ANAYASA MAHKEMESİ KARARI
Esas Sayısı:1995/1 (SiyasîParti-Kapatma)
Karar Sayısı:1996/1
Karar Günü:19.3.1996
R.G.Tarih-Sayı:23.10.1997-23149
DAVACI: Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı
DAVALI: Demokrasi ve Değişim Partisi
DAVANINKONUSU : Demokrasi ve Değişim Partisi Proğram'ının, Anayasa'nın başlangıç'ı ile2., 3., 14., 69. maddelerine, Siyasî Partiler Yasası'nın 78. maddesinin (a)bendine, 80. maddesine ve 81. maddesinin (a) ve (b) bentlerine aykırılığısavıyla, aynı Yasa'nın 101. maddesinin (a) bendi gereğince kapatılmasına kararverilmesi istemidir.
I-DAVA
YargıtayCumhuriyet Başsavcılığı'nın 5.6.1995 günlü, SP. 76 Hz.1995/45 sayılıİddianamesinde şöyle denilmektedir:
"I-Giriş
Çalışmalarıylaulusal iradeyi oluşturarak genel ve yerel seçimler yoluyla siyasal kararlarıetkilemeyi hedef alan kuruluşlar olan siyasal partileri Anayasanın 68.maddesinin ikinci fıkrası hükmü, demokratik siyasal hayatın vazgeçilmez ögelerisaymak suretiyle demokrasinin belirleyici temel özelliklerinden birisi olarakkabul etmiştir.
Kişileringenel oy hakkı çerçevesinde tek tek sahip oldukları siyasal tercihleri,programları yönünde toplayıp birleştirerek siyasal iktidara ulaşmayı amaçlayansiyasal partilerin, ulusal iradenin oluşmasındaki rol ve görevleriyle olağanderneklerden farklı bir durumda bulunduğunu gözeten Anayasa, bu nedenle onlarıöncelikle kendi yapısı içinde düzenleme gereğini duymuş ve 68. ve 69.maddelerinde, kuruluşları, tüzük ve programlarında ve çalışmalarında uymaklayükümlü oldukları hususları ve kapatılmaları hakkında genel niteliktekikuralları getirmiştir. Ancak, önceden izin alınmadan kurulabileceği ve onlarolmadan gerçek bir demokratik hayatın var olamayacağı kabul edilen siyasalpartilerin, çalışmalarında hiçbir sınırlamaya bağlı olamayacaklarını söylemekolanaksızdır. Çünkü, toplum hayatında çok önemli işlevlere sahip bulunansiyasal partilerin demokratik düzeni ve Cumhuriyetin niteliklerini hedef alanbir güç merkezi durumuna gelmesi toplumu tehdit etmeye başlar ve kamu düzenibozulur. Toplumun hukuksal açıdan örgütlenmiş biçimi olan devletin bizzat kendivarlığına yönelen bu gibi tehlikelere karşı hukuk devleti ilkesi çerçevesiiçinde gereken önlemleri alması onun demokratik hukuk devleti olma niteliğiningereğidir. Anayasa, siyasal partileri demokratik, siyasal hayatın vazgeçilmezögeleri ve demokrasinin simgesi saymış olmakla birlikte, çalışmalarındasınırsız bir özgürlük tanınmamış, onların ülke zararına çalışmaların odağıolabilmesi olasılığını öngörerek bu gibi hallerde kapatılabileceklerini kabuletmiştir. Getirilen yasaklamalara uyulmaması durumunda, Türkiye Cumhuriyetininkendisiyle özdeşleşmiş olan niteliklerin ve devletin dayanağını oluşturan temelilke ve esasların sarsılacağı ve Türkiye Cumhuriyeti Devletinin tehlikeyedüşeceğinde hiç kuşku yoktur.
Yukarıdabelirlenen nitelikler ve işlevlerin sonucu olarak Anayasa 69. maddesiyle,kurulan partilerin tüzük ve programlarının ve kurucularının hukuki durumlarınınAnayasa ve yasa hükümlerine uygunluğunun kuruluşlarını takiben ve öncelikledenetleme ve gerektiğinde kapatma davası açma görevini CumhuriyetBaşsavcılığımıza vermiştir.
Siyasalpartilerin kuruluşlarından itibaren çalışmaları, denetimleri konularında olduğukadar kapatılmalarına ilişkin ilke ve esaslar belli bir düzen içerisindeayrıntılı olarak Siyasi Partiler Yasası (Daha sonra "SPY" olarakanılacaktır)'nda yer almış, siyasal partiler hakkında Anayasa Mahkemesindekapatma davası açılması benimsenmiştir.
Gereklibildiri ve belgeleri 4.3.1995 tarihinde İçişleri Bakanlığına verilmesiyleSPY.nın 8. maddesine göre tüzel kişilik kazanan davalı siyasi partininprogramının incelenmesinde kapatmayı gerektiren yasaklamalara aykırılıklarınvar olduğu kanısına varılmıştır.
II-Açıklamalar
SPY.nın78. ve 81. maddelerini de içeren, dördüncü kısımdaki yasaklara aykırılıkhalinde partinin kapatılmasını düzenleyen 101. maddesinin (a) bendi, partiprogramının yasanın dördüncü kısmında yer alan hükümlere aykırı olması halinide saymıştır. Bu nedenle dava programının 101. maddenin (a) bendi uyarıncadeğerlendirilmesi gerekmektedir.
Demokrasive Değişim Partisi'nin programının bir bölümü şöyledir:
"...
"BölgedeDurum
"Ortadoğudünyanın sıcak bir bölgesi olmayı sürdürüyor. İsrail-Filistin barışı yolundason dönemde atılan adımlar bölgede politik ortamın yumuşaması bakımındanönemlidir, ancak barış sürecinin tamamlanması için daha alınacak epeyce yolvar. Ayrıca İsrail'le Suriye ve Lübnan arasındaki sorunların da çözümügerekiyor.
Diğeryandan Ortadoğu'da sorunlar İsrail-Arap sorunundan ibaret değil. Bunun yanısıraKıbrıs sorunu, İran-Irak sorunu, bölge devletleri arasında su sorunları veKarabağ sorunu gibi SSCB'nin dağılmasıyla ortaya çıkan veya daha da kızışansorunlar var. Kürt sorunu ise öteden beri, bölgenin en önemli sorunlarındanbiri; yıllardır bölge ülkelerini ve dünyayı meşgul ediyor; eğer adil bir çözümbulunmazsa daha uzun süre de edecektir.
Busorunlar Filistin, Güney Afrika, İrlanda sorununda somut olarak kanıtlandığıgibi, zor yoluyla değil, ancak görüşmeler yoluyla barışçı yöntemlerle,halkların iradesine ve Birleşmiş Milletler kararlarına saygı gösterilerekçözülebilir. Dünyada değişen durum şimdi, bölgesel sorunların bu tür çözümünüdaha da kolaylaştırmakta ve teşvik etmektedir.
Körfezsavaşı sonrası Irak'ın Kuzeyinde ortaya çıkan Kürt Federe yönetimi, bölgebakımından yeni bir durumdur. Uzun yıllar Irak'taki despot yönetimden çeken veçetin bir direniş gösteren Kürtler, son olarak Saddam Rejimi'nin yediğidarbeler sonucu ve uluslararası destekle bu bölgede özgür seçimlere dayanan birparlamento ve hükümet oluşturdu; iradesini, Kürt-Arap Federasyonu biçiminde birçözümden yana dile getirdi.
Kürtleriniradesine saygı gösterilmeli ve buradaki Kürt Yönetimi herkesce tanınmalıdır.Irak Sorunu'nun bütün olarak çözümü ise, Kürtlerin de iradesine saygıgösterecek demokratik bir Irak'ın gerçekleşmesine bağlıdır.
Kürtleryıllardan beri İran'da da baskı rejimine karşı hakları ve özgürlükleri içinsavaşıyor; bölgesel özerklik istiyor. Bu parça bakımından da sorunun çözümüKürtlerin iradesine saygı göstermeye bağlıdır. Ne var ki İran'da, Şahdiktatörlüğünün yerini alan Mollalar rejimi de baskı indirme yolunu seçmiştir.
İranyönetimi, aynı zamanda, komşu ülkelere ve dünyaya, "İslami Devrim"yayma adı altında, başka ülkelerin içişlerine karışıyor ve dünyaya terör ihraçediyor. İran'ın başını çektiği söz konusu "İslam Radikalizmi" bugündünya çapında bir soruna dönüşmüştür.
Sözkonusu "İslam Radikalizmi" temelde, ekonomik sorunlar içinde bunalan,politik baskı gören kitleler bakımından bir çıkış arayışı, bir tepkidir. Ancakyanlış hedeflere yönelmiştir. İslam halklarının kurtuluşu da, eskiye dönmekte,ya da dini reçetelerde değil, demokraside ve sosyoekonomik gelişmededir. Bununiçin de baskı rejimine son verilerek, toplumsal yaşamın demokratikleşmesi,ekonomik yaşamın emekçi halk çoğunluğundan yana yeniden düzenlenmesi gerekir.
Türkiye,dünyada büyük ölçekte değişen durumu da göz önüne alarak, taraf olduğu veya onuyakından ilgilendiren bölge sorunlarının çözümü için gerçekçi politikalarayönelmelidir. Bunlar zora-şiddete değil, uluslararası hukuk ilkelerine dayananbarışçı politikalar olmalıdır. Tüm bölge halkları gibi, Türkiye halkının dayararına olan, özgür halkların yaşadığı, barışçı ve demokratik birOrtadoğu'dur.
Türkiye'deDurum
Osmanlılarınson döneminde başlayıp Cumhuriyet döneminde de sürdürülen tüm yenileme çabalarınarağmen, Türkiye günümüzde hala çağdaş, ileri bir ülke olmaktan uzaktır ve ciddisorunlarla yüzyüzedir. Bu sorunların başında ekonominin kötü durumu, demokrasiyokluğu ve Kürt sorunu gelmektedir. Bu üç sorun birbirini etkilemekte,beslemektedir; çözümleri de birbirine sıkı sıkıya bağlıdır.
Türkiye'dedünden bugüne iktidarı elde tutan ve asker sivil bürokrasiyle kaynaşanburjuvazi ve toprak ağaları kesiminin iktidarı halk yığınları bakımından ikişey anlatır: Ağır ekonomik sömürü ve buna eşlik eden baskı. Bu egemen kesimkendine güvensiz olduğu için yığınlara hak ve özgürlük tanımadı. Emekçilereörgütlenme hakkı tanımadı.
Buülkede hiç bir dönemde düşünce özgürlüğü olmadı. Ülkenin hapishaneleri hepdemokrasiden, emekten, yenilikten yana olan aydınlar ve yazarlarla dolu oldu;bugün de öyledir. Bu ülkede her zaman partiler kapatıldı ve yöneticileri,üyeleri tutuklandı, ağır hapis cezalarıyla, idamla yargılandı; bugünde deöyledir.
Yoğunbaskı çarkının başlıca nedenlerinden biri de Kürt sorunudur. 1923'te şekillenenTürkiye Cumhuriyeti'nin sınırları içinde, bizzat Cumhuriyetin kurucularınca daifade edildiği gibi, Türkler, Kürtler ve başka etnik gruplar yaşamakta idi.Yönetici kesim, daha baştan, ülkenin etnik gerçeğine, çok kültürlü, çok dilliyapısına uygun bir siyasi ve yönetsel yapı oluşturmaktan kaçındı, başka etnikyapıları zorla Türkleştirmeye, eritmeye çalıştı. Bu baskı politikası onuizleyenlerin amaçlarına uygun sonuç vermedi; aksine bir dizi Kürtayaklanmalarına yol açtı ve sorun ağırlaşarak günümüze kadar geldi. Bugün deKürt sorunu, tüm ağırlığıyla ülkenin gündemindedir.
Kürtlerekarşı izlenen baskı politikası, aynı zamanda Türkler bakımından da hak veözgürlüklerin kısıtlanmasına, militarizmin güçlenmesine yol açtı. Ordununbaşındakiler kendilerini hep sivil yönetimin üstünde ve ülkenin gerçekefendileri olarak gördüler. Durumlarının zayıfladığını hissettikleri herkeresinde darbe yaparak yönetime el koydular. Son olarak 12 Eylül askeriiktidarı, toplumun tüm ilerici, demokratik güçlerini bastırarak, Anayasa adıaltında bir yasaklar rejimi oluşturarak sorunları aşabileceğini sandı. Buyasakçı sistem bugün de sürmektedir. Ancak o, sorunlara çözüm bula mamışonları daha da ağırlaştırmıştır.
Türkiyehiç bir dönemde, gerçek anlamda demokrasiyi tanımadı. Bu ülkede ancakdemokrasinin karikatürü yaşadı. Bugün de çok partili parlamenter sistem vesivil yönetim göstermeliktir. Parlamento gerçekte semboliktir, yasama yetkisielinden alınmıştır. ülke en hayati konularda hükümet kararnameleri ve generallerindenetimindeki Milli Güvenlik Kurulu'nun emir ve talimatlarıyla yönetilmektedir.Özgür tartışmayı önleyen ülkedeki baskı atmosferi parlamentoda da aynengeçerlidir.
Bukoşullarda Türkiye'de halk egemenliğinden söz etmek gülünçtür. Halkınegemenliği, ancak tüm temel özgürlüklerin gerçek bir güvence altında olduğu,her toplum kesiminin özgürce örgütlenebildiği, parlamentonun bu kesimlerinindengeli temsiline olanak verecek demokratik bir seçim sistemi sonucu oluştuğu,özgürce tartışıp karar aldığı; yani yasama yetkisini gerçekten elinde tuttuğubir ülkede vardır.
Türkiye'deise, ülkeyi dünden bugüne yöneten egemen kesim, Kütlere özgürlüğü, Türkleredemokrasiyi çok gördü.
Bunedenledir ki, bu iki sorun-demokrasi sorunu ve Kürt sorunu-bugün de ülkenin gündemindedirve çözüm bekleyen hayati sorunlardır. Ülke bir savaş alanına dönüşmüştür. Temelhak ve özgürlükler daha da tırpanlanmıştır. Devlet tam anlamıyla bir polisdevletidir; ülkedeki politik ortam boğucudur. Türkiye'nin barışa ve demokrasiyeihtiyacı var. Bu da, ancak Kürt sorununa eşitlik temelinde barışçı bir çözümbularak sağlanabilir.
Bununyanısıra Türkiye, ekonomik geri kalmışlığın çemberini kıramıyor; yıllardırtoplumu bunaltan işsizlik, yoksulluk, yaşam pahalılığı son yıllarda daha datırmandı. Zenginle yoksul arasındaki uçurum kat kat büyüdü. Emekçilerin satınalma gücü 12 Eylül döneminde yarı yarıya düştü. Dış borçlar 70 milyar dolaraulaştı. Ülke, bugün de derin bir ekonomik krizin içindedir ve yeniden IMF'ninkapısına yönelmiş bulunuyor.
Bununbir nedeni, ülkeyi dünden bugüne yöneten kesimin izlediği ekonomikpolitikalardır. Bu kesim ülkenin kaynaklarını gelişmeye değil, lüks tüketimeharcıyor, har vurup harman savuruyor. Ülkede pervasızca bir soygun ve talanrejimi işliyor. Rüşvet, yolsuzluk toplumsal yaşamı kemiriyor. Ülkeyi yönetenleryolsuzluğa batmış ve kaynağı belirsiz dev servetler edinmişlerdir; ama kimseonlardan hesap soramıyor; çünkü halk örgütsüz, sesi kısılmış; yargı ise onlarabağımlı. Verginin yükü yoksulların, ücretlilerin üzerinde, Zenginler ise komikderecede az vergi ödüyorlar; vergi kaçakçılığı doğal bir alışkanlığa dönüşmüş.
Feodalgericilere dayanan rejim toprak reformu yapıp topraksız ve yoksul köylününistemlerine cevap vermiyor.
Demokrasiyokluğu ise yönetici kesime yarıyor; denetimi, hırsızlık ve yolsuzlukyapanlardan hesap sormayı önlüyor; yığınların örgütlenmesini engelliyor; bukesimin iktidardaki ömrünü uzatıyor.
Bugünküekonomik krizin baş nedeni ise izlenen yanlış Kürt politikası, bunun yol açtığışiddet ortamı ve ödenen ağır ekonomik bedeldir. Sözde "terörle savaş"adı altında yapılan harcamalar yılda 7 milyar doları buluyor. Bu Türkiye içindev bir rakamdır ve başlıbaşına bugünkü ekonomik bunalımın esas nedeniniaçıklamaya yetiyor. Ama asıl bedel bundan kat kat ağırdır.
Bugünyaşanan şiddet ve çatışma ortamı nedeniyle Kütlerin yaşadığı bölgede üretimneredeyse düşmüştür. Fabrikalar çalışmıyor, tarlalar ekilmiyor ve sürüleryaylalara çıkarılmıyor. Binlerce köy, pek çok kasaba ve küçük kent yıkılmışboşaltılmış ve halk zoraki göçe uğramıştır. Bölgede açlık ve işsizlik korkunçboyutlara varmıştır. Göç dalgaları bölgedeki ve batıdaki büyük kentlerin zateniyi olmayan düzenini daha da altüst ediyor.
Zorlabastırma çabası şiddetin ve yangının büyümesine, yayılmasına yol açıyor. Budurum Türkiye turizmini olumsuz biçimde etkiliyor ve bu alanda da milyarlarcadolarlık kayıplara yol açıyor.
Görüldüğüüzere, yönetici kesim, Kürt sorununda izlediği yanlış politikayla ülkeyi biryangın yerine çevirmiştir. Yalnızca boş yere kan dökülmekle, Türkiye halkıbüyük acılar çekmekle kalmıyor; aynı zamanda ülkenin kaynakları yararsız biralanda tüketiliyor; halkın ekmeği kurşuna ve bombaya dönüşüyor; ülkeyoksullaşıyor, ekonomik bunalım büyüyor.
Ekonomikbunalımın aşılması, işsizliğe, yoksulluğa çözüm bulunması, emekçi kitlelerinyaşam koşullarının iyileşmesi, bölgeler arasındaki eşitsiz durumun giderilmesi,ülkenin büyük dış borç yükünden kurtulması, özetle ekonominin düze çıkmasıülkede barışı amaçlayan, kaynakları yıkmaya değil, yapmaya ve üretime yönelten,bugünkü parazit azınlığın pervasız vurgununa, soygununa, rüşvet ve yolsuzlukçarkına dur diyen yeni bir politikayı egemen kılmaya bağlıdır.
Sorunlarınçözümünü, dünden bugüne ülkeyi yöneten kesimden, yani bu günkü kötü durumun sorumlularından,halkı acımasızca sömürenlerden, ona acımasızca baskı yapanlardan ve onu süreklialdatanlardan beklemeyiz. Bu sorunları çözecek olanlar, bundan çıkarı olanyığınlardır. İşçi köylü ve emekçilerdir; hak ve özgürlüğünden yoksun bırakılan,baskı gören Kürtlerdir; değişimden, demokrasiden yana olan aydınlardır.
...
Sonyıllarda dünyamızda yeralan önemli değişikliklere, demokrasi ve insan haklarıyönünde güçlenen eğilimlere karşılık, Türkiye'de yönetim anlayışıdeğişmemiştir. Yönetici kesim demokrasi ve insan hakları yönünde, Kürtsorununun barışçı çözümü yönünden adım atmamakta direniyor. Hala, soğuk savaşdöneminden kalma yöntemlerle, militarizmi tırmandırarak, şovenizmipompalıyarak, şiddet yoluyla sonuç almaya çalışıyor.
...
Dündenbugüne yaşayanlar, ekonomik sorunlar içinde bunalan yığınlara, baskı ve zulümgören toplum kesimlerine; işçilere, köylülere, memurlara, aydınlara, gençlere,Kürt ve Türk insanına şunu öğretmiştir. Bu haksız düzen değişmelidir. Toplumunbarışa, ekmeğe, özgürlüğe ihtiyacı var. Bunu sağlayacak olanlar ise ancakkendileridir. Onları temsil eden ve onların sözcüsü olacak bir örgüte gerekvar. Özetle bu bir iktidar sorunudur. İktidarın, yetmiş yılı aşkın süredirülkeyi yöneten ve bugünkü kötü durumdan sorumlu olan egemen azınlığın elindenalınması gerekir.
Demokrasive Değişim Partisi bu amaçla kurulmuştur ve bunun mücadelesini vermektedir.Partimiz ülkenin üç temel sorununu çözmeyi önüne hedef olarak koymuştur: Kürtsorununa politik ve adil bir çözüm, yani ülkede barışın gerçekleşmesi; tam birdemokrasi; ekonominin emekçi halktan yana yeniden düzenlenmesi ve gelişmeyoluna sokulması.
SomutHedefler ve Çözümler
KürtSorununun Çözümü İçin
Türkiye'yebarış gelmesi için, gerçek bir demokrasi ve ekonomik gelişme için Kürtsorununun çözümü şarttır ve çözüm, şiddet ve bastırmayla değil, ancak barışçıyöntemlerle mümkündür.
Partimiz,Türklerin ve Kürtlerin birarada kardeşçe yaşamasından yanadır ve bunun yolu,bugüne kadar izlenen baskı politikasına son vermek; Türkiye'yi de bağlayanuluslararası hukuk ilkelerine ve sözleşmelere uygun olarak Kürtlerin haklarınıtanımak ve eşitlik temelinde çok yönlü, politik, yönetsel ve kültürel birdemokratik yapılanma sağlanmaktadır. Partimizin temel amaçlarından biri budur.
Bununiçin öncelikle silahların susması ve sorunun çözümü için özgür bir tartışmaortamının oluşması sağlanacaktır. Tüm partiler bu konuya ilişkin görüş veprogramlarını hiç bir kısıtlama olmaksızın, serbestçe dile getirebilecek vehalk bu görüşler arasında özgürce bir seçim yapabilecektir.
Şuanda yasaklı olan tüm partilere serbestçe çalışma hakkı tanınacaktır.
...
Kürtdili-kültürü üzerindeki baskılara, zoraki asimilasyon politikasına son verilecek;bu alanda da uluslararası hukuk normları ve sözleşme hükümleri hayatageçirilecektir.
Kürtdilinin, radyo televizyon yayınları dahil, toplumsal yaşamın her alanda ve aynıresmi işlemlerde serbestçe kullanımı için gereken düzenlemeler yapılacaktır.
ÇağdaşBir Demokrasi İçin
...
DemokratikBir Anayasa
...Çeşitlitoplum kesimlerinin ve demokratik örgütlerin katkısıyla, bu anayasa yerine,temel hak ve özgürlükleri güvence altına alan demokratik bir anayasayapılacaktır.
Kürtkimliği ve hakları bu anayasada güvence altına alınacaktır.
..."
III-Kapatma Nedenleri ve Değerlendirme :
A)Kapatma Nedenleri
Dahaönce de değinildiği gibi, siyasal partilerin amaçları ve kapatılmalarınailişkin esaslar Anayasa'nın 68. ve 69. maddelerinde düzenlenmiş bulunmaktadır.68. maddenin dördüncü fıkrası, siyasal partilerin tüzük ve programlarınındevletin ülkesi ve ulusuyla bütünlüğüne, insan haklarına, ulus egemenliğine,demokratik ve laik Cumhuriyet ilkelerine aykırı olamayacağı; beşinci fıkrası,sınıf ve zümre egemenliğini veya herhangi bir tür diktatörlüğü savunmayı veyerleştirmeyi amaçlayan parti kurulamayacağı kuralını getirmiş; 69. maddeninbirinci fıkrası ise, siyasal partilerin tüzük ve programları dışında faaliyettebulunamayacakları, Anayasanın 14. maddesinde yer alan sınırlamaların dışınaçıkamayacakları, çıkanların temelli kapatılacakları; sekizinci fıkrası da,siyasal partilerin yabancı devletlerden, uluslararası kuruluşlardan, yabancıülkelerdeki dernek ve gruplardan herhangi bir suretle ayni ve nakti yardım veemir alamayacakları ve bunların Türkiye'nin bağımsızlığı ve ülke bütünlüğüaleyhindeki karar ve faaliyetlerine katılamayacakları, bu hükümlere aykırıhareket eden siyasi partinin temelli kapatılacağı kuralını kabul etmiştir.
Çalışmalarıile ulusal iradenin oluşmasını sağlayarak siyasal iktidara sahip olmayıhedefleyen siyasal partilerin toplum düzeni ve demokratik hayatın devamıbakımından taşıdıkları önem onların kuruluş ve faaliyetlerinin izlenmesininbenzeri örgütlerden farklı olmasını zorunlu kılmıştır. Nitekim, genel çizgileriitibariyle, olağan derneklere benzese bile, siyasal partilerin uymaları gerekenesasların Anayasada yer alması, çalışmaların Anayasa ve yasalar hükümlerineuygun olup olmadığının derneklerden farklı olarak özel biçimde izlenip denetlenmesi,demokratik hayatın vazgeçilmez ögeleri sayılmalarının sonucudur. Ancak, siyasalpartilerin yukarıda belirtilen hedefe ulaşmaları için yapacakları çalışmalardamutlak bir özgürlükten yararlanmaları beklenemez. Demokratik hukuk devletiolmanın gereği olarak, bu özgürlük Anayasa ve yasalarla sınırlandırılmış,siyasal partiler çalışmalarında tümüyle serbest bırakılmamışlardır. Çünkü busınırlamalardan herhangi birinin çiğnenmesi halinde, Anayasa'nın TürkiyeCumhuriyeti'nin özünden ayrılamayacak olan nitelikleri ve devletin dayandığıtemel ilke ve görüşler hiçe sayılmış olur ve böylece doğrudan doğruya TürkiyeCumhuriyeti tehlikeye düşer.
Siyasalpartilerin kurulmalarına, faaliyetlerine, denetlenmelerine, kapatılmalarınailişkin esasları düzenleyen SPY., Anayasa'nın 68. ve 69. maddelerinde öngörülenilke ve esaslara paralel olarak, siyasi partilerle ilgili yasaklar başlıklıdördüncü kısmında partilerin amaç ve faaliyetlerinde uyacakları hususlarıdüzenlenmiş, bu ilke ve esaslara uymamanın yaptırımını 101. maddenin (a), (b)ve (c) bentlerinde "partinin kapatılması" olarak belirlemiştir.
Siyasalpartiler için öngörülen yasaklamalar, davanın konusunu ilgilendirdiği ölçüde,şu biçimdedir:
SPY.nın78. maddesinde; "Siyasal partiler:
a)Türkiye Devletinin...Anayasanın başlangıç kısmında ve 2. maddesinde belirtilenesaslarını; Anayasanın 3. maddesinde açıklanan Türk Devletinin ülkesi vemilletiyle bölünmez bütünlüğüne, diline...dair hükümlerini...değiştirmek
...dil, ırk... ayırımı yaratmak amacını güdemezler veya bu amaca yönelikfaaliyette bulunamazlar, başkalarını bu yolda tahrik ve teşvik edemezler.
..."hükmünü getirmiştir. Sözkonusu yasaklamaların Cumhuriyetin niteliklerini,devletin ülkesi ve ulusuyla bölünmezliğini ve Atatürk milliyetçiliği ilkesini korumayayönelik olduğu anlaşılmaktadır. Madde metinde belirtilen AnayasanınBaşlangıç'ında, "... hiçbir düşünce ve mülahazanın... Türk varlığınındevleti ve ülkesiyle bölünmezliği esasının...Atatürk milliyetçiliği, ilke veinkılapları... karşısında koruma göremiyeceği" ifade edilmiş; Anayasanın,2. maddesinde ise, Cumhuriyetin nitelikleri sayılırken Başlangıç'a göndermeyapılmak suretiyle " bölünmezlik" ya da bütünlük ilkesinden dolaylıolarak söz edilmiş, 3. maddesinin birinci fıkrasında ise, "Türkiye Devletiülkesi ve milletiyle bölünmez bir bütündür. Dili Türkçe'dir" hükmügetirilmiş 14. maddesinin birinci fıkrasında, Anayasadaki hak ve özgürlüklerinhiçbirinin devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğünü bozmak... dil,ırk, din ve mezhep ayırımı yaratmak ... amacıyla kullanılamayacağı kabuledilerek temel hak ve özgürlüklerin kötüye kullanılmasının önüne geçilmekistenmiştir.
Anayasanın,bir tarihsel olgu ve hukuksal temel niteliğinde olan bölünmezlik ilkesinedevletin temel amaç ve görevlerini düzenleyen 5., temel hak ve özgürlüklerinsınırlanmasıyla ilgili 13., basın özgürlüğünü düzenleyen 28. ve 30., dernekkurma özgürlüğü düzenleyen 33., gençliğin korunmasından söz eden 58., siyasalpartilerin tüzük ve programlarının uyacakları esasları belirten 68.,yükseköğretim kurumlarını düzenleyen 130., radyo-televizyon idaresi ve kamuylailişkili haber ajanslarını düzenleyen 133., kamu kurumu niteliğindeki meslekkuruluşlarını düzenleyen 135. maddelerinde yer verdiği, 143. maddesiyle bubütünlük aleyhine işlenen suçlar için özel yargı yerleri olan Devlet GüvenlikMahkemeleri kurduğu, hatta 81. maddesinde milletvekili, 103. maddesindeCumhurbaşkanı yemini metnine dahil ettiği görülmektedir. Bütün bu düzenlemeler,Anayasanın Türkiye Devletinin ülkesi ve ulusuyla bölünmezliği ilkesine karşıgösterdiği duyarlılık ve titizliğin birer işaretidir. Gerçekten, toplumunhukuksal bağlamda örgütlenmesi demek olan devletin ve dolayısıyla toplumunkendi varlığına yönelebilecek tehditlere
karşıkorunmasını sağlayan bölünmezlik ilkesi bir yönüyle ülkenin tümlüğünü, diğeryönüyle de ulusu meydana getiren ögelerin bütünlük oluşturmasını ifade eder. Builkenin öylesine bir özelliği vardır ki, bir yönünün herhangi bir biçimde ihlaledilmesi, diğer yönünün de ihlal edilmesi sonucunu doğurmaktadır.
78.maddenin (a) bendi, siyasal partilerin devletin ülkesi ve ulusuyla bölünmezbütünlüğü yanında devlet dilinin Türkçe olduğuna dair kuralı da değiştirmeamacını güdemeyeceklerini ve bu yolda faaliyette bulunamayacaklarınıbelirtmektedir. Anayasanın 3. maddesinin birinci fıkrası, devlet dilinin Türkçeolduğu hükmünü taşımaktadır. Bölünmezlik ilkesinin bir gereği ve sonucu olan buhüküm, resmi işlemlerin ve yazışmaların Türk dilinde yapılması, resmibelgelerin bu dilde düzenlenmesi, öğretimin ve ulusal kültürün yalnızcaTürkçeye dayanması, başka deyişle ülkedeki tek ulusal kültürü Türk kültürününoluşturması demektir. Türkçe bireyler arasında yalnızca bir resmi dil olmadurumunu çoktan aşmış; ayrı etnik kökenlerden gelseler bile, yüzyıllar boyuncakarışıp kaynaşmış ve bir ortak kaderi paylaşmış, ortak bir kültüre ulaşmışkitlelerin hem günlük yaşantıda, aile içinde ve işyerinde yaygın biçimdekullandığı ortak bir iletişim aracı olabilmiş, hem de aynı kitlelerin ortakbilim, kültür ve sanat dili olma derecesine ulaşabilmiş ve böylece gerekbireysel, gerekse toplumsal iletişimin sağlanmasında başlıca araç olmuştur.Türkçenin kazandığı bu yaygınlık ve genellik gözönüne alındığında, etnikgrupların sahip oldukları yerel dillerin resmi dil yerine genel iletişim veeğitim dili olarak kullanılması düşüncesi kabul edilemez. Yerel düzeyde kalmış,gelişmemiş diller bireylere manevi varlıklarını geliştirme olanağı sağlayamaz.
Diğertaraftan; hernekadar, Anayasanın 26. maddesinin üçüncü fıkrasında, "Düşüncelerinaçıklanması ve yayılmasında kanunla yasaklanmış olan herhangi bir dilkullanılmaz." hükmü getirilmiş ise de, günümüzde kullanılması yasaklanmışbir dilin bulunmadığı, her yurttaşın istediği dili özel yaşantısında özgürcekullandığı bilinen gerçeklerdendir. Anayasanın 42. maddesinin son fıkrasında;"Türkçeden başka hiçbir dil, eğitim ve öğretim kurumlarında Türkvatandaşlarına ana dilleri olarak okutulamaz ve öğretilemez..." kuralı yeralmış, uluslararası sözleşmelerin hükümleri bundan ayrı tutulmuştur.İlköğretimin zorunlu olması, eğitim ve öğretim birliğinin sağlanması gereğiolarak böyle bir düzenlemeye ihtiyaç duyulmuştur.
Dilkonusunda Anayasada bulunan bir diğer hüküm de 14. maddenin ilk fıkrasındaki,"Anayasada yer alan hak hürriyetlerden hiçbiri, devletin ülkesi vemilletiyle bölünmez bütünlüğünü bozmak, Türk Devletinin ve Cumhuriyetinvarlığını tehlikeye düşürmek... amacıyla kullanılmazlar..." biçimindekikuraldır. Bu hükümle, Anayasadaki hak ve özgürlüklerin dil ayırımı yaratmakamacıyla kullanılamayacağı kabul edilmiştir.
Anayasa'nın69. maddesi, bu sınırlamalara uymayan bir devlet düzeni kurma yasağını içeren14. maddeye aykırı davranan siyasal partilerin temelli kapatılmasınıbuyurmaktadır.
Davanınkonusu bakımından, SPY.nın 78. maddesinin (a) bendinde incelenmesi gereken birbaşka husus da " millet-ulus" ve "milliyetçilik (Atatürkmilliyetçiliği" kavramlarıdır. Yüksek Mahkemenizin de, 16.7.1991 gün, Esas1990/1 )Siyasî Parti Kapatma), Karar 1991/1 sayılı, 10.7.1992 gün, Esas 1991/2(Siyasî Parti Kapatma), Karar 1992/1 sayılı, 14.7.1993 gün, Esas 1992/1 (SiyasîParti Kapatma), Karar 1993/1 sayılı ve en son 16.6.1994 gün, Esas 1993/3(Siyasî Parti Kapatma), Karar 1994/2 sayılı kararlarında belirtildiği gibi;"..."millet" kavramı; insanlığın gelişme süreci sonunda vardığıen ilerlemiş birlikteliği oluşturan toplumsal yapıyı anlatır. "Ulus"ve yerine göre "Halk" sözcükleriyle de anlatılan bu yapı, bir gelişmedüzeyini, bilinçli ve kişilikli bireyler olgusunu gösterir."Milliyetçilik" ise, büyük bir toplumsal gerçek ve "milletdüşüncesi"nin üzerine kurulu olan çağın en etkin kültür ve politikanlayışıdır. Milliyetçilik, Türkiye Cumhuriyeti'nin ve Türk Devrimi'nin temelve önde gelen ilkelerinden biridir. Cumhuriyet döneminde "millet" ve"milliyetçilik" kavramları, başta teokrasiden demokrasiye geçişisağlayan Atatürk olmak üzere Cumhuriyetin kurucularıyla, onların koyduğu temelilkeler üzerinde Cumhuriyeti yöneten kuşaklarca yorumlanmış ve 1924, 1961, 1982Anayasalarında yer almıştır. 1982 Anayasasının Başlangıç'ında"...Atatürk'ün belirlediği milliyetçilik anlayışı...", 2. maddesinde"...Atatürk milliyetçiliği", 12. maddesinde "...Atatürkilkeleri..." ve 134. maddesinde "...Atatürkçü düşünce..."sözcükleriyle Atatürk milliyetçiliği güçlü biçimde yer almaktadır. Atatürkmilliyetçiliği, ayrımcı ve ırkçı bir kavram değil Türkiye Cumhuriyeti'ni kuranTürk halkının, kökeni, ne olursa olsun, devlet yönünden tartışmasız eşitliği,içtenlikli birliği ve birlikte yaşama istencini içeren çağdaş bir olgudur.Ayrımcılığı dışlayıp "ulus" yapısı içinde kaynaşmayı öngören bukavram; etnik kökenleriyle kimlikleri ayrımcılığa varan resmi bir tanıtımbelirtisi olarak söylenmesini engellemektedir...
Anayasanın2. maddesinin gerekçesinde, "Atatürk milliyetçiliği" olarak ifadeedilen milliyetçilik kavramı, bütün bireylerin kaderde, tasada ve kıvançtaortak, bölünmez bir bütün halinde, diğer bir deyişle, ulusal dayanışma veadalet anlayışı içinde yaşamaları olarak tanımlanmıştır. Başlangıç'ın dokuzuncuparagrafında Türk vatandaşlarının milli gurur ve iftiharlarda, milli sevinç vekederlerde, milli varlığa karşı hak ve ödevlerde, nimet ve külfetlerde vemillet hayatının her türlü tecellisinde ortak olduğunun belirtilmesi de Atatürkmilliyetçiliğinin tanımından başka bir şey değildir.
TürkiyeCumhuriyeti'nin niteliklerini oluşturan ve onun ulusal devlet olmasının birsonucu olan Atatürk milliyetçiliği, çağdaş milliyetçilik anlayışıdır. Yani,hangi kökenden gelirse gelsin, bireyleri bir araya getiren, bir arada yaşatanşey, onlardaki aynı bir ulusa mensup olma duygu ve düşüncesi, bu yoldagösterilen kararlılık ve irade birliğidir. Subjektif nitelikteki bumilliyetçilik düşüncesinde esas olan, kökeni ne olursa olsun, bireyin, kendisigibi olanlarla birlikte, kaderde, tasada ve kıvançta ortak ve bölünmez birbütün oluşturdukları duygu, düşünce ve inancıdır. Bu bakımdan sınırları belli,bölünmez vatan esasını temel alır. Gerçekçi ve çağdaş milliyetçilik anlayışınıtemsil eder. Irk düşüncesi, kan bağı, diğer biyolojik ölçütler ve soyca başkagörünen toplulukların bütünden ayrı sayılmaları düşüncesi bu milliyetçilikanlayışında yer almaz. Kültür milliyetçiliğidir. Bu nedenle, kökenlerine,soylarına, bakılmaksızın, bireyleri ortak bir kültüre mensup oldukları bilincive manevi mutabakatı etrafında toplar, onları "tek ulus" yapısıiçinde kaynaştırıp bütünleştirir. Yüksek Mahkemeniz de bir tarihsel olgu olarakbu milliyetçilik anlayışını kararlılık gösteren bir biçimde böyleyorumlamaktadır. Nitekim, 20.7.1971 gün, Esas 1971/3 (Parti Kapatılması). Karar1971/3 sayılı kararda, "...Türkiye Cumhuriyeti sınırları içinde Türkmilliyetçiliği ideolojisi egemendir ve Anayasamız (Başlangıç) kurallarıarasında bunu bildirdiği gibi, bütün Anayasa yapısının oturduğu temel dahibudur. Bu, Türk kültürüne dayanan bir milliyetçiliktir ve bunda ırk düşüncesive kökence başka görünen toplulukların ayrı tutulması düşüncesi yer almış değildir...";8.5.1980 gün Esas 1979/1 (Parti Kapatılması), Karar 1980/1 sayılı kararda,"... geçmişte "panislamist" ve "panturanist"görüşlerin neden olduğu acı deneyimleri yaşamış olan Türk Ulusunun din, ırk vemezhep gibi esaslara dayalı ayrılık çabalarına ödün vermeyen, birleştirici vetoplayıcı bir "milliyetçilik" anlayışına Anayasanın Başlangıçhükümleri arasında yer verilmesi, imparatorluktan ulusal devlete dönüşmüş olanbir toplumun bilinçli bir davranışıdır...."; 27.11.1980 gün, Esas 1979/31,Karar 1980/59 sayılı karada, "... Anayasada, ırkçılık, turancılık ya dadin veya mezhep doğrultusunda bütünleşmeyi amaçlayan inanışları reddeden TürkDevletine vatandaşlık bağı ile bağlı olan herkesi Türk sayan birleştirici vebütünleştirici bir milliyetçilik anlayışı benimsemiştir..."; 18.2.1985gün, Esas 1984/9, Karar 1985/4 sayılı kararda, "...Atatürk milliyetçiliği,Türk Devletine vatandaşlık bağı ile bağlı olan herkesi Türk sayan, dil, ırk,din gibi düşüncelerle yapılacak her türlü ayrımı ret eden, birleştirici vebütünleştirici bir anlayışı temsil eder..." biçimindeki görüşlere yerverilmiştir.
Özellikleson yıllarda benzer davalar dolayısıyla vermiş olduğu kararlarda YüksekMahkemenizin, giderek kazandığı öneme paralel olarak sözü edilen ilkeninanlamını daha da artan bir duyarlılıkla yorumlayıp zenginleştirdiğigözlenmektedir. Nitekim, 20.7.1971 gün ve 3-3, 16.7.1991 gün ve 1-1, 10.7.1992ve 2-1, 14.7.1993 gün ve 1-1, 16.6.1994 gün ve 3-2 sayılı kararlarda konuyageniş anlamda açıklık getirilmiştir.
SPY.nın80. maddesi ile "Siyasî Partiler Türkiye Cumhuriyetinin dayandığı devletintekliği ilkesini değiştirme amacını güdemezler ve bu amaca yönelik faaliyettebulunamazlar" kuralı getirilmiştir. Madde hükmünün gerekçesinde,devletimizin federe ve konfedere devletler ve siyaseten özerk kuruluşlar gibiteklik ilkesine aykırı bir nitelik taşımadığı, bu ve buna benzer ayrılmalardevletin ve milletin bütünlüğü ilkesine ve toplum yararına ters düşeceğinden,bu yolda bir amaç güdülmesinin yasaklandığı belirtilmektedir.
Bölünmezlikilkesinin bir diğer güvencesini oluşturan SPY.nın 81. maddesinin (a) bendinde,Türkiye Cumhuriyeti ülkesi üzerinde ulusal ya da dinsel kültür ya da mezhepveya ırk veya dil farklılığına dayanan azınlıklar bulunduğunu ileri sürmek; (b)bendinde ise Türk dilinden veya kültüründen başka dil ve kültürleri korumak,geliştirmek ve yaymak yoluyla Türkiye Cumhuriyeti ülkesi üzerinde azınlıklaryaratarak ulus bütünlüğünün bozulması amacını gütmek ve bu yolda faaliyettebulunmak yasaklanmıştır. Maddenin gerekçesine göre, "Ülkemizde LozanAnlaşmasıyla kabul edilen azınlıklar dışında bir azınlık yoktur. Herhangi birülkede resmi dilin dışında dillerin bilinmesi veya yer yer konuşulması azınlıkyaratmaz. Hele siyasi, sosyal, ekonomik ve kültürel alanlarda olduğu gibi heralanda bütün haklara sahip ve borçlarla eşit bir şekilde yükümlü olan tek birmilletin evlatları arasında azınlıktan söz etmek mümkün değildir.
"Birmemlekette resmi dilin her vatandaş tarafından bilinmesi, hangi alanda olursaolsun, eşitlik ilkesinin hakkıyla uygulanabilmesi ve adli ya da idari işlerinçabukluk ve selametle yürütülmesi bakımından yararlı, hatta zorunludur. Buitibarla, resmi dili genç, ihtiyar, kadın, erkek her vatandaşın bilmesinisağlamak devletin görevidir."
Maddenin(a) bendinde siyasal partilere, ulusal veya... ırk veya dil farklılığınadayanan azınlıklar bulunduğunu ileri sürmek yasaklanmıştır. Gerekçede deaçıklandığı gibi, Lozan Anlaşmasıyla kabul edilen azınlıklar bu yasağın dışındakalmaktadırlar.
İçhukuk kuralı haline gelmiş olan ve uluslararası hukuk alanında da sonuçlardoğuran Lozan Barış Antlaşmasının Türkiye'deki azınlıklar konusundakihükümlerine esas teşkil eden hazırlık çalışmalarına Yüksek Mahkemeniz özellikleson kimi kararlarında ayrıntılı olarak yer vermektedir. Bunlara göre,"...Müslüman topluluklar arasındaki değişik gruplara azınlık statüsütanınmadığı, kuşku ve duraksamaya yer bırakmayacak bir açıklıkta Lozan BarışKonferansı tutanaklarında bir çok kez vurgulanmıştır.
"Altkomisyon önce, etnik azınlıkların, başka bir deyimle, müslüman olmayanazınlıkların da, örneğin Kürtlerin, Çerkezlerin ve Arapların tasarıdaki korumatedbirlerinden yararlanmalarında direnmiştir. Türk temsilci heyeti, buazınlıkların korunmaya ihtiyaçları olmadığını ve Türk yönetimi altındabulunmaktan tamamıyla memnun olduklarını söylemiştir. Alt komisyon buinandırıcı sözler üzerine koruma tedbirlerini yalnız müslüman olmayanazınlıklarla sınırlamayı kabul etmiştir.
"Barışgörüşmelerinde söz alan İsmet İnönü: "Türkiye'de hiçbir müslüman azınlıkyoktur; çünkü, kuramsal yönden olduğu kadar uygulamada da müslüman nüfusunçeşitli unsurları arasında hiçbir ayırım gözetilmemektedir." demiştir.Aynı konferansın 20 Kasım 1922 günlü oturumunda Rıza Nur Bey tarafından okunanbildiride şu görüşler yer almıştır: "Müttefiklerin tasarısı Müslümanazınlıklardan söz etmektedir; oysa, Türkiye'de bu gibi azınlıklar söz konusuolamaz; çünkü, tarihsel gelenekler, moral düşünceler, görenekler,yapılagelişler, Türkiye'de yaşayan Müslümanlar arasında en tam bir birlikyaratmaktadır."
TürkDelegasyonunun bu görüşleri Konferansça benimsenmiş ve
"MüttefikTemsilci Heyetlerince Sunulan Azınlıkların Korunmasına
İlişkin"15 Aralık 1922 günlü tasarının 4., 6., 7. ve 8. maddelerinde geçen "din yada dil", "soy, din ya da dil azınlıkları" sözcükleri yerini"gayrımüslim ekalliyetler" sözcüklerine bırakmıştır. Böylece,Türkiye'de değişiklik bir dil kullanmanın ya da soy unsurunun bir grubunazınlık sayılmasında ölçü olarak kabul edilemeyeceği Lozan Barış Antlaşması'ylakabul edilmiştir. Aynı konferansta, Kürt azınlığın yaratılması yönünde,özellikte Lord Curzon tarafından gösterilen çabalar, Türk Delegasyonunun"Kürtler, kaderlerinin Türklerin kaderiyle ortak olduğu görüşündedirler;azınlık haklarından yararlanmak istememektedirler." gerçeğini bildirmelerikarşısında kabul görmemiştir..." (Anayasa Mahkemesinin siyasal partikapatılmasına ilişkin 16.7.1991, 10.7.1992, 14.7.1993 günlü kararları)
Busuretle, ülkemizde sadece "Müslüman olmayanlar" azınlık kapsamınadahil edilmişlerdir. Müslüman olmayanlara da Müslümanlara sağlanan medeni veyasiyasi haklardan yararlanma olanağı verilerek yasaklar önünde din ayırımıyapılmaksızın herkesin eşit olduğunu belirtmek amacıyla böyle bir düzenlemeyegidilmiş ve örneğin antlaşmanın 38. maddesinin ikinci fıkrasında,"Gayrimüslim ekalliyetlerin bütün Türk tebaasına tatbik edilen...serbesti-i seyrüsefer ve hicretten tamamiyle istifade etmeleri", 40.maddede, "Gayrimüslim ekalliyetlere mensup Türk tebaasının... masraflarıkendilerine ait olmak üzere her türlü müessesatı hayriye, diniye veyaiçtimaiyeyi, her türlü mektep ve sair müessesatı talim ve terbiyeyi tesis,idare ve murakabe etmek ve buralarda kendi lisanlarını serbestçe istimal veayini dinilerini serbestçe icra etmek hususlarında müsavi bir hakka malikbulunacakları" kabul edilmiştir. (Anayasa Mahkemesi'nin siyasî partikapatılmasına ilişkin 16.7.1991 günlü kararı)
Bundanayrı olarak, bir de, 18.10.1925 tarihli Türk-Bulgar Dostluk Antlaşmasında,Türkiye'de yaşayan Bulgarların azınlık sayılmaları kabul edilmiş ise de, yeniTürk Devletinin lâik mevzuatı kabul etmesinden sonra bu kimseler azınlıkstatüsünden kendiliklerinden vazgeçmişlerdir.
Sonuçolarak, Türkiye'deki hukuk düzeninde bu iki antlaşma ile kabul edilenlerindışında herhangi bir azınlığın bulunduğu söylenemez. Özellikle, belirli birbüyüklüğe ulaşmış devletlerde ırk, dil, din, mezhep yönünden çeşitli boyutlaravaran farklılıklara sahip toplulukların, yani ulus olgusuna oranla ikincilnitelikte kesimlerin bulunması doğal olduğu kadar, gözlenen bir gerçektir de.Yüksek Mahkemenizin 8.5.1980 gün, Esas: 1979/1 (Parti Kapatılması), Karar:1980/1 sayılı kararında belirtildiği üzere, bu gibi toplulukların dilinin ya dadininin toplumun öteki kesimlerinden ayrı olduğundan nesnel biçimde sözetmektek başına bir "azınlığın bulunduğunu ileri sürmek" anlamına gelmez.SPY.nın 81. maddesine benzer hükmü içeren eski 648 sayılı Yasanın 89.maddesinin birinci fıkrasını yorumlayan Yüksek Mahkemeniz, aynı kararında,"azınlıklar bulunduğunun ileri sürüldüğünün" kabul edilmesi için,"söz konusu topluluğun toplumun öbür kesimlerinden ayrılan varlığını veniteliklerini koruması ve sürdürmesi için kendisine özel bir hukuksal güvencetanınması gerektiğinin, yani bu kimselerin "azınlık hukuku"ndan yararlanmayahak kazanmış olduklarının da açık ya da üstü örtülü biçimde ileri sürülmüşolması gerektiğini" belirtmiş bulunmaktadır. Bu gibi toplulukların herbirine azınlık hakkı tanınması ülke ve ulus bütünlüğü ilkesine aykırı düşer.Hele böylesi topluluklar ortak geçmişten gelen tarihsel, kültürel ve manevibütünlük anlayışı içinde kendi kaderlerini o ulusun kaderleriyle özdeşleştirmeistek ve iradesini göstermişlerse, böyle bir hakkın tanınmasına gerek kalmaz.
Kürtkökenliler diğer yurttaşlarla omuz omuza Kurtuluş Savaşına fiilen katılarakcan, kan ve gözyaşı pahasına yurdumuzun işgalci düşmanlardan temizlenmesinde veonu takiben Türkiye Cumhuriyetinin birlikte kurulmasında üstün hizmetlergörmüşlerdir. Bugün dahi Türk Ulusuyla birlik ve bütünlük içinde olmaduygusunun eksilmeden devam ettiği görülmektedir. Nitekim, Doğu ve GüneydoğuAnadoludaki ayrılıkçı terörden kaçan yurttaşlar, soydaşlarının bulunduğu Irak'aveya İran'a sığınmamakta, tersine, hepsi de İstanbul, Ankara, İzmir, Adana v.s.gibi şehirlere göç ederek geleceklerini yurdun başka yörelerindeki yurttaşlarlabirlikte güvence altına almak istemektedirler. Bu itibarla, Türk Ulusu yanyanayaşamlarını sürdüren çeşitli halklardan değil, kendi özgür iradesiyle, ortakgeçmişin yarattığı ortak kültürde geleceği de kapsayacak biçimde birleşmeyekaynaşıp bütünleşmeye karar vermiş olan tek halktan, Türk halkından meydanagelmiştir.
Anayasanın66. maddesinin birinci fıkrasında, Türk Devletine vatandaşlık bağı ile bağlıolan herkesin Türk olduğu belirtilerek, Türk Ulusundan sayılmak için kabuledilen tek koşulun "vatandaşlık bağı" olduğu, bunun dışında kalandil, din, ırk v.s. gibi farklılıkların nazara alınmadığı, Türk Ulusunun, birhukuksal bağ anlamında vatandaş sayılanların oluşturduğu bütünlüğü ifade ettiğibenimsenmiştir. "Türk olmak" Türkiye Cumhuriyetinin yurttaşı olmakdemektir. Bu ulus bütünlüğü içinde, şu ya da bu nedenle, yasanın deyişiyle,ulusal veya dinsel kültür, mezhep yahut ırk ya da dil ayırımına dayananazınlıklar yoktur. Yüksek Mahkemenizin siyasî parti kapatılmasıyla ilgili10.7.1992 ve 14.7.1993 günlü kararlarında belirtildiği gibi, "... TürkUlusunu oluşturan etnik gruplar arasında çoğunluk ya da azınlık biçiminde birayırıma yer verilmemiştir. Türkiye Cumhuriyeti Devletine vatandaşlık bağı ilebağlı olan herkesi "Türk" sayan birleştirici ve bütünleştiricimilliyetçilik anlayışı kabul edilmiştir. Türkiye Cumhuriyeti Devletinevatandaşlık bağı ile bağlı olan herkesin, hangi etnik gruptan olursa olsun,"Türk" sayılması, onun etnik kimliğini inkar anlamında değil,dünyaca, devletine "Türkiye Cumhuriyeti Devleti", ulusuna "TürkUlusu" ve vatanına "Türk Vatanı" denen ve toplum yapısındaçeşitli etnik gruplar bulunan ülkede bütün vatandaşlar arasında eşitliğin sağlanmasıve hepsi çoğunluk içinde bulunan etnik grupların azınlığa düşmesini önlemeamacına yöneliktir.
81.maddenin (b) bendinde ise, siyasal partilerin Türk dilinden ve kültüründenbaşka dil ve kültürleri korumak, geliştirmek veya yaymak yoluyla TürkiyeCumhuriyeti ülkesi üzerinde azınlıklar yaratarak ulus bütünlüğünün bozulmasıamacını gütmeleri ve bu yolda faaliyet göstermeleri yasaklanmıştır. Bu hükümleanlatılan, Türk dili ve kültüründen başka dil ve kültürleri korumak,geliştirmek ya da yaymak yoluyla ülkede azınlıklar yaratarak ulus bütünlüğününbozulması amacını siyasal partilerin güdemeyecekleri ve bu yolda faaliyetgösteremeyecekleridir. Burada belirtilmesi gereken, 81. madde ile ulusuoluşturan bireyler arasındaki etnik ayrımların, sahip bulunulan farklı dil vekültürlerin yasaklanmadığıdır. Ancak yüzyıllardır birlikte hayat sürmüş, ortakbir geçmişe, tarihe, dine, geleneklere ve değer yargılarına sahip bireylerinoluşturduğu ulus bütünlüğü içinde bu öğelerden meydana gelen ortak kültürdenayrı, bireyler arasında bu bakımdan ayrımlaşma nedeni olabilecek yoğunlukta birkültür farklılığından söz edilemeyeceğidir. Özel yaşantılarında çeşitli etnikkökenlerden gelen yurttaşların kimliklerini belirtmeleri, dillerinikonuşmaları, gelenek ve göreneklerini uygulamalarının karşısında herhangi biryasal ya da toplumsal engel yoktur. Yasaklanan, azınlık ve ayrı bir ulusoluşturduklarının ifade edilmesi suretiyle ulus bütünlüğünün bozulması amacınıgütmeleridir.
Sözkonusu kuralın küçük değişikliklerle benzeri olan eski 648 sayılı SPY.nın 89. maddesinin(b) bendini yorumlayan Yüksek Mahkemeniz 8.5.1990 gün, E. 1979/1 (PartiKapatma), K.1980/1 sayılı kararında şu hükme varmıştır: "...Bu hükümde de..."azınlıklar yaratma" deyiminin açıklığa kavuşturulması gerekmekteolup, sözkonusu deyimin de maddenin tümü içinde değerlendirilmesi ve birincifıkrasındaki "azınlıklar bulunduğunun ileri sürülmesi" deyimiyle sıkıilişki gözönünde tutularak, aynı doğrultuda yorumlanması zorunludur. Böyle biryorumla varılacak sonuç ise "azınlık yaratma" deyiminin ancak bir"vatandaş topluluğunda azınlık hukukundan yararlanmaları gerektiğidüşüncesini yaratma" anlamına gelebileceğidir...
"Yukarıdada değinildiği gibi, azınlıklar dil, din ve ırk gibi nitelikleri nedeniyletoplumun çoğunluğundan ayrı varlıkları ve bu varlıklarını sürdürmeye haklarıbulunduğu hukukça tanınan vatandaş toplulukları olduklarından, ülkemizdeazınlık hukukundan yararlanmaya hak kazanmış gruplar bulunduğunu ileri sürmek,ya da Türk dilinden ve kültüründen gayrı dil ve kültürleri korumak, geliştirmekveya yaymak yoluyla kimi vatandaş gruplarında azınlık hukukundan yararlanmalarıgerektiği düşüncesini yaratmaya çalışmak, kuşkusuz, yukarıda açıkça ortayakonulan Anayasal durum karşısında Anayasanın Başlangıcı ile 2. ve 3.maddelerinde yer alan "ülke ve ulus bütünlüğü" temel hükmüne ve butemel hükmü içeren 57/1 maddesine de aykırı düşer..."
Şuhalde, dillerini, kültürlerini ve sanatlarını kullanabilmeleri vegeliştirebilmelerini, istemek suretiyle bir kısım yurttaşları ırk, dil vekültür bakımlarından veya bu ad altında ulus bütünlüğünden ayrı sayma, onlardabu bütünlükten ayrı bir azınlık oluşturdukları düşünce ve bilincini yaratma,ulus bütünlüğünün bozulmasıyla sonuçlanabilecek ya da en azından böyle birtehlikenin belirmesine yol açabilecek olan, Türkiye Cumhuriyeti ülkesi üzerindeazınlık yaratma demektir. Siyasal partiler yönünden böyle bir amaç ülke ve ulusbütünlüğü ilkesine terstir. Daha önce de belirtildiği gibi, Türk ulusubütünlüğü içinde belirli uluslar arası sözleşmelerle azınlık oldukları kabuledilen "Müslüman olmayan" yurttaşlar hariç, herhangi bir azınlıktansöz etmek olanaksızdır. Her Türk yurttaşı hukuk düzeninin sağladığı her türlühak ve özgürlükten, herhangi bir etnik ayrımcılık söz konusu olmaksızın,sınırsız ve mutlak biçimde yararlanmakta, ulus bütünlüğü içinde bireyselmutluluk ve huzurunu gerçekleştirmeye çalışmaktadır. Böylesine ayrıcalıksızkonumdaki bir kısım yurttaşlar arasında, bir azınlığa mensup olduğu duygu vedüşüncesini yaratmak ve onların sınırlı haklar rejimine tabi kılınmasını,ulusun bizzat kendisi iken azınlık haline gelmesini istemek ulus bütünlüğünübozmaktan başka biçimde yorumlanamaz.
B)Değerlendirme
Programın,"Durum Değerlendirmesi ve Program Gerekçeleri" başlıklı 1. Bölümünün("1.Bölüm" denmiş olmasına rağmen program metninde başka bölümbulunmamaktadır.) "Uluslararası Durum" başlıklı paragrafında, 1980'liyılların sonlarına doğru uluslararası durumda meydana gelen değişiklikler vegelişmeler ile sonuçlarının anlatıldığı; daha sonra, "Bölgede Durum"paragrafında, Ortadoğunun sorunlu bir bölge olmaya devam ettiği ifade edilerek,İsrail-Arap, İran-Irak, akarsuların paylaşımı gibi sorunların yanında Kürtsorununun da bölge ülkelerini ve dünyayı meşgul ettiği, Irak'ın kuzeyindeoluşan Kürt yönetiminin herkesçe tanınması gerektiği; İran'da yaşayan Kürtlerinhak ve özgürlükleri için savaştıklarının belirtildiği,
kapatmadavası bakımından önem taşıyan "Türkiye'de Durum" başlıklı paragraftaise, Osmanlıların son döneminden başlayarak günümüze kadar varlığını sürdürenbaşlıca üç sorunun ekonominin kötü durumu, demokrasi yokluğu ve Kürt sorunuolduğu, bunların çözümünün birbirine bağlı bulunduğu,
iktidarıelinde tutan ve asker-sivil bürokrasiyle kaynaşmış burjuvazi ve toprak ağalarıkesiminin halk yığınlarına ağır ekonomik sömürü ve baskı uygulayageldiği,yığınlara hak ve özgürlük tanımadığı belirtildikten sonra, aynen:
"...
1923'teşekillenen Türkiye Cumhuriyeti'nin sınırları içinde, bizzat Cumhuriyetinkurucularınca da ifade edildiği gibi, Türkler, Kürtler ve başka etnik gruplaryaşamakta idi. Yönetici kesim, daha baştan, ülkenin etnik gerçeğine, çokkültürlü, çok dilli yapısına uygun bir siyasal ve yönetsel yapı oluşturmaktankaçındı, başka etnik yapıları zorla Türkleştirmeye, eritmeye çalıştı. Bu baskıpolitikası onu izleyenlerin amaçlarına uygun sonuç vermedi; Aksine bir diziKürt ayaklanmasına yol açtı ve sorun ağırlaşarak günümüze kadar geldi. Bugün deKürt sorunu, tüm ağırlığıyla ülkenin gündemindedir.
Kürtlerekarşı izlenen baskı politikası, aynı zamanda Türkler bakımından da hak veözgürlüklerin kısıtlanmasına, militarizmin güçlenmesine yol açtı....
Türkiye'deise, ülkeyi dünden bugüne yöneten egemen kesim, Kürtlere özgürlüğü, Türklerdemokrasiyi çok gördü.
Bunedenledir ki, bu iki sorun -demokrasi sorunu ve Kürt sorunu- bugün de ülkeningündemindedir ve çözüm bekleyen hayati sorunlardır.... Türkiye'nin barışa vedemokrasiye ihtiyacı var. Bu da, ancak Kürt sorununa eşitlik temelinde barışçıbir çözüm bulunarak sağlanabilir.
Bugünküekonomik krizin baş nedeni ise izlenen yanlış Kürt politikası, bunun yol açtığışiddet ortamı ve ödenen ağır ekonomik bedeldir. Sözde "terörle savaş"adı altında yapılan harcamalar yılda 7 milyar doları buluyor...
Bugünyaşanan şiddet ve çatışma ortamı nedeniyle Kürtlerin yaşadığı bölgede üretimneredeyse durmuştur. Fabrikalar çalışmıyor, tarlalar ekilmiyor ve sürüleryaylalara çıkarılmıyor. Binlerce köy, pek çok kasaba ve küçük kent yıkılmış,boşaltılmış ve halk zoraki göçe uğramıştır. Bölgede açlık ve işsizlik korkunçboyutlara varmıştır. Göç dalgaları bölgedeki ve batıdaki büyük kentlerin zateniyi olmayan düzenini daha da altüst ediyor.
Zorlabastırma çabası şiddetin ve yangının büyümesine, yayılmasına yol açıyor...
Görüldüğüüzere yönetici kesim, Kürt sorununda izlediği yanlış politikayla ülkeyi biryangın yerine çevirmiştir. Yalnızca boş yere kan dökülmekle Türkiye halkı büyükacılar çekmekle kalmıyor; aynı zamanda ülkenin kaynakları yararsız bir alandatüketiliyor; halkın ekmeği kurşuna ve bombaya dönüşüyor....
Busorunları çözecek olanlar, bunda çıkarı olan yığınlardır. İşçi, köylü veemekçilerdir; hak ve özgürlüğünden yoksun bırakılan, baskı gören Kürtlerdir....
....Yöneticikesim demokrasi ve insan hakları yönünden, Kürt sorununun barışçı çözümüyönünde adım atmamakta direniyor. Hala soğuk savaş döneminden kalma yöntemlerlemilitarizmi tırmandırarak, şovenizmi pompalayarak, şiddet yoluyla sonuç almayaçalışıyor.
....
Dündenbugüne yaşananlar, ekonomik sorunlar içinde bunalan yığınlara, baskı ve zulümgören toplum kesimlerine; işçilere, köylülere, memurlara, aydınlara, gençlere,Kürt ve Türk insanına şunu öğretmiştir: Bu haksız düzen değişmelidir....
Demokrasive Değişim Partisi bu amaçla kurulmuştur ve bunun mücadelesini vermektedir.Partimiz ülkenin üç temel sorununu çözmeyi önüne hedef olarak koymuştur; Kürtsorununa politik ve adil bir çözüm, yani ülkede barışın gerçekleşmesi; tam birdemokrasi; ekonominin emekçi halktan yana yeniden düzenlenmesi ve gelişmeyoluna sokulması.
...
Türkiye'yebarış gelmesi için, gerçek bir demokrasi ve ekonomik gelişme için Kürtsorununun çözümü şarttır ve çözüm, şiddet ve bastırmayla değil, ancak barışçı yöntemlerlemümkündür.
Partimiz,Türklerin ve Kürtlerin bir arada kardeşçe yaşamasından yanadır ve bunun yolubugüne kadar izlenen baskı politikasına son vermek: Türkiye'yi de bağlayanuluslararası hukuk ilkelerine ve sözleşmelerine uygun olarak Kürtlerin haklarınıtanımak ve eşitlik temelinde çok yönlü, politik, yönetsel ve kültürel birdemokratik yapılanma sağlamaktır. Partimizin temel amaçlarından biri de budur.
Bununiçin öncelikle silahların susması ve sorunun çözümü için özgür bir tartışmaortamının oluşması sağlanacaktır...
Kürtdili-kültürü üzerindeki baskılara, zoraki asimilasyon politikasına sonverilecek; bu alanda da uluslararası hukuk normları ve sözleşme hükümlerihayata geçirilecektir.
Kürtdilinin, radyo-televizyon yayınları dahil, toplumsal yaşamın her alanında veaynı resmi işlemlerinde serbestçe kullanımı için gereken düzenlemeleryapılacaktır.
....Çeşitlitoplum kesimlerinin ve demokratik örgütlerin de katkısıyla, bu anayasanınyerine, temel hak ve özgürlükleri güvence altına alan demokratik bir anayasayapılacaktır.
Kürtkimliği ve hakları bu anayasada güvence altına alınacaktır.
..."
biçimindegörüşlerin benimsendiği anlaşılmaktadır.
Davalıpartinin programının "Türkiye'de Durum" adlı paragrafından yukarıyaalıntı yapılan kısımları bir değerlendirmeye tabi tutulduğunda şu sonuçlarortaya çıkmaktadır:
Öncelikle,Cumhuriyet'in kuruluş döneminde Türkiye'de kendi etnik yapısı, dili ve kültürüile ayrı bir Kürt topluluğunun mevcut olduğu, ancak yeni devletin bu varlığıtanıma yerine baskı yoluyla onları Türkleştirmeğe çalıştığı, uygulanan bu baskıyönteminin Kürtlerin birkaç kez ayaklanmasına yol açtığı ve bu sorunun ülkeninen önemli üç sorunundan biri haline geldiği biçiminde bir tesbit yapıldıktansonra,
Partinin,ekonomik sıkıntılar ve demokrasi yokluğu yanında Kürt sorununu da çözmeyi hedefaldığı, bu amaçla kurulduğu ve mücadele ettiği belirtilerek, sorununçözümlenmesi için bugüne kadar izlenen baskı yöntemine son verilmesi,Türkiye'yi de bağlayan uluslararası hukuk ilkelerine ve sözleşmelere uygunolarak Kürtlerin haklarının tanınması ve eşitlik temelinde çok yönlü, politik,yönetsel ve kültürel bir yapılanmanın sağlanması, Kürt kimliği ve haklarınınanayasal düzeyde tanınması, Kürt dili ve kültürü üzerindeki baskı veasimilasyon uygulamasının kaldırılması, Kürt dilinin resmi işlemlerde dekullanılması gibi öneri ve politikalar öngörülmektedir.
Programınkapatma davasına esas alınan bu bölümlerinde, Türkiye'de Türklerden başka etnikgruplar arasında yer alan, kendi dili ve kültürüne sahip, ancak hak veözgürlükleri tanınmayan, baskı ve asimilasyona tabi tutulan, ancak haklarıtanındığı, eşitlik temelinde oluşturulacak siyasal, yönetsel ve kültürelyapılanma içinde yer aldıkları takdirde sorunları çözümlenmiş olacak bir Kürtvarlığından söz edilmesi, sınırlarımız içinde yaşayan Kürt kökenli yurttaşlarınTürk ulusu bütünlüğünden ayrı bir ulus oluşturduklarının ifade edilmesianlamındadır. Programın çeşitli yerlerinde, "... egemen kesim Kürtlereözgürlüğü, Türklere de demokrasiyi çok gördü..."; "... Kürt ve Türkinsanına şunu öğretmiştir..."; "...Türklerin ve Kürtlerin biraradakardeşçe yaşamasından..." gibi deyim ve ibarelerde de "Kürt"adının Türk adı yanında belirtilmesi suretiyle ikiciliğin (düalizm) vurgulanmasıve "eşitlik" temelinde yöntemler önerilmesi ve yapılanmasağlanmasından söz edilmesi yoluyla Kürt kökenlilerin, Türk ulusu kavramınınbütünleştirici ve birleştirici anlamı dışında kalan, fakat Türk ulusu yanındave onunla eşit durumda bulunan, kendilerine özgü hak ve özgürlüklere sahip ayrıbir halk oluşturduklarının anlatılmak istenmesi de ulaştığımız yorumugüçlendirmektedir.
Cumhuriyetinkuruluşunda Türkler, Kürtler ve başka etnik grupların yaşamakta olmasına karşınülkenin bu etnik gerçeğine, çok kültürlü ve çok dilli yapısına uygun birsiyasal ve yönetsel yapının meydana getirilmediği, tersine başka etnikkökenlilerin zor yoluyla eritilmeye çalışıldığı, bu baskıların Kürtleri birkaçkez ayaklanmaya yönelttiği, Kürtlerin hak ve özgürlüklerinin tanınmadığı, busorunun uluslararası belgelerdeki kurallara uygun olarak eşitlik temelinde,barışçı yöntemlerle çözümlenebileceğinden söz edilmesinin Türkiye Devletininulusuyla bölünmezliğine zarar vereceğinde kuşku yoktur. Bu görüşlerleanlatılmak istenen, Türk ulusu bütünlüğü dışında Türk ve Kürt halkları olarakiki ayrı ulusun var olduğudur ki programın birinci sayfasında da davalıpartinin bu iki halkın birarada kardeşçe yaşamasından yana olduğu ifadeedilmektedir.
Anayasadabelirlenen vatandaşlık anlayışı karşısında, din, mezhep, dil, etnik kökenayırımı yapılmaksızın her yurttaş hukuk düzenince tanınmış siyasal, medeni,ekonomik, toplumsal, kültürel vs. çeşitli haklardan mutlak olarakyararlanabildiğine göre, Kürt kökenlilere çok görülen, onların yoksunbırakıldığı hak ve özgürlüklerin yukarıda sayılanlardan farklı olması gerekir.Bu konuda programda açık ve net bir adlandırma bulunmamakla birlikte, yapılantespit ve temennilerden talep edilen hak ve özgürlüklerin niteliği hakkındafikir yürütmek olanaklı bulunmaktadır.
Programda,Cumhuriyetin kurucularının ülkesinin etnik gerçeğini, çok kültürlü ve dilliözelliğini görmezlikten geldikleri, oluşturdukları devlet modelinde buözelliklere uygun bir siyasal, yönetsel ve kültürel yapılanma gerçekleştirmeyerine, baskı yöntemiyle başka etnik köken, dil ve kültür mensuplarını zorlaTürkleştirmeye, eritmeye çalıştıkları belirtildikten sonra bu baskıların Kürtayaklanmalarına yol açtığı ifade edildiğine göre, kendi köken, dil ve kültürözellikleri itibariyle ayrı bir siyasal, yönetsel ve kültürel yapılanmaya sahipolmasına izin verilmeyen, hak ve özgürlüklerinden yoksun kılınan topluluğunKürt kökenliler olduğu anlaşılmakta, bu tesbite paralel olarak programındevamında, parti için bir hedef belirlenerek bunun, Kürtlerin hakkını tanımakve eşitlik temelinde siyasal, yönetsel ve kültürel bir yapılanma sağlanmasıolduğu belirtilmektedir. Şu halde, Cumhuriyetin kuruluş döneminde, kurucularınKürt kökenlilere tanımadıkları siyasal, yönetsel ve kültürel yapılanmanın vehakların günümüzde sağlanması amaç ve hedefi parti verilmiş bulunmaktadır. Buaçıklamalardan çıkan sonuç, programda Kürtlere tanınmadığı, onların yoksunbırakıldığı söylenen hak ve özgürlüklerin, özellikle siyasal, yönetsel vekültürel örgütlenme hakları olduğudur.
Ülkedebelirli bir etnik kökene mensup olanların haklarının tanınması, siyasal,yönetsel ve kültürel bir yapılanma içinde yer almalarının sağlanması, en hafifbiçimiyle devlet bütünlüğü içinde bir özerk bölge veya yapılanma oluşturulmasıanlamına gelir ki böyle bir amaç ve hedefin Türkiye Devletinin dayandığı ülkeve ulus bütünlüğü ilkesine aykırı olduğu kesindir. Kürt kökenlilerin ulusbütünlüğü dışında kalarak kendi etnik yapılarına, kültürlerine ve dillerineuygun biçimde kendilerine göre bir siyasal, yönetsel ve kültürel yapılanmamodeli içinde yer almalarının savunulması ülke ve ulus bütünlüğünü parçalayıcısonuçlar verir. Anayasa ve SPY. siyasi partilerin bu gibi yıkıcı görüşleribenimsemesini kesinlikle yasaklamıştır. Gerçekten, Türkiye Cumhuriyeti tekilbir devlettir.
Ulusaldevlet olmanın yani ulusun bağımsız bir devlet halinde örgütlenmesinin sonucuolan bu nitelik etnik, dinsel ya da başka bir düşünceyle ülkenin federedevletlere ya da özerk bölgelere ayrılmasına izin vermez. Ulusal birliği kurmakve devam ettirmek için devlet tekil biçimde örgütlenmiştir.
Programdaöngörülen, etnik gerçeğe uygun, siyasal, yönetsel ve kültürel yapılanmanınTürkiye'yi de bağlayan uluslararası sözleşmelere uygun olarak gerçekleştireceğisöylenmekle birlikte bunların hangi sözleşmeler olduğu açıkca belirtilmemiştir.Ancak, daha önceki benzer kapatma davalarına konu olan siyasi partibelgelerinde bazen açıkca, bazen dolaylı olarak sözü edildiği ve YüksekMahkemenizce de siyasi parti kapatma kararlarında irdelendiği gibi, amaçlananancak adları belirtilmeyen bu uluslararası metinlerin İnsan Hakları EvrenselBildirgesi, Avrupa İnsan Haklarını ve Ana Hürriyetleri Korumaya Dair Sözleşme,Helsinki Sonuç Belgesi ile Yeni Bir Avrupa İçin Paris Antlaşması olduğusöylenebilir.
YüksekMahkemenizin çeşitli parti kapatma davalarında belirttiği gibi, Avrupa İnsanHaklarını ve Ana Hürriyetleri Korumaya Dair Sözleşme kapsamındaki hak veözgürlükler Türkiye Cumhuriyeti Anayasasında güvence altına alınmıştır. Haklarıkullanmanın, özgürlüklerden yararlanmanın sınırsız olmadığı söyleyen İnsanHakları Evrensel Bildirgesinin 29. ve 30. maddeleri, içerik olarak demokratikdüzeni yıkıcı söz ve eylemlere karşı sınırlamalar getirilmesine ve önlemleralınmasına dayanak olmuştur.
İnsanHaklarını ve Ana Hürriyetleri Korumaya Dair Sözleşmenin 11. maddesinin ikincifıkrasında, bu hakların kullanılmasının, demokratik bir toplulukta zaruritedbirler mahiyetinde olarak milli güvenliğin, amme emniyetinin, nizamımuhafazanın, suçun önlenmesinin, bağlılığın ve ahlâkın veya başkalarının hak vehürriyetlerinin korunması için ve ancak kanunla tahdide tabi tutulacağı;
Bumaddenin, bu hakların kullanılmasında idare, silâhlı kuvvetler ve zabıtamensuplarının muhik tahditler koymasına mani olmadığı kuralı öngörülmüş,
17.maddesinde de, bu sözleşme hükümlerinden hiçbirisinin bir devlete, topluluğaveya ferde, işbu sözleşmede tanınan hak ve hürriyetlerin yok edilmesini anılansözleşmede öngörülenden daha geniş ölçüde sınırlamalara tabi tutulmasını hedefalan bir faaliyete girişmeye veya harekette bulunmaya yönelik herhangi bir haksağladığı biçiminde yorumlanamayacağı esası kabul edilmiştir.
TürkiyeCumhuriyetinin de taraf olduğu Yeni Bir Avrupa için Paris Şartı, ırkçılığı,etnik düşmanlığı ve terörizmi kınamış, ülke bütünlüğünün ve demokratik düzenikıymayı amaçlayan hareketlere girişen kişi, grup ve örgütlere karşı koruma vekollama sorumluluğunu uluslararası bir çağrı olarak kabul etmiştir. Devletinbütünlüğünü hedef alan faaliyetler demokratik haklar ve özgürlüklerçerçevesinde düşünülemez.
Buaçıklamalar ışığında varılacak sonuç, bu uluslar arası belgeler antlaşma vesözleşmelerin, davalı partinin temel amaç olarak benimsediği ve programında yerverdiği, ülke ve ulus bütünlüğünü bozucu görüşlere olur vermediğidir.
Programdaki,Kürt dili ve kültürü ile ilgili esas ve ilkelerle anlatılmak istenen,uluslararası hukuk normlarına uygun olarak Kürt dili ve bağımsız ve ulusalnitelikteki Kürt kültürü üzerinde uygulanmakta olan baskı ve asimilasyona sonverileceği, Kürt dilinin radyo-televizyon yayınları dahil resmi işlemlerdeserbestçe kullanılmasının sağlanacağıdır. Bu sözlerle, Türk kültürü dışında veondan ayrı, kendi ulusal kültür ve dil farklılığına dayanan bir Kürt azınlığınınvarlığı kabul edildiği gibi, bu azınlığın sahip olduğu ileri sürülen kültürünkorunması ve geliştirilmesinin amaçlandığı anlaşılmaktadır.
Ülkemizdeyasaklanmış bir dil bulunmamaktadır. Yurttaşların özel yaşantılarında,işyerlerinde Türkçeden başka bir dil kullanmalarında herhangi bir engel yoktur.4. maddesi ile değiştirilmezlik koruması altında bulunan Anayasanın 3. maddesihükmüne göre de, devletin dili Türkçe olduğundan resmi işlemlerin Türkçeyapılması, bunlarla ilgili belgelerin Türkçe yazılması gerekir. Bu anayasalzorunluluk karşısında, programda Kürt dilinin resmi işlemlerde kullanılmasınınkabul edilmesi Anayasanın devlet dilinin Türkçe olduğunu belirleyen 3.maddesine aykırı bir durum yaratmaktadır. Kürt dili ve kültürü ile ilgiliolarak benimsenen bu ilke ve esaslar SPY.nın 81. maddesinin (a) ve (b)bentlerinde yasaklanan, ulusal veya kültür veya ırk veya dil farklılığınadayanan azınlıklar bulunduğunu ileri sürme ve Türk dilinden ve kültüründenbaşka dil ve kültürleri korumak, geliştirmek yoluyla Türkiye Cumhuriyeti ülkesiüzerinde azınlıklar yaratarak ulus bütünlüğünün bozulması amacını gütmekdemektir.
Davalıpartinin programından kapatma davasına esas olmak üzere alıntı yapılan bölümüaçıklanan Anayasa ve SPY. Hükümlerinin ışığı altında düşünsel bütünlük içindedeğerlendirildiğinde içerdiği yasaya aykırılık hallerinin şu biçimdebelirlendiği görülmektedir:
a)Cumhuriyetin kurucularının ülkenin etnik gerçeğine, çok kültürlü ve dilliyapısına uygun bir siyasal ve yönetsel yapı oluşturmaktan kaçındıkları, başkaetnik grupları zorla Türkleştirmeye, eritmeye çalıştıkları, bu baskılarınKürtlerin ayaklanmasına yol açtığı, Kürtlere özgürlüğün çok görüldüğü, partininTürkler ve Kürtlerin bir arada kardeşçe yaşamalarını savunduğu, bunun yolunun izlenemekteolan baskı politikasına son verilerek Kütlerin haklarının tanınması ve eşitliktemelinde politik, yönetsel ve kültürel bir yapılanma sağlanması olduğu,partinin bu görüşü temel amaç olarak benimsediği, Kürt dilinin toplumsalyaşamın her alanında ve resmi işlemlerde serbestçe kullanılması için gereklidüzenlemelerin yapılacağı belirtilerek S.P.Y.nın 78. maddesinin (a) bendine ve80. maddesine aykırı olarak nitelikleri Anayasada belirtilen Türk Devletininülkesi ve ulusuyla bölünmezliğine, diline ve tekillik ilkesine dair hükümlerindeğiştirilmesi amacı güdülmüştür.
b)Türkiye'de dili ve kültürü ayrı bir Kürt halkının varlığı benimsenerek Kürtkimliği ve ulusal haklarını Anayasal güvence altına alınmasının ilke olarakkabul edilmesi suretiyle SPY.sının 81. maddesinin (a) bendine aykırı olarakTürkiye Cumhuriyeti ülkesi üzerinde ayrı bir ulus kimliğine sahip Kürtazınlığının bulunduğu ileri sürülmektedir.
c)Kürt dili ve kültürü üzerindeki baskı kaldırılarak, Kürt dilinin, radyotelevizyon yayınları dahil toplumsal yaşamın her alanında ve resmi işlerdeserbestçe kullanılması için gereken düzenlemelerin yapılacağı belirtilerekSPY.sının 81. maddesinin (b) bendine aykırı olarak Türk dili ve kültüründenbaşka dil ve kültürü korumak, geliştirmek yoluyla azınlıklar yaratarak ulusbütünlüğünün bozulması amacı güdülmektedir.
IV-Sonuç ve İstem :
Yasaldayanakları gerekçeleriyle açıklandığı üzere, davalı Demokrasi ve DeğişimPartisi programının, Anayasanın Başlangıç kısmı ile 2., 3., 14., 69.maddelerine ve SPY.nın 78. maddesinin (a) bendine, 80. maddesine, 81.maddesinin (a) ve (b) bentlerine aykırı amaçlar taşıdığı anlaşıldığından,davalı partinin SPY.nın 101. maddesinin (a) bendi gereğince kapatılmasına kararverilmesini arz ve talep ederim."
II-DAVALI SİYASİ PARTİNİN ÖN SAVUNMASI
Demokrasive Değişim Partisi'nin 28.7.1995 günlü, 95/82 sayılı Ön Savunmasında aynenşöyle denilmiştir:
"Partimizinkapatılmasıyla ilgili bu dava nedeni ile huzurunuzda savunma yapmak zorundabırakılmış olmaktan, bu ülkenin sorumlu bireyleri olarak, ülkemiz ve onunyarınları adına utanç duyduğumuzu öncelikle belirtmemize izin verin. Sayınmahkemenize kapatılma istemiyle aleyhine dava açılan Demokrasi ve DeğişimPartisi 03.04.1995 günü İçişleri Bakanlığına verilen dilekçe ile kuruldu.06.06.1995 tarihinde de iş bu dava açıldı. Demokrasi ve Değişim Partisi dahahenüz iki aylık bir parti iken, daha henüz siyasal bir eylemi ve işlemi olmadanve daha henüz örgütlenmeye ve kamuoyuna kendisini tanıtma fırsatı bulamadan işbu kapatılma davası ile karşı karşıya kaldı. Doğrusu Başsavcılık partiyihazırlıksız ve kamuoyunca tanınmadan bir an evvel kapattırabilme hususundabaşarılı oldu denebilir.
Başsavcıpartinin eylem ve işlemlerini izleme gereği görmemiş ama Ay. 69. md. aykırılıkiddiasında bulunabilmektedir. Partinin hangi eylem ve işleminin yasa hükmüneaykırılık oluşturduğunu da izah etmemiştir.
DoğrusuBaşsavcılığın bu aceleciliğini anlayabilmek mümkün değildir.
Programında,uluslararası durumun genel bir değerlendirmesi yapıldıktan sonra, ülkemizin deiçinde bulunduğu bölgemizin siyasi durumunu irdeleyerek "Türkiye'deDurum" başlığı altında (Sh. 4) Türkiye'nin sorunlarını tespit ederek busorunlara ilişkin çözüm ve önerilerini "Somut hedefler ve çözümler"(Sh. 8) başlığı altında dile getirmiştir.
D.D.P.programında "...Türkiye günümüzde hala çağdaş, ileri bir ülke olmaktanuzaktır ve ciddi sorunlarla yüzyüzedir. Bu sorunların başında ekonominin kötüdurumu, demokrasi yokluğu ve Kürt sorunu gelmektedir. Bu üç sorun birbirinietkilemekte, beslemektedir; çözümleri de biribirine sıkı sıkıyabağlıdır..."
"....Yoğunbaskı çarkının başlıca nedenlerinden biri de Kürt sorunudur. 1923'te şekillenenTürkiye Cumhuriyeti'nin sınırları içinde, bizzat Cumhuriyetin kurucularınca daifade edildiği gibi, Türkler, Kürtler ve başka etnik gruplar yaşamakta idi.Yönetici kesim daha başta ülkenin etnik gerçeğine, çok kültürlü, çok dilliyapısına uygun bir siyasal ve yönetsel yapı oluşturmaktan kaçındı, başka etnikyapıları zorla Türkleştirmeye, eritmeye çalıştı. Bu baskı politikası, onuizleyenlerin amaçlarına uygun sonuç vermedi; aksine bir dizi Kürtayaklanmalarına yol açtı ve sorun ağırlaşarak günümüze kadar geldi. Bugün deKürt sorunu, tüm ağırlığıyla ülkenin gündemindedir..." (Sh.4)
KürtSorununun Çözümü İçin:
"Türkiye'yebarış gelmesi için, gerçek bir demokrasi ve ekonomik gelişme için Kürtsorununun çözümü şarttır ve çözüm, şiddet ve bastırmayla değil, ancak barışçıyöntemlerle mümkündür.
Partimiz,Kürtlerin ve Türklerin birarada kardeşçe yaşamasından yanadır ve bunun yolu, bugüne kadar izlenen baskı politikasına son vermek; Türkiye'yi de bağlayanuluslararası hukuk ilkelerine ve sözleşmelere uygun olarak Kürtlerin haklarınıtanımak ve eşitlik temelinde çok yönlü, politik, yönetsel ve kültürel birdemokratik yapılanma sağlamaktır. Partimizin temel amaçlarından biri de budur.
Bununiçin öncelikle silahların susması ve sorunun çözümü için özgür bir tartışmaortamının oluşması sağlanacaktır. Tüm partiler bu konuya ilişkin görüş veprogramlarını hiç bir kısıtlama olmaksızın, serbestçe dile getirecek ve halk bugörüşler arasında özgürce bir seçim yapabilecektir..." (Sh. 8)
ÇağdaşBir Demokrasi İçin;
"Egemenkesim, Cumhuriyet tarihi boyunca ülkemizin insanlarından demokrasiyi, temel hakve özgürlükleri esirgedi. Bu, insanlarımızın demokrasiye layık, ya da bunahazır olmadıkları için değil, acımasız sömürü çarkını, haksızlıkları, yaniegemen zümrenin imtiyazlarını sürdürebilmek içindi.
Sözkonusu zümre bugün de ülkenin kaderini elinde tutuyor ve demokrasiyi halktanesirgiyor. Bugün de demokrasi ve özgürlük adına söyledikleri ve yaptıklarımaskaralıktan başka bir şey değildir. Egemenler, yıllardır demokratikleşme adıaltında halkı, iç ve dış kamuoyunu oyalıyor, kabaca aldatıyor.
Ülkemizingeniş boyutlu çağdaş bir demokrasiye ihtiyacı var ve bu daha fazlagecikmemelidir..." (Sh. 9)
Ekonomi
"...Partimizegemenlerin yolsuzluk, hırsızlık, rüşvet çarkına ve yıllardır inatla sürdürülenkirli savaşa son verecek, bu yoz çarkın ve kirli savaşın tükettiği ülkekaynaklarını, geniş halk yığınlarının yararına; üretime ve ülkenin öteki hayatisorunlarının çözümüne seferber edecektir. Böylece ülke iç barışa kavuşacak vehızla gelişecek; enflasyonun denetim altına alınması, işsizliğin ve yoksulluğungiderilmesi, emekçi halkın yaşam standardının yükseltilmesi, geri kalmışbölgelere kaynak aktarımı mümkün olacaktır.
Demokrasibunun güvencesi olacaktır. Demokratik bir toplumda, yönetim üzerinde halkdenetimi, bağımsız yargının yolsuzluk yapanların yakasına yapışması mümkünolacaktır..." (Sh. 12)
Partimizinyukarıda izah edilen bu tespit ve taleplerine karşılık CumhuriyetBaşsavcılığı'nca hazırlanan iddianame esasen parti program metnine dayanmaktanziyade, soyut fikir yürütmelere, yorum ve kıyaslara dayanmaktadır.
İddianamenin"Kapatma ve değerlendirme" başlığında yer alan iddia ve tespitlerdeiddianamenin nasıl hazırlandığı hususu da izah edilmektedir.
"...TürkUlusu yanında ve onunla eşit durumda bulunan, kendilerine özgü hak veözgürlüklere sahip ayrı bir halk oluşturduklarının anlatılmak istenmesi deULAŞTIĞIMIZ YORUMU (ABÇ) güçlendirmektedir..." (Sh. 30)
"...Programınbirinci sayfasında da davalı partinin bu İKİ HALKIN (ABÇ), birarada kardeşçeyaşamasından yana olduğu ifade edilmektedir..." (Sh. 30, P.2)
Kezaprogramın hiç bir yerinde böyle bir belirleme yoktur.
"...Yapılantespit ve temennilerden talep edilen hak ve özgürlüklerin niteliği hakkındaFİKİR YÜRÜTMEK (abç) olanaklı bulunmaktadır..." şeklindeki tespitleri ileiddianamenin program metninin lafzına bağlı kalınmadığı, kurucuların bu metinile murat ettiklerinin ötesine geçilerek ve bundan hareketle varılan yorum ilehazırlandığı da anlaşılmaktadır.
Aynışekilde talep edilen hak ve özgürlüklerin mahiyeti hakkında tespit vetemennilerden hareketle fikir yürütülmektedir. Bu aristo mantığıdır. Afenomenini B fenomeni ile izah etmektedir. Diğer bir deyimle, bu iddiamakamının peşin yargısının altını doldurma gayretiyle, suç oluşturmayanifadeleri binbir dereden su taşıyarak suç unsuru gibi gösterme çabasıdır.
Partimizintespitleri ve talepleri ayrı ayrı hususlardır. Yasaya aykırı olmayan buhususların, birini diğerinin eksikliğini gidermede ikame etmek, en yakınifadeyle hukukun zorlanmasıdır.
İddianamedekimantık karışıklığı, Türkiye'nin de taraf olduğu "Yeni bir Avrupa içinParis Şartı" antlaşmasına ilişkin tespit ve iddialarda da var. Tarafdevletlerin bu antlaşma ile güvenliğe ilişkin bölümde belirtilen,"...Devletlerin bağımsızlığını, egemen eşitliğini ya da toprak bütünlüğünüihlal eden etkinliklere karşı demokratik kurumların savunulması..." ve"... tüm terörizm etkinliklerini, yöntemlerini ve uygulamalarını bir suçolarak mahkum ettiği ..." husus doğrudur.
Demokrasive Değişim Partisi'nin programında bu norma aykırı hiç bir tespit ve talep sözkonusu edilmemiştir. Aksine aynı antlaşmanın; "...katılan devletler ulusalazınlıkların etnik, kültürel, dilsel ve dinsel kimliklerinin korunacağı veulusal azınlıklara mensup kişilerin, hukuk önünde tam bir eşitlikle ve hiç birayrımcılık yapılmaksızın, bu kimliklerini özgürce ifade etme, koruma, saklıtutma ve geliştirme hakları bulunduğunu teyid ederiz..." hükmüne rağmen,partinin Kürt kimliğine ilişkin talepleri yasaya aykırı sayılmaktadır.
Kezaaynı şekilde "...Devletin bütünlüğünü hedef alan faaliyetlerin demokratikhaklar ve özgürlükler çerçevesinde düşünülemeyeceği..." yolundakitespitinin Paris Şartı hükümleri ile izahı mümkün değildir. Çünkü ParisŞartı'nın güvenliğe ilişkin hükmü, ülkenin bütünlüğünü korumayı düzenlemiştir.Devletin bütünlüğüne (üniter yapısına) ilişkin bir koruma, bu hükümlerde yeralmamıştır. Sayın savcı bu hükmün içine devletin bütünlüğüne ilişkin birilaveyi de sıkıştırmaya çalışmaktadır. Ne yazık ki, mızrak çuvala sığmamıştır.
Aynısözleşmeye taraf olan Belçika'nın üniter bir yapıdan federatif bir yapıya nasılgeçebildiğini izah etmek de mümkün değildir. Aksi halde Paris Şartı'nındevletin yapısını değiştirmeye, islah etmeye ilişkin hükümlerinin Belçika içindemokratik hak ve özgürlük, Türkiye için ise, "yıkıcılık" olarakvazedildiğini kabul etmek gerekecektir.
İddianameninaynı bölümünde dikkat çeken diğer hususlar ise Başsavcılığın Türklük, Türkçe veTürk milliyetçiliğine ilişkin bilim dışı belirleme ve nitelemeleridir.
İddianamenin14. sayfasında "...Türkçe bireyler arasında yalnızca bir resmi dil olmadurumunu çoktan aşmış; ayrı etkin kökenden gelseler bile, yüzyıllar boyuncakarışıp kaynaşmış ve bir ortak kaderi paylaşmış, ortak bir kültüre ulaşmışkitlelerin hem günlük yaşantıda, aile içinde ve iş yerinde yaygın biçimdekullandığı ortak bir iletişim aracı olabilmiş, hem de aynı kitlelerin ortakbilim, kültür ve sanat dili olma derecesine ulaşabilmiş ve böylece gerekbireysel, gerekse toplumsal iletişimin sağlanmasında başlıca araç olmuştur.Türkçenin kazandığı bu yaygınlık ve genellik göz önüne alındığında, etnikgrupların sahip oldukları yerel dillerin resmi dil yerine genel iletişim veeğitim dili olarak kullanılması düşüncesi kabul edilemez. Yerel düzeyde kalmış,gelişmemiş diller bireylere manevi varlıklarını geliştirme olanağısağlayamaz..." denilmektedir.
ŞayetTürkçe iddia edildiği şekilde yaygın biçimde kullanılan ortak iletişim aracıise "...Resmi dili genç, ihtiyar, kadın, erkek, her vatandaşın bilmesinisağlamak devletin görevi..." (Sh. 19) Kılmanın mantığını anlamak ve izahetmek mümkün değildir. Ya Türkçenin yaygınlığında, ya da devlete yüklenen bugörevde bir yanlışlık vardır. Tüm iyi niyetimize rağmen ikisini bir aradaanlayabilmekte güçlük çektiğimizi itiraf etmeliyiz.
Dünyanınhiç bir ulusal devletinin, resmi dilini kadın-erkek, yaşlı-genç her vatandaşınaöğretmek gibi garip bir temel görevi yoktur. Zira bu devletlerin her vatandaşıdilini bilir. Ancak bizim ülkemiz gibi halkı resmi dilini bilmeyen ve yaygınşekilde konuşamayan ülkelerde devletin bu kabil görevleri vardır.
Diğerbir husus da, yerel düzeyde kaldığı, gelişmediği ve dolayısıyla bireylerinmanevi varlıklarını geliştirme olanağı sağlayamayacağı iddia edilen dillereilişkin tespitdir. Başsavcılığın isimlendirmediği bu yerel dillerle hangidilleri kastettiğini bilemiyoruz. Fakat daha önceki tespitlerinden kastedilendilin Kürtçe olduğu hakkında fikir yürütmek olanaklı bulunmaktadır.
D.İzoli'ninhazırladığı (Deng Yayınları, Şubat 1992 1. Baskı) Kürtçe - Türkçe sözlükte heriki dilin kelime hazinesi şu şekildedir.
Kürtçe... 30.000. kelime ve 4000 deyim (Saydam)
Türkçe... 25.000. kelime (Arapça, Farsça, Osmanlıca, İngilizce, Fransızca vd.orjinliler dahil)
Birçokbaskı ve yasaklama ile kuşatılmış bulunan Kürtçenin Türkçe kadar yaygınolmadığı doğru ise de, bireylerin manevi varlığını Türkçeden daha iyigeliştirebileceği hususu açık ve nettir.
İddianamede"... ülkemizde yasaklanmış bir dil bulunmamaktadır..." (Sh. 33)Belirlemesi gerçek değildir. Ay. 26, 28, 42 vd. maddeleri kanunla yasaklanandilden bahsetmektedir. Aynı şekilde Siyasî Partiler Yasası, Basın Yasası vediğer bir kısım yasalarda da benzeri hükümler vardır. Çok yakın bir tarihekadar 2932 sayılı yasa ile yasaklanan dilin Kürtçe olduğu hususunu artık sağırsultan bile duymuştur.
Tümbu gerçekler karşısında, Başsavcılığın Türkçenin yaygınlığına ilişkin iddiasınakendilerinin de inandığını sanmıyoruz.
Partiprogramında Kürtçenin radyo - televizyon yayınlarında, eğitimde ve resmiişlemlerde kullanılması hususu talep edilmiştir. Fakat eğitimde"Anadil" olarak okutulacağına ilişkin bir belirleme ve ifadeolmamasına rağmen Ay. 42. maddesinin zikredilmiş olmasını anlamak mümkündeğildir.
İddianameninbilimselliğe aykırı bir diğer tespiti de "...Ulus olgusuna oranla ikincilnitelikte kesim..." şeklinde ifadesidir.
Başsavcılığınbilim dünyasına kazandırdığı "İkincil nitelikte kesim" kavramını hiçbir sosyoloji kitabında, hatta hiçbir ansiklopedide bulamadık. Eğer bununlauluslaşamamış etnik topluluklar kastediliyorsa, bunun sosyoloji bilimindekategorik isimlendirmeleri vardır. Ulus, azınlık, etnik azınlık, etnisite,aşiret, klan, grup, aile vs. bunlardan bazılarıdır.
Başsavcılığın"İkincil nitelikteki kesimleri" bu bilinen kategorilerden biri ileisimlendirmemiş olmasının bilgi eksikliğinden kaynaklandığını sanmıyoruz. Dahaciddi ve önemli bir nedenle yapıldığı muhakkaktır. Bu ciddi ve önemli nedeninde ne olabileceğini sayın heyetinizin takdirine bırakıyoruz.
Partiprogramının bütünselliğini ve iddianamenin soyut ve bilim dışılığını izahedebilmek için değişen dünya ve yerinde duran Türkiye ikilemini açmak,tartışmak gerektiğine inanıyoruz. Bunun için değişen dünya ve onu seyredenülkemizin çelişkilerini gözönüne sermek gerektiğine inanıyoruz.
SayınYargıçlar ;
Türkiye'dedemokrasi, özgürlük ve insan haklarına ilişkin mücadeleler, henüz geniş halkyığınlarının yığınsal desteğini alan güçlü ve etkin bir konuma ulaşmadığı içinsiyasal iktidarlar, insan hakları ihlallerine yönelik tepkileri yüzeyseldüzeltmelerle geçiştirebilmektedirler.
İnsanhaklarının, demokratik hak ve özgürlüklerin; özetle yaşama hakkının en çokihlal edildiği bu ülkede barış ve demokrasinin tehdit altında tutulmasında araçolarak kullanılan "Kürt Sorunu"da hala bir çözüme kavuşmamıştır.Üstelik kamuoyunu bulandıran binbir demagojik bahane ile sorunun tartışılmasıyasaklanmış ve ırkçı şoven politikalara karşı alternatif düşüncelerinüretilmesi engellenmiştir.
Günümüzdedemokrasi; insan haklarını ön planda tutan özellikleriyle yeni boyutlarkazanmış, ülkelerin iç sorunu olmaktan çıkmış, evrensel bir niteliğebürünmüştür. AGİT - Moskova toplantıları ile de bu, önemli ölçüde tesciledilmiştir. İşte bu yüzden, Türkiye'de, demokrasinin tüm kurum ve kurallarıylayerleşmesini isteyen, değişime açık sivil ve demokratik toplum mücadelesiniveren kesimlerle, statükocu, resmi ideolojinin dümen suyuna girmiş kesimlerarasında önemli bir çekişme yaşanmaktadır. Bu çekişme, esasen haklıylahaksızın, barış isteyenler ile savaşta ısrar edenlerin mücadelesidir.
Türkiyeuzun yıllardır demokrasinin çağdaş, evrensel ilkelerine, haklar ve özgürlüklereuymayarak, bu alandaki ihlallerle çağdaş ve ileri bir ülke olmaktan uzak kaldı.
Buyöndeki gelişmeleri izlemek bir yana dursun, bunlara gözlerini kapattı.
Bunedenledir ki, Türkiye uzun yıllar tek partili yönetimlere mahkum edildi.Sıkıyönetimler, askeri darbeler yaşandı. İnsan haklarının en ağır ihlalleri,sansür yasaları, aydınların, yazarların cezaevlerine tıkılması, faili meçhulcinayetler; dahası siyasal partilerin kapatılması bir alışkanlık oldu.Demokrasi ise, hep bir avuç egemen ve onların sözcüleri için var oldu.
Tarihtengelen kişiliği ve belirgin kimliği ile Kürtler de bu ülkede günyüzü görmedi.Dili yasaklandı, red ve inkar politikasıyla asimilasyonun ağır çarkına tutuldu.İnsan haklarının en ağır ihlalleriyle hep ikinci sınıf vatandaş olarak tasnifedildi.
Temelhak ve özgürlükleri güvence altına alan çağdaş, çoğulcu ve katılımcı biranayasa ile hukukun üstünlüğüne dayanan demokratik bir düzen yerine, red veinkar temelinde şekillenen baskıcı bir düzen tercih edildi. Bu düzen dahabaştan, cumhuriyetin kuruluşundan sonra, bizzat cumhuriyetin kurucularıncabenimsendi ve tüm topluma süngü gücüyle dayatıldı. Bu tarihi ve siyasal tercih,Kürtler bakımından yok sayılmak ve inkar edilmekti. Türkiye Cumhuriyeti içinise, iç barışın tehdit edilmesi ve kaosun sürekli olması demekti.
Nitekimcumhuriyetin kuruluşundan 1937-38 Dersim ayaklanmasına kadar Kürtler kendilerinereva görülen bu haksızlığa, red ve inkar politikasına karşı hep direndiler.Türkiye Cumhuriyeti'nde, Türk halkının sahip olduğu imkanlara onlarda sahipolabilmek için sürekli mücadele ettiler. Ne yazık ki bugünlere de bu atmosferiçinde geldiler. Bugün ise durum dünden pek farklı değildir.
Ülkegerçekleri, evrensel hukuk ilkeleri ve uluslar arası hukuk normları hiçeindirilerek, Türkiye toplumunun hak ve özgürlükler bakımından çağdaş toplumlargibi geniş demoratik haklara kavuşması bilinçli bir biçimde engellendi.
Türkiye'deparlamento, göstermelik bir organ olmaktan öteye geçememiştir. Sivil otorite vehalk iradesi yerine, hep askerler eliyle resmi ideoloji dayatılarak ülkeyönetilmeye çalışılmıştır. Devletin has partileri ve öteki muktedir güçler; tekulus, tek dil esasına göre ülkeyi yönetmiş, bu yönde bilim dışı, ahlak dışıkurallar ve kanunlar koyarak sayıları 20 milyona yaklaşan Kürtleri yoksaymıştır.
Buboğucu ortamda demokratik haklarını kullanmak için Kürtlere fırsat verilmemiş,her seferinde sesi kıstırılmıştır. Kürt sorununun bugün de olanca sıcaklığıylaülke gündeminde bulunmasının nedeni; gerçek dışı tezlerle Kürtleri yok sayan,red ve inkar politikasında ısrar eden politikacılardır.
Demokratiktarzda hak arayışına hep baskıyla karşılık verilen Kürtler de dünyanın diğerinsanları gibi hak arayışını sürdürecektir. Bu çaba, bu kaos ortamı sürdükçe dedevam edecektir.
Siyasaliktidarlar Kürtlerin haklarını kabul etmeyerek ülkeyi bir iç savaşın içinesürüklemiştir. Ne yazık ki bu haksız ve kirli savaş Türkiye toplumunun tümkesimlerini, özellikle de emekçi kesimini olumsuz yönde etkilemekte,kaynakların heba edilmesine neden olmakta, iç barışı tehdit etmekte, giderekonulmaz yaraların açılmasına yol açmaktadır.
Bugünparlamentosu, yürütme organı ve yargı sistemiyle Türkiye, tarihi bir dönemeçlekarşı karşıyadır. Yaptığımız bu değerlendirmeler de Türkiye toplumununCumhuriyetten bu yana yanlış yönetimler sonucu içine girdiği kaos ortamınınözetidir.
Kuşkuyok ki, üretim süreci içinde tüm kesimler ve tüm yapılar değişime uğramaktadır.Bu değişim tarihin akışına bakıldığında hep insanlığın yararına, onun huzur vegüven içinde yaşamasına dönük olmuştur. Özellikle de insanlık tarihinebakıldığında bu değişimin hak ve özgürlükler bakımından daha bir gelişkinolduğu görülmektedir.
Sanayininve bilgi iletişim teknolojisinin gelişmesiyle birlikte, insan hakları ve hukuksistemi de gelişerek çağın değerlerine uygun bir norma kavuşturulmuştur. Dününhukuk, hak ve adalet kavramları yerine, bugünün herşey insan için gerçeğininönemsendiği daha çok hak, daha çok adalet ve daha çok özgürlük kavramlarıönemsenmiştir. Bu yeni değerlendirme uluslararası sözleşmelere yansıdığı gibiiç hukuk açısından da önemli ve etkili bağıtlara dönüşmüştür. İyi komşulukilişkileri yerine istikrarlı bölgeler, istikrarlı kıtalar; özetle istikrarlıbir dünya hedeflenmektedir. Bu, insanlığın ileriye, daha güzel bir dünyayadönük kavgasının ürünüdür.
TürkiyeCumhuriyeti tarihi açısından da hak ve özgürlükler mücadelesinin, onurlu ve biro kadar da çetin geçmişi vardır. Bu onurlu mücadele, toplumun ezilen kesimleriönderliğinde, bir avuç egemen yönetimindeki ayrıcalıklı zümrenin iktidarınakarşı verilmiştir. Yukarda da belirttiğimiz gibi hep ikinci sınıf vatandaşolarak kabul edilen Kürtler de, kendilerine dayatılan bilim dışı politikalaraboyun eğmemiş, bu imtiyazlı kesimle hep bir mücadele yürütmüştür.
Kürttoplumu ve onun çıkarlarını savunan Kürt politikacıları Türkiye'de yasallıklameşruluğun arasında ciddi bir seçenekle karşı karşıya bırakılmıştır. Ya inkarcıve red eden yasallığa boyun eğecek; Türkleştiğini, Türk olduğunu kabul edecek,ya da tarihten gelen kimliğine, belirgin kişiliğe sahip çıkarak onurlu birkişilik sergiliyecekti.
İşte,yüzyıllardır Türk halkıyla bir arada yaşayan bu onurlu insanlar, kimlikleriningeliştirilmesine ilişkin talepleri, hep barış içinde ve demokratik birduyarlılık inceliği içinde ifade etmiştir. Cumhuriyetin ilk kuruluşunda,Türkiye Cumhuriyeti'nin Türklerle birlikte iki asli unsurundan biri olarak sayılanKürtler, Lozan Antaşması'ndan sonra, zor ve baskıyla "Türk" sayılmış,kendi kimliği inkar edilmiştir.
İlkmeclis tutanakları, M.Kemal ve arkadaşlarının o dönemdeki konuşmaları, İsmetPaşa'nın Lozan'da başkanlık ettiği heyet adına yaptığı konuşmaları; Kürtlerinde Türkler gibi cumhuriyetin asli unsuru olduğunu göstermektedir.
AyrıcaSevr süreci de bu konuda tarihi bir belge olarak değerlendirilebilir. (Sevr,Kürtlerin Cumhuriyetten sonra icat edilmediğinin önemli bir kanıtıdır.) Ziraresmi tarihin gizlediği tarihi gerçekler de bunun böyle olduğunugöstermektedir.
Lozan'dansonra "Misaki Milli" sınırları içinde, Türklerle birarada yaşayanKürtlerin, Lozan ertesinde, yani Şubat 1925'te cumhuriyete karşı ayaklanmışolmaları düşündürücüdür.
İstiklalMahkemeleri Tutanakları, ayaklanma önderlerinin beyanları ve bizzat genelkurmaybelgeleri bu olay hakkında tarihe önemli belgeler olarak geçmiştir. Dahasonraki yıllarda ise; büyüklüğü ve etkileri açısından en az bu başkaldırı kadarönemli olan Ağrı ve Dersim ayaklanmaları gerçekleşmiştir.
Görülüyorki, uzun bir süre, Kürtler cumhuriyete karşı bir hak arayışı içinde olmuştur.Kendisine dayatılan Türklük kimliğini benimsememiş, buna, karşı koymuştur. Bured ve inkar politikasına itiraz etmiştir. Gerek Kürtler, gerekse bir bütünolarak Türkiye toplumu için acı deneyler olarak tarihimizde iz bırakan budurum, ne yazık ki ülkeyi yönetenler için öğretici olmamıştır. 1925 yılındanberi izlenen siyaset, Kürtler açısından hep bir geriye gidişi, yeni bir hakgaspını ifade eder. Tunceli Kanunu, Mecburi İskanlar, Takriri sükunlar birerutanç vesikalarıdır. Bugün de Kürt bölgesinde yaşanan kirli savaş ve sürdürülenuygulamalar bu devekuşu politikasının ürünüdür.
Eğercumhuriyeti yönetenler, Kürtlerin bunca bedel ödemek pahasına talep ettikleribu hakları tanısaydı, bugün gerçek bir barış ve gönüllü bir birliktensözedilebilirdi. Ne var ki onlar, bu hakları tanımak bir yana, inatla red veinkar politikasında ısrar ettiler.
PekiKürtler Ne istiyor '
Kürtlerde, Türkler gibi kimliklerini özgürce geliştirmek istiyor. Anayasa ve yasalardahakları belirlensin, güvence altına alınsın istiyor. Bugüne kadar izlenenyanlış politika, Kürtlere de, Türklere de ağır faturalara mal oldu. Gerilimortamı, şoven dalganın etkisiyle de her geçen gün artarak iç barışı olumsuzyönde etkiledi. Ekonominin zaten kötü olan durumu, binbir demogojik söylemle "ülkebütünlüğü" bahane edilerek, sözde "terörle savaş" adı altındayürütülen kirli savaşla daha da kötüleşti.
Olanlarise, bu ülkenin kaynaklarının heder edilmesinden, ülkenin aydınlık geleceğininkarartılmasından başka bir şeye yaramadı.
Unutmamalıyızki; Kürt Sorunu, adil ve demokratik bir çözüme kavuşmadıkça, ekonomik yapıdüzelemez, ülke tam anlamıyla huzur ve güven ortamına kavuşamaz. Cumhuriyetinbu günkü ve gelecekteki yöneticileri, bu çıkmaz sokakta ve devekuşupolitikasında ısrar etmeye devam ederlerse, endişemiz odur ki, gelecekteistesekte barışı tesis etmekte geç kalabilir, Türkler ve Kürtlerin bir arada veyan yana yaşamasını sağlamakta zorlanabiliriz.
Bununiçin, yarın geç olmadan sorunun çözümü için gerekli tartışma ortamınınoluşması, Kürtlerin demokratik haklarının tanınması gerekir. Bu ise, ekonomininemekçi halkın yararına gelişme yoluna sokulması, demokrasinin gelişmesi, içbarışın güvenceye kavuşması demektir.
Kürtleruzun yıllardır bunun için çaba sarf etmekte, bunu istemektedir. Yapılmasıgereken de budur.
Demokrasive Değişim Partisi nedir ' Neyi amaçlamaktadır '
Partimizsol bir partidir. O, ezilen ve sömürülen yoksul halkın ekonomik çıkarlarınıgözeten, demokrasiyi kısıntısız bir biçimde yerleştirmek için mücadele eden; bugüne kadar iktidarı ve muhalefeti ile ülke yönetiminde bulunarak, ülkeyi kaosortamına getiren statükocu düzen partilerine karşı mücadeleyi sol ve demokratikbir çizgide sürdürmeyi görev edinmiş demokratik bir sol partidir.
Ülkeninçok renkli yapısına uygun olarak, her türlü kültürel, politik ve yönetseldüzenlemelerin bir an evvel gerçekleşmesi için mücadele etmektedir.
Kürtsorununa eşitlik temelinde, politik çözüm önermektedir. Bu amaçla mücadeleetmekte, kamuoyu oluşturmaktadır.
Demokrasive Değişim Partisi, 70 yıldır sürdürülen red ve inkar politikasının, iç barışıtehdit ettiğini; kaynakların savaşa aktarılarak heba edilmesine yol açtığını;yoksul kesimleri ekonomik bunalımın ağır yükü altında ezilerek tık nefes halegetirdiğini; demokrasinin kırıntılarının bile Türkiye insanına çok görülerekanti-demokratik yasa ve uygulamalarda ısrar edildiğini dile getirmekte; buamaçla mücadele etmektedir.
Bütünpartiler gibi, DDP'de ülke sorunlarına dönük görüşlerini ve çözüm önerileriniprogramında belirtmiş, bu görüşlerini kamuoyunun değerlendirmesine sunmuştur.
Kuşkusuzo, devekuşu politikasında ısrar eden koroya katılmak yerine, ülke gerçekleriningereklerini yerine getirmiş, cesur bir adım atmıştır. Resmi tarih ve resmisöylem yerine bilimselliği, objektif davranmayı, tarihle barışmayı önermiş vebu uğurda etkili olmaya çalışmıştır.
Partialeyhine alelacele, işbu davanın açılmış olması partinin kitlelerle buluşmasınıengellediği gibi, parti programının toplumca tartışılması ve buna ilişkinbeğeninin de ortaya konması engellenmiştir.
Bizler,bu ülkenin insanları olarak, siyasi taleplerimizi, içinde bulunduğumuz durumailişkin görüşlerimizi kitlelere anlatmak, tartışmak, iktidara geldiğimizde ise;bunları, nasıl hayata geçireceğimizi göstermek için bir parti kurduk. Kamuoyunaprogramımızı açıkladık.
Demokrasininvazgeçilmez unsurları olarak gösterilen partiler, nedense ülkemizde ilkvazgeçilen kurumlar olmaktan kurtulamıyorlar. Bunun nedeni bizce bellidir. Amaçtek merkezli, tek tip düşünen özde bir, ancak isimleri farklı olan particikleryaratmaktadır. 70 yıldır yapılanlar da bundan farklı değildir.
Partilerinkuruluş amacı toplumda yükselen talepleri belli bir çerçeve içinde örgütleyerekuygulamaya geçirmektir. Yani hiç bir parti toplumun istemleri dışında talepleriöne süremez. Zira bu talepleri öne sürmesi de mümkün değildir. Aksi taktirdetoplumun dışına itilip, yok olmaktan kurtulamaz. Ne yazık ki, resmi ideolojidenfarklı düşünen, sorunlara daha gerçekçi ve daha nesnel yaklaşımlar gösterenkesimlerin kurduğu partilere bu doğal eleme yolu kapatılmaktadır.
Ülkemizdemevcut sorunların çözümüne, devlet yöneticilerinden farklı bir çerçeveden bakanDemokrasi ve Değişim Partisi'nin önüne ne yazık ki evrensel hukuka aykırı,Türkiye gerçeğinden uzak "yasal" engeller çıkarılmıştır.
SayınYargıçlar ;
Budavanın hukuki olmadığını, tümüyle siyasi bir dava olduğunu belirtmemize izinverin. İddianameyi hazırlayan sayın savcı bir polemik ustası gibi, tarihi deçarpıtarak bizimle tartışmaya istekli görünmektedir. Ancak sayın savcı biryandan bir hukukçu gibi davranmaya çalışırken, diğer yandan rolüne ve konumunauygun devlet memurluğu sadakatiyle yazılı metinlere, resmi ideolojiye bağlıkalmaya özen göstermektedir. Ne yazık ki, sayın savcı parti programımızayönelik iddialarını yazarken ve yine parti programımızı kendince yorumlamayaçalışırken, adeta kendi gizli niyetlerini de açığa vurmaktadır. Sayın savcı biryandan Kürtlerin İran ve Irak'ta soydaşlarının bulunduğunu belirtirken, diğeryandan Kürtlerin de Türk olduğunu iddia eden uydurma tezleri de ilerisürmektedir.
Savunmamızınbaşında da belirttiğimiz gibi Kütler tarihi bir kimliğe, belirgin bir kişiliğesahiptirler. Ve yine sayın savcının iddianamenin içeriği ile çelişse bilebelirttiği gibi, sadece İran ve Irak'ta değil, Suriye ve bugünkü Ermenistan'dada Kürtlerin soydaşları bulunmaktadır.
Yinesayın savcı Lozan'da Türk delegasyonunun tartışmalarından, "alt komisyonönce, etnik azınlıkların başka bir deyimle, müslüman olmayan (olankastedilmiştir B.N) azınlıkların da, örneğin Kürtlerin, Çerkezlerin, Araplarıntasarıdaki koruma tedbirlerinden yararlanmalarında direnmiştir. Türk temsilciheyeti bu azınlıkların korunmaya ihtiyaçları olmadığını ve Türk yönetimialtında bulunmaktan tamamıyla memnun olduklarını söylemiştir. Alt komisyon bu inandırıcısözler üzerine (A.B.Ç.) koruma tedbirlerini yalnız müslüman olmayanazınlıklarla sınırlamayı kabul etmiştir." Biçiminde bir alıntıaktarmaktadır.
Sayınsavcının bu alıntıyı aktarırken ne kadar şartlanmış bir tutum içinde olduğugörülmektedir. Kütlerin Türkler gibi Müslüman olmaları Türk oldukları anlamınagelmediği gibi, Türklerle birlikte ve birarada yaşamaya rıza göstermeleri deKürtlerin Türk oldukları anlamına gelmiyor.
SayınSavcı ; "Atatürk Milliyetçiliği, ayrımcı ve ırkçı değil. TürkiyeCumhuriyetini kuran Türk halkının kökeni ne olursa olsun devlet yönündentartışmasız eşitliği, içtenlikli birliği ve birlikte yaşama istencini içerençağdaş bir olgudur." demektedir. (İd.S.16, Satır 22., 26) Bu tanıma göreTürk halkı ve Türk ulusu kavramları T.C. sınırları içinde yaşayan bütünyapıları kapsamaktadır. Türk kavramı. T.C. devleti sınırları içinde yaşayaninsanlara konulmuş genel ve soyut bir ad ise, Türkiye sınırları dışında adınaTürk denilen başka toplumların olmaması gerekir. Yani, "Türk" kavramıya anadolu halkının adıdır. Ya da "Türk" adı, Güneydoğu Asyahalklarında olan bir ırkın adıdır.
Yukarıdada belirttiğimiz gibi, Kafkaslarda, Balkanlarda, özellikle Batı Trakya'da hattaKerkük'te bile Türkiye Türkleriyle aynı soydan geldikleri iddia edilenTürklerden bahsedilmektedir. Ne yazık ki, aynı iddia Türkiye'de"Türk" adı içinde tanımlanmış olan Kürtlerin, Sayın Savcıca dadoğrulanan, İran ve Irak'taki soydaşları için ileri sürülmemektedir. Bu mantıkkarışıklığının içinden çıkmak, doğruyu tespit ve teslim etmek hukuk adına,çağdaşlık adına mahkememizin önünde ciddi bir görev olarak bulunmaktadır.
SayınYargıçlar;
Biran için "Kürt" adının da diğer adlar gibi Türk adıyla birleşmiş veTürk ulusu ya da Türk halkı kavramını oluşturduğunu kabul edelim. SayınSavcının tezine göre, İran ya da Irak'taki Kürtlerin uğradığı mezalime karşıçıkmak isteyen, onların yardımına koşan hatta, gayri Türk "Soydaş"diyerek onların acılarını, sorunlarını paylaşmak istese, bölücülük yapmışsayılacaktır. Milletin bölünmezliği ilkesine aykırı davrandığı ilerisürülecektir. Bu, doğruysa "Türk Ulusunu" oluşturan tüm unsurlar içingeçerli olmalıdır. Ne yazık ki bu şart, sadece Türk ırkından gelmeyenlereuygulanmıştır.
Yakıngeçmişte yaşadığımız bir iki önemli örneğe değinmemize izin veriniz. T.C.'ninyöneticileri, Bulgaristan ve Yunanistan'daki Türk azınlığa"Soydaşlarımız" demektedir. Ve bütün Türk insanı da bunu böylebilmektedir. Aynı yöneticiler İran ve Irak'daki Kürtlere, bırakınız"Soydaş" demeyi, "yurttaşlarımızın soydaşları" demektenbile bilinçli bir şekilde kaçınmışlardır. Onlara genelde sınırlara yakınbölgelerde yaşayan vatandaşlarımızın akrabaları gibi isimler bulmuşlardır.
Yukarıdaifade ettiğimiz çift ölçülülüğün, yani soydaşlık karmaşasının tek kıstasıvardır: Bu devleti sadece Türk ırkından gelenlerin devleti olarak görmek.Cumhurbaşkanlığı forsundaki 16 yıldızın Türk ırkının tarihte kurduğu devletleritemsil ettiğini herkes bilmektedir. Bu da, "Türklüğün" cumhuriyettenevvel var olduğunu göstermektedir.
SayınYargıçlar;
Mahkemenizbelki gerçeklerle Anayasa ve diğer yasaların koyduğu kurallar arasında birtercih yapma zorunluğu içine düşebilir ve her zaman olduğu gibi bu kez detercihini Anayasa ve öteki yasalardan yana kullanabilir. Bunun vicdanisorumluluğu Mahkemenin siz değerli üyelerinin olacaktır. Şimdi de izninizleMahkeme Başkanı Sayın Yekta Güngör Özden'in "Hukukun ÜstünlüğüneSaygı" adlı eserinin 417. sayfasından bir alıntı yapmak istiyoruz."İnsan hakları, insanın doğuşuyla sahip olduğu, devredilemez, vazgeçilemezhaklarıdır. Bunlar her zaman, her koşulda, her yerde insanı insan kılan vesavunulan değerlerdir. Hukuk, bu hakları ve özgürlükleri koruyup, güçlendirme,yaygınlaştırıp, kökleştirme aracıdır. İnsan hakları, hukuk olmasa da vardır.(A.B.Ç.) Anayasalar benimsemese de vardır. (A.B.Ç.) Bana göre Anayasalardan daönce gelir. Anayasa, hukuk yoluyla bu hakları benimsedikçe ve bunlaradayandıkça, daha saygın ve onurlu olur. (A.B.Ç.) Hukuk, insan hak veözgürlükleri önündeki değişik engelleri kaldırmakla yükümlüdür. (A.B.Ç.)Barışı, sağlığı ve mutluluğu sağlayan, insana insan olmasının kıvancınıduyurmayan düzenlemeler, baskıcı işlemler hukuksallıktan yoksundur. Halkdilinde "Kalıbına uydurulması" dediğimiz, biçimsel uygunluklarhukuksallık için uygun değildir. Özde aykırılık olunca hukuksallık sözde kalır.İnsan haklarını odak sayarsak bunun çevresinde temel haklar bulunur. Birliktebütünleşirler. Temel haklarda Anayasal gereklerle geçici sınırlamalaryapılabilirse de insan haklarında böyle düzenlemelere gidilemez ve hiç bir ödünverilemez. Çağımız insanlık çağıdır."
Yukarıdaaktardığımız düşünce, parti programımızı ve savunmamızı önemli ölçüdedesteklemektedir.
SayınYargıçlar;
Amerika'dazencilerin haklarıyla ilgili olumlu gelişmelerin önünü, parlamentodan öncemahkemeler açmıştır. Yani hukuk, haklar ve özgürlükleri korumanın yanısıra,onları kökleştirip geliştirmiştir. İnsan hakları önündeki engelleri kaldırmaklahukukun saygınlığını artırmıştır. Mahkemeniz de böylesi bir sürecin başlamasınakatkı yapabilir, bu onurun sahibi olarak tarihe geçebilir.
SayınSavcı, iddianamenin 22. sayfasında şöyle söylemektedir: "Hele böylesitopluluklar, ortak geçmişten gelen tarihsel, kültürel ve manevi bütünlükiçinde, kendi kaderini, o ulusun kaderiyle özdeşleştirme istek ve iradesinigöstermişlerse, böyle bir hakkın tanınmasına gerek kalmaz." Burada Kürttoplumunun, Türk Ulusunun kaderiyle özdeşleşme istek ve iradesini gösterdiğiileri sürülmektedir. Bizce Kürt toplumu ya da Sayın Savcının deyişiyle Kürtler,kendi iradeleri ve istekleriyle Türk sayılmayı, dillerinden ve kültürlerindenvazgeçmeyi ve öteki demokratik haklarını askıya almayı kendileri benimsemişdeğillerdir. Bu onlara sonradan reva görülen baskı politikasının sonucudur.Oysa Kürtlere Kurtuluş Savaşında, Amasya Tamiminde vaadedilen ve önerilen statükendilerinin red ve inkarı değildi, bilakis kendilerini cumhuriyetin asliunsuru olarak kabul etmekti.
Halböyleyken, Sayın Savcının "Kendi kaderlerini o ulusun kaderiyleözdeşleştirme istek ve iradesini göstermişlerdi." biçimindeki iddiası birçarpıtmadan, tarihi gerçekleri tahrif etmekten öteye gitmemektedir.
SayınSavcıya sormak istiyoruz: Türkiye'de yaşayanlara "Kökeniniz nedir'"diye kim sormuştur ' Veya bu yönde iradesini ortaya koyanları kim kaalealmıştır ' Kürtlerle - Türkler kardeşçe, eşit haklarla bir arada yaşasındiyenleri, zindanlarda çürüten, göç etmek zorunda bırakan, Parti ProgramlarındaKürtlerden söz edildiği için partilerin kapatılmasını nasıl izah etmek gerekir' Durum böyleyken, hala böyle bir iradeden söz etmek, hukuki bir belge yazarkenbile, bu yanlışı ileri sürmek, Sayın Savcının olsa olsa art niyetini, ideolojiktavrını gösterir.
SayınYargıçlar;
TürkiyeCumhuriyeti Devleti'nin başbakanları, hatta cumhurbaşkanları bile mevcutyasaları aşan beyanatlarda Kürtlerden, Kürt realitesinden söz ederlerken,herhangi bir kovuşturmaya uğramamaktadırlar. Ne yazık ki, bizler, resmisöylemle farklı düşünenler, tarihi gerçeklere dayanarak ileri sürdüğümüz görüşve önerilerimizden dolayı her seferinde, kovuşturmaya uğruyor; ağır hapiscezalarına çarptırılıyoruz. Bu yüzdendir ki, Türkiye Cumhuriyeti'nin yetmişyıllık tarihinde ve sözde elli yıllık çok partili döneminde iktidar ve muhalefetiile aynı ideolojik formasyona sahip partiler nöbet değişimi yaparakdemokrasicilik oyunu oynamış, ülkenin bu durumuna engel olamamışlardır.
Buçift ölçülülük ne yazık ki, hukuk alanına da yansımıştır.
Hukuk,insanın doğuşuyla sahip olduğu devredilemez, vazgeçilemez hakları veözgürlükleri koruyup güçlendirme, yaygınlaştırıp kökleştirme aracıdır.
Hukuk,insan hak ve özgürlükleri önündeki değişik engelleri kaldırmakla yükümlüdür.(Y.G.Özden, a.g.e.)
Hukuk,toplumsal gelişmeye paralel olarak, birey-birey ilişkisini, birey-toplumilişkisini ve birey-devlet ilişkisini düzenler.
Hukuk,ne bir baskı aracıdır, ne de bir zümrenin imtiyazını sürdürebilmek için varolan bir kalkandır. Hukuk, herkes için vardır ve ayırımsız herkesin haklarıylailgilidir. Hukuk, haklıyı korurken, mağdurun hakkını ararkan bile, haksızın vesuçlunun haklarını gözetir. Suçluyu ya da suçlananı bir adalet mantığı içindedeğerlendirir. Özetle hukuk; insan haklarının ayırımsız herkes için varolduğunu gözetir.
Türkiyetoplumu, Türk, Kürt, Lâz, Çerkez v.s.'nin birarada yaşadığı "çokdilli" ve "çok kültürlü" bir toplumdur. Diğer bir deyişle"heterojen" bir toplumdur.
Heterojentoplumlar, çok boyutlu parti sistemine göre işler. Partiler, 1- sosyo-ekonomikboyut, 2- dinsel boyut, 3- kültürel etnik boyut, 4- şehir kırsal vsboyutlarından biri veya birkaçı temelinde program, çalışma ve oluşum yaratır.(Çağdaş Demokrasiler Arnd Lijpart, Çev. Prof.Dr. Ergun Özbudun, Doç.Dr. ErsinOlduran, Türk Siyasi Bilimler Vakfı Yay. S. 86). Oysa Türk siyasi partilerrejimi daha başından Anayasa ve Siyasi Partiler Yasası tarafından resmiideolojinin cenderesine alınmış, bunun dışına çıkması yasaklanmıştır.
Partilerönerdikleri sosyo-ekonomik modeller ve çözüm önerileri üzerinde politikalarınışekillendirirler. Toplumsal örgütlenmeyi, farklı kesimlere ulaşmayı bu yollagerçekleştirmeye çalışırlar. Ne yazık ki, mevcut yasalar, demokrasininvazgeçilmez unsurları olarak adlandırılan partilere, tek ideolojik kılıfabürünmeyi şart koşuyorlar. Bu kör-topal ve tek yanlı siyasetle ülke yönetilerekdemokrasi oyunu oynatılmaktadır.
Eğergerçek anlamda bir demokrasi isteniyorsa, öncelikle partiler tek ideolojikformasyona itilmemeli ve her partiye kendi politik taleplerini özgürce tartışmaolanağı sağlanmalıdır. Aksi halde tek parti, resmi ideoloji partilerine ve onuniktidarına mahkum olunur.
SayınYargıçlar;
Demokrasi,sadece hukuku geliştirmek, kökleştirmek gibi insan haklarının yaygınlaşmasınakatkı yapmıyor. O, özgür bir tartışma ortamı ve araştırma-geliştirme mekanizmalarınıgüçlendiriyor. Özetle; siyasetten ekonomiye, kültürden sanata her alandagelişmeye fırsat veriyor. Demokrasi ve hukuk içiçedir, yanyanadır. Gelişmeleride biribirine bağlıdır. Bu nedenle hukuk ve demokrasinin gelişmesindenkorkmamalıyız.
Uluslararasıhukuk ve ulusal hukuk, çeyrek yüzyılda önemli gelişmeler kaydetti. Bugelişmelerin bir çoğu uluslararası planda düzenlenen bağıtlarla evrenselleşti.Bu da, hukukun evrensel yanını güçlendirdi. Yani hukuk ve adalet, giderekulusalüstü boyutlara erişti. Helsinki Nihai Senedi'nde ifade edilen"içişlerine karışmamak" ilkesi genel çerçevesini korusa bile,AGİT-Moskova Toplantılarıyla (insani boyut) yeni bir biçime kavuştu. Buna göre,insan hakları alanındaki ihlaller devletlerin içişleri olarak kabul edilemez.
KezaTürkiye'nin de imza koyduğu ve 1948 yılında yürürlüğe konulan BirleşmişMilletler İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi düzenlenmiştir.
Bubildirgeyi beslemek ve bildirge hükümlerini geliştirmek amacıyla da, ayrıca altsözleşmeler düzenlenmiştir. Bu sözleşmeler;
Kişiselve Siyasal Haklara İlişkin Sözleşme ile
Ekonomik,Sosyal ve Kültürel Haklara İlişkin Sözleşme'dir.
Sözkonusualt sözleşmeler; Yaşama Hakkı, İşkence Yasağı, Kişi Güvenliği, Kanun ÖnündeEşitlik, İnanç ve Düşünce Özgürlüğüne Dair Temel Haklar, Toplumların KendiKültürlerini Koruma ve Geliştirmeye Dair Temel Haklar'ı içerir.
Türkiye'ninimza koyduğu ve Anayasanın 90. maddesinin 5. fıkrası gereğince de, kanunhükmünde olan Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi 1. ve 2.maddeleri davamızla oldukça yakından ilgilidir.
Madde1- Her insan özgür, onur ve haklar bakımından eşit doğar. Akıl ve vicdanladonatılmış olup, biribirine karşı kardeşlik anlayışıyla davranır.
Madde2- Herkes; ırk, renk, cinsiyet, din, dil, siyaset ya da başka bir görüş, ulusalya da toplumsal köken, mülkiyet doğuş ya da benzeri bir statü gibi herhangi birayırım gözetmeksizin bu bildirgede öne sürülen tüm hak ve özgürlükleresahiptir.
Ayrıcaister bağımsız olsun, ister vesayet altında, ya da kendi kendini yönetmeyen birülke olsun, ister başka bir egemenlik sınırlaması altında bulunsun, birkimsenin uyruğunda bulunduğu ülke ya da alanın siyasal, hukuksal ya dauluslararası statüsüne dayanarak hiçbir ayırım gözetilemez. Demektedir.
Buiki madde bile T.C. vatandaşları olarak Kürtlere uygulanmış olsaydı, inanıyoruzki Kürt sorunu bu denli kangrenleşmemiş olacak, yıllarca süren savaştakatrilyonu aşan ekonomik kaynak heba edilmeyecek, bunca kan ve gözyaşına,şiddete gerek kalmayacak ve bugün de partimiz kapatılma istemi ile huzurunuzdaolmayacaktı.
Yinealt sözleşmelerden bazıları şöyledir :
SoykırımSuçunun Önlenmesine ve Cezalandırılmasına İlişkin Sözleşme, Savaş Suçlarının veİnsanlığa Karşı Suçların Zaman Aşımından Yararlandırılmaması Sözleşmesi,İşkence ve Keyfi Tutuklamaya Karşı Sözleşme, İnsanlar Arasında AyırımGözetilmesini Önlemeye Dair Sözleşme, Kendi Kaderini Belirleme Hakkını KabulEden Sözleşme.
Neyazık ki, bu sözleşmelerin hiçbirine uyulmuyor.
Görülüyorki, Birleşmiş Milletler gibi bir kurumun sözleşmeleri dahi, Türkiye'deuygulanan bu çağdışı yasalarla hiçe indirilmiştir.
AyrıcaSayın Savcı, "Barış görüşmelerinde söz alan İsmet İnönü : "Türkiye'dehiçbir müslüman azınlık yoktur; çünkü, kuramsal yönden olduğu kadar, uygulamadada müslüman nüfusun çeşitli unsurları arasında hiçbir ayırımgözetilmemektedir." demiştir." (İdd. S.20, paragraf 2) biçimindetespit yapmaktadır. İnönü'nün "Kuramsal" terimi ile neyi kastettiğinibilmiyoruz. Ama uygulamada müslüman nüfusun çeşitli unsurları arasında hiçbirayırım gözetilmemektedir şeklindeki iddiası, göz boyamadır, kocaman biryalandır.
YineSayın Savcı, 15 Aralık 1922 günlü tasarının 4., 6., 7. ve 8. maddelerinde geçen"din ya da dil", "soy, din ya da dil azınlıkları"sözcükleri yerini "gayri müslüm ekalliyetler" sözcüklerinebırakmıştır. Böylece, Türkiye'de değişik bir dil kullanmanın ya da soyunsurunun bir grubun azınlık sayılmasında ölçü olarak kabul edilmeyeceği LozanBarış Antlaşması'yla kabul edilmiştir. Ayrıca konferansta Kürt azınlığınyaratılması yönünde öncelikle Lord Curzon tarafından gösterilen çabalar, Türkdelegasyonunun, "Kürtler kaderlerinin Türklerin kaderiyle ortak olduğugörüşündedir; azınlık haklarından yararlanmak istememektedir." gerçeğinibildirmeleri karşısında kabul görmemiştir..." biçimindeki mahkemenizinSiyasi Parti Kapatılmasına ilişkin 16.07.1991, 17.07.1992 ve 17.07.1993 günlükararlarına atıfta bulunarak Kürtlerin kaderleri bakımından Türklerle ortaklıkiçinde oldukları için azınlık haklarından yararlanmak istemedikleri ilerisürülmektedir.
SayınYargıçlar;
KürtlerCumhuriyetten bu yana içinde bulundukları siyasal ve sosyal durumdan memnunolmamışlardır. Bu durumu savunmamızın giriş bölümünde anlatmaya çalışmış veKürt ayaklanmalarını da bunlara örnek olarak göstermiştik. Bugün de Kürtlerinyaşadıkları bu durumdan memnun olmadıklarına değinmiştik.
SayınSavcıya soruyoruz, Lozan Antlaşması'na göre Kürtler azınlık değil, SayınSavcıya göre de halk değil, bize ve tarihi gerçeklere göre de Türk değil ' Pekikimdir bu Kürtler '
SayınSavcının hazırlamış olduğu, merkezine Kürtlerin Türk olduğu anlayışını oturtanbu iddianameye karşı bazı gerçekleri de söylemeden edemedik. Açıktır kiLozan'da da, daha sonraki dönemlerde de Kürtlerin Türkiye'de nasıl yaşamakistediklerine ilişkin ne bir referandum yapılmış, ne de bu yönde serbest birtartışma ortamının yaratılmasına fırsat verilmiştir. Lozan'da olduğu gibi,ondan sonraki dönemlerde de ve ne acıdır ki bunca yaşanmış acı deneylere rağmenbugün de hala Kürtler Türk sayılmakta, en temel insani hakları biletanınmamaktadır.
SayınYargıçlar;
Sizdenönceki mahkemeler de ve eminiz sonraki mahkemeler de kararlarıyla tarihigerçekleri değiştiremediler, değiştiremezler. Görülen bu dava Türk hukuksisteminin bugünü adına büyük bir önem taşımaktadır. Biz kendi adımızasöylediklerimizi her alanda savunmayı bir görev bileceğiz. Bu onurlu görevisürdürürken tarihi gerçekleri ve hukukun üstünlüğünü asla çarpıtmadanönemseyeceğiz. Bu yüce değerlere bağlı kalacağız.
Gücümüzütarihten, cesaretimizi bilinçten alıyoruz.
Tarihbizlere de sizlere de aynı mesafededir. Onun tanıklığına sığınıyoruz.
Neticeten: Partimiz aleyhine haksız ve mesnetsiz olarak açılan davanın reddine kararverilmesini saygılarımızla arz ve talep ederiz."
III-YARGITAY CUMHURİYET BAŞSAVCILIĞI'NIN ESAS HAKKINDAKİ GÖRÜŞÜ
YargıtayCumhuriyet Başsavcılığı'nın 2.8.1995 günlü, SP.76 Hz.1995/45 sayılı esashakkındaki görüşünde aynen :
"Demokrasive Değişim Partisi hakkında 5.6.1995 günlü iddianame ile dava açılmış, davalısiyasi parti 28.7.1995 günlü ön savunmasını vermekle Yüksek Mahkemenizceistenilen esas hakkındaki görüşümüz aşağıda sunulmuştur.
Davalısiyasi partinin, davanın parti faaliyetine dayanmadığını, ulaşılan sonucungeçersiz yoruma dayandığını ön savunmada ileri sürmesi geçerli bir nedenedayanmamaktadır.
Davalısiyasi partinin kapatılma nedeni saydığımız yasaklamalarla ilgili SiyasiPartiler Yasasının 78/a, 80, 81/a ve 81/b. maddeleri "amacını güdemezlerve/veya bu amaca yönelik faaliyette bulunamazlar ve...bulunduğunu ilerisüremezler" şeklinde sona ermektedir. 101/a maddesi ise parti programınınbu yasaklara aykırı hükümler taşımasını kapatma nedeni saymaktadır.
Partifaaliyeti de aynı yasaklama kapsamında ise de, her iki aykırılığın birliktegerçekleşmesi gibi bir koşul yasada öngörülmediğinden sadece parti programıdava konusu yapılmıştır. İddianamede hangi konunun yasanın hangi maddesine,doğrudan aykırılık teşkil ettiği açıkça ve yeterince izah edilmiştir.
Davalısiyasi parti, programında, adını açıklamadan, Türkiye'yi de bağlayan vegerçekleştireceğini söylediği uluslar arası sözleşmelerden bahsetmekte, önsavunma bu sözleşmelerin neler olduğunu açıklamakta ve demokrasi ve hukukunevrensel niteliği doğrultusunda gelişen uluslararası hukuka ve bu sözleşmeleredayanılarak iddianameye cevap verilirken, daha ziyade Anayasa, yasalar ve yargıkararları eleştirilmektedir.
Önsavunmada, parti programı savunulup, iddianameye cevap verilirken varılansonuç, Türk Devletini oluşturan Ulus'un tek bir Ulus olmak yerine etnikkökenlerine göre çeşitli uluslardan oluştuğu şeklinde kabulden kaynaklanmaktave bu yönüyle iddianameyi doğrulamaktadır. Bazı sözleşmelerde yer alan diğerhaklar yanında "Kendi Kaderini Belirleme Hakkını Kabul Eden Sözleşme"hükümlerine uyulmadığının belirtilmesi gibi.
CumhuriyetBaşsavcılığımızca davalı siyasi parti programında yer alan konular objektifolarak Anayasa ve Siyasi Partiler Yasasındaki kapatma nedenleri, yerleşiknitelik kazanmış içtihatlar ışığında açıklanmış, gerekçesi ayrıntılı biçimdeortaya konularak yasak kapsamına giren konular ile ilgili yasa maddeleriirtibatlandırılmak suretiyle işbu dava açılmış ve davanın ilerleyişinde birdeğişiklik olmadığından yeni bir husus bildirilmemiştir.
Sonuç:
Yasaldayanakları ve gerekçesi 5.6.1995 günlü iddianamemizde açıklandığı üzere davalıDemokrasi ve Değişim Partisinin Programı Anayasanın Başlangıç Kısmı ile 2., 3.,6., 69. maddelerine ve Siyasi Partiler Yasasının 78/a, 80, 81-a-b maddelerineaykırı nitelikte olduğundan,
Demokrasive Değişim Partisi'nin Siyasi Partiler Yasasının 101. maddesinin (a) bendigereğince kapatılmasına karar verilmesini arz ve talep ederim."denilmiştir.
IV-DAVALI SİYASİ PARTİNİN ESAS HAKKINDAKİ SAVUNMASI
Demokrasive Değişim Partisi'nin 13.10.1995 günlü esas hakkındaki savunmasında aynenşöyle denilmiştir:
"Budava Türkiye'de demokrasinin tüm kurum ve kurallarıyla yerleşmesini isteyen,değişime açık, sivil ve demokratik toplum mücadelesini veren kesimlerinkarşısına dikilen bir duvardır.
Budava statükocu, resmi ideolojinin dümen suyuna girmiş, değişime direnenkesimlere hizmet eden bir davadır. Bu dava Kürtlerin red ve inkarını vedolayısı ile sahip olmaları lazım gelen haklarının yok sayıldığı bir politiksürecin devamıdır. Bu nedenle bu dava hukukun üstünlüğü ilkesinden veuluslararası hukuk normlarından uzak bir davadır.
Budava, iç barışı, toplumsal huzuru ve adaleti savunanların önüne dikilen,tümüyle keyfi yorumların, kişisel istemlerin hakim olduğu, bilimdışılığın,keyfiliğin ve hukukun yalnızca bir araç olarak kullanıldığı, Kürt kimliğininyok sayılmasını dayatan siyasi ve ideolojik bir davadır.
Budava resmi ideolojinin zor yoluyla Türkiye toplumuna benimsetildiğini gösterentarihi bir belgedir.
Budava Cumhuriyetin sadece "Türk" cumhuriyeti ve bu cumhuriyetsınırları içinde yaşayanların da zorla "Türk" sayıldığı ırkçı şovenamaçların hizmetine sunulmuş bir davadır.
Özetlebu dava siyasidir. "Kürt" adının telafuz edilmesine bile tahammülgösterilmemiş, "Kürt" adının "Türk" adıyla birlikte yanyana kullanılmış olmasının bölücülük sayıldığı ırkçı bir belgedir.
SayınBaşkan, Sayın üyeler;
Bizlerbu ülkenin sorumlu yurttaşları olarak üzerimize düşen görevleri ağır diyetlerpahasına yerine getirdik. Bundan böyle de bu sorumluluğumuza uygun ve insanlıkonuruna yakışır bir biçimde, mücadele edeceğiz.
Budavaya konu olan, Kürt sorunu, partimiz tarafından keşfedilmiş değildir. Belliki, bütün bunların nedeni Kürt sorununda izlenen red ve inkar politikalarıdı r.
Hakve özgürlükler, ekonomik durum ve toplumsal katmanların tümü ya da bir kaçıhatta bir kesimi için bile tespitlerde bulunmak siyasal partilerin görevidir.Zira siyasi partileri vazgeçilmez kılan öğe de budur.
Sayınsavcı ya da savcıların ön savunmamıza ilişkin hazırlamış oldukları esashakkındaki mütalasında kapatılma isteminin nasıl bir gerekçeye dayandırıldığıgörülmektedir.
Budavada da, benzer öteki davalarda olduğu gibi "Türk Hukuk Sistemi"marifetiyle "Türklük" dayatılmaktadır.
Başsavcı,bizi mahkum edebilmek adına bilimi tahrif ediyor, bilim dünyasına belirsizkavramlar kazandırıyor.
SayınYargıçlar;
Buülkenin insanları olarak akli ve mantıki düşünmek, gerekçelere uygun davranmak,yarınlarımızı ortaklaşa değerlendirmek ve her birimiz vicdanen rahat olmakzorundayız. Nasıl ki Türkiye'de Türklerin yaşamakta olduğu bir gerçekse,Kürtlerin ve öteki kesimlerin de yaşadığı bir o kadar gerçektir. Bu gerçekKürt'ün, Türk'ün ve öteki kesimlerin vicdanında yer etmelidir.
Resmitarih ve resmi söylem de buna uygun olarak tanzim edilmelidir. Bizlere düşende, sorumlu yurttaşlar olarak bu gerçeğe katkı yapmaktır.
Osmanlımirası üzerine kurulan Türkiye Cumhuriyeti Devletinin yöneticileriimparatorluktan cumhuriyete geçişin bu denli sancılı olmasınıengelleyebilirlerdi. Bunun yolu ise, Kürtlere haklarını tanımak, onların da buülkenin asli unsuru olduğunu kabul etmekti. Ne yazık ki, bu alanda gereklipolitik adımlar atılmadı, sorunun giderek kangrenleşmesi için bilinçli birpolitika izlendi.
Osmanlıdöneminde Türk adıyla yan yana ve bir arada telaffuz edilen Kürt adı ne yazıkki ancak cumhuriyetin ilk 5-10 yılında hoş karşılanabildi. Tolerans görebildi.Zira cumhuriyet henüz tam anlamıyla ve bütün kurumlarıyla oturmuş olmadığıiçin, daha çok dış problemlerle dıştan gelen isteklerle meşguldü. Bu hoşgörü vetoleransın nedeni de bizce budur.
SayınYargıçlar;
Buülkede Kürtler hiçbir dönemde insan olmaktan doğan haklarını kullanamadılar.İnsan haklarının en ağır tahribatlarıyla karşılaştılar, dilleri yasaklandı,kültürleri yok sayıldı, hep ikinci sınıf vatandaşlar olarak görüldüler. Neyazık ki, bu durum yargı alanında da böyle oldu.
Yıllardırresmi söylem, "Bu ülkede yaşayan her insan, her mevkiye gelebildiğine göreherkes eşittir" gibi anlaşılması güç gerekçeler kullanmakta; oysa ki, herbirey kendi özel kimliğini koruyarak, bu kimliğini geliştirerek hakettiği hermevkiye gelebiliyorsa, bu tez doğru olur. Ne yazık ki bundan söz etmek mümkündeğildir.
Toplumsalbarış ve huzur için en önemli unsur, her alanda çoğulculuktur. Çok kültürlü,çok dilli Türkiye için ise, bu, çok daha önemlidir.
Irkya da millet kavramları bireyden bireye, sınıfdan sınıfa ya da zümreden zümreyegöre değişkenlik göstermezler. Mahkemeler ya da savcılar bunu tayin edemezler.Bu yönde hükümde bulunulsa bile sosyolojik gerçekleri değiştiremezler. Dünyadahiç bir dönemde veya dünyanın hiçbir yerinde millet veya ırk tartışmalarıkonusundaki ikilem, çelişki, belirsizlik ya da iddia veya savlar mahkemekararları ile sonuçlandırılmamıştır. Mahkemeler kendilerini bu türden sorunlarıçözen merciler olarak görmemişlerdir. Bu tür anlaşmazlıkların çözüm yeri demahkemeler değildir. Çözüm mercii uluslararası ilişkilerden doğan haklar veyatarafların göstereceği çabalar sürecidir. Tanık ve belgeler ise Tarih veCoğrafyadır. Bunlar ise hiç kimsenin tekelinde olmamıştır.
Nevar ki, resmi devlet politikası Türkiye'de sayıları yirmi milyonu aşan Kürtleriyok saymış, onları zorla Türkleştirmek için ne gerekli ise onu yapmıştır.Anayasa ve öteki yasalar bu esasa göre tanzim edilmiştir. Öteki rejim yasaları,hatta Kanun Hükmündeki Kararnameler bile bu durum gözetilerek düzenlenmiştir.
Tümbunlarla yetinilmemiş, yeni baştan tarih yazılarak adına "TürkiyeCumhuriyeti" denilen sınırlar içinde yaşayan Kürtler Türk sayılmıştır. Bured ve inkar politikası Kürt insanına süngü zoruyla dayatılmıştır.
Birülke düşünün ki, yetmiş yıldır kendisini "Kürt" sayan yurttaşlarını,hem resmi politikada, hem de günlük siyasal söylemde yok saysın; bu amaçlakanunlar yapsın, hatta Anayasasını bile buna göre düzenlesin, Kürt adını,varlığını her alanda yok saysın, fakat bizzat bu Cumhuriyetin Sayın Başbakanı "Kürtrealitesini tanıyorum" desin, sonra ağır eleştiri ve tepkiler karşısındakem küm ederek söylediklerini ters yüz etsin ve bu Başbakan ülkenin son otuzbeşyılında söz sahibi olan biri olsun; yine Cumhuriyetin Cumhurbaşkanı, yanidevletin başı, Kürtler ve Türklerin birarada ya da yanyana yaşaması amacıylatartışılmak istenen Federasyon konusunu bizzat tartışmaya açıyor olsun.
Budurum, Kürtler adına trajedi, seyri bakımından komedi, Türkiye Cumhuriyetiaçısından da dramdır.
SayınYargıçlar ;
Yinetarihi belgeler ve sosyolojik gerçekler de gösteriyor ki, Kürt adı son 20 yılınkeşfedilmiş problemli bir icadı ya da dış güçlerin, yöneticilerin deyimiyle oünlü dış mihrakların aramıza soktuğu bir nifak tohumu değildir. Aksine Kürt adıve Kürdistan henüz Türkiye Cumhuriyeti yokken bile tarihi belgelerde yeralmıştır. Bu belgelerin kaynağı da ne acıdır ki ya Kanuni Sultan Süleyman yaİttihat ve Terakki belgeleri ya da Türkiye Cumhuriyetinin kurucusu olanAtatürk'tür.
KanuniSultan Süleyman Fransa Kralı Fransuva'ya günümüzden yaklaşık 400 yıl önceyazdığı, kendisini metheden, "Benki" diye başlayan mektubunda; Yemen,Arabistan ve daha birçok yerin adı yanında "Kürdistan" adından da sözederek kendisini Fransuva'yla kıyaslamaya çalışmaktadır. Mustafa Kemal ise 29 Mayıs1919 tarihinde Osmanlı Hükümetine yazdığı bir mektubunda şunları söylüyor."Son günlerde muttali olduğum bazı mulumata nazaran Kürdistan (abç)mıntıkası ile de meşgul ve alakadar olmak icap eder" diyor.
YüzyıllarcaOsmanlı İmparatorluğu egemenliği altında Araplar ve öteki halklarla birlikteyaşayan Kürtler hiç bir dönemde Kürt adından ya da Kürt olmaktan kaynaklanansoy kimliğinden dolayı baskıya maruz kalmamışlardır. Onlar hep Kürt olarakkabul edilmişlerdir. Ulusal devlet istemleri ise hep kanla bastırılmıştır.Araplara ise güç yetirilememiştir ve koca Arabistan yarımadası Osmanlıdanbağımsızlığını kazanmıştır.
KürtlerÇaldıran'da, Malazgirt'te Türkler'le omuz omuza savaşarak kader birliğiyapmışlardır. Çaldıran ve Malazgirt savaşlarının Anadolu Türkleri tarihindebirer kavşak, birer dönüm noktası olduğu da bir gerçektir. Yine KürtlerÇanakkale savaşında, Türkler'le aynı kaderi paylaşmış olmalarına rağmen,Cumhuriyetin hemen sonrasında, cumhuriyet rejimine karşı 1925'te, Şeyh Saitönderliğinde ayaklanma başlatmış olmaları da düşündürücüdür.
Buayaklanma, Türkiye Cumhuriyetinin onu oluşturan öğelerin devletiolmaktan,"Türk Devleti" olmaya ve başta Kürtler olmak üzere ötekikesimlere yönelik asimilasyona ve baskıya yönelmesiyle meydana gelmiştir.
Tarihve vicdan hak ve hukuku teslim edecekse, Anadolu Türklüğü Anadoludakimevcudiyetini Ortadoğu'da Mezopotamya'da yaşayan Kürtlere borçludur.
Yinedaha bir çok zor dönemde bir arada ve kardeşçe yaşamayı becermiş olan Kürtlerve Türkler, Türkiye Cumhuriyeti Devletinin "Türklük" dayatmasınedeniyle zaman zaman bu kesimlerin yüreğini sızlatan, bir arada yaşamasınızorlaştıran olaylar da ne yazık ki meydana gelmiştir. Ve üzülerek söylemeliyizki, uygulamalara ve yanlış politikalara karşı yapılmış olan Kürt ayaklanmalarınıntümünün nedeni red ve inkar politikalarını uygulayan, pantürkizm batağınasaplanmış dar görüşlü, statükocu politikacılardır.
SayınYargıçlar ;
70Yılı aşkın bir zamandır Türkiye'de siyasal iktidar gerek olanakları ve gereksetoplumsal düzene ilişkin düzenlemeleri statükoyu koruyan, onunla bağlaşık birhalde değerlendirmektedir. Yenilikçi ve değişime açık politikaların ise, hepönü kesilmektedir.
Bu,zaman zaman baskı ve zor yoluyla, bazen de yasalar marifetiylegerçekleştirildi. Özetle her keresinde statüko korundu, değişim ve demokrasininönüne set çekildi. Amaçlanan belliydi: Bir avuç egemenin saltanatınısürdürebilmek ve ülkeyi onlar için dikensiz gül bahçesi haline getirmekti.
Bizler,Türkiye'de politikacıların da, tarihe ve sosyolojik gerçeklere, en az bilimadamları kadar bağlı kalmaları gerektiğine inanıyoruz. Zira bir ülkeningeleceği hakkında bilim adamlarından çok politikacıların kararlarının rolüönemlidir. Eğer bu rolleri iyi oynayamazsak, bu rollere uygun davranamazsakülkeye fayda yerine zarar vermemiz kaçınılmaz olacaktır.
Yargıçlarda, politikacılar da, toplumsal huzuru ve iç barışı olumsuz yönde etkileyecekolan düzenlemeleri sessizlikle izlememeli, bunları geçiştirmemelidir. Hukukunüstünlüğü ise; hukuk adamlarının gerçekçi davranmalarıyla, hak hukuk ve adaletkavramlarına bağlı kalmalarıyla daha da saygınlaşır.
Hukukçu,katı ve yasakçı yasalara sıkı sıkıya bağlı kalmak zorunda değildir. Helesiyasal iktidara ve iktidar ideolojisine asla ödün vermemelidir. Yine hukukçu,insan hakları alanındaki temel haklara ilişkin ihlaller konusunda siyasaliktidarı ve öteki üst yapı kurumlarının haksız uygulamalarına karşı çıkmakdurumundadır. Hukuku ve evrensel değerlere dönüşmüş olan hak ve adalet gibikavramları keyfiliğe alet eden, siyasal ortama göre yorumlayan değerlendirmelerhukuku hiçe indirmektir.
Bizler,Demokrasi ve Değişim Partililer olarak Türkiye'nin aydınlık yarınları veKürtlerin temel insan haklarından olan haklarını önemsediğimiz ve Türkiye'ninbu hale düşürülmüş olmasını içimize sindiremediğimiz için öngörülerimizi, amaçve istemlerimizi bir program çerçevesinde ifade etmeye çalıştık.
Kuşkuyok ki toplumsal yaşamda ve üretim süreci içinde rol alan tüm kesimler değişimeuğramaktalar. Bu değişim genelde insanlığın yararına olmuştur. Türkiye'de isebu değişime ayak uydurmak bir yana, buna hep direnilmiştir.
Türkiye'deuzun yıllardır demokrasinin çağdaş, evrensel ilkelerine, haklar ve özgürlüklereuymayarak bu alanlardaki ihlallerle, ileri ve demokratik bir ülke olmaktan uzakkaldı.
Bunedenledir ki, uzun yıllardır tek partili yönetimlere mahkum olundu.Sıkıyönetimler, askeri darbeler yaşandı. İnsan haklarının en ağır ihlalleri,sansür yasaları, aydınların yazarların cezaevine doldurulması, faili meçhulcinayetler, dahası siyasal partilerin kapatılması bir alışkanlık oldu.Demokrasi ise hep bir avuç egemen ve onların sözcüleri için var oldu.
Temelhak ve özgürlükleri güvence altına alan çağdaş, çoğulcu ve katılımcı biranayasa ile hukukun üstünlüğüne dayanan demokratik bir düzen yerine red veinkar temelinde şekillenen baskıcı bir düzen tercih edildi. Bu tarihi vesiyasal tercih, Kürt toplumuna ve öteki emekçi kesimlere süngü gücüyledayatıldı.
Ülkegerçekleri evrensel hukuk ilkeleri ve uluslar arası hukuk normları hiçeindirilerek, Türkiye toplumunun hak ve özgürlükler bakımından geniş ve ileritoplumlar içinde yer alması, çağdaş bir ülke olması, bilinçli bir biçimdeengellendi. Bu yönde proje üreten kesimler ise hep bölücü, yıkıcı olaraknitelendirildiler. Ülkeyi sevmek birlik ve beraberlikten yana olmak"Türk" olmak, "Türklüğü" kabullenmek şartına bağlandı. Bubilim dışı mantık Türkiye'de sürekli ve temel siyasal tercihe dönüştü.
Fikirüretenler, baskı grupları, rejim muhalifleri için mahkemeler çalıştırıldı,olağanüstü dönemlere özgü yasalar çıkarıldı, cezaevleri aydınlarla dolduruldu.Böylece "sükunet" sağlanmış oldu.
Üzülereksöylemeliyiz ki tarihin bu konulardaki acı deneyleri Türkiye'nin temel siyasaltercihlerini etkilemeye yetmemiştir. Resmi ideolojiye bağlı kesimlerkendilerini vatansever, öteki kesimleri -Demokrasi ve değişim güçlerini- hainya da bölücü olarak nitelemişlerdir. Musollini İtalya'sı , Hitler Almanya'sı,Franko ve
Salazar'ınİspanya ve Portekiz'leri hala insanlığın hafızalarında canlılıklarınıkorumaktadırlar. Adını saydığımız bu liderlerin her biri ülkelerini veülkelerinin geleceğini birlik ve beraberliklerini ve hatta bölünmezbütünlüklerini herkesten daha çok sevdiklerini iddia ediyorlardı. Ne acıdır kibu insanların ülkelerine en büyük kötülüğü yapan yine bu insanlardı.
SayınYargıçlar;
Siyasalerk marifetiyle ve yine bu erk avantajıyla birlik ve bütünlüğün, beraberliğinhamaset edebiyatı ancak soyut bir değerlendirme olarak görülebilir. Ülkenin bunoktaya gelmesinin asıl nedenlerinden biri de bu "Vatan - Millet"edebiyatıdır.
Sayınsavcı tarihi gerçekleri de çarpıtarak bizi o klasik ve artık herkesin alıştığı"Yıkıcılık"la suçlamaktadır.
Sayınsavcı tespit ve temennilerimizden hareketle bizi sakıncalı göstermiş, bunedenle partimizin de faaliyetlerden men edilerek kapatılmasını önermiştir.Türkiye'de cumhuriyet savcıları siyasal partiler konusunda hep aynı penceredenbakmışlardır. Onlara göre partiler sınırları çizilmiş bir şablon çerçevesindeprogram hazırlamalı politikalarını da bu şablona uygun bir biçimde ortayakoymalıdır. Aslında bu konuda yani sayın savcının bize layık gördüğü kostümünne anlama geldiğini, hangi amaca hizmet ettiğini ön savunmada belirtmiştik.Fakat çok önemli bulduğumuz ve konuyla ilgili yaklaşımlar bakımından da kaydadeğer olduğunu düşündüğümüz için sayın savcının bir iki çarpıtmasına; bilimikeyfiliği için nasıl da acımasız bir biçimde harcadığına değinmek istiyoruz.
ÖnceKürt dili konusunda yani Kürtçe konusunda iki önemli keyfiliği vurgulamakistiyoruz. Birincisi Kürtçenin yerel düzeyde kaldığını, gelişmediğini vedolayısıyla, bireylerin manevi varlıklarını sağlayamayacağını iddia etmesidir.Ne acıdır ki bu iddiası bile açık bir biçimde ifade bulmamıştır. Genel olarakdiller ifadesi kullanılmış ancak bu genel ifade "Kürt" dili kastedilerek özellikle kullanılmıştır. Burada sayın savcının hukuki bir belgeyazarken bile siyasi bir tutum içine düştüğünü üzülerek görmekteyiz.
Yinesayın savcı Türkiye'de kanunla yasaklanmış herhangi bir dil bulunmadığınısöylemekle 1991 yılında kaldırılmış olan 2932 sayılı Yasayı ve Anayasanın 26-28ve 42 maddelerini görmezden gelmektedir. Aslında bu sayın savcı ne yaptığınıiyi bilmekte. Ancak olayın bir siyasal polemik olmaktan çıkması için de bilerekve özellikle dolambaçlı yolları tercih etmektedir. Hem yasaları istediği gibigörmek ve yorumlamak özgürlüğüne sahip olduğunu düşünmekte, hem de dilkonusunda uzman olmadığı halde, bir uzman marifetiyle ancak araştırmasonuçlarında elde edilebilen "Yerel düzeylilik","gelişmemişlik", "Manevi varlıkları geliştirme olanağındanyoksunluk" gibi her biri tek başına ya da bir arada akademik araştırmagerektiren ve ancak böylece elde edilebilen tespitlerde bulunmak gibi bilimi,bilime saygıyı küçümsemeyi göze alabilmektedir.
Bilmeliyizki, savcıların da, hakimlerin de, diğer meslek gruplarının gereği olan biruzmanlık alanı, bir bilim dalları vardır. Bu kimseler öğrenim sonucu vearaştırmalar katkısıyla ve deneylerin sonucunda elde edilen somut bilgilerışığında öğrenip, eğitim gördükleri alanlara ilişkin tespitlerde bulunurlar.Yani hukukçu birine bir cerrah ve uzmanın işi olan by-pas ameliyatıyaptırılamaz. Yine bir inşaat mühendisine barodan avukatlık belgesi verilemez.CMUK ve HUMK hükümlerine göre; "Mahkeme, çözümü özel veya teknik birbilgiyi gerektiren hallerde bilirkişilerin oy ve görüşlerinin alınmasına kararverir." Hiçbir savcı kendi başına otopsi yapmaz, teknik hiçbir konudabelirleme yapmaz.
Sorumlubireyler ve bu ülkenin yarınlarının problemsiz, kavgasız bir ortama kavuşmasınıisteyen insanlar olarak hayatın her alanı için doğru projeler, kabul edilebilirve gerçekçi politikalar üretmek zorundayız. Biz Demokrasi ve Değişim Partisiolarak bu alanda üzerimize düşen görevleri yerine getirmiş olmanın kıvancınıtaşıyoruz. Ve bu kıvancı, inanıyoruz ki bizden sonraki kuşaklardapaylaşacaklardır.
Sayınmahkemenizin önünde kapatılma istemiyle bulunan bu dava aslında sıradan birdava ya da herhangi bir adli dava değildir. Bu dava siyasidir. Bu nedenledir kibiz de tarihin tanıklığından, tarihi belgelerden yararlanarak, bu ülkedeyaşanan gerçekleri yani esas gerçekleri, yani yaşananların öteki yüzünün ortayakonması için kendimizi ve bilgimizi bu işin hizmetine koşmuş bulunmaktayız.Bilgimizi ve cesaretimizi sürekli ve kesintisiz olarak insanlığın yararına hak,hukuk ve adalet kavramlarının ruhuna uygun olarak kullanacağız. Bu amaçla, herzeminde cesaretimizi ve bilgimizi insanlığın çıkarına sunmaktanesirgemeyeceğiz.
Buülkede hiçbir dönemde tam anlamıyla demokrasi yaşanmadı. Demokratik hak veözgürlüklerin kırıntılarına bile kimi zaman tahammül gösterilmedi. Kürtleraçısından ise, bu hep böyle oldu. Bugün de böyledir. Bu ülkede işçiler,emekçiler ve öteki çalışan kesim enflasyonun ağır cenderesi altında hepezildiler. Örgütlenme özgürlüğü önündeki engeller toplumu bir bütün olarak tıknefes hale getirdi. Yazar ve sanatçılar anlatım özgürlüğü önündeki engellernedeniyle hatta halkın oylarıyla seçilmiş parlamenterler bile bu nedenleder-dest edilerek cezaevlerine kondular.
Mahkemelerhem uygulamaları, hem de siyasal iktidarların baskılarına açık bir görünümsergiledikleri için kamu vicdanında ne yazık ki aklanmamış olan yargı sisteminekatkı sunmak bir yana, bu durumu daha da ağırlaştırmışlardır. Özetle yargıbağımsızlığı diye bir şey Türkiye'de ancak ve ancak bir özlem olabilmiştir.Yargıçlar ve bir bütün olarak hukuk adamları bu kötü tablodan elbettekendilerini arındıramazlar. Ancak en büyük sorumluluk bu alanda kendileriniaçıkça siyasal iktidarların emrinde görenlere, hak hukuk ve adalet kavramlarınıbir ideolojiye uygunlukla değerlendiren savcı ve yargıçlar da olacaktır. Budurumun Türkiye toplumunun yarınları için ne denli tehlikeli olduğunu söylemekisteriz.
Partimiz,bütün partilerin yaptığı gibi bir programla yola çıkmıştır. Ve bu programda,Kürt sorununun çözümü için şiddet ve baskı yolunun terk edilmesini, barışçı vedemokratik yolların seçilmesini öne sürmüştür. Yine partimiz Türklerin veKürtlerin bir arada kardeşçe yaşamasından yana olduğunu vurgulamıştır.
Kürtsorununun çözümü ekonomik alanda da ciddi bir rahatlama sağlayacak, kaynaklarıyakmaya ve yıkmaya değil, yapmaya yöneltecektir.
Budurumu tespit etmeye, bu gerçeği ortaya koymaya, son 10 yıllık harcamalarıngösterdiği tablo tek başına yeterlidir. Bunca can kaybı ve iş gücü kayıbınınyanı sıra, göçlerden ötürü yaşanan enerji ve üretim kaybı da, tüm kesimlerinkaybı olarak ortadadır. DDP, bu gerçeği görmüştür ve bu gidişe dur demekistemiştir.
Nevar ki, partimizin bu siyasi cesareti ve siyasi sorumluluk anlayışı onakapatılmak gibi ağır bir bedelle mal edilmek isteniyor.
Çağdaşbir demokrasi için; egemen kesimin saltanatına son vermek gerektiğini, bukesimin sürdürmüş olduğu imtiyazları için, işlettikleri acımasız sömürü çarkınadur demek gerektiğini belirten partimiz; söz konusu zümrenin bugün de ülkeninkaderini elinde tuttuğunu ve demokrasiyi halktan esirgediğini belirtmiştir.
Esasenbugün de demokrasi ve özgürlük adına söylenenler ve yapılanlar tam bir tuluattır.Egemenler, yıllardır imtiyazlarını sürdürebilmek için halkı oyalamaktan vealdatmaktan başka bir şey yapmadılar. Onlar, her seferinde iç ve dış kamuoyunualdatmak, kitleleri oyalamakta medet umdular.
Partimiz;egemenlerin yolsuzluk, hırsızlık ve rüşvet çarkına son vermek, yıllardır inatlasürdürülen şiddeti durdurmak, bu şiddet politikasının ve yoz çarkın tükettiğiülke kaynaklarını, geniş halk yığınlarının yararına; üretime ve ülkenin ötekihayati sorunlarının çözümü için seferber etmenin ekonomik yapıyı bir düzenekavuşturacağını ileri sürmüştür.
SayınYargıçlar;
Özetlepartimiz, bir politik hat ciddiyeti içinde, ülke sorunlarına cesaretle yaklaşımgöstermiş ve bu sorunların çözümü için de gerçekçi tespitlerde bulunmuştur. Nevar ki sayın savcı henüz hiçbir faaliyette bulunmadan, yani kitleyle hiçbiralanda yüzyüze gelinmeden partimiz hakkında sadece ve sadece programımızdakitespitlerden dolayı kapatma davası talebinde bulunmuştur.
Aslındabu tutum partimizin Kürt sorunu konusundaki çözüm önerilerilerine gösterilenbir tahammülsüzlüktür. Resmi ideolojiyi reddetmemize bir tepkidir.
Demokrasive Değişim Partisinin programı ve öteki belgeleri Türkiye CumhuriyetiDevleti'nin sınırlarının değiştirileceğini ya da bütünlüğü bozmayı hedefleyenaçık ya da dolaylı ifadeler içermemiştir-içermemektedir. Parti programımıziktidarımız döneminde Kürt dilinin resmi ve öteki işlemlerde kullanılacağınıbelirtmiştir. Bu istemimiz belki bu yıl, belki de önümüzdeki 5-10 yıl içindebugünün iktidar ya da muhalefet partileri tarafından hayata geçirilecektir. Buda program ve istemlerimizin ne denli gerçekçi ve vazgeçilmez olduğunugöstermektedir.
Yineparti programımızda, hak ve özgürlüklerin mahiyeti hakkında yaptığımız tespitve temenniler için fikir yürüten sayın savcı kendi niyetlerini ya da bize aitolmayan görüşleri, bize aitmiş gibi göstermek suretiyle keyfiliğini açıkçaortaya koymuştur. Buradan da anlaşılıyor ki, sayın savcı kendince partimizi"suçlu" kabul etmiştir.
Sorunresmi ideoloji ve Türklük dayatmasının bağımsız olması lazım gelen yargıyı veyargı mensuplarını nasıl kuşattığıdır. Bu kuşatılmışlık üzülerek belirtmeliyizki Cumhuriyetin bütün kurumlarına sirayet etmiştir.
Bunedenledir ki, demokrasilerin vazgeçilmez unsurları sayılan siyasal partileriçin yapılmış Siyasi Partiler Yasası bir yasaklar demetidir. Aslında 2820sayılı S.P.Y. siyasi partiler ve onların yöneticileri için adeta bir kelepçegörevi yapmaktadır.
SayınYargıçlar;
Kürtlerinde Türkler kadar Anadolu'da özgür olarak yaşamaları gerektiğini yukarıdabelirtmiştik. Yani Türkiye Cumhuriyeti'nin Türklerin olduğu kadar Kürtlerin decumhuriyeti olması gerektiğini söylemiştik. Kürtlerin özgürlüğü, yani Türklerleyanyana birarada ve eşitlik temelinde yaşama hakkı ellerinden alınmıştır. Bugünen temel insan haklarının bile ihlal edildiği bir haksızlığa maruzkalmışlardır. Yani bu özgürlük köleliğe dönüşmemiş olsa bile zorla ve süngügücü ile dayatılan Türklük dayatmasıyla hiçe indirilmiştir.
Bugünİran ve Irak'ta da Kürtler yaşamaktadır. Irak Kürtleri Kürt Federe Devleti'ylebirlikte nisbeten de olsa rahattırlar. Ancak söz konusu bu iki devlet, yaniİran ve Irak Senandej ve Halepçe'yi bombalarken bile, Kürtleri yok etmek içinher türlü yolu denerken bile Kürt gerçeğini ve Kürdistan sözcüğünü asla yadsımadılar.Bugün bile Irak'ta; uluslararası güçlerin gözetiminde 36. paralelin kuzeyininyönetiminin Kürtlere bırakılmasına rağmen "Kürt" ve"Kürdistan" sözcükleri yasaklanmış değildir. İran'da Kürtlerinyaşadığı bölgeye tüm baskı ve zulme rağmen "Kürdistan" denmektedir.
İlginçtirİran Hava Yolları'na ait "Kürdistan" adlı uçak dünyada sadeceTürkiye'ye sefer yapamamaktadır. Bu durum bile resmi ideolojinin ve ırkçı-şovenpolitikanın gerçek yüzünü ortaya koymaya yetmektedir. Mollalar rejimi yaklaşık20 yıldır Kürtlere karşı en ağır silahlarla savaşmaktadır. Irak'ta ise Baasyönetimi çeyrek asırdır Kürtlere kan kusturmaktadır. Ne acıdır ki, bu her ikiülkede bile Türkiye'dekine benzer bir biçimde Kürtler'le ilgili, Kürtleriçağrıştıran kavramlara karşı savaş açılmamıştır.
Amaç,çağdaş ve ileri bir ülke olmaksa, iç barışı ve huzuru gerçekten ve samimiolarak temin etmekse, bunun yolu Kürtlerin haklarını tanımaktan geçer. Bu ise,Kürt sorununun adil ve demokratik çözüme kavuşturulmasıyla mümkündür.
Başındada belirttiğimiz gibi bu dava Kürtlerin red ve inkarını temel alan bir mantığınürünüdür. Bu da, hiç kimseye yarar sağlamamaktadır. Aksine sorunları daha daderinleştirmekte, ülkeyi bir bütün olarak kaos ortamına sürüklemektedir. Amabiliyor ve inanıyoruz ki, mahkemeler verdikleri kararlarıyla siyasilerin deönünü açabilirler.
Bunedenle bu dava karara bağlanırken; Türkiye'nin toplumsal gerçekliği, nüfusyapısı, boğucu siyasal atmosferi ve bilinçli bir biçimde körüklenen Kürt Türkçatışması, Kürtlerin demokratik alanda görüşlerini özgürce ifade etmelerininönündeki engelleri yarattığı ve bundan böyle de yaratacağı tahribatlargözetilmelidir. Türkiye'nin buna ihtiyacı vardır.
Neticeten: Partimiz aleyhinde haksız ve mesnetsiz olarak açılan davanın reddine kararverilmesini arz ve talep ederiz."
V-YARGITAY CUMHURİYET BAŞSAVCISININ SÖZLÜ AÇIKLAMALARI İLE DAVALI PARTİTEMSİLCİSİNİN SÖZLÜ SAVUNMALARININ DİNLENİLMESİ
Anayasa'nın,Anayasa Mahkemesi'nin çalışma ve yargılama usulünü belirleyen 149. maddesininson fıkrası uyarınca, 24.10.1995 gününde Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı'nınsözlü açıklamaları ile davalı siyasî parti temsilcisinin sözlü savunmalarıdinlenilmiştir.
A-Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı'nın Sözlü Açıklaması
YargıtayCumhuriyet Başsavcısı Sözlü Açıklamasında :
"Sayınbaşkan ve değerli üyeler; Demokrasi ve Değişim Partisi'nin kapatılmasıistemiyle açılmış bulunan dava dolayısıyla 4121 sayılı Yasa ile Anayasa'nın149. maddesinin son fıkrasına eklenen cümle gereğince, Yargıtay CumhuriyetBaşsavcısı'nın dinlenilmesine dair Yüce Mahkemece verilen 6.9.1995 tarihlikarar hakkında Cumhuriyet Başsavcılığımızın görüşünü yazılı olarakbilgilerinize sunmayı gerekli görüyoruz.
Bugörüş ve isteğimizin kabul edilmemesi halinde, davalı partinin hukukî durumundabir değişiklik meydana gelmediğinden, sunduğumuz iddianameyle esas hakkındakigörüşümüz içeriğini tekrarla, bunların sözlü açıklamalar olarak kabulünüsaygıyla arz ve talep ederim.
Ben,bu yazılı beyanı da Başkanlığa takdim ediyorum" demiş; bundan sonra sözlüaçıklama ve görüş yerine geçmek üzere 24.10.1995 günlü yazısını Başkanlığasunmuştur.
B-Davalı Siyasî Parti Temsilcisinin Sözlü Savunması
Demokrasive Değişim Partisi temsilcisi sözlü savunmasında :
"SayınBaşkan, Sayın Üyeler;
SayınMahkemenize kapatılma istemiyle aleyhine dava açılan Demokrasi ve DeğişimPartisi 03.04.1995 günü İçişleri Bakanlığına verilen dilekçe ile kuruldu.06.06.1995 tarihinde de iş bu dava açıldı. Demokrasi ve Değişim Partisi dahahenüz iki aylık bir parti iken, daha henüz siyasal bir eylemi ve işlemi olmadanve daha henüz örgütlenmeye ve kamuoyuna kendisini tanıtma fırsatı bulamadan işbu kapatılma davası ile karşı karşıya kaldı.
Başsavcıpartinin eylem ve işlemlerini izleme gereği görmemiş ama Ay. 69 md. aykırılıkiddiasında bulunmaktadır. Partinin hangi eylem ve işleminin yasa hükmüneaykırılık oluşturduğunu da izah etmemiştir.
DDP,Programında, uluslararası durumun genel bir değerlendirmesini yaptıktan sonraülkemizin de içinde bulunduğu bölgemizin siyasi durumunu irdeleyerek"Türkiye'de Durum" başlığı altında (Sh.4) Türkiye'nin sorunlarınıtespit ederek bu sorunlara ilişkin çözüm ve önerilerini "Somut hedefler veçözümler" (Sh.8) başlığı altında dile getirmiştir.
Partininbu tespit ve taleplerine karşılık Cumhuriyet Başsavcılığı'nca hazırlananiddianame esasen parti program metnine dayanmaktan ziyade soyut fikiryürütmelere, yorum ve kıyaslara dayanmaktadır.
KapatmaNedenleri ve İddianamenin Değerlendirilmesi
İçHukuk Açısından
İddianamenin"Kapatma ve değerlendirme" (abç) başlığında yer alan iddia ve tespitlerdeiddianamenin nasıl hazırlandığı hususu da izah edilmektedir.
"...TürkUlusu yanında ve onunla eşit durumda bulunan, kendilerine özgü hak veözgürlüklere sahip ayrı bir halk oluşturduklarının anlatılmak istenmesi deulaştığımız yorumu (abç) güçlendirmektedir.
"...Programın birinci sayfasında da davalı partinin bu iki halkın (abç), biraradakardeşçe yaşamasından yana olduğu ifade edilmektedir..." (Sh. 30, P. 2)
"...Kürtkimliği ve ulusal haklarını (abç)... ayrı bir ulus kimliğine (abç) sahip Kürtazınlığının bulunduğu ileri sürülmektedir.
Programınhiç bir yerinde böylesi bir belirleme yoktur. DDP, programının hiç bir yerindeKürtleri halk veya ulus olarak nitelendirmemiş, haklarını ise ulusal hak, aynışekilde kimliğini ise ulus kimliği olarak nitelendirmemiştir.
İddiamakamı bu sonuca nasıl vardığını da iddianamede izah etmektedir.
"...Yapılantespit ve temennilerden talep edilen hak ve özgürlüklerin niteliği hakkındafikir yürütmek (abç) olanaklı bulunmaktadır..." Şeklindeki tespitleri ileiddianamenin program metninin lafzına bağlı kalınmadığı, kurucuların bu metinile murat ettiklerinin ötesine geçilerek ve bundan hareketle varılan yorum ilehazırlandığı da anlaşılmaktadır.
Partinintespitleri ve talepleri ayrı ayrı hususlardır. Yasaya aykırı olmayan buhususların, birini diğerinin eksikliğini gidermede ikame etmek, en yakınifadeyle hukukun zorlanmasıdır.
İddianemedekimantık karışıklığı, Türkiye'nin taraf olduğu "Yeni bir Avrupa için ParisŞartı" antlaşmasına ilişkin tespit ve iddialarda da var. Taraf devletlerinbu antlaşma ile güvenliğe ilişkin bölümde belirtilen, "...Devletlerinbağımsızlığını, egemen eşitliğini ya da toprak bütünlüğünü ihlal edenetkinliklere karşı demokratik kurumların savunulması..." ve "...tümterörizm etkinliklerini, yöntemlerini ve uygulamalarını bir suç olarak mahkumettiği..." husus doğrudur.
Demokrasive Değişim Partisi'nin programında bu norma aykırı hiç bir tespit ve talep sözkonusu edilmemiştir. Aksine aynı antlaşmanın; "...katılan devletler ulusalazınlıkların etnik, kültürel, dilsel ve dinsel kimliklerinin korunacağı veulusal azınlıklara mensup kişilerin, hukuk önünde tam bir eşitlikle ve hiçbirayrımcılık yapılmaksızın, bu kimliklerini özgürce ifade etme, koruma, saklıtutma ve geliştirme hakları bulunduğu teyid ederiz..." hükmüne rağmen,partinin Kürt kimliğine ilişkin talepleri yasaya aykırı sayılmaktadır.
Kezaaynı şekilde "...Devletin bütünlüğünü hedef alan faaliyetlerin demokratikhaklar ve özgürlükler çerçevesinde düşünülemeyeceği..." yolundakitespitinin Paris Şartı hükümleri ile izahı mümkün değildir. Çünkü ParisŞartı'nın güvenliğe ilişkin hükmü, ülkenin bütünlüğünü korumayı düzenlemiştir.Devletin bütünlüğüne (üniter yapısına) ilişkin bir koruma, bu hükümlerde yeralmamıştır. Sayın Savcı bu hükmün içine devletin bütünlüğüne ilişkin birilaveyi de sıkıştırmaya çalışmaktadır.
Aynısözleşmeye taraf olan Belçika'nın üniter bir yapıdan, federatif bir yapıyanasıl geçebildiğini izah etmek de mümkün değildir. Aksi halde Paris Şartı'nındevletin yapısını değiştirmeye, islah etmeye ilişkin hükümlerinin Belçika içindemokratik hak ve özgürlük, Türkiye için ise, "yıkıcılık" olarakvazedildiğini kabul etmek gerekecektir.
İddianameninaynı bölümünde dikkat çeken diğer hususlar ise Başsavcılığın Türklük, Türkçe veTürk milliyetçiliğine ilişkin bilim dışı belirleme ve nitelemeleridir.
İddianamenin14. sayfasında "...Türkçe bireyler arasında yalnızca bir resmi dil olmadurumunu çoktan aşmış; ayrı etnik kökenden gelseler bile, yüzyıllar boyuncakarışıp kaynaşmış ve bir ortak kaderi paylaşmış, ortak bir kültüre ulaşmışkitlelerin hem günlük yaşantıda, aile içinde ve iş yerinde yaygın biçimdekullandığı ortak bir iletişim aracı olabilmiş, hem de aynı kitlelerin ortakbilim, kültür ve sanat dili olma derecesine ulaşabilmiş ve böylece gerekbireysel, gerekse toplumsal iletişimin sağlanmasında başlıca araç olmuştur.Türkçe'nin kazandığı bu yaygınlık ve genellik göz önüne alındığında, etnikgrupların sahip oldukları yerel dillerin resmi dil yerine genel iletişim veeğitim dili olarak kullanılması düşüncesi kabul edilemez. Yerel düzeyde kalmış,gelişmemiş diller bireylere manevi varlıklarını geliştirme olanağısağlayamaz..." denilmektedir.
ŞayetTürkçe iddia edildiği şekilde yaygın biçimde kullanılan ortak iletişim aracıise "...Resmi dili genç, ihtiyar, kadın, erkek, her vatandaşın bilmesinisağlamayı devletin görevi ..." (Sh. 19) kılmanın mantığını anlamak ve izahetmek mümkün değildir. Ya Türkçe'nin yaygınlığında, ya da devlete yüklenen bugörevde bir yanlışlık vardır. Tüm iyi niyetimize rağmen ikisini bir aradaanlayabilmekte güçlük çektiğimizi itiraf etmeliyiz.
Dünyanınhiç bir ulusal devletinin, resmi dilini kadın-erkek, yaşlı-genç her vatandaşınaöğretmek gibi garip bir temel görevi yoktur. Zira bu devletlerin her vatandaşıdilini bilir. Ancak bizim ülkemiz gibi halkı resmi dilini bilmeyen ve yaygınşekilde konuşamayan ülkelerde devletin bu kabil görevleri vardır.
Diğerbir husus da, yerel düzeyde kaldığı, gelişmediği ve dolayısıyla bireylerinmanevi varlıklarını geliştirme olanağı sağlayamayacağı iddia edilen dillereilişkin tespitdir. Başsavcılığın isimlendirmediği bu yerel dillerle hangidilleri kasttettiğini bilemiyoruz. Fakat daha önceki tespitlerinden kastedilendilin Kürtçe olduğu hakkında fikir yürütmek olanaklı bulunmaktadır.
D.İzoli'ninhazırladığı (Deeng Yayınları, Şubat 1992 1. Baskı) Kürtçe-Türkçe sözlükte heriki dilin kelime hazinesi şu şekildedir:
Kürtçe...30.000.kelime ve 4000 deyim (Saydam)
Türkçe...25.000.kelime (Arapça, Farsça, Osmanlıca, İngilizce, Fransızca vd. orjinliler dahil)
Birçok baskı ve yasaklama ile kuşatılmış bulunan Kürtçe'nin Türkçe kadar yaygınolmadığı doğru ise de, bireylerin manevi varlığını Türkçe'den daha iyigeliştirebileceği hususu açık ve nettir.
İddianamede"...Ülkemizde yasaklanmış bir dil bulunmamaktadır..." (Sh. 33)belirlemesi gerçek değildir. Ay. 26, 28, 42 vd. maddeleri kanunla yasaklanan dildenbahsetmektedir. Aynı şekilde Siyasî Partiler Yasası, Basın Yasası ve diğer birkısım yasalarda da benzeri hükümler vardır. Çok yakın bir tarihe kadar 2932sayılı yasa ile yasaklanan dilin Kürtçe olduğu hususunu artık sağır sultan bileduymuştur.
Tümbu gerçekler karşısında, Başsavcılığın Türkçenin yaygınlığına ilişkin iddiasınakendilerinin de inandığını sanmıyoruz.
Parti,programında Kürtçenin radyo-televizyon yayınlarında, eğitimde ve resmiişlemlerde kullanılması hususu talep edilmiştir. Fakat eğitimde"Anadil" olarak okutulacağına ilişkin bir belirleme ve ifadeolmamasına rağmen Ay. 42. maddesinin zikredilmiş olmasını anlamak mümkündeğildir.
İddianamedebilimselliğe aykırı bir diğer tespit de "... Ulus olgusuna oranla ikincilnitelikte kesim..." şeklindeki ifadedir.
Başsavcılığın"ikincil nitelikteki kesimler"i sosyoloji bilminin bilinenkategorilerinden biri ile isimlendirmemiş olmasının bilgi eksikliğindenkaynaklandığını sanmıyoruz. Daha ciddi ve önemli bir nedenle yapıldığımuhakkaktır. Bu ciddi ve önemli nedenin de ne olabileceğini sayın heyetinizintakdirine bırakıyoruz.
SayınYargıçlar;
YineSayın Savcı Lozan'da Türk delegasyonunun tartışmalarından, "alt komisyonönce, etnik azınlıkların, başka bir deyimle, müslüman olmayan (olan kastedilmiştir.B.N) azınlıkların da, örneğin Kürtlerin, Çerkezlerin, Arapların tasarıdakikoruma tedbirlerinden yararlanmalarında direnmiştir. Türk temsilci heyeti buazınlıkların (abç) korunmaya ihtiyaçları olmadığını ve Türk yönetimi altındabulunmaktan tamamıyla memnun olduklarını söylemiştir. Alt komisyon buinandırıcı sözler üzerine (abç) koruma tedbirlerini yalnız müslüman olmayanazınlıklarla sınırlamayı kabul etmiştir." Biçiminde bir alıntıaktarmaktadır.
SayınSavcının bu alıntıyı aktarırken ne kadar şartlanmış bir tutum içinde olduğugörülmektedir. Kürtlerin Türkler gibi Müslüman olmaları Türk oldukları anlamınagelmediği gibi, Türklerle birlikte ve birarada yaşamaya rıza göstermeleri deKürtlerin Türk oldukları anlamına gelmiyor.
SayınSavcı; "Atatürk Milliyetçiliği, ayrımcı ve ırkçı değil. TürkiyeCumhuriyetini kuran Türk halkının, kökeni ne olursa olsun devlet yönündentartışmasız eşitliği, içtenlikli birliği ve birlikte yaşama istencini içerençağdaş bir olgudur." demektedir. (İd. S. 16, Satır 22. 26) Bu tanıma göreTürk halkı ve Türk ulusu kavramları T.C. sınırları içinde yaşayan bütünyapıları kapsamaktadır. Türk kavramı, T.C. Devleti sınırları içinde yaşayaninsanlara konulmuş genel ve soyut bir ad ise, Türkiye sınırları dışında adına"Türk" denilen başka toplumların olmaması gerekir. Yani,"Türk" kavramı ya Anadolu halkının adıdır. Ya da "Türk"adı, Güneydoğu Asya halklarında olan bir ırkın adıdır.
Yukarıdada belirttiğimiz gibi, Kafkaslar'da, Balkanlar'da, özellikle Batı Trakya'dahatta Kerkük'te bile Türkiye Türk'leriyle aynı soydan geldikleri iddia edilenTürk'lerden bahsedilmektedir. Ne yazık ki, aynı iddia Türkiye'de"Türk" adı içinde tanımlanmış olan Kürt'lerin, Sayın Savcıca dadoğrulanan, İran ve Irak'taki soydaşları için ileri sürülmemektedir.
SayınYargıçlar;
Yakıngeçmişte yaşadığımız bir iki önemli örneğe değinmemize izin veriniz. TürkiyeCumhuriyeti'nin yöneticileri, Bulgaristan ve Yunanistan'daki Türk azınlığa"Soydaşlarımız" demektedir. Ve bütün Türk insanı da bunu böylebilmektedir. Aynı yöneticiler İran ve Irak'taki Kürt'lere, bırakınız"Soydaş" demeyi, "yurttaşlarımızın soydaşları" demektenbile bilinçli bir şekilde kaçınmışlardır. Onlara genelde "sınırlara yakınbölgelerde yaşayan vatandaşlarımızın akrabaları" gibi isimler bulmuşlardır.
KezaCumhurbaşkanlığı forsundaki 16 yıldızın Türk ırkının tarihte kurduğu devletleritemsil ettiğini herkes bilmektedir. Bu da, "Türklüğün" Cumhuriyettenevvel var olduğunu göstermektedir.
SayınSavcı, iddianamenin 22. sayfasında şöyle söylemektedir: "...Hele böylesitopluluklar, ortak geçmişten gelen tarihsel, kültürel ve manevi bütünlükiçinde, kendi kaderini, o ulusun kaderiyle özdeşleştirme istek ve iradesinigöstermişlerse, böyle bir hakkın tanınmasına gerek kalmaz..." Burada Kürttoplumunun, Türk Ulusunun kaderiyle özdeşleşme istek ve iradesini gösterdiğiileri sürülmektedir. Bizce Kürt toplumu ya da Sayın Savcının deyişiyle Kürtler,kendi iradeleri ve istekleriyle Türk sayılmayı, dillerinden ve kültürlerindenvazgeçmeyi ve öteki demokratik haklarını askıya almayı kendileri benimsemişdeğillerdir. Bu onlara sonradan reva görülen baskı politikasının sonucudur.Oysa Kürtlere Kurtuluş Savaşında, Amasya Tamimi'nde vaadedilen ve önerilenstatü kendilerinin red ve inkarı değildi, bilakis kendilerini Cumhuriyet'inasli unsuru olarak kabul etmekti.
Halböyleyken, Sayın savcının "Kendi kaderlerini o ulusun kaderiyleözdeşleştirme istek ve iradesini göstermişlerdi." (abç) biçimindekiiddiası karşısında sormak istiyoruz: Türkiye'de yaşayanlara "Kökeniniznedir '" diye kim sormuştur ' Veya bu yönde iradesini ortaya koyanları kimkaale almıştır' Kürtlerle - Türkler kardeşçe, eşit haklarla bir arada yaşasındiyenleri, zindanlarda çürüten, göç etmek zorunda bırakan, Parti ProgramlarındaKürtlerden söz edildiği için partilerin kapatılmasını nasıl izah etmek gerekir'Durum böyleyken, hala böyle bir iradeden söz etmek, tarihi gerçekleriyansıtmaktan uzaktır.
YineSayın Savcı, "...15 Aralık 1922 günlü tasarının 4., 6., 7. ve 8.maddelerinde geçen "din ya da dil", "soy, din ya da dilazınlıkları" sözcükleri yerini "gayri müslüm ekalliyetler"sözcüklerine bırakmıştır. Böylece, Türkiye'de değişik bir dil kullanmanın ya dasoy unsurunun bir grubun azınlık sayılmasında ölçü olarak kabul edilmeyeceğiLozan Barış Antlaşması'yla kabul edilmiştir. Ayrıca Konferansta Kürt azınlığınyaratılması yönünde öncelikle Lord Curzon tarafından gösterilen çabalar, Türkdelegasyonunun, "Kürtler kaderlerinin Türklerin kaderiyle ortak olduğugörüşündedir; azınlık haklarından yararlanmak istememektedir." Gerçeğinibildirmeleri karşısında kabul görmemiştir..." biçimindeki mahkemenizinSiyasî Parti kapatılmasına ilişkin 16.07.1991, 17.07.1992 ve 17.07.1993 günlükararlarına atıfta bulunarak Kürtlerin kaderleri bakımından Türklerle ortaklıkiçinde oldukları için azınlık haklarından yararlanmak istemedikleri ilerisürülmektedir.
SayınYargıçlar;
SayınSavcının hazırlamış olduğu, merkezine Kürtlerin Türk olduğu anlayışını oturtanbu iddianameye karşı bazı gerçekleri de söylemeden edemedik. Açıktır kiLozan'da, daha sonraki dönemlerde ve Kürtlerin Türkiye'de nasıl yaşamakistediklerine ilişkin ne bir refarandum yapılmış, ne de bu yönde serbest birtartışma ortamının yaratılmasına fırsat verilmiştir. Lozan'da olduğu gibi,ondan sonraki dönemlerde de ve ne acıdır ki bunca yaşanmış acı deneylere rağmenbugün de hala Kürtler Türk sayılmakta, en temel insani hakları biletanınmamaktadır.
YineSayın Savcı Türkiye'de kanunla yasaklanmış herhangi bir dil bulunmadığınısöylemekle 1991 yılında kaldırılmış olan 2932 sayılı yasayı ve Anayasa'nın26-28 ve 42 maddelerini görmezden gelmektedir. Ve aynı şekilde "YerelDüzeylilik", "Gelişmemişlik", "Manevi varlıkları geliştirmeolanağından yoksunluk" gibi her biri tek başına ya da bir arada akademikaraştırma gerektiren ve ancak böylece elde edilebilen tespitlerde bulunmak gibibilimi, bilime saygıyı küçümsemeyi göze alabilmektedir. CMUK ve HUMKhükümlerine göre; "Mahkeme, çözümü özel veya teknik bir bilgiyi gerektirenhallerde bilirkişilerin oy ve görüşlerinin alınmasına karar verir." Hiçbir savcı kendi başına otopsi yapmaz, teknik hiçbir konuda belirleme yapmaz.
LozanAntlaşması'na göre Kürtler azınlık değil, Sayın Savcıya göre de halk değil,bize ve tarihi gerçeklere göre de Türk değil' Peki kimdir ve nedir bu Kürtler'
Budavaya konu olan, Kürt sorunu, DDP tarafından keşfedilmiş değildir. Belli ki,bütün bunların nedeni Kürt sorununda izlenen red ve inkar politikalarıdır.
SayınYargıçlar;
TürkiyeCumhuriyeti Devleti'nin başbakanları, hatta cumhurbaşkanları bile mevcutyasaları aşan beyanatlarda Kürtlerden, Kürt realitesinden söz ederlerken,herhangi bir kovuşturmaya uğuramamaktadırlar. Ne yazık ki, resmi söylemdenfarklı düşünenler, tarihi gerçeklere dayanarak ileri sürdükleri görüş veönerilerinden dolayı her seferinde kovuşturmaya uğruyor; ağır hapis cezalarınaçarptırılıyorlar. Bu yüzdendir ki, Türkiye Cumhuriyeti'nin yetmiş yıllıktarihinde ve elli yıllık sözde çok partili döneminde iktidarı ve muhalefeti ileaynı ideolojik formasyona sahip partileri nöbet değişimi yaparak demokrasicilikoyunu oynamış, ülkenin bu durumuna engel olamamışlardır.
SayınYargıçlar;
Yinetarihi belgeler ve sosyolojik gerçekler de gösteriyor ki, Kürt adı son 20 yılınkeşfedilmiş problemli bir icadı ya da dış güçlerin, yöneticilerin deyimiyle oünlü dış mihrakların aramıza soktuğu bir nifak tohumu değildir. Aksine Kürt adıve Kürdistan henüz Türkiye Cumhuriyeti yokken bile tarihi belgelerde yeralmıştır. Bu belgelerin kaynağı Kanuni Sultan Süleyman, İttihat ve Terakkibelgeleri ile Türkiye Cumhuriyetinin kurucusu olan Atatürk'tür.
KanuniSultan Süleyman Fransa Kralı Fransuva'ya günümüzden yaklaşık 400 yıl önceyazdığı, kendisini metheden, "Benki" diye başlayan mektubunda; Yemen,Arabistan ve daha birçok yerin adı yanında "Kürdistan" adından da sözederek kendisini Fransuva'yla kıyaslamaya çalışmaktadır. Mustafa Kemal ise 29Mayıs 1919 tarihinde Osmanlı Hükümetine yazdığı bir mektubunda şunlarısöylüyor. "Son günlerde muttali olduğum bazı malumata nazaran Kürdistanmıntıkası (abç) ile de meşgul ve alakadar olmak icap eder" diyor.
Yüzyıllarca Osmanlı İmparatorluğu egemenliği altında Araplar ve öteki halklarlabirlikte yaşayan Kürtler hiç bir dönemde Kürt adından ya da Kürt olmaktankaynaklanan soy kimliğinden dolayı baskıya maruz kalmamışlardır. Onlar hep Kürtolarak kabul edilmişlerdir.
KürtlerÇaldıran'da Malazgirt'te Türkler'le omuz omuza savaşarak kader birliğiyapmışlardır. Çaldıran ve Malazgirt savaşlarının Anadolu Türkleri tarihindebirer kavşak, birer dönüm noktası olduğu da bir gerçektir. Yine KürtlerÇanakkale savaşında, Türkler'le aynı kaderi paylaşmış olmalarına rağmen,Cumhuriyetin hemen sonrasında, cumhuriyet rejimine karşı 1925'te, Şeyh Saitönderliğine ayaklanma başlatmış olmaları da düşündürücüdür.
Açıktırki, politikacıların da, tarihe ve sosyolojik gerçeklere, en az bilim adamlarıkadar bağlı kalmaları gerekir. Zira bir ülkenin geleceği hakkında bilimadamlarından çok politikacıların kararlarının rolü önemlidir.
SayınYargıçlar;
Şimdide izninizle Mahkeme Başkanı Sayın Yekta Güngör Özden'in "HukukunÜstünlüğüne Saygı" adlı eserinin 417. sayfasından bir alıntı yapmakistiyoruz. "...İnsan hakları, insanın doğuşuyla sahip olduğu,devredilemez, vazgeçilemez haklarıdır. Bunlar her zaman, her koşulda, her yerdeinsanı insan kılan ve savunulan değerlerdir. Hukuk, bu hakları ve özgürlüklerikoruyup, güçlendirme, yaygınlaştırıp, kökleştirme aracıdır. İnsan hakları,hukuk olmadan da vardır. Anayasalar benimsenmese de vardır. Bana göreAnayasalardan da önce gelir. Anayasa, hukuk yoluyla bu hakları benimsedikçe vebunlara dayandıkça, daha saygın ve onurlu olur. Hukuk, insan hak ve özgürlükleriönündeki değişik engelleri kaldırmakla yükümlüdür. (abç) Barışı, sağlığı vemutluluğu sağlayan, insana insan olmasının kıvancını duyurmayan düzenlemeler,baskıcı işlemler hukuksallıktan yoksundur. Halk dilinde "Kalıbınauydurulması" dediğimiz, biçimsel uygunluklar hukuksallık için yeterlideğildir. Özde aykırılık olunca hukuksallık sözde kalır. İnsan haklarını odaksayarsak bunun çevresinde temel haklar bulunur. Birlikte bütünleşirler. Temelhaklarda Anayasal gereklerle geçici sınırlamalar yapılabilirse de insanhaklarında böyle düzenlemelere gidilemez ve hiç bir ödün verilemez. Çağımızinsanlık çağıdır."
Yukarıdaaktardığımız düşünce, parti programını ve savunmamızı önemli ölçüdedesteklemektedir.
SayınYargıçlar;
Amerika'dazencilerin haklarıyla ilgili olumlu gelişmelerin önünü, parlamentodan öncemahkemeler açmıştır. Yani hukuk, haklar ve özgürlükleri korumanın yanısıra,onları kökleştirip geliştirmiştir. İnsan hakları önündeki engelleri kaldırmaklahukuk saygınlığını artırmıştır. Mahkemeniz de böylesi bir sürecin başlamasınakatkı yapabilir, bu onurun sahibi olarak tarihe geçebilir.
Irkyada millet kavramları bireyden bireye, sınıfdan sınıfa ya da zümreden zümreyegöre değişkenlik göstermezler. Mahkemeler ya da savcılar bunu tayin edemezler.Bu yönde hükümde bulunulsa bile sosyolojik gerçekleri değiştirmezler. Dünyadahiç bir dönemde veya dünyanın hiçbir yerinde millet veya ırk tartışmalarıkonusundaki ikilem, çelişki, belirsizlik ya da iddia veya savlar mahkemekararları ile sonuçlandırılmamıştır. Mahkemeler kendilerini bu türden sorunlarıçözen merciler olarak görmemişlerdir. Bu tür anlaşmazlıkların çözüm yeri demahkemeler değildir.
SayınYargıçlar;
Yıllardırresmi söylem, "Bu ülkede yaşayan her insan, her mevkiye gelebildiğine göreherkes eşittir" gibi anlaşılması güç gerekçeler kullanmakta; oysa ki, herbirey kendi özel kimliğini koruyarak, bu kimliğini geliştirerek hakettiği hermevkiye gelebiliyorsa, bu tez doğru olur. Ne yazık ki bundan söz etmek mümkündeğildir.
Toplumsalbarış ve huzur için en önemli unsur, her alanda çoğulculuktur. Çok kültürlü,çok dilli Türkiye için ise, bu, çok daha önemlidir.
Türkiyetoplumu, Türk, Kürt, Laz, Çerkez v.s.'nin birarada yaşadığı "çokdilli" ve "çok kültürlü" ve bir toplumdur. Diğer bir deyişle"heterojen" bir toplumdur.
Heterojentoplumlar, çok boyutlu parti sistemine göre işler. Partiler, 1- sosyo-ekonomikboyut, 2- dinsel boyut, 3- kültürel etnik boyut, 4- şehir kırsal vsboyutlarından biri veya birkaçı temelinde program, çalışma ve oluşum yaratır.(Çağdaş Demokrasiler Arnd Lijpart, Çev. Prof.Dr. Ergun Özbudun, Doç.Dr. ErsinOlduran, Türk Siyasi Bilimler Vakfı Yay. S.86). Oysa Türk siyasi partilerrejimi daha başından anayasa ve Siyasi Partiler Yasası tarafından resmiideolojinin cenderesine alınmış, bunun dışına çıkması yasaklanmıştır.
Partilerönerdikleri sosya-ekonomik modeller ve çözüm önerileri üzerinde politikalarınışekillendirirler. Toplumsal örgütlenmeyi, farklı kesimlere ulaşmayı bu yollagerçekleştirmeye çalışırlar. Ne yazık ki, mevcut yasalar, demokrasininvazgeçilmez unsurları olarak adlandırılan partilere, tek ideolojik kılıfabürünmeyi şart koşuyorlar. Bu kör-topal ve tek yanlı siyasetle ülke yönetilerekdemokrasi oyunu oynatılmaktadır.
Gerçekbir demokrasi, ancak partilerin tek ideolojik formasyona itilmemesi ve herpartiye kendi politik taleplerini özgürce tartışma olanağı sağlanmasıylamümkündür.
UlusalüstüHukuk Açısından
SayınYargıçlar;
Hukukve adalet giderek ulusalüstü boyutlara erişti. Helsinki Nihai Senedi'nde ifadeedilen "İçişlerine karışmamak" ilkesi genel çerçevesini korusa bile,AGİT-Moskova Toplantılarıyla (insani boyut) yeni bir biçime kavuştu. Buna göre;insan hakları alanındaki ihlaller devletlerin içişleri olarak kabul edilemez.
KezaTürkiye'nin imza koyduğu ve 1948 yılında yürürlüğe konulan Birleşmiş Milletlerİnsan Hakları Evrensel Bildirgesi düzenlenmiştir.
Bubildirgeyi beslemek ve bildirge hükümlerini geliştirmek amacıyla da, ayrıcayeni sözleşmeler ve alt sözleşmeler düzenlenmiştir. Bu sözleşmeler;
-Kişisel ve Siyasal Haklara İlişkin Sözleşme ile - Ekonomik, Sosyal ve KültürelHaklara İlişkin Sözleşme'dir.
-Sözkonusu alt sözleşemeler ise;
-Yaşama Hakkı,
-İşkence Yasağı,
-Kişi Güvenliği,
-Kanun önünde Eşitlik,
-İnanç ve Düşünce Özgürlüğüne Dair Temel Haklar,
-Toplumların Kendi Kültürlerini Koruma ve Geliştirmeye Dair Temel Haklar'ıiçerir.
Yinealt sözleşmelerden bazıları şöyledir:
-Soykırım Suçunun Önlenmesine ve Cezalandırılmasına İlişkin Sözleşme,
-Savaş Suçlarının ve İnsanlığa Karşı Suçların Zaman AşımındanYararlandırılmaması Sözleşmesi,
-İşkence ve Keyfi Tutuklamaya Karşı Sözleşme,
-İnsanlar Arasında Ayırım Gözetilmesini Önlemeye Dair Sözleşme,
-Kendi Kaderini Belirleme Hakkını Kabul Eden Sözleşme.
TürkiyeBüyük Millet Meclisi'nce 10.03.1954 gün ve 6366 sayılı yasa ile onaylanan"İnsan Haklarını ve Ana Hürriyetleri Koruma Sözleşmesi ve EkProtokol" Anayasa 90. madde hükmü gereğince iç mevzuat sayılmıştır.
4Kasım 1950 tarihinde Roma'da taraf devletlerce imzalanan iş bu sözleşmehükümleri ile düşünme ve vicdan hürriyeti (9/1 m.) bunu açıklama hürriyeti (9/2m. - 10/1 m) tanınmış, 14. Madde hükmüyle bu hak ve hürriyetlerin "...Bilhassa cins, ırk, renk, dil, din, siyasi veya diğer kanaatler, milli veyasosyal menşe, milli bir azınlığa mensupluk..." ayrımı gözetilmeksizinherkese sağlanacağı hususu öngörülmektedir.
KezaTürkiye'nin de imzaladığı (25 Haziran 1993) Viyana bildirisi ve etkinlikProgramı ile diğer bir çok uluslar arası sözleşmeler ve bidiriler azınlıklaramensup kişilerin kendi kültürlerini kullanma, uygulama, koruma ve geliştirmehak ve hürriyeti tanımaktadır.
Neyazık ki, bu sözleşmelerin hiçbirine uyulmamaktadır ve bunların iç mevzuat gibihüküm ifade etmesinin önü açılmamaktadır.
Neticeten
Demokrasive Değişim Partisi, bütün partilerin yaptığı gibi bir programla yola çıkmıştır.Ve bu programda, Kürt sorununun çözümü için şiddet ve baskı yolunun terkedilmesini, barışçı ve demokratik yolların seçilmesini öne sürmüş, Türklerin veKürtlerin bir arada kardeşçe yaşamasından yana olduğunu vurgulamıştır.
Kürtsorununun çözümü ekonomik alanda da ciddi bir rahatlama sağlayacak, kaynaklarıyakmaya ve yıkmaya değil, yapmaya yöneltecektir.
Budurum tespit etmeye, bu gerçeği ortaya koymaya, son 10 yıllık harcamalarıngösterdiği tablo tek başına yeterlidir. Bunca can kaybı ve iş gücü kayıbınınyanı sıra, göçlerden ötürü yaşanan enerji ve üretim kaybı da, hepimizin kaybıolarak ortadadır DDP, bu gerçeği görmüştür ve bu gidişe dur demek istemiştir.
Nevar ki, DDP'nin bu siyasi cesareti ve siyasi sorumluluk anlayışı ona kapatılmakgibi ağır bir bedelle ödetilmek isteniyor.
Kezaaynı şekilde DDP, yolsuzluk, hırsızlık ve rüşvet çarkına son vermek, yıllardırinatla sürdürülen şiddeti durdurmak, bu şiddet politikasının tükettiği ülkekaynaklarını, geniş halk yığınlarının yararına; üretime ve ülkenin öteki hayatisorunlarının çözümü için seferber etmenin ekonomik yapıyı bir düzenekavuşturacağını ileri sürmüştür.
Tümbu nedenlerle, haksız ve mesnetsiz olarak açılan iş bu kapatma davasınınreddine karar verilmesini saygılarımla bilvekale arz ve talep ederim."demiştir.
Demokrasive Değişim Partisi Temsilcisi bu sözlü savunmasından sonra, savunmasına esasolan yazılı metni Başkanlığa sunmuştur.
VI-İNCELEME
A-Ön Sorun Yönünden
DavalıParti'nin Ön Savunmasında Özetle:
Demokrasive Değişim Partisi'nin 3.4.1995 günü kurulduğu, 6.6.1995 gününde de bu davanınaçıldığı; henüz iki aylık bir parti iken, siyasal bir eylemi ve işlemi yokken,örgütlenmeye ve kamuoyuna kendisini tanıtma fırsatını bulamadan, CumhuriyetBaşsavcısı'nın, Parti'nin eylem ve işlemlerini izleme gereğini görmeden, hangieylem ve işleminin Yasa hükmüne aykırılık oluşturduğu belirtilmeden,Anayasa'nın 69. maddesine aykırılık savında bulunulduğu ve bu kapatma davası ilekarşı karşıya kalındığı ileri sürülmüş, esas hakkındaki savunmada ve sözlüaçıklamada da bu görüşler yinelenmiştir.
Konuile ilgili olarak Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı'nın esas hakkındakigörüşünde de özetle:
Parti'ninön savunmasında, üzerinde durulan hususların geçerli bir nedene dayanmadığı;Siyasî Partiler Yasası'nın yasaklamalarla ilgili, 78/a., 80., 81/a ve bmaddelerinin, "amacını güdemezler ve/veya bu amaca yönelik faaliyettebulunamazlar ve ... bulunduğunu ileri süremezler" şeklinde sona erdiği,101/a maddesinin ise parti proğramının bu yasaklara aykırı hükümler taşımasınıkapatma nedeni saydığı; Parti faaliyetinin de aynı yasaklama kapsamında olduğu,ancak her iki aykırılığın birlikte gerçekleşmesi gibi bir koşulun Yasa'daöngörülmediği, bu nedenle de sadece parti proğramının Yasa'ya aykırılığınedeniyle kapatılma davası açıldığı; İddianamede hangi konunun Yasa'nın hangimaddesine, doğrudan aykırılık oluşturduğunun açıkça ve yeterince belirtildiğiileri sürülmüştür.
YargıtayCumhuriyet Başsavcılığı'nca Anayasa Mahkemesi'nde Demokrasi ve Değişim PartisiProğramı'nın Anayasa'nın kimi maddeleri ile, Siyasî Partiler Yasası'nın 78.maddesinin (a) bendine, 80. maddesine ve 81. maddesinin (a) ve (b) bentlerineaykırı amaçlar taşıdığı gerekçesiyle dava açılmış ve bu Parti'nin aynı Yasa'nın101. maddesinin (a) bendi gereğince kapatılmasına karar verilmesi istemindebulunulmuştur.
Anayasa'nın68. maddesinin ilk üç fıkrasında; siyasî partilerin, demokratik siyasî hayatınvazgeçilmez unsurları olduğu; vatandaşların, siyasî parti kurma ve usulüne görepartilere girme ve partilerden ayrılma hakkına sahip bulunduğu; siyasîpartilerin önceden izin almadan kurulacakları; Anayasa ve Yasa hükümlerine görefaaliyetlerini sürdürecekleri; dördüncü fıkrasında da, siyasî partilerin tüzükve proğramları ile eylemlerinin, Devletin bağımsızlığına, ülkesi ve milletiylebölünmez bütünlüğüne, insan haklarına, eşitlik ve hukuk devleti ilkelerine,millet egemenliğine, demokratik ve lâik cumhuriyet ilkelerine aykırı olamıyacağı;sınıf veya zümre diktatörlüğünü veya herhangibir diktatörlüğü savunmayı veyerleştirmeyi amaçlayamayacağı; suç işlenmesine özendiremeyeceği kuralabağlanmıştır.
Anayasa'nın69. maddesinde ise, siyasî partilerin kuruluş ve faaliyetleri ile denetleme vekapatılmalarının yasayla düzenleneceği belirtilmiştir. Bu anayasal kuraluyarınca da, siyasî partilerin, kurulmaları, teşkilatlanmaları, faaliyetleri,görev, yetki ve sorumlulukları, gelir ve giderleri, denetlenmeleri, kapanma vekapatılmalarıyla ilgili, 2820 sayılı Siyasî Partiler Yasası çıkarılmıştır.
BuYasa'nın dördüncü kısmında siyasî partilerle ilgili yasaklar belirlenmiştir. Bukısımda yer alan 78. Maddede "Demokratik Devlet düzeninin korunması ileilgili yasaklar", 80. maddesinde, "Devletin tekliği ilkesininkorunması" ile ilgili yasak, 81. maddesinde de "azınlıkyaratılmasının önlenmesi"yle ilgili yasaklar hükme bağlanmıştır. Buyasaklara uyulmamasının yaptırımı da Yasa'nın 101. maddesinde kurala bağlanmışve bu bağlamda maddenin (a) bendinde; "parti tüzüğünün veya proğramınınyahut partinin faaliyetlerini düzenleyen ve yetkili parti organları veyamercilerince yürürlüğe konulmuş olan diğer parti mevzuatının bu kanunundördüncü kısmında yer alan hükümlerine aykırı olması" kapatma nedeniolarak kabul edilmiştir.
Birsiyasî partinin faaliyetleri nedeniyle kapatılması, Siyasî Partiler Yasası'nın101. maddesinin (a) bendi dışında kalan bentlerinde ve ilgili diğermaddelerinde kurala bağlanmıştır. Bu doğrultuda, tüzük ve proğram içeriğininAnayasa ve Yasa'ya aykırı bulunması yeterli olup ayrıca faaliyetlerininvarlığını saptamak zorunluluğu yoktur.
Kuşkusuzkoşulların gerçekleşmesi durumunda Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı'nca birsiyasî partinin yalnızca tüzük ve programı ya da yalnızca faaliyetleri yönündendava açılabileceği gibi, birlikte gerçekleşmesi durumunda her ikisi yönünden dedava açılması olanaklıdır.
Demokrasive Değişim Partisi hakkında dava yalnızca Parti'nin tüzük ve proğramınınAnayasa'nın ilgili maddeleri ile Siyasî Partiler Yasası'nın dördüncü kısmındayer alan yasaklara aykırılığı nedeniyle açılmıştır. Bu nedenle davalı Parti'ninbu konudaki itirazı yerinde görülmemiştir.
B-Esas Yönünden
1-Genel Açıklama
Anayasa'nın67. maddesinde öngörülen genel ve eşit oy hakkı çoğulcu, katılımcı kurallar vekurumlar düzeni olan çağdaş demokrasilerde yurttaşların devlet yönetiminekatılmalarının temel koşuludur. Bu nedenle, bireysel iradeleri birleştiripyönlendirerek onlara işlerlik kazandıran özgün kuruluşlara gereksinimduyulmuştur. Bu kuruluşlar, dağınık siyasal tercihleri birleştirip açıklık vegüç sağlayarak devlet hizmetlerini daha yararlı kılmak, hak ve özgürlüklerigüvenceye bağlayarak toplumsal barışı güçlendirmek, anayasal ilkelerdoğrultusunda kamuoyu oluşturarak toplumsal yaşama daha çok aydınlık getirmekyönünden vazgeçilmez öneme sahip olan siyasal partilerdir.
Anayasa'nın68. maddesinin ikinci fıkrasında, "Siyasî partiler demokratik siyasîhayatın vazgeçilmez unsurlarıdır" ilkesine yer verildikten sonra, üçüncüfıkrasında da, "Siyasî Partiler önceden izin almadan kurulurlar ve Anayasave kanun hükümleri içinde faaliyetlerini sürdürürler" denilmektedir.
Siyasalpartilere ilişkin Anayasa kuralları, Anayasakoyucunun demokrasinin benimsenmesiyönünden bu konuya özel bir önem ve değer vermiş olduğunu göstermektedir.
Siyasalpartilerin kuruluş ve çalışmalarının özgürlük içinde olması temel ilkedir.Siyasal partiler, belli siyasî düşünceler çerçevesinde birleşen yurttaşlarınözgürce kurdukları ve özgürce katılıp ayrıldıkları kuruluşlardır. Kamuoyununoluşumunda önemli etkinliği olan siyasî partiler, yurttaşların istem veözlemlerinin gerçekleşmesine çalışan ve siyasal katılımları somutlaştıranhukuksal yapılardır.
Demokrasininsimgesi sayılan siyasî partilerin, devlet yönetimindeki etkinlikleri ve ulusalistencin gerçekleşmesindeki rolleri nedeniyle, Anayasakoyucu, onları ötekitüzelkişilerden farklı tutup, kurulmalarından başlayarak çalışmalarındauyacakları ilkeleri; kapatılmalarında izlenecek yöntem ve kuralları özel olarakbelirlemekle kalmamış; Anayasa'nın 69. maddesinin son fıkrasında, çalışma,denetleme ve kapatılmalarının Anayasa'da belirlenen ilkeler çerçevesindeçıkarılacak bir yasayla düzenlenmesini uygun bulmuştur.
Anayasauyarınca 2820 sayılı Siyasî Partiler Yasası çıkarılmış; siyasî partilerinkuruluşlarından başlayarak çalışmaları, denetimleri, kapatılmaları konularında,belirli bir sistem içerisinde ayrıntılı kurallar getirilmiştir. Getirilensistemde, yasaklara uymayan siyasal partilerin Yargıtay CumhuriyetBaşsavcılığı'nca izleneceği ve gerektiğinde kapatılmaları için AnayasaMahkemesi'nde dava açılacağı öngörülmüştür.
Siyasalpartilerin, demokratik yaşamın vazgeçilmez öğeleri olmaları, devlet örgütü vekamu hizmetleriyle yoğun ilişki içinde bulunmaları, onların her istedikleriniyapabilecekleri anlamına gelmez. Siyasal partilerin baskı ve engellerden uzakkalmalarını sağlamaya yönelik kurulma ve çalışma özgürlüğü, Anayasa ve bu alanıdüzenleyen yasalarla sınırlıdır. Bu belirleme aynı zamanda demokratik hukukdevleti olmanın da gereğidir.
Varlığıve etkisi, işlevleriyle ortaya çıkan devlet, belirli topraklar üzerindeyerleşmiş, bağımsız ve egemen aynı üstün güce bağlı örgütlü insanlar topluluğuolarak da tanımlanır. Bu tanıma göre, ülke ve ulus bütünlüğüyle egemenlik,yasalara dayanan bir otoriteye bağlı örgütlenme, bir devlet için vazgeçilmezöğelerdir. Her canlının kendini koruma içgüdüsü bulunduğu gibi, devletin dekendi varlığını koruma hakkı, uluslararası hukuk düzeninde de kabul edilmiştir.
Devletlerhukukunda, devletin varlığını güçlendirerek sürdürmek, bağımsızlığına veyapısına yönelik tehlikelere karşı önlemler alıp uygulamak yetkisi biçimindetanımlanan kendini koruma hakkı, insan hak ve özgürlüklerinden başlayarakdemokratik toplum düzenini bozucu, devletin öğelerini yıkıcı her tür eylemikarşılayacak çabaları kapsar. Devletin temel dayanaklarını, sürekliliğini vedemokrasiyi yokedici sakıncaları gidermek için yasal düzenlemeleringerçekleştirilmesi hukuk devleti için en doğal davranıştır.
2-Değerlendirme
YargıtayCumhuriyet Başsavcılığı, dâvalı Parti'nin proğramında Türk-Kürt ayrımıyapılarak, Kürtlerin haklarının tanınması ve eşitlik istemlerinin temelindepolitik, yönetsel ve kültürel bir yapılanmanın amaçlandığı; Kürt dilinintoplumsal yaşamın her alanında ve resmî işlemlerde serbestçe kullanılması içingerekli düzenlemelerin yapılmasının istendiği; böylece önceki bölümde açıklanangerekçelerle Siyasî Partiler Yasası'nın 78. meddesinin (a) bendine aykırıdavranıldığı savında bulunmuştur.
DavalıParti ise, İddianamede belirtilen savların haksız ve dayanaksız olduğunu ilerisürmüştür.
Öncelikledavalı Partinin proğramında yer alan görüşlerin, "Devletin Ülkesi veMilletiyle Bölünmez Bütünlüğü"nün bozulması amacını taşıyıp taşımadığınınsaptanması gerekmektedir.
TürkiyeCumhuriyeti Devleti'nin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğü ve bunupekiştiren ortak dil, kültür, eğitim ve Atatürk Milliyetçiliği kavramlarıhukuksal, siyasal olduğu kadar, tarihsel ve sosyal gerçeklere dayanmaktadır.
"Devletin,ülkesi ve milletiyle bölünmezliği" ilkesi, Anayasa'nın birçok maddesindeözellikle vurgulanmış, Türk Milleti'nin bağımsızlığı ve bütünlüğüyle, ülkeninbölünmezliğini korumak devletin temel amaç ve görevleri arasında gösterilmiştir(Madde 5). Ülke ve ulus bütünlüğünü korumak için temel hak ve özgürlüklerinkısıtlanabileceği kabul edilmiş (Madde 13 ve 14); aynı amaçla basın ve dernekkurma özgürlüklerine özel sınırlamalar getirilmiş (Madde 28, 30, 33); gençlerinbu anlayış doğrultusunda yetişme ve gelişmelerini sağlayıcı önlemler alınmasıdevlete özel görev olarak verilmiş (Madde 58); bilimsel araştırma ve yayındabulunma yetkisinin Devletin varlığı ve bağımsızlığıyla ulusun ve ülkeninbütünlüğü ve bölünmezliğine karşı kullanılamayacağı belirtilmiş (Madde 130);kamu kurumu niteliğindeki meslek kuruluşlarının bu nedenle Devletçe denetimiuygun bulunmuş (Madde 135); birlik ve bütünlüğe karşı işlenecek suçlar içinözel mahkemelerin kurulması öngörülmüş (Madde 143); aynı konu, TBMM üyeleri veCumhurbaşkanı yeminlerinin temel öğelerinden birini oluşturmuş (Madde 81 ve103) ve siyasî partilerin uyacakları esasların başlıcaları arasında yine"ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlük" ilkesi yer almıştır (Madde68 ve 69).
Uluslar,nice olaylar, durumlar ve gelişmeler sonucunda varlıklarını kazanırlar. Ortakkültürün, sosyal dayanışmanın ve birlikte yaşama duygusunun doğuşu, gelişipgüçlenmesi tarihsel bir gerçektir. Tek vücut durumunda ve tam ulus yapısıiçinde birleşip bütünleşerek Kurtuluş Savaşı'nı yapmış olan halkın vatanı, TürkVatanı; Milleti, Türk Milleti; Devleti de Türkiye Cumhuriyeti Devleti'dir.Dünya, 11. yüzyıldan bu yana, çağlar boyu, Anadolu için "Türkiye" veburada yaşayanlar için de "Türkler" adını kullanmıştır. Kuşkusuz budurum, ulus bütünlüğü içinde yeralan farklı etnik grupların bulunmadığıanlamına gelmez.
Anayasa'yave Siyasî Partiler Yasası'na göre ülke ve ulus bütünlüğü, devletinbölünmezliğinin temel ögeleridir. Ülke ve ulus bütünlüğünü bozmaya yönelikfaaliyetler sonunda, devletin bölünmezliğinin tehlikeye girmesi söz konusudur.Ülke bütünlüğünün hedef alınmasının, ulus bütünlüğünü; ulus bütünlüğünübozmanın hedef alınmasının, ülke bütünlüğünü bozacağı kuşkusuzdur. Anayasa veyasa, bu değerleri birlikte, ödünsüz ve mutlak olarak korumayı amaçlamıştır.Hiçbir organ bu konuda hoşgörülü davranmak ve ödün vermek yetkisini kendindegöremez.
"Millet"(ulus) kavramı, insanlığın gelişme süreci sonucunda vardığı en ilerlemişbirlikteliği oluşturan, "bir" oluşu somutlaştıran toplumsal yapıyıanlatır. "Millet" sözcüğüyle anlatılan yapı, bir gelişme düzeyini,bilinçli ve kişilikli bireyler olgusunu gösterir. "Milliyetçilik"ise, büyük bir toplumsal gerçek ve "millet düşüncesi"nin üzerinekurulu bir anlayışdır. Milliyetçilik, Türkiye Cumhuriyeti'nin ve TürkDevrimi'nin temel ve önde gelen ilkelerinden biridir. Cumhuriyet döneminde1924, 1961, 1982 Anayasa'larında "millet" ve"milliyetçilik" kavramlarına yer verilmiştir. 1982 Anayasası'nın Başlangıç'ında"Atatürk'ün belirlediği milliyetçilik anlayışı", 2. maddesinde"Atatürk milliyetçiliği", 42. maddesinde "Atatürk ilkeleri"ve 134. maddesinde "Atatürkçü düşünce" sözcükleri kullanılarak çağdaşmilliyetçilik anlayışı yer almaktadır. Bu anlayış ayrımcı ve ırkçı değil, TürkiyeCumhuriyeti'ni kuran Türk milletini oluşturan bireylerin kökenleri ne olursaolsun, Devlet yönünden tartışmasız eşitliği, içtenlikli birliği ve birlikteyaşama istencini, başka uluslara karşıtlığı değil, dostluk ilişkileri, içte vedışta barışla iyi gelenekleri koruyup güçlendirme çabalarını, herkesibarındıran topraklara birlikte sahip çıkma bilincini içeren çağdaş bir olgudur.Kökeni ne olursa olsun, ulus içinde herkes ayrımsız biçimde yer almakta, ulusunbirliği olgusu böylece somutlaşmaktadır. Ulus, tarihsel ve sosyal gelişmeninyarattığı birlikte yaşama olgusudur. Irk gibi antropolojik ve filolojikniteliklere dayanan dar bir kavram da değildir. Ulus, ortak bir tarih bilinciyaratmamış göçebe, yerel dil ve soy gruplarından oluşan sosyolojik bir yapıolan kavim de değildir. "Misak-ı Millî" sınırları içinde TürkiyeCumhuriyeti'nin üzerinde kurulduğu, Avrupa ve Asya kıtaları arasında köprüdurumunda olan, çeşitli göç ve sığınmalara kucak açan vatanda, bin yılı aşanuzun bir tarihsel gelişme sonunda yaşayan ve Kafkaslara, Balkanlara, Afrika veOrta Doğu'ya uzanan Osmanlı İmparatorluğu'ndan arta kalan çeşitli etnikkökenlerden gelen insanlar ortak geçmişe, tarihe, ahlâka, değer yargılarına,dine, hukuka ve eşit haklara sahip olarak karşılıklı şekilde birbirlerininkültürlerini ve eski Anadolu uygarlıklarından kalan değerleri de özümseyerekbirlikte ortak kültür ve kimliğe sahip bir vatan ve ulus oluşturmuşlardır.Yapısı bu biçimde olan Türk Ulusu içinde etnik kökene dayalı ayrımcılığı gütmekgerçekle bağdaşmaz.
Bunedenle Atatürk, yeni Türk devletinin kuruluş günlerinde açıkca "TürkiyeCumhuriyetini kuran Türkiye halkına, Türk Ulusu denir" demiş veanayasalarımızda Ulusun birliği ve Ülkenin bütünlüğü esas alınmıştır. Buanlayıştan uzaklaşıp ulusu etnik kökene dayalı "Türk ve Kürt" biçimdeayırarak ırka dayalı savlarla bölücülüğe gitmek olanaksızdır.
Anayasa'nın66. maddesinde, "Türk Devletine vatandaşlık bağı ile bağlı olan herkesTürktür" ilkesine yer verilmiştir. Bu ilkeyle evrensel bağlamda vatanı ve ulusuylabir bütün olan Türkiye Cumhuriyeti'nde vatandaşlar arasında eşitlik sağlanması,ulusu kuran herhangi bir etnik gruba ayrıcalık tanınması önlenmiş, birleştiricive bütünleştirici bir temel oluşturulmuştur. Maddedeki "Türk" sözcüğüırka dayalı bir anlam taşımamaktadır. Bir kimsenin "Ben Türküm"deyişi, "Türkiye Cumhuriyeti vatandaşıyım, Türk Ulusu'nun birbireyiyim" anlamını taşır. Irka dayalı bir "Türklük" savı veetnik kökenleri değiştirme ya da kaldırma anlamına gelmez. Vatandaşlık veulusal kimliğin getirdiği haklar yanında sorumluluklar da vardır. Bu bağlamdaetnik kökenler yurttaşlık niteliğini ve ulusal kimliği zedelemeyeceği gibi ayrıulus olma savlarına, dayanak yapılamaz.
TürkMilleti içinde yer alan her kökenden vatandaşa, davalı Parti'nin savunmalarındabelirtilenlerin aksine, hiçbir ayrım gözetilmeksizin tüm demokratik, siyasal vetemel haklar eşit olarak tanınmıştır. Nitekim, Cumhuriyet dönemiAnayasalarında, Erzurum ve Sivas Kongreleri'nde saptanan biçimi ile Misak-ıMillî'nin gösterdiği sınırlar içinde birbiriyle kaynaşmış olarak yaşayanlarıngerçekten ve hukukça ayrılık kabul etmez bir bütün oldukları kesinliklebelirlenmiş ve bu bütünlük içinde ayrıcalıklı bir Kürt halkından hiçbir zamansöz edilmemiş olduğu gibi, Lozan Barış Andlaşması görüşme ve kararlarında da,Misak-ı Millî'nin çizdiği sınırlar içindeki azınlıklar sayılırken"Kürt" ayrımına yer verilmemiştir.
DavalıPartinin proğramında yer alan dil ve eğitim konusuna gelince, parti proğramındave savunmalarda belirtilenlerin aksine asırlardır birlikte yaşayan, vatanın heryerinde içiçe kaynaşan çeşitli soy ve kökenden gelen bireyler arasında Türkçeen yaygın dildir. Türkçe sadece resmî işlerde değil, ailede, günlük yaşamda veeğitimde, kısaca toplumsal ilişkilerin her alanında kullanılan ortak bir dilolmuştur.
Anayasa'nın26. maddesinin üçüncü fıkrasında "Düşüncelerin açıklanması ve yayılmasındakanunla yasaklanmış olan herhangi bir dil kullanılamaz" denilmektedir.Türkiye'de özellikle yasaklanan bir dil olmadığı gibi, özel yaşamda da birçokdil kullanılmaktadır. Anayasa'nın 42. maddesinin son fıkrasında, Türkçe'denbaşka hiçbir dilin eğitim ve öğretim kurumlarında Türk vatandaşlarına anadilleri olarak okutulup öğretilemeyeceği, uluslararası andlaşmalar saklıtutularak kurala bağlanmıştır. Anayasa'nın 14. maddesinin ilk fıkrasında da,"Anayasa'da yer alan hak ve hürriyetlerden hiçbirinin dil ayrımı yaratmakamacıyla kullanılanılamayacağı ilkesine yer verilmiştir.
2820sayılı Siyasî Partiler Yasası'nın 78. maddesinin (a) bendi, Anayasa'nın 4.maddesi doğrultusunda bir kural koymuş siyasî partilerin, diğer yasaklaryanında devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğüyle diline ilişkinAnayasa'nın 3. Maddesini değiştirmek amacını da güdemeyeceklerinibelirlemiştir.
Anayasa'dakiulus bütünlüğü ilkesinden uzaklaşarak, Parti proğramında belirtildiği biçimdeTürk ve Kürt Ulusları ayrımına gidilemez. Türkiye Cumhuriyeti'nde, tek birdevlet ve tek bir ulus vardır. Birden çok ulus yoktur. İçinde değişik kökenlibireyler olsa da hepsi Türk Ulusu bütünlüğü içindedir. Tarihsel bir gerçek olan"Türk Ulusu" olgusu yerine ırkçılığa dayanan ayrılıklar ve Türkvatandaşlığı niteliğini değiştiren savlar geçersizdir.
Kimisiyasal nedenlerle dış etkenlerden kaynaklanan, kimi varsayım, yorum vebahanelere dayanan, insan hakları ve özgürlük savlarıyla yoğunlaştırılansakıncalı amaçlara geçerlik tanınamaz. Devlet tekdir, ülke tümdür, ulus birdir.Ulusal birlik, devleti kuran, ulusu oluşturan toplulukların ya da bireylerin,etnik kökeni ne olursa olsun, yurttaşlık kurumu içinde ayrımsızbirliktelikleriyle gerçekleşir. Anayasa'da ve yasalarda yurttaşlar arasındaayrımı öngören hiçbir kural bulunmadığı gibi, kimsenin soy kökeninin yadsınmasıya da kabul edilebilecek yeni bir savı da yoktur. Ulusal ve tekil devlet etnikayrılıklarla tartışılamaz. Herkesin, herzaman karşılaşabileceği ve giderekhukuk devletinde giderilip karşılığı istenebilecek aykırılık, çelişki,haksızlık ve yanlışlıklar, insan hakları alanında sömürü nedeni yapılarak,gerçekler saptırılıp çarpıtılarak, üstü kapalı biçimde, ayrı ulus yoluyla ayrıdevlet amaçlanamaz. Tartışılamaz kavramlar ve değerlerle, ödün verilmesiolanaksız ilke ve niteliklerin kaynağı Türkiye Cumhuriyeti Anayasası'dır.Çağımızda da farklı etnik grupların zorunlu hukuksal öğelerinin varlığında,birlikte uluslaşması ve devletleşmesi uluslararası düzeyde gerçekliliğinikorumaktadır. Türkiye Cumhuriyeti devleti için farklı düşünmenin, haklı birnedeni yoktur. Vatandaşlık, bölge özelliklerini ve etnik farklılığı aşan,bütünleştirici çağdaş üst bir olgudur. Bu konuda bir kimsenin diğerinden farklıolmasına, din, kültür ve etnik kökene ilişkin ayrıcalıklara yer yoktur. İnsanhaklarının sadece bir kişiye, sınıfa ve zümreye değil ayrımsız olarak bütünvatandaşlara eşit olarak uygulanması esastır.
Herdevlette farklılık gösteren, tarihsel süreçle ulaşılan, devlet, ülke, uluskavramlarının yeniden değiştirilip biçimlendirilmesi olanaksızdır. Ulusal veuluslararası hukuk düzeninde insanlığın mutluluğu için bu temel olgularıkorumak üzere getirilen düzenlemelere siyasî partilerin uyma zorunluluğuvardır.
Kaldıki,çağımızda tek uluslu diğer demokratik devletler de, ulus bütünlüklerini korumakiçin yasal tedbirler almıştır. Türkiye'deki ulusal yapılaşmaya nazaran dahayeni olan Amerika'da; Alman, Fransız, İtalyan, İspanyol, slav soyundan ve diğeretnik kökenlerden gelen Amerikan vatandaşlarının ırka dayalı olarak ayrı ayrıuluslaşması ve bunlara ayrı devletler kurma hakkının tanınması olanağıbulunmadığı gibi, aynı biçimde demokratik tek uluslu devletlerde de bu yolunaçılması olanağı yoktur. Çünkü, bu devletlerde de Devlet ve ulusun parçalanmasıdemokratik hak olarak görülmemektedir.
DavalıParti'nin proğramında yer alan ve Cumhuriyet Başsavcılığı'nca da SiyasîPartiler Yasası'na aykırı oldukları ileri sürülen, Cumhuriyetin kurucularınınülkenin etnik gerçeğine, çok kültürlü ve dilli yapısına uygun bir siyasal veyönetsel yapı oluşturmaktan kaçındıkları, başka etnik grupları zorlatürkleştirmeye, eritmeye çalıştıkları, bu baskıların Kürtlerin ayaklanmasınayol açtığı, Kürtlere özgürlüğün çok görüldüğü, izlenmekte olan baskıpolitikasına son verilerek Kürtlere haklarının tanınması ve eşitlik temelindepolitik, yönetsel ve kültürel bir yapılanma sağlanması gerektiği, Kürt dilinintoplumsal yaşamın her alanında ve resmi işlemlerde serbestçe kullanılması içingerekli düzenlemelerin yapılacağı biçimindeki söylemler; Siyasî PartilerYasası'nın 78. maddesinin (a) bendindeki, siyasî partilerin "...Anayasa'nın 3. madesinde açıklanan Türk Devletinin ülkesi ve milletiylebölünmez bütünlüğüne, diline... dair hükümlerini ... değiştirmek; TürkDevletinin ve Cumhuriyetin varlığını tehlikeye düşürmek, ... dil, ... ayrımıyaratmak ... amacını güdemezler veya bu amaca yönelik faaliyette bulunamazlar,başkalarını bu yolda tahrik ve teşvik edemezler" kurallarına açıkaykırılık oluşturmaktadır.
YargıtayCumhuriyet Başsavcılığı, Türkiye Cumhuriyeti'nin tekil bir devlet olduğunu,ulusal devlet olmanın yani ulusun bağımsız bir devlet halinde örgütlenmesininsonucu olan bu niteliğin, etnik, dinsel ya da başka bir düşünceyle ülkeninfedere devletlere ya da özerk bölgelere ayrılmasına izin vermediğini, ulusalbirliği kurmak ve devam ettirmek için devletin tekil biçimde örgütlendiğini;oysa parti proğramında Anayasa'da belirtilen Türk Devletinin ülkesi ve ulusuylabölünmezliğine, diline ve tekillik ilkesine dair hükümlerin değiştirilmesiamacının güdüldüğünü, böylece davalı Parti proğramının Siyasî PartilerYasası'nın 80. maddesine de aykırılık oluşturduğunu ve bu nedenle dekapatılması gerektiğini ileri sürmüştür.
SiyasîPartiler Yasası'nın 80. maddesinde "Siyasî partiler TürkiyeCumhuriyeti'nin dayandığı "Devletin tekliği" ilkesini değiştirmeamacını güdemezler ve bu amaca yönelik faaliyette bulunamazlar" denilmiş,gerekçesinde de "Devletimizin federe ve konfedere devletler gibi teklikilkesine aykırı bir nitelik taşımadığı, bu ve buna benzer ayırmaların devletinve milletin bütünlüğü ilkesine ve toplum yararına ters düşeceğinden bu yoldabir amaç güdülmesinin madde ile yasaklandığı" belirtilmiştir.
TürkiyeDevleti tekil, bir devlettir. Millî devlet olmanın, yani bir milletin bağımsızdevlet durumunda örgütlenmesinin doğal sonucu olan bu nitelik, etnik, dinsel yada başka herhangibir düşünceyle ülkenin federe devletlere veya özerk bölgelereayrılmasına olur veremez.
Demokrasive Değişim Partisi'nin proğramında, Siyasî Partiler Yasası'nın 80. maddesindebelirlenen, Türkiye Cumhuriyetinin dayandığı devletin tekliği ilkesinideğiştirmek amacı güdülmemektedir. Bu nedenle Yargıtay CumhuriyetBaşsavcılığı'nın davalı Parti'nin Siyasî Partiler Yasası'nın 80. maddesiuyarınca kapatılması isteminin reddi gerekir.
YargıtayCumhuriyet Başsavcılığı İddianamesinde, "Proğramdaki, Kürt dili ve kültürüile ilgili esas ve ilkelerle anlatılmak istenen, uluslararası hukuk normlarınauygun olarak Kürt dili ve bağımsız ve ulusal nitelikli Kürt kültürü üzerindeuygulanmakta olan baskı ve asimilasyona son verileceği, Kürt dilininradyo-televizyon yayınları dahil resmî işlemlerde serbestçe kullanılmasınınsağlanacağıdır. Bu sözlerle, Türk kültürü dışında ve ondan ayrı, kendi ulusalkültür ve dil farklılığına dayanan bir kültür azınlığının varlığı kabuledildiği gibi, bu azınlığın sahip olduğu ileri sürülen kültürün korunması vegeliştirilmesinin amaçlandığı anlaşılmaktadır" denilerek davalı Parti'nin,proğramının Siyasî Partiler Yasası'nın 81. maddesinin (a) ve (b) bentlerineaykırılığı nedeniyle kapatılması isteminde bulunmuştur.
Partisavunmalarında ise, Kürtlerin dilinin yasaklandığı, asimilasyona bağlıtutuldukları; ülkenin tek ulus, tek dil esasına göre yönetildiği, bu yöndekurallar ve yasaklar konularak Kürtlerin yok sayıldığı; Parti proğramlarındaKürtçenin radyo-televizyon yayınlarında, eğitimde ve resmî işlemlerdekullanılmasının istendiği, ancak "Anadil" olarak okutulmasına ilişkinbir belirleme ve anlatımın yer almadığı ileri sürülmüştür.
İncelenenparti proğramının ilgili bölümlerinde aynen:
"Partimiz,Türklerin ve Kürtlerin bir arada kardeşçe yaşamasından yanadır ve bunun yolu,bugüne kadar izlenen baskı politikasına son vermek, Türkiye'yi de bağlayanuluslararası hukuk ilkelerine ve sözleşmelere de uygun olarak Kürtlerinhaklarını tanımak ve eşitlik temelinde çok yönlü, politik, yönetsel ve kültürelbir demokratik yapılanma sağlamaktır.
...
Kürtdili-kültürü üzerindeki baskılara, zoraki asimilasyon politikasına sonverilecek; bu alanda uluslararası hukuk normları ve sözleşme hükümleri hayatageçirilecektir.
Kürtdilinin, radyo-televizyon yayınları dahil, toplumsal yaşamın her alanında ve resmîişlemlerde serbestçe kullanımı için gereken düzenlemeler yapılacaktır"denilmiştir.
SiyasîPartiler Yasası'nın 81. maddesinin (a) ve (b) bentlerinde siyasî partilerinTürkiye Cumhuriyeti ülkesi üzerinde millî veya dinî kültür veya mezhep veya ırkveya dil farklılığına dayanan azınlıklar bulunduğunu ileri sürmeyecekleri, Türkdilinden veya kültüründen başka dil ve kültürleri korumak geliştirmek veyayaymak yoluyla Türkiye Cumhuriyeti ülkesi üzerinde azınlıklar yaratarak milletbütünlüğünün bozulması amacını güdemeyecekleri ve bu yolda faaliyettebulunamayacakları öngörülmüştür.
Maddegerekçesinde, "Ülkemizde Lozan Andlaşması ile kabul edilen azınlıklardışında bir azınlık yoktur. Herhangi bir ülkede resmî dilin dışında bazıdillerin bilinmesi veya yer yer konuşulması azınlık yaratmaz. Hele siyasî,sosyal, ekonomik ve kültürel alanlarda olduğu gibi her bir alanda bütün haklarasahip ve borçlarla eşit bir şekilde yükümlü olan tek bir milletin evlatlarıarasında azınlıktan söz etmek mümkün değildir...
Birmemlekette resmî dilin her vatandaş tarafından bilinmesi, hangi alanda olursaolsun eşitlik ilkesinin hakkıyla uygulanabilmesi ve adlî ya da idarî işlerinçabukluk ve selametle yürütülmesi bakımından yararlı hatta zorunludur. Buitibarla resmî dili, genç, ihtiyar, kadın, erkek her vatandaşın bilmesinisağlamak Devletin görevidir" denilmektedir.
TürkiyeCumhuriyeti Devleti'nin vatandaşları arasında etnik köken ya da diğer herhangibir nedenle düşünsel ya da uygulama bağlamında siyasal ve hukuksal ayrılık sözkonusu değildir. Anayasa'ya göre, ulus ve ülke bütünlüğü devletin en temelözelliği ve ilkesidir. Türkiye Cumhuriyeti içinde birden fazla ulus olamaz.Türk ulusu içinde değişik kökenli bireyler olabilir; ancak bunların hepsiTürkiye Cumhuriyeti vatandaşıdır ve ulus kavramı içindedir.
Siyasîpartilerin, çalışmalarında, devletin ülkesi ve ulusu ile bölünmezliği temelkuralına uymaları; ülkenin ya da ulusun bütünlüğünü bozarak bir bölümününayrılması sonucunu doğurabilecek her türlü eylemden ve propagandadankaçınmaları, bu bütünlüğü daha da pekiştirecek biçimde yürütmeleri gerekir.Bunun sonucu da ülke ve ulus bütünlüğünü zedeleyebilecek olan her türlü yazı,söz ve davranışın siyasal partiler için yasak olmasıdır.
Anayasave Siyasî Partiler Yasası'na göre, ırk ayrımcılığı bir siyasal partinindayanağı, amacı ve ereği olamaz. Devletin bütünlüğünü koruması, en doğal hakkıve ödevidir.
Demokrasive Değişim Partisi'nin Proğramıyla, bu proğramdaki görüşleri doğrulayan yazılıve sözlü savunmalarında, uluslar arası belgelere ve ulusal gerçeklere karşınTürkiye Cumhuriyeti Devleti içinde, Türk Ulusu bütünlüğünden ayrı bir KürtUlusunun varlığı ortaya konulmakta ve bu ulusun dil ve kültürünün korunmasıistenmektedir. Davalı Parti'nin bu davranışları, Siyasî Partiler Yasası'nın 81.maddesinin (a) ve (b) bentlerine aykırılık oluşturmaktadır.
DavalıParti savunmalarında; Türkiye'nin de imza koyduğu ve 1948 yılında yürürlüğekonulan Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi'nin Anayasa'nın90. maddesinin beşinci fıkrası gereğince Yasa hükmünde olduğu, bu bildirgenin1. ve 2. maddelerinin dava ile yakından ilgili bulunduğu, ancak bu hükümlere vebununla birlikte kimi alt sözleşmelere uyulmadığı; hukuk ve adaletin giderekulusalüstü boyutlara eriştiği, Helsinki Nihaî Senedi'nde ifade edilen "İçişlerinekarışmamak" ilkesi çerçevesini korusa bile, AGİT-Moskova toplantılarıyla(insanî boyut)un, yeni bir biçime kavuştuğu, buna göre insan hakları alanındakiihlâllerin devletlerin içişleri olarak kabul edilemiyeceği, keza 1948 yılındayürürlüğe konulan Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi'neTürkiye'nin de imza koyduğu, bu Bildirgeyi beslemek ve hükümlerini geliştirmekamacıyla "Kişisel ve Siyasal Haklara İlişkin Sözleşme" ile,"Ekonomik, Sosyal ve Kültürel Haklara İlişkin Sözleşme"nin ve kimialt sözleşmelerin düzenlendiği; Türkiye Büyük Millet Meclisi'nce 1.3.1954gününde "İnsan Haklarını ve Ana Hürriyetleri Koruma Sözleşmesi ve EkProtokol"un onaylanarak Anayasa'nın 90. maddesi uyarınca iç mevzuat halinegetirildiği, bu sözleşmenin 9. ve 10. maddeleri ile düşünme ve vicdan hürriyetiile bunları açıklama hürriyetinin tanındığı, 14. maddesiyle de bu hürriyetlerinbilhassa cins, ırk, renk, dil, din, siyasî ve diğer kanaatler, millî veyasosyal menşe, millî bir azınlığa mensupluk gibi ayrımlar gözetilmeksizinherkese sağlanacağı hususunun öngörüldüğü, keza Türkiye'nin de 25 Haziran1993'te imzaladığı Viyana Bildirisi ve Etkinlik Proğramı ile diğer birçokuluslararası sözleşme ve bildirilerin azınlıklara mensup kişilere kendikültürlerini kullanma, uygulama, koruma ve geliştirma hak ve hürriyetinitanıdığı, ancak bu sözleşmelerin hiç birine uyulmadığı ve iç hukuk kurallarıgibi hüküm ifade etmesinin sağlanmadığı ileri sürülmüştür.
CumhuriyetBaşsavcılığı ise özetle; uluslararası belgeler, andlaşmalar ve sözleşmelerde,davalı Parti'nin amaç olarak benimsediği ve Proğramında geçen, ülke ve ulusbütünlüğünü bozucu görüşlere yer verilmediğini belirtmiştir.
Davalıpartinin ön savunmasında sözü edilen İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi'nin 1.maddesinde, "Her insan özgür, onur ve haklar bakımından eşit doğar. Akılve vicdanla donatılmış olup, birbirine karşı kardeşlik anlayışıyladavranır." 2. maddesinde de, "Herkes; ırk, renk, cinsiyet, dil,siyaset ya da başka bir görüş, ulusal ya da toplumsal köken, mülkiyet, doğuş yada benzeri bir statü gibi herhangi bir ayrım gözetilmeksizin bu bildirgede önesürülen tüm hak ve özgürlüklere sahiptir. Bundan başka bağımsız memleket uyruğuolsun, vesayet altında bulunan, gayrimuhtar veya sair bir egemenlik sınırlamasınatâbi ülke uyruğu olsun bir kimse hakkında uyruğunda bulunduğu memleket veyaülkenin siyasal, hukuksal ya da uluslararası statü bakımından hiç bir ayrılıkgözetilemez" denilmiştir.
Savunmada,yalnızca bu iki maddenin uygulanması durumunda bile kimi sorunların ortadankalkacağı belirtilmiştir.
Ancakfaaliyetleri, aynı Bildirge'nin 30. maddesinin, "Bu Bildirgenin hiçbirhükmü, herhangi bir devlet, grup ya da kişiye burada ileri sürülen hak veözgürlüklerden herhangi birinin yok edilmesini amaçlayan herhangi biretkinlikte ve eylemde bulunma hakkını verir biçimde yorumlanamaz" hükmüiçinde değerlendirilen davalı parti hakkındaki davanın İnsan Hakları EvrenselBildirgesi'nin 1. ve 2. maddeleri ile bir ilgisi bulunmadığı sonucuna varılarakön savunmada ileri sürülen bu hususa ilişkin savlar yerinde görülmemiştir.
DavalıParti'nin savunmalarında ayrıca, "İnsan Hakları EvrenselBildirgesi"ne bağlı olarak kimi alt sözleşmelerin çıkarıldığı, bu bağlamda"Avrupa İnsan Haklarını ve Ana Hürriyetlerini Korumaya DairSözleşme", "Helsinki Sonuç Belgesi" ve "Yeni bir Avrupaİçin Paris Antlaşması" ile kimi sözleşme ve altsözleşmelerin dava ileilgili olduğu, Anayasa'nın 90. maddesi uyarınca iç mevzuat düzeyine gelen busözleşme ve antlaşmalara uyulmadığı ve iç mevzuat gibi hüküm ifade etmesininsağlanamadığı da ileri sürülmüştür.
Anayasa'nın90. maddesinin son fıkrasında "Usulüne göre yürürlüğe konulmuşmilletlerarası andlaşmalar kanun hükmündedir. Bunlar hakkında Anayasayaaykırılık iddiası ile Anayasa Mahkemesine başvurulamaz" denilmektedir.
AnayasaMahkemesi, siyasî parti kapatma davalarında usulüne uygun biçimde yürürlüğekonulmuş andlaşma kurallarını da gözetmektedir. çok sayıda kararda İnsanHakları Evrensel Birdirgesi ile Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi'ne ve AvrupaSosyal Haklar Temel Yasası'na yollamada bulunulmuştur.
İnsanHaklarını ve Ana Hürriyetleri Korumaya Dair Sözleşme kapsamındaki hak veözgürlükler, Türkiye Cumhuriyeti Anayasası'nda da güvence altına alınmış;demokratik düzeni yıkıcı söz ve eylemlere karşı sınırlamalar getirilmesi veönlemler alınmasında da özellikle İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi'nin haklarıkullanmanın, özgürlüklerden yararlanmanın sınırsız olmadığını vurgulayan 29. Ve30. maddelerine içerik olarak dayanılmıştır.
DavalıParti'nin savunmalarının tersine Proğramının kimi bölümleri, İnsan Haklarını veAna Hürriyetleri Korumaya Dair Sözleşme'nin örgütlenme hak ve özgürlüğüyleilgili 11. ve 17. maddeleri ile de bağdaşmamaktadır. Sözleşme'nin 11.maddesinin ikinci fıkrasında; "Bu hakların kullanılması, demokratik birtoplulukta, zarurî tedbirler mahiyetinde olarak millî güvenliğin, ammeemniyetinin, nizamı muhafazanın, suçun önlenmesinin, sağlığın ve ahlâkın veyabaşkalarının hak ve hürriyetlerinin korunması için ve ancak kanunla tahdide tâbitutulur." Son fıkrasında da "Bu madde, bu hakların kullanılmasındaidare, silâhlı kuvvetler veya zabıta mensuplarının muhik tahditler koymasınamani değildir" denilmekte; 17. maddesinde ise "Bu sözleşmehükümlerinden hiçbiri bir devlete, topluluğa veya ferde, işbu Sözleşmedetanınan hak ve hürriyetlerin yok edilmesini veya mezkûr sözleşmede derpişedildiğinden daha geniş ölçüde tahditlere tâbi tutulmasını istihdaf eden birfaaliyete girişmeye veya harekette bulunmaya mâtuf herhangi bir hak sağlandığışeklinde tefsir olunamaz" hükümlerine yer verilmektedir.
Oysa,davalı Parti'nin proğramı ile bunu destekleyen yazılı ve sözlü savunmalarındaTürkiye Cumhuriyeti toprakları üzerinde yaşayan ayrı dili ve kültürü olan birKürt Ulusu'nun varlığı ileri sürülmektedir.
Türkiye'detek bir ulus vardır. Türk ve Kürt kökeninden gelen vatandaşlar, diğer etnikkökenden gelen vatandaşlarla birlikte "Ulus" bütünlüğünüoluşturmaktadır. Ayrı bir ulus, ayrı bir halk ya da bir azınlık varmış gibibölünmeyi amaçlayan çabalara geçerlik kazandırılamaz. Uluslararası hukukdüzenindeki bu olguyu Türk Ulusu, her tür ayrılığı dışlayıp eşitliği sağlayarakLozan Barış Andlaşması'yla, gündeminden çıkarmıştır. Ülke ve Ulus bütünlüğünükoruma hakkı, uluslararası hukuk düzeninde geçerlidir.
DavalıParti, belirtilen belgelerin yanısıra, Helsinki Nihaî Senedi'ne, Paris Şartı'nave kimi diğer uluslararası belgelere de uyulmadığını ileri sürmüştür. HelsinkiNihaî Senedi'nde, Devletlerin egemenlik haklarına saygı, sınırlarındokunulmazlığı, devletlerin toprak bütünlüğüne saygı ve İçişlerine karışmamailkelerine yer verilmiş; Paris Şartı'nda da, "Tüm ilkeler, herbiridiğerleri dikkate alınmak suretiyle yorumlanarak, kayıtsız şartsız ve aynıderecede uygulanır. Bu ilkeler ilişkilerimizin temelini oluşturur.... Tarafdevletlerin bağımsızlığını, egemen eşitliğini ya da toprak bütünlüğünü ihlâleden faaliyetlere karşı demokratik grupları savunmak hususunda işbirliğiyapmaya kararlıyız. Dışarıdan yapılan baskı, zora başvurma ve yıkıcılık gibiyasadışı faaliyetler burada söz konusu olan özelliklerdir" denilmiştir.
TürkiyeCumhuriyeti'nin de taraf olduğu "Yeni Bir Avrupa İçin Paris Şartı" daırkçılığı, etnik düşmanlığı ve terörizmi kınamış, ülke bütünlüğünü vedemokratik düzeni yıkmayı amaçlayan hareketlere girişen kişi, grup ve örgütlerekarşı koruma ve kollama sorumluluğunu uluslararası bir çağrı olarak kabuletmiştir.
Demokrasi,hak ve özgürlüklerin güvenceye alındığı, çoğulcu, katılımcı bir kurallar vekurumlar düzenidir. Nitekim Birleşmiş Milletler'e üye devletlerinkatılmalarıyla 14-25 Haziran 1993 günlerinde, VİYANA'da gerçekleştirilen Dünyaİnsan Hakları Konferansı sonunda yayımlanan Deklerasyon'da da; kendi geleceğinibelirleme hakkının, "Eşit Haklar" ilkesine uygun olarak ırk, din verenk ayrımı gözetmeksizin ülkesine ait bütün insanları temsil eden bir hükûmetesahip egemen ve bağımsız bir devletin, ülke bütünlüğünü ve siyasî birliğinikısmî veya bütüncül biçimde parçalayarak herhangi bir eylemin desteklenmesi vebu eyleme yetki verilmesi anlamında yorumlanamayacağı değerlendirmesi yeralmıştır.
Belirtildiğigibi, bütün bu uluslararası kurallar, devlet, ülke ve ulus bütünlüğününbozulmasına olanak tanımamaktadır.
Demokrasilerdeırk ayrımcılığı, bir siyasal partinin dayanağı, amacı ve ereği olamaz. Irk ayrımcılığınınaracı durumuna düşen partinin varlığını sürdürmesi yasalar karşısındaolanaksızdır. Cumhuriyet Başsavcılığı'nın davalı Parti'nin proğramında kapatmanedeni olarak gördüğü hususlar, Türkiye Cumhuriyeti için yakın ve görülebilirbir tehlike oluşturmaktadır. Böyle bir tehlike içinde bulunan bir devletinde,ülkesi ve ulusuyla bütünlüğünü koruması en doğal hakkıdır. Üstelik, TürkiyeCumhuriyeti'nin konumu ve koşulları bu tehlikeyi daha ağırlaştırmaktadır.
Belirtilennedenlerle davalı Parti'nin uluslar arası andlaşma, sözleşme ve belgelereyönelik savları yerinde görülmemiştir.
HaşimKILIÇ gerekçenin uluslararası sözleşmelere ilişkin bölümüne katılmamıştır.
Sonuçolarak, Demokrasi ve Değişim Partisi'nin, proğramında;
Kürtdilinin toplumsal yaşamın her alanında ve resmî işlemlerde serbestçekullanılması için gerekli düzenlemelerin yapılacağının; Siyasal çözümün, Kürtkimliğinin bütün sonuçlarıyla kabul edildiği bir ortamda bulunabileceğinin,Kürt kimliğinin tüm sonuçlarıyla Anayasa ve yasalarca garanti altınaalınmasının gerektiğinin; Türkiye Cumhuriyeti ülkesi üzerinde, varlığı ilekimliğinin korunması ve sürdürülmesi gereken ayrı bir ulusal ve kültürelkimliğe sahip bir Kürt azınlığın bulunduğunun; Kürt dili ve kültürü üzerindekibaskıların kaldırılacağının ve Kürt dilinin radyo-televizyon yayınları dahiltoplumsal yaşamın her alanında, bu arada resmî işlerde de kullanılması içingereken düzenlemelerin yapılacağının belirtilmesinin, Siyasî PartilerYasası'nın 78. maddesinin (a) bendi ile 81. maddesinin (a) ve (b) bentlerineaykırılık oluşturduğu saptandığından, aynı Yasa'nın 101. maddesinin (a) bendigereğince kapatılmasına karar verilmesi gerekir.
GüvenDİNÇER bu görüşe katılmamıştır.
VII-SONUÇ
YargıtayCumhuriyet Başsavcılığı'nın 5.6.1995 günlü, SP.76.Hz.1995/45 sayılıİddianamesiyle Demokrasi ve Değişim Partisi Proğramının 2820 sayılı SiyasîPartiler Yasası'nın 78. Maddesinin (a) bendine, 80. maddesine, 81. maddesinin(a) ve (b) bentlerine aykırılığı savıyla davalı Parti'nin 2820 sayılı Yasa'nın101. maddesinin (a) bendi gereğince kapatılması istenilmekle, gereği görüşülüpdüşünüldü :
A-Davalı Demokrasi ve Değişim Partisi'nin;
1-Proğramının, 2820 sayılı Siyasî Partiler Yasası'nın 80. maddesine aykırılığısavıyla kapatılması isteminin REDDİNE, OYBİRLİĞİYLE,
2-Proğramının, 2820 sayılı Yasa'nın 78. maddesinin (a) ve 81. maddesinin (a) ve(b) bentlerine aykırılığı nedeniyle aynı Yasa'nın 101. maddesinin (a) bendigereğince KAPATILMASINA, Güven DİNÇER'in karşıoyu ve OYÇOKLUĞUYLA,
3-Tüm mallarının 2820 sayılı Yasa'nın 107. Maddesi gereğince Hazine'ye geçmesine,OYBİRLİĞİYLE,
B-Gereğinin yerine getirilmesi için karar örneğinin, 2820 sayılı Yasa'nın 107.maddesine göre Başbakanlığa ve Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı'na gönderilmesine,OYBİRLİĞİYLE,
19.3.1996gününde karar verildi.
Başkan
Yekta Güngör ÖZDEN
Başkanvekili
Güven DİNÇER
Üye
Selçuk TÜZÜN
Üye
Ahmet N. SEZER
Üye
Haşim KILIÇ
Üye
Yalçın ACARGÜN
Üye
Mustafa BUMİN
Üye
Sacit ADALI
Üye
Ali HÜNER
Üye
Lütfi F. TUNCEL
Üye
Fulya KANTARCIOĞLU
KARŞIOYYAZISI
EsasSayısı : 1995/1 (Siyasî Parti-Kapatma)
KararSayısı : 1996/1
DavalıSiyasî Parti, Programının Siyasî Partiler Yasası'nın 78. maddesinin (a) bendiile 81. maddesinin (a) ve (b) bentlerine aykırılık oluşturduğu nedeniylekapatılmaktadır.
DavalıParti Programında yer alan yorum ve öneriler, kapatma kararının dayanağınıoluşturan yasa kuralları karşısında irdelenirken ülkedeki siyasal tartışmaortamı ve özellikle yürütme organında görev alan sorumlu politik kadrolar ilediğer siyasal partilerin konu ile ilgili açıklamaları ve yasal belgelerde yeralan düşünceleri gözönünde tutulmak suretiyle değerlendirilmelidir.
Yazılıve sözlü basında değişik görüşte politik tutum sergileyen partili kişilerleyapılan ropörtajlar ve görüşmelerde davalı Partinin Programında yer alankonulara benzer açıklama ve öneriler görülmektedir. Daha önemlisi ülkeyönetiminde en ön sırada sorumluluk yüklenen siyasal görevliler ve Meclistetemsil edilen bazı siyasal partiler zaman zaman yaptıkları açıklamalarda budavada kapatma nedeni olan konuları tartışmaktadırlar.
Yürütmeorganında veya muhalefette temsil edilen partilerin yetkililerince ilerisürülen veya basında tartışılabilen konularda Mecliste temsil edilmeyen birparti programında bazı görüş ve düşünceler ileri sürülebilmesi doğaldır.
"Ülkeve devlet bütünlüğü" kavramları partilerin siyasal gücüne, Meclistekitemsiline veya iktidar veya muhalefette olmaya göre değişik biçimde elealınamaz. Eğer ülkede en önde gelen siyasal sorumluluk sahipleri bazı konularıtartışmaya açmışlarsa ve bu tartışmayı sürdürebiliyorlarsa aynı konuda benzeryöntemlerle her siyasî parti düşüncesini açıklayabilmelidir.
Meclistetemsil edilen siyasal partilerin tartışmaya açtığı konular, tartışılması"ülke ve devlet bütünlüğü" yönünden tehlike olmaktan çıkmışkonulardır. Bunlar Anayasa'nın 68. Maddesinde belirlenen ilkelere aykırılıkoluşturamazlar ve düşünce açıklaması olarak anayasal teminat altındadırlar.
Bunedenlerle davalı Partinin Programı nedeniyle kapatılmasına karşıyım.
Başkanvekili
Güven DİNÇER