136. Maddesine Aykırılık SiyasalPartiler Kanunu'nun, "laik devlet niteliğinin korunması" başlığıaltında sıraladığı kapatma nedenlerinden biri, Diyanet İşleri Başkanlığı'nıngenel idare içindeki konumuyla ilgilidir. Bu Kanunun 89. maddesine göre,siyasal partilerin, Diyanet İşleri Başkanlığı'nın Anayasada düzenlenen konumunaaykırı amaç gütmeleri bir kapatma nedenidir. 1995tarihli Anayasa Değişikliği SPK'nın parti kapatma nedenlerini yürürlüktenkaldırdığı için, bu maddeye dayanılarak dava açılması yerinde değildir. İlgilimaddenin, halen yürürlükte olduğu kabul edilse bile, açıkça Anayasaya aykırıolması nedeniyle iptali gerekir. SPK 89, Anayasanın 68/4. maddesinde yer alanlaiklik ilkesine aykırılık yasağını somutlaştıran bir hüküm olarak görülemez.Çünkü, Diyanet İşleri Başkanlığı, laiklik ilkesi açısından zorunlu veya gereklibir kurum değildir. Bir partinin hem bu kuruma karşı olması, hem de laikliğibenimsemesi mümkündür. Öğretide, Türkiye'ye özgü koşulların ürünü olarak ortayaçıkan bu kurumun, genel idare içinde yer almasının, laik devlet düzeni ilebağdaşmadığı konusunda, gittikçe pekişen bir kanı vardır. Laiklikkavramı, Anayasamızın temel ilkelerinden birisi olmakla birlikte, içeriğiüzerinde kamuoyunun yeterince uzlaşma sağladığı söylenemez. Laiklik, bazen,benzer kavramlar olan "dünyevileşme" ve "laikçilik" ilekarıştırılmaktadır. Laiklik, siyasal ve hukuki bir terimdir. Anlamı dayeterince açık olup; siyasal iktidarın meşruluğunun dinden kaynaklanmadığı birsistemi ifade eder. Bu ilke, dinin devlete karışmasına engel olduğu gibi,devletin de dine karışmasına izin vermez. Dünyevileşme, sosyolojik birkavramdır ve anlamı laiklikten farklıdır. Dünyevileşme, dinin toplumsalyaşamdaki öneminin azalması demektir. Laikçilik ise, bir felsefi öğreti olarak dinkarşıtlığı esasına dayanır. Buüç kavramdan birincisi, yani hukuki ve siyasal anlamıyla laiklik, demokratikbir rejim için zorunlu koşuldur. Fakat, yeterli koşul değildir. Dine dayanmayanlaik bir düzen, pekala otoriter ve totaliter olabilir. Laiklik olmadandemokrasi olmaz ama, demokratik olmayan laik bir düzenin de ahlaki açıdansavunulabilir yönü yoktur. Diğer kavram olan dünyevileşmenin; demokrasi ileböyle yakın bir ilgisi bulunmamaktadır. Demokratik rejimler, dinin toplumsalyaşamdaki ağırlığının yüksek olduğu, halkı dindar olan toplumlarda dakurulabilir. Kuşkusuz, demokrasi düşüncesinin filizlenmesine olanak tanımayacakderecede karşıt ilkelere dayanan bir dinsel öğretinin toplumsal yaşama egemenolması durumunda, bu yargı geçerliliğini yitirecektir. Laikçilik ise, sontahlilde, özgürlük ve eşitlik karşıtı bir tutum sergilemesi nedeniyle demokrasiile bağdaşmaz. Özellikle, dindar vatandaşların çoğunlukta olduğu toplumlarda,halkın iradesinin reddedilmesi sonucunu doğurur ki, böyle bir rejim demokrasiolarak adlandırılamaz. Türkiye'dekiuygulamaya baktığımızda, bu üç kavramdan ilk ikisini içeren bir laiklikanlayışıyla karşılaşırız. Ülkemizin özgün koşulları nedeniyle, Türk Devrimi,dini yalnızca devletin değil, toplumsal yaşamın da dışına çıkarmayı hedefledi.Bu anlamda, pek çok yazar, laikliği "din-devlet ayrılığı" olarakdeğil; çok daha geniş bir kapsamı olan "din ve dünya işleri ayrılığı"olarak tanımlamıştır. Böylece, Türkiye'deki laiklik, siyasal ve hukukiboyutunun yanısıra, dünyevileşmeyi de içeren bir anlam kazanmıştır. Fakat,laikliğin, Türkiye'de, hiçbir zaman, laikçilik olarak uygulandığı, dinkarşıtlığına dönüştüğü söylenemez. Yapılan, dinin siyasal ve toplumsal yaşamdançıkarılıp, vicdanlara bırakılmasıydı. Bu da, İslam'da hiç bulunmayan birkavramla ifade etmek gerekirse, bir reformdu. Dünyevileşmeboyutunu da içermesi nedeniyle, Türkiye'deki laikliğin Batıdaki laikliktenfarklı olduğu doğrudur. Ancak, gözden kaçırılmaması gereken nokta, Batıda,dünyevileşme olarak adlandırabileceğimiz sürecin, laiklik ilkesininbenimsenmesinden önce yaşandığı ve toplumsal yaşamın büyük ölçüde akla vebilime dayalı olarak örgütlendiğidir. Dinin vicdanlara bırakılması, Batıda,Türkiye'ye göre, çok erken tarihte gerçekleşmiştir. Batıdaki laiklikuygulaması, dinin toplumdaki rolünün azaltılması fonksiyonunu üstlenmemeklebirlikte, Batılı ülkelerin, sosyolojik anlamda dünyevileşmiş toplumlara sahipoldukları açıktır. Bubağlamda iki ayrı laikleşme modelinden söz edilebilir. Birinci model, BatıdaFransa'da uygulanmıştır. Fransa'da, 1789 Devrimi'nin ardından, din ve devletişleri birbirinden ayrıldı. Dinin devlete karışmasına izin verilmezken, devlet,dini vesayet altında tutan politikalar izledi. Kilisenin mal varlığına elkonuldu (millileştirildi). Din adamlarına Anayasaya sadakat yemini ettirildi.Eskiden kilise kaynaklarından yararlanan ve devlet ile bir bağı olmayan dinadamları, devletten maaş alan görevli statüsüne sokuldular. Devlet, diniöğretimin içeriğini denetledi. İkincimodel, Batıda, İngilizce ve Almanca konuşulan ülkelerde benimsendi. Buülkelerde, din ve devlet ayrılığı, Fransa'dakinden farklı olarak, çatışmacıtarzda değil; uzlaşmacı bir süreç içinde gerçekleşti. Bu süreç içinde, devletradikal önlemler almadı. Kilisenin özerkliği kabul edildi. Ortaçağ boyuncasiyasal otorite ile iktidar mücadelesi veren dini otorite, barışçı bir şekildekendi alanına çekildi. Fransa,radikal ve çatışmacı yöntemini 1880'lerde terk etmeye başladı. Bu yüzyılınbaşında ise, artık, devlet büyük ölçüde elini dini alandan çekmişti. Bugün içinFransa ile diğer Batılı ülkelerin laiklik anlayışı arasında çok önemli farklarkalmamıştır. Laikleşme bakımından izlenen yöntemler farklı olmakla birlikte,ulaşılan noktada, dinin siyasal yaşamdan tamamen geri çekilmesi, toplumsalyaşamdaki etkisinin ise azalması söz konusudur. Din, bireysel ve vicdani birtercih işi durumuna gelmiştir. Türkiye'deDiyanet İşleri Başkanlığı'nın varlığını bu perspektiften değerlendirmekgerekir. Türk Devrimi'nin ilk dönemlerinde, bu kurum esas olarak, dininvicdanlara bırakılması gerektiği anlayışını toplumda yerleştirmeyi amaçlayanbir işlev görmüştür. Yani, dünyevileşme politikasının araçlarından biriolmuştur. Varlığının da gördüğü işlevle sınırlı olması doğaldır. Nitekim,öğretide de, laiklik ilkesi ile bağdaşmadığı kabul edilen bu kurumun,olağanüstü bir tedbir olduğu ve geçici bir uygulama olması gerektiğibelirtilmiştir. Diyanetİşleri Başkanlığı'nın bugünkü konumunun yarattığı ciddi sorunlar ve laiklikilkesi ile bağdaşmazlığını açıklayan görüşler pek çok çalışmada incelenmiştir.Burada ayrıntıya girmeye gerek yoktur. Bu kurumun aynen muhafaza edilmesindenyana olanlar kadar, kaldırılmasını isteyenler de, güçlü gerekçeler ilerisürmektedirler. Bu dava bakımından önemli olan, Diyanet İşleri Başkanlığı'nın,laikliğin tek modeli olmadığının kabul edilmesi ve bu kurumun kaldırılmasınıistemenin laiklik karşıtlığı olarak nitelendirilmemesidir. AnayasanınDiyanet İşleri Başkanlığı'nı güvence altına aldığı açıktır (m. 136). Fakat, budüzenleme, Anayasanın 2. ve 68/4. maddesinde öngörülen laiklik ilkesininzorunlu bir sonucu değildir. Anayasanın 136. maddesi değiştirilerek, bu kurumunvarlığına son verilebilir. Programına bu görüşü koyan bir parti, sırf bunedenle laiklik ilkesine aykırı hareket etmiş olmaz. Böyle bir sonucavarabilmek için, laikliğe aykırılığın başka bazı olgularla desteklenmesi veyagenel görüşleri itibarıyla partinin laikliğe karşı olduğunun tespit edilmesigerekir. Bir parti hem laiklikten yana, hem de Diyanet İşleri Başkanlığı'nakarşı olabilir. Bunoktada, Diyanet İşleri Başkanlığı'nı savunmanın da, tek başına, laikliğibenimsemek anlamına gelmediğini vurgulamak gerekir. Bu konuda, İslami birdevlet düzeninden yana olan M. Şevki Eygi'nin sözleri anlamlıdır: "Benşahsen statükonun muhafazasına taraftarım. Zira, zaman İslam'ın veMüslümanların lehine işlemektedir...Gün gelecek hak yerini bulacaktır. Sünniİslamlıkta din ve dünya ayrımı olmadığına göre, mevcut modelin muhafazası enakıllı yoludur" şerrin ehvenidir. Hukukdüzenimiz, Diyanet İşleri Başkanlığı'nın konumunu korumak için, aykırıgörüşleri parti kapatma nedeni yaparken, bu kurumun başkanın şu görüşlerisavunmasına olanak tanımaktadır: "Türkiye'de ...dini müessese devletyapısı içinde yer alıyor... Laiklikten söz edebilmek için din işlerinin devletiçinde olmaması lazımdır. Diyanet İşleri Başkanlığı gibi bir teşkilata devletiçinde yer verilmemesi lazımdır. Din işlerinin cemaate bırakılmasılazımdır." Diyanetİşleri Başkanının bu sözleri bir çok yönden önemli olmakla birlikte, kendikurumunu "dini müessese" olarak tanımlamış olması özellikle dikkatçekicidir. Anayasa Mahkemesi, kararlarında, bu kurumu laiklik ilkesi ile uyumlubulurken, ileri sürdüğü gerekçelerden biri de, kurumun "dinsel örgüt"olmadığıydı. Mahkemenin bu tespiti, Kurumun ilk dönemleri için bir ölçüde doğrukabul edilebilirse de, bugün, sürekli artan bütçesi, kadroları, yazılı vegörsel yayınları, büyük bir ekonomik güç haline gelen vakıfları,"fetva" niteliğinde sayılabilecek açıklamaları ile birlikte elealındığında, Diyanet İşleri Başkanlığı, bir mezhebi esas alarak dini yayan birdevlet kurumu durumundadır. Böyle bir örgütün, kurumun başkanının yaptığı gibi,dini müessese olarak adlandırılması yanlış bir tanımlama sayılmaz. SPK'nın89. maddesinin, bir başka boyutuyla, kurallar kademelenmesi ilkesi veAnayasanın üstünlüğü esası ile bağdaşmayan bir yönü de bulunmaktadır. Şöyle ki:Bu hüküm uyarınca, partiler Diyanet İşleri Başkanlığı'nın statüsünütartışamayacak, farklı görüş üretemeyecektir. Bu yasak, kurumun statüsü ileilgili Anayasanın 136. maddesini değiştirilemez madde haline dönüştürüyor. OysaAnayasanın değiştirilemeyecek maddelerinin neler olduğu 4. maddedebelirtilmiştir ve bunlar arasında 136. madde yoktur. SPK 89, Anayasanın birmaddesini fiilen değiştirilemez hale dönüştürerek, Anayasa değişikliğine olanaktanıyan 175. maddeye aykırı bir yasa maddesi durumuna gelmiştir. Diyanetİşleri Başkanlığı'nın konumuna aykırı tutumları kapatma nedeni sayan SPK 89hükmünün halen yürürlükte olduğu ve Anayasaya aykırılığının (geçici 15. maddenedeniyle) ileri sürülemeyeceği kabul edilse bile, bu maddenin mümkün olduğuncaAnayasaya uygun şekilde yorumlanması gerekmektedir. Bu durumda, söz konusukurumun kaldırılmasının istenmesinin kapatma nedeni olabilmesi için, bu tutumunlaikliğe aykırı amaçla yapıldığının tespiti gerekir. Çünkü, Anayasanın 68/4.maddesi, laikliğe aykırılığı kapatma nedeni saymıştır. Davalıparti, programında laikliği benimsediğini açıkça yazmıştır. Önerdiği devlet düzenininde laik olduğu kuşku götürmez. Programda, dinin cemaatlere bırakılmasınınistenmesi, devletin bu alandaki denetiminin bütünüyle kaldırılması anlamınagelmez. Dinifaaliyetleri cemaatlerin yürüttüğü Batılı ülkelerde, devletin, kamu düzenimülahazasıyla bu alana girmesi, önleyici veya cezalandırıcı olarak müdahaleetmesi kabul edilmiştir. Aksinin olması da düşünülemez. O ülkelerde devletinyapmadığı, din işlerinin bizzat yürütülmesi ve din hizmeti verilmesidir. Bukonuda son bir nokta da, davalı partinin, Diyanet İşleri Başkanlığı'nın bugünküişleyiş biçiminin ciddi sorunlar doğurduğu, bu nedenle, yürüttüğü faaliyetlerinesaslı kısmının cemaatlere devredilmesi gerektiğini savunmakla birlikte,kurumun hukuki varlığının sona erdirileceğini söylememiş olmasıdır. İddianamedebelirtildiği gibi, partinin görüşleri uygulandığında, kurumun tüm görevlerininortadan kalkması, dolayısıyla kendisinin de varlığının sona ermesi söz konusudeğildir. DavalıParti, kurumun hangi görevleri yürütmeye devam edeceğini açıklıklabelirtmemektedir. Ancak, onun bütünüyle kaldırılmasından yana olduğunu beyanetmemiş olması, dikkate alınması gereken bir özelliktir. İddianamedekisuçlamalara teker, teker verdiğimiz bu cevaplardan sonra, önemsediğimiz bazınoktalara değinmek istiyoruz. HakiminRolü Hukukunyapısında biraz tutuculuk var. Genellikle siyasal ve toplumsal gelişmelerigeriden izler. Statükoyu benimser. Fakat geç de olsa gelişmelere ayak uydurur.Bunu doğal karşılamak lazım. Ancak hukuku, hiçbir zaman gericiliği koruyan, gelişimive değişimi engelleyen bir konuma düşürmemeye özen göstermek lazım. Bu dagelişmelere hızlı ayak uydurmakla mümkün. Özellikle siyasal yaşamla ilgilikonularda daha bir dikkatli olunmalıdır. Siyasi partiler ve düşüncelerle ilgilinormlar, farklı siyasi anlayışlara göre, farklı yorumlar ve farklı sonuçlardoğurabilir. Bunu bir örnekle açalım. Davamızdaki"Devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğü ilkesi"ni ihlal,3713 sayılı Terörle Mücadele Yasası'nda cezai müeyyideye bağlanmıştır. Builke tekilci, ırkçı bir yoruma tabi tutulduğunda, Türkiye'de Türklerden başkaherhangi bir etnik grubun varlığından söz etmek suç sayılmıştır. Pek çok insanbu nedenle cezalandırılmıştır. Ancak neden sonra, bu haksız uygulamadan kısmenvazgeçilmiştir. Irk ve kültür birliğinin "ulusal bütünlük" içingerekli olmadığı; çoğulcu bir etnik ve kültürel yapıyla da, ulusun bütünlüğününsağlanabileceği gerçeği fark edilmiştir. Çağımızıngereği de budur. DGM'lerde daha önce suç kabul edilen pek çok ifade, suçkapsamından çıkmıştır. Ektesunduğumuz Ankara 2 No'lu Devlet Güvenlik Mahkemesi E. 1995/99, K. 1995/120,04.12.1995 günlü dosya içeriğinden anlaşılacağı gibi, davalı DKP'nin Programınaaldığı ve dava konusu edilen bütün konular mahkemede yargılama konusu olmuştur.Dava beratla sonuçlanmış, Yargıtay'ın onayından geçerek kesinleşmiştir. Yargıdakiuyum ve bütünlük açısından, özellikle de davalı partiyle ilgisi nedeniyle bukararın Yüce Mahkemenizce dikkate alınacağını umarız. Ayrıca,Yüce Mahkemenizin 1996/3 Esasında kayıtlı Demokratik Barış Hareketi ile ilgilikapatma davasında, Türkiye'nin taraf olduğu uluslararası antlaşmaların dikkatealındığı, çağın gereklerine uyma ihtiyacının duyulduğu görülmektedir. Adı geçenSiyasi Parti'nin kapatma davasının reddedilmiş olduğu da bu gerçeği teyidetmektedir. Demekki, aynı yasalarla, demokratik-çağdaş bir yorumla daha adil bir karara varmakmümkündür. İşte hakimin önemi ve rolü kendisini göstermektedir. "İyi hakimvarsa, kötü yasa yoktur." SayınBaşsavcı Ve Atatürkçülük Totaliter-otoriter-tekilcibir anlayış, İddianameye yansımıştır. Sayın Başsavcı, Atatürk'ün bazıdüşüncelerini kendisine destek yapma ihtiyacı duymaktadır. Elbette, devletinkurucusu olarak Atatürk'ün düşüncelerinin önemi büyüktür. Nevar ki, Atatürk'ün düşüncelerini, donmuş kalıplara döküp doğmatizmayadönüştürmek, hem Atatürk'ü anlamamak ve hem de Atatürk'e haksızlıktır.Atatürk'ün hangi amaçlarla, hangi şartlarda ve hangi dönemde bu görüşleriserdettiğini kavramak lazım gelir. Atatürk,"Muassır medeniyet seviyesi"ni hedef göstermiştir. O dönemin"Muassır medeniyeti" Batı Avrupa medeniyeti idi. 1920'li - 1930'luyılların Avrupasına otoriter-totaliter-tekilci anlayışlar egemendi. Yorum veuygulamalarda bu devletler örnek alındı. Bu devletlerin, "Tek millet, tekdevlet, tek ideoloji, tek parti, tek şef anlayışı Türkiye Cumhuriyeti'ne egemenkılındı. "Muassır medeniyet seviyesi" hedefi bunu getiriyordu. Bugünde, muassır medeniyeti (çağdaş uygarlığı), Avrupa ve Batı alemi temsilekmektedir. Ancak, 1930'ların otoriter-totaliter-tekilci rejimlerinilanetleyerek ve terk ederek... Bugün benimsenen rejim; insan hak veözgürlüklerine dayalı, her türlü farklılığa saygılı, adem-i merkeziyetçi,ekonomide liberalist, çoğulcu-özgürlükçü-katılımcı demokratik rejimdir. Kuşkusuz,çağdaş uygarlık düzeyini hedef gösteren Atatürk, bugün hayatta olsaydı,tereddüt göstermeden, Batılı alemin değerlerine sahip çıkacaktı. 1930'laratakılı kalmazdı. Aklın yolu budur. Ve Atatürk akılcıydı. Kimse Atatürk adına1930'ların değerlerini savunmasın. DeğişenŞartlara Uyum Sağlamak Şartlarındeğişmesiyle, anlayışlarda da köklü değişiklikler olabileceğini, Fransa örneğiile gözler önüne sermekte yarar var. Fransa,yönetimde Türkiye'nin genellikle kendisine örnek seçtiği ülkedir. Türkiye'nin tekilcidevlet ve toplum modelini benimsediği; Kürtleri asimile etmeyi devletin temelhedefi haline getirdiği yıllarda, 1925 yılında dönemin Fransa Milli EğitimBakanı şöyle diyor: "Fransa'nın tarihsel birliği için Brötonca'nın ortadankaldırılması gerekir." AynıFransa, 1951'de ülkedeki yerel dilleri tanıyan yasa çıkartıyor. 1982'deparlamento Korsika için özerklik yasası çıkartıyor. Bu köklü değişikliklerleilgili reformların gerekçesini, Cumhurbaşkanı François Mitterrand, 1981'deşöyle açıklıyor: "Fransa'nın kurulabilmesi için geçmişte güçlü vemerkeziyetçi bir iktidara gereksinme duyulmuştur. Bugün ise, dağılmaması için,siyasal erkin ağırlıklı olarak yerel yönetimlere bırakılması zorunlu durumagelmiştir." 1925'liyıllarda katı bu merkeziyetçiliği savunan Fransa ve Türkiye'den; daha sonraköklü bir değişiklikle adem-i merkeziyetçi sisteme geçen Fransa, problemsiz birşekilde ulusal birliğini sağlamlaştırmıştır. Türkiye ise, 1925'teki katımerkeziyetçiliğinde ısrar ederek, bir iç savaşla boğuşmaktadır. Bu durumüzerinde ibretle durulmalıdır. Fransaüniter bir devlettir; ancak adem-i merkeziyetçilikle yönetilmektedir. Üniterdevletle, merkeziyetçi devleti özdeş kabul eden, sayın Başsavcıya Fransa örneğien iyi cevaptır. Azınlıkİddiası NeDKP'nin Programında, ne de hiçbir yetkilisinin beyanlarında Kürtler azınlıkolarak nitelendirilmiştir. Bu iddia, sayın Başsavcının bir yakıştırmasıdır. DKP'ninBölge Ve Irk Esasına Dayandığı İddiası DKP,daha Programının ilk cümlesinde Türkiye'nin bütün sorunlarına sahip çıktığınıifade etmiştir. Ayrıca, Türkiye'nin Avrupa Birliği'ne katılmasını hararetlesavunan bir partidir. Bunun ötesinde "dünya devleti"ni, "dünyavatandaşlığını insanlığa hedef olarak göstermiştir. Bu karakterde olan DKP'nin,ırkçılık ve bölgecilikle suçlanması büyük bir insafsızlıktır. DKPBarışın Ve Huzurun Umududur. DKP,çok kısıtlı imkanlarla kuruldu. Ne bir yayın organına sahip, ne de profesyonelpropaganda gücü var. Ama DKP; kuruluşundan itibaren akl-ı selimle hareket eden,halkını seven, bu ülkeye huzur ve barışın gelmesini özleyen, çağdaş dünya iletanışık olan bu ülkenin saygın basın çevresinden yakın ilgi gördü. Barış vehuzurun umudu olarak karşılandı. Heyetinizin DKP'yi daha iyi anlamalarına katkısağlar diye, değişik çevrelerden basın mensuplarının DKP ile ilgiliyazılarından bazı kupürleri ekte sunuyoruz. Dileriz bu yazılar dikkatliceokunur. DKP'denRahatsız Olanlar DKP'denmemnun olanların yanında, rahatsız olanlar da vardır. Gerek Türk, gerek Kürtçevrelerinden şiddet yanlısı şahinler, çatışma ortamından yarar sağlayanlar,DKP'nin demokratik ve barışçı tutumundan rahatsızdırlar. DKP, bu çevrelerinsürekli saldırılarına maruz kalmıştır. Bunu anlamak mümkün. Ancak, bir hukukadamı olarak sayın Başsavcı'nın tutumunu anlamak mümkün değil. DKPaleyhine açılan kapatılma davası, Kürt sorununun ülke bütünlüğü içinde,demokratik ve barışçı yöntemlerle çözülebilir umudunu taşıyanların, umudunukırmıştır. Bu umut kırıklığı, şiddet yanlısı ayrılıkçıların ekmeğine yağsürmektedir. Bu ülkenin insanına yapılabilecek en büyük kötülük de budur. SonuçVe Talep Budeğerlendirmeler, savunma gerekçelerimiz, hukuki ve yasal dayanaklar ve ektesunduğumuz belgeler ışığında Demokratik Kitle Partisi (DKP) hakkında açılmışbulunan Kapatma Davası haksız ve hukuksal dayanaklardan yoksun olduğu gibi,Anayasa ve Siyasi Partiler Yasası'na göre de kapatmayı gerektiren herhangi birdurum da mevcut olmadığından, Partimiz hakkında açılmış bulunan davanın reddinekarar verilmesini arz ve talep ederiz." Önsavunmaya ek olarak, İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi Öğretim Üyesi Doç.Dr. Oktay Uygun'un dava ile görüşünü belirleyen bir raporu, DKP programı veayrı bir klasör içinde de kimi yorum, yazı ve kararlar Anayasa Mahkemesi'nesunulmuş ve dava dosyasına konulmuştur. III-YARGITAY CUMHURİYET BAŞSAVCILIĞI'NIN ESAS HAKKINDAKİ GÖRÜŞÜ YargıtayCumhuriyet Başsavcılığının 25.9.1997 günlü, SP.91.Muh. 1997/521 sayılı esashakkındaki görüşünde aynen : "DavalıParti'nin ön savunmasının incelenmesinde; esas hakkındaki savunmaya geçmedenönce, Anayasa kurallarının yorumlanmasında izlenen metodoloji ile 23.7.1995tarihli Anayasa değişikliği karşısında Siyasi Partiler Kanunundaki partikapatma nedenlerini düzenleyen hükümlerin durumu hakkında görüş bildirildiği vebazı isteklerde bulunulduğu anlaşılmaktadır. Hiçşüphe yok ki, bir hukuk kuralının yorumlanmasında sadece o kuralın tümü ya dabir bölümünü ele alarak onunla bir sonuca varmaya çalışmak çok defa yanıltıcıolabilir. Bu sebeple, yorumlanan o kural, içinde yer aldığı hukuki metinde yeralan öteki kurallar ile birlikte ve arasındaki ilişki gözönünde bulundurularakmanalandırılmalıdır. Anayasanındayanak aldığı temel ilkelerden birinin özgürlükçülük olduğu muhakkaktır.Ancak, Anayasa kurallarının ve özellikle siyasi partilerle ilgili olanlarınsırf bu ilke açısından değerlendirilip yorumlanması hatalı sonuçlaragötürebilir. Kaldı ki, siyasi partiler hakkındaki Anayasa kuralları mutlak birözgürlük içermemektedir. Devlet hayatındaki olağanüstü rollerine iddianamedeişaret ettiğimiz siyasi partilerin Cumhuriyetin ilkelerini tahrip edici bir güçodağı haline gelmesine seyirci kalınamayacağından, bu halde siyasi partilerinkapatılması esası kabul edilmiştir. O halde, siyasi partilerle ilgili Anayasanormları Anayasanın öteki temel dayanaklarından biri olan devletin güvenliğiile ilgili esasları ile birlikte düşünülmelidir. Bu esasların başında dava ileilişkili olarak Anayasanın 68. maddesinin 4. fıkrasında belirtilen devletinülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğü ilkesi gelir. Anayasanınl. maddesinde, Türk Devletinin bir Cumhuriyet olduğu belirtildikten sonra 2.maddede "Cumhuriyetin nitelikleri" başlığı altında TürkiyeCumhuriyetinin toplumun huzuru, milli dayanışma ve adalet anlayışı içinde,insan haklarına saygılı, Atatürk milliyetçiliğine bağlı, başlangıçta belirtilentemel ilkelere dayanan, demokratik, laik ve sosyal bir hukuk devleti olduğununifade edilmesi karşısında Devlet ve Cumhuriyetin özdeş kavramlar olarak kabuledildiği ve dolayısıyla devletin güvenliğinin Cumhuriyetin ve onu tanımlayanniteliklerinin de güvenliği anlamına geldiği anlaşılmaktadır. Anayasanın 14.maddesi ile, Anayasada yer alan hak (ve bu bağlamda siyasi parti kurma vepartiye girme hakları) ve hürriyetlerden hiçbiri, Devletin ülkesi ve milletiylebölünmez bütünlüğünü bozmak, Türk Devletinin ve Cumhuriyetinin varlığınıtehlikeye düşürmek amacıyla kullanılamayacağı genel bir ilke olarakbenimsendiği gibi, siyasi partilerle ilgili özel hüküm olan 68. maddenin 4.fıkrasında, siyasi partilerin tüzük ve programlarının Devletin ülkesi vemilletiyle bölünmez bütünlüğüne, Cumhuriyet ilkelerine aykırı olamayacağı, 14.maddeyi teyiden tekrarlanmış ve yaptırımı 69. maddenin 5. fıkrasında olarakbelirlenmiştir. Anayasa,Başlangıç'ın 4121 sayılı Yasadan önceki ve sonraki metinlerinde, hiçbir düşünceve mülahazanın Türk varlığının devleti ve ülkesiyle bölünmezliği esasıkarşısında korunma göremeyeceğini belirtmek suretiyle kuralların yorumlanmasınaışık tutmaktadır. Şu halde, Anayasanın siyasi partilerle ilgili hükümlerinin buhukuki çerçeve içinde yorumlanması gerekir. İddianamedeki yorum yöntemi debudur. Önsavunmada ileri sürülen diğer bir görüş, 23.7.1995 tarihinde Anayasanın 68 ve69. maddelerinde yapılan değişiklik sonucunda Siyasi Partiler Yasasında yeralan kapatma sebeplerinin geçerliliğini kaybettiğidir. Buiddiayı incelemek için önce, 68 ve 69. maddelerin kapatmaya ilişkinbölümlerinin iddianamede uygulanması istenen yasa maddeleri ile sınırlı olarakeski ve yeni durumlarını karşılaştırmak gerekir. 68.maddenin önceki 4. fıkrası, siyasi partilerin tüzük ve programlarının, devletinülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğüne, insan haklarına, milletegemenliğine, demokratik ve laik Cumhuriyet ilkelerine aykırı olmayacağınıbelirlemiş, 4121 sayılı Yasa ile yapılan değişiklikte bu hususlar aynenmuhafaza edilmiştir. Değişikliktenönceki hukuki varlıklarını sürdüren Anayasa hükümlerine göre, siyasi partiler,Anayasa ve kanun hükümleri içerisinde faaliyetlerini sürdürürler (m. 68, f. 3),siyasi partilerin kuruluş ve çalışmaları, denetleme ve kapatılmaları kanunladüzenlenir (m.69/f. son). Bunlardan başka 68. maddenin değişiklikten sonraki 7.fıkrası yüksek öğretim öğrencilerinin parti üyelikleri, 69. maddenin değişik 1.fıkrası siyasi partilerin parti içi düzenlemeleri ve çalışmalarında uyacaklarıdemokrasi ilkelerinin uygulanması, değişik 3. fıkrası, siyasi partilerin maledinimleri ile gelir ve giderlerinin kanuna uygunluğunun tespiti konularındaAnayasa Mahkemesince yapılacak denetime ilişkin yöntemler ile buna aykırılıkhalinde uygulanacak yaptırımlar hususlarının kanunla düzenlenmesiniemretmektedir. 1961 Anayasasının 57. maddesinde de benzer bir düzenlemebulunmaktaydı. Bu düzenleme tarzı anayasaların niteliğine tamamen uygundur.Çünkü Anayasalar belli bir konuyu düzenleme amacıyla sadece ilke temelindegenel ve soyut hükümler sevk edebilirler. Her konuyu ayrıntıları ile belirlemekAnayasa tekniği ile bağdaşmaz. Bu düşünceden hareket eden mülga 648 sayılı vehalen yürürlükte bulunan 2820 sayılı Siyasi Partiler Yasaları, Anayasanın,siyasi partilerin tüzük ve programlarının aykırı olamayacağını emrettiğiilkelerine uyulmaması hallerini yaptırım niteliğinde olmak üzere birer kapatmasebebi olarak ve Anayasal ilkeleri teyiden düzenlemiştir. İddianamede davalıparti hakkında uygulanması istenen Siyasi Partiler Yasasının 78. maddesinin (a)ve (b) bentleri, 80. maddesi ve 81. maddesinin (a) ve (b) bentleri hükümleri,Anayasanın değişik 68. maddesinin 4. fıkrasında, siyasi partilerin tüzük veprogramlarının aykırı olamayacağı kabul edilen ve devletin ve dolayısıylaCumhuriyetin varlığını korumaya yönelik, Anayasanın Başlangıç'tan itibaren pekçok hükmünde tekrarladığı devletin ülkesi ve ulusuyla bölünmezliği ve ulusaldevlet ilkelerinin değişik cephelerden ortaya konmuş birer belirtisidir,onların somutlaştırılmış halleridir. Nitekim, Anayasa Mahkemesi de, 10.7.1992gün, E. 1991/2 (Siyasi Parti Kapatma), K. 1992/1 sayılı kararında, "...Siyasi Partiler Yasasının getirdiği yasaklar, Anayasanın 68 ve 69. maddelerindeyer alan kapatılma nedenlerinin somutlaştırılması olarak düşünülmelidir. Buhükümler "milli devlet niteliğinin korunması" ilkesininyaptırımlarıdır. Çünkü, Anayasanın 69. maddenin son fıkrasında, siyasipartilerin kuruluş ve faaliyetleri, denetleme ve kapatılmaları yukardakiesaslar dairesinde kanunla düzenlenir" denilmektedir..." şeklindekigörüşüyle sorunu açıklığa kavuşturmuştur. Aynıhukuki ilişki devletin değiştirilemez temel niteliklerinden olan laiklik ileSiyasi Partiler Yasasının 89. maddesi arasında da mevcuttur. İddianamedebelirtildiği gibi, Diyanet İşleri Başkanlığı Kuruluş ve Görevleri HakkındaKanunun genel gerekçesinde, yasanın hedef aldığı amaçlar arasındaki, bu örgütüngörev ve yetkilerinin belirlenmesinde Anayasanın laiklik anlayışına uygunluğunesas alındığının açıklanması, Anayasanın 136. maddesinde genel idare içinde yeralan Diyanet İşleri Başkanlığının görevlerini yerine getirirken laiklik ilkesidoğrultusunda hareket etme yükümlülüğünü getirmiş olması karşısında, laiklikilkesi ile genel idare içindeki Diyanet İşleri Başkanlığı arasında sıkı bir ilişkivarlığını kabul etmek gerekir. Nitekim, Yüksek Mahkemeniz de 21.10.1971 gün, E.1970/53, K. 1971/76 sayılı kararında, Diyanet İşleri Başkanlığının Anayasadayer almasını laiklik düzen ve esasları ile açıklamıştır. Budurumda, Siyasal Partiler Yasasının 89. maddesiyle öngörülen, Diyanet İşleriBaşkanlığının yerinin korunmasına ilişkin yasaklamanın Anayasada yer almadığıve 4121 sayılı yasadan sonra geçerliliğini kaybettiği şeklindeki görüş kabuledilemez. Şuhusus vurgulanmalıdır ki, Anayasanın ve Siyasi Partiler Yasasının devletinülkesi ve ulusuyla bölünmezliğini siyasi partilerin amaç ve çalışmalarıyönünden güvence altına alan hükümleri var olmasa bile, Anayasanın 11. maddesiuyarınca, Başlangıç kısmı ile 2. ve 3. maddelerindeki bölünmezlik temel kuralıile bağlı ve sınırlı bulunan bütün siyasi partilerin, ülkenin ya da ulusun birbölümünün, var olan bütünlüğünü bozarak ayrılması sonucunu doğrudan ya dadolaylı olarak meydana getirme olasılığı bulunan her türlü davranıştan, sözdenve yazıdan kaçınması ve çalışmalarını bu bütünlüğü daha da pekiştirecek biçimdeyürütmesi gerekir. Siyasi partiler ırk ayrımcılığını ve bunun siyasi ve hukukisonuçlarını amaç ve erek olarak benimseyemezler. Tersine davranışları,uluslararası hukukta da benimsenen, devletin varlığını güçlendirerek sürdürmek,bağımsızlığına ve varlığına yönelik tehlikelere karşı önlemler alıp uygulamakyetkisi çerçevesinde, siyasi partileri de kapsayacak biçimde, alacağıönlemlerle karşılaması devletin doğal hakkı, kamu düzenini koruma yönünden degörevidir. Biran için, Siyasi Partiler Yasasının kapatma sebebi olarak belirtilenmaddelerinin yürürlükte bulunmadığı kabul edilse bile, Anayasanın Başlangıç'ı,2. ve 3. maddeleri ile birlikte yorumlanması gereken 68. maddesinin 4. fıkrasıve 69. maddenin 5. fıkrası uyarınca davanın görülmesi ve sonuçlandırılması yinede mümkündür. Sonuçolarak; ön savunmadaki usule ilişkin itirazlara karşı belirttiğimiz bugörüşlere ilaveten, davalı partinin yerinde görülmeyen savunmalarının reddiyle,iddianamemizde yasal dayanakları ve gerekçeleriyle açıklandığı üzere, davalıpartinin programının bazı bölümleri Anayasanın Başlangıç kısmı ile 2, 3, 14,68, 136. maddeleri yoluyla Siyasi Partiler Yasasının 78. maddesinin (a) ve (b)bentlerine, 80. maddesi, 81. maddesinin (a) ve (b) bentlerine ve 89. maddesineaykırı olduğundan, Demokratik Kitle Partisinin aynı yasanın 101. maddesinin (a)ve (b) bentleri uyarınca kapatılmasına karar verilmesi arz ve talepolunur" denilmiştir. IV-DAVALI SİYASİ PARTİ'NİN ESAS HAKKINDAKİ SAVUNMASI DemokratikKitle Partisi'nin 18.11.1997 günlü esas hakkındaki savunmasında özetle : Önsavunmalarında, "Anayasa normlarının yorumlanmasında izlenmesi gerekenmetodoloji" ve "23.7.1995 tarihli Anayasa değişikliği karşısındaSPY'nın parti kapatma nedenlerini düzenleyen hükümlerinin durumu" üzerindedurduklarını; bu savunmada ise, Anayasa normlarının, içinde yer aldığı Anayasageleneğinin vücut verdiği "Anayasa Tipi" çerçevesinde ve ışığındayorumlanması gerektiğine işaret edecekleri; Anayasamızın"Batılı liberal-demokratik anayasa geleneğine dahil olduğu" iddiasınıtaşıdığı, bu anayasa tipinin temel karakterinin, "demokratlık","özgürlükçülük" ve "hukuk devletine bağlılık" olduğu,Anayasamızın normlarının bu temel ilkelerin ışığında yorumlanması gerektiği; Başsavcı'nınEsas Hakkındaki Görüş'ünde belirttiği "siyasi partilerin Cumhuriyetinilkelerini tahrip edici bir güç odağı haline gelmesine seyircikalınamayacağından, bu halde siyasi partilerin kapatılması esası kabuledilmiştir" görüşünü benimsedikleri; kendilerine göre de siyasi partilerhakkındaki anayasa kurallarının mutlak bir özgürlüğü içermediği; ancak hangidüşünce ve eylemin Cumhuriyetin ilkelerini tahrip edici güç odağı halinegelip-gelmediğini saptarken; özgürlükçü, demokratik hukuk anlayışının esasalınması gerektiği; toplumsal ve siyasal hayattaki değişimi dikkate almayan,her türlü değişim ve gelişimi önlemeyi marifet bilen bir anlayışın;Cumhuriyetin artık, demode olmuş, toplumun ihtiyaçlarına cevap veremez durumagelmiş ilkelerinin ıslahı, düzeltilmesi, yeni ihtiyaçlara göre revizeedilmesine yönelik, iyi niyetle ve isabetle yapılan her türlü öneri ve isteğin,Cumhuriyetin ilkelerini tahrip edici nitelikte değerlendirilemeyeceği; halbukiböyle bir anlayışın tüm iddianameye egemen olduğu, kendilerinin karşıçıktığının da olduğu; Yoksa, "Cumhuriyetin ilkelerini tahrip edici güçodağı haline gelmeyi, serbest bırakalım" gibi bir görüşü savunmadıkları; Önsavunmada, "23.7.1995 tarihinde Anayasa'nın 68. ve 69. maddelerindeyapılan değişiklik sonucunda, SPY'da varolan, ancak 68/4, maddede belirtilenkapatma nedenlerini aşan, siyasi parti kapatma ile ilgili kuralların,uygulanabilme şansının kalmadığı" görüşünü savundukları; Başsavcının da,RP ile ilgili kapatma davasında, bu görüşe ağırlık verdiği; ancak, bu dava ileilgili Esas Hakkındaki Görüşünde 2820 sayılı SPY'nın, siyasi parti kapatma ileilgili maddelerini "Anayasada belirtilen parti kapatma nedenlerininsomutlaştırılmış halleri" olarak değerlendirildiği; bu değerlendirmeninyanlış olduğu; Sözkonusu Anayasa değişikliğinden sonra da, Anayasa'da yer almayan pek çok siyasiparti kapatma nedeninin, SPY'nda kapatma nedeni olarak yerine koruduğu;kendilerine göre, siyasi parti kapatma nedenlerinin Anayasa'nın 68/4 maddesiile sınırlı tutulması ve bu maddede yer almayan kapatma ile ilgili iddiaların,dikkate alınmaması, yargılama konusu yapılmaması gerektiği; Davanınözü ve esasının, devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğü ilkesinideğiştirmek iddiasına dayandığı; bu konudaki görüşler netlik ve açıklıkkazanırsa, davada adil bir karara rahatlıkla varılabileceği, diğer suçlamalarında, kendiliğinden çözüme kavuşacağı; "Devletinülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğüne", DKP'nin saygılı olduğu; builkenin, DKP'nin programına ve yetkililerin söylemlerine egemen olduğu, aksiniiddia etmenin DKP'yi anlamamak ve DKP'ye haksızlık etmek olacağı; özgürlükçü,çoğulcu demokrasiyi benimseyen, çağdaş devlet anlayışını kavrayan hiçbir insafsahibinin, DKP'ye böyle bir suçlama getiremeyeceği; ancak, çağımızınanlayışlarıyla tanışmayan, halen tekilci-totaliter devlet anlayışı ile hareketedenlerin, DKP'yi, bu konuda suçlama hatasına düşebilecekleri; "Ülkeve millet bütünlüğü"nün soyut kavramlar olduğu, ne Anayasa'da ne diğeryasalarda bu kavramların tanımının yapılmamış, öğelerinin belirtilmemiş olduğu,bu kavramlara mana ve ruh kazandırmanın, somutlaştırmanın, mahkemelerinyorumuna bırakıldığı; Tekilci-totaliter,anti-demokratik bakış açısından, "ülke bütünlüğü"nün merkezi yönetimmodelinde görüldüğü; merkezi yönetim modeli dışındaki yönetim modellerinin,ülke bütünlüğünü bozucu" sayılacağı, oysa, çoğulcu liberal-demokratikdevlet anlayışı açısından, "ülke bütünlüğü"nden amaçlananın ve korumaaltına alınanın, ülkenin fiziksel bütünlüğünün sağlanması ve ülkenin siyasisınırlarının güvence altına alınması olduğu; DKP'ningerek programında, gerek Genel Başkanın konuşmalarında, bu anlamda "ülkebütünlüğü"ne saygılı olduğunu net ve açık bir şekilde dile getirdiği;bunun gibi tekilci-totaliter, anti-demokratik bakış açısından, "milletbütünlüğü"nün, etnik, kültürel yönden birlikte aranacağı, etnik, kültürel,dilsel ve dinsel farklılıkların, "millet bütünlüğü"nü bozucusayılacağı; oysa, çoğulcu-demokratik anlayışta, "millet bütünlüğü"nünvatandaşların beraber yaşama iradesinde aranacağı, eğer vatandaşlarda beraberyaşama iradesi varsa, etnik, kültürel, dilsel ve dinsel farklılıkların"millet bütünlüğü"nü bozucu sayılmayacağı, aksine, bu farklılıkların,milli zenginlik kabul edilerek saygı göreceği; ne yazık ki, "bölünmezlikilkesi"nin gerçek amacının ötesinde temel hakları sınırlamanın genelformülü ve gerekçesi olarak kullanıldığı, Anayasa Mahkemesi'nin uygulamalarınında genellikle bu doğrultuda olduğu; kimi hukukçuların "hukuk, insan hak veözgürlükleri önündeki değişik engelleri kaldırmakla yükümlüdür." dediği;ancak, uygulamanın bunun tersi olduğu; şoven Türk milliyetçiliğinin etkisindekalan pek çok hakimin, hukuku, insan hak ve özgürlüklerinin önüne engel olarakdiktikleri; DKP'ninprogramında belirtildiği gibi; demokratik çoğulcu anlayışa aykırı olantotaliter, otoriter, şoven-milliyetçi bir anlayışla, Anayasa Mahkemesi'ninsiyasi partilere yaklaşımının siyasi partiler için büyük bir tehditoluşturduğu, siyasi parti kapatma kararlarıyla, Anayasa Mahkemesi'nin adeta,siyasi partiler mezarlığına dönüştüğü; evrensel hukuk kurallarına, hak veadalet mefhumuna, insan haklarına dayalı çoğulcu-demokratik anlayışa ters,demokrat kamuoyu vicdanını rahatsız eden yanlış kararların yarattığısakıncaların farkında olan bazı hakimlerin ortaya çıkan hatalı sonuçları,yürürlükte olan yasaların varlığıyla bağlantılandırmaya çalışarak, "neyapalım, yasalar böyle emrediyor, biz de yasaları uyguluyoruz" gibimazeretler ileri sürdükleri; oysa realitenin böyle olmadığı, elbette, tanımı tamyapılmış, öğeleri açıkça sayılmış somut yasa kurallarını olduğu gibi uygulamakhakimin görevi olduğu ve takdir yetkisinin çok sınırlı bulunduğu; tanımı tamyapılmayan, soyut kavramlardan oluşan hukuk normlarının uygulamasında, hakiminyorumu ve takdir hakkının, yasanın kendisinden daha fazla önem taşıdığı, zirahukuk normunu ete-kemiğe büründüren, ona ruh katan ve somutlaştıranın hakiminyorumu olduğu; Davaile ilgili "ülke ve millet bütünlüğü normu"nun, soyut bir kavramolduğu, hakimin farklı yaklaşımı ve farklı yorumunun, bu normun uygulamasındakendilerini farklı kararlara, farklı sonuçlara ulaştıracağı; siyasi yaşamıngelişimini engelleyen, demokrasimizi ayıplı konuma sokan Anayasa Mahkemesi'ninsiyasi parti kapatma ile ilgili kararlarının vebalini, salt yürürlüktekiyasalarda aramanın yanlış olduğu, bu tür sakıncalı kararların esas kaynağını,hakimlerin "ülke ve millet bütünlüğü normu"na hatalı yaklaşımlarındaaramak gerektiği; hatada ısrarın, ne ülkeye ne de kimseye yarar ve onurkazandırmayacağı; İddianamede,parti programının, "siyasal partiler bölge, ırk... esaslarınadayanamazlar" hükmünü getiren SPK'nun 78/b maddesine aykırı olduğununbelirtildiği; oysa sözkonusu hükmün, 1995 Anayasa değişikliği ile mülga olduğu;bir an için, ilgili SPK maddesinin halen mülga olmadığı kabul edilse bile,Anayasaya aykırılığı nedeniyle iptal edilmesi gerektiği; "ırk ve bölgeesasına dayanmak" suçlamasının, DKP'ye yöneltilemeyeceği; DKP'nin,Türkiye'nin tüm sorunlarına sahip çıktığını, Avrupa Birliği'ne Türkiye'nin tamüye olmasını savunduğunu; programında ve Genel Başkanın konuşmalarında net birbiçimde ortaya koyduğu; DKP'nin, bir dünya devletini, bir dünya vatandaşlığını,insanlığa hedef gösterdiği, böyle bir anlayışı sergileyen DKP'yi ırkçılıkla,bölgecilikle suçlamanın, insafa sığmayacağı; İddianamede, partilerinin"Kürt sorununun siyasi çözümünü, programının merkezine oturtmak"belirlemesinin, suçlamanın dayanağını oluşturduğu; oysa diğer partilerin de,Kürt sorununun çözümüyle meşgul olduğu; örneğin, bugünkü CHP'ye dönüşen SHP'ninTemmuz-1990 tarihinde Parti Meclisinin onayı ve Merkez Yürütme Kurulu'nunuygulama kararıyla yayımladığı, kamuoyuna ve topluma sunduğu parti görüşününbulunduğu; "Sosyal Demokrat Halkçı Parti'nin Doğu ve Güneydoğu SorunlarınaBakışı ve Çözüm Önerileri" hakkındaki bu raporda, Türkiye'nin etnik vekültürel çoğulculuğunun belirtildiği; yine aynı raporda, kültürel haklarınverilmesinin önerildiği; kamuoyuna ve topluma yetkili organlarının onayı ile,bir uygulama programı olarak sunulan bu görüş ve önerilerinden dolayı, gerekSHP ve gerekse CHP hakkında herhangi bir dava açılmadığı; yine, HürriyetGazetesi'nde Başbakan Mesut Yılmaz'ın Kürt sorunu ile ilgili olarak;"(...) Sorunun siyasi ve kültürel yönü de var (...) şeklindeki belirlemelerineyer verildiği; hukukta çifte standarda ve farklı muameleye yer olmadığı, birisiiçin mubah olanın, başkası için suç olamayacağı; Başsavcı'nıniddianamede, merkezi devlet ile üniter devleti özdeşleştiren bir anlayışla,kendilerinin adem-i merkeziyetçi yönetim modelini savunmalarını, "devletintekliği ilkesi"ne aykırı bulduğu, bu iddianın yanlışlığı ve geçersizliğiile ilgili cevapları Ön Savunmada dile getirdikleri, tekrardan kaçınmak için,bu konunun üzerinde yeniden durmayacakları; ancak, merkezi yönetim modelininTürkiye'nin bugünkü ihtiyaçlarına cevap veremediği görüşünün, toplumda,aydınlar arasında, basında ve siyasi partilerde yaygın bir şekilde taraftarbulmakta ve ciddi bir şekilde tartışılmakta olduğu; son olarak,"işbaşındaki 55. Hükümet'in, idari reform yasa tasarısına ilişkin birrapor hazırladığı ve bu konuda çalışmaların yürütüldüğü"nün kamuoyunaduyurulduğu; bu çalışmalar kapsamında yeni idari düzenlemede kendi görüşleridoğrultusunda, merkezi yönetimin birçok yetkisinin, mahalli yönetimlere devredileceğive yerel meclislerin yerel parlamentolar şeklinde faaliyet göstereceğine dairbilgilerin de basında yer aldığı; bu gelişmelerin de, DKP'nin programındakitesbitlerin ve ileri sürülen çözüm önerilerinin isabeti, haklılığı ve ileriyigören perspektifleri hakkında fikir vereceği; Ayrıca,iddianamede yeralan 10 Şubat 1997 tarihli Milliyet Gazetesi'ndekisöyleşilerinde, "Mahalli yönetimlere bırakılacak görevler içinde, adaletdağıtımı"nın da yeraldığı; Sözkonusu belirlemenin, ilgili söyleşide bir yanlışlık sonucu yer almasıgerektiği; çünkü yönetim modeli ne olursa olsun, adalet dağıtımının merkeziyönetimin yetkileri içinde olduğu ve adalet dağıtımının mahalli yönetimlerebırakılmasının, ne Partilerinin ne de kendisinin görüşünü yansıtmadığı; Önsavunmada belirttikleri gibi, azınlıkların, hukuksal veya sosyolojik birrealite olarak var olabileceği, azınlığın varlığının, sosyolojik bir olguolduğu, ne kendilerinin, "var" demeleriyle "var" olacağı,ne de "yok" demeleriyle "yok" olacağı; Yalnızhiçbir yerde Kürtleri bir "azınlık" olarak nitelendirmedikleri veKürtleri, bu devleti oluşturan toplumun "asli unsuru" olarakgördükleri; Başsavcı'nın bu konudaki iddialarının hiçbir maddi dayanağınınbulunmadığı; Türkdilinden veya kültüründen başka dil ve kültürlerin korunması, geliştirilmesi veyayılması yasağı iddiası ile, her türlü dil ve kültürün yasaklanması, sonaerdirilmesi, yani, etnik arındırmanın önerildiği, buna aykırı görüşlerin,kapatma nedeni sayıldığı; etnik arındırmayı, bugün dünyanın herhangi bir uygarülkesinde savunmanın mümkün olmadığı, böyle bir rejime, demokrasidenilemeyeceği; Diyanetİşleri Başkanlığı'nın genel idare içinde yer almasına ilişkin Anayasa'nın 136.maddesine aykırılık iddiası üzerinde ön savunmada, yeteri kadar durulduğu veayrıntılı bir değerlendirme yapılarak, parti programındaki görüşlerinAnayasa'nın 136. maddesine aykırı olarak yorumlanmasının yanlışlığınınbelirtildiği; Anayasa'nın güvence altına aldığı ilkenin, ''laiklik ilkesi"olduğu, DKP'nin de laikliği benimseyen bir parti olduğu; Diyanet İşleriBaşkanlığı'nın, laiklikle ne derece bağdaştığının ise yaygın bir şekildetartışıldığı; kaldı ki, programlarında, Diyanet İşleri Başkanlığı'nın"genel idare dışına çıkartılmasını" önermedikleri, "Dinişlerinin cemaatlere bırakılmasının laikliğe daha uygun düşeceğini"savundukları; bu görüşlerinden, iddianamede ileri sürüldüğü gibi, "Diyanetİşleri Başkanlığı'nın hukuki durumunun sona erdirileceği sonucu"nun daçıkartılamayacağı; bu iddialarda da, isabet bulunmadığı; DKP'ninkapatılma gibi bir endişesinin bulunmadığı; endişelerinin, Mahkeme'nin yanlışkararlarla, toplumsal ve siyasal gelişmeleri engelleyen, kurulu düzendekihaksızlıkları koruyan bir konuma düşmesi olduğu; Muhtemelbir kapatma kararının, bu ülkede demokratik ve barışçı yöntemlerle hak arama vesorun çözme yollarının kapalı olduğunu resmen tescil edeceği ve bunun, ülkedeşiddet yanlılarının ekmeğine yağ süreceği, bunun da, bu ülkeye ve insanınayapılabilecek en büyük kötülük olduğu ileri sürülmüş ve sonuç olarak, haklınedenleri olmayan DKP ile ilgili parti kapatma davasının reddine kararverilmesi isteminde bulunulmuştur. Esashakkında savunmanın eki olarak da, Doç. Dr. Oktay Uygun'un hukukî görüşleriniyansıtan bir raporu ile, "Sosyal Demokrat Halkçı Partinin Doğu veGüneydoğu Sorunlarına Bakışı ve Çözüm Önerileri" başlıklı raporu AnayasaMahkemesi'ne sunulmuş ve bu iki rapor da dava dosyasına konulmuştur. V-YARGITAY CUMHURİYET BAŞSAVCISI'NIN SÖZLÜ AÇIKLAMASI İLE DAVALI SİYASİ PARTİYETKİLİLERİNİN SÖZLÜ SAVUNMALARI 10.3.1998gününde Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı'nın sözlü açıklaması, 24.3.1998 günündede davalı Parti Genel Başkanı'nın sözlü savunması dinlenilmiştir. a-Sözlü Açıklama YargıtayCumhuriyet Başsavcısı sözlü açıklamasında özetle : "Herkapatma davasında olduğu gibi, bu davada da haklı olarak, yani, savunmahakkının gereği olarak davalı partinin çağdaşlıktan, milletlerarasısözleşmelerden, insan haklarından falan bahsedeceğini, kendisinin de aslında,demokratik ülkelerden birinde hukukçu olmayı tercih edeceğini, çünkü, oülkelerde anayasa dışı eğilimi olan partilerin kolay kolay taban bulamadığını,az gelişmişliğin yarattığı sıkıntılar istismar edilemediği için, vatandaşlarınaşırı uçlara kolay kolay kaymadığını, bir de o ülkelerin kendi düzenlerinikorumak için yaptıkları yasaların, aldıkları tedbirlerin şikayet konusuolduğunda bizim gibi çifte standart uygulanmadığını; Avrupa İnsan HaklarıMahkemesi'nin "bunların o günkü ortamda yapılması gerekiyor" diyekararlar ürettiğini; Doğruyubulmak için, yalnız Türkiye aleyhine verilmiş kararları değil, Avrupa İnsanHakları Mahkemesi'nin ürettiği kararları da incelemek gerektiğini; Bütündünya ülkelerinde "vatan hainliği" diye bir kavramın olduğunu vebunun birinci ölçüsü olarak da, ülke bütünlüğü aleyhine faaliyet göstermeninsiyasiler için de, diğer kuruluşlar için de vatan hainliğinin kapsamı içindemütalaa edildiğini; kendilerinin her şeyden önce ülke bütünlüğünü korumaklagörevli olduklarını ve birtakım dış güçlere, dışardaki birtakım mahkemelerekarar beğendireceğiz diye uğraşmak yerine, ülke bütünlüğünün tehlikeye girdiği,açık ve yakın tehlike unsurlarının her bakımdan oluştuğu, her gün en az biraskerimizin şehit edildiği, Taksim Meydanı'na PKK bayraklarının çekilmeyeçalışıldığı bir ortamda, Anayasamızın verdiği yasal imkanları kullanmamızgerektiğini; Çiftestandart uygulanmaması gerektiğini; her memleketin kendi anayasal düzeniolduğunu; örneğin Fransa'da, Korsika ile ilgili olarak parlamento tarafından13.5.1991'de kabul edilen ve 14 Mayıs 1991 tarihinde Fransa'da resmî gazetedeyayınlanan 19-426 sayılı Yasanın l inci maddesinin, tek ve bölünmez Fransızulusunun bir bileşkesi olan Korsika halkından söz ettiğini; bu yasanın sözkonusu maddesinin Fransız Anayasa Mahkemesi tarafından Fransız ulusunun tek vebölünmezliği yolundaki anayasa ilkesine aykırı görülerek iptal edildiğini;demokratik bir toplumda, her özgürlükte olduğu gibi, ifade özgürlüğünün de birsınırı olduğunda kuşku bulunmadığını; Türk hukuk sisteminde bu sınırlamanınölçüsünün, açıklanan düşüncenin, suça tahrik ve teşvik unsuru oluşturupoluşturmadığı olduğunu; Nitekim,bütün gelişmiş Batı demokrasilerinde de, suçu öven, şiddeti teşvik eden ya dahaklı gösteren, ülke bütünlüğü ve kamu düzenini tehlikeye atan düşünceaçıklamalarının, çeşitli kısıtlamalara bağlı olduğunu; Örneğin,Kuzey İrlanda'da, 1971-1994 yılları arasında, terör olayları ile bağlantılıolarak radyo ve televizyona yayın yasağı konulduğunu; aynı yasağın, 1988-1994yılları arasında bütün İngiltere'de uygulandığını; İngiliz basınının ise budönemde, örnek bir sorumluluk duygusu sergilediğini ve terörle bağlantılıolarak toplumda karmaşa, galeyan ve heyecan uyandırıcı yayınlar yapmaktanözenle kaçındığını, halen bu ülkede, suçu destekleyen ve devlet otoritesinitahribe yönelik yayınlar yapılmasının yasak olduğunu; Örneğin,İngiltere'de, televizyonda Nelson Mandela ile yapılan bir görüşmeye yayınyasağı konulduğunu; bu görüşmede, Mandela'nın "IRA, kendi mukadderatınıbelirlemek üzere kurtuluş mücadelesi yapmaktadır. Onlar yabancı bir devlet olanİngiltere'nin sömürgesinden kurtulmak istemektedirler. Biz sömürgeciliğin hertürüne karşıyız. Buna karşı mücadele edenleri destekliyoruz" dediğini; Fransa'dada, Vietnam savaşını protesto ederek halkı bu savaşa son vermek amacıylaeylemde bulunmaya çağırmanın veya anarşist veya bölücü propaganda yapmanın halkarasında heyecan ve karışıklık yaratılarak suç işlenmesine ortam hazırlanmasıbağlamında suç sayılarak cezalandırıldığını; belirttiktensonra, Cumhuriyet Başsavcısı şu hususları belirtmiştir : Bugenel açıklamalardan sonra, Türkiye Büyük Millet Meclisi Kültür ve Sanat YayınKurulu tarafından 1997 Temmuz ayında yayınlanan "Milletlerarası HukukAçısından Güneydoğu Sorunu ve Terörle Mücadele" adlı kitap, davalıpartinin ileri sürdüğü hususların yerinde olmadığını belgeleyen ve Türkiye'deyayınlanmış tek kaynak kitap olmak niteliğindedir... bu kitaptan bir bölümübilgilerinize sunuyorum : "ÜlkemizinGüneydoğu bölgesinde yoğun olarak Kürt kökenli vatandaşlarımız yaşamaktadır.Ancak, sürekli göçlerle bu yoğunluk giderek azalmıştır. Türkiye Cumhuriyetininkuruluşundan ve özellikle 1950'li yıllardan sonra, ülkedeki özgürlük ortamındanyararlanan bu vatandaşlarımızın çoğunluğu, kendi istekleriyle ve hiçbir engellekarşılaşmaksızın, ülkenin daha verimli batı bölgelerine göçerek, oradakivatandaşlarımızla bütünleşip kaynaşmışlar ve hiçbir ayrımcılığa uğramadan,ülkenin ekonomik, sosyal, kültürel ve siyasi hayatına katılarak önemli rolleroynamışlardır. Dolayısıyla, bölgedeki terör ve şiddet estiren belirli sayıdakiPKK militanlarının ülkedeki bütün Kürt halkı adına bağımsızlık savaşısürdürdüğü iddiası, gerçek veriler karşısında, her türlü dayanaktan yoksun birpropagandadır. Kaldıki, bölgedeki Kürt kökenli vatandaşlarımızın çoğunluğu PKK'nın baskı ve zulmüsonucu ülkenin güvenli bölgelerine göçe zorlanmıştır. Bunların başka yerleredeğil de, kendi istekleriyle ülkenin batı bölgelerine sığınmaları, terör örgütüile özdeşleşmek istemediklerinin ve kimin yanında olduklarının açık birkanıtıdır. Terörörgütü, başlangıçta, ülkenin, kendilerinin saydıkları Güneydoğu AnadoluBölgesini bölerek, kendi mukadderatlarını belirlemek ve bölgede etnikmilliyetçiliğe ve Marksist-Leninist dünya görüşüne dayalı bağımsız bir Kürtdevleti kurmak amacıyla ortaya çıkmıştır. Ancak, bunun hiçbir zamangerçekleştirilemeyeceği anlaşılınca, federasyon veya özerklik gibi taleplerleyetinilmiştir. Ne var ki, arka arkaya alınan ağır darbeler sonucu, bu türiddialı taleplerde de gerileme olmuş, bu kez de azınlık hakları bağlamında birtakım ekonomik, sosyal ve kültürel haklar sağlanması gibi taleplerlekarşılaşılmıştır. TürkiyeCumhuriyetinin Kürt kökenli vatandaşlarıyla herhangi bir sorunu olmadığı gibi,terör örgütünün onlar adına bu tür taleplerde bulunmaya hiçbir hakkı yoktur. Bunedenle, incelediğimiz bütün uluslararası belgeler de teyit edildiği gibi,egemen bir devletin ülke bütünlüğünü koruması en doğal görevi ve hakkı olduğucihetle, buna kastedenlere karşı mücadele devam edecektir. Devletekarşı silaha sarılanlar ve devletle savaş halinde olduklarını iddia edenlerin,güvenlik güçlerinin kararlı ve tavizsiz tutumları karşısında şikâyete haklarıyoktur. Cinayet, bombalama, mayın döşeme, adam kaçırma gibi yöntemlerle, baştayaşama hakkı olmak üzere, bütün temel hak ve özgürlükleri inkâr edenlerin,insan haklarına sığınmak hakları olamaz. Nitekim, bu husus Avrupa İnsan HaklarıSözleşmesinin 17 nci maddesinde de teyit edilmiştir. Teröristler,açık bir toplum olan demokrasinin sağladığı imkânlardan da yararlanarak,taleplerini zorla kabul ettirmeye çalışmaktadırlar. Demokratik bir toplumda hertürlü marjinal düşünceye yer vardır ve bunlar terör ve şiddete dönüşmediğisürece bir dereceye kadar anlayışla karşılanmalıdır. Ancak, yüzyılımızın büyükdüşünürü Karl Popper'in söylediği gibi, 'demokrasi, karşılıklı anlayış vehoşgörünün hakim olduğu bir rejimdir. Ne var ki, hoşgörü çelişkili birkavramdır. Sınırsız hoşgörü (tolerance), hoşgörüyü ortadan kaldırır. Hoşgörüsahibi olmayanlara hoşgörü gösterilmesi, hoşgörülü bir toplumun dayatmacılarakarşı savunmasız bırakılması, hoşgörüyle birlikte, hoşgörülü kişinin dekendisini yok etmesine sebep olur." Kitaptabütün inceleme konusu belgeler milletlerarası sözleşmelerde incelendikten sonradeniyor ki, "İnceleme konusu bütün uluslararası belgelerden 'azınlık'sorununu yeknesak bir çözüme kavuşturmanın imkânsızlığı açıkça ortayaçıkmaktadır. Bu alanda Birleşmiş Milletler ve Avrupa Konseyi Sözleşmeleri ileAGİT belgeleri, azınlıkların hukuki statüsü ve sahip oldukları haklarbakımından bütün devletlerce kabul edilebilecek nitelikte çözüm önerileriortaya koyamamıştır. Esasen, bu, mümkün de değildir. Azınlık gruplarınınoluşumu, özellikleri, nüfusu ve işgal ettiği alanlar birbirinden çok farklı olduğuiçin, tarihî süreçte uygulanan azınlık politikaları arasında farklılıklarbulunması doğal karşılanmalıdır. Öteyandan, söz konusu belgelerden, devletlerin ülke bütünlüğünü korumak veayrılıkçı akımları engellemek bakımından, ülkelerindeki azınlıkların varlığınıtanımakta isteksiz davrandıkları dikkati çekmektedir. Bu yüzden bütündevletlerce kabul edilebilecek bir azınlık tanımı üzerinde görüş birliğisağlanamamıştır. Bu gerçeği, AGİT Azınlıklar Yüksek Komiseri Max Van Der Stoeldahi, 'Size kendi azınlık tanımımı veremem; ama, azınlığa mensup birisinigörürsem tanıyabilirim' şeklindeki çarpıcı ifadeyle teyit etmiştir. Türkiye, 24Temmuz 1923 tarihli Lozan Antlaşmasından başlayarak, kararlı, tutarlı vegerçekçi bir azınlık politikası izlemiştir. ModernTürkiye Cumhuriyetini kuran söz konusu antlaşma, 'Azınlıkların Korunması'başlığı altındaki 2. Bölümün 37-45 maddeleri arasında, ülkede yaşayan Müslümanolmayan azınlıkların tabi olacağı hukuki rejimi düzenlemiştir. Bu hükümlerde,tarihî gelişmelere uygun olarak, sadece ülkede ikamet eden, Rum, Musevi veErmeniler azınlık olarak nitelendirilmiş ve hukuki statüleri güvence altınaalınmıştır. LozanAntlaşması, eşitlik ilkesinden hareketle, söz konusu azınlıklara karşı hertürlü ayrımcılığı yasaklamıştır. Ne var ki, aynı antlaşmayla yükümlülük altınagiren Yunanistan, ülkesindeki Türk azınlığa karşı bilinçli bir asimilasyonpolitikası uygulamaktadır. 1985'ten beri Türklerin ev ve arazi alıp satmaları,iş kurmaları, okullarını yenilemeleri yasaklanmış, din ve ifade özgürlüklerikısıtlanmıştır. Ayrıca, Yunanistan, Vatandaşlık Kanunu, etnik Yunankökenlilerle, diğer etnik kökenden olan Yunan vatandaşları arasında ayırımcılıkyapmaktadır. Nitekim,Birleşmiş Milletler Irk Ayırımcılığı Komitesi, Sözleşmenin 2 (c) maddesinedayanarak, Yunanistan'ı yasanın değiştirilmesi ve uygulamanın da ayırımcılığıengelleyecek şekilde düzenlenmesi konusunda uyarmıştır. Antlaşmanın39. maddesinde, azınlıkların eşitlik ilkesi çerçevesinde Türklerin yararlandığıbütün medenî ve siyasî haklardan yararlanacağı belirtilmiştir. 38. maddede ise,azınlıkların kamu düzeni ve genel ahlâka aykırı düşmemek şartıyla, dinî inançve mezheplerinin gereklerini yerine getirebilecekleri ve millî savunma amacıylayapılan kısıtlamalar dışında ülkede seyahat ve ikamet özgürlüğüne sahipoldukları öngörülmüştür. LozanBarış Antlaşması, azınlıkların statüsünü belirlemede, Müslüman olmayanazınlıklara atıfla, etnik kökeni değil, dinî inanışı esas almıştır. Bu nedenle,Kürt kökenli Müslüman vatandaşlarımızın bu bağlamda azınlık sayılarak,kendilerine, bazı çevrelerce tavsiye ve telkin edildiği şekilde, azınlıkhakları tanınması mümkün değildir. Türkiye,bu anlaşmayla kabul ettiği, 'statüleri uluslararası sözleşmelerle belirlenengrupları azınlık sayma' şeklindeki tezini, daha sonra uluslararası kuruluşlarçerçevesinde konuya ilişkin çalışmalarda da ısrarla savunmuş ve tutarlı birtavır sergilemiştir. AGİTçerçevesinde ve Birleşmiş Milletler çalışmalarında ve son olarak BirleşmişMilletler Çocuk Hakları da dahil, sözleşmeye koyduğu çekinceler var."Çekince, Türkiye Cumhuriyeti" diyor, "Sözleşmenin 17, 29 ve 30uncu maddeleri hükümlerini, Türkiye Cumhuriyeti Anayasası ve 24 Temmuz 1923Tarihli Lozan Antlaşması hükümlerine ve ruhuna uygun olarak yorumlama hakkınısaklı tutmaktadır." Bu, çok önemli. TürkiyeCumhuriyeti üniter bir devlettir. Anayasanın 66. maddesine göre, 'Türkdevletine vatandaşlık bağı ile bağlı olan herkes Türktür.' Anayasalar moderndevletlerin toplumsal sözleşmeleri niteliğiyle, yöneten ve yönetilen herkesibirleştiren ve tarafların hak ve yükümlülüklerini belirleyen belgelerdir.Dolayısıyla, bireyle devlet arasındaki hukuk bağı kuran, anılan hüküm,vatandaşlığı etnik değil, hukuki ve siyasî bir kavram olaraktanımlamıştır." Bunedenle, zaten anayasal bir tanım söz konusu olduğu için bir zamanlar ortayaatılan ve içeriğinin ne olduğu anlaşılamayan anayasal vatandaşlık gibikonularda tartışmaya girmenin hiçbir anlamı yoktur. "Kuşkusuzherkesin bir etnik kökeni vardır. Kimileri geçmişiyle, soyu ve sopu ile övünür,bazıları da çeşitli nedenlerle bunları gizleme ihtiyacını duyabilir. Bu,kişinin kendi iradesine kalmış bir şeydir. Ancak, dışa vurulması zorunlu olantek bir kimlik vardır; o da bireyin vatandaşı olduğu devletin kimliğidir. Kişiözel hayatında, çevresiyle ilişkilerinde Laz, Çerkez, Kürt vesaire olaraktanınabilir. Ancak, resmî temaslarda hukuki işlemlerle öne çıkan tek bir kimliktir;o da vatandaşlıktır. Birlikte yaşama arzusu insanları bir potada eritmiş vevatandaş kimliğini belirlemiştir. Anayasanın10. maddesinde, 'herkesin dil, renk, cinsiyet, siyasî düşünce, felsefî inanç,din, mezhep ve benzeri sebeplerle ayırım gözetilmeksizin kanun önünde eşit'olduğu öngörülmüştür. Böylece, eşitlik ilkesi ve ayırımcılık yasağı en üstdüzeyde, anayasal normlar olarak güvence altına alınmıştır. Ayrıca, TürkAnayasası, Batı demokrasilerinin çoğundan daha ileri bir düzeyde, çok geniş birtemel hak ve özgürlükler katalogu ihtiva etmektedir. Bunlardan yararlanmada,Kürt kökenli vatandaşlarımız da eşit hak ve fırsatlara sahip olduğu için, ilaveolarak diğer bazı haklar daha tanımak, kendilerini diğer vatandaşlara oranlaimtiyazlı bir konuma kavuşturacağından bu tür taleplerin itirazlarlakarşılanacağından da kuşku yoktur. Ülkede herkes, yeteneğine göre, eğitimde, işbulmada, iş hayatında, seyahat ve ikamette eşit hak ve özgürlüklere sahiptir.Kimseye etnik kökeni dolayısıyla günlük yaşamında güçlükler çıkarılmamakta veayırımcılık yapılmamaktadır. GüneydoğuAnadolu Bölgesi, bin yıllık Türk tarihinde her zaman devletin ayrılmaz birparçası olmuş ve orada yaşayan halk da, etnik kökeni ne olursa olsun, tarihinhiçbir döneminde azınlık sayılmamıştır. Bir an için azınlık statüsünde olduğukabul edilse dahi, ülkedeki Kürt kökenli nüfusun uluslararası sözleşmeler vediğer hukuki belgelere dayanarak, devlete karşı herhangi bir taleptebulunmaları mümkün değildir. Herşeydenönce belirtilmelidir ki, tarihî, coğrafî, siyasî ve başka nedenlerle,devletlerin farklı azınlık politikaları izlemeleri, bu alanda teamüli devletlerhukuku kurallarının oluşumunu ve bunların uluslararası sözleşmelerle kodifıyeedilmesini engellemiştir. Ayrıca,AK sözleşmelerinde olduğu gibi, güçlükle ve uzun ve yoğun çabalar sonucuhazırlanan sözleşmenin bir kısmı henüz yürürlüğe dahi girmemiştir. Bu alandakiAGİT belgeleri ise, birer uluslararası sözleşme olmadığından, imzalayandevletler açısından hukuken bağlayıcı değildir. Bunlar, devletler hukukunun,teamüli kuralları kodifıye ettiği ölçüde, siyasî açıdan bağlayıcı olsalar da,uluslararası sözleşmeler gibi bağlayıcılığı ve yaptırımı bulunmamaktadır. Konuyailişkin Birleşmiş Milletler sözleşmeleri ise, 'azınlık hakları' üzerine değil,ayırımcılık yasağı ve eşitlik ilkesi üzerine kurulmuştur. Birleşmiş MilletlerŞartının 27. maddesi, dil, din, ırk ve başka nedenlerle her türlü ayırımcılığıreddederek, herkesin eşit hak ve özgürlüklere sahip olduğuna ilişkin temelilkeyi koymuştur. Konunun ayrıntıları ise, Birleşmiş Milletler Her Türlü IrkAyırımcılığının Önlenmesi Sözleşmesi (1965) ile, Birleşmiş Milletler Medeni veSiyasî Haklar ve Ekonomik, Sosyal ve Kültürel Haklar başlıklı 1966 tarihli 2sözleşmeyle düzenlenmiştir. Bunlardan,Medenî ve Siyasî Haklar Sözleşmesi, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinin dahageniş kapsamlı bir benzeridir; ancak, etkin bir denetim mekanizmasıkurulamadığı için, onun kadar etkili değildir. Ekonomik, Sosyal ve KültürelHaklar Sözleşmesi ise, program niteliğindeki birtakım temel haklar veözgürlükleri kapsamaktadır. Bunların yerine getirilmesinde âkit devletleraçısından mutlak bir yükümlülük öngörülmemiştir. Sözleşmenin önsözünde debelirtildiği gibi, âkit devletler bunları programlarına alacak ve ekonomik ve malîimkânları elverdiği ölçüde peyderpey gerçekleştireceklerdir. Zaten bütündevletlerin amacının, halkının mutluluk ve refahını sağlamak olduğudüşünülürse, hakları daha belirgin hale getirmek dışında, Sözleşme bir yenilikgetirmemiştir. Anılansözleşmelerden, Her Türlü Irk Ayırımcılığının Önlenmesi Sözleşmesi 128, Medenîve Siyasî Haklar Sözleşmesi 94 ve Ekonomik, Sosyal ve Kültürel HaklarSözleşmesi de 110 devlet tarafından onaylanmıştır... AnılanSözleşmeler bütünüyle değerlendirildiğinde, bunların azınlık hakları açısındanpratik yararlar sağlamaktan uzak olduğu açıklıkla ortaya çıkmaktadır. Önce,kimlerin azınlık sayılacağı devletlerin takdirine bırakılmıştır. Akit devletin,herhangi bir grubu azınlık olarak kabul etmesi halinde dahi, sözleşmeler devletehitap ettiği ve birey açısından doğrudan haklar doğurmadığı için, bireyinbunlara dayanarak devletten belirli haklar talep etmesi mümkün değildir. Ayrıca,sözleşmelerde öngörülen azınlık hakları, kollektif değil, geleneksel bireyselinsan haklarıdır. 'Grup hakları' veya 'kollektif haklar' kavramı, bireyinkimliğinin birey üstü kollektif yapılar tarafından belirlendiği varsayımınadayanmaktadır. Ancak, bu, mutlaka etnik bir grubun bir suje olarak kollektifhaklara sahip olduğu anlamına gelmez. Bu nedenle, kültürel kimlik, içerikolarak çok belirsiz bir kavram olduğundan, bazı haklar sağlayarak, bu tür birkollektif kimliği güvence altına almak mümkün değildir. Bunun yerine, kişiözgürlüğü, ifade özgürlüğü, din ve vicdan özgürlüğü, toplantı ve dernek kurma özgürlüğügibi bireysel insan hakları tanınabilir; bu hakların birlikte kullanılmasıhiçbir şekilde bunların sujelerinin birey üstü, kollektif bir yapı olduğuanlamına gelmemelidir. Bubağlamda diğer bir güçlük, kollektif haklar savı kabul edildiği takdirdeazınlık kurumunu kimlerin temsil edeceği konusunda ortaya çıkmaktadır. Aslındabu tür bir temsile ihtiyaç da yoktur; çünkü, incelenen belgelerin tümündekollektif kimlik değil, bireysel kimlik vurgulanmıştır. Dolayısıyla, kendisinibelirli bir azınlığa mensup sayıp saymamak, bireysel bir tercihtir. Bu konudakarar vermek, bireyin kendi hakkı olduğundan, başkalarının yasal temsilci gibi,onun yerine geçerek grupla birlikte hareket etmeye zorlamaya hakları yoktur. ÜlkedekiKürt kökenli vatandaşlarımızın yaptığı gibi, bazıları genel nüfusla bütünleşipkaynaşmayı tercih edebilirler; bu, onların en doğal hakkıdır. Bu türgirişimlerin azınlığı temsil ettiğini iddia eden bazı örgütler veya çoğunluktarafından engellenmesi, insan haklarına aykırıdır. Terörlemücadele sürerken, Güneydoğu sorununun sadece kuvvete dayanan yöntemlerledeğil; siyasî, ekonomik, sosyal ve kültürel alanlarda alınacak bazı önlemlerleçözülmesi gerektiği ifade edilmekte ve bu konuda içeriği tam olarak belliolmayan bazı öneriler yapılmaktadır. Birincisi,siyasî çözüm. Bu tür taleplerin içeriği ustalıkla gizlenmekle beraber, bunlarınbölgede ayrı bir devlet kurmaktan, federasyon veya bölgesel özerkliğe kadaruzanan çok geniş bir yelpazeyi kapsadığı, çeşitli zamanlarda telaffuzedilmiştir. Kürtkökenli vatandaşlarımızın çoğunluğu bölgede değil; aynı kültürel değerleripaylaştığı toplumun tüm kesimleriyle kaynaşarak, bütünleşmiş olarak ülkeningeri kalan bölgelerinde yaşadığı için, bu tür etnik milliyetçi yaklaşımlarıngerçekçi olmadığı, bizzat kendileri açısından son derece zararlısonuçlar doğuracağı ve pratikte de uygulanmasının mümkün olmadığı açıkçaortadadır. Zaten sınırlı sayıdaki bölücü güçler dışında makul düşünmeyeteneğine sahip hiç kimse, bu tür iddia ve gerçekdışı taleplerde bulunamamaktadırlar. Yukarıdagörüldüğü gibi, devletler hukukunda, egemen bir devleti azınlık statüsünde dahisayılsalar, ülkesindeki bazı gruplara toprak terkine zorlayan hiçbir kuralmevcut değildir; aksine, Birleşmiş Milletler şartından başlayarak incelediğimizbütün belgelerde, devletlerin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğününkorunması, ısrarla savunulmaktadır. Aynı düşünceler, özerk yerel yönetimleraçısından da geçerlidir. Henüz yürürlüğe girmemiş olan AK. Azınlıklar ÇerçeveSözleşmesinin 15. maddesinde, "millî azınlıklara mensup bireylerinkendilerini ilgilendiren bölgesel kamu faaliyetlerine aktif olarak katılmalarıöngörülmüş olmakla beraber, bundan murat yerel özerklik değil, kişisel katılmahakkıdır. Nitekim bu bağlamda, AGİT Kopenhag Bildirisinin 35/2. maddesinde deegemen devletlerin azınlık sorunlarının çözümünde yerel özerklik hakkı tanımakgibi bölgesel çözümlere zorlanamayacağı açıklıkla belirtilmiştir. Heralanda, devletin en üst kademelerinde görev alarak bütün Türkiye'ninyönetiminde söz sahibi olan Kürt kökenli yurttaşlarımızın siyasî çözüm adıaltındaki bu tür gerçek dışı yaklaşımlara itibar etmeyeceğine de kuşku yoktur. Genelve yerel yönetimler seçimleri yoluyla siyasî iktidara sahip olarak program vetüzüklerindeki amaç ve ilkeler doğrultusunda faaliyette bulunmak üzereörgütlenen kuruluşlar olan siyasî partileri, Anayasamız, çoğulcu demokrasiningereği olarak demokratik siyasî hayatın vazgeçilmez unsuru saymıştır.Karşılaştırmalı hukukta da gözlendiği gibi, daha önceleri olağan derneklere benzetilerekonlarla aynı hukukî düzenlemeye tabi tutulan siyasî partilerin, toplum vesiyaset hayatındaki önemli rollerinin yarattığı etki sonucu, zaman içindeanayasalar tarafından düzenlenmesine ihtiyaç hissedilmiş ve böylece siyasipartiler, anayasal güvenceye kavuşturulmuşlardır. Butarihsel gelişimin sonucu olarak, Anayasamızda, "Siyasî Haklar veÖdevler" başlığını taşıyan dördüncü bölümünde yer alan 68 ve 69.maddelerinde, parti kurma, partilere girme ve partilerden ayrılma ile siyasîpartilerin uyacakları esasları düzenlemiş bulunmaktadır. Böylece, Anayasa,siyasî partilere, benzerleri diğer tüzel kişilerden farklı bir anlayışlayaklaşarak, kurulmaları ve çalışmalarında uyacakları esasları; kapatılmalarındaizlenecek usulleri benimsemiş, kuruluş, çalışma, denetleme ve kapatılmalarınailişkin ayrıntıların özel bir yasa ile düzenlenmesini de öngörmüştür. Bu özelyasa, 2820 sayılı Siyasî Partiler Yasasıdır. Sonuçta,Anayasadaki genel esaslar, temel hak ve özgürlüklerle ilgili kurallar, özelolarak siyasî partilere ilişkin hükümler ile Siyasî Partiler Yasasındaöngörülen ilke ve esaslar ile, bu kuralların Anayasa Mahkemesince yorumlanmasıve bu konulardaki öğreti, siyasî partiler konusunda, kendisine özgü bir hukukalanı meydana getirmiştir; ancak, bu gelişim, kurulmaları önceden izinalınmasına bağlı bulunmayan siyasî partilerin çalışmalarında tamamen serbestoldukları anlamına gelmemektedir; yaşanan acı tecrübelerin etkisiyle, İkinciDünya Savaşı sonrası klasik demokrasilerde meydana gelen ve siyaset bilimcilerincemilitan demokrasi olarak adlandırılan anlayışın benimsenmesi sonucu, ülkemizdede 1961 Anayasasıyla başlayan süreçte, siyasî partilerin kurulma ve çalışmaözgürlüğü, Anayasa ve bu alanı düzenleyen yasalarla sınırlandırılmıştır. Buanlayışın, İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi, İnsan Hakları ve AnaHürriyetlerini Korumaya Dair Sözleşme, Kişisel ve Siyasal Haklarla İlgiliUluslararası Sözleşme gibi uluslararası belgelere de yansıdığı görülmektedir. Anayasanın2. maddesinde belirlenen, hukuk devleti olmanın bir gereği ve sonucu olarak,68. maddede, siyasî partilerin tüzük programları ile eylemlerinin, Anayasayaaykırı olamayacağının ve amaçlayamayacakları hususlar belirlenmiş, bunlaraaykırılık halinde siyasî partilerin Anayasa Mahkemesince kapatılmalarıöngörülmüştür. Bu hususlarda ve özellikle davanın konuları olmak itibarıyla,Anayasanın, devletin ulus ve ülkesiyle bölünmezliği ilkesine ödün vermezbiçimde verdiği önemi ve siyasî partiler açısından bu ilkelere uymamanın hukukîsonuçlarını iddianamede ayrıntılarıyla ve esas hakkındaki görüşümüzde deaçıklamış bulunuyor ve o açıklamalara gönderme yapmakla yetiniyoruz. Sözünüettiğimiz açıklamaların ışığında, davalı Demokratik Kitle Partisininideolojisini yansıtan ve ülkemizin toplumsal yapısı ve koşullarına ilişkindüşünceleri ifade eden programında belirtilen görüşleri ve genel başkanın,programı açıklama amacını güden çeşitli beyanları; Anayasanın ve o doğrultudakiSiyasî Partiler Yasasının belirli kurallarına aykırı bulunduğunu tekrarlıyoruz. Busözlü açıklama vesilesiyle, siyasî partilerin kuruluş amaç ve çalışmalarınailişkin serbestliğinin mutlak olmadığı ve bunun belirli koşullardasınırlanabileceğine dair anayasal düzenlemenin, uluslararası hukuk belgelerineaykırı bir yanının bulunmadığına da temas etmek istiyoruz. Gerçekten,İnsan Hakları Evrensel Bildirgesinin 29. maddesinde, "herkes, haklarınıkullanmak ve hürriyetlerinden istifade etmek hususunda, ancak-kanun ile sırfbaşkalarının hak ve hürriyetlerinin tanınmasını ve bunlara saygı gösterilmesinisağlamak maksadıyla ve demokratik bir cemiyette ahlak, nizam ve genel refahınmuhik icaplarını karşılamak için tespit edilmiş kayıtlamalara tabidir"denilmiş, 30. maddesinde de, "İşbu beyannamenin hiçbir hükmü, içinde ilanolunan hak ve hürriyetlerin bir devlet, zümre veya fert tarafından yokedilmesini güden bir faaliyete girişmeye veya bilfiil bunu işlemeye, herhangibir hak getirir mahiyette yorumlanamaz" hükmü getirilmiştir. İnsanHaklarını ve Ana Hürriyetleri Koruma Sözleşmesinin 11. maddesinin ikincifıkrası da, "bu hakların kullanılması, demokratik bir toplulukta zaruritedbirler mahiyetinde olarak, millî güvenliğin, amme emniyetinin, nizamımuhafazanın, suçun önlenmesinin, sağlığın veya ahlakın veya başkalarının hak vehürriyetlerinin korunması için ve ancak kanunla tahdide tabi tutulur. Buhakların kullanılmasında idare, silahlı kuvvetler veya zabıta mensuplarınınmuhik tahditler koymasına mani değildir" şeklindeki hükmü ile, sözleşmedeyer alan hak ve hürriyetlerin, ulusal güvenlik, kamu güvenliği ve düzeninkorunması vesaire amaçlarıyla sınırlanabileceğini kabul etmiş, 17. maddesindede "bu sözleşme hükümleri; hiçbir devlete topluluğa ve ferde, işbusözleşmede tanınan hak ve hürriyetlerin yok edilmesini veya mezkur sözleşmedederpiş edildiğinden daha geniş ölçüde tahditlere tabi tutulmasını istihdaf edenbir faaliyete girişmeye veya harekette bulunmaya matuf herhangi bir haksağlamadığı şeklinde tefsir edilemez" kuralını getirmiştir. Anayasave Siyasî Partiler Yasasında öngörülen, siyasî partilere ilişkin yasaklamalar,sözleşmede yer alan özgürlükleri kaldırıp azaltma anlamında ve demokratiktoplum düzeninin gereklerine aykırı görülemez; bunlar; uluslararası hukukta varolan egemenliği, ulus ve ülke bütünlüğünü korumaya, ırkçılığa dayalıbölünmeleri önlemeye yöneliktir. YüksekMahkemenizin son yıllarda vermiş olduğu, siyasi parti kapatma kararlarındatutarlı biçimde aynı yorum tarzının belirlenmiş olduğu gözlenmektedir. Bubağlamda, davalı partinin programındaki görüşlerin, İnsan Haklarını ve AnaHürriyetlerini Koruma Sözleşmesinin 11. maddesinin ikinci fıkrası ile 17.maddesinde de yer alan hükümlerle bağdaşmadığı görülmektedir. Sonolarak şunu söylemek istiyorum: Davalı partinin genel başkanı, tecrübeli birkişidir; hazırladığı program ve tüzüğün ve partisinin amacını açıklığakavuşturmak amacıyla yaptığı konuşmaların Anayasamızla bağdaşmadığınıbilmemesine imkan yoktur. Şimdiye kadar bölücü partilerden pek çoğunu Anayasa Mahkemesikapattı; fakat, bunların üyelerinden, hatta yöneticilerinden ve hatta genelbaşkanlarından, yurt dışında yaşama durumunda olanların hepsi, kendilerininaslında PKK ile organik bir bağ içinde olduklarını açıkladılar. Açıkçasöylüyorum; bir Kürt vatandaşının, PKK'nın izni dışında Güneydoğu AnadoluBölgesinde siyasî faaliyette bulunması çok zordur. PKK, Türkiye'de, her yeresızmaya çalıştığı gibi, Büyük Millet Meclisinde de temsilcilerini bulundurmakamacıyla birtakım partiler kurdurmakta ve bu partileri desteklemekte, onundışındaki Kürt vatandaşlarına bu konuda hayat hakkı bile tanınmamaktadır; ama,bazen de tüzük programıyla açıkça Anayasaya aykırı olan partilerikurdurtmaktadırlar, geçici bir süre faaliyetlerine de PKK ve o yönde eylemyapanlar sesini çıkartmamaktadır. Gaye şudur: "Bunu nasıl olsa AnayasaMahkemesi kapatacak, biz de bunu milletlerarası platforma götürelim, Türkiye'yibir daha siyasî bakımdan sıkıntıya sokalım." Demokratik Kitle Partisininbu amaçlardan hangisine hizmet etmek amacıyla kurulduğunu veya başka bir amacıvar mı yok mu; bunun takdirini Mahkemenize bırakıyorum." ...Açıkladığımız yasa maddeleri; tüzük ve program, genel başkanlarının söylemlerinedeniyle, Demokratik Kitle Partisi'nin gerek Siyasî Partiler Yasası'nın anılanhükümleri ve Anayasa hükümleri çerçevesinde temelli kapatılmasına kararverilmesini, iddianamemiz çerçevesinde talep ediyoruz." b)Sözlü Savunma DavalıParti Genel Başkanı sözlü savunmasının ilgili bölümlerinde şunları söylemiştir: "Budava 16 Haziran 1997'de Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığının açtığı iddianameile başlayan bir dava. İddianamede suçlamalar şöyle sıralanıyor: 1.Türk Devleti, ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğüne dair hükümlerinideğiştirme amacını gütmek. 2.Bölge ırk esaslarına dayanmak. 3.Türkiye Cumhuriyetinin dayandığı, devletin tekliği ilkesini değiştirme amacınıgütmek. 4.Türkiye Cumhuriyeti ülkesi üzerinde millî kültür veya ırk veya dil farklılığınadayanan azınlıklar bulunduğunu ileri sürmek. 5.Türk dilinden veya kültüründen başka dil ve kültürleri korumak, geliştirmekveya yaymak yoluyla Türkiye Cumhuriyeti ülkesi üzerinde azınlıklar yaratarakmillet bütünlüğünün bozulması amacını gütmek. 6.Diyanet İşleri Başkanlığının genel idare içinde yer almasına ilişkin Anayasanın136 ncı maddesi hükmüne aykırı amaç gütmek nedenleriyle hakkında kapatılmadavası açılmıştır. Önve son savunmalarımızda usule ve esasa ilişkin savunmalarımızı detaylıanlattık. Usule ilişkin savunmalarımızda iki noktaya dikkatleri çektik; birinciolarak önemsediğimiz nokta, Anayasa normlarının yorumlanmasında izlenmesigereken metodoloji; çünkü, Anayasa kuralları hem önemi ve hem etkinliğiaçısından kendine özgü bir yoruma tabidir ve zatıalilerinizin de malumu olduğugibi, her anayasa bir anayasa geleneği içinde yer alır. Türkiye anayasaları daliberal demokratik Batı Avrupa anayasa gelenekleri içinde yer almaktadır ve buiddiayı taşıyor. Butür anayasa tipinin temel özellikleri, temel nitelikleri, özgürlükçü olmak,liberal olmak, çoğulcu olmak, demokratik ve hukuk devleti niteliğinitaşımaktır. Onun için anayasamız da bu gelenek içinde yer aldığı için, anayasanormları yorumlanırken bu kural dikkate alınmalı, bu kural göz önündetutulmalı. Bu kuralın gereği, özgürlüklerin esas kısıtlamaların istisna olduğu;elbette hiçbir hak mutlak değil, hiçbir hak tanınırken bunun kötüyekullanılmasına müsaade edilmez, buna belli haklı gerekçelerle sınırlamalargetirilebilir; ancak, bu sınırlamalar hiçbir zaman tanınan özgürlüğün özünübozucu, zedeleyici nitelikte olmamalı, çünkü, özü zedelediği veya yok ettiğitakdirde, artık o genel kuralın bir istisnası olmaktan çıkıyor, esas kuralınyerine geçiyor, yani özgürlükleri tamamen yok ediyor. AnayasaMahkemesinin uygulamalarında bu konuya ne derece riayet edildiği tartışmalıdır.Bizzat Anayasa Mahkemesinin sayın üyelerinin zaman zaman kararlardaki muhalefetşerhlerinde buna rastlıyoruz. Anayasa Mahkemesinin çoğu kez, Batılı örneklerigöz önünde tutarken, kısıtlamalara daha ağırlık vererek, esas tanınan temelhakkı bir kenara itip, kısıtlamaları daha ön plana çıkarma gibi bir anlayışızaman zaman sergilediğine rastlıyoruz ve bizce bu yanlıştır; bir hak, ancak,tanındıktan sonra onunla ilgili kısıtlamalar tartışılmalıdır. Bir hakkıtanımadan, onunla ilgili kısıtlamaları savunmak hiçbir zaman o hakka saygılıolunduğu anlamına gelmez. Bukonuda bizim ön ve son savunmalarımızda biraz daha detaylı bilgi var. Üzerindedaha fazla durmak istemiyorum. Usuleilişkin diğer bir itirazımız şu idi: Biz, 1995 Anayasa değişikliğinden sonrasiyasî parti kapatma ile ilgili yasakların Anayasanın ancak 68/4 üncümaddesinde belirtilen yasaklarla sınırlı olduğu görüşünü savunuyoruz; çünkü,anayasa koyucunun amacı da bu idi; yani son derece önemli olan, siyasî partikurma hakkının kısıtlanmasını yasa koyucuya bırakmak istemediği için, 68/4'tesiyasî parti kapatma nedenleri, tadadî ve sınırlı olarak sayılmıştır. Bunundışında, buna aykırı yeni bir sınırlama getirme imkanı ve hakkı, yasa koyucuyabırakılmamıştır ve bu kuralın doğrudan doğruya uygulanması da Yüce Heyetinizintakdirine bırakılmıştır. Siz, yorumunuzla, bu 68/4'te belirtilen maddelereyorumunuzla işlerlik kazandıracak, bunu sübuta kavuşturacaksınız. SayınBaşsavcının iddianamesinde ve son sözlü açıklamasında belirttiği gibi, SiyasîPartiler Yasasındaki yasaklama nedenleri, 68/4'ün somutlaştırılmış kurallarıolarak değerlendirilmemeli; çünkü, o yasadaki parti kapatma yasakları, Anayasa68/4'te belirtilenden çok daha kapsamlı ve geniş kısıtlamalardır. Mahkemenizinbu konuyu öncelikle ele almasını, 1995 Anayasa değişikliğinden sonra SiyasîPartiler Yasasındaki parti kapatma ile ilgili kuralların geçersiz olduğunu,mülga olduğunu karar altına almasını talep etmiştik. Bu talebimizitekrarlıyoruz. Eğer, mülga olmadığı kabul edilse bile, en azından Anayasaya aykırılıkaçısından bu maddeler tartışılmalı ve Anayasaya aykırılığı karar altınaalınmalıdır. Daha önce Anayasa Mahkemesinin bu imkanı yoktu; çünkü, SiyasîPartiler Yasası, malumunuz, Anayasanın geçici 15 inci maddesinin korumasıaltında idi; ancak, 1995 değişikliğinden sonra, 15 inci geçici maddeninkoruması kalkmıştır ve mahkemeniz, Anayasaya aykırılık iddialarını ele alıpkarara bağlamak yetkisine sahiptir. Bunu da usulî bir itiraz olarak ilerisürüyoruz. 68/4'te belirtilmeyen, Siyasî Partiler Yasasındaki kapatmanedenlerinin Anayasaya aykırı olduğu iddiasını ileri sürüyoruz. Esasailişkin savunmalarımıza gelince; Usuleilişkin açıklamalarımızda da belirttiğimiz gibi, bu dava, 68/4'te belirtilenparti kapatma nedenleriyle sınırlı olarak ele alınmalı ve o çerçevededeğerlendirilmelidir. Bu çerçevede ele alındığında, sadece devletin ülkesi vemilletiyle bölünmez bütünlüğüne aykırı amaç gütme iddiası bu davanın konusuolmalı ve tartışma, dava, bununla sınırlı kalmalı. Ayrıca,bu normun yorumlanmasında, yani 68/4'ün yorumlanmasında, Türkiye'nin tarafolduğu ve imzaladığı Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinin 11 inci maddesinin dedikkate alınması ve o açıdan Anayasa normunun yorumlanması gerekir. Daha öncede söyledik; diğer haklarda olduğu gibi, örgütlenme hakkı da mutlak bir hakdeğil; bu hak kısıtlanabilir, bunu anlayışla kabul ediyoruz. Özellikledevletin, ülke ve millet bütünlüğünü koruma yani, bölünmezlik ilkesi, herdevlet için doğal bir haktır; devletin, ülke ve millet bütünlüğünü korumak içinönlem alması doğaldır. Biz de bunu saygıyla karşılıyoruz. Bu ve diğer başkanedenlerle Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinin 11 inci maddesinin birincifıkrası örgütlenme hakkını güvence altına alıyor, ikinci fıkra, örgütlenmehakkına getirilebilecek kısıtlamaları sınırlı olarak sayıyor ve bunun kanunlabelirtilmesi gereğini vurguluyor. Bu ikinci fıkrada, özellikle belirtilennedenler; millî güvenlik, kamu düzeninin korunması, genel ahlaka aykırı,başkalarının hak ve özgürlüklerinin korunması gibi çok sınırlı nedenlerdir. Budevletin bölünmezlik normuna, ilkesine, yani devletin ülkesi ve milletiylebölünmez bütünlüğüne Demokratik Kitle Partisi, en az, kendisini yurtseverolarak kabul eden herkes kadar duyarlı ve saygılıdır. Bu konuda biz hiçbirtartışma yapmıyoruz. Buna aykırı tek bir görüş ve beyanımız ne programımızda vene de benim, programı açıklama doğrultusunda yaptığım söyleşilerin hiçbirisindebuna aykırı tek bir görüş ileri sürülemez; ancak, ne var ki, bölünmezliknormunun yorumlanmasında bizimle veya bizim gibi çağdaş dünyanın gereklerinegöre, çağdaş demokratik ilkelere göre düşünen çevrelerle, buna aykırı hâlâtekilci, totaliter, otoriter bir devlet anlayışını benimseyen çevreler arasındabir yorum farkımız var. Malûmunuz,20 nci asrın özellikle 1920'li, 30'lu yıllarda dünyada tekilci anlayışı temsileden totaliter, otoriter yönetimler hâkimdi; doğuda komünist rejimler, batıdada faşist rejimler. Bunlar, herşeyi teke indiren, belli bir ideolojinindisiplini altına almayı amaçlayan anlayışlardı; tek devlet, tek millet, tekideoloji, tek parti, tek şef. Belki bir talihsizlik olarak Türkiye Cumhuriyetio dönemlere denk gelen bir dönemde yapılandırıldı. Malumunuz, Yüce Atatürk'üntopluma gösterdiği bir hedef vardı; muasır medeniyet seviyesi, yani bugünküdeyimle, çağdaş uygarlık düzeyi. O dünyanın muasır medeniyet seviyesini Batılıdevletler, Avrupa devletleri temsil ediyordu ve orada egemen olan devletideolojisi de, demin sözünü ettiğimiz tekilci, otoriter devlet anlayışı idi vebu anlayıştan hareket edilerek devlet buna göre dizayn edilmeye çalışıldı. Buanlayışta, ülke bütünlüğü merkeziyetçi, otoriter bir devlet anlayışında aranır,yani, eğer bir devlet merkezî bir yönetimle otoriter bir disiplin altındayönetiliyorsa, orada ülke bütünlüğü var demektir. Oysa, çağımızda, günümüzde buanlayış tamamen terk edildi, çağımızda benimsenen anlayışa göre, ülke bütünlüğüdenilince, ülkenin fizikî coğrafyasının korunması, siyasî sınırlarının güvencealtına alınmasıdır. Eğer, bu ülkenin fizikî coğrafyasını ve siyasi sınırlarınasaygılı olduğunu ileri sürüyorsanız, buna saygılı iseniz, ülke yönetimi ileilgili yönetim modelleri, merkeziyetçilik dışındaki diğer yönetimler hiçbirzaman ülke bütünlüğünü bozucu nitelikte sayılmıyor. İşte biz de diyoruz ki,DKP, hemen, daha parti kurulmadan önce yaptığımız açıklamalarda, partininkuruluşu anında, programında ve ondan sonra her platformda vurgu yaparak, buülkenin siyasî sınırlarına, Misak-ı Millî sınırlarına saygılıyız diyoruz. Bunundışında, katılımcı bir demokrasi için daha uygun gördüğümüz, bu ülkeninyapısına daha uygun gördüğümüz ademi merkeziyetçi yönetim modelini, zaman zamanbiz buna yerinden yönetim modeli diyerek, merkeziyetçi olmayan bir yönetimmodelini öneriyoruz. Sayın Başsavcılık, bu önerimizi, ülke bütünlüğünü bozucubir suçlama olarak huzurunuza getirmiştir. Buna itibar etmeyeceğinizi tahminediyorum. Yine,millet bütünlüğünde de çok farklı anlayışlar görmekteyiz. Zira, dünyadeğişiyor; insanlık, insanlaşmaya giden bir süreci yaşıyor, hep kendiniyeniliyor, yeniye, iyiye doğru bir gidiş var insanlık tarihinde. Sözünüettiğimiz dönemlerde, ulusal bütünlük bir ırk ve kültür birliğinde aranırdı;yani, eğer bir yerde ırk birliği veya kültür birliği varsa ancak ulusalbütünlükten söz edilebiliyordu. Bu ırk ve kültür birliğine aykırı düşenfarklılıklar, ulusal bütünlüğü bozucu nitelikte kabul ediliyordu. Oysa,günümüze geldiğimizde şunu görüyoruz: Artık ırk ve kültür farklılığı öneminikaybediyor, ulusal devletler önemini kaybediyor, yurttaşlık ön plana çıkıyor vemillet, o devleti oluşturan ve o devlete vatandaşlık bağı ile bağlı olan toplumolarak ifade ediliyor. Eğer o devletin vatandaşları arasında beraber yaşamairadesi varsa, orada ulusal bütünlük var demektir. O toplumda var olan dil,din, etnik, kültür farklılıkları hiçbir zaman ulusal bütünlüğü bozucu niteliktekabul edilmiyor. Çağımızın modern anlayışının gereği budur. DemokratikKitle Partisi de bu tezi savunuyor; çünkü, diğer tezler, hem toplumun yasasınauymuyor ve hem de sürekli çatışma nedeni oluyor ve gerçekleşmesi de mümkünolmuyor; yani, dünya konjonktürüne denk düşen dönemde bile bütün çabalararağmen ırk ve kültür bütünlüğüne dayalı bir ulusal bütünlüğü sağlamak mümkünolmamıştır ve bundan sonra da mümkün olması imkansızdır. Onuniçin biz diyoruz ki, Anayasa Mahkemesi gibi, yargının en üst kurumu, dünyadakideğişmeleri dikkate almak zorunda. Anayasa Mahkemesi temel hak ve özgürlükleringüvencesi olmalı. Anayasa Mahkemesi, toplumsal ve siyasî değişimlerin önündebir engel olmamalı. AnayasaMahkemesinin bundan önceki kararlarında özellikle siyasî parti kapatma ileilgili davalarda zaman zaman hataya düşmesini anlayışla karşılıyoruz; ama, şunusöylemeyi bir görev, bir vazife biliyorum: Anayasa Mahkemesi, bence yenidenkendi düşüncelerini test etmeli, bunu çağdaş dünyanın değerleri süzgecindengeçirmeli, hak ve adaletin egemen olması için yapılması gereken ne ise ona göredavranmalı, eski hatalarda ısrar etmek ne kimseye onur kazandırır ne ülkeyeyarar getirir. Bunlarbizim şahsî görüşlerimiz değil; çağdaş dünyanın benimsediği görüşlerdir. Bu,Türkiye'nin angaje olmak istediği, katılmak istediği, moral değerlerini kendihukuk ve iç yapısına geçirmek istediği Avrupa'nın benimsediği kurallar veilkelerdir. Biz, öyle kendimizi bazı şartlandırmalara kaptırmışız ki, birbölünmezlik kompleksi bizim beynimizi esir almış; en ufak bir hak verme,hürriyetleri genişletmenin bizi bölünmeye götüreceği gibi bir komplekse mahkumolmuşuz. Oysa, dünyada şunu görüyoruz; yani, özellikle 1980'li yıllarınsonundan itibaren şöyle bir gelişim var: Yerellikler, farklılıklar korunarakbütünleşmeye doğru bir gidiş var. Bu belki ilk başta bir paradoks gibi degörünebilir, yani bölgesel, diğer bazı farklılıklar korunarak nasılbütünleşmeye doğru gidilebiliyor; ama, dünyada bunun örnekleri var. Dünyayıyeniden keşfetmeye de gerek yok. Zaman zaman açıkladığımız gibi, İspanya bununörneği; İspanya, merkezî yönetimden ademi merkezi bir sisteme geçti, 17 bölgeyeayrıldı. Bunlardan özellikle Katalonya ve Bask bölgeleri, özerk bölgeler; kendidilini, kendi kültürünü kullanabiliyor, özyönetimleri var; ama, buna rağmenİspanya'nın bir parçasıdır. İspanya'nın bütünlüğünü bozmuyor ve İspanya da buhaliyle Avrupa Birliğinin bir üyesi. Yani, demek ki bunlar hem çağımızıngereklerine uygun hem toplumsal huzur ve barışın sağlanmasına da çok etkiliolabilecek araçlardır. Bu devletin yönetiminde söz ve karar sahibi olaninsanların bu konular üzerinde iyice düşünmesi gerekir. SayınBaşsavcı, bir konuşmamda "federasyon, ülke bütünlüğünü bozucu değil"şeklindeki ifademi bir suçlama gerekçesi yapıyor. Esasında, federasyon DKP'nintartışmasının dışında; çünkü, DKP ne programında ne de benim açıklamalarımdafederasyonu savunmuyor; bizim savunduğumuz yönetim modeli, mahallî yönetim,yani yerinden yönetim dediğimiz mahallî yönetimlerdir; ancak, bir soru üzerine,ben, federasyonun ülke bütünlüğünü bozucu olmadığını ifade ettim. Mahkemenizesunduğumuz Doçent Doktor Oktay Uygun'un görüş raporundaki, bu konuda Türkiye'debelki de en yetkili uzmandır; Federe Devletler isimli bir kitabı olan bir zat.Federe devletler, ülke bütünlüğünü bozucu değil; çünkü, federe devletler,bağımsız devletler değil. Yani, devletin genel tanımı, bir devletin sınırlarıiçinde, yaşayan insan toplumunun bağımsızlık ve egemenlik temelinde siyasîörgütlenmesi şeklinde tarif edilirse, bağımsız devletin iki temel özelliği var;bir, içte üst otorite, yani en üst otorite olacak, onu denetleyen başka birotorite olmayacak. Dışa karşı bağımsız olacak, yani dıştan da onu denetleyenbir güç, makam olmayacak. Oysa, federal devletlerin yapısı bu değil; çünkü,federe devletlerde, federal devletin denetimi -tabiri caizse- neredeysevesayeti altındadır. Bunları fazla açıklama gereğini de duymuyorum, zaten bizfederal devleti savunan bir anlayışa sahip değiliz; ancak, bilgi kabilindensöylüyorum. AnayasaMahkemesinin son zamanlarda bir açılım yaparak uluslararası anlaşmalaragönderme yaptığını görüyoruz. Bu, bizi memnun eder. Özellikle Avrupa İnsanHakları Sözleşmesinin 11 inci maddesine gönderme yapması, bu maddeyi dikkatealması, örgütlenme hakkı açısından son derece önemli. Biz, Anayasa Mahkemesininbu son tutumunu takdirle karşılıyoruz. İnsanHakları Sözleşmesinin 11 inci maddesinin ikinci fıkrasındaki kısıtlayıcınedenleri de yorumlarken, bunları çok dar bir yoruma tabi tutmak lazım; yani,millî güvenlik, kamu düzeni, genel ahlak gibi kavramları çok dar bir yorumatabi tutmak gerekir. Millîgüvenliğin korunması sebebine dayanmak için ancak örgütlenmenin ülketopraklarını parçalamaya yönelmesi gerekir. Eğer böyle bir yönelme yoksa oparti için hiçbir zaman millî güvenliği koruma gerekçesiyle kapatma kararıverilmemesi gerekir. Yine,kamu düzeninin korunması kuralında da ancak şiddete başvuran veya şiddeti öven,şiddet örgütlerine destek olma niteliğini taşıyan partilerde bu kural, yanikamu düzeni nedeniyle kapatma söz konusu olabilmelidir. Diğer kapatmanedenlerinde de işin özüne, esprisine uygun olarak mümkün olabildiğince dar biryorumla bu maddeye yaklaşılması gerekir. Anayasa Mahkemesinin böyle biruygulamaya gideceğini umuyoruz. Biz,ön savunmamızda da değindik, Anayasa Mahkemesi, tarihî olayların tartışılacağıbir platform değil. Onun için biz tarihi tartışmaları buraya taşımakistemiyoruz; ancak, eğer Başsavcılığın iddianamesinde tarihe gönderme yapılarakbazı yanlış değerlendirmeler yapılmışsa ve bu yanlış değerlendirmeler sonucubazı tarihi realiteler partimiz aleyhine bir kapatma nedeni sayılmışsa, bizbuna değinmek ihtiyacını duyuyoruz. İddianamede,benim bir televizyon programında yaptığım söyleşide "Kürdistan"lafını söylemem bir suçlama nedeni yapılmıştır. ... O söz kullanılırken,Osmanlı döneminde zikredildiği, yani o dönemle ilgili bir konuşmadazikredilmiştir ki, işin gereği de o; çünkü, eğer bir tarihî olaydan sözediyorsanız, o tarihî olayın içinde bulunduğu koşulları göz önünde tutmak ve odönemdeki terminolojiyi kullanmak zorundasınız. Bu, bizim deyimimiz, bizimicadımız değil. Osmanlıyönetimi, malumunuz, militarist yapısına, baskıcı niteliğine ve şiddete dayalıyönetim biçimine rağmen sınırları içindeki hiçbir ülkenin varlığını ve adınıinkâr etmemiştir. Yönetimi altındaki halkların hiçbirisinin dil ve kültürünüyasaklamamıştır. Ülkelerin ve halkların adları, padişah fermanları, Hükümetkararnameleri, her türlü yazışmalarda, belgelerde, kitaplarda, gazete vedergilerde, haritalarda son derece özgürce ve doğal olarak kullanılıyordu. Buülkelerden birisi de Kürdistan ve o halklardan birisi de Kürtlerdi. Bütün butarihî gerçekler bir anda silinip görmemezlikten gelinemez. Müsaadenizle,bu örnekleri son derece bol bol, Osmanlı belgelerinde, her yerde görmek mümkün;Kanunî Sultan Süleyman'ın Fransız Kralına gönderdiği mektupta, egemenliğialtındaki ülkelerden bahsederken, bunları sayarken, "Kürdistanhükümdarıyım" demesi, diğer tarihî belgelerde, Osmanlıların bütünharitalarında Kürdistan sözüne rastlamanız mümkündür. Buvesile ile, müsaadenizle bir belgeden söz etmek istiyorum: Türkçe yazılan ilkansiklopedi, Kamus'ül Alam. Şemsettin Sami'nin 1889/1898 yılları arasındayazdığı altı ciltlik bir eser. ... Kamus'ülAlam'da Kürdistan bağımsız bir madde olarak ele alınıyor. Ansiklopedininbeşinci cildinde 3840/3843 sayfalarında yedi sütunda yer alıyor ve geniş birbiçimde bahsediliyor. Maddedençok az bir bölümünü alarak bilgilerinize sunmak istiyorum; aynen şöyle diyor:"Kürdistan, Batı Asya'da en büyük bölümü Memaliki Osmaniyede -Osmanlıİmparatorluğunda- ve bir bölümü İran'a bağlı büyük bir ülke olup, orada yaşayaninsanların çoğunluğunu oluşturan Kürt halkıyla adlandırılmıştır." Yani,Kamus'ül Alam'da, Şemsettin Sami, Kürdistanı bir ülke olarak tanımlıyor. Kürdistanınsınırlarını da şöyle belirtiyor: "Kürdistan'ın sınırlarını tümüylebelirlemek güçtür; ancak, yaklaşık olarak diyebiliriz ki, Kürdistan Urmuyi veVan Göllerinin (Urmiye, şu anda İran'da bulunan Van Gölü büyüklüğünde ve oyükseklikte olan büyükçe bir göldür) kıyılarından, Kerha ve Diyala Irmaklarınınkaynaklarını ve Dicle'nin akış yatağına dek uzayıp kuzeybatıya doğru sınırları,Dicle'nin akış yatağını izleyerek Fırat'ı oluşturan Karasuyatağına ve oradankuzeye doğru Aras havzasını, Fırat ve Dicle havzasından ayıran su ayırımıçizgisine kadar ulaşır. Böylece, Kürdistan, kuzeydoğu yönünden Azerbaycan;doğudan Irak-ı Acem; güneydoğu Loristan ve Irak-ı Arabî; güneybatı yönündenMezopotamya; kuzeybatı yönünden de Anadolu ile sınırlıdır." "Anadoluile sınırlıdır" deyince, o dönemde Anadolu'nun ne ifade ettiğini de bilmeklazım; çünkü, çoğu kez Anadolu, biraz gerçek coğrafi sınırlarının ötesindesiyasî anlamda da kullanılmaktadır. Oysa, Anadolu, malumunuz olduğu üzereYunanca bir deyim olan Anatolia'dan gelmektedir; yani, doğu tarafı, güneşindoğuş tarafı Ege'ye göre doğu sayılan yarımada ve bunu birinci asırda -bu benimarz ettiğim bilgiler ansiklopedik bilgilerdir; Meydan Larus Ansiklopedisindenalman bilgilerdir- bu sınırları birinci asırda ünlü filozof, tarihçi vecoğrafyacı Strabun çiziyor; diyor ki, "Tarsus çayından Amisos, Samsun'auzanan hattın batısında kalan yarımada." Bunu bir parantez içinde arz etmeihtiyacını duydum. Demekistediğimiz, bu Kürdistan lafını kullanmak ne ayırımcılık, ne bölücülükanlamını taşımaz; sadece, o günün tarihî realitesini realist bir gözle ifadeetmek için kullanılmıştır. Ayrıca,çok uzağa, çok gerilere de gitmeye gerek yok; bunu Osmanlı döneminden sonrakidönemde Büyük Millet Meclisinin kuruluş aşamasında, bu devletin kuruluşaşamasında da bu ifadenin sık sık; başta Mustafa Kemal Atatürk olmak üzere,diğer yetkililer tarafından da kullanıldığını görmekteyiz. Mesela şu örnekleriverebilirim: 24Nisan 1920'de, aynen şöyle diyor Mustafa Kemal: "Hakikaten İngilizler dahaevvel bütün Kürdistan'ı iğfal etmek, Kürt vesair dindaşlarından ayırmak içintasavvur edebildikleri her şeyi orada tatbikle meşgul olurlar." Yani,Mustafa Kemal bizzat "Kürdistan" tabirini kullanıyor. Bu belgeleri önsavunmamıza ek olarak hepsini Yüksek Mahkemenize takdim ettik. YineAtatürk'ün Kürtlerle ilgili, Millet Meclisinde pek çok ifadesi var; zamanınızıalmamak için bunların üzerinde çok detaylı durmak istemiyorum. Yine,sunduğumuz belgeler içinde Kürt ve Kürdistan sözlerinden bahseden şöyleifadeler var; 22 Temmuz 1992 Türkiye Büyük Millet Meclisindeki gizli celsedesöylenen ifadeler: "Büyük Millet Meclisi Vekiller Heyetinin El CezireCephesi Komutanlığına talimatıdır." Bu belge, belgeler arasında olduğuiçin okuma gereği yok. Yine,özellikle Mustafa Kemal'in, devletin kuruluşu aşamasında Kürtlere kendikendilerini yönetme imkanını sağlamak için mahallî idareleri düşündüğünü ifadeeden bir belge. 16/17 Ocak tarihlerinde Mustafa Kemal, o dönemingazetecileriyle İzmit'te bir toplantı yapıyor. O dönemin ünlü gazetecilerindenAhmet Emin Yalman'ın sorusu üzerine şöyle diyor; zabıtta "Gazi Paşa"olarak geçiyor:" TürklerleKürtlerin iç içe geçtiğini, bir sınır çizmenin mümkün olmadığını belirttiktensonra, "Binaenaleyh, başlı başına bir Kürtlük tasavvur etmekten ise, bizimTeşkilatı Esasiye Kanunu mucibince, zaten, bir nevi mahalli muhtariyetlerteşekkül edecektir." Yani, bizim sözünü ettiğimiz mahalli yönetimler."O halde, hangi limanın ahalisi Kürt ise, onlar, kendi kendilerini muhtarolarak idare edeceklerdir." Bu, o dönemdeki sıfatıyla Gazi Mustafa KemalPaşa'nın ifadesi. ... BuKürt ve Kürtlük sözlerinden alerji duyulmaması gerektiğine dair biz bunlarıileri sürdük ve sunduk. Çünkü, bazı yanlış tarihî değerlendirmeler var. BunuBaşsavcının iddianamesinde de görüyoruz, zaman zaman bu yanlış değerlendirmeninAnayasa Mahkemesinin kararlarına da yansıdığına tanık olmaktayız. İşte,bin yıldan beri kaynaşmış, bütünleşmiş Kürtleri, Türklerin potası içinde erimişbir varlık olarak gösterme gibi bazı ifadelere rastlamaktayız. Oysa, realiteninböyle olmadığı, Devletin kuruluşu aşamasında bile Kürtlerle Türklerin ayrı ayrıunsurlar olarak değerlendirildiği, ama, bir şeye dikkat edildiği, bunlarınbirbirlerinden ayrılmaz kardeş halklar olduğu, hatta zaman zaman bu ifadeyi deaşan, bunların kardeş iki millet olduğunu ifade eden görüşlere rastlamaktayız. Mesela,bakınız, 25 Aralık 1922 tarihinde Millet Meclisinde yapılan oturumda, o döneminBaşbakanı, yani, Heyeti Vekile Reisi Rauf Orbay aynen şöyle diyor:"İngilizlerin Türkiye'de sakin Türk ve Kürtleri imha edebilmek içinteşebbüsatlarının hepsi, bu iki necip milletin vahdedi karşısında iflasetmiştir." İki necip milletten bahsediyor. Yani,bunlara gönderme yaparken demek istediğimiz şu : Yani, bu, Kürtlük lafı,mutlaka bizi bir bölünmeye, bir parçalanmaya götürür endişesinden sıyrılmamızlazım. Evet,Kürtler elbette kendi varlığına, kendi benliğine sahip çıkmakta ısrarlıgörünüyorlar; ama, hiçbir zaman Türklerden ayrı düşme, onlardan ayrılma gibibir amacın peşinde koşmadılar. Şimdihaklı olarak soracaksınız; "bu şekilde düşünen yok mu'" Bu şekildedüşünen var. Yani, her toplumda ayırımcı düşünceleri, aşırı fikirleribenimseyen insanlar olabilir; ama, genel tercih bu değil ve biz de geneltercihin duygularına, inançlarına göre hareket eden bir siyasî partiyiz. Yani,Kürtleri, Kürtlerin tabiî ve doğal hak ve özgürlüklerini savunurken, buna sahipçıkarken, hiçbir zaman Türklerle Kürtleri birbirine düşürmek, bunlarıbirbirinden ayırmak, bunları birbirlerinin aleyhine kışkırtıp kullanmak içinbir amaç gütmediğimizi samimiyetle ifade etmek istiyoruz. Bu anlayış içindezaten birlik beraberlik sağlanmıştır ve bunun, bundan sonra da sağlanabileceğiumudunu taşıyoruz; yeter ki, çok büyük hatalar işlemeyelim, bazı haksızlıklarınsürgit devamına yardımcı olmayalım, bir an önce haksızlıklar düzeltilerekherkesin bu devletin eşit vatandaşları olarak sahip olması gereken haklardanyararlanabilen bir toplum oluşturalım; devlet, herkesin devleti olsun; devlet,herkese karşı tarafsız, yansız olsun; devlet, yalnız toplumu oluşturan birkesimin devleti, onun hakkını, hukukunu koruyan, onu herkese tercih eden biranlayışı benimsemesin; devleti oluşturan toplumu bir arada tutmanın en sağlamharcı bu olur. Bugüne kadar buna ters, yanlış uygulamalar yapılmıştır, ulusalbütünlüğü esas bozan nedenler onlardır. DKP'nin amacı bu tür bölücülüğeayırımcılığa götürebilecek nedenleri ortadan kaldırıp, gerçekten tarihtegeçmişte olduğu gibi bugün de gönüllü birlikteliğe dayalı bir sağlam birliğisağlamaktır; bunun dışında DKP'ye izafe edilecek her suçlama bir bühtandır, birhaksızlıktır. Hukukuntemel niteliklerinden birisi de objektifliktir, herkese eşit uygulamadır. Yani,bir kural, birisi için uygulanabilir, birisi için uygulanmayacaksa, o toplumdahukuktan, haktan, adaletten söz etmek mümkün değil. Bizekarşı eleştiri nedeni yapılan birçok sözlerimiz, bugün Türkiye'de her türlüçevrede, gerek bilim çevresinde gerek siyasî çevrelerde gerek devlet katındaçok rahatlıkla tartışılmaktadır. Dahaönce de sunmuştuk; o günkü adıyla SHP, Sosyaldemokrat Halkçı Parti, bugünküadıyla CHP, 1990 yılında bir rapor hazırladı. O raporda da bizim görüşlerimizeparalel olarak Türkiye'nin etnik çoğulculuğundan ve kültür çoğulculuğundan veher kesimin kendi kültürünü koruması, geliştirmesi hakkından söz ediliyordu.Bundan dolayı CHP hakkında herhangi bir dava açılmadı. ... Şimdi,bu konu, Türkiye'nin gündemini öylesine meşgul etmiş ki, artık, politika yapmakisteyen bu toplumun yönetiminde söz sahibi olan, yetki sahibi olan herkes bukonuyla meşgul olmak, bu konu üzerinde kafa yormak ihtiyacını duyuyor; yani, bizimprogramımızın merkezine aldığını söylediğimiz Kürt sorununun çözümüyle ilgili. Bakınız,yine bir belgeden söz ediyorum ki, Türkiye Devletinin en üst kurumu olan BüyükMillet Meclisinin oluşturduğu Göç Komisyonu raporunda aynen şöyle diyor..."Etnik duyarlılıklara demokratik çözüm anlayışı ve çoğulcu demokrasiilkeleri çerçevesinde ülkemizin bölünmez bütünlüğü ve resmî dilin Türkçe olmasıgibi Anayasamızda laik cumhuriyet için öngörülen tüm yurttaşlarımızın gönüldenbenimsediği ve tartışılmaz nitelikte olan temel değerler kapsamında, kültürmozayiğimizin zenginliğini oluşturan tüm etnik inanç ve köken farklılıklarınaalt kimlik arayışlarının önündeki yasal, kuramsal ve toplumsal engellerkaldırılmalı. Bu bağlamda, Kürt kimliği tanınmalı, yurttaşlarımızın kendi anadillerinde, bu arada Kürtçe özel eğitim, özel radyo, özel televizyon, yazılıbasın kurabilmelerinin önü açılmalı; kendi kültür, gelenek ve folklorlarınıkorumak ve geliştirmek çoğulcu demokrasi koşullarında güvenceyealınmalıdır." Görüldüğügibi, düne kadar tabu sayılan, konuşulması mümkün olmayan kavramlar, yeniçözümler artık, ister istemez devletin en üst katında tartışılıyor, konuşuluyorve bunun üzerinde de kafa yoruluyor. Onuniçin, bu konuların tartışılmasından, gündeme getirilmesinden korkmamamız lazım.Özellikle, Anayasa Mahkemesi vereceği kararlarla bu tür siyasi ve sosyalgelişmelerin önünü tıkayan bir engel oluşturmamalı; ... ... SayınBaşsavcı sözlü açıklamalarında bizimle ilgili hiçbir delil, kanıt, hatta delilkırıntısı bile ileri sürmeden imalı bir biçimde bizi suçlama yönteminiseçmiştir. Gerçekten vahim olan bazı kavramlar ortaya atmış, işte, vatanaihanet, vatan hainliği, ülke bütünlüğü aleyhine faaliyet, Taksim Meydanında PKKbayraklarının çekilmesi gibi vahim bir tablo çiziyor ve bunun için önlemalınmasının gerektiğini iddia ediyor. Peki,bu vehimleri, korkulan ortaya salıp tedbir almayı önermenin bu davayla ilgisine' Çünkü, bu davada ne ben ne de bu davanın yönetiminde görev alan hiçbirarkadaşımız vatan ihaneti diye suçlanabilecek veyahut ülke bütünlüğünü bozmayıamaçlayabilecek veyahut da PKK veya PKK dışındaki herhangi bir örgütleuzak-yakın hiçbir bağı olmayan, hiçbir yerde imalı dahi bile olsa bu tür şiddetörgütlerini onaylayan hiçbir ifade ve beyanımız yok ve Sayın Başsavcı neiddianamede ne esas hakkındaki görüşünde ne de sözlü savunmasında bu konudabize izafe edilebilecek hiçbir söz, belge, delil ortaya koyamıyor; ama, ortayakoymamasına rağmen, böyle bir şüphe, kuşku yaratma yoluna sapıyor. Şimdi,biz söyledik, yani, Demokratik Kitle Partisi olarak biz hiçbir zaman"bırakalım vatan bölünsün; bırakalım şiddet örgütleri terör estirsin"gibi bir ifade kullanmadık ki veya bunu ima edebilecek, bu sonucu doğurabilecekhiçbir sözümüz, davranışımız olmadı ki Sayın Savcı bu misalleri mahkemenizinhuzuruna getirsin! Bunuyine burada rahatlıkla söylemek istiyoruz. Eğer, Sayın Başsavcının derdi,davası, ülke ve millet bütünlüğünü korumak ise, şiddeti, terörizmi önlemek ise,çok müsterih olsun, bu konuda DKP en az kendisi kadar duyarlıdır. ... SayınBaşsavcı sözlü açıklamalarında bu davayla hiç ilgisi, alakası olmayan bir sürüolay anlatıyor ve bu olayları anlatırken, Batı'da fikir suçunun mutlakolmadığını, fikir özgürlüğüne -pardon- fikir özgürlüğünün, düşünce özgürlüğününmutlak olmadığını, düşünce özgürlüğüne sınırlama getirebileceğini kanıtlamakamacıyla bu delilleri güya öne sürüyor. Ama, dikkat ettiğimiz zaman, SayınBaşsavcının fikir özgürlüğünü kısıtlamaya örnek diye gösterdiği olaylarınhiçbirisinin fikir özgürlüğüyle ilgisi yok. Fransa'dabasın kanununa göre Fransız siyasî sisteminin temellerini sarsmak ve kamudüzenini tahrip etmek maksadıyla eleştiride bulunmak yasaktır. Yasağın amacı,halk arasında heyecan ve karışıklık yaratılarak suç işlenmesine elverişli birortam yaratılmasını engellemektir. Buradada görüldüğü gibi, engellenen, cezalandırılan bir fikir suçu değil, suça teşviketmek ve suçun işlenmesine neden olma eylemidir. Çünkü, dünya değişti; yani,Atatürk'ün dönemindeki dünya ile bugünkü dünyamız çok. ... SayınBaşsavcının verdiği bu örneklerin, söylediğim gibi, yani, DKP ile bir ilgi vebağlantısını kurmak mümkün değil. Zaten, Sayın Başsavcı hiçbir ilgi ve bağ dakurmuyor, sadece bunları ortaya atıyor. Yine,Sayın Başsavcının referans gösterdiği bir kitap var; Türkiye Büyük MilletMeclisi Kültür ve Sanat Yayın Kurulu tarafından yayınlanan, Doçent Doktor ŞerefÜnal tarafından hazırlanan Milletlerarası Hukuk Açısından Güneydoğu Sorunu veTerörle Mücadele adlı kitap. SayınŞeref Ünal, değerli bir hukukçudur; bu kitabı da büyük bir emeklehazırlamıştır, ciddî bir araştırmanın sonucu. Ancak, şu hususlar dikkattenkaçmamalı bu kitabı değerlendirirken. Sayın Ünal, Adalet Bakanlığı AvrupaTopluluğu Koordinasyon Dairesi Başkanı olan bir devlet memurudur. 2.-Kitap, devletin bir resmî organı olan Türkiye Büyük Millet Meclisi tarafındanbelli amaçlar için Şeref Ünal'a hazırlatılmıştır. 3.-Türkiye'deki hukuk sisteminin uluslararası sözleşmelere ve hukuk sistemineuygunluğunu kanıtlama amacı ve gayreti kitaba egemen olmuştur. Bunedenle, sözü edilen kitap, tam anlamıyla bilimsel, tarafsızlık ve objektiflikniteliğini taşımamaktadır. Pek çok yerde zorlama yorumlara sapılarak devletinresmî görüşlerinin savunuculuğu yapılmıştır. Kitaptaeleştirilecek pek çok konu var. Ancak, bu tartışma, bu davanın konusu değil.Şunu sormakta yarar var; eğer, Türkiye'nin hukuk sistemi, kitapta ifadeedildiği gibi, gerçekten uluslararası normlara uygunsa, Türkiye neden böylesineuluslararası kurumlarda mahkûm olmaktadır' Tek sorumlu, acaba bu iyi, güzelyasalara rağmen bunları yanlış, kötü uygulayan hâkimler mi' Şimdi haklı olarakböyle bir soru insanın aklına geliyor. Hukuk sistemimiz iyi, ama sonuçlarabakıyorsunuz, kötü. Birde eğer, bu kitap dikkate alınacaksa, özellikle şöyle bir talebimiz var. Bukitap, ön savunmamıza ek olarak sunduğumuz Sayın Doçent Doktor Oktay Uy gün'unl Ağustos 1997 tarihli 40 sayfadan oluşan görüşüyle birliktedeğerlendirilmelidir SayınBaşsavcının gerçekten buraya kadar yaptığı açıklamaları ilk başta okurkenanlayamadım, yani, ne gereği var, bunları Sayın Başsavcı niye anlatıyor' Çünkü,DKP ile, DKP aleyhine açılan davayla ilgisi yok. Acaba, bir dalgınlık sonucu muSayın Başsavcı bunu davaya kattı diye düşünürken, ancak, açıklamanın sonundaSayın Başsavcının bunları hangi amaçla izah ettiğini ancak insan farkedebiliyor. SayınBaşsavcı, bu sözlü açıklamalarında şöyle bir yöntem uyguluyor; kapatılmasıgereken bir parti tipi çiziyor; yani, şiddete bulaşan, şiddeti destekleyen,vatan ihaneti içinde olan, devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğüamacını taşıyan, yani, kapatılmayı hak eden bir parti tipi çiziyor. Tabiî,bu meyanda ileri sürdüğü görüşlerin pek çoğu da haklı ve doğru; yani, böylesinebir tipte bir partinin kapatılması elbette haklı; ancak, bu çizdiği partitipiyle Demokratik Kitle Partisi arasında bir bağ kurma imkânı yok ve SayınBaşsavcı da açıklamalarında hiçbir bağ kurma ihtiyacını da duymuyor; hiçbir bağkurma ihtiyacını duymadan "öyleyse bu parti de kapatılmalıdır" diyor.Bunu şöyle ifade edebiliriz; diyelim ki, bir şeytan tipi çiziliyor, bu şeytanher türlü kötülüklere amade, insanlığın selameti için bu mahlûkun ortadankaldırılması gerekir. Ama,hiç ilgisi olmayan masum bir insana da "bu da şeytan, öyle ise, bunun daortadan kaldırılması gerekir." Sayın Başsavcının yürüttüğü mantık bu. Bu,bir hukukçu mantığı değil. Yani, hukukçu, birisini mahkûm etmek istediği zaman,onun eylemlerinden dolayı onu yargılamalı; eylemleri ile ortaya çıkan sonuçlararasındaki bağı kurar. Sayın Başsavcı bu ihtiyacı hiç duymuyor. Dediğimiz gibi,kapatılması gereken kötü bir parti tipi çizdikten sonra hiçbir bağ kurmadan"DKP de kapatılmalı" diyor. Arzettiğim gibi, hiçbir bağ kurma gereğini duymadan şöyle bir iddia ortaya atıyor;"sözünü ettiğimiz açıklamaların ışığında davalı Demokratik KitlePartisinin ideolojisini yansıtan ve ülkemizin toplumsal yapısı ve koşullarınailişkin düşünceleri ifade eden programında belirtilen görüşleri ve genelbaşkanın programı açıklama amacını güden çeşitli beyanları Anayasanın ve odoğrultudaki Siyasî Partiler Yasasının belirli kurallarına aykırı bulunduğunutekrarlıyoruz" diyor. Şimdi,Sayın Başsavcı bu suçlamayı hangi olgu ve kanıta dayandırıyor' Sadeceiddianameye gönderme yapıyor. Biz de ön ve son savunmalarımızda SayınBaşsavcının iddianamesine gerekli, muknî ve inandırıcı savunmamızı yaptığımıziçin tekrardan kaçınmak için bu konu üzerinde durma gereğini duymuyorum. Şimdi,Sayın Heyetinizin herhalde dikkatinden kaçmamıştır. Demokratik Kitle Partisidavanın başından beri bu davayı sağda, solda polemik konusu yapmadan, başkamecralara taşımadan, son derece ciddî, tutarlı, hukukî zeminde kalarak budavayı götürmeye çalıştı, bu gayretin içinde oldu. ... SayınBaşsavcı her türlü idrak, izan ve insaf ölçülerini aşarak ve bir başsavcı içinson derece talihsiz sayılabilecek sözler sarfetmiştir. Bizi çok ağır ithamaltında bulundurmuştur; bizi, PKK'nın izni ve müsaadesiyle kurulan bir partikonumuna düşürmeye çalışmıştır; ama, hiçbir delil de göstermeden. Şimdi,Sayın Başsavcı sözlü açıklamalarının sonunda şöyle diyor: "Son olarak şunusöylemek istiyorum. Davalı partinin genel başkanı tecrübeli bir kişidir.Hazırladığı program ve tüzüğün ve partisinin amacını açıklığa kavuşturmakamacıyla yaptığı konuşmaların Anayasamızla bağdaşmadığını bilmemesine imkânyoktur. Şimdiye kadar bölücü partilerden pek çoğunu Anayasa Mahkemesi kapattı;fakat, bunların üyelerinden, hatta, yöneticilerinden ve hatta genelbaşkanlarından yurtdışında yaşama durumunda olanların hepsi kendilerininaslında PKK ile organik bir bağ içinde olduklarını açıkladılar... açıkçasöylüyorum; bir Kürt vatandaşının PKK'nın izni dışında Güneydoğu AnadoluBölgesinde siyasî faaliyette bulunması çok zordur. PKK, Türkiye'de her yeresızmaya çalıştığı gibi, Büyük Millet Meclisinde de temsilcilerini bulundurmakamacıyla birtakım partiler kurdurmakta ve bu partileri desteklemekte, onundışındaki Kürt vatandaşlarına..." İfade Sayın Savcınındır, "Kürtvatandaşları" ifadesi; "...Kürt vatandaşlarına bu konuda hayat hakkıbile tanımamaktadır; ama, bazen de tüzük ve programıyla açıkça Anayasaya aykırıolan partileri kurdurtmaktadır. Geçici bir süre faaliyetlerine de PKK ve oyönde eylem yapanlar sesini çıkartmamaktadır. Gaye şudur: Bunu nasıl olsaAnayasa Mahkemesi kapatacak, biz de bunu milletlerarası platforma götürelim.Türkiye'yi bir daha siyasî bakımdan sıkıntıya sokalım, Demokratik KitlePartisinin bu amaçlardan hangisine hizmet etmek amacıyla kurulduğunu veya başkabir amacı var mı yok mu, bunun takdirini mahkemenize bırakıyorum." Evet,Sayın Başsavcının son sözleri aynen böyle. Şimdi,hangi açıdan bakılırsa bakılsın, son derece, yakışıksız, haksız ve tutarsızsözler. Birkere; Sayın Başsavcı, PKK'yı hakketmediği derecede yüceltmiştir. BütünGüneydoğu halkının iradesinin PKK'nın ipoteği altında olduğu gibi son derecehatalı bir ifade kullanmıştır. Çünkü, PKK'nın da zaten iddiası bu; "ben ohalkı temsil ediyorum, onun mücadelesini veriyorum..." Ve savcının, busözleri bir argüman olarak PKK tarafından çok rahatlıkla bir propagandamalzemesi olarak kullanılabilecek niteliktedir. Bir başsavcı bu hatayadüşmemeliydi. SayınBaşsavcının yine bu ifadesinde, tecrübeli bir kişi olduğum ifade ediliyor vekapatılacağını bile bile bu partiyi kurdurttuğum suçlaması var. Şimdi,yani, insaf demek lâzım; ben, bir partiyi niye kapatılsın diye kurayım' Bupartiyi kurmak için ben üç yıl emek verdim; kapatılacağını bile bile ben niyebunca emek sarfederek bir parti kurayım' Yani, bunlar söylenebilecek sözler mi'Hiç olmazsa söylenen sözlerin ufak da olsa bir ciddiyeti, bir tutarlılığıolmalı. Malumunuz,bu parti kurulmadan önce Kürt Demokratik Platformu kurulmuştu ve bu platformundüzenlediği 10.12.1994 tarihli toplantıda biz, kurulması düşünülen partininilkelerini belirleyen bir toplantı düzenledik ve o toplantıda kurulmasıdüşünülen partinin ilkeleri belirlendi ve bu parti, o ilkelerden yola çıktı veo ilkelerde belirlenen görüşler parti programına yansıdı. Hatta, dahayumuşatılarak hukukî zorunluluklara daha fazla uydurularak parti programınayansıtıldı. Ancak,bu tespit edilen ilkeler kitapçık halinde kamuoyuna duyuruldu. Bununla ilgiliDevlet Güvenlik Mahkemesinde dava açıldı. (Ankara 2 nolu Devlet GüvenlikMahkemesi, esas 1995/99, karar 1995'in 20 sayılı kararı.) Şimdi,bu davanın önemi şurada; yani, bu davada suçlama konusu olan görüşler hepsi odavada da suçlama konusuydu ve uygulanmak istenen hukuk normu da aynı normdur;yani, devletin, ülkesi ve milletiyle bölünmezliği normuydu; ama, devletgüvenlik mahkemesi buradaki görüşlerimizin, açıklamalarımızın siyasî hayatındoğal bir gereği olduğunu, bölücü bir kasıt taşımadığını ve bu nedenle suçoluşturmadığına karar verdi ve hem de orada bir "Kürt halkı" deyiminikullanmanın suç olamayacağını da gerekçeye geçirerek beraat kararı verdi. Bukarar, Yargıtay'ın onayından geçti, kesinleşti. Malumunuz,elbette Yüce Mahkemeniz herhangi bir mahkemenin kararına bağlı değil; ama,burada dikkat edilmesi gereken şu: Birkaç yıl önce hiç kuşkusuz aynıgörüşleriniz, hatta daha yumuşak, daha masumane ifadeler bile mahkemelerde birmahkûmiyet nedeni oluyordu; fakat, hâkimler yaptıkları hatanın, yaptıklarıuygulamanın çağdaş demokratik anlayışına, uygar bir topluma, adaletin genelkurallarına uygun düşmediğini fark ettiler ve o eski kararlarından dönüşyaparak adalete, demokratik hukuk devleti kurallarına daha uygun bir kararvermek gereğini duydular ve bu görüş Yargıtay'a da yansıdı. İşte,bu nedenle, toplumdaki bu tür değişimi, bu tür gelişmeyi her zaman yargıorganlarının dikkate alması gerekir. Ben,bunu da şu nedenle söylüyorum; yani, biz, bu partinin görüşlerini bir mahkemedetest ettirdikten sonra, bunun suç olamayacağını kesinleşmiş bir kararla birsonuca vardırdıktan sonra bu partiyi kurduk. Lütfenbakın, arz ediyorum; bu davanın dosyasını biz Yüce Mahkemenize ön savunmamızlabirlikte arz ettik, herhalde dikkatlice okunması gereken bir karardır; o dosyameyanında, 109 uncu sayfadaki belgede aynen şunu söylüyor; yani, 10.12.1994tarihli toplantıda söylediğim söz aynen şu; dosyada 109 uncu sayfada mevcut."Biz legal parti kuruyoruz. Legal parti, yasalara uygun parti demektir.Biz, Türkiye'nin yasalarına uymak zorundayız. Bu, yasaları onayladığımızanlamına gelmez. Bizim zaten amacımız, yasal düzeni toptan değiştirmek,yasaların çağdaşlaşması, yasaların toplumun ihtiyaçlarına cevap verecek birbiçimde düzenlenmesi zaten başlıca hedefimizdir; ama, biz partiyi kapatmak içinkurmuyoruz..." Aynen benim kullandığım laflar. Şimdi,Sayın Başsavcı hem benim tecrübeli bir politikacı olduğumu öne sürecek ve hemde partiyi kapatma amacıyla kurduğum gibi son derece anlamsız bir sözsarfedecektir. Bunu da gerçekten yakıştıramadım. ... SayınBaşsavcının "açıkça söylüyorum, bir Kürt vatandaşının PKK'nın izni dışındaGüneydoğu Anadolu Bölgesinde siyasî faaliyette bulunması çok zordur"ifadesinin çok talihsiz bir ifade olduğunu, PKK'yı yücelttiğini, PKK'nın bunubir propaganda malzemesi olarak kullanabileceğine işaret etmiştim. Şimdi,bu laf, yalnız bununla da kalmıyor. Malumunuz, bugün bölgeden Parlamentodatemsil edilen 100'den fazla milletvekili var. Bu, o milletvekillerini de zanaltında bırakmaktadır. Çünkü, eğer, PKK'nın izni, müsaadesi olmadan kimse oradaoy alamıyorsa, seçilemiyorsa, bu insanlar da, sanki, PKK'nın izni vemüsaadesiyle seçilmiş bir konuma düşerler. Ayrıca,bu, yalnız o milletvekillerini zan altında bırakmakla da kalacak bir laf değil,Parlamento doğrudan doğruya zan altında kalıyor. Biz, bu talihsiz sözünsöylenmemesini yürekten dilerdik. SayınBaşsavcı, bu ifadelerle DKP'nin de PKK'nın, izin ve müsaadesiyle kurulmuş birparti olduğu imajını yaratmak istemiştir. En ufak bir delil kırıntısı bileortaya koymadan, tamamen spekülatif ve faraziyelerden hareketle yapılanböylesine ağır ve haksız bir suçlama, iftiradan öteye geçemez. Budavadan istenilen sonucu elde edebilmek için Sayın Başsavcının dayanaksız,delilsiz DKP'ye iftira etmeye hakkı yoktur. İddiayı kanıtlama külfeti, iddiasahibine aittir. Hiçbir zaman kanıtlanamayacak bu iddianın aksini, yasalzorunluluğumuz olmamasına rağmen DKP'nin ne olduğu, kim olduğunun iyianlaşılması ve Yüce Heyetinizi aydınlatmak amacıyla aksi yönden, yani, iddianınaksini ispatlama külfetini de üzerimize alarak belgelerle Heyetinize sunmayaçalışacağım. Bu,Klasör ... içindeki 10 belgeden ibaret ek delil olarak sunacağımız dosyadır.Türkiye'nin değişik görüş ve kanaatte olan, değişik yayın organlarında görevâlân tanınmış seçkin yazarlarının, tarafsız olan bu seçkin yazarların DKP'yebakış açısını ve DKP'yi nasıl değerlendirdiğini izah etmeye çalışacağım: linci belge; 3.1.1997 tarihli Sabah Gazetesinde, Genel Yayın Yönetmeni GüngörMengi'nin "Sabah Diyor ki" köşesindeki "İki Yeni Parti" başlıklıdeğerlendirmesi. Şöyle diyor Sayın Güngör: "Demokratik Kitle Partisi,liberal kimlikli bir parti olmakla beraber, Kürt sorunlarına yoğunlaşacak ancakçözümleri Türkiye'nin ulusal bütünlüğü temelinde arayacaktır. Şerafettin Elçi,bu alanda samimiyetini kanıtlamış bir siyasetçidir ve en büyük zorluğu,bölücülerden görecektir. Çünkü, PKK için DKP, Türkeş'in partisinden bile dahatehlikeli bir hasım olacaktır" denilmektedir. Belge2.- 4.1.1997 tarihli Yeni Şafak Gazetesinde, Baran Duran imzalı, "Apo'yuKorkutan Parti" başlıklı haber, yorum. Şöylediyor: "DKP yönetiminin PKK'yı muhatap olarak kabul etmediği bildiriliyor;'PKK'nın düşünceleri bizi bağlamaz.' Elçi, PKK'nın DKP'den memnun olupolamayacağının kendilerini bağlamayacağını belirtiyor" değerlendirmesi,yorumları yapılıyor. 3üncü Belge; 4.1.1997 tarihli Yeni Yüzyıl Gazetesindeki Ali Bayramoğlu'nun"Umuda Merhaba" başlıklı yazısındaki ifadeler. SayınBayramoğlu şöyle diyor: "Ama, dün küçük bir umut ışığı yandı; Ankara'daDemokratik Kitle Partisi kuruluş bildirgesi verdi. Kürt sorununu programınınmerkezine almakla birlikte, ülkenin bütün sorunlarına sahip çıkan liberaldemokratik bir kitle partisi olduğunu söylüyor DKP. Her türlü şiddetireddettiğini vurguluyor; devletin yeniden yapılandırılmasını, idari sisteminademi merkezileştirilmesini, kimlik haklarını ve bölgesel kalkınma planlarınıkendisine şiar ediniyor. DKP'nınvarlığı umut vericidir; çünkü, bu ülkede YDH'dan bu yana ilk kez bir siyasîparti demokrasiyi barış, huzur ve refah üzerine temellendirmekte, din, inanç,mezhep ve etnik farklılıkların bir aradalığı ve hakların çerçevesindetanımlanmaktadır. Yani, çok kültürlü toplum projesinin ipuçlarını vermektedir. Çünkü,Şerafettin Elçi'nin başkanlığında kurulan DKP'liler, bugüne değin Kürt sorununuülke bütünlüğü çerçevesinde resmî ideolojiye ve PKK'ya uzak durarak çözmekönerilerini dile getirmiş; DEP, HADEP geleneğinin dışındaki kişiler. DKP umarızşu an olduğu gibi hep biri asimilasyoncu ve diğeri ayrılıkçı iki kutubunarasında demokratik niteliği ile yer almayı sürdürür, Türkiye'nin partisiolmaya soyunur, güven vermeyi temel şiar edinir; Türkiye'nin buna ihtiyacı var.Umut adına DKP'ye merhaba!" şeklinde bitiriyor sözünü. Belge4'te; 6.1.1997 tarihli Sabah Gazetesinde, Mehmet Ali Birand'ın "ŞerafettinElçi Son Şans Olabilir" başlıklı yazısında şöyle diyor: "ŞerafettinElçi kızmadı-..." Yani, 12 Eylül döneminde bana yapılan haksızlıklarıanlattıktan sonra "Şerafettin Elçi kızmadı, kırılmadı, silaha davranmadı.Aksine, son derece ılımlı bir yaklaşımla bizlere Kürt sorununu anlatmayaçalıştı. Ancak, devletin içindeki ve dışındaki şahinler, onu yerden yerevurdular, safdışına atabilmek için kurmadıkları komplolar kalmadı. Bütün buçabaları en memnuniyetle izleyenlerin başında da PKK geliyordu. Zira, Elçi, PKKiçin önemli bir tehlike idi. Elçi'nin yaklaşımında teröre yer yoktu. PKK kendiyapacağı temizliği TC Devletinin yapmasından keyif duydu. Şerafettin Elçi,şimdi Demokratik Kitle Partisi adında bir parti kurdu. 69 kurucu üyesiylebirlikte DKP, şimdi iki önemli tehlike ile karşı karşıya; biri, devletiniçindeki ve dışındaki şahinler, diğeri de PKK. Devletin içindeki ve dışındakişahinler, PKK'ya diş geçiremedikçe PKK dışındaki tüm ılımlı Kürt hareketlerivurdular. Kafalarına göre Kürt sorununu ancak bu şekilde yok edebileceklerdi.Kürt konusunda kimin ne düşündüğüne, nasıl bir yaklaşımla ortaya çıktığınabakmadan vurdular. Şimdisahneye gelen Şerafettin Elçi hareketini susturmayalım; ılımlı, silaha karşıçıkan Elçi ile arkadaşlarının başlattığı partinin en önemli yeniliği misakımilli sınırlarının korunmasından yana olması; yani, Türkiye'nin toprakbütünlüğünden yanalar. Marksist yaklaşım değil, liberal merkez sağdalar. PKK'nınrahatsızlığı bundan kaynaklanıyor. Bugüne kadarki tüm siyasi oluşumları kendikontrolü altında tutan PKK, Elçi ve arkadaşlarına karşı sert bir muhalefetyapacaktır. Eğer, devletin içinde ve dışındaki eski kafalar da Elçi hareketininüstüne yürürlerse, sadece PKK'ya yine altın bir olanak sağlamış olacaklardır.DKP'nin söyleyecekleri doğru olacaktır. DKP, bizim hiç hoşumuza gitmeyen sözlersöyleyecek, gerçekleri ortaya koyacak, Kürt sorununun nasıl çözüleceğinianlatacak, Güneydoğu'daki savaşın devamının devletin içindeki ve dışındaki bazıgüçler tarafından istendiğini söyleyecek ve ispat edecek. Kızmayalım;eğer, Şerafettin Elçi'ye deytahammül edemezsek, o zaman geriye yapılacak birşey kalmayacaktır. Sadece edebiyat yapmakla, herkesi ülkenin toprak bütünlüğünüyok etmek isteyen hayalî düşman olarak görmekle bir yere varılamayacağını artıköğrenmemiz gerekmiyor mu' Şimdide PKK terörünün ardına saklanıp yine de ayak sürüyoruz; ancak, bu konuda dahafazla direnemeyeceğimizi biliyoruz. Şerafettin Elçi'nin partisi işte buyönlerden şans olacaktır. Bunu da yok etmeye kalkarsak bir daha kimsecesaretlenmeyecektir, saha tamamen PKK'ya kalacaktır" şeklindekideğerlendirme ve tahlilleri. Belge5; 18.1.1997 tarihli Milliyet Gazetesinde Güneri Civaoğlu'nun "İmajİnşası" başlıklı yazısı; şöyle diyor: "Demokratik Kitle Partisinikuran Şerafettin Elçi, PKK'nın dayatmasına demokratik çözüm alternatifi olmakiddiasında. Elçi, silahlı yöntemlere karşı" belirlemeleri yer almaktadır. Belge6; 18.1.1997 Sabah Gazetesinde Hasan Cemal'in "İki Nokta" isimliköşesindeki "Diyarbakır'dan Afrika Manzaraları ve Yeni SiyasalOluşumlar" başlıklı yazısı. Şöylediyor Sayın Cemal: "Demokratik Kitle Partisi, 'PKK'ya hayır' PKK'nınhışmını üzerine çekmiş durumda. PKK'nın televizyonu MED TV'nin yayınlarındakorucu partisi, devlet partisi diye sürekli ateş altında tutuluyor. Ancak,Türkiye'nin toprak bütünlüğü savunuluyor. Yani, bölücülük söz konusu değil,şiddet reddediliyor, PKK'nın partiye gölgesini vurmamasına(') kesin olarak izinverilmiyor. Demokratik Kitle Partisine başarılar diliyorum" yorumu vedeğerlendirmesi. Belge7; 10.3.1997 tarihli Hürriyet Gazetesinde Enis Berberoğlu'nun "ŞahinlerinNefret Ettiği Politikacı" başlıklı yazı. SayınBerberoğlu şöyle diyor: "Ocak ayında siyasi yaşama katılan DemokratikKitle Partisi Başkanı Şerafettin Elçi'nin sözleri ilk bakışta yakınma gibigelse de, aslında, gizli gururu yansıtıyor. 'Şahinler, bizi sevmez; ne Türkşahinleri ne de Kürt şahinleri.' Gazetede sohbet ederken sigarayı 4 yıl öncebıraktığını anlatıyor, Cizre'deki evinde PKK'yı nasıl eleştirdiğinihatırlıyorum..." benim sözümü alıyor, "O tarihte beni dinleselerdi nebu kadar kan dökülürdü ne de düşmanlıklar olurdu' diyor ve devam ediyor; ikiseçenek var; ilki silahlı mücadele; ikincisi, Türkiye'nin millî sınırlarınasaygılı demokratik yol; bizimyolumuz ikincisi" şeklinde, yorum vedeğerlendirmeler. Belge8; 12 Mart 1900 (') tarihli Ekspres Gazetesinde Hasan Artuk'un -Adana'dayayınlanan bir bölge gazetesi- "Dobra" isimli köşesinde"Demokratik Kitle Partisi" başlıklı yazı. Şöylediyor yazıda: "DKP, bir fırsattır, bir umuttur; bu fırsat ve umudu iyideğerlendirmek gerekir. DKP'nin ön koşul saydığı barış, tüm beyinlereyerleştirilmeli ve bu alanda insanlarımızı motivize eden yayınlar yapılmalıdır.Ülkemizin gerçeklerini, insanlarımızın kültürel zenginliklerini göz ardı edemeyiz.Öyle bir lüksü sürdürme imkânımız yoktur. Adam Kürtçe mi konuşup okuyacak,'buyur kardeşim; yeter ki ulusal birliği bozma, yeter ki, bu cumhuriyetintemeline dinamit koyma, dinamit koymaya kalkışma.' DKP'nin genel merkezyöneticileri benimle temas kurarak programlarını gönderdiler ve barışa dayalısiyasal yapılanmalarının dikkate alınmasını istediler. Bizimgibi ulusal birliği savunan, cumhuriyetin temel değerlerine ve cumhuriyetindevrimlerine yürekten inanmış ve bu doğrultusu herkesçe malum olan, ırkçılığınher türlüsünü reddeden bir kişi ile temas kurmak ve kendilerini anlatmakisteyen DKP'lilerin samimiyetine inanmak istiyorum. Barışıve toplumsal uzlaşmayı ön koşul sayan, bunu programına koyarak siyasalkimliğini bu merkeze oturtan DKP'ye, aydınlarımız, yazar ve çizerlerimiz ve demedyamız sahip çıkmalıdır. Kürt kökenli olduğunu iddia eden, öyle inananinsanlarımız bir an önce PKK ve onun yandaşı olan siyasal tuzaklardankurtulmanın çaresine bakmalı ve DKP'nin uzattığı zeytin dalını görmelidirler. Birbüyük iş yapalım, bir büyük işi başaralım; bu işin adı barıştır, sevgidir,kardeşliği pekiştirmektir. PKK ve yandaşları benim düşmanımdır, bu ülkenindüşmanıdırlar; bu düşmanlar, şimdi DKP'ye de düşmandırlar; çünkü, DKP, kavgayıdeğil, barışı savunmaktadır. Barıştan yana olan, kan ve gözyaşıyla bir yerevarılamayacağını anlamış olan, bu ülkenin bölünmesinde kimsenin kârlıçıkamayacağının bilincine varan herkes, PKK'nın şiddetine karşı çıkanlar,DKP'ye omuz vermelidirler" yorum ve değerlendirmesi. Belge9; 5 Mayıs 1997 tarihli Sabah gazetesinde Mehmet Ali Birand'ın "PKK'yaDirenen Kürt Lider Şerafettin Elçi" başlıklı yazısı; "İşte, bu garipilişkiler yumağında Şerafettin Elçi ortaya çıktı. PKK'ya kafa tutan, Öcalan'ınhedefi durumuna gelmesine rağmen hiç umursamadan sorunun ülkenin toprakbütünlüğünü koruyarak çözülmesini isteyen bir lider. Tabiî, PKK tarafındanhemen reddedildi. Ancak,ne gariptir ki, Devlet de Elçi'yi tartaklıyor. Güneydoğu'daki son seçimlerdeyerel yetkililer ellerinden geleni artlarına koymadılar. Bazı bölgelerdeHADEP'e göz yumarken, Elçi'nin engellenmesi akla binbir soru işaretigetirmişti. Acaba, bölgedeki bazı yöneticiler çözümsüzlüğü mü tercih ediyorlar'Savaş durumunun devamını mı tahrik ediyorlar' Acaba bölgedeki uyuşturucu ve köykorucularına giden paralar, kendine göre kurulmuş olan bir düzenin değişmemesiiçin bir çaba mı var' Bu sorular artık, her yerde soruluyor; mantık açısındaneğer, böyle bir durum yoksa, neden Elçi gibi insanlar da köstekleniyor'"şeklindeki yorumu. Belge10; 18.10.1997 tarihli Yeni Yüzyıl gazetesinde yayınlanan, Profesör DoktorAhmet Naci Yücekök'ün "DKP'ye Destek PKK'yı Zayıflatır" başlıklıyazısı. Busayın profesör Diyarbakır ve o bölgede çok derin bir inceleme yaptı; oincelemelerini bir dizi yazı halinde Yeni Yüzyıl'da yayınladı ve orada bizimleilgili şu tespitleri yapıyor: "PKK'nıntehditleri sürerken savcılık da DKP'nin kapanması için dava açıyor. Partininsavunması kısa; 'hanginiz kapatacaksanız önce aranızda anlaşın.' Yörede kurulubir siyasal parti var. Eski CHP'li bakanlardan Şerafettin Elçi'nin DKP'si,Demokratik Kitle Partisi, Kürt sorununu daha insancıl, daha barışçı, dahademokratik olarak savunmaya çalışan bir siyasal girişim. PKK, bu DKP'ye karşı,kapatılsın istiyor, DKP korucularını (') tehdit ediyor, baskı yapıyor; çünkü,Demokratik Kitle Partisi Apo'nun ayırımcı savaş " politikalarına karşı.Kürtlerin böyle bir partiye destek vermeleri, PKK'yı doğal olarak büsbütünzayıflatır. PKK'nın DKP'ye yönelik baskı ve tehditleri sürerken, CumhuriyetBaşsavcılığı da DKP'nin kapanması için soruşturma ve dava açıyor. DKP, tek birsayfalık savunma ile yetiniyor. Ezcümle şöyle diyor: 'Hanginiz kapatacaksanızönce aranızda anlaşın.' Şerefettin Elçi, kişiliğiyle yöre halkına da güvenveriyor"şeklinde tespit. Şimdi,Sayın Heyete bu tarafsız basın çevrelerinin değişik çevrelerden yorumlarınısundum. Lütfen, herkes insafla elini vicdanına koysun; Sayın Başsavcının bizeyüklemek istediği, PKK bağlantısı veyahut da PKK icazetli imaj ile buradaçizilen tablo arasında en ufak bir bağ, bir ilgi kurmak mümkün mü' Bunu,takdirlerinize bırakıyorum. Butarafsız çevrelerin değerlendirmelerini sunduktan sonra şimdi de, PKK'nın yayınorganlarında veya PKK'nın yörüngesinde yayın yapan kuruluşlarda, kurumlardabize yapılan saldırıları Heyetinizin dikkatlerine sunmak istiyorum. Belge1.- 14 Ocak 1997 tarihli, yurtdışında yayınlanan Özgür Politika Gazetesi; o,malum doğrultuda yayın yapan bir gazete; "Devam" köşesinde yer alan,Abdullah Öcalan'ın MED TV'deki konuşmasına atıfta bulunan 'birlik, pratikteyaşam bulsun' başlıklı DKP'ye yönelik eleştiri yazısının altını çiziyoruz. Şöyledeniyor; "Bir Kürt cephesinde, işte Elçi'nin kitle partisi, yineCindoruk'un demokratik kitle partisi nedir' Bu, yeni gelişmelerle bağlantılıdır;belki de bu gelişmelerin düşünülmüş, planlanmış bir parçasıdır" şeklindekibelirlemeleri. Belge2.- (yani, bu, klasör 1. Dosya 2'nin belge 2'si) 15.1.1997 tarihli yine ÖzgürPolitika Gazetesinde, "Ufuktan" isimli köşesinde "600'lükumut" başlıklı DKP'ye yönelik imzasız eleştiri. Belge3.- 14 Ocak 1997 tarihinde yine Özgür Politika Gazetesinde Yaşar Kaya imzalı"Anayasal Yutturmaca" başlıklı DKP'ye yönelik eleştiri yazısı. b)16.1.1997 tarihli yurtdışında yayınlanan Özgür Politika gazetesinin"Okuyucuya" köşesinde, "Rehber Acar" imzalı, "ÇözümŞerafettin Elçi mi'" başlıklı DKP Genel Başkanı Şerafettin Elçi'ye yönelikeleştirileri. Şöylediyor saldırıda: "Sen, bir zamanlar Bayındırlık Bakanlığı yaptın. Kendihalkın için ne yaptın' Hangi gün Kürt sorununu dile getirdin' Şimdi, niyekalkmış, 'ben Kürt sorununa siyasal yönden çözüm getireceğim' diyorsun' Madem,senin art niyetin yok, siyasal olarak bir şeyler yapmak herkese açıktır, git,yap; Kürdün ve Türkün birleşmeleri sana ibret olsun; ulusal kurtuluş mücadelesiiçin ne sen..." yani, ulusal kurtuluş mücadelesinden amaçlanan PKK'nınverdiği mücadele, "...Ulusal kurtuluş mücadelesi için ne sen ne de seningibileri tehlike olamaz. Sinek küçüktür; ama, mide bulandırır; doğrudur; sen deçok mide bulandırırsın. Sen de şu anda bir Abdullah Çatlı'sın; daha seningibileri çok çıkacak bu sahnelere; ama, hiçbiri rollerini oynayamayacaklar. Yolyakınken vazgeç bu sevdadan. PKK Genel Başkanı HEP'tir(') bir muhatap arıyor o,bizler bir muhatap arıyorken, devlet, kalkıp karşısına kendisini, yani, seni vesenin gibilerini çıkarıyor" şeklinde bize yapılan saldırı. Belge4.- 20 Ocak 1997 tarihli yurtdışında yayınlanan Özgür Politika Gazetesinin,Selim Ferat imzalı, "Son Şans Şerafettin Elçi" başlıklı yazıda şöylediyor: "Türkmilitarizmi şimdi vesikalı iktidardır ve bu militarizmin Kürde nefesaldırmadığı bir dönemde militarist demokrasinin ilk Kürt fidanı Elçi'ninpartisidir. Elçi, programın seyrinde bir şeye dikkat etti ve ısrarla üzerine'bu devlet, benim de devletimdir' dedi ve kendisine hayat sigortası rezerveettiğini hatırlatmak istedi. ŞerafettinElçi'nin partisi son şans olacaktır... "Bu, başka bir ifadeden alıntıyapıyor -Birand'ın (')- "Bunu da yok etmeye kalkarsak kimsecesaretlenmeyecektir, saha tamamen PKK'ya kalacaktır. Buna göre Şerafettin Elçiicazetlidir. Elçi, çadırını hiç çekinmeden Kürdistan sürgün parlamentosununyanına açmalıydı. Türk militarizmi başka türlü istiyor, Elçi boyun eğiyor"denilerek DKP ve onun genel başkanına saldırılıyor. Belge5. - Şubat 1997 tarihli Özgür Halk Dergisi, aynı doğrultuda yayın yapan birdergi; 26-33. sayfalarında çok geniş yer alan Şefik Acarcan isimli"misyonu büyük, çapı küçük bir adam" üst başlığı altında ŞerafettinElçi ve düzeni koruma partisi spotuyla verilen 8 sayfadan ibaret yazı. Yazıdaşöyle diyor: "Şerafettin Elçi, iki yıldır çalışmasını sürdürdüğüpartisinin resmen kuruluşunu 3 Ocak 1997 günü TC İçişleri Bakanlığına verdiğidilekçeyle duyurdu. Adı, Demokratik Kitle Partisi. Sürekli düzen içi kalmaktanyana olan bir işbirlikçi Kürt tipini çizdi. Solcu bir bakandır, patronu isegünümüzün azılı faşisti Karaoğlan Ecevit'tir. Kürt düşmanı bir Kemalist ve hainbir Kürt; bu şekilde eylüle kadar birlikte yürürler. Bu tarihsel birbirlikteliktir. Bu birliktelik ihanetçi bir Kürdün bütün değerleriyle kendisiniefendisine pazarlamasında somutlaşır. Böylece, Elçi, KDP geleneğinden gelenişbirlikçiliğini bu sefer Ecevit solculuğuna öykünerek pekiştirmeye çalışır.Tıpkı, uşaklığını yaptığı efendilerinin yaşadığı gibi, hiç beklemediği birşokla karşılaştı. Hesapları tutmamıştı, artık, o da burjuva partilerininKürdistan'da tutunamadığım ve birer tabela partisinden öteye gidemediğinigörmüş ve anlamıştı, onu bizzat yaşamıştı. Kürdünihanetçisi iflah olmaz; çünkü, amacı uşaklıkta kusursuz olabilmektir; tekderdi, efendisine kendisini, sadık ve yetenekli bir uşak olarak kabulettirmektir. Bu açıdan, uşaklıkta en küçük bir yetersizlik ve başarısızlık onuniçin ölümden beterdir. Çünkü, ne kadar kaliteli olsa da son tahlilde birişbirlikçidir ve kendi soyuna ihanet etmiş uğursuz bir mahluktur. Elçi,işbirliğinin günümüzdeki çarpık eylemi ise, DKP'dir; çarpıklık parti isminebile yansımıştır; çünkü, Elçi gibi birinin kuracağı partinin ismi, DemokratikKitle Partisi yerine "düzeni koruma partisi" veya "devletinkorucu partisi" olmalıydı; çünkü, öz ne ise, biçim de öyle olmak zorunda.Aksi takdirde, sahte bir biçim, ne kadar şaşaalı olursa olsun, asla gerçek özügizlemeyecektir; öz, eninde sonunda mutlaka kendini biçime de yansıtacaktır. Karanlıkne kadar koyu olursa olsun, cılız bir mum ışığıyla nasıl aydınlanırsa, DKP'ningerçek özü de onca "demokratik kitle partisiyiz" vesaire söylemlerinerağmen mutlaka yüzüne çektiği perde yırtılacak ve UK'yı, yani, ulusal kurtuluşçizgisi tarafından tarihe gömülmüş çirkin işbirlikçi yüzü açığa çıkacaktır. Bu,eşyanın tabiatından ileri gelmektedir. Tabiî, bunun kendiliğinden olmayacağıanlamında belirtmiyoruz. (') Aksine, koşulları olgunlaştırmak ve maskelerialtındaki çirkin yüzleri gün ışığına çıkarmak tüm devrimcilerin en asligörevlerindendir. İhanetçi,korkaktır, efendisini ürkütmek istemez. Elçi'den ('), bunları isterken çokkorkakça ve ürkekçe davranıyor ve efendisini kızdırmaktan çekinen sadık biruşak edasıyla. Elçi,her konuştuğunda sarf ettiği cümlelerde daha da batmakta ve asıl niyetiniortaya koymaktadır. 'DKP mazlumların partisidir. Biz, geleceğin, adil birdevletin sesiyiz.' Evet, devletin sesi olduğu kuşku götürmez; ama, mazlumlarınpartisi sözü çok dikkat çekicidir. Onun mazlumlardan kastettiği halkın buncabaskıya rağmen geliştirdiği onurlu direnişin sonucu ekmek kapısı kesilen veartık, efendilerinden dahi yüz görmeyen bir avuç işbirlikçi hain ve uşaktakımıdır. Elçi,bununla de yetinmiyor; ihanet ve işbirlikçiliğinin vermiş olduğu sözü karanlıklaözgürlük hareketinin yıllardır sarf ettiği emekle, ödediği bedellerle,gösterdiği fedakârlıklarla, insanüstü cesaret ve kahramanlıklarla kazanmışolduğu ve devrinin bu aşamasındaki belirli güç kaynağını teşkil eden ortasınıflara da seslenmekten geri durmamaktadır. Bu gerçeği, Elçi görebiliyor veplanlarını bu eksende geliştirmeye çalışıyor. Hatta, bu konuda özel savaşa (')akıl vermekten bile geri durmuyor" Şimdi,bu tür hakaretiniz ve çirkin saldırılar yazıda aynen uzun uzadıya devam ediyor.Bu dosya sunulacağı için gerisi dosyadan okunabilir. Belge6.- 17.3.1997 tarihli Demokrasi Gazetesinde Teslim Töre imzalı, "KürtSorunu PKK ve Bölge Kontrolü" başlıklı "DKP'ye YönelikEleştiriler" yazıda şöyle deniyor: "Bupolitikayla Kürt sorununu globalizm paralelinde konjonktürel olarak bölgedengeleri arasına yaymak, PKK'yı dışlamak ve kurdurulmuş olan DKP'yı muhatapgibi gösterip sonuca varmak planlanıyor. Bölge konjonktürü de denge unsuruyapay bir Kürt koordinatı, iç dinamikte ise, Kürt sorunun çözümünde muhatapolarak görmek ve göstermek için DKP oluşturulmuştur. DKP, kendi başına bir olgudeğil, bütünlüklü bir planın bir parçası olarak oluşturulmuştur"şeklindeki görüşleri. Belge7.- 5 Nisan 1997 tarihli Özgür Atılım gazetesi ve "Azadî" köşesinde"Elçiye Zeval Olmaz mı'" başlıklı imzasız yazının ve DKP'ye yönelikeleştirileri. Şöylediyor: "Şerafettin Elçi, bu isim, Türk siyasal gericiliğinin parlamentersiyaset eşrafı arasında tanınmış simalarından biridir. Lâkin, o, sıradan birKürt değil; bölücülük düşmanı, şiddet karşıtı, liberal, özelleştirmesavunucusu, ulus devletin çağını durdurduğuna inanan, hatırı sayılır bir devlettecrübesi edinmiş bir Kürttür. Üstelik, Kemalistlerden daha misakî millîci,generallerden daha yayılmacı görüş ve iddialara sahiptir. Türk Devletininhalinin ne olacağı konusunda nerede ise tekellerden ve generallerden daha fazlakafa yoran, sadık ve çalışkan bir Kürttür. Onunda artık bir partisi var; Demokratik Kitle Partisi. Siyasal geçmişlerindekişiliklerinin ve savundukları değerlerin çürüyüp küflenmemiş hiçbir yanıkalmamış Elçi güruhuna bu rağbet niye' Türk faşist egemenleri veemperyalistlerin yeniden cilalayıp, eline de bir de parti tabelasıtutuşturdukları bu işbirlikçi uşaklarından ne bekliyorlar'!. Enbaşta, o, sadece Kürtler için değil, Türkler ve Türkiye için konuştuğununüzerine basa basa vurguluyor. Bu planın bir parçasının HADEP etrafında siyasaltercihlerini kullanan Kürt yığınlarının DKP gibi işbirlikçi Kürt partilerinindümen suyuna çekmektir. DKP, bu emperyalist, faşist ittifaka dayanan planın birparçasıdır. Kürt yurtseverlerinin mücadele tarihinde, bu Truva Atını değilkalelerinin içine sokmak, kapısına bile yanaştırmaması gerektiğine ilişkinyaşanmış uyarıcı deneyler vardır. Halk özdeyişinde "elçiye zevalolmaz" derler; ama, bu kez, elçinin kellesi tehlikede. Efendilerine duyurulur..."ve bu şekilde bitiyor. Belge8.- 5 Nisan 1997 tarihli yurtdışında yayınlanan Özgür Politika Gazetesinde"Şerafettin" başlıklı yazı: "Devlet,Kürtlere Nevruzu yasaklarken, bunun için yoğun bir çaba sergilerken, sadecekişiliğe ve partisine kutlama için izin verdi. Özel aygıt Şerafettin Elçi'yeizin vermekte bir sakınca görmedi. Onlar da Diyarbakır sokaklarında halka 1200karanfil dağıtarak, sözüm ona Kürtlerin bayramını kutladılar. Elçi'ninNevruzu kutlama biçimiyle devletin resmî kutlamaları arasında şaşırtıcı birbenzerlik var. Aslında-, Elçi, kendisini devlete kanıtlamıştır; devrimcimücadelenin önüne bir bölen ve kontra güç olarak dikilebileceğini her fırsattadile getiriyor. DKP ve emperyalist güçlerin de kendisinden beklentileri vardır.Bundan böyle bir destek vermeye çalışacaklardır" şeklindeki yorum vedeğerlendirmeler. Belge9.- 6 Nisan 1997 tarihli Demokrasi Gazetesinde "Ordu Yeni Bir TarzDeniyor" başlığı altında yayınlanan Abdullah Öcalan'ın DKP'ye yönelikeleştirilerini yansıtan haberde şöyle deniyor: "Öcalan, ulaşan sonbilgilere göre Kendennazan Ankara'ya gidecekmiş. Yine, Şerafettin Elçi'yleoldukça ilgileniyorlar. Hatta, HADEP içinden bazılarıyla görüşecektir. Böylebir durum var; olabilir yani. Bu, biraz NATO içi bir çözüme benziyor. Eğer, bununlaPKK'nın zayıf düşürülmesi planlanıyorsa, bu, bizim için eski yöntemlerin aynendevrede olduğunu ve buna biraz daha güç verilmek istediğini gösteriyor. Neyapacağız buna karşı; tavırlarımızı radikalleştireceğiz." Bu şekilde birdeğerlendirme. Belge10.- 6 Nisan 1997 tarihinde yayınlanan Demokrasi Gazetesinin "BakışAçısı" köşesinde. M. Can Yüce imzalı, "Şerafettin Elçi ve DKP"başlıklı yazı. Buyazıda: "Burada üzerinde durulması gereken iki nokta var. Birincisi şu:Devlet, bütün Kürtlere Nevruzu yasaklarken neden Şerafettin Elçi'ye izinvermekte bir sakınca görmedi' Yoksa, Şerafetttin Elçi'yi kendinden biri olarakmı değerlendirdi' Gerçek durumu sahiden öyle mi' Vurgulamamızgereken ikinci nokta ise şudur: Şerafettin Elçi'nin Nevruzu kutlama biçimiyle,Devletin resmî kutlamaları arasında şaşırtıcı bir benzerlik var. Nevruz ateşi,mücadeleyi ve isyanı anlatır; oysa, Şerafettin Elçi ve partisi her şeyden öncebu isyan ve mücadele özünü boşaltmak ve özel savaş için kabul edilebilirölçülere getirmek istediler. Dolayısıyla, Devlet, Şerafettin Elçi'ye izinverirken, kendisi açısından isabetli davrandığını anlamış ve içten içesevinmiştir. Bu deneyimden bundan böyle de yararlanacakları kesindir. Devletve Şerafettin Elçi'nin Nevruza yaklaşımlarının bu tarzda örtüşmeleri rastlantıve nedensiz değildir. Devlet, Şerafettin Elçi'nin, işbirlikçi Kürt çözümününyerel ayağı olmaya hazırlandığını biliyor; kimi tekel temsilcileri de kendisineolası bir muhatap olarak düşünüyor. Bu anlamda, kendisini bir tehlike olarak görmekbir yanda kalsın, Kürt hareketini bölen, Kürtlerin bir bölümünü düzene bağlayanbir eğilimin temsilcisi olarak değerlendiriyorlar. Şerafettin Elçi ve DKP'ninbir siyasal korucu olmaya soyunduklarını da biliyorlar. Bu anlamda, açıktanaçığa ve alttan alta destekliyorlar. Desteklerinin özü, PKK'ya. İşte,Şerafettin Elçi ve partisi, emperyalist ve Türk egemen cephede seslendirilençözümün Kürt ayağı olmaya hazırlanır, böyle bir misyona soyunuyor. Ortayaçıktığı ilk günden bu yana, özellikle, kendisiyle PKK ve HADEP arasındaki kesinfarkı anlatıyor; devrimci savaşa karşı var olan duruşunun altını çiziyor. Yani,verdiği mesaj 'bana her açıdan güvenebilirsiniz' doğrultusundadır. Özel savaşkalemleri de öyle davranıyorlar; Şerafettin Elçi'ye güveniyorlar, onun şahsındadevrime alternatif bir oluşumun güç verebileceği umudunu taşıyorlar. Özelsavaşta temel eksiğin bir siyasal kontra parti olduğunu çoktandırdillendiriyorlar ve devletin bunun koşullarını yaratması gerektiğinianlatıyorlar. Bu misyonun da en iyi, Şerafettin Elçi tarafından yerinegetirilebileceğini açıkça yazmaktan çekinmiyorlar. Aslında,Şerafettin Elçi, kendisini devlete kanıtlamıştır. Devrimci mücadelenin önündebir bölen ve kontra bir güç olarak dikilebileceğini her fırsatta dilegetiriyor. Bizim açımızdan Şerafettin Elçi ve partisi siyasal kontra partiniteliğindedir" şeklindeki değerlendirme. Belge11.- 1.5.1997 tarihli yurtdışında yayınlanan Özgür Politika Gazetesinde NihatAşut'un "Kürtlere Legal Mücadele" başlıklı yazı. Yazıdaşöyle deniyor: "İşte, bu günlerde TC'nin kısa bir süre önce kurulan DKP,yani, Demokratik Kitle Partisi, Şerafettin Elçi patentli bu partiye gözkırpması ve Kendennezan'ı Ankara'ya çağırması düşündürücüdür. Şerafettin Elçi,Kürtlerin legal çalışmasında fiilî süreçlerinden gelmiştir ve hatta, eski tas,eski hamama devam etmek istiyorsa; ki, dileğimiz de budur; aksi takdirde,kendisi için başarısızlığı peşinen kabul etmiştir; sicilinin yakın geçmişte pekparlak olmadığı da halk tarafından bilinmektedir" şeklinde yazı. Belge12.- 27.5.1997 tarihli yurtdışında yayınlanan Özgür Politika Gazetesinin"Diplomasi" köşesinde, "Elçi, Türkiye'nin Elçisi" başlıklıyazıda. Şöyledeniyor: "Partisinin programını tanıtmak amacıyla İsveç'e giden DemokratikKitle Partisi Başkanı Şerafettin Elçi, güney Kürdistan'ı işgal eden TürkDevleti ve onun işbirlikçisi KDP'yi savundu. İsveç'te basına demeç veren Elçi,'güney işgalini bir devlet burnunun dibinde gerilla üslerine müsaade etmez,Türk Devleti de müsaade etmemekte haklıdır' diye tabir etti. Bu arada, Elçi'nintaraftarlarınca DKP'nin programını tanıtmak amacıyla önceki gün Stockholm'daorganize edilen bir toplantı fiyaskoyla sonuçlandı. Stockholm, ABF salonundagerçekleştirilmesi planlanan toplantı öncesi bir hayli aksamalar yaşanırken, DKP'liler100 civarında ERNK taraftarını salona almak istemedi. MED TV ekibi deengellendi. Elçi'nin aile çevresinden sayılan 70 kişinin bulunduğu salonda PKKve ERNK aleyhtarı bildirilerin dağıtılması tansiyonu, daha da yükseltti,Kürdistanlı yurtseverlerden rahatsız olan KDP'liler polise ihbarda bulunup,bunların salona alınmamasını istedi. Amaçlarına ulaşamayan DKP yandaşları busalonu iptal edip etkinliğe başka bir salonda devam etmek zorunda kaldı. Busalona da yurtseverler alınmak istenmedi; içeride bulunan yurtseverlerin birkısmı da DKP'liler saldırısına uğradı, karışan ortama polis müdahale ederekbazı yurtseverleri dışarı çıkarttı. Toplantıya uzun bir aradan sonra devam edenElçi'nin konuşması "bırı seri apo-kahrolsun ihanet- bağko... başur..., roşılet...Apo serıkıvalat(')" gibi sloganlarla kesildi, Türk Devletinin ağzıylakonuşan Elçi, PKK ve ulusal kurtuluş mücadelesine ağır hakaretlerde bulundu. Günde10 dakika yayın yapmak suretiyle Türkiye'liler tarafından İsveç devletradyolarının ikinci kanalı bünyesinde kurulan "Merhaba" isimli Türkordusu taraftarı radyoya açıklamalarda bulunan Elçi, güney işgali ve KDP'ninihanetini şu kelimelerde savundu: " 'Bir devlet, burnunun dibinde gerillaüslerine müsaade etmez. Türk Devleti de müsaade etmemekte haklıdır'"denilmektedir. Özürdilerim, belki zamanınızı işgal ediyorum; ama, yani, DKP'ye yöneltilen SayınBaşsavcının suçlamalarının ne derece haksız olduğunu mutlaka gözler önünesermekte yarar var. Belge13.- 30 Mayıs 1997 tarihli yurtdışında yayınlanan Özgür Politika Gazetesinin"Devam" köşesinde "Elçi Planın Parçası" başlıklı AbdullahÖcalan'ın DKP'yı eleştiren açıklamalarını yansıtan imzasız haberin altıçizilmiştir. "İşgalhareketiyle birlikte Avrupa'da birtakım toplantıların düzenlenmesinin tesadüfolmadığını belirten PKK Genel Başkanı Abdullah Öcalan, Şerafettin Elçi'ninPKK'yı tasfiye planı çerçevesinde öne çıkarıldığını söyledi. Öcalan, Türkordusunun PKK gücünü tasfiye ederek Kürt sorununda bir çözüme gitme sinyaliniverdiğini kaydederek, Şerafettin Elçi'nin bu güç tarafından öne çıkarıldığınısöyledi" şeklinde belirlemeleri. Belge14.- 31 Mayıs 1997 tarihli yurtdışında yayınlanan Özgür Politika Gazetesinin"Misyonu Büyük Çapı Küçük Bir Adam Elçi ve DKP" Bu,bir dizi yazı; Şefik Acarcan biraz önceki belgede Özgür Halk Dergisindeyayınlanan yazısını burada da tekrar ediyor. Okumaya gerek yok. Belge15.- 31.5.1997 tarihli yurtdışında yayınlanan Özgür Politika Gazetesinin NaifAkış imzalı ve "Sonsbah (') mahreçli ihanetçiliğiyle övünen zat ŞerafettinElçi" başlıklı DKP Başkanı Elçi ve DKP'ye yönelik eleştirel yorum. Şöylediyor: "Ankara'nın ihanet abidesi olmaya hazırlanan Şerafettin Elçi işgalhareketini onaylıyor. PKK'nin de ihanetle özdeş olmuş KDP'nin kurallarınasaygılı olmasını, 'çık' dediğinde oradan çıkması gerektiğini söylüyor." Belge16.- l Haziran 1997, yine Özgür Politika'da, yine sözünü ettiğimiz ŞefikAcarcan'in Özgür Halk Gazetesinde yayınlanan yazısının tekrarı niteliğinde;okumaya gerek yok. Belge17.- 2.6.1997 tarihli yurtdışında yayınlanan Özgür Politika Gazetesinin"Platform" köşesinde Necdet Guldan imzalı ve "Bir Başka MücadeleBir Başka Tavır" başlıklı DKP'ye yönelik eleştiri. NecdetGuldan, PKK'nin kurduğu Kürdistan sürgündeki parlamentonun bir üyesi. Şöylediyor Guldan yazısında: "Şerafettin Elçi adını duymayanımız var mı veyageçmişte neler yaptığım şimdi hangi misyonu üstlendiğini bilmeyenimiz'.. ... ŞerafettinElçi sözlü savunmasının bu bölümünden sonra da kimi belgelere ve açıklamalarayer vererek şunları belirtmiştir. "Yine,bu doğrultuda partimizce parti meclisinin sonuç belgesi, yani, bu, partinin enüst karar organı olan parti meclisinde yine bu konuya değinilerek, şöyle diyor;altını çizdiğimiz yerlerde: "Parti meclisimiz, partimizin genel başkanının22.5.1997 tarihinde İsveç başkenti Stockholm'da yayın yapan Merhaba StockholmRadyosunda yaptığı bir röportaj sırasında Türk ordusunun kuzey Irak'a girişiyleilgili olarak sunulan bir soru üzerine, Türkiye'nin sınırların ötesi silahlıoperasyonlarını onaylaması mümkün olamayacağı yönündeki açıklamasının partimiztemel görüşü olduğu bir defa daha yineleniyor. Müdahaleyi doğurabilecekgerekçeleri yaratmamaya... Türkiye'nin oraya müdahalesini doğurabileceğigerekçeleri yaratmamaya dikkat edilmediği şeklindeki değerlendirmelerinibenimseyip bir kez daha teyit ederek, şiddeti yöntem olarak benimseyenlere tabiolmayan..." Parti meclisinin görüşü bu "Şiddeti, yöntem olarakbenimseyenlere tabi olmayan, bağımsız ve özgür iradesiyle hareket eden, Kürtsorununun çözümünde demokratik barışçı yöntemi benimseyen, Demokratik KitlePartisini hiçbir gücün yıldıramayacağını, izlediği politikalardan ve yürüdüğüyoldan hiçbir saldırının alıkoyamayacağını azim ve kararlılıkla ifade etmiş,genel başkanımız Şerafettin Elçi'nin yurtdışı seyahati sırasında İsveç'inStockholm kentinde partimizin tanıtımı amacıyla düzenlenen 25 tarihindekitoplantıya PKK'lı olduklarını söyleyen bir grup tarafından saldırıldığını ve busaldırı sırasında parti meclisi üyemiz Lütfü Baksi ile birlikte toplantıyakatılanların darp edilerek yaralandığı esefle saptanmış, bu gibi tavır vedavranışları şiddetle kınayarak protesto ettiğini, partimizin şiddet vetehditlere asla boyun eğmeyeceğini, doğru bildiği barışçı, demokratik çizgideazim ve kararlılıkla yürüyeceğini, halkımızın zaferi işaret ettiğini tam birsiyasi irade ve inançla vurgulamıştır." ... Buncalafı uzatmanın belki de gereği yoktu, gereksiz yere açılan bir dava ileMahkemeniz meşgul edilmiştir. Siyasî mücadelemiz önemli oranda aksatılarakkanayan bir yaranın sarılmasına aracı olabileceğimize inanan geniş bir kesiminumudu kırılmıştır. Bu ülkede demokratik ve barışçı yollarla hak aramayollarının tıkalı olduğu imajı yaratılarak, şiddet yanlıların ekmeğine yağsürülmüştür. Ancak, Mahkemenizin vereceği isabetli bir kararla bütün buzararların kısmen telafi edilebileceğine inanıyoruz. DKP'ninuygar bir dünyada, uygar bir devlette uygulanması gereken bir siyasî programlayola çıktığını hep ileri sürüyoruz. İddialı bir biçimde söylüyoruz; DKPprogramı, Türkiye'de en ilerici, çağa en uygun siyasî programdır. İç huzur vebarışı, tam bir demokratik hukuk devletini, vatandaşları müreffeh ve devletlebarışık, komşu ülkelerle problemlerini halletmiş, dünyada itibarlı yerinialmış, kalkınmış güçlü bir devleti hedeflemiştir. Programından ve genel başkanolarak benim bu program açıklama amacını güden beyanlarımdan dolayı DKP'yisuçlamak büyük bir haksızlıktır. SayınBaşkan, burada sözlerimi bitirmeden önce Mahkemenize yönelik bir maruzatımı arzetmek istiyorum. Öyle zannediyorum ki, Yüksek Mahkemeniz de zaman zaman verdiğikararların kamuoyu vicdanında, demokratik çevrelerde olumsuz bir etkibıraktığının farkında ve bu nedenle kendi kararlarını savunma gereğiniduymaktadır ve şöyle bir gerekçeye sığınıyor: Biz ne yapalım, yasalar böyleemrediyor, biz de yasaları uyguluyoruz. Elbettebir mahkeme, tanımı iyi yapılmış, sınırları çizilmiş, öğeleri iyi belirlenmişbir kuralı eksiksiz uygulamak zorunda. Böyle bir yasanın uygulanmasında hâkime,mahkemeye izafe edilebilecek hiçbir suç, kusur olmaz; ama, eğer, yasa kurallarısoyut kavramlar ise, bu soyut kavramları yorumlarıyla somutlaştırıp uygulamayageçirme görevi mahkemeye verilmişse, bu uygulamadan doğan tüm haksızlıklarınsorumlusu o hâkim ve o mahkemedir. Zira,özellikle davamızla ilgili Anayasanın 68-4 üncü maddesindeki norm, yani,bölünmezlik normu, devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez normu, tamamen soyutbir kavram; çünkü, Anayasa, yasa, bunu tanımlamıyor; yani, ülke bütünlüğünedir, millet bütünlüğü nedir; bunun tanımı yapılmamış, suç öğeleribelirtilmemiştir. Bunu yorumlamak, buna ruh katmak, bunu ete, kemiğebüründürmek ve uygulanabilir bir biçime getirme görevi Yüce Mahkemenize tevdiedilmiştir. Böylebir yasanın yorumu yetkisi sizde olduğuna göre bu yorumu, tamamen liberaldemokratik bir perspektiften yapmak zorunluluğu görevi de Yüce Heyetinizedüşüyor. Bunedenle, bundan böyle özellikle 1995 tarihli Anayasa değişikliğinden sonrasiyasî parti kapatma davalarında verilebilecek, adaleti kamuoyu vicdanınırahatsız edecek kararların sorumluluğunu yasalara, Anayasaya yükleme şansıartık kalmamıştır, tamamen bütün sorumluluk Mahkemenizdedir. Mahkemeniz,yapacağı olumlu bir yorumla, olumlu bir yaklaşımla, gerçek bir demokratikdevlete yakışan bir yorumla siyasî partilere yaklaşımını yenidendüzenleyebilir, bu konuda adil kararlara varabilir. ... Onuniçin, böylesine bir kararda, hele soyut bir kavramın yorumu tamamen sizinuhdenize tevdi edilmişse, hatta bu konuda yasakoyucunun iradesi deengellenmiştir Anayasa değişikliği karşısında. Artık, yasakoyucunun daAnayasaya aykırı hüküm koyma şansı da yoktur. Tamamen bunu soyutlaştırmak,uygulamaya geçirmek Mahkemenizin takdiri içindedir. SayınBaşkan, sayın üyeler; malumunuz, manevi kasıt her olayda önemlidir. Ülkenin vemilletin bölünmesinin davalı partice istenip istenmediğinin önemi büyüktür.DKP'nin amacı, bölünmeyi değil, bölünmeye götüren nedenleri ortadan kaldırarakserbest iradeye dayalı gönüllü, güçlü bir birlikteliği sağlamaktır. Bunundışında DKP'ye isnat edilebilecek her türlü itham haksızlıktır. Ön ve sonsavunmalarımızda huzurda yaptığımız sözlü savunmalarımızda belirttiğimiz veMahkemenizce resen dikkate alınacak nedenlerle Yargıtay CumhuriyetBaşsavcılığınca Mahkemenizde DKP aleyhine açılan kapatma davasının reddinekarar verilmesini arz ve talep ederim." ŞerafettinElçi sözlü savunmasını tamamladıktan sonra, kimi Anayasa Mahkemesi üyelerinin,soruları üzerine de şu yanıtları vermiştir. Eğer,açıkladığım gibi, bir devletin vatandaşı olan kişiler, o devletin vatandaşıolma iradesini beraber sürüyorlarsa, yani, o devletin vatandaşı kalma iradesinitaşıyorlarsa, orada herhangi bir ayrılmadan, bölünmeden söz etmek mümkün değil;yani konu bu kadar açık ve net. Çünkü, o insanlar kederde, kıvançta, tasada beraberyaşama sevinci ve üzüntüyü beraber paylaşma iradesini izhar ediyorlar. Bu,ulusal bütünlüğün en sağlam harcıdır. Benim ifade etmek istediğim buydu. Şimdi,tabiî, bu ayrılma iradesi son derece tartışmalı; kamu hukukunda tartışmalı,anayasa hukukunda tartışmalı, siyasî çevrelerde tartışmalı. Bunu netleştirmekde mümkün değil. Her ne kadar Birleşmiş Milletler Evrensel Beyannamesinde herhalkın kendi iradesini tayin etme hakkı vurgulanıyorsa da, son uluslararasıbelgelerde bu ayrılma hakkı göz ardı ediliyor. Yani, istense de bu haktanınmıyor; bu, ayrı bir konudur; yani, hukuksal olarak bunu çözmek zatenmümkün değil; bu, ancak fiilî bir güç meselesi; yani, eğer, toplumun önemli birkesimi devletinden rahatsızsa, devletten kopmak istiyorsa, onun gücü varsa,yetiyorsa, onu sağlar ve hiç kimse de "sen niye ayrılıyorsun'"diyemez ona; ama, bu evrensel argümanlarda, anlaşmalarda güvence altına alınanbir hak değil. Özellikle, AGİT düzeyinde hazırlanan belgelerde ayrılma hakkıbir hak olarak artık kabul edilmiyor." ... "Şimdibiz çok net söylüyoruz. Bizim yerinden yönetim modelimiz veyahut da ademimerkeziyetçi sistem dediğimiz etnik temele dayalı bir model değil; bunu biz sıksık ifade ediyoruz. Şimdi,İspanya'da da böyle değil. İspanya 17 bölgeye ayrılmıştır; ama, bunlardan2'sinin ayrı bir özelliği var ve tabiî, bu diğer bölgesel idareler, yerelyönetimler, elbette ki bazı haklara sahip olacaklar ve kendi toplumununyapısına uygun bazı uygulamaları yapma hakkına sahiptir. Ama,Türkiye için önerdiğimiz model, dediğim gibi, bir ırk, bir etnik grup veyahutda kültür temeline dayalı değil, Türkiye'nin tümü için biz istiyoruz. Bütüngörüşlerimizde de bunu bu şekilde açıklıyoruz. Ama,dediğim gibi, şimdi eğer, bir bölge farklı bir özellik arz ediyorsa, oranın dameclisi olacak, o meclisin bazı kararları alma hakkı olacak. Çünkü, biz; ki,bugün dikkat ederseniz, şimdi, bu, bizim düşüncelerimizi bugünkü Hükümet depaylaşmak istiyor. Hükümet, yerinden yönetim modelleri üzerinde ciddiçalışmalar yapıyor ve bu da DKP'nin ne kadar öngörülü bir parti olduğunugösteriyor; çünkü, merkezî yönetim modeli, artık, Türkiye'de ciddi olarakişlemiyor, devlet tıkanıyor; bu modelin geçersizliğini hemen hemen savunankalmadı ve biz bütün Türkiye için istiyoruz." ... "TürkiyeCumhuriyeti Devletini oluşturan toplumun, Osmanlının çok kültürlü, çok etnik,çok dilli mirasından devralındığı belli. Her insanın... yani, insan olmanınberaberinde getirdiği doğal haklar var. Örneğin,Birleşmiş Milletler Çocuk Hakları Sözleşmesi var. O sözleşmede her çocuğun anadiliyle eğitim yapma, kendi dilini medyada rahatça kullanma hakkı tanınmıştır,bütün dünya çocuklarına. Şimdi,bu hak, bütün dünya çocuklarına tanınmışken, neden Türkiye'de Kürt çocukları buhaktan mahrum kalsın' Bu, tabiî, son derece uzmanlık gerektiren bir konudur.Yani, bir çocuğun ana diliyle eğitim yapmasıyla başka bir dilde eğitimyapmasının çocuğun gelişmesinde yaratabileceği etkinlikler, onun gelişmesine,hızlı gelişmesine sağlayabileceği katkılar, tabiî, bunlar dediğim gibi, yani,pedagogların, eğitim bilimcilerinin ilgi alanı, uzmanlık alanı; ancak,böylesine bir haksızlık var. Şimdi,bugün bu konuda bizim demin size takdim ettiğim Büyük Millet Meclisinin göçle ilgiliraporunda da Kürt çocuklarına bu hakların verilmesi öneriliyor. Bu,sayabileceğimiz haksızlıklardan biri. Birde, yerel yönetimler, bugün katılımcı demokrasi dediğimiz anlayışın gereğidir.Çünkü, demokraside zaten temel ilke, halkın yönetime olabildiğince katılabilmeimkânının sağlanmasıdır. Bunun da en iyi formülü, yerel yönetimlerdir; çünkü,halk, doğrudan doğruya kendisini ilgilendiren konularda söz ve karar sahibi,hak sahibi oluyor; bizim inancımız bu; bu, demokratik bir anlayıştır. Biz,diyoruz ki, hiç kimse halktan fazla bu halkın yararını, çıkarını bilemez,koruyamaz; siz, o hakkı halka verin, halk, en iyi tercihi yapar ve o bölünmeyede götürmez. Şimdi,Türkiye ne yazık ki, bu bölünme kompleksine kendisini öyle kaptırdı ki, artık,en ufak bir hak verme, hürriyetleri, özgürlükleri genişlettirme mutlaka sankibu devleti bölünmeye götürür gibi bir komplekse kendimizi kaptırmışız. Bu, sonderece anlamsız, gereksiz. Ben,şuna inanıyorum; evet, belki 20 nci Yüzyılın ilk çeyreğinde veyahut da ilk yarısındaher halkın, her farklı grubun kendi bağımsız devleti olması özlemiydi; ama,bugün bunun anlamsızlığı anlaşılıyor; çünkü, asırlar boyu bağımsız olandevletler, önemli oranda bağımsızlıklarından vazgeçip daha geniş siyasîbirlikteliklere doğru gidiyorlar. Yani, böyle bir dünyada, her farklı grubunmutlaka devletten ayrılacağı, mutlaka bağımsız devlet amacını güdeceği gibi biryanlış zehaba kapılmanın gereği yok ve yerel yönetim olduğu zaman da bu bölünmehızlanmaz, gelişmez; çünkü, Türkiye'de genellikle, özellikle Kürtlerden gelentalepleri engellemek için şöyle bir tez ileri sürülüyor: Evet, şimdi biz buhakları versek, ileride bundan daha ötesi, bir federasyon, federasyon dabağımsız bir devlete götürür. Benimkanımca hiç de böyle bir sonuç doğmaz. Çünkü, insanlar doğal olarak, Ama, şuşartla, devletinden memnun ise, kendini o devlet içinde mutlu hissediyorsa, odevletin bölünmesini insan niye istesin' Yani, bunun anlamı yok ve dediğimgibi, o aşırı milliyetçi duyguların da zayıfladığı dönemde yaşıyoruz. Belki 50yıl önce bu geçerli olabilirdi. Yani, insanlar yarar, zarar düşünmeden, mademki, herkes bağımsız devletini kurdu, biz de kuralım gibi... Ama,bugün aklı selimle düşünen böyle bir yola sapmaz, mümkün olabildiğince çokgeniş bir coğrafî alanın imkânlarından yararlanmak herkesin yararına. Yani,şimdi, bazen Kürtler söyledikleri zaman sanki takkıye yapıyor veyahut daaldatıyorlar gibi. Şimdi,ben ufacık bir bölgenin imkânlarından yararlanmak mı isterim yoksa Türkiye'ningeniş alanlarının imkânlarından mı ' Eğer, aklım izanım varsa geniş alan; ama,haksızlıkların da düzeltilmesini isterim. Biz bunu ısrarlı söylüyoruz. Budevlet, gerçekten Kürtlere karşı haksız bir tutum içinde; yani, varlığınıreddediyor, inkâr ediyor. Binlerce yılın ürünü olan değerlerini yok etmekistiyor. Asimile etmek istiyor; yani, şimdi asimilasyonun bu devletin temelamacı olduğunu bilmeyen var mı içinizde' E,asimilasyon, bugün dünyada bir insanlık suçudur; yani, nasıl Jenosit fiilîolarak bir kitleyi yok etmekse, asimilasyon da manevî olarak bir kitleyi yoketmektir; bu, insanlık suçu sayılıyor. Kültürlerin korunması insanlığın amacıoluyor; yani, bilerek, hatta ölüme doğru giden kültürleri korumak bugündevletlerin amacı. Mesela,İngiltere'yi Büyük Britanya'yı örnek verelim; Gallerin konuştuğu Velç dili,ölüme mahkûm olan bir dil, gittikçe geriliyor; ama, Büyük Britanya Devleti Velçdilini yaşatmak için bütçeye özel ödenekler koyuyor. Yani,bizim istediğimiz, Türkiye'nin böyle şoven değil, aklıyla, mantığıylainsanların daha mutlu olabileceği, daha huzur içinde yaşayabileceği anlayışlarıbenimsemesi; bizim tezimiz, bizim görüşlerimiz bu." VI-ÖN SORUN DavalıParti savunmalarında, 1995 Anayasa değişikliğinden sonra, Siyasî PartilerYasası'nın 78. ve 81. maddelerinin (a) ve (b) bentleri ile 80. ve 89.maddelerinin yürürlükten kalktıklarını; yürürlükte olduklarının kabulü halindede Anayasa'nın geçici 15. maddesinin bu hükümler üzerindeki etkisi sonaerdiğinden, Anayasa'ya aykırılık savının incelenmesi gerektiği ilerisürülmüştür. Anayasa'nın68. ve 69. maddelerinde, siyasî partilerin uyacakları esaslar belirlenmiştir.Kapatma nedenlerinin Anayasa'da gösterilmesinin amacı, sınırlamanın yasalarlagenişletilmesini önlemek ve siyasal partilere anayasal güvence sağlamaktır.Anayasa'da öngörüldüğü gibi, siyasî partiler demokratik siyasî hayatınvazgeçilmez öğeleridir. Bu nedenle, partilerin serbestçe kurulmaları vefaaliyette bulunmaları asıldır. Anayasa'nıngeçici 15. maddesinin son fıkrasında, belirli bir dönemde çıkarılan yasalarhakkında Anayasa'ya aykırılıklarının iddia edilememesi yönünden bir zamanayrımı yapılmamış, fıkrada yer alan "bu dönem" sözcükleri birincifıkrada açıklanmış, böylece, belirli bir dönemde çıkarılan yasalar içinAnayasa'ya aykırılık savında bulunulamayacağı öngörülmüştür. Geçici maddeler,uygulama süreleriyle değil, geçici olarak düzenledikleri hukuksal ilişki vekurumlarla, kendisi ve bağlı olduğu temel metinlerin içerikleri ve verdiklerianlam ile değerlendirilmelidir. Geçici maddeler değişik hukuksal düzenlemelerarasında bağlantı kurar, kazanılmış hakların saklı tutulmasını ve uygulamanıngeniş bir zaman dilimine yayılmasını sağlar. Geçici maddelerle temel hükümlerinfarkı budur. Hukuksal değer bakımından ise, geçici maddelerle diğerleriarasında bir farklılık bulunmamaktadır. Geçici madde, yasama organı tarafındanyürürlükten kaldırılıncaya kadar uygulanması zorunlu kurallardır. Maddebaşlığının "geçici" olması, uygulamada geçerliliği yönünden birfarklılık yaratmaz. Bir Anayasa kuralının gözardı edilmesi düşünülemez. Bunedenle, Anayasa'nın geçici 15. maddesine göre, 12 Eylül 1980'den ilk genelseçimler sonucu toplanacak Türkiye Büyük Millet Meclisi'nin Başkanlık Divanıoluşturuluncaya (6 Aralık 1983) kadar geçen süre içinde çıkarılmış olanyasaların Anayasa'ya aykırılığı ileri sürülemeyeceğinden, bu dönem içindeçıkarılan 22.4.1983 günlü, 2820 sayılı Siyasî Partiler Kanunu'nun iptaliistenen kurallarının Anayasa'ya aykırılığı savında bulunulamaz. GüvenDİNÇER, Lütfı F. TUNCEL ve Fulya KANTARCIOĞLU bu görüşe katılmamışlardır. VII-ESASIN İNCELENMESİ Siyasalpartilerin kuruluş ve çalışmalarının özgürlük içinde olması temel ilkedir.Siyasal partiler, belli siyasal düşünceler çerçevesinde birleşen yurttaşlarınözgürce kurdukları, katılıp ayrıldıkları kuruluşlardır. Kamuoyunun oluşumundaönemli etkisi olan siyasal partiler, yurttaşların istem ve özlemleriningerçekleşmesine çalışan ve siyasal katılımları somutlaştıran hukuksalyapılardır. Anayasa'nın68. maddesinin ikinci fıkrasında, "Siyasî partiler demokratik siyasîhayatın vazgeçilmez unsurlarıdır" ilkesine yer verildikten sonra, üçüncüfıkrasında da, "Siyasî Partiler önceden izin almadan kurulurlar ve Anayasave kanun hükümleri içinde faaliyetlerini sürdürürler" denilmektedir. Demokrasininkurumsal simgesi sayılan siyasal partilerin devlet yönetimindeki etkileri veulusal istencin gerçekleşmesindeki rolleri nedeniyle, Anayasakoyucu, onlarıöteki tüzelkişilerden farklı tutup, kurulmalarından başlayarak çalışmalarındauyacakları ilkeleri, kapatılmalarında izlenecek yöntem ve kuralları özel olarakbelirlemekle kalmamış, Anayasa'nın 69. maddesinin son fıkrasında, çalışmalarıve denetlenmeleri ve kapatılmalarının Anayasa'da belirlenen ilkelerdoğrultusunda yasayla düzenlenmesini öngörmüştür. 2820sayılı Siyasî Partiler Yasası ile de siyasî partilerin kuruluşları,çalışmaları, denetimleri, kapatılmaları konularında, ayrıntılı kurallargetirilmiştir. Siyasalpartilerin demokratik yaşamın vazgeçilmez öğeleri olmaları, toplumun tümkesimleriyle yoğun ilişki içinde bulunmaları, kamu hizmetleriyle ilgilerionların her türlü etkinlikte bulunabilecekleri anlamına gelmez. Siyasalpartilerin baskı ve engellerden uzak kalmalarını sağlamaya yönelik kurulma veçalışma özgürlüğü, Anayasa ve bu alanı düzenleyen yasalarla sınırlıdır. Bubelirleme aynı zamanda demokratik hukuk devleti olmanın da gereğidir. YargıtayCumhuriyet Başsavcılığı, Demokratik Kitle Partisi'nin, programının kimibölümlerinin Anayasa'nın Başlangıç'ı ile 2., 3., 14., 68. ve 136. maddelerineve 2820 sayılı Siyasî Partiler Yasası'nın 78/a-b, 80., 81/a-b ve 89.maddelerine aykırılık oluşturduğunu ileri sürerek, aynı Yasa'nın 101.maddesinin (a) ve (b) bentleri gereğince kapatılmasına karar verilmesiniistemiştir. DavalıParti ise, savunmalarında bu iddiaların yerinde olmadığını ve kapatma istemininreddi gerektiğini belirtmiştir. "Devletin,ülkesi ve milletiyle bölünmezliği" ilkesi, Anayasa'nın Başlangıç'ı ilebirçok maddesinde özellikle vurgulanmış, Türk Milleti'nin bağımsızlığı vebütünlüğüyle, ülkenin bölünmezliğini korumak devletin temel amaç ve görevleriarasında gösterilmiştir (Madde 5). Ülke ve ulus bütünlüğünü korumak için temelhak ve özgürlüklerin kısıtlanabileceği kabul edilmiş (Madde 13 ve 14); aynıamaçla basın ve dernek kurma özgürlüklerine özel sınırlamalar getirilmiş (Madde28, 30, 33); gençlerin bu anlayış doğrultusunda yetişme ve gelişmelerinisağlayıcı önlemler alınması devlete özel görev olarak verilmiş (Madde 58);bilimsel araştırma ve yayında bulunma yetkisinin Devletin varlığı vebağımsızlığıyla ulusun ve ülkenin bütünlüğü ve bölünmezliğine karşıkullanılamayacağı belirtilmiş (Madde 130); kamu kurumu niteliğindeki meslekkuruluşlarının bu nedenle Devletçe denetimi uygun bulunmuş (Madde 135); birlikve bütünlüğe karşı işlenecek suçlar için özel mahkemelerin kurulması öngörülmüş(Madde 143); aynı konu, TBMM üyeleri ve Cumhurbaşkanı yeminlerinin temelöğelerinden birini oluşturmuş (Madde 81 ve 103) ve siyasî partilerin uyacaklarıesasların başlıcaları arasında yine "ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlük"ilkesi yer almıştır (Madde 68 ve 69). Anayasave Siyasî Partiler Yasası'na göre, ülke ve ulus bütünlüğü, devletinbölünmezliğinin temel koşuludur. Ülke ve ulus bütünlüğünü bozmaya yönelikfaaliyetler sonunda, devletin bölünmezliğinin tehlikeye girmesi söz konusudur. Anayasa'nın66. maddesinde, "Türk Devletine vatandaşlık bağı ile bağlı olan herkesTürk'tür" ilkesine yer verilmiştir. Davalı Parti'nin ileri sürdüğü gibi builkeyle bir "Türklük" tanımı yapılmamıştır. Bu ilkeyle evrenselbağlamda vatanı ve ulusuyla bir bütün olan Türkiye Cumhuriyeti'nde vatandaşlararasında eşitlik sağlanması, ulusu kuran herhangi bir etnik gruba ayrıcalıktanınmaması öngörülmüş, birleştirici ve bütünleştirici bir temeloluşturulmuştur. Maddedeki "Türk" sözcüğü ırka dayalı bir anlamtaşımamakta, etnik köken ne olursa olsun Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlarınıifade etmektedir. Anayasa'nın42. maddesinin son fıkrasında, Türkçe'den başka hiçbir dilin eğitim ve öğretimkurumlarında Türk vatandaşlarına ana dilleri olarak okutulup öğretilemeyeceği,uluslararası andlaşmalar saklı tutularak kurala bağlanmıştır. Türkiye'deyasaklanan bir dil olmadığı gibi, özel yaşamda da çeşitli dillerkullanılmaktadır. Dilkonusuyla ilgili bir başka düzenleme de Anayasa'nın 14. maddesinin ilkfıkrasındaki "Anayasa'da yer alan hak ve hürriyetlerden hiçbiri ... dil... ayrımı yaratmak ... amacıyla kullanılamazlar"ilkesidir. Anayasa'nın4. maddesine göre, devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğü ve dilininTürkçe olduğuna ilişkin 3. madde hükümleri değiştirilemez ve değiştirilmesi deteklif edilemez. Öte yandan, Anayasa'nın 69. maddesinde de, bu sınırlamalarauymayan ve ana hatları ile Devletin bağımsızlığına, ülkesi ve milletiylebölünmez bütünlüğüne aykırı davranan siyasî partilerin temelli kapatılmasıöngörülmektedir. A-Genel Başkan'ın Beyanları Yönünden İnceleme CumhuriyetBaşsavcılığı, Genel Başkanın çeşitli basın organlarında çıkan kimi beyanlarınedeniyle Siyasî Partiler Kanunu'nun 101. maddesinin (b) bendi gereğinceDemokratik Kitle Partisi'nin kapatılmasını istemiştir. PartiSavunmasında, Misak-ı Milli sınırlarına saygılı olduklarını, bunun dışındakatılımcı bir demokrasi için ülkenin yapısına daha uygun gördükleri yerindenyönetim modelini önerdiklerini, günümüzde ırk, dil, din, etnik ve kültür farklılığınınönemini kaybettiğini, bunların ulusal bütünlüğü bozucu nitelikte kabuledilmediğini, vatandaşlığın ön plana çıktığını belirterek kapatma istemininreddi gerektiğini ileri sürmüştür. SiyasîPartiler Yasası'nın 101. maddesinin (b) bendinde, parti büyük kongresince,merkez karar ve yönetim kurulunca veya bu kurulun iki ayrı kurul olarakoluşturulduğu hallerde ilgili kurulca veya Türkiye Büyük Millet Meclisi grupyönetim veya grup genel kurullarınca bu Kanunun dördüncü kısmında yer alanmaddeler hükümlerine aykırı karar alınması veya genelge veya bildirileryayınlanması veya karar alınmamış olsa bile bu kurullar tarafından aynıhükümlere aykırı faaliyette bulunulması veya parti genel başkanı veya genelbaşkan yardımcısı veya genel sekreterinin sözü edilen bu maddeler hükümlerineaykırı olarak sözlü ya da yazılı beyanda bulunması, parti kapatma nedenleriarasında sayılmıştır. PartiGenel Başkanı'nın basın organlarında çıkan beyanlarında, merkezi idareye aitkimi yetkilerin yerel idarelere devredilerek güçlendirilmesi ve yaptıkları kamuhizmetlerinin daha etkin, verimli, uyumlu ve hızlı yürütülebilmesi amacıtaşıyan önerilerde bulunması Siyasî Partiler Kanunu'nda belirtilen yasaklarkapsamında görülmediğinden Yasa'nm 101. maddesinin (b) bendine dayandırılankapatma isteminin reddi gerekir. GüvenDİNÇER, Mustafa BUMİN, Mahir Can ILICAK ve Rüştü SÖNMEZ bu düşüncelerekatılmamışlardır. B-Parti Programı Yönünden İnceleme 1-Siyasî Partiler Yasası'nın 80. Maddesi Yönünden CumhuriyetBaşsavcılığı, davalı Parti'nin programında, Türkiye Cumhuriyeti'nin dayandığıDevletin tekliği ilkesini değiştirme amacı güttüğünü ileri sürmüştür. DavalıParti ise savunmalarında, bu görüşlerin yerinde olmadığını, federal sistemisavunmadıklarını, savundukları sistemin üniter devlet modeli içinde, idariadem-i merkeziyetçilik olduğunu, siyasî partilerin Anayasa'da öngörülen kapatmanedenlerine aykırı olmamak koşuluyla, Anayasa'da bulunmayan herhangi bir konuyusavunabileceğini ve gündeme getirebileceğini; bugün için, Anayasa'yı değiştirmedende, merkezi yönetimin yerel yönetimlere önemli yetkiler aktarabileceğini; aynıbiçimde üyeleri yöre halkı tarafından seçilen il genel meclisinin karar alma vepolitika üretme sürecindeki etkinliğinin artırılabileceğini belirtmiştir. SiyasiPartiler Yasası'nın 80. maddesinde "Siyasî partiler, TürkiyeCumhuriyetinin dayandığı Devletin tekliği ilkesini değiştirmek amacınıgüdemezler ve bu amaca yönelik faaliyette bulunamazlar" denilmektedir. DavalıParti programının bu konuya ilişkin bölümleri şöyledir: "Bukarakteri niteliği ve hedefleriyle Demokratik Kitle Partisi, demokratikdevleti, sivil toplumu, özgür bireyi, ademi merkezi bir idari sistemi, ülkeninesenliği ve herkesin mutluluğu için yapılandırma misyonunu üstlenmekte ve debunu bir görev sayarak hizmete talip olmaktan dolayı onur duymaktadır". "Yerelyönetimler, halkın doğrudan yönetime katılmasının organları halinegetirilecektir. Çünkü;yerel yönetimler, bugün merkezi devletin vesayeti altındadır. Yetkileri vekaynakları da yetersizdir ve Cumhuriyet'in ilk yıllarında çıkartılan yasalarile yönetilmektedirler". "Bunedenle, devletin demokratikleştirilmesi; politik, yönetsel demokratikkatılımın ve çoğulculuğun sağlanabilmesi; idari hantallığın giderilmesi, hizmetakışının hızlandırılabilmesi için, öncelikle merkezi devletin, yerel yönetimlerüzerindeki vesayeti kaldırılacaktır". "Yerelyönetim organlarının demokratik işleyişini engelleyebilecek her türlü merkezimüdahaleye son vermeyi sağlayacak bir yerel yönetim anlayışı egemenkılınacaktır. Toplumun kendisini yönetenleri doğrudan seçebilmesi; yönetimlerive yönetenleri denetleyebilmesi sağlanacaktır. Bunu sağlayabilmek için de,yönetim faaliyetlerine, olabildiğince katılım sağlanmasına olanak veren yasalve siyasi düzenlemeler yapılacak; iktidarın kullanımı yaygınlaştırılacaktır. Merkeziidare küçülürken, yerel yönetimler kendi alanlarında daha çok söz sahibiolacak; il ve ilçe meclisleri yerel parlamentolar statüsüne kavuşturulacaktır. Buanlayışa uygun olarak; valiler, emniyet müdürlükleri ve kaymakamların da,belediye başkanları gibi seçimle işbaşına gelmeleri sağlanacak; eğitim, sağlık,iç güvenlik ve aynı zamanda vergi toplama, yerel yönetimlerin yetki alanınabırakılacaktır". Programdayer alan bu görüşler yerel yönetimleri daha etkili duruma getirme amacınayönelik olup Siyasî Partiler Kanunu'nun 80. maddesinde öngörülen Devletintekliği ilkesine aykırılık oluşturmamaktadır. Bunedenlerle, 80. maddeye dayandırılan kapatma isteminin reddi gerekir. 2-Siyasî Partiler Yasası'nın 89. Maddesi Yönünden Başsavcılık,davalı Parti'nin programında din işlerinin, ibadet yerlerinin bakımının, dinadamlarının yetiştirilmelerinin, atanmalarının ve benzeri işlerin cemaatleredevredilmesinin belirtildiğini bunun, Anayasa'nın 136. ve Siyasî PartilerYasası'nın 89. maddelerinde genel idare içinde varlığı öngörülen Diyanet İşleriBaşkanlığı'nın görevlerini ortadan kaldıracağını, böylece, genel idare içindekivarlığına son verilmiş olacağını, bu görüşün ise Siyasî Partiler Yasası'nın 89.maddesine aykırılık oluşturacağını ileri sürmüştür. DavalıParti ise savunmalarında, Diyanet İşleri Başkanlığı'nın bugünkü işleyişbiçiminin ciddi sorunlar yarattığını, bu nedenle, yürüttüğü faaliyetlerinönemli bir kısmının cemaatlere devredilmesi gerektiğini ileri sürmeklebirlikte, kurumun hukuki varlığının sona erdirileceğini söylemediklerini,program uygulandığında, kurumun tüm görevlerinin ortadan kalkmasının vevarlığının sona ermesinin söz konusu olmadığını belirtmiştir. Anayasa'nın136. maddesinde de "Genel idare içinde yer alan Diyanet İşleri Başkanlığı,lâiklik ilkesi doğrultusunda, bütün siyasî görüş ve düşünüşlerin dışındakalarak ve milletçe dayanışma ve bütünleşmeyi amaç edinerek, özel kanunundagösterilen görevleri yerine getirir" kuralına yer verilmiştir. SiyasîPartiler Yasası'nın 89. maddesinde, "Siyasi partiler, lâiklik ilkesidoğrultusunda bütün siyasi görüş ve düşünüşlerin dışında kalarak ve milletçedayanışma ve bütünleşmeyi amaç edinerek özel kanununda gösterilen görevleriyerine getirmek durumunda olan Diyanet İşleri Başkanlığının, genel idare içindeyer almasına ilişkin Anayasanın 136 ncı maddesi hükmüne aykırı amaçgüdemezler" denilmiştir. Bukurallarla Diyanet İşleri Başkanlığı'nın genel idare içinde yer alması vesiyasî partilerin bu amaca aykırı faaliyette bulunamayacakları öngörülmüştür. YasakoyucuAnayasa'da belirlenen ilkelere aykırı olmamak koşuluyla, Diyanet İşleriBaşkanlığı'nın görevlerini tespit edecektir. Davalı Parti'nin programındaki bukonuya ilişkin görüşler yasakoyucunun takdirinde olan hususlarla ilgilidir.Programda Diyanet İşleri Başkanlığı'nın genel idare içerisindeki yeri korunarakyeniden yapılanması amaçlanmaktadır. Bunedenlerle, Siyasî Partiler Yasası'nın 89. maddesine dayanan kapatma istemininreddi gerekir. 3-Siyasî Partiler Yasası'nın 78. Maddesi Yönünden YargıtayCumhuriyet Başsavcılığı, davalı Parti'nin programında, tarihi gelişimiçerisinde Türklerle Kürtler arasında bir kaynaşmanın meydana gelmediğinin,Kürtlerin kendi varlıklarını koruyarak Türklerle ittifak kurmaları şeklinde birilişkinin söz konusu olduğunun, Cumhuriyetin ilanı ile birlikte resmi ideolojiolarak, Kürtlerin de dahil olduğu çeşitli etnik unsurlardan oluşan veasimilasyona dayanan bir Türk Ulusu yaratılmak istendiğinin, bunun da Kürtlercekendi kimliklerinin ve varlıklarının yok edilmesine yönelik bir politika olarakalgılandığının ve bu politikaya karşı bilinçli bir biçimde isyan hareketlerininbaşlatıldığının, bu hareketlerin son bulması için Devletin asimilasyona sonvererek onlara müdahale etmemesi gerektiğinin belirtildiğini; programda,Türklerin ve Kürtlerin iki eşit ve ayrı unsur olarak kabul edildiğini; ülkeninbir bölümünün Kürdistan olarak adlandırıldığını ve Kürtlerin Devlete kendiülkeleri ile katıldıklarının açıklandığını, böylece, ırk esasına dayanılarakTürk ve Kürt uluslarından söz edilmesinin ve Kürtlerin asimilasyona baskı vezulme uğratıldığının savunulmasının, Kürtlerin yaşadığı ayrı bölgelerden sözedilmesinin, Anayasa'nın temel ilkesi olan ulus bütünlüğünü etnik iddialarlabozma amacını gütmek anlamı taşıdığını bu nedenlerle Parti programının, SiyasîPartiler Yasası'nın 78. maddesinin (a) ve (b) bentlerine de aykırılıkoluşturduğunu ileri sürmüştür. DavalıParti ise savunmalarında, Cumhuriyet Başsavcılığının değerlendirmelerininyerinde olmadığını, programda yer alan görüşlerle ülkenin bölünüpparçalanmasını amaçlamadıklarını, Kürtlerin bir azınlık olaraknitelendirilmediğini, ırkçılık ve bölgecilik yapmadıklarını belirtmiştir. SiyasîPartiler Yasası'nın 78. maddesinin (a) bendinde; "Siyasî Partiler, TürkiyeDevletinin Cumhuriyet olan şeklini; Anayasanın başlangıç kısmında ve 2 ncimaddesinde belirtilen esaslarını; Anayasanın 3 üncü maddesinde açıklanan TürkDevletinin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğüne, diline, bayrağına, millîmarşına ve başkentine dair hükümlerini; egemenliğin kayıtsız şartsız TürkMilletine ait olduğu ve bunun ancak, Anayasanın koyduğu esaslara göre yetkiliorganları eliyle kullanılabileceği esasını; Türk Milletine ait olan egemenliğinkullanılmasının belli bir kişiye, zümreye veya sınıfa bırakılamayacağı veyahiçbir kimse veya organın, kaynağını Anayasadan almayan bir Devlet yetkisikullanamayacağı hükmünü; seçimler ve halkoylamalarının serbest, eşit, gizli,genel oy, açık sayım ve döküm esaslarına göre, yargı yönetim ve denetimialtında yapılması esasını değiştirmek;Türk Devletinin ve Cumhuriyetin varlığınıtehlikeye düşürmek, temel hak ve hürriyetleri yok etmek, dil, ırk, renk, dinive mezhep ayrımı yaratmak veya sair herhangi bir yoldan bu kavram ve görüşleredayanan bir devlet düzeni kurmak; amacını güdemezler veya bu amaca yönelikfaaliyette bulunamazlar, başkalarını bu yolda tahrik ve teşvikedemezler.", b) bendinde de; "Bölge, ırk, belli kişi, aile, zümre veyacemaat, din, mezhep veya tarikat esaslarına dayanamaz veya adlarınıkullanamazlar." denilmektedir. Anayasave Siyasî Partiler Yasası'nda "Türk" sözcüğü etnik kökeninebakılmaksızın, Türkiye Cumhuriyeti'ne vatandaşlık bağı ile bağlı olan herkesiifade etmektedir. DavalıParti'nin programında "... Devletin hâlâ yetmiş yıllık politikalarındaısrar etmesi, Cumhuriyetten bu yana üstlendiği rolünü sürdürmek için direnmesive bu nedenle terörü tırmandırması ve şiddete başvurması ... etnik ve dinselkökenli çatışmaların boyutlanarak derinlik kazanmasına ... nedenolmaktadır"; "Kürt sorununun şiddete dayanarak çözümü ya dabastırılması olanaksızdır" denilmektedir. DavalıParti programındaki bu görüşlerle , ırk ve bölge ayırımına dayanmakta vevatandaşlık bilinç ve beraberliğini temel alan çağdaş ulus kavramınıreddetmektedir. Ülkede yaşayan insanları çağdaş bir ulusal bütünlük yerine ırk,dil, din ve mezhep ayrılıklarına dayandıran böyle bir anlayışın sonuçta ülke veulus bütünlüğü ile birlikteliğe ve sürekliliğe dayanan devlet yapısını bozacağıaçıktır. Bunedenlerle, davalı Parti'nin programında "Türkler ve Kürtler"biçiminde bir ayırımın yapılması ve Ulus bütünlüğü içinde, etnik kimliği olan,baskı altında bulunan ve asimilasyona bağlı tutulan bir Kürt ulusununbulunduğunun ileri sürülmesi, Siyasî Partiler Yasası'nın 78. maddesinin (a) ve(b) bentlerinde belirtilen, "devletin ülkesi ve milletiyle bölünmezbütünlüğü ve siyasi partilerin ırk esasına dayanamayacakları ilkelerineaykırılık oluşturmaktadır. 4-Siyasî Partiler Yasası'nın 81. Maddesi Yönünden CumhuriyetBaşsavcılığı, davalı Parti'nin programında, Türkiye'de eşitlik ilkesine aykırıolarak yasal düzenlemelerden doğan ciddi sorunları olan Kürtlerin ve diğeretnik ve inanç kesimlerinin bulunduğu; Parti'nin kültürel kimlik haklarınailişkin yasal değişiklik ve düzenlemeleri yapacağı, diller ve kültürlerüzerinde baskılar yapıldığı, zoraki asimilasyon uygulandığı belirtilerekbunlara son verileceğinin; parti olarak diğer azınlıklara da belli haklarınverilmesini savunarak, ister etnik, ister dini ya da inanç ayrılığı olsun, herbirinin kendi varlığını, kendisine ait değerlerini koruması ve geliştirmesinindoğal hakları olduğunun ifade edilmesinin; Siyasî Partiler Yasası'nın 81.maddesinin (a) ve (b) bentlerinde yasaklanan, ulusal nitelikte ya da dinîkültür veya mezhep veya ırk ya da dil ayrılığına dayanan azınlıklar bulunduğunuileri sürmek ve Türk dilinden veya kültüründen başka dil ve kültürleri korumakve geliştirmek anlamında olduğunu belirterek Parti'nin kapatılmasını istemiştir. DavalıParti savunmalarında, Parti programındaki "Kürtler", "etnikgruplar", "inanç grupları" gibi kavramların, Türk Ulusunuoluşturan bir bütünün parçalarını ifade eden kavramlar olduğunu; programdaTürkler ile Kürtler arasındaki ilişkinin bir azınlık-çoğunluk ilişkisi olaraktanımlanmadığını, her iki grubun, kader birliği yapmış, tasada ve kıvançtaortak, ülkenin asli unsurları olarak belirtildiklerini; Kürtlere kendi dil vekültürlerini koruma ve geliştirme olanaklarının tanınması için, azınlık statüsüönerilmediğini; Parti'nin soy esasına dayalı politikaları değiştirmekistediğini; Kürt dili ve kültürünün korunup geliştirilmesi isteğinin, bölücübir düşünceyle ortaya konulmadığını; ulusal dil ve kültürün dışlanmasının sözkonusu olmadığını belirtmiştir. Partiprogramında bu konuya ilişkin görüşler şöyledir : "Türkiye'nintemel sorunlarından başta geleni, Kürt sorunudur." "Çokuluslu ve çok kültürlü Osmanlı İmparatorluğunun çöken ve dağılan yapısıüzerinde ve bugünkü Misak-ı Millî sınırları içerisinde kurulan TürkiyeCumhuriyeti Devletinin yapısı, doğal olarak çok kültürlü, çok dilli, çok dinlive çok mezhepli olmuştur. Ama, buna rağmen tek ulus yaratılmakistenmiştir." "Bununiçin de, bir resmi milliyetçi ideoloji geliştirilmiş, bu da çarpık bir resmitarih tezine dayandırılmıştır." "Kürtsorununun çözümsüzlüğüne neden olan bu resmi ideoloji ve ona bağlı devletpolitikalarının temel iddiası; Türkiye'deki farklı dil ve kültür gruplarınınbulunmadığı, herkesin Türk ırkından olduğudur". ... "Kürtleri,bu nedenlerle, sıradan bir etnik grup veya dil azınlığı gibi görmek yanlıştır. Çünkü,Kürtler, Türkler gibi bu ülkenin asli unsurudur. Türkiye'nin bütünlüğü vesiyasi sınırları içinde Türklerle aynı kaderi paylaşarak, tasada ve kıvançtabirliği sağlayarak, barış ve kardeşlik içinde yaşamak istemektedirler." "TürkiyeCumhuriyeti Devleti, ırk ayrımı ve kanbağı temelinde oluşmuş bir devletolmamalıdır; herkesin Türk ırkına ait olduğunu iddia eden resmi ideoloji deterkedilmelidir." "Bunedenle, Kürt sorununu çözebilmek için, Anayasa düzeyinde olduğu gibi, iç hukukyasal düzeyinde de, eşitlik ilkesine dayanan değişiklikler ve yeni düzenlemeleryapmak gerekir. Budüzenlemeler, Kürtler ve diğer bazı kesimler açısından eşitsizlik yaratandurumlara son vermeyi öngören evrensel hukuk normlarına dayanan, demokratikiçerikli düzenlemeler olmalıdır. Bunedenle, Demokratik Kitle Partisi, bu konuda, ilkin kültürel kimlik haklarınailişkin yasal düzeydeki değişiklik ve düzenlemeleri yapacaktır." "-Kürt kültürünün ve tarihsel birikimin parçası olan köy, mezra ve yer isimleri,haksız ve gerekçesiz olarak, merkezi-bürokratik, tepeden inmeci kararlarladeğiştirilmiştir. Budurum, Kürtlerin tarihi kültürel birikimine karşı saygısızlıktır." "Saldırganlığı,yayılmacılığı, hak ve hukuk gaspını, talanı, başkalarını boyunduruk altınaalmayı haklı gösteren ve bunu kahramanlık gibi nitelendiren barbar ve ilkelanlayışlar, eğitimden uzak tutulacaktır." "-Dillerve kültürler üzerindeki baskılara, zoraki asimilasyon politikalarına sonverilecek, bu alanda da uluslararası hukuk ve sözleşme hükümleri yaşamageçirilecektir." "Bunedenle, ülkedeki kültür zenginliklerinin, farklı eğilimlerin serbestçeörgütlenmesi, yönetime katılabilmesi, çoğulcu bir ortamın oluşturulması;değişime karşı direnen bu odaklar tarafından engellenmektedir." SiyasîPartiler Yasası'nın "Azınlık yaratılmasının önlenmesi" başlıklı 81.maddesinin (a) bendinde, Türkiye Cumhuriyeti ülkesi üzerinde, millî veya dinîkültür veya mezhep veya dil farklılığına dayanan azınlıklar bulunduğunun ilerisürülemeyeceği; (b) bendinde de, Türk dilinden veya kültüründen başka dil vekültürleri korumak, geliştirmek veya yaymak yoluyla azınlıklar yaratarak milletbütünlüğünün bozulması amacının güdülemeyeceği ve bu yolda faaliyettebulunulamayacağı hükme bağlanmıştır. Partiprogramında, Türkiye Cumhuriyeti ülkesi üzerinde kültür, ırk veya dilfarklılığına dayanan azınlıklar bulunduğunun ileri sürüldüğü böylece Türkdilinden veya kültüründen başka dil ve kültürleri korumak, geliştirmek veyayaymak yoluyla azınlıklar yaratarak ulus bütünlüğünün bozulmasının amaçlandığıanlaşılmaktadır. Programı,Siyasî Partiler Yasası'nın 81. maddesinin (a) ve (b) bentlerine aykırılıkoluşturduğundan Parti'nin kapatılmasına karar verilmesi gerekir. AhmetNecdet SEZER, Haşim KILIÇ, Yalçın ACARGÜN, Sacit ADALI ve Fulya KANTARCIOĞLU bugörüşe katılmamışlardır. VIII-SONUÇ YargıtayCumhuriyet Başsavcılığının 18.6.1997 günlü, SP.91.Hz.1997/138 sayılıİddianamesi ile programı ve Genel Başkan Şerafettin ELÇİ'nin kimi beyanları,Anayasa'nın Başlangıç'ı ile 2., 3., 14., 68., 136. maddelerine ve 2820 sayılıSiyasi Partiler Kanunu'nun 78. maddesinin (a), (b) bentlerine, 80., 81.maddesinin (a), (b) bentlerine ve 89. maddesine aykırı görülerek aynı Yasa'nın101. maddesinin (a) ve (b) bentleri gereğince Demokratik Kitle Partisi'ninkapatılması istenilmekle, gereği görüşülüp düşünüldü; A-Davalı Demokratik Kitle Partisi'nin, 1-Programı, 2820 sayılı Siyasi Partiler Yasası'nın 78. maddesinin (a) ve (b)bentleri ile 81. maddesinin (a) ve (b) bentlerine aykırı olduğundan, aynıYasa'nın 101. maddesinin (a) bendi gereğince KAPATILMASINA, Ahmet Necdet SEZER,Haşim KILIÇ, Yalçın ACARGÜN, Sacit ADALI ile Fulya KANTARCIOĞLU'nun karşıoylarıve OYÇOKLUĞUYLA, 2-Programının, 2820 sayılı Yasa'nın 80. ve 89. maddelerine aykırılığı savıylakapatılması isteminin REDDİNE, OYBİRLİĞİYLE, 3-Genel Başkanı'nın kimi beyanlarının, Yasa'nın 101. maddesinin (b) bendineaykırılığı savıyla kapatılması isteminin REDDİNE, Güven DİNÇER, Mustafa BUMİN,Mahir Can ILICAK ile Rüştü SÖNMEZ'in karşıoyları ve OYÇOKLUĞUYLA, 4-Tüm mallarının 2820 sayılı Yasa'nın 107. maddesi gereğince Hazine'ye geçmesine,OYBİRLİĞİYLE, B-Gereğinin yerine getirilmesi için karar örneğinin, 2820 sayılı Yasa'nın 107.maddesine göre Başbakanlığa ve Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığınagönderilmesine, OYBİRLİĞİYLE, 26.2.1999 gününde karar verildi. Başkan Ahmet N. SEZER Başkanvekili Güven DİNÇER Üye Haşim KILIÇ Üye Yalçın ACARGÜN Üye Mustafa BUMİN Üye Sacit ADALI Üye Ali HÜNER Üye Lütfü F. TUNCEL Üye Fulya KANTARCIOĞLU Üye Mahir Can ILICAK Üye Rüştü SÖNMEZ KARŞIOYGEREKÇESİ YargıtayCumhuriyet Başsavcılığı, Demokratik Kitle Partisi'nin Programının, 2820 sayılıSiyasî PartilerYasası'nın 78. maddesinin (a) ve (b) bentleri ile 81. maddesinin (a) ve (b)bentlerine aykırı olduğunu ileri sürmüştür. SiyasîPartiler Yasası'nın, -78. maddesinin (a) bendinde; siyasal partilerin, TürkiyeDevleti'nin Cumhuriyet olan biçimini, Anayasa'nın Başlangıç bölümünde ve 2.maddesinde belirtilen esaslarını, Anayasa'nın 3. maddesinde yer verilen TürkDevleti'nin ülkesi ve ulusuyla bölünmez bütünlüğüne, diline, bayrağına, ulusalmarşına ve başkentine ilişkin kurallarını, egemenliğin, kayıtsız koşulsuz TürkUlusu'na ilişkin olduğu, ancak Anayasa'nın koyduğu ilkeler çerçevesinde yetkiliorganları eliyle kullanılabileceği, kullanılmasının belli bir kişiye, zümreyeya da sınıfa bırakılamayacağı, hiçbir kimse ya da organın kaynağını Anayasa'danalmayan bir devlet yetkisi kullanamayacağı esasını, seçimler vehalkoylamalarının serbest, eşit, gizli, genel oy, açık sayım ve dökümesaslarına göre, yargı yönetim ve denetimi altında yapılmasına ilişkin ilkeyideğiştirmek, TürkDevleti'nin ve Cumhuriyet'in varlığını tehlikeye düşürmek, temel hak veözgürlükleri yok etmek, dil, ırk, renk, din ve mezhep ayrımı yaratmak ya dadiğer herhangi bir yoldan bu kavram ve görüşlere dayanan bir devlet düzenikurmak, amacınıgüdemeyecekleri, bu amaca yönelik etkinlikte bulunamayacakları, başkalarını buyolda tahrik ve teşvik edemeyecekleri, -78. maddesinin (b) bendinde, siyasal partilerin, bölge , ırk, belli kişi, aile,zümre, cemaat, din, mezhep ya da tarikat esaslarına dayanamayacakları ya daadlarını kullanamayacakları, -81. maddesinin (a) bendinde, siyasal partilerin, Türkiye Cumhuriyeti ülkesiüzerinde ulusal ya da dini, kültür, mezhep, ırk ya da dil farklılığına dayananazınlıklar bulunduğunu ileri süremeyecekleri, -81. maddesinin (b) bendinde, siyasal partilerin, Türk dilinden ya dakültüründen başka dil ve kültürleri korumak, geliştirmek ya da yaymak yoluylaTürkiye Cumhuriyeti ülkesi üzerinde azınlıklar yaratarak ulus bütünlüğününbozulması amacını güdemeyecekleri ve bu yolda etkinlikte bulunamayacakları, belirtilmiştir. Anayasa'nın68. maddesinin dördüncü fıkrasının ilk biçiminde, siyasal partilerin tüzük veprogramlarının, Devletin ülkesi ve ulusuyla bölünmez bütünlüğüne, insanhaklarına, ulus egemenliğine, demokratik ve lâik Cumhuriyet ilkelerine aykırıolamayacağı belirtilmişken; bu fıkrada 23.07.1995 günlü, 4121 sayılı Yasa ileyapılan değişiklikte, siyasal partilerin tüzük ve programları ile eylemlerinin,Devlet'in, bağımsızlığına, ülkesi ve ulusuyla bölünmez bütünlüğüne, insanhaklarına, eşitlik ve hukuk devleti ilkelerine, ulus egemenliğine, demokratikve lâik Cumhuriyet ilkelerine aykırı olamayacağı, sınıf ya da zümrediktatörlüğünü ya da herhangi bir tür diktatörlüğü savunmayı ve yerleştirmeyiamaçlayamayacağı, suç işlenmesini teşvik edemeyeceği öngörülmüştür. SiyasalPartiler Yasası'nın 78. ve 81. maddelerinin yukarıda yer verilen kurallarının,Anayasa'nın 1995 yılında değiştirilen 68. maddesinin dördüncü fıkrasındaki yenidüzenleme çerçevesinde değerlendirilmesi, Anayasa'nın üstünlüğü vebağlayıcılığı ilkesine uygun olacaktır. Bunagöre, bir siyasal partinin tüzük ve programının, Anayasa ve Siyasî PartilerYasası'nın siyasal partilerin kapatılma nedenlerine ilişkin kurallarına uygunolup olmadığı incelenirken iki durumun birbirinden ayrılması gerekmektedir. Birsiyasal partinin tüzük ve programında, Anayasa ve Siyasî Partiler Yasasıkurallarına açık aykırılık oluşturan düzenlemeler bulunması durumunda, bunedenin, o siyasal partinin kapatılması için yeterli olacağı kuşkusuzdur. Birsiyasal partinin tüzük ve programında yer verilen düzenlemelerin farklıdeğerlendirmelere yol açabilecek içerikte olması durumunda ise, o siyasalpartinin kapatılması için tüzük ve programdaki düzenlemeler yeterli görülmemeli,aynı zamanda partinin eylemlerine bakılarak sonuca ulaşılmalıdır. Tersitutum, siyasal partilerin varsayımlara dayanarak kapatılmaları sonucunudoğurabilecektir ki, bu sonuç, siyasal partileri, demokratik siyasal yaşamınvazgeçilmez öğeleri kabul eden anayasal güvenceden yoksun bırakamayacağından,hukuk devleti ilkesiyle bağdaşmayacaktır. Anayasa'nınBaşlangıç bölümü ile 2., 3., 5., 13., 14., 28. ve 68. maddelerinde yer verilenkurallar, Türkiye Cumhuriyeti'nin demokratik, lâik ve sosyal bir hukuk devletiolma niteliklerinin yanında ulusal ve üniter bir devlet niteliğini detaşıdığını göstermektedir. Bunedenle, bir siyasal partinin tüzük ve programlarındaki düzenlemeler ileeylemlerinin, Devlet'in üniter yapısını yansıtan "ülkesi ve ulusuylabölünmez bütünlüğü" niteliğine aykırı olmaması gerekmektedir. YargıtayCumhuriyet Başsavcılığı tarafından kapatılması istenilen Demokratik KitlePartisi'nin programında, ülkedeki etnik ve inanç gruplarının eşitlik ilkesitemelinde birarada yaşamalarına ilişkin öneriler getirilmiş, bölünmezbütünlüğüne aykırı açık bir anlatıma yer verilmemiş, tersine bölünmeden yanaolunmadığı vurgulanmıştır. Bunun yanında, kamuoyuna yapılan açıklamalarda da,"bölünmez bütünlük" ilkesine aykırılık oluşturacağı konusunda kesinkanıya ulaşmayı sağlayacak söylemlerde bulunulmamıştır. Nitekim,kararda, Genel Başkan'ın kimi söylemleri nedeniyle Demokratik Kitle Partisi'ninkapatılması istemi reddedilmiştir. Sonuçolarak, anılan Parti programında, Anayasa ve Siyasî Parti Yasası'na, Parti'ninkapatılmasına neden olacak açık aykırılık bulunmadığı gibi, bu aşamada,Parti'nin eylemlerinde "bölünmez bütünlük" ilkesine aykırılık dasaptanamamıştır. Yukarıdaaçıklanan gerekçelerle, davanın reddine karar verilmesi gerektiğini düşünüyorve çoğunluk görüşüne katılmıyorum. Başkan Ahmet Necdet SEZER AZLIK OYU YargıtayCumhuriyet Başsavcılığı tarafından açılan davada, Demokratik Kitle Partisi'nin,programı ile Genel Başkan'ın yazılı ve görsel basında yer alan kimi beyanlarınedeniyle, 2820 sayılı Siyasî Partiler Kanunu'nun 78. ve 81. maddelerinin (a)ve (b) bentleriyle 80. ve 89. maddelerine aykırı davrandığı ileri sürülerekaynı Yasa'nın 101. maddesinin (a) ve (b) bentleri uyarınca kapatılmasına kararverilmesi istenilmiş, Anayasa Mahkemesi'nce parti programı, 2820 sayılıYasa'nın 78. ve 81. maddelerin (a) ve (b) bentlerine aykırı bulunarak Parti'ninkapatılmasına karar verilmiş, ancak Genel Başkan'ın beyanları kapatma nedeniolarak görülmemiştir. Partiprogramının tekrarı veya açıklanması niteliğinde olan Parti Genel Başkanıbeyanları da, aşağıda açıklanan nedenlerle davalı Parti'nin kapatılmasınıgerektireceğinden kararın bu bölümüne katılmıyoruz. DavalıParti Genel Başkanı'nın, 4.1.1997 günlü Cumhuriyet Gazetesi'nin 5. sayfasındayayınlanan açıklamasında, "Kürtlere kendi kimlikleriyle örgütlenebilmehakkının tanınması lazım", 4.1.1997 günlü Sabah Gazetesi'nde yayınlanankonuşmasında, "Türkiye için en uygun modelin yerel yönetimlere egemenlikverilmesi olduğunu savunuyoruz. Federasyon olabilir, ama şu anda yerelyönetimlerin egemen kılınması iyi model ... bu yerel yönetimler genişyetkilerle donatılmalı. Mesela, eğitim, sağlık, adalet, iç güvenlik gibi, yaniDevletin temel işlevleri dışındaki bütün yetkiler yerel yönetimleredevredilebilir.", 13.1.1997 günü TGRT kanalında yayımlanan"Yüzyüze" adlı programda, "... Kürdistan ne demek' Kürtlerinülkesi demek..., "2.4.1997 günü, TV'nin "Samanyolu" kanalındayayınlanan "Açıkgörüş" adlı programda, "... Türk ve Kürtyönetimiyle ilişkilerinde eğer doğrudan doğruya Kürtlere bir müdahale olmazsaonların yönetimine karışılmazsa, Kürtler daima Türklerle iyi geçinme yolunuseçmişlerdir...", "... yani bir kaynaşma değil, şimdi kendi varlığımkoruyarak ittifak etme var. Orada birlik değil, yani bir ittifak var...","... evet asli unsur, bu devleti oluşturan iki asli unsur ...","... kürtlerin pozisyonu ayrı. Bu nedenle ayrı kendi coğrafyasıylakatılmıştır..." dediği, yazılı ve görsel basında parti programını savunanbenzer içerikli konuşmalar yaptığı dosyada mevcut belgelerden anlaşılmaktadır. Anayasa'nın68. maddesinin dördüncü fıkrasında, siyasî partilerin tüzük ve programları ileeylemlerinin, Devletin bağımsızlığı ile ülkesi ve milletiyle bölünmezbütünlüğüne aykırı olamayacağı belirtilmiş; 69. maddede, 68. maddenin dördüncüfıkrası hükümlerine aykırı eylemlerde bulunan siyasî partilerin temellikapatılacağı öngörülmüştür. Öteyandan, 2820 sayılı Siyasî Partiler Kanunu'nun 78. maddesinin (a) bendinde,siyasî partilerin; Türkiye Devletinin Cumhuriyet olan şeklini, Anayasa'nınBaşlangıç Kısmı'nda ve 2. maddesinde belirtilen esaslarını, 3. maddesindeaçıklanan Türk Devletinin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğüne, diline,bayrağına, millî marşına ve başkentine ilişkin hükümlerini değiştirme amacınıgüdemeyecekleri veya bu amaca yönelik faaliyette bulunamayacaklarını, (b)bendinde, bölge, ırk veya cemaat esaslarına dayanamayacaklarını, aynı Yasa'nın81. maddesinin (a) bendinde, Türkiye Cumhuriyeti ülkesi üzerinde millî veyadini kültür veya mezhep, ırk veya dil farklılığına dayalı bulunduğunu ilerisüremeyecekleri, (b) bendinde de, Türk dilinden veya kültüründen başka dil vekültürleri korumak, geliştirmek veya yaymak yoluyla Türkiye Cumhuriyeti ülkesiüzerinde azınlıklar yaratarak millet bütünlüğünün bozulması amacınıgüdemeyecekleri ve bu yolda faaliyette bulunamayacakları açıklanmıştır. Anayasa'dademokratik siyasî hayatın vazgeçilmez unsurları olduğu belirtilen siyasîpartilerin amacı, Devletin ülkesi ve milletiyle bütünlüğünü bozmak değil,aksine bunu pekiştirmek olmalıdır. Irk ayrımcılığını savunmak bir siyasîpartinin amacı olamaz. Anayasa'da ve 2820 sayılı Siyasî Partiler Kanunu'nda butür faaliyette bulunan siyasî partilerin kapatılacağı öngörülmüştür. Dünyanınbirçok yerinde olduğu gibi, Türkiye'de de yerel ve kültürel farklılıklarvardır. Türkiye Cumhuriyeti, kurulduğundan bugüne kadar yerel ve kültürelfarklılık taşıyan kişilerin kişisel yaşamlarına, düşünce ve inançlarına karışmamış,bu farklılıkların geliştirilip kurumlaştırılması yerine, değişik insanlarınyaşam tarzlarını hoşgörü ile karşılayarak bunları üst düzeydeki ortak birulusal kültürde birleştirmek istemiştir. DavalıParti programı ile Parti Genel Başkanı'nın konuşmalarında devamlı kültür vetarih açıklaması ve yorumu yapılarak gerçekler saptırılıp ülke topraklarıüzerinde insanların birliktelikleri yerine ayrılıklarını amaç edinen önerilergetirilmektedir. Bu tip öneriler, etnik, dinsel veya yerel ayrılıkların geliştirilmesineve bunların birlikte yaşamı güçleştirecek biçimde keskinleştirilmesine nedenolur ve demokratik düzenin temeli olan birlikte yaşamı yok eder. Anayasa'dafederatif devlet sistemi değil, tekil devlet ilkesi benimsenmiştir. Bu nedenle,siyasî partiler Türkiye'de federal devlet sistemi kurulmasını programlarınaalamazlar ve bu yapıyı savunamazlar. "Bölünmez bütünlük" ilkesi;egemenliğin ülke ve ulus bütünlüğünden oluşan tek bir devlet yapısıylabütünleşmesini gerektirir. Ulusal devlet ilkesi, çok uluslu devlet anlayışınaolanak vermez. "Devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğü"kuralı, azınlık yaratılmamasını, bölgecilik ve ırkçılık yapılmamasınıgerektirir. DavalıParti Genel Başkanı'nın kimi beyanlarında, Türk ulusu bütünlüğünden ayrı olarakKürt ulusu olduğu belirtilmiş ve bu husus her vesileyle vurgulanmıştır. Türk veKürt halklarının Kurtuluş Savaşı'nı ortaklaşa başardıktan sonra kurulanCumhuriyette Türk anlayışının egemen olduğu, Kürt halkının ve onun demokratikhak ve isteklerinin inkar edildiği ileri sürülerek Kürt sorununun halklarıneşit ve özgür iradesi temelinde demokratik bir çözüme kavuşturulması üzerindedurulmuştur. Bu beyanlar, Türkiye Devleti'nin ülkesi ve milletiyle bölünmezbütünlüğünü bozucu niteliktedir. DemokratikKitle Partisi'nin programında yer alan bu ifadeler nedeniyle kapatılmasınakarar verilmesine karşın, aynı içerikli Genel Başkan beyanlarının kapatmanedeni sayılmamasının haklı ve inandırıcı nedenleri b3ulunmamaktadır. Nitekim,aynı şekildeki beyanlar; Demokrasi Partisi için 16.6.1994 günlü, Esas: 1993/3(Siyasî Parti Kapatma), Karar: 1994/2 sayılı, Özgürlük ve Demokrasi Partisiiçin 23.11.1993 günlü, Esas: 1993/1 (Siyasî Parti Kapatma), Karar: 1993/2 veSosyalist Türkiye Partisi için de 30.11.1993 günlü, Esas: 1993/2 (Siyasî PartiKapatma), Karar: 1993/3 sayılı Anayasa Mahkemesi kararlarıyla 2820 sayılıSiyasî Partiler Kanunu'nun 78. ve 81. maddelerinin (a) ve (b) bentlerine aykırıbulunarak sözü geçen partilerin kapatılmalarına karar verilmiştir. Açıklanannedenlerle, Genel Başkan'ın yazılı ve görsel basında yer alan kimiaçıklamaları, Anayasa'ya ve 2820 sayılı Siyasî Partiler Kanunu'nun 78. ve 81.maddelerinin (a) ve (b) bentlerine aykırı olduğundan, Demokratik KitlePartisi'nin 101. maddenin (b) fıkrası gereğince de kapatılmasına kararverilmesi gerekeceği görüşüyle kararın bu bölümüne karşıyız. Başkanvekili Güven DİNÇER Üye Mustafa BUMİN Üye Mahir Can ILICAK Üye Rüştü SÖNMEZ KARŞIOYYAZISI YargıtayCumhuriyet Başsavcısı iddianamesinde, Demokratik Kitle Partisi'nin programı ileGenel Başkanı'nın kimi beyanlarının Anayasa'nın Başlangıç'ı ile 2., 3.,14., 68.ve 136. maddelerine, 2820 sayılı Siyasî Partiler Kanunu'nun 78 (a, b)bendlerine 80., 81. maddelerinin (a, b) bendlerine aykırı olduğunu belirterekkapatılmasını istemiştir. DavalıParti, Siyasî Partiler Kanunu'nun 78. maddenin (a, b) bendlerinde yazılı"devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğü ve siyasî partilerin ırkesasına dayanamayacakları ilkesine" ve 81. maddesinin (a) ve (b)bendlerinde belirtilen "T.C. ülkesi üzerinde kültür, ırk veya dilfarklılığına dayanan azınlıklar bulunduğunun böylece, Türk dilinden veyakültüründen başka dil ve kültürleri korumak geliştirmek veya yaymak yoluylaazınlıklar yaratarak ulus bütünlüğünün bozulmasının amaçlanamayacağı"yasağına programının aykırılığı nedeniyle temelli kapatılmıştır. Kapatılmakararında, Siyasî Partiler Kanunu'nun 80. maddesinde belirtilen"Partilerin Türkiye Cumhuriyetinin dayandığı Devletin tekliği ilkesinideğiştirmek amacını güdemeyecekleri ve bu amaca yönelik faaliyettebulunamayacakları" kuralı ile 89. maddesindeki "...Diyanet İşleriBaşkanlığının genel idare içinde yer almasına ilişkin Anayasa'nın 136. maddesihükmüne aykırı amaç güdemeyecekleri" kuralına davalı Parti'nin programıaykırı görülmeyerek kapatılma istemi bu yönden reddedilmiştir. Öteyandan, Parti Genel Başkanı'nın muhtelif yerlerde yaptığı konuşma ve beyanlarıda Kanun'da belirtilen parti yasaklarına aykırı görülmemiştir. DemokratikKitle Partisi'nin kapatılması kararına iki yönden karşıyım. 1-Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinin 10. ve 11. Maddeleri Yönünden AnayasaMahkemesi verdiği kararlarda Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesini, olayı doğrudan"çözümleyici norm" olarak değil, gerekçelerdeki görüşlerini"destekleyici norm" olarak kabul etmiştir. Oysa, Avrupa İnsan HaklarıSözleşmesi, Anayasamızın 90. maddesine göre "kanun" niteliğindedir.Anayasa Mahkemesi uygulamada milli yasalarla, uluslararası yasalarıkarşılaştırmak suretiyle "önceki kanun-sonraki kanun" ya da"genel kanun-özel kanun" değerlendirmesine tabi tutarak milliyasalara öncelik vermiştir. Sözleşmeyle milli kanunlar arasında uygulanan bu"kriterler" anayasal düzeye çıkarılarak demokratik toplumlardavarolan hak ve özgürlükler ölçüsüzce sınırlandırılmış birey ve örgütler dar biralana sıkıştırılmıştır. Terör ve şiddetle bağlantısı olmayan bir siyasî partiyikapatmak, örgütlenme ve ifade özgürlüğünün sınırlandırılması değil, onun özünüyok eden ve kullanılamayacak duruma getiren bir uygulamadır. Oysa, Anayasa'nın13. maddesinde hak ve özgürlüklerin sınırlandırılması "demokratik toplumdüzeninin gerekleriyle" sınırlandırılmıştır. Ohalde, örgütlenme ve ifade özgürlüğünün sınırlarını demokratik ülkelerlebirlikte, Türkiye'nin de imzaladığı Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi'nin içindearamak gerekecektir. Anayasa'nın 13. maddesi demokratik toplum düzenininsürdüğü ülkelerdeki uygulamalara yollama yapmak suretiyle Avrupa İnsan HaklarıSözleşmesi'ni bünyesine katmış ve içselleştirmiştir. Bu nedenle, ulusalyasalardaki dar ve antidemokratik anlayışlar yerine, Sözleşme'nin ve Avrupaİnsan Hakları Mahkemesi'nin hak ve özgürlük alanlarını genişletici kural veyorumlarını uygulamak anayasal bir zorunluluk haline gelmiştir. Türkiye,birçok hak ve özgürlük belgelerine ve bunların işlerliğini sağlayanuluslararası sözleşmelere imza koymuş olmasına karşın, iç hukukunu buna uygunolarak değiştirmediğinden dolayı Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'nce sözleşmeyi ihlâldensürekli mahkum olmakta ve ciddi miktarda parasal cezalar ödemektedir. Sürekliceza ödeyerek bu çıkmazdan kurtulmak mümkün değildir. Sözleşme imzalandığınagöre bunun gereğinin yerine getirilmesi kaçınılmazdır. Ödenen paralar imzalanansözleşmelerin arkasında durulmayarak rencide edilen ulusal onurun bedeliolamaz. İçinde bulunduğumuz "olağanüstü şartlar" buna uygun değilbiçimindeki yakınmalar ise sözleşme imzalanmadan önce duyulması gerekensorumluluğu ortadan kaldırmaz. Yasamaorganı uyum yasalarını çıkararak üzerine düşeni yapmadığına göre, AnayasaMahkemesi, Anayasa ile uyum içinde bulunan özgürlüklere ilişkin UluslararasıSözleşmeleri destek norm olarak değil, uygulanması zorunlu öncelikli norm kabulederek bunlara işlerlik kazandırmalıdır. Milliyasalardaki Anayasa'ya ve Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi'ne aykırı hükümleriptal edilemiyorsa (AY.Geçici 15 nedeniyle) mutlaka ihmal edilerek Anayasa'nın13. maddesi uygulamaya konulmalı ve gönderme yapılan sözleşme hükümlerineöncelik verilmelidir. Uluslararası sözleşmeler imzalandıktan sonra ne Anayasaile ne de genel yasalarla değiştirilmesi mümkün olmadığına göre öncelik veüstünlük verilmesi kaçınılmazdır. Kuşkusuz,devletin kendini koruma hakkı tartışılmaz bir gerçektir. Demokratik, lâik vesosyal devlet yapısı ile insan hak ve özgürlüklerini ortadan kaldırmaya dönükgirişimler haklı görülemez. Ancak, güçlü devletin de "kendini korumahakkı"nın arkasına sığınarak güçsüz bireyin hak ve özgürlüklerinikullanamayacak şekilde sınırlandırma ya da ortadan kaldırma girişimi dedevlet-birey arasındaki gücün eşitsizliği ve ölçüsüzlüğü karşısında "meşrumüdafaa" zeminine oturtulamaz. Hakve özgürlükler konusunda Devlet-birey-örgüt arasındaki sınır çatışması, öncedenolduğu gibi gelecekte de devam edecektir. Devlet, demokratik toplum düzenigerçeğine yaklaştığı ölçüde bu çatışma ancak, en aza inebilecektir. Çağdaşdünyada insan hak ve özgürlükleri ülkelerin kendi iç sorunu olmaktan çıkıpuluslararası bir boyut kazanmış, Türkiye de çekince koymadan imzaladığısözleşmelerle uluslararası bu gerçeği kabul etmiştir. Avrupa İnsan HaklarıSözleşme ve ekleri, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'nin içtihatları, AvrupaKonseyi Parlamenterler Meclisi ve Bakanlar Komitesinin karar ve yorumları, hakve özgürlüklere ilişkin çağdaş anlamda "Avrupa hukukunu" doğurmuştur. Bubağlamda, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'nin içtihatlarına bakıldığında ifadeve örgütlenme özgürlüğüne ilişkin Sözleşme'nin 10. ve 11. maddeleri özetle"... ifade özgürlüğü, demokratik toplumun ana temellerinin ve bireylerinkendilerini geliştirebilmelerinin temel koşullarından birini oluşturduğundan,10. maddenin ikinci paragrafı yalnız beğeni ile karşılanan, zararsız yahutilgiye değmez sayılan bilgi ve düşünceler hakkında değil, devletin veya halkınbir kesimini rahatsız eden ya da sarsan şok eden bilgi ve düşünceler hakkındada geçerlidir. Çoğulculuk, hoşgörü ve açık fikirliliğin gereği olduğundan,bunlarsız demokratik toplum olamaz. Bunun anlamı, bu alanda getirilecek,formalite, koşul, yasak ve cezaların izlenen meşru amaçlarla orantılı olmasıdır"biçiminde açıklanmıştır. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi bu değerlendirmeyiyaparken, ulusal makamların özgürlüğe yönelen müdahalelerinin makul, dikkatli,iyi niyetli ve demokratik bir toplumda zorunlu bir önlem olduğuna ya dasınırlandırma dışında başka bir yol kalmadığına bakmaktadır. Demokratik devletiyıkmaya, hak ve özgürlükleri ortadan kaldırmaya yönelik "YAKIN ve MUHAKKAKTEHLİKE" yaratan eylemler özgürlük kapsamında görülmemektedir. Yasaklardüşünceyi açıklamaya değil, şiddete ve teröre olanak sağlayan, yakın vemuhakkak tehlike teşkil eden eylemler için öngörülmektedir. Avrupa İnsanHakları Divanı, Piermond davasında, yapılan aykırı konuşmadan sonra herhangibir olayın ya da düzensizliğin meydana gelip gelmediğini araştırmış, gelmediğisonucuna vararak Fransız makamlarının ülkeye giremeyeceği kararını verdiğiAlman Parlament Piermond'un davasını Sözleşme'nin 10. maddesinin ihlali olarakdeğerlendirmiştir. Örgütlenme özgürlüğünün düzenlendiği Avrupa İnsan HaklarıSözleşmesi'nin 11. maddesine göre de, örgütün ülke topraklarını parçalamayayöneldiği ve bu amaca yönelik eylemlerin bölge barışını bozma eğilimigösterdiği veya komşu devletlerin düşmanca amaçlarına hizmet edildiğidelillendirilmeli, Parti'nin terörü desteklediği veya yönettiği, halk arasında kinve husumet duygularını körüklediği ispat edilmeli veya terörle bağlantısıkanıtlanmalıdır. AnayasaMahkemesi'nin Parti Program ve Tüzüğündeki aykırılıklardan dolayı kapatmışolduğu Türkiye Birleşik Komünist Partisi Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'ne başvurmuşve Mahkeme konuyu inceleyerek özetle "...Türk Anayasa Mahkemesi TürkiyeBirleşik Komünist Partisi'nin, program ve tüzüğünde, Türk ve Kürt halkıarasında ayrım yapılarak azınlık yaratma amacının ortaya çıktığını, Türk veKürt ulusları biçimindeki sözleri nedeniyle Devletin ülkesi ve milletiylebölünmez bütünlüğü ilkesine aykırı davrandığını belirterek temelli kapatmıştır.Ancak, parti programında "Kürt halkı" ve "ulusu" ve"kürt vatandaşları" sözcüklerinin yer almasının azınlık yaratmaamacıyla tanımlanamayacağını ve böyle bir iddiada da bulunulmadığını,"Kürt varlığının" sadece kabul edilmesinden başka bir şeyistenmediğini, Kürt halkının Türk halkından ayrılması hakkının verilmesi gibibir istemlerinin olmadığını, şiddete başvurmadan ülke sorunlarına çözümlerönerildiğini, bunların can sıkıcı ve hoşa gitmeyen düşünceler olabileceğiniancak katlanılması gerektiği" düşüncesiyle Türkiye'yi sözleşmeyi ihlâldenmahkûm etmiştir. Mahkeme,kapatılan Sosyalist Parti kararında da aynı görüşleri tekrarlayarak"...Sosyalist Partinin Türk ve Kürt kesimlerini kapsayan bir federaldevlet kurulması düşüncesini ve kürt halkının kendi kaderini tayin hakkınasahip olduğu yolundaki görüşlerini devletin ilkesiyle bölünmez bütünlükilkesine aykırı" görmemiş, şiddete başvurmadığı sürece sözleşme hukukukorumasından yararlanması gerektiğini ayrıca vurgulamıştır. Mahkeme bu kararı,Sosyalist Parti'nin dört yıl faaliyette bulunmasına karşın vermiştir. Belirtilenbu düşünceler karşısında, bir siyasi partinin ifade özgürlüğünü henüz kullanmaaşamasında iken kapatılmasının mümkün olamayacağı, şiddet içermeyen barışçılönerilerininde kapatmaya yeter delil olarak kabul edilemeyeceği ortayaçıkmaktadır. DemokratikKitle Partisi 3 Ocak 1997 günü kuruluş dilekçesini vermiş ancak, YargıtayCumhuriyet Başsavcısı 18.6.1997 günlü iddianamesi ile Anayasa Mahkemesi'nekapatma davası açmıştır. Görüldüğü gibi, kurulmasından sonra 6 aylık kısa birfaaliyet dönemi geçmesine karşın, hakkında kapatma davası açılmıştır. Bu süreçiçerisinde partinin Anayasa ve Siyasî Partiler Kanunu'na aykırı davrandığınıortaya koyabilecek herhangi bir "eylem" delil olarak sunulmamıştır.Başsavcı, Parti'nin programındaki "aykırı amacı" ispat etmek içinparti genel başkanının kimi konuşma ve beyanlarını delil olarak sunmuş ancak,Anayasa Mahkemesi kapatma istemini bu konuşmalar yönünden reddetmiştir. Oysa,Genel Başkanın yaptığı bu konuşma ve eylemlerin parti programında açıklanangörüş ve düşüncelerden hiçbir farkı yoktur. Buna rağmen partinin programındakigörüşleri yönünden kapatılmış olması bir çelişkiden başka bir şey değildir. DemokratikKitle Partisi'nin terörle ve şiddetle bir bağlantısının kurulamadığı, yakın vekesin bir tehlikeyi harekete geçirecek söz ve eylem birliğinin olmadığı,kapatılmalarından ötürü Türkiye'nin mahkûm olduğu Türkiye Birleşik KomünistPartisi ile Sosyalist Parti'nin program söylem ve eylemleri ile davalı Partininprogramı arasında benzerlik bulunmasına karşın, Avrupa Mahkemesi'nin kararınıngözardı edildiği, otoriter ve totaliter uygulamalar sonunda ortaya çıkan kimibölgesel sorunları dile getirerek ülkenin bölünmez bütünlüğü içinde barışçılçözümler öneren Partinin kapatılması Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi'nin veAvrupa Mahkemesi'nin içtihatlarına açık aykırılık oluşturmaktadır. 2-Kapatma Kararının 2820 sayılı Siyasî Partiler Kanunu'nun 78. Maddesinin (a) ve(b) Bendleriyle 81. Maddenin (a) ve (b) Bendleri Yönünden İncelenmesi AnayasaMahkemesi, Demokratik Kitle Partisi'ni yukarıda belirtilen maddelere aykırıdavranmaktan temelli kapatmıştır. SiyasîPartiler Kanunu'nun 78. maddesinin (a) bendinde "Türkiye DevletininCumhuriyet olan şeklini; Anayasanın başlangıç kısmında ve 2 nci maddesindebelirtilen esaslarını; Anayasanın 3 ncü maddesinde açıklanan Türk Devletinin ülkesive milletiyle bölünmez bütünlüğüne, diline bayrağına, millî marşına vebaşkentine dair hükümlerini; egemenliğin kayıtsız şartsız Türk Milletine aitolduğu ve bunun ancak, Anayasanın koyduğu esaslara göre yetkili organlarıeliyle kullanılabileceği esasını; Türk Milletine ait olan egemenliğinkullanılmasının belli bir kişiye, zümreye veya sınıfa bırakılamayacağı veyahiçbir kimse veya organın, kaynağını Anayasadan almayan bir Devlet yetkisikullanamayacağı hükmünü; seçimler ve halkoylamalarının serbest, eşit, gizli,genel oy, açık sayım ve döküm esaslarına göre, yargı yönetim ve denetimialtında yapılması esasını değiştirmek; TürkDevletinin ve Cumhuriyetin varlığını tehlikeye düşürmek, temel hak vehürriyetleri yok etmek, dil, ırk, renk, din ve mezhep ayrımı yaratmak veya sairherhangi bir yoldan bu kavram ve görüşlere dayanan bir devlet düzeni kurmak;amacını" güdemeyecekleri, (b) bendinde ise Partiler "Bölge, ırk,belli kişi, aile, zümre veya cemaat, din, mezhep veya tarikat esaslarına dayanamazveya adlarını kullanamazlar." denilmektedir. AynıYasa'nın 81. maddesinin (a) bendinde de siyasî partilerin "TürkiyeCumhuriyeti ülkesi üzerinde millî veya dinî kültür veya mezhep veya ırk veyadil farklılığına dayanan azınlıklar bulunduğunu ileri" süremeyecekleri,(b) bendinde "Türk dilinden veya kültüründen başka dil ve kültürlerikorumak, geliştirmek veya yaymak yoluyla Türkiye Cumhuriyeti ülkesi üzerindeazınlıklar yaratarak millet bütünlüğünün bozulması amacını"güdemeyecekleri öngörülmektedir. Bumaddelere dayanılarak bir partinin kapatılması için ağırlıklı olarak"yasaklanan bir amacın" varlığının tesbit edilmesi gerekmektedir.Amacın saptanabilmesi ancak, parti yetkililerinin eylemleri, sözleri vedavranışlarıyla programda belirtilen ifadelerin örtüşerek uyum içinde olmasıylamümkündür. Hiçbir faaliyet ve söylem delil gösterilmeden sadece programındeğerlendirilerek kısa bir süre içinde açıklığa kavuşma niteliği bulunmayan"partinin amacı"nın tesbiti olanaklı değildir. Kaldıki, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı Parti Genel Başkanı'nın muhtelif yerlerdeyaptığı konuşma ve beyanatları delil olarak sunmuş ancak, Mahkeme bunukapatmaya yeter görmeyerek bu yönden reddetmiştir. Daha da ileri gidilerek 2820sayılı Yasa'nın 80. maddesindeki "Siyasî partiler, Türkiye Cumhuriyetinindayandığı Devletin tekliği ilkesini değiştirmek amacını güdemezler ve bu amacayönelik faaliyette bulunamayacakları" yasağına aykırılıktan dolayı dakapatılması istemi reddedilmiş ancak, Mahkeme her nedense "Devletin ülkesive milletiyle bölünmez bütünlüğüne" aykırı amaç taşıdığı gerekçesiyleDemokratik Kitle Partisi'ni kapatmıştır. 80. maddenin içeriği ile"Devletin ve milletin bölünmez bütünlüğü" ilkesi arasında örtüşen biranlayışın gözardı edilerek kapatılma sonucuna ulaşılmasında isabet yoktur. DemokratikKitle Partisi'nin programında ve Genel Başkanı'nın konuşmalarında bölgeselsorunlar bağlamında; yöre insanının kimlik ve kültürel haklarına ilişkin isimve adları ile konuşulan dil hakkında yapılan sınırlamalar eleştirilmiş, öncelikligörülen bu sorunların çözümü için karşı projeler geliştirilerek merkezi, idareyerine güçlendirilmiş mahalli idarelerin oluşturulması önerilmiştir. Anayasa'da,Devlet "demokratik, lâik, sosyal bir hukuk devleti" olaraknitelendirildiğine göre ülke sorunlarının siyasal partiler tarafından dilegetirilmesi, bunlara barışçıl çözümler önerilmesi hoşumuza gitmese biledemokratik sabır içinde değerlendirilmesi gerekir. Aşırı ve marjinal niteliktekidüşüncelere dayalı çözüm önerileri toplumun demokratik refleksi karşısındaetkisiz kalmaya mahkûmdur. Olağanüstü koşullar gerekçesiyle "bize göredemokrasi, bize göre lâiklik ve hukuk devleti" olamaz. Türkiye"olağanüstü şartlardan" kurulduğundan beri çıkamamış gösterilerek, budurum hak ve özgürlüklere getirilen aşırı sınırlamaların haklı nedenisayılmıştır. Çağdaş, demokratik, lâik ve gerçek hukuk devleti hedefine,bölgesel sorunları dile getirenlerin "Devletin ve milletin bölünmez bütünlüğünü"bozduğu, dini inanç ve düşüncelere ilişkin sorunları bildirenlerin"devletin lâik niteliğini" ortadan kaldırmak istedikleri, millideğerlere sahip çıkanların ırkçılıkla itham edildiği, kimi sosyal gruplarailişkin çözüm önerisi sunanların ise "komünist ve marksist" olduklarısuçlamalarının terk edilerek, bu tür önyargılı tutum ve davranışlardankurtulmakla ulaşılabilir. DemokratikKitle Partisi'nin programında ileri sürdüğü görüşleri, çoğulcu, katılımcıdemokratik bir hukuk devletinde yapılabilecek eleştiri ve çözüm önerilerikapsamında gördüğümden, Siyasî Partiler Kanunu'nun 78. ve 81. maddelerinedayanılarak verilen kapatma kararına karşıoy kullandım. Üye Haşim KILIÇ KARŞIOYGEREKÇESİ YargıtayCumhuriyet Başsavcılığı tarafından Demokratik Kitle Partisi'nin programı ileGenel Başkanı Şerafettin Elçi'nin kimi beyanlarının Anayasa ve 2820 sayılıSiyasî Partiler Yasası'nın 78. maddesinin (a), (b) bentlerine, 80. maddesine,81. maddesinin (a), (b) bentlerine ve 89. maddesine aykırı görülmesi nedeniyleaynı Yasa'nın 101. maddesinin (a) ve (b) bentleri gereğince kapatılması içindava açılmıştır. DavalıParti tarafından, Siyasî Partiler Yasası'nın Cumhuriyet Başsavcılığı'nıniddianamesinde kapatma isteminin dayanağını oluşturan kimi kurallarınınAnayasa'ya aykırı olduğu ileri sürülmüştür. Çoğunlukgörüşüne göre, 22.4.1983 tarihinde kabul edilen Siyasî Partiler Yasası, 12Eylül 1980 tarihinden ilk genel seçimler sonucu toplanan Türkiye Büyük MilletMeclisi'nin Başkanlık Divanını oluşturduğu 6.12.1983 tarihine kadar geçen dönemiçinde çıkarıldığından bu Yasa kurallarının, belirtilen tarihten sonradeğiştirilmiş olmadıkça Anayasa'nın Geçici 15. maddesinin getirdiği sınırlamanedeniyle Anayasa'ya aykırılığı ileri sürülemez. DemokratikKitle Partisi'nin kapatılmasına ilişkin davada, Siyasî Partiler Kanunu'nunuygulanması gereken 78. maddesinin (a), (b) bentlerinin, 80. maddesinin, 81.maddesinin (a), (b) bentlerinin, 89. maddesinin ve 101. maddesinin (a), (b)bentlerinin daha sonra herhangi bir değişikliğe uğramaması nedeniyleAnayasa'nın Geçici 15. maddesi kapsamında olduğu tartışmasız ise de, Yasa'nınbu maddelerinin dayanağını oluşturan Anayasa'nın 68. ve 69. maddeleri 23.7.1995günlü, 4124 sayılı Yasa ile değiştirilmiştir. Geçici 15. madde ile bellidönemde çıkarılan yasaların Anayasa'ya uygunluk denetimine bağlı tutulmasının,yasaklanmış olmasını 1982 Anayasası çerçevesinde değerlendirmek gerekir. Buyasağı, Anayasa'nın daha sonra değiştirilen kurallarına aykırılık savlarınınincelenmesine olanak vermeyecek biçimde yorumlamak, yasak kapsamındakikurallara, Anayasa'nın üstünde bir yer vermek anlamına gelir. Uygulamada,Anayasa'da yapılan değişiklik belli bir konuyu somut olarak düzenliyorsa bunaaykırı olan yasa kuralı ihmal edilerek Anayasa kuralına göre kararverilmektedir. (Anayasa Mahkemesi'nin 16.1.1998 günlü, E: 1997/1 (Siyasî PartiKapatma), K: 1998/1 sayılı kararı, RG: 22.2.1998 günlü, 23266 sayılı)Anayasa'nın üstünlüğü ve bağlayıcılığı ilkesinin zorunlu kıldığı bu durumun,hukuka uygun olduğunda duraksanamaz. Ancak bu uygulamanın, örtülü birAnayasa'ya uygunluk denetimi olduğu da açıktır. Çünkü burada, yasa kuralı ileAnayasa kuralı karşılaştırılmakta ikisi arasında çelişki olduğu saptanaraküstün hukuk normu uygulanmaktadır. Bu durumda, değişikliğe uğrayan Anayasakuralına aykırılığı saptanmakla birlikte Geçici 15. madde kapsamında bulunduğuiçin iptal edilemeyen yasa kuralı, uygulanma olanağını yitirmesine karşın,hukuksal varlığını korumaktadır. Bu nedenle, Geçici 15. madde kapsamındaki yasakurallarının, Anayasa'nın sonradan değiştirilen kurallarına aykırılığınınincelenmesi gerekir. Öteyandan, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığının iddianamesinde Parti'ninprogramının Siyasî Partiler Kanunu'nun 78. maddesinin (a) ve (b) bentleri ile81. maddesinin (a) ve (b) bentlerine de aykırı olduğu ileri sürülmüş çoğunlukgörüşü de bu yönde oluşmuştur. 2820sayılı Yasa'nın; 78. maddesinin (a) bendinde; siyasî partilerin, Anayasa'nın 3.maddesinde açıklanan Türk Devleti'nin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğüneilişkin hükmünü değiştirmek amacını güdemeyecekleri veya bu amaca yönelikfaaliyette bulunamayacakları, başkalarını bu yolda tahrik ve teşvikedemeyecekleri; (b) bendinde de bölge, ırk esaslarına dayanamayacakları veyaadlarını kullanamayacakları; 81. maddesinin (a) bendinde, Türkiye Cumhuriyetiülkesi üzerinde millî veya dinî kültür veya mezhep veya ırk veya dilfarklılığına dayanan azınlıklar bulunduğunu ileri süremeyecekleri; (b) bendindeTürk dilinden veya kültüründen başka dil ve kültürleri korumak, geliştirmekveya yaymak yoluyla Türkiye Cumhuriyeti ülkesi üzerinde azınlıklar yaratarakmillet bütünlüğünün bozulması amacını güdemeyecekleri ve bu yolda faaliyettebulunamayacakları belirtilmiştir. Siyasî Partiler Yasası'nın bu kurallarının,Anayasa'nın daha sonra değiştirilen 68. maddesinin dördüncü fıkrasındaki,siyasî partilerin tüzük ve programları ile eylemlerinin devletin ülkesi vemilletiyle bölünmez bütünlüğüne aykırı olamayacağına ilişkin kural çerçevesindedeğerlendirilmesi, bu çerçeveyi aşan uygulamalara neden olunmaması gerekir.Esasen üstün hukuk normu içeren Anayasa kurallarının başka bir yorum biçimineolanak vermeyeceği de açıktır. Siyasîpartilerin tüzük ve programlarının, Anayasa ve buna koşut düzenleme içerenSiyasî Partiler Yasası'nın, siyasî partilerin kapatılma nedenlerine ilişkinkurallarına aykırı olup olmadığı incelenirken, iki olasılık söz konusuolabilir. Bunlardan ilki, partinin tüzük ve programının açıkça Anayasa ve yasakurallarına aykırı olması; ikincisi ise böyle bir izlenim edinilmekle birliktebu konuda yeterli açıklık bulunmamasıdır. Birinci olasılığın, başka biraraştırmaya gerek olmaksızın kapatma nedeni oluşturacağında duraksanamaz.Ancak, partinin tüzük ve programının açık bir kapatma nedeni oluşturmamaklabirlikte bu yönde farklı değerlendirmelere yol açabilecek içerikte olmasıdurumunda, partinin eylemlerine bakarak sonuca ulaşılması zorunludur. Tersinebir tutum, siyasî partileri, demokratik siyasî hayatın vazgeçilmez unsurlarıkabul eden Anayasa güvencesinden yoksun bırakarak onların, varsayımlaradayanılarak kapatılmaları sonucunu doğurabileceğinden hukukun üstünlüğü esasınadayanan hukuk devleti ilkesi ile bağdaşmaz. Yalnız burada şunu belirtmekgerekir ki; bir partinin tüzük ve programındaki gerçek amacını saptamak içineylemlerine bakılırken, Anayasa'nın 69., Siyasî Partiler Yasası'nın 103.maddesinde belirtilen "odak haline gelme" koşulunu aramaya gerekyoktur. Çünkü bu ayrı bir kapatma nedenidir. Oysa, kimi zaman partinin tek bireylemi de tüzük ve programındaki gerçek amacını ortaya koyabileceğinden, bubağlamda, kapatma nedeni oluşturabilir. Anayasa'nın2. maddesinde, "Türkiye Cumhuriyeti, toplumun huzuru, millî dayanışma veadalet anlayışı içinde, insan haklarına saygılı, Atatürk milliyetçiliğinebağlı, başlangıçta belirtilen temel ilkelere dayanan, demokratik, lâik vesosyal bir hukuk Devletidir." denilmektedir. Bu maddenin atıfta bulunduğuAnayasa'nın Başlangıç'ı ile 3., 5., 13., 14., 28. ve 68. maddelerinde TürkiyeCumhuriyeti'nin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğünden söz edilmektedir.Anayasa'nın bu düzenleme biçimi, Türkiye Cumhuriyeti'nin 2. maddedebelirtildiği gibi demokratik lâik ve sosyal bir hukuk devleti olmaniteliklerinin yanısıra millî ve üniter devlet olma niteliklerini de taşıdığınıgöstermektedir. Bu bağlamda, siyasî partilerin, tüzük ve programları ileeylemlerinin Cumhuriyetin temel nitelikleri arasında yer alan ve devletinüniter yapısını yansıtan ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğüne aykırıolamayacağına ilişkin Anayasa ve Siyasî Partiler Yasası hükümleri bir bütünlükoluşturmaktadır. DavalıParti'nin programında, ülkedeki etnik ve inanç gruplarının eşitlik ilkesitemelinde bir arada yaşamalarına ilişkin öneriler getirilirken, bölünmezbütünlüğe aykırı açık bir anlatıma yer verilmemiş, tersine bölünmeden yanaolunmadığı vurgulanmıştır. Parti genel başkanının çeşitli yayın organlarındakiaçıklamalarında da, "bölünmez bütünlüğe" aykırılık konusunda kesinkanıya ulaşmayı sağlayacak bir söylemde bulunulmamıştır. Budurumda, Parti'nin programı ile Genel Başkanı'nın açıklamalarının Anayasa veSiyasî Partiler Yasası'na aykırı olmadığı sonucuna varılmıştır. Açıklanannedenlerle, davanın reddine karar verilmesi gerektiği düşüncesiyle çoğunlukgörüşüne katılmıyoruz. Üye Yalçın ACARGÜN Üye Sacit ADALI Üye Fulya KANTARCIOĞLU KARŞIOY VEDEĞİŞİK OY GEREKÇELERİ AnayasaMahkemesi'nin 26.2.1999 günlü, E. 1997/2, K. 1999/1 (Siyasî Parti Kapatma)kararı ile ilgili olarak karşıoy ve değişik oy gerekçelerimiz bulunmaktadır.Bunlar ayrı ayrı irdelenecektir : l-KARŞIOY GEREKÇESİ DemokratikKitle Partisi'nin, programının Anayasa'nın Başlangıç ile 2., 3., 14., 68. ve136. maddelerine ve 2820 sayılı Siyasî Partiler Yasası'nın 78. maddesinin (a),(b) bentlerine, 80. maddesine, 81. maddesinin (a), (b) bentlerine ve 89.maddelerine aykırılığı savıyla, aynı Yasa'nın 101. maddesinin (a) ve (b)bentleri uyarınca kapatılması istemiyle Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığıncaaçılan davada : DavalıParti'nin, 1995 Anayasa değişikliğinden sonra, Siyasî Partiler Yasası'nın 78.ve 81. maddelerinin (a) ve (b) bentleri ile 80. ve 89. maddelerinin yürürlüktebulunmadıkları; yürürlükte oldukları kabul edilse bile, Anayasa'nın Geçici 15.maddesinin bu hükümler üzerindeki etkisinin sona erdiğinin kabulü ile,Anayasa'ya aykırılık iddialarının incelenmesi gerektiği yolundaki savları,Anayasa Mahkemesi'nce kabul edilmemiştir. Çoğunluğunbu konudaki görüşü özetle; 22.4.1983 günlü ve 2820 sayılı Siyasî PartilerYasası, Anayasa'nın Geçici 15. maddesinde belirtilen dönem içerisinde yani, 12Eylül 1980 tarihinden, ilk genel seçimler sonucu toplanan Türkiye Büyük MilletMeclisi'nin Başkanlık Divanını oluşturduğu, 6.12.1983 tarihine kadar geçendönem içerisinde çıkarılmış olduğundan, belirtilen tarihten sonra değiştirilmişolmadıkça, bu yasa kurallarının Anayasa'nın Geçici 15. maddesinin korumasıaltında bulunduğu ve Anayasa'ya aykırılığının ileri sürülemeyeceğibiçimindedir. Anayasa'nınGeçici 15. maddesinde, "12 Eylül 1980 tarihinden, ilk genel seçimlersonucu toplanacak Türkiye Büyük Millet Meclisinin Başkanlık Divanınıoluşturuncaya kadar geçecek süre içinde, yasama ve yürütme yetkilerini Türkmilleti adına kullanan, 2356 sayılı Kanunla kurulu Millî Güvenlik Konseyinin,bu Konseyin yönetimi döneminde kurulmuş hükümetleri, 2485 sayılı Kurucu MeclisHakkında Kanunla görev ifa eden Danışma Meclisinin her türlü karar vetasarruflarından dolayı haklarında cezaî, malî veya hukukî sorumluluk iddiasıileri sürülemez ve bu maksatla herhangi bir yargı merciine başvurulamaz"denilmektedir. AnayasaMahkemesi kimi kararlarında, "bu dönem" içerisinde çıkarılanyasalarda ya da yasa maddelerinde herhangibir değişiklik yapılmış ise, artık okuralın Anayasa'nın Geçici 15. maddesinin getirdiği sınırlamaların dışınaçıktığı sonucuna varmıştır. (Örnek: Anayasa Mahkemesi'nin 12.9.1991 günlü, E:1991/31, K: 1991/27 sayılı kararı.) DemokratikKitle Partisi'yle ilgili davada, 2820 sayılı Siyasî Partiler Yasası'nınuygulanması gereken, 78. maddesinin (a), (b) bentlerinin, 80. maddesinin, 81.maddesinin (a), (b) bentlerinin, 89. maddesinin ve 101. maddesinin (a), (b)bentlerinin, daha sonra herhangibir değişikliğe uğramamış olmaları nedeniyle,Anayasa'nın Geçici 15. maddesi kapsamında olduğu tartışmasızdır. Ancak, 2820sayılı Yasa'nın belirtilen maddelerinin dayanağını oluşturan Anayasa'nın 68. ve69. maddelerinde, 29.7.1995 günlü, 4124 sayılı Yasa ile değişiklik yapılmıştır. Anayasa'nınyasaya göre daha üstün bir hukuk normu olduğu ve Anayasa'nın bağlayıcılığıilkesi düşünüldüğünde; yasa ile sonradan yapılan bir değişikliğin Geçici 15.madde kapsamından çıkacağı ve Anayasa'ya aykırılığının incelenebileceği kabuledilirken, üstün norm olan Anayasa'da yapılan değişiklik sonunda, o Anayasakuralının verdiği olura göre çıkarılan bir Yasa'nın Anayasa'ya aykırılığınınincelenemeyeceğini ileri sürmek olanaksızdır. Anayasa'nınGeçici 15. maddesi ile, belli dönemde çıkarılan yasaların Anayasa'ya uygunlukdenetimine bağlı tutulmasının yasaklanmış olmasını, 1982 Anayasası çerçevesindedeğerlendirmek gerekir. Anayasa'nın genel kuralı, yasaların Anayasa'ya aykırıolamayacağı yolundadır. Anayasa, bu konuya verdiği önemi belirtmek için de,yasaların, yasa hükmünde kararnamelerin ve Türkiye Büyük Millet Meclisiİçtüzüğü'nün Anayasa'ya şekil ve esas bakımlarından uygunluğunun denetlenmesiiçin Anayasa Mahkemesi'nin kurulmasını kurala bağlamıştır. Belirlibir dönemde çıkan yasaların Anayasa'ya aykırılığının ileri sürülememesiyasağını, Anayasa'nın sonradan değiştirilen kurallarına dayandırılan aykırılıksavlarının da incelenmesine olanak vermeyecek biçimde yorumlamak, yasakkapsamındaki kurallara, Anayasa'nın üstünde bir yer vermek anlamına gelir. Bunedenle, Anayasa'nın herhangibir maddesinde, Geçici 15. maddede belirtilendönemden sonra yapılan bir değişiklikte, değişiklik yapılan maddenin oluru ileçıkarılmış olan yasaların, Anayasa'ya aykırılığının da incelenmesi gerekir.Anayasa'nın, o yasanın çıkarılmasına olur veren maddesinde bir değişiklikyapılmış olmasına karşın, Yasa'da herhangibir değişiklik yapılmadıkça bunlarınGeçici 15. maddenin kapsamında kaldığını düşünmek, Anayasa'nın bağlayıcılığıilkesi ile de ters düşer. Açıklanannedenlerle, çoğunluğun bu konudaki görüşüne katılmıyorum. 2-DEĞİŞİK OY GEREKÇESİ Anayasa'nın68. maddesinde siyasî partiler, demokratik siyasî hayatın vazgeçilmez unsurlarıolarak belirtilmiştir. Siyasî partiler, önceden izin almadan kurulurlar veAnayasa ve yasa hükümleri içerisinde faaliyetlerini sürdürürler. Siyasîpartilerin faaliyetleri, parti içi düzenlemeleri ve çalışmaları demokrasiilkelerine uygun olur. Bu ilkelerin uygulanması da yasa ile düzenlenir. Siyasîpartilerin tüzük ve programları ile eylemleri, devletin bağımsızlığına, ülkesive milletiyle bölünmez bütünlüğüne, insan haklarına, eşitlik ve hukuk devletiilkelerine, millet egemenliğine, demokratik ve lâik Cumhuriyet ilkelerineaykırı olamaz; sınıf ve zümre diktatörlüğünü veya herhangi bir diktatörlüğüsavunmayı ve yerleştirmeyi amaçlayamaz; suç işlenmesini teşvik edemez. Birsiyasî partinin tüzüğü ve programı yukardaki hükümlere aykırı bulunursa,Anayasa Mahkemesi'nce temelli kapatılmasına karar verilir. Birsiyasî partinin, eylemlerinin yukarda belirtilen hükümlere aykırı bulunaraktemelli olarak kapatılması için, onun bu nitelikteki fiillerin işlendiği birodak haline geldiğinin Anayasa Mahkemesi'nce saptanması gerekir. Anayasa'nınkimi maddelerinde siyasî partilerin temelli olarak kapatılacağı kuralabağlanmış (örneğin 69. maddenin beşinci ve altıncı fıkralarında olduğu gibi),kimi maddelerinde de (örneğin, 69. maddenin ikinci fıkrasında olduğu gibi),yaptırımların saptanması yasakoyucunun takdirine bırakılmıştır. Ancak2820 sayılı Siyasî Partiler Yasası'nda, kimi koşullarda geçici bir"Kapatma" kabul edilmemiş, Anayasa ve Yasa'ya aykırılığı saptanan herkoşulda, partilerin sadece temelli olarak kapatılması öngörülmüştür. Oysa,Anayasakoyucu, Anayasa'da yalnızca "temelli kapatmayı" değil,"kapatma"yı da öngörmüştür. Bu görüşümüzün dayanağı Anayasa'nın 149.maddesinin son fıkrasıdır. Bu fıkrada şöyle denilmektedir : "AnayasaMahkemesi Yüce Divan sıfatıyla baktığı davalar dışında kalan işleri dosyaüzerinde inceler. Ancak, gerekli gördüğü hallerde sözlü açıklamalarını dinlemeküzere ilgilileri ve konu üzerinde bilgisi olanları çağırabilir ve siyasîpartilerin 'temelli kapatılması' ve 'kapatılmasına' ilişkin davalarda, YargıtayCumhuriyet Başsavcısından sonra kapatılması istenen siyasî partinin genelbaşkanlığının veya tayin edeceği bir vekilinin savunmasını dinler". Kuşkusuzgeçici ya da süreli "kapatma"nın hangi hallerde olabileceğinin vekoşullarının neler olacağının, bu gibi durumlarda bir yaptırım uygulanıpuygulanmayacağının, yasakoyucu tarafından belirlenmesi gerekir. Anayasa'nın,69. maddesinin beşinci fıkrasında olduğu gibi, bir siyasî partinin tüzüğü veprogramının 68. maddenin dördüncü fıkrası hükümlerine aykırı bulunması halindeAnayasa Mahkemesi'nce "temelli kapatılma"sının öngörülmesi durumundada, yasakoyucunun, doğrudan temelli kapatma kararı verilmesi yerine, tüzük veprogramdaki, Anayasa'ya ya da Siyasî Partiler Yasası'na aykırılıklarıngiderilebilmesi için siyasî partiye öncelikle Anayasa Mahkemesi'nce "ihtar"dabulunulması yolunda bir yasal düzenleme yapmasına engel herhangi bir hususbulunmamaktadır. Böylebir yasal düzenleme yapılırsa, siyasî partinin tüzük ve programında Anayasa'yaveya Siyasî Partiler Yasası'na aykırı bir durum saptandığında öncelikle siyasîpartiye ihtarda bulunularak aykırılığın giderilmesi için bir süre verilebilirve bu süre içinde aykırılık giderilmezse siyasî parti kapatılabilir.Anayasa'nın 69. maddesinde bir değişikliğe gidilmeden de böyle bir düzenlemeninyapılabileceği görüşündeyim. Halenbu konuda yasal bir düzenleme yapılmadığı ve tüzük ve programındakiaksaklıkların giderilmesi için siyasî partiye ihtarda bulunulması ya da geçicibir süre için kapatılması olanağı bulunmadığı için, davalı partinin temelliolarak kapatılmasına bu gerekçelerle katılıyorum. Üye Lütfi F. TUNCEL