DAVACI : YargıtayCumhuriyet Başsavcılığı
DAVALI : RefahPartisi
DAVANIN KONUSU :Refah Partisi'nin lâiklik ilkesine aykırı eylemlerin odağı haline geldiğisavıyla kapatılması istemidir.
I- DAVA
Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı'nın 21.5.1997 günlü,SP.13-Hz.l997/109 sayılı iddianamesinde şöyle denilmektedir:
'Refah Partisi'nin aşağıda ayrıntılarıyla açıklayacağımeylemleri, Siyasî Partiler Kanununun parti kapatılmasına neden olacak pekçokhükmünü ihlal etmekle birlikte, 23.7.1995 gün ve 4121 sayılı Yasanın 7 ncimaddesiyle Anayasamızın 69 uncu maddesinin altıncı fıkrası şu şekildedeğiştirilmiştir.
'Bir Siyasî partinin 68 inci maddenin dördüncü fıkrasıhükümlerine aykırı eylemlerinden ötürü temelli kapatılmasına ancak onun bunitelikteki fiillerin işlendiği odak haline geldiğinin Anayasa Mahkemesincetesbit edilmesi halinde karar verilir.'
Anılan fıkrada yazılı Anayasamızın 68 inci maddesinindördüncü fıkrasında ise; 'Siyasî Partilerin tüzük ve programları ile eylemleriDevletin bağımsızlığına, ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğüne, insanhaklarına, eşitlik ve hukuk devleti ilkelerine, millet egemenliğine, demokratikve lâik Cumhuriyet ilkelerine aykırı olamaz; sınıf veya zümre diktatörlüğünüveya herhangi bir tür diktatörlüğü savunmayı ve yerleştirmeyi amaçlayamaz. Suçişlenmesini teşvik edemez.' hükmüne yer verilmiştir.
Anayasamızın 11 inci maddesi 'Anayasa hükümleri yasama,yürütme, yargı organlarını, idare makamlarını, diğer kuruluş ve kişileribağlayan temel hukuk kurallarıdır.' hükmünü, 138. maddesi de 'Hakimler,Anayasaya, kanuna ve hukuka uygun olarak vicdani kanaatlerine göre hükümverirler' kuralını içermektedir.
Anayasanın 11 ve 138. maddeleri karşısında mahkemelerinhüküm verirlerken Anayasa hükümlerini dikkate almak zorunda oldukları birgerçekliktir. Ancak aynı konuda farklı biçimde düzenlenmiş yasa ve Anayasakuralları varsa ne olacaktır'
Bilindiği gibi Anayasadaki yasaklar somut ve soyut olmaküzere gruplandırılmaktadır. Soyut yasaklar ya da yasaklamalar, içerikleri tamolarak belirlenmemiş olanlardır. Yasama organı bunları somutlaştırmak veAnayasa buyruğunu yerine getirmek zorundadır, yoksa görevini savsaklamış olur.Soyut yasaklar yasama organınca somutlaştırılmadıkça idare ve yargı tarafındandoğrudan uygulanmazlar. Anayasada yazılı açık ve net yasaklamalar ise,kendiliklerinden ve doğrudan doğruya uygulanabilir. (Prof. Dr. Bülent Tanör,Türkiyenin İnsan Hakları Sorunu, s.261-262; Prof. Dr. Tekin Akıllıoğlu, İnsanHakları, 1992, 53-54; Prof. Dr. Zafer Gören, Başsavcılığımıza yazdığı görüşbildirme yazısı).
Anayasa Mahkememiz, 1963 yılında verdiği iki kararda,Anayasanın, yürürlüğe girdiği tarihte var olan kanunlardaki aykırı hükümlerikendiliğinden yürürlükten kaldırmasının mümkün olamayacağı belirtilmişse de; otarihte yürürlükte olan 1961 Anayasasının geçici 9 uncu maddesinde AnayasaMahkemesinin göreve başladığı tarihte yürürlükte olan kanunlar hakkında iptaldavası açılması gerektiği hükme bağlandığından, Anayasa Mahkememizin aksine birkarar vermesi olanaksızdı. Buna rağmen, 1963 yılından sonra verdiği birçokkarara göre (3.6.1976 gün ve 13/31; 3.7.1964 gün ve 22/54; 13.1.1966 gün ve26/1; 30.9.1969 gün ve 24/50; 2.8.1967 gün ve 22/22; 30.11.1983 gün ve 8/3;3.6.1976 gün ve l3/31; 17.8.1971 gün ve 41/67 sayılı kararlar) Anayasada sadeceözü belirlenmiş bir kural değil de, konuyu ayrıntılı ve doğrudan düzenleyen birhüküm var ise, Anayasa daha önceki bir kanunun aykırı hükümlerini zımmen ilgaedebilmelidir.
Aslında 1982 Anayasasının 177 nci maddesindeki 'mevcutkanunların Anayasaya aykırı olmayan hükümleri veya doğrudan Anayasa hükümleri,Anayasanın 11 inci maddesi gereğince uygulanır.' Açık hükmü karşısında AnayasaMahkemesinin değindiğimiz kararlarına tarihi bir değer atfedilebilir.
Danıştay'a göre 'Anayasanın temel hukuk kuralları dışındabir konuyu ayrıntılarıyla düzenlemesi ve bu hüküm daha önceki kanunlardabulunup, aynı konuyu düzenleyen hükümlere aykırı olması halinde, konuyu yenidendüzenleyen Anayasa hükümlerinin uygulanması tabiidir.'-12.2.1970 gün ve 2/1sayılı Danıştay İçtihadı Birleştirme Kararı-,
Yargıtay Ceza Genel Kurulu kararına göre de 'özel kanunundüzenlediği bir konunun, Anayasa'nın bir hükmüyle açıkça düzenlenmiş olmasıhalinde zımni ilga bulunduğu, doğrudan doğruya Anayasa hükümlerinin uygulanmasıgerektiği belirtilmiştir.' 15.1.1962 gün ve 1/2 sayılı Ceza Genel KuruluKararı-,
23.7.1995 gün ve 4121 sayılı Yasa'nın 7 nci maddesiyleAnayasamızın 69 ve 68 nci maddesinde, Siyasî Partiler Kanunu'nda yürürlüğegirmesinden sonra değişiklik yapılmıştır. Bir Siyasî partinin hangi eylemlerinodağı haline geldiğinin Anayasa Mahkemesi'nce tesbit edilmesi halinde temellikapatılmasına karar verileceği, Anayasamızın 68 inci maddesinin dördüncüfıkrasında açık, net ve hiçbir kuşkuya yer bırakmayacak biçimde belirtilmiştir.
0 halde, bir Siyasî partinin lâik Cumhuriyet ilkelerineaykırı eylemlerin odağı haline gelip gelmediği, Siyasî Partiler Kanununun 103.maddesi gözönünde tutularak değil, Anayasamızın 69 uncu maddesinin altıncıfıkrası yollamasıyla 68 inci maddesinin dördüncü fıkrası gözönünde tutularakbelirlenmelidir.
Siyasî Partiler Kanunu tümüyle yürürlükten kaldırılsa,Anayasamız doğrudan uygulanarak bir Siyasî parti kapatılmayacak mıdır' Elbettekapatılabilecektir ve bu konuda doktrinde oybirliği vardır.
Özel yasa olan Siyasî Partiler Kanunu yürürlükte olduğusürece, açık ve net olan Anayasa hükümleri dahi uygulanamaz. Kaldırılsauygulanabilir demek de mümkün değildir. Çünkü Anayasa hükümlerinden hiçbiri'yedeknorm' niteliğinde değildir ve normlar hiyerarşisinde en üst mevkidedir.
Bütün bu nedenlerle Başsavcılığımız, lâiklik ilkesineaykırı eylemlerin odağı haline geldiği için Refah Partisi hakkındaki kapatmaistemini, Anayasamızın 69 uncu maddesinin altıncı fıkrası yollamasıyla 68 incimaddenin dördüncü fıkrasına dayanarak yapmıştır.
Anayasamıza Göre Lâiklik:
1982 Anayasası'nın 1 inci maddesinde, devlet şeklini'Türkiye Devleti bir Cumhuriyettir.' diyerek belirtmiş ve 2 nci maddede deCumhuriyetin niteliklerini saymıştır. Bu maddeye göre;
'Türkiye Cumhuriyeti, toplumunhuzuru, milli dayanışma ve adalet anlayışı içinde, insan haklarına saygılı,Atatürk Milliyetçiliğine bağlı başlangıçta belirtilen temel ilkelere dayanan, demokratik,lâik ve sosyal bir hukuk Devletidir.' Değiştirilemeyecek hükümleri düzenleyen4. madde, 2. maddedeki cumhuriyetin niteliklerinin değiştirilmez vedeğiştirilmesinin teklif edilmez olduğunu hükme bağlamıştır. Böylece TürkiyeCumhuriyetinin niteliklerinden olan lâiklik ilkesinin değiştirilemeyeceğiaçıkça ortaya konmuş, güvence altına alınmıştır.
1982 Anayasası'nın 'Başlangıç' kısmında yer alan; 'Hiçbirdüşünce ve mülahazanın Türk milli menfaatlerinin, Türk varlığının Devleti veülkesiyle bölünmezliği esasının, Türklüğün, tarihi ve manevi değerlerinin,Atatürk milliyetçiliği, ilke ve inkılâpları ve medeniyetçiliğin karşısındakoruma göremeyeceği ve lâiklik ilkesinin gereği kutsal din duygularının, Devletişlerine ve politikaya kesinlikle karıştırılmayacağı...'
Şeklinde bu ifade ile 'Lâiklik ilkesi'nin açık ve kesinsurette ortaya konulduğunu görmekteyiz. Ayrıca;
'Türkiye Cumhuriyetinin kurucusu, ölümsüz önder ve eşsizkahraman Atatürk'ün belirlediği milliyetçilik anlayışı ve 0 nun inkılâp veilkeleri doğrultusundadır...'
Sözleri ile de Atatürk ilkelerinin benimsenmesi sonucuzımnen 'Lâiklik ilkesinin' Anayasa'ya yön veren ilkeler arasında bulunduğuanlaşılmaktadır.
Anayasa'nın 176. maddesine göre, Başlangıç kısmı,Anayasa'nın dayandığı temel görüş ve ilkeleri belirtir ve Anayasa metninedahildir. Aynı maddenin gerekçesinde de Başlangıç kısmının Anayasa'nın diğerhükümleri ile eşdeğer olduğu ifade edilmiştir.
Batı sözlükleri, lâikliği genel olarak 'din veruhbanlıkla ilgisi olmayan' diye tanımlarlar- Yrd. Doç. Dr. Bihterin (Vural)Dinçkol, 1982 Anayasası çerçevesinde ve Anayasa Mahkemesi kararlarındalâiklik-,
Aslında lâiklik dini değil, hukuki bir kavramdır. Hukukiaçıdan lâiklik, kısaca ve genel olarak din işleri ile dünya işlerini ayıran birrejimdir. Bu ifade ile anlatılmak istenen, sadece devlet içinde din ve dünyaişleriyle, ilgili otoritelerin birbirinden ayrılması değil, aynı zamanda sosyalhayatın eğitim, aile, ekonomi, hukuk, görgü kuralları, kıyafet vb. gibicephelerinin din kurallarından ayrılarak, zamana ve yaşamın zorunluluklarına,gereklerine göre saptanmasıdır. Aksi düşünüldüğünde, din işleri ile dünyaişlerini birleştiren bir rejim anlaşılır. -Prof. Dr. Niyazi Berkes, Teokrasi velâiklik, s. 25-,
Lâiklik ilkesi ile dinin Siyasî ve hukuki bir güç olmasıengellenir.
Dinler, dünya işlerine karışıp Siyasî bakımdan güçkazandıkları ölçüde asıl ruhani erklerini gözardı edip, soysuzlaşmaya başlarlar- Hüseyin Batuhan, Lâiklik ve Dini Taassup, s.60-,
'Demokrasi herşeyden önce lâikliğe dayanır. Gerçekdemokrasiler lâik olanlardır. Zira demokrasinin iki önemli unsuru özgürlük veeşitliktir. Bu unsurların gerçekleşmesi ancak, dini zorlamaların olmadığı lâiktoplumlarda mümkündür.
Anayasa Mahkememizin 21.10.1971 gün ve 53/76 sayılıkararında lâiklik ilkesinin şu unsurları kapsadığı belirtilmiştir:
'a- Dinin devlet işlerinde egemen ve etkili olmamasıesasını benimseme,
b- Dinin, bireylerin manevi hayatına ilişkin olan diniinanç bölümünde aralarında ayırım gözetilmeksizin, sınırsız bir hürriyettanımak suretiyle dini Anayasa inancası altına alma,
c- Dinin, bireyin manevi hayatını aşarak, toplumsalhayatı etkileyen eylem ve davranışlara ilişkin bölümlerinde, kamu düzenini,güvenini ve çıkarlarını korumak amacıyla, sınırlamalar kabul etme ve dininkötüye kullanılmasını ve sömürülmesini yasaklama,
ç- Devlete, kamu düzenini ve haklarının koruyucususıfatıyla dini hak ve hürriyetler üzerinde denetim yetkisi tanımaniteliklerinden oluşmuş bir ilkedir'.
Anayasa Mahkememizin 25.10.1983 gün ve 2/2 sayılı kararında,Türkiye'deki lâiklik anlayışının batıdaki Hıristiyan ülkelerinden farklı biryapı ve düşünce biçimine sahip olduğu belirtilmiş ayrıca sosyalist ülkelerinlâiklik anlayışı ile de benzerlik taşımadığı vurgulanmıştır. Hıristiyan veİslam dini inanç ve gereklerinin farklılığına değinildikten sonra kararda şöyledenilmiştir;
'Dini ve din anlayışı farklı olan bir ülkenin lâikliği, oülke batı medeniyetine açık olsa dahi batılı ülkelerdeki anlayış içindebenimsemesi esasen düşünülemez ve beklenemez.
...Atatürk Devrimlerinin hareket noktasında lâiklikilkesi yatar ve devrimlerin temel taşını bu ilke oluşturur. Başka bir anlatımlalâiklik açısından verilecek en küçük ödün, Atatürk devrimlerini yörüngesindensaptırarak, yok olması sonucunu doğurabilir.'
Davamıza Dayanak Yaptığımız Deliller:
1- 3511 sayılı Yasa'nın 2. maddesiyle 2547 sayılı Yasa'yaeklenen ek m.16 hükmü şu şekilde idi:
'Yükseköğretim Kurumlarında, dersane, laboratuvar,klinik, poliklinik ve koridorlarında çağdaş kıyafet ve görünümde bulunmakzorunludur. Dini inanç sebebiyle boyun ve saçların örtü ve türbanla kapatılmasıserbesttir.'
Bu hükmün iptalinin istenmesi üzerine, Anayasa Mahkememizsorunu 'bir yasal düzenlemenin din kurallarına, dinsel inançlara ve gerekleregöre yapılıp yapılamayacağı' şeklinde saptadığı 7.3.1989 gün ve 1/12 sayılıkararında, lâik bir devlette hukuk kurallarının kaynağını dinde değil, akıldabulunduğu, kişilerin iç dünyasına ilişkin kurallar getiren din prensiplerininyasallaştırılmasının düşünülemeyeceği vurgulandıktan sonra:
'Tevhidi Tedrisat Kanunu gereğince dinsel eğitimin bilelâik devlet anlayışına göre yapılması gerekir.
...Birlikte çalışmalar yapanların kardeşlikleri,arkadaşlıkları, dayanışmaları yarınları için bile gerekli iken, onları dinselgereklerle ayırmak, kimin hangi inançtan olduğunu bir işaretle belli etmek,onların yakınlaşmalarını, birlikte çalışıp karşılıklı yardımlaşmalarını veişbirliğini önler; ayrılıklara, dinsel inanç ve görüşler nedeniyle çatışmalarayol açar.
...Dersliklerde ve ilgili yerlerde dinsel inançlarısimgeleyen belirtilenden uzak kalınması zorunluluğu nedeniyle yükseköğretimkurumlarında dinsel gereğe bağlanan başörtüleri lâik bilim ortamıylabağdaştırılamaz.
...Lâiklik ilkesine ve lâik eğitim kuralına karşıeylemlerin demokratik bir hak olduğu savunulamaz.
...Belli biçimde giyinmek özgürlüğü, dinsel inancı aynı,ayrı olanlar ve olmayanlar arasında farklılık yaratmaktadır. Vicdan özgürlüğü,istediğine inanma hakkıdır. Lâiklikle vicdan özgürlüğü karıştırılarak, dinselgiyinme özgürlüğü savunulamaz. Giyim konusu Türk Devrimi ve Atatürk ilkeleriylesınırlı olduğu gibi vicdan özgürlüğü konusu da değildir.
...Yükseköğretim kurumlarında dinsel giyim esaslarınıiçeren düzenleme, dinsel kurallardan arındırılmış devlet düzenine, giyimnedeniyle dinsel bir elatmada bulunmaktadır.
...Sözkonusu yasa hükmü, Anayasa'nın 174. maddesinde deyazılı Devrim yasalarına da aykırıdır.'
gerekçesiyle, Anayasa'ya aykırı olduğundan iptaline kararverilmiştir.
Anayasamızın 138/son maddesi hükmüne göre ' Yasama veyürütme organları ile idare; mahkeme kararlarına uymak zorundadırlar; buorganlar ve idare, mahkeme kararlarını hiçbir suretle değiştiremez ve bunlarınyerine getirilmesini geciktiremez'.
Okullarda öğrencilerin dinsel kuralların emrettiğibiçimde takılan başörtüsü ile bulunmalarının lâiklik ilkesine aykırı olduğukesinleşmiş yüksek mahkeme kararıyla belgelenmesine rağmen, Genel BaşkanNecmettin Erbakan dahil, Refah Partisi'nin tüm yöneticileri, kendilerine oygetirdiği inancıyla hemen her konuşmalarında okullarda ve hatta Devletdairelerinde başörtüsü ile öğrenim görme ve çalışmanın Anayasal bir hakolduğunu ısrarla iddia ederek halkı kışkırtmışlar, eylemler düzenlemişler,hatta genel başkan Erbakan 'iktidar olduklarında rektörlerin başörtüsüne selamduracağını' bir seçim konuşmasında ileri sürebilmiştir.
'Başörtüsü' konusunda yapılan eylemlerin yaygınlığı, buhususta parti üyelerince ve yöneticilerince binlerce konuşma yapıldığınındikkatli televizyon izleyicilerince dahi açıklıkla saptanması karşısında; bupartinin yalnız bu konudaki eylemleri, söz ve davranışları bile lâikliğe aykırıeylemlerin odağı haline geldiğini kabule yeterlidir.
2- 23 Mart 1993 günü, TBMM Başkanı Hüsamettin Cindoruk'unBaşkanlığı'nda siyasî parti liderlerinin Anayasa değişikliği konusunda yaptıkları3. toplantıda Refah Partisi Genel Başkanı Necmettin Erbakan;
('Benim inandığım şekilde sen yaşayacaksın' tahakkümününortadan kalkmasını istiyoruz. Çok hukuklu bir sistem olmalı, vatandaş genelprensiplerin içerisinde kendi istediği hukuku kendisi seçmeli, bu bizimtarihimizde de olagelmiştir. Bizim tarihimizde çeşitli mezhepler olmuştur.Herkes kendi mezhebine göre bir| hukuk içinde yaşamıştır ve de herkes huzuriçinde yaşamıştır. Niçin ben başkasının kalıbına göre yaşamaya mecburolayım'... Hukuku seçme hakkı inanç hürriyetinin ayrılmaz bir parçasıdır)diyerek, lâik devlet düzenimizi eylemli olarak ortadan kaldıracak önerilerdebulunmuştur.(Ek 1)
3- Refah Partisi Genel Başkanı Necmettin Erbakan,13.4.1994 tarihinde Refah Partisi Meclis Gurubunda yaptığı konuşmada:
(Şimdi ikinci bir önemli nokta, Refah Partisi iktidaragelecek, adil düzen kurulacak, sorun ne' geçiş dönemi sert mi olacak, yumuşakmı olacak, kansız mı olacak bu kelimeleri kullanmak bile istemiyorum amma,bunların terörizmi karşısında herkes gerçeği açıkça görsün diye bu kelimelerikullanma mecburiyetini duyuyorum. Türkiye'nin şu anda birşeye karar vermesilazım Refah Partisi adil düzen getirecek, bu kesin şart, geçiş dönemi yumuşakmı olacak, sert mi olacak, tatlı mı olacak, kanlı mı olacak, altmış milyon bunakarar verecek) diyebilmiştir.
4- Yine Refah Partisi Genel Başkanı Necmettin Erbakan'ın13.1.1991 günü Sivas'ın Sıcak-Çermik ilçesinde Refah Partisi'nin EğitimSeminerinde yaptığı, çeşitli basın organlarında yayınlanan, hatta DenizKuvvetleri Komutanımız Güven Erkaya tarafından 28.2.1997 günü yapılan MilliGüvenlik Kurulu toplantısında okunduğu pekçok gazete haberine göre sayınErbakan'ın sezsizce dinlemekle yetindiği iddia edilen konuşmada (Ek 2);
(...sen Refah Partisi'ne hizmet etmezsen hiçbir ibadetinkabul olmaz... Çünkü başka türlü müslümanlık olmaz. Başka türlü kurtuluş yok.Refah bu ordudur. Bütün gücünle bu ordunun büyümesi için çalışacaksın. Çalışmazisen patates dinindensin... Bu parti islami cihad ordusudur. Kendi kendineCİHAD ediyorum diye faaliyette bulunamazsın. Karargaha bağlı olmak zorundasın.Her faaliyette karargaha bağlı olmak zorundayız. Karargaha danışılmadan yapılanfaaliyetler tefrikadır. Çalışacaksan, burada çalışacaksın. Müslüman mısın' Buorduda asker olmaya mecbursun... Cihada para vermeden müslüman olunmaz. Kişininmüslümanlığı, cihada verdiği para ile ölçülür. Bir müslüman, zekatını götürüpfakire veremez. Zekatını beytülmale, cihad ordusunun karargahına, ilçeteşkilatının başkanlığına verecektir. Biz müslümanız. Biz Kur'anı hakim kılmakisteyene gideceğiz. Hepimiz Refahcı olmaya mecburuz, çünkü cihad ediyoruz...Şuurla Refaha çalışan cennete gidiyor Neden' Çünkü Refah demek Kur'an nizamınıhakim kılmak için çalışmak demektir.) demiştir.
5- Refah Partisi Genel Başkanı ve Başbakan NecmettinErbakan, lâikliğe aykırı söz ve davranışlarıyla tanınan bazı tarikatliderlerine, Devrim Yasalarına aykırı kıyafetleriyle geldikleri Başbakanlıkkonutunda yemek vererek, bu çeşit kişilerin Devlet katında itibar gördüklerinive eylemlerinin hoş karşılandığını kanıtlamaya çalışmıştır.
6- Refah Partisi üyesi olup, lâiklik ilkesine aykırı sözve eylemleri tesbit edilen pekçok kişi var. Bunlardan önemli görevler yüklenmişolan ve konuşmaları video, kaset ve doğruluğundan kuşku duyulamayacaktutanaklarla tesbit edilen kişilerin konuşmalarından bazı bölümlerideğerlendirmenize sunuyoruz.
A- Refah Partisi Rize Milletvekili Şevki Yılmaz'ın AdaletBakanlığı Ceza İşleri Genel Müdürlüğü'nün 21.3.1994 gün ve 7444 sayılı yazılarıekinde gönderilen video-bant çözümünde,
(Biz Kur'an nizamından yüz çevirenlerden, ülkesinde AllahResulü yetkisiz kılanlardan mutlaka hesap soracağız.) dediği görülmektedir.
Şevki Yılmaz, Rize Belediye Başkanı seçilmeden kısa birsüre önce İstanbul'da yaptığı konuşmada;
(Sizleri ahirette Dünyada seçtiğiniz liderlerleçağıracağız...Bugün Kur'anın kaçta kaçı bu ülkede uygulanıyor hesap ettiniz mi'Ben hesap ettim. Kur'anı Kerimin % 39'u bu ülkede ancak uygulanabiliyor. 6500ayeti rafa kaldırılmış... Kur'an Kursu inşa ettin. Yurt yaptın, çocukokutuyorsun, öğretmenlik yapıyorsun, vaaz ediyorsun. Bunlar cihad bölümünegirmez. Ameli salih bölümüne girer hakkın ihkakı için, hakkın yayılması,Allah'ın kelimesinin yükselmesi için yapılacak iktidar çalışmasına cihad derler.Cenabı hak bunu Siyasî mücerretten emretmemiş. Cahudiden emretmiş. Ne demek'Ordu halinde yapılır. Komutanı bellidir... Namaz kılmanın şartı iktidarınmüslümanlaştırılmasıdır. Allah diyor ki, camilerden önce iktidar yolu müslümanolacak. . Beş vakit namaz kılınacak yerler için kubbeler yapma sizi cennetegötürmez. Çünkü bu ülkede Allah kubbe yapıp yapmadığını sormuyor. Sormayacak,yetkili olup olmadığını soracaktır... bugün müslümanların yüz lirası varsa, buyüzliranın 30 lirasını kız ve erkek evlatlarımızı yetiştirecek Kur'ankurslarına ayırırken, 60 lirasını da iktidara giden Siyasî kuruluşlaraayıracağız... Allah bütün Peygamberlerini iktidar için mücadele ettirmiştir.Bana tarikat menşeinden iktidar için boğuşmayan bir isim gösteremezsiniz. Sizediyorum ki, saçlarım adedince başlarım olsa, herbir baş Kur'an yolundakoparılsa yine bu sahip davasından vazgeçmeyecektir... Allah'ın size soracağısoru şöyle; küfür düzeninde islam devleti olsun diye niçin çalışmadın' Erbakanve arkadaşları parti görüntüsü altında bu ülkeye islamı getirmek istiyor. Savcıanladı. Savcı kadar biz anlasak bunu, meseleyi halledeceğiz... Bu ülkede dininsimgesinin Refah olduğunu Yahudi Abraham bile anlamıştır... Kim iktidarmüslümanın eline geçmeden cemaatı silaha teşvik ediyorsa, ya o cahildir, yabaşkaları tarafından görevlendirilen bir haindir. Çünkü, hiçbir peygamberdevleti ele geçirmeden harbe müsade vermemiştir... Müslüman akıllı olur.Karşısındaki düşmanı nasıl yeneceğini göstermez. Kurmay çizer, asker uygular.Eğer kurmay planını açıklarsa, yeni bir plan kurması ümmetin komutanlarıüzerine vaciptir. Bizim görevimiz, konuşmak değil, asker olarak ordu içerisindeharpteki planı uygulamaktır...) demiştir.
Aynı kişi milletvekili seçildikten sonra, 29.11.1996tarihli konuşmasında şöyle diyor.
(Mecliste 158 tane İmam-Hatip mezunu kökenli milletvekilivar. Bizim derdimiz Lise-İmam Hatip ayırımı değil liselileri de aynı imam hatipruhuyla yetiştirmek... insanlara din dersi yetmez. Birde ahiret hazırlık dersikonulmalıdır... Bu ülkede en büyük terör, en büyük isyan Allah'a ve Resulüneyapılıyor. Gelin bu ülkede hep birlikte Başbakan'ından Cumhurbaşkanı'na kadarhepimiz ölüm ve ölümden sonraki hayata hazırlık yaptıralım... Samsunspor'untaraftarı olur da Allah'ın taraftarı olmaz mı bu Dünyada... Elhamdülillah şimdikilit taşı omuzumuzda. Belediyeler merdiven kurdu. Köprünün ortasına ulaştık.Bir buçuk milyar islam kurtuluş ordusu koruyor. Bak Erbakan hocayı tanımayanlarduysun, o bu köprünün kuruluş ustası ve mimarıdır.) demiştir.
B- Refah Partisi Ankara Milletvekili Hasan HüseyinCeylan, 14.3.1993 tarihinde Kırıkkale'de yaptığı konuşmada;
(Bu vatan bizimdir, rejim bizim değildir kardeşlerim.Rejim ve kemalizm başkalarınındır... Türkiye yıkılacak beyler. Türkiye Cezayirolur mu diyorlar' Orada %81 nasıl olmuşsa, %20 falan değil, % 81'lereulaşacağız. Boşuna uğraşmayın ey emperyalist batının, sömürgeci batının, vahşibatının ve Dünyayla beraber olacağız diyerek ırz ve namus düşmanlığı yapan,müslüman kadınının bacakları arasına insan yerine köpek yerleştirecek kadarköpekleşen ve enikleşen batının taklitçiliğine soyunmuş olan sizleresesleniyorum. Boşuna uğraşmayın, Kırıkkalelilerin ellerinde gebereceksiniz.)demiştir.
Bu konuşmaya ait bant çözümünün tamamını inceleyen Prof.Dr. Bahri Öztürk. 25.9.1995 tarihli bilirkişi raporunda.
(Konuşmada özellikle belli bir dini görüş ve inanca sahipolanlarla olmayanlar arasındaki farklılık ön plana çıkarılmakta, bu dini görüşve inanca sahip olmayanlar, şayet bu görüş iktidara gelirse 'gebertileceklerine'kadar varan düşmanca hareketlerin hedefi olarak gösterilmektedir. Nitekimkonuşmanın diğer yerlerinde de, örneğin 'bütün hesapları biz soracağız.İstiklal Mahkemelerinin hesabını da biz soracağız. İskilipli Atıf Hoca'nınhesabını da biz soracağız gibi faildeki amacı ortaya koyan ifadelere sıklıklayer verilmektedir. Sanığın eylemi TCK.nun 312/2. maddesine göre 'suç işlemeyedolaylı tahrik' suçunu oluşturur.) denilmektedir.
Refah Partisi Ankara Milletvekili Hasan Hüseyin Ceylan'ınbu konuşmasına ait kasetler çoğaltılarak Refah Partisi teşkilatına dağıtılmışve mahalli teşkilatlarca da vatandaşlara dinletilmiştir. Söz konusu kasetlerdenbiri Dalaman ilçesinde ele geçince 1995 yılana kadar Refah Partisi Dalaman İlçeBaşkanlığını yapan Süleyman Akbulut ve 1995 yılında bu görevi devralan ilçebaşkanı Ömer Halit Malatyalı, 24.10.1995 tarihinde Dalaman C. savcısı SinanEsen'e verdikleri ifadelerde 'üzerinde (Saltanat ve Emperyalizm) yazılı bukasetin kendilerine Refah Partisi Genel Merkezi tarafından gönderildiğini'açıklıkla belirtmişlerdir.
C- Refah Partisi Ankara Milletvekili ve Genel BaşkanYardımcısı Ahmet Tekdal, 24.11.1996 günü Kanal-D televizyon kanalında görüntülüolarak verilen konuşmasında şöyle diyor:
(Parlamenter sistemin hakim olduğu yerlerde, eğer birmillet gerekli şuuru göstermez, hak nizamının tesisi sadedinde gayret sarfetmezise, kendisini iki bela karşılayacaktır. Bunlardan bir tanesi bütün münkerlerkarşısına gelecek, zulüm görecek ve zulmün neticesinde de helak olupgidecektir. Bir diğeri mükellef olduğu hak nizamının tesisi için çalışmadığıiçin cenabı hakka hesabını veremeyecektir ve bu takdirde de yine zelilolacaktır. İşte değerli kardeşlerim, bu hassasiyetlere dikkat etmek suretiylehak sistemini tesis etmek isteyen ve bu uğurda mücadele eden topluluklara eldengelen gayretin gösterilmesi elbetteki vazifemizdir. Türkiye'de hak nizamı tesisetmek isteyen siyasal kadronun adı Refah Partisi'dir)
D- 24.11.1996 günlü Kanal-D'de yayınlanan TEKE-TEKprogramına katılan Refah Partisi Ankara Milletvekili Hasan Hüseyin Ceylan,görüntülü bant çözümünden açıkça anlaşıldığı gibi;
(Asker kalkmış diyor ki, PKK.lı olmanıza müsade ederizama, şeriatçı olmanıza asla, bu kafayla çözemezsiniz. Çözüm istersenizşeriatçılıktır.) demiştir.
E- Kayseri Büyükşehir Belediye Başkanı Şükrü Karatepe, 10Kasım 1996 günü Atatürk'ün hatırasını anmak için yapılan törenden sonra;
(Hakim güçler 'ya bizim gibi yaşarsınız, ya da her türlüfitneyi, fesadı içinize sokarız.' diyorlar. Bu yüzden de Refah Partili bakanlarbile kendi dünya görüşlerini bakanlıklarına yansıtamıyorlar. Bu sabah ben de,resmi görevim, sıfatım nedeniyle bir törene katıldım. Süslü püslü görünüşümebakıp da lâik olduğumu sakın sanmayın. inancımıza saygı duyulmadığı, sövüldüğübir dönemde, içim kan ağlayarak, bu günkü törenlere katıldım. BelkiBaşbakan'ın, bakanların, milletvekillerinin bazı mecburiyetleri vardır. Ancaksizin hiçbir mecburiyetiniz yok. Bu düzen değişmeli, bekledik, biraz dahabekleyeceğiz. Gün ola, harman ola, müslümanlar içlerindeki hırsı, kini, nefretieksik etmesin) demiş, orada bulunan Refah Partisi Kayseri Milletvekili MemduhBüyükkılıç: (Başkanımız duygularımıza tercüman oldu.) demiştir.
F- 8 Mayıs 1997 günü Refah Partisi Şanlıurfa Milletvekiliİbrahim Halil Çelik, Meclis kulusinde;
(Refah Partisi iktidarında İmam-Hatipleri kapatmayakalkarsanız kan dökülür. Cezayir'den beter olur. Ben de kan dökülmesiniistiyorum. Demokrasi böyle gelecek fıstık gibi olacak. Ordu, 3.500 PKK'lı ilebaş edemedi. Altı milyon islamcıyla nasıl baş edecek. Rüzgara karşı işerlerseyüzlerine gelir. Bana vurana ben de vururum. Ben sapına kadar şeriatçıyım.Şeriatın gelmesini istiyorum.) demiş, haber 10 Mayıs 1997 günü yayınlanan çoktirajlı gazetelerimizin hemen hepsinde yayınlanmıştır.
G- Refah Partili Sincan Belediye Başkanı, Sincan'dadüzenlediği Kudüs Gecesinde salona İslami Terörist örgüt Liderlerinin büyükboyposterlerini astırdığı, aydınlarımıza 'şeriat enjekte edeceğini' söylediği içinAnkara Devlet Güvenlik Mahkemesi'nce tutuklanmasından sonra, Refah Partili AdaletBakanı Şevket Kazan, mahkeme kararını protesto ettiği imajını yaratacak biçimdehapishanede kendisini ziyaret etmiştir.
7- İddianamemizin (6) numaralı bölümde açıklanankonuşmalar, defalarca görüntülü olarak televizyonlarımızda gösterilmesine,gazetelerimizde defalarca yer almasına rağmen, bu konuşmaları yapanlar hakkındaRefah Partisi'nce hiçbir disiplin işlemi yapılmamış olması, bu konuşmalarınRefah Partisi yöneticilerince de benimsendiğinin, hatta teşvik edildiğinin enaçık delilidir.
8- Din eğitiminin, lâik ve demokratik düşünebilenvatandaş yetiştirilmesinin önünde en önemli engel olduğu, en gelişmişdemokratik ülkelerde bile kavranmış; her demokratik devlet, bazan Anayasa veyasalarına hüküm koyarak, bazan da sadece Yüksek Mahkeme İçtihatlarıyla 'dineğitimini' daima denetim altında bulundurmuştur. Zira 'din adamı' ihtiyacınıkarşılamak için açılan okullar dışında, milyonlarca çocuğunun din eğitimigörerek ve düşünce yapısının bu eğitime göre şekillenmesine rıza gösteren birdevlet, lâik devlet olarak nitelendirilemez.
Bazı örnekler vermek gerekirse; (örnekler için bakınız'1982 Anayasası çerçevesinde ve Anayasa Mahkemesi Kararlarında Lâiklik'. Yrd.Doç. Dr. Bihterin Dinçkol, Kazancı Yayınları, 1992. s. 123-128):
A.B.D'de Anayasa'nın Ek 1. maddesi gereğince, din eğitimidevletçe desteklenmemektedir: Yani A.B.D'de resmi okullarda dini öğretimyapılmamaktadır. A.B.D.'de resmi devlet okullarında öğretmenlerin dini kisvetaşımaları yasak edilmiştir.
Ennel V.Vikale davasında (1962) Ameriken Federal YüksekMahkemesi devlet okullarında dua okutulmasını Amerikan Anayasası'na aykırıgörmüştür.
1948 yılında görülen Me Collom Board Of Educationdavasına konu olan olayda, kamu okulların da serbest saatlerde, dini dersöğretmenlerinin ücretsiz olarak ve velilerinden izin de alarak boş odalardaders vermelerine ilişkin olarak Yüksek Mahkeme, vergiler ile desteklenen devletokul binalarının, dini doktirinleri yaymak için kullanıldıkları dolayısıylaEvorson prensibinin ihlali olduğu görüşünden hareketle Anayasa'ya aykırılıkyargısına varmıştır.
Amerikan Federal Yüksek Mahkemesi 1943 tarihli WestVirginia V.Barnette davasında da 'Anayasal takım yıldızı içinde eğer bir sabityıldız varsa o da, hiçbir resmi makamın, politikada, milliyetçilikte, dinde yada düşünce ile ilgili herhangi bir alanda tek doğrunun ne olacağını buyurmayetkisine sahip olmadığıdır.' şeklinde kararını açıklamıştır. Böylece devletindini konularda da insanların inançlarına etkide bulunamayacağı görüşü ortayakonulmuştur.
İsviçre Anayasası'nın 49. maddesine göre, hiç kimse dinderslerine katılmaya zorlanamaz.
Almanya Federal Cumhuriyeti Anayasası'nın 7. maddesinegöre 'Din dersi devletin denetim hakkına halel gelmeyecek şekildeyapılmalıdır.' Almanya'da ayrıca çocukların din dersine katılıp katılmamalarıvelilerin isteğine tabi tutulmuştur.
İngiltere'de Eğitim Yasası (Educational Act) 'dini inancıolmayan birine dini eğitim yaptırılamaz.' hükmünü taşımaktadır.
Okulların lâikleştirilmesi, Fransa'da 19. Yüzyılınsonlarında gerçekleştirilmiştir ve bunun sonucunda devlet okullarında dinöğretimi kaldırılmıştır. Encychopedia Britannica, Volüma 6, 15 th edition,s.418-.
Yugoslavya Federal Sosyalist Cumhuriyeti Anayasası'nın174. maddesinde 'Dinsel topluluklar, sadece din adamlarının yetiştirilmesi içindin okulları açabilir' hükmü ile, dinsel eğitimin sınırlarını çizmiştir- YaşarGürbüz. Anayasalar, 1981. s.319-.
3.3.1340 gün ve 430 sayılı Tevhidi Tedrisat Kanunu'nun 3.maddesinde 'Maarif Vekaleti Yüksek diniyat mütahassısları yetiştirmek üzereDarülfünunda bir ilahiyat Fakültesi tesis ve imamet ve hitabet gibi hidematıdiniyenin ifası vazifesiyle mükellef memurların yetiştirmesi için ayrımektepler küşat edecektir'.
Anayasamızın 174. maddesinde sayılan ve 'Anayasaya aykırıolduğu şekilde anlaşılamayacağı ve yorumlanamayacağı' vurgulandıktan sonraİnkılâp Kanunlarının en başında yazılı olduğuna göre, Tevhidi Tedrisat KanunuAnayasa hükmü haline gelmiştir.
0 halde, 1) Gereğinin fazla ilahiyat fakültesi açılması,2) İmam-Hatiplik gibi din görevi görecek memurların yetişmesini sağlayacakadedi geçecek şekilde, başka bir anlatımla milyonlarca çocuğumuzu dini eğitimetabi kılacak şekilde İmam-Hatip okulları açılması açıkça Anayasaya ve eğitimdelâiklik ilkesine aykırıdır.
Hal böyleyken politikacılarımız, ihtiyacın katbe katüstünde İmam-Hatip okulu açarak ve böylece milyonlarca çocuğumuzun dinieğitimden geçmesini sağlayarak, Türkiye Cumhuriyetinin 'Lâik devlet','Anayasaya uygun şekilde yönetilen devlet' olup olmadığını tartışmalı halegetirmişlerdir.
Bu durumda Milli Güvenlik Kurulu'nun, görevi gereği'ihtiyaç fazlası İmam-Hatip okullarının kapatılmasını veya bundan böyle yeniİmam-Hatip Okulları açılmamasını' hükümetimize tavsiye ve ısrarla takip etmehakkı doğmuşken; Refah Partisi'nin mütemadiyen yeni İmam-Hatip okullarıaçılması gerektiğinin propagandasını yapması; Milli Güvenlik Kurulu'nun aldığısekiz yıllık kesintisiz eğitim yapılmasını hükümete tavsiye etme kararı,İmam-Hatip okullarından bir tanesini bile kapatma sonucu doğurmayacağı,öğrencilerin bu okullarda dört yıl dini eğitim görmelerini engellemediği halde,bu tavsiye kararının hayata geçmemesi için düzenlediği eylemler ve tümyöneticilerinin bu konuda halkı kışkırtıcı konuşmalar yapmalarının, lâiklikilkesine aykırı eylemler olduğundan kuşku duyulmamalıdır.
İstek: Yukarıda açıklanan nedenlerle, Refah Partisi'nintemelli kapatılmasına karar verilmesi, Anayasamızın 69. Maddesinin altıncıfıkrası yollamasıyla 68. maddesinin dördüncü fıkrası gereğince talep olunur.'
II- DAVALI PARTİNİN ÖN SAVUNMASI
Refah Partisi'nin 4.8.1997 günlü ön savunması aynenşöyledir:
I. Bölüm (Giriş)
1. Fasıl: Dünya'da veTürkiye'de 'Demokrasi',' İnsan Hakları' ve Özgürlükler'in Gelişmesi
A- Birinci Kısım : DünyadakiGelişmeler :Birinci Kısım :
Dünya Küreselleşiyor Artık Birülkenin Çağdaşlığı 'Demokrasi' 'İnsan Hakları' Ve 'Özgürlük' Standartları İleÖlçülüyor.
A- 1. Faşist ve Müdahaleci Denemeler İnsanlığa SaadetGetirmedi.
İnsanlık kısa bir süre sonra21. asra girecektir. Bulunduğumuz noktada arkamızda kalmakta olan 20. asra genelbir bakış yaptığımızda 1. Dünya Savaşına kadar olan dönemde yeryüzündeimparatorlukların geniş yer kapladığını görmemize karşılık, 1. Dünya Savaşındansonra artık milli devletlerin ağırlık kazandıklarına şahit oluyoruz.
Milli devletler döneminin başlangıcında Almanya, İtalya,İspanya, Rusya gibi Avrupa ülkeleri başta olmak üzere bir çok ülkede faşist vemüdahaleci yönetimler iş başına geldiler. Bunlar 'devlet esastır vatandaşlardevlet için birer vasıtadan ibarettir' zihniyetiyle hareket ettiler. İnsan hakve özgürlüklerini tanımadılar, kısıtladılar, çiğnediler. Böylece, insanlıkHitler, Musolini ve Stalin dönemlerini yaşadı. Bu dönemler ne kendi ülkelerihalkına, ne de insanlığa saadet getirdi. Tam tersine, dünya çatışmayasürüklendi. İkinci Dünya Savaşı kaçınılmaz hale geldi.
İkinciDünya Savaşında insanlık en büyük trajedilerinden birini yaşadı. Milyonlarcainsan hayatını kaybetti. İnsanlık en büyük acıları, en büyük ızdırapları çekti.İkinci Dünya Savaşından sonraki 50 yıllık dönemde,insanlık bu acı tecrübelerden ders alarak, artık kendisine 'Demokrasiyi, İnsanHak ve Özgürlüklerini ana gaye edindi'. Böylece yeni çağa girdik.
A-2. Günümüzde, Bütün Dünyada Demokrasi, İnsan Hak VeÖzgürlüklerinin Tam Ve Kamil Manada Gerçekleştirilmesi Hedef Alınmıştır.
Son 50 yıllık çağa girerken en önemli adım BirleşmişMilletler Teşkilatının kurulması olmuştur.
Türkiye'nin de kurucu üyesi bulunduğu Birleşmiş MilletlerTeşkilatının kuruluşunda temel esası, 'Birleşmiş Milletler İnsan HaklarıBeyannamesi' teşkil etmiştir.
San Francisco'da 26.06.1945 imzalanan ve 24.10.1945'deyürürlüğe giren Birleşmiş Milletler Andlaşması ile Birleşmiş MilletlerTeşkilatı kurulmuştur.
Birleşmiş Milletler Andlaşmasını imzalayan devletler,andlaşmada öngörülen amaçları gerçekleştirilmesi, insanlığa ve insan haklarınayapılagelen saldırıların önlenmesi amacıyla ulusların benimseyeceği kurallarınsaptanması için yeni bir çaba içine girmişlerdir. Bunun sonucu olarak10.12.1948'de Birleşmiş Milletler Genel Kurulu tarafından İnsan Hakları EvrenselBeyannamesi kabul edilmiştir. Bu Beyannamenin 8. maddesinde 'Her şahsın, fikir,vicdan ve din hürriyetine hakkı vardır.
Bu hak din veya kanaat değiştirmekhürriyetini, dinini veya kanaatini tek başına veya topluca açık olarak veyaözel surette, öğretim, tatbikat, ibadet ve ayinlerle izhar etme hürriyetiniiçerir' denilmektedir.
Bu Teşkilatın kuruluşunda isminden deanlaşılacağı gibi, Milletlerin, halkların haklarının korunması esas alınmıştır.Yani asıl gaye insanın haklarının teminat altına alınması ve mutluluğudur. Butemel gayenin açıkça ortaya konması ve gerçekleştirilmesi için daha başta,insan hakları beyannamesindeki bir takım insan haklarının gerçek manada tesbitive açıklanması konusundaki Sovyet Blokunun çıkardığı güçlüklerlekarşılaşılmıştır.
Bu yüzden, gerçek demokrasi, insan hakları veözgürlüklerden yana olan Avrupa ülkeleri, ayrıca bir 'Avrupa İnsan HaklarıBeyannamesi' hazırlayıp, ilan etmek mecburiyetinde kalmışlardır.
Avrupa'nın ilk siyasî kuruluşu olan Avrupa Konseyi'neilişkin Statü, 10 devlet tarafından 5.5.1949'da Londra'da imzalanmış ve3.8.1949'da yürürlüğe girmiştir.
Avrupa Konseyi'nin amaçları arasında yer alan ilkelerinen önemlisi kuşkusuz insan haklarının ve temel özgürlüklerin geliştirilmesi vekorunmasıdır.
Konsey Statüsünün 3. maddesinde, her üye devletin,hukukun üstünlüğü ilkesini ve kendi yetki alanı içinde bulunan herkesin insanhaklarından ve temel özgürlüklerden yararlanma ilkesini kabul ettiği, açıkçabelirtilmiştir.
Statü bununla da yetinmeyerek, 8. maddesinde insan haklarınave temel özgürlüklere uymayan, bunları ciddi biçimde çiğneyen üye devletlerinKonsey'den çıkarılması yolunu öngörerek, insan haklarına saygılı olmayı biryaptırıma bağlamıştır.
İnsan Haklarını ve Ana Hürriyetleri Korumaya Dair olan busözleşmeye kısaca 'Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi' de denilmektedir.
Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi 4.11.1950'de aralarındaTürkiye'nin de bulunduğu 15 devlet tarafından Roma'da imzalanmış 3.9.1953tarihinde yürürlüğe girmiştir.
Avrupa İnsan HaklarıSözleşmesi, yalnız insan haklarının korunmasını sağlayan bir belge değil, aynızamanda demokrasiyi de somutlaştıran bir belgedir.
Türkiye, imzaladığı bu Sözleşme ile, insan hakları vedemokrasi yolunda önemli adımlar atmaya devam etmiştir.
Nitekim Sözleşmenin 9. maddesi, bunun açık birifadesidir.
Madde 9.'Her şahıs düşünme, vicdan ve din hürriyetinesahiptir. Bu hak, din veya kanaat değiştirme hürriyetini ve alenen veya hususitarzda ibadet ve ayin veya öğretimini yapmak suretiyle tek başına veya topluolarak dinini veya kanaatini izhar eylemek hürriyetini tazammun eder.'
Bu oluşumları takiben uzun yıllar insanlık 'soğuk harp'dönemini yaşadı. Ne var ki, İkinci Dünya Savaşından önceki dönemde yaşananfaşist ve müdahaleci yönetimlerin bir devamı olan Sovyetlerdeki baskıcı yönetimhalkına ve insanlığa mutluluk getiremediği için yaşayamamış ve komünizminiflası ve Sovyetler Birliğinin dağılmasıyla soğuk harp dönemi sona ermiştir.
Şimdi 7-8 yıldır; Bütün insanlık birlikte yeryüzünde heryerde ve her ülkede demokrasi, insan hakları ve özgürlüğün tam ve kamil manadayerleşmesi ve yürümesini hedef almış, bunun gerçekleştirilmesi için de elbirliğiyle çalışmaya koyulmuştur.
Bu maksatla:
Helsinki'de 3.7.1973 tarihinde yapılan, Avrupa'daGüvenlik ve İşbirliği Konferansında bir Nihai Senet ortaya konmuştur.
Helsinki Nihai Senedi'nin 7. bölümünde .'KatılanDevletler, ırk, cinsiyet, dil ve din ayrımı gözetmeksizin herkes için düşünce,vicdan, din veya inanç özgürlüklerini de kapsamak üzere, insan haklarına vetemel özgürlüklere saygı gösterirler.
Katılan Devletler, insan kişiliğinin özündeki onurdandoğan ve kişinin özgür ve tam gelişmesi için zorunlu bulunan, yurttaşlık hak veözgürlükleriyle, siyasî, ekonomik, sosyal, kültürel ve başka hakların veözgürlüklerin etkin biçimde kullanılmasını geliştirir ve desteklerler.
Bu çerçeve içinde, Katılan-Devletler kendi vicdanınınbuyruğu uyarınca tek başına ya da topluca bir din veya inanca inanmak ve onungereklerini yerine getirmek özgürlüğünü kişiye tanırlar.'
Bu çerçeve içinde yapılan çalışmalarının sonuncusu, 21Kasım 1990 tarihli Paris Andlaşması'dır.
Paris Şartında: 'İnsan Hakları ve temel hürriyetler, tüminsanlarına doğumlarıyla birlikte iktisap ettikleri vazgeçilmez haklardır vekanunlarla garanti altına alınmışlardır. Bunların korunması ve geliştirilmesidevletin başta gelen görevidir. Bunlara saygı, zorba bir devlete karşı asılgüvenceyi oluşturur. Bunlara uyulması ve tam olarak uygulanması hürriyetin,adaletin, barışın temelidir.
Demokrasi, ifade hürriyetinin, toplumun her kesiminekarşı hoşgörünün ve herkes için fırsat eşitliğinin en iyi güvencesidir.
Ayırım gözetmeksizin herkesin: düşünce, vicdan, din ya dainanç hürriyetine, ifade hürriyetine,
Örgütlenme ve toplantı düzenleme hürriyetine, seyahatetme hürriyetine sahip olduğunu;..'
Bu sözleşmeler, hemözgürlüklerin etkili bir güvence sistemine kavuşturulmasını sağlamış, hem deinsan haklarının dokunulmaz ve kutsal olduğunu taahhüt altına almıştır.
Bir demokrasi, insan hakları ve özgürlüğüntam ve kamil manada yerleşmesi ve yürümesi için elden gelen gayret yandan bütündünyanın küreselleşmesi 'aynı standart değerlere' sahip olması ve diğer yandanda, yer yüzünün her yerinde gösterilmiştir.
Bu gelişmelerin sonucu olarak uluslararası standartlarauygun 'demokrasi, insan hakları ve özgürlük' mefhumları, özellikleri,detayları, olmazsa olmaz şartlarıyla açık ve kesin bir şekilde adeta matematikbir kesinlikle tesbit olunmuştur.
Çağdaş dünyanın, 'demokrasi','insan hakları', 'özgürlük'açısından ve bunlara dayalı olarak, 'Siyasî PartilerHukuku' bakımından geldiği son nokta aşağıdaki [I. Bölüm, 3. Fasıl, A.]kısmında belirtilmiştir.
B- İkinci Kısım : Türkiye'deki Gelişmeler.
B -1. Türkiye Bütün Bu Uluslar Arası Demokrasi, İnsanHakları Ve Özgürlük Standartlarına Uymayı Taahhüt Etmiş Bir Ülkedir.
Türkiye yukarda açıklanan çağdaş, küresel gelişmeleriadım adım takip etmiş. Bütün bu uluslararası andlaşmaları onaylamış ve bunlarınhükümlerine riayet edeceğini hem kendi vatandaşlarına, hem de Dünya'ya ilanetmiştir.
Nitekim :
Türkiye 24.10.1945'te yürürlüğe giren Birleşmiş MilletlerAndlaşmasını 15.5.1945 tarih ve 4801 Sayılı Yasayla onaylamıştır.
Birleşmiş Milletler tarafından 10.12.1948'de kabul edilenİnsan Hakları Evrensel Beyannamesini de 27.5.1949'da onaylamıştır.
Aynı şekilde Türkiye Avrupa Konseyi'nin 3.8.1949'dayürürlüğe giren Avrupa Konseyi Statüsünü 5456 Sayılı Yasa ile 12.12.1949'daonaylamış ve 8.8.1949 tarihinden itibaren geçerli olmak üzere Avrupa KonseyiÜyesi olmuştur.
Ve yine Türkiye 3.9.1953'te yürürlüğe giren Avrupa İnsanHakları Sözleşmesini 18.5.1954 tarihinde onaylamıştır.
Bunun gibi Türkiye 22 Kasım 1990'da ilan edilen ParisŞartını aynı toplantıya iştirak ederek imzalamıştır.
B - 2.Uluslararası Taahhütler Milli Hukukun BirParçasıdır.
Anayasanın 90. maddesinde açıkça: 'Türkiye Cumhuriyetiadına yabancı devletlerle ve milletlerarası kuruluşlarla yapılacak anlaşmalarınonaylanması, TBMM'nin onaylamayı bir kanunla uygun bulmasına bağlıdır...
Usulüne göre yürürlüğe konmuş milletlerarası anlaşmalarkanun hükmündedir. Bunlar hakkında Anayasaya aykırılık iddiasıyla AnayasaMahkemesine başvurulamaz.' hükmü yer almıştır.
Bu hükme göre, Türkiye usulüne uygun şekilde, yukarıdakiuluslararası anlaşmaların altına imza koymuş, bu anlaşma hükümlerinionaylayarak yürürlüğe koymuştur.
Bu anlaşmaların hükümlerinin Anayasaya aykırılığı ilerisürülemeyeceği gibi, bunlar Milli hukukun bir parçası olduğundan, mer'i hukuktatatbiki zaruri hükümlerdir.
Aynı şekilde Türkiye;
Birleşmiş Milletler Andlaşmasının 14. bölümü gereğikurulan uluslararası Lahey Adalet Divanı'nı en yüksek bir hukuk mercii olaraktanıdığı gibi;
Türk vatandaşlarının ve kuruluşlarının Avrupa İnsanHakları Komisyonu'na (AİHK) müracaatını 1987'de, Avrupa İnsan HaklarıMahkemesinin (Divanın) (AİHM) yetkisini ise 1990'da kabul etmiştir.
Böylece Avrupa İnsan Hakları Mahkemesini de üst mahkemeolarak kabul etmiş, bu Anlaşmaların ilgili hükümleri gereğince vatandaşlarınınve kurumlarının bu Mahkemelere müracaat hakkını tanımış, bu Mahkemelerinhükümlerine uymayı taahhüt etmiştir.
B- 3. Uluslararası Standartlara Göre Lâiklik; Din, VicdanVe İfade Hürriyetinin Teminatı Olduğu Gibi; Dine Karşı Olma Da Değildir. İnançHürriyetini Tahdit Veya Ortadan Kaldırmanın Vasıtası Olarak Kullanılamaz.
Türkiye'nin de taraf olduğu yukarıda zikredilen uluslararası anlaşmaların hepsi demokrasi, insan hakları ve özgürlüğün en önemliparçası olarak 'Din ve Vicdan Hürriyeti'ni kabul etmiştir.
Ve yine gelişmiş batı ülkelerindeki tatbikatta açıkçagörüldüğü gibi, din ve vicdan hürriyetinin 'olmazsa olmaz' şartı olarak kabulettikleri ayrılmaz parçaları şunlardır:
1. İfade hürriyeti; İnancını açıklama ve inancına uygunkonuşma hürriyeti.
2. Öğrenim hürriyeti; Dinini öğrenme ve öğretmehürriyeti. 3. Örgütlenme hürriyeti; İnanan insanların dini hizmetlerigerçekleştirmek için örgütlü olarak çalışma hürriyeti.
4. İbadet hürriyeti; Dininin emirlerini yerinegetirebilme ve inancına uygun olarak yaşama hürriyeti.
Lâik devlet, akıl ve ilim esaslarına dayalı olarak, kendidüzenini kurar ve lâik olduğu için de, vatandaşlarına, her türlü inanç sahibineeşit ve tarafsız bir şekilde davranır ve bu hakları tanır.
Uymayı taahhüt ettiğimiz uluslararası standartlara göre,diğer insan haklarının tarifinde olduğu gibi lâikliğin de ne olup, ne olmadığıkonusunda batıdaki uygulamalardan yararlanmak mümkündür.
Türkiye Cumhuriyeti kurulurken, daha baştan devletintemel esaslarının uluslararası standartlara uygun olması benimsenmiş ve bunauygun olarak da Lozan Anlaşmasıyla Türk vatandaşlarının tamamı için inançhürriyetinin olmazsa olmaz mahiyetindeki unsurları çeşitli maddelerde ayrı ayrıteminat altına alınmıştır.
Nitekim, Lozan Anlaşması'nın 3. faslı 'AzınlıklarınHimayesi' başlığını taşımakta olup, bu fasılda yer alan 38. maddede aynen .'Türk Hükümeti; doğum yeri., milliyet, lisan, ırk veya din ayırımı yapmaksızınTürkiye ahalisinin tamamına hayat ve özgürlükler bakımından tam ve kamil birkoruma bahşetmeyi taahhüt eder' denilmektedir.
Bu hüküm gereğince herkese ve bu meyanda azınlıklara datam ve kamil manada özgürlüklerin tanındığı ve bu hakların korunacağı taahhütedilmiştir.
Yine aynı maddede yer alan; 'Türkiye'nin bütün ahalisikamu düzeni ve genel ahlaka aykırı olmayan her din, mezhep veya itikadın gerektopluca, gerekse bireysel olarak hakkına sahip olacaklardır.' hükmü ile deherkese din hürriyeti tanınmıştır.
Aynı şekilde Lozan Anlaşmasının 39.maddesinde yer alan 'Herhangi bir Türk vatandaşının özel ve ticariilişkilerinde, din ve basın yayında, genel toplantılarda herhangi bir diliserbestçe kullanması kısıtlanmayacaktır.' demek suretiyle din hürriyetininayrılmaz bir parçası olan ifade hürriyeti uluslararası bir Anlaşmayla her Türkvatandaşı için teminat altına alınmıştır.
Ve yine Lozan Anlaşmasının 40. maddesinde yer alan;'Gayrimüslim ekalliyetlere mensup olan Türk tebaası hukuken ve fiilen diğerTürk tebaaya tatbik edilen aynı muamele ve aynı teminattan müstefit olacaklarve bilhassa, masrafları kendilerine ait olmak üzere her türlü müesesatıhayriye, diniye veya içtimaiyeyi, her türlü mektep ve sair müesesatı talim veterbiyeyi tesis, idare ve murakabe etmek ve buralarda kendi lisanlarınıserbestçe istimal ve ayini dinilerini serbestçe icra etmek hususlarında müsavibir hakka malik bulunacaklardır.' hükümleriyle hiçbir ayırım yapılmaksızınbütün Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlarının ve bu arada gayrimüslim azınlıklarında din hürriyetinin ayrılmaz parçası olan öğrenim, örgütlenme ve ibadethürriyeti teminat altına alınmıştır.
Ayni şekilde Lozan Anlaşması 42. maddesinde yer alan :'Türkiye hükümeti gayrimüslim azınlıkların aile hukuku ve şahsi hukuk bahsin debu konuların azınlıkların örf ve adetlerine uygun her türlü yasa çıkarmayıkabul eder. Bu yasalar Türkiye Hükümeti ile ilgili azınlıklardan her birinineşit sayıda temsilcilerinden oluşan özel komisyonlar tarafındandüzenlenecektir. Uyuşmazlık halinde Türkiye Hükümetiyle Birleşmiş Milletlermüştereken , Avrupa hukukçuları arasından , tarafların seçtiği hakemlereilaveten bir baş hakem seçeceklerdir' Lozan Anlaşmasının 43. maddesinde yeralan 'Gayrimüslim azınlıklara mensup Türk vatandaşları inançlarına aykırı veyadini ibadetlerini engelleyen herhangi bir muamelenin ifasına mecburtutulmayacakları gibi, (kendi) hafta tatilleri gününde mahkemelerde bulunmaktanveya herhangi bir kanuni muamele icrasından kaçındıklarından dolayı bunların hiçbirhakları düşmeyecektir.' hükümleriyle din ve vicdan hürriyetinin ayrılmazparçası olan ve ibadet hürriyetinin bir bölümünü teşkil eden dininin emirlerineörf ve adetlerine uygun şekilde yaşama hürriyeti teminat altına alınmış ve özelhukuk imkanı verilmiştir.
Görüldüğü gibi Türkiye Cumhuriyeti Devletinin kuruluşununtemeli olan Lozan Anlaşmasıyla uluslararası standartlara uygun olarak din vevicdan hürriyetinin bütün ayrılmaz parçalarının bütün çağdaş ülkelerde olduğugibi Türkiye'de de uygulanacağının teminatı verilmiştir.
B - 4. Milli Hukukumuzun,Siyasî Partilerle İlgili Gayesi de; Çağdaş Demokrasi, İnsan Hakları de ÖzgürlükStandartlarına Noksansız Uymaktır.
Yukarıda da belirttiğimiz gibi Türkiye Cumhuriyetinindaha kuruluş esnasında bile her sahada çağdaşlık temel ilke olarakbenimsenmiştir. O günden bugüne kadar da daima çağdaş gelişmelere uymak içinelden gelen gayret gösterilmiştir. Çağdaşlığın ölçüsü olan demokrasi, insanhakları, özgürlük bakımından da en ileri ülkelerdeki uygulamaların ortaya koyduğudünya standartlarına ulaşmak ve aynı seviyede olmak Türkiye'nin her zaman temelgayesi olmuştur.
Siyasî partilerle ilgili Anayasa ve kanuni düzenlemelerde bu temel prensipler ve hedefe bağlı olarak geliştirilmiştir.
Aşağıdaki bölümde (I. Bölüm, 2. Fasıl, 1. Kısım)dünyadaki gelişmeye paralel olarak memleketimizde, siyasî partilerimizle ilgilimevzuatta yapılan değişikliklerin mahiyeti ve ana gayeler bakımından ne ifadeettikleri açıklanmıştır.
B- 5. Türkiye'nin Uymayı Taahhüt Ettiği Uluslararası AnlaşmalaraGöre Siyasî Partiler Hukukunda Geldiği Son Nokta :
Uluslararası andlaşmalar 'kanun hükmünde' olup doğrudanuygulanma gücüne sahip olduğundan gerek Lozan Andlaşması gerekse AİHShükümleri, Türkiye için bugün gelinen nokta açık ve net ilkeler ortaya koymaktadır.Siyasî parti davalarında da AİHS hükümlerinin gözönünde bulundurulmasıgerekmektedir. Bu gereklilik, yüksek mahkemelerin varlık nedenleri (raisondetre) düşünüldüğünde, kendini daha fazla hissettirmektedir. AnayasaMahkemeleri, hak ve özgürlükleri, kamu erkini kullananların muhtemelihlallerine karşı korumak için vardırlar. (DURAN, L.: 'The Function andPosition of Constitutional Jurisdiction in Turkey', in: Turkish PublicAdministration Annual, 1984, no.11,sh.3),
'Anayasa Mahkemesi eski üyelerinden Sayın Yı1mazAliefendioğlu'nun kelimeleriyle ifade edecek olursak', 'Anayasa Mahkemesi,Anayasa ilkelerini yorumlarken, insan hak ve özgürlüklerinin eriştiği çağdaşanlayış ve insan haklarına saygıyı sürekli göz önünde tutmak, Anayasa'nınöngördüğü devlet yetkileriyle temel hak ve özgürlükler arasındaki dengeninkorunmasına özen göstermek durumundadır' ('Karşıoy Yazısı', E.1993/3, K.1994/2,AMKD, sayı 30, cilt 2, sh.1217/1218.)
Anayasa Mahkemesi Başkanı Sayın Yekta Güngör Özden deAnayasa Mahkemesi'nin 30. Kuruluş Yıldönümünde düzenlenen Sempozyum'un açışkonuşmasında aynı gerçeği belirtmiştir. Sayın Özden'e göre: 'İnsan haklarıevrensel bir ülküdür. Her durum ve koşulda, her zaman yaşanıp savunulmalı,hiçbir nedenle sınırlanmamalı ve özüne dokunulmamalıdır. İnsan haklarınınçiğnenmesi bağışlanmaz bir suç kabul edilmedikçe bu konudaki yakınmalarınarkası kesilmez. Hukukçuların özellikle anayasa yargıçlarının bu konudasorumlulukları büyüktür. Mahkememiz, insan haklarına dayanan, yollamalar yapankararlar vermektedir. Yargıçların da uluslararası sözleşmelere daha çok özengöstermesi gerekir.' ('Anayasa Mahkemesi Başkanı Yekta Güngör Özden'in AçışKonuşması', Anayasa Yargısı, no.9, sh .10/l1.)
Anayasa Mahkemesi Raportörü Sayın Doç. Dr. MehmetTurhan'ın da belirttiği gibi: 'Anayasa Mahkememiz, bir siyasî partininkapatılması davasında, 'kanun hükmünde' olduğu için AİHS'ni Siyasî PartilerYasası ile birlikte değerlendirmek; Anayasaya aykırılığı tespit ederken de,Anayasa hükümlerini AİHS'de (ve ek Protokollerde) öngörülen hak ve özgürlükleridikkate alarak yorumlamak durumundadır.' (TURHAN, M.: 'Demokratik Devlet İlkesiAçısından Siyasî Partilerin Kapatılmaları ile İlgili HükümlerdekiUyumsuzluklar', in: Yeni Türkiye, sayı 10, yıl: 1996, sh.420.)
Nitekim Anayasa Mahkemesi kimi kararlarında AİHS'ninörgütlenme hakkını düzenleyen 11. maddesine göndermede bulunmuştur. (Örneğinbkz. E.1993/3 K.1994/2, 16.6.1994; AMKD, sayı:30, Cilt:2, sh.1207/1208).
Dolayısıyla, Türkiye'de bir Siyasî parti kapatmadavasında şu hususların değerlendirilmesi gerekir:
a- Siyasî parti kapatma kakarı AİHS 11. maddesinin ikinciparagrafından sayılan sebeplerden hangisine dayandırılmaktadır' Partininprogramı ya da eylemleri kamu güvenliğini mi tehdit etmektedir' Genel ahlaka mıaykırıdır' Yoksa başkalarının hak ve özgürlüklerini mi ihlal etmektedir'
Öncelikle bu soruları sınırlama temellerini dar biryoruma tabi tutarak cevaplamak gerekir.
Anılan sorulara açık ve kesin cevaplar bulunamıyorsa birsiyasî partinin kapatılması talebiyle dava açılamaz.
Sınırlama nedenlerini keyfi, geniş yoruma tabi tutarak vekapsamlarını genişleterek de bu sorular 'olumlu' yönde cevaplandırılamaz.
Anayasa Mahkemesi Raportörü Sayın Doç. Dr. Mehmet Turhanbu kavramlardan ne anlaşılması gerektiğini şu şekilde açıklıyor:
'Bir siyasî partinin kapatılması sözkonusuysa, örgütlenmehak ve özgürlüğünün AİHS'nin 11. maddesinin ikinci fıkrasında sayılan 'milligüvenlik', 'kamu güvenliği' ve '....başkalarının hak ve hürriyetlerininkorunması' gibi kısıtlama sebeplerinin somutlaştırılması gereklidir. Milligüvenliğin korunması sebebine dayanmak için, örgütlenmenin, ülke topraklarınıparçalamaya yöneldiği ve bu amaca yönelik hareketlerin bölge barışını bozmaeğilimi gösterdiği delillendirilmeli; kamu güvenliğinin korunması sebebiniileri sürebilmek için ise parti örgütünün terörü desteklediği veya yönettiği,halk arasında kin ve husumet duygularını körüklediği ispat edilmelidir. Keza,başkalarının hak ve hürriyetlerinin korunması sebebine dayanabilmek için de,terörle örgütün (partinin) bağlantısı kanıtlanmalıdır.' (TURHAN, Yeni Türkiye,Sayı 10, sh.422)
b- Bu sebeplerden bir ya da daha fazlası ileri sürülerekpartinin kapatılması isteniyorsa, bunun 'demokratik bir toplumda gerekli' olupolmadığı sorgulanmalıdır. AİHK'nun Sosyalist Parti davasında da vurgulandığıgibi, rastgele, keyfi sınırlandırmaları önlemek için 'demokratik bir toplumdagereklilik' katı (strict) bir değerlendirmeye tabi tutulmalıdır. (Avrupa İnsanHakları Komisyonunun 26 Kasım 1996 tarih ve 21237/93 Sayılı kararı: SosyalistParti davası, parg. 81 ) ( E k Bölüm I, No:l)
Burada dikkate alınması gereken husus bir siyasî partiyikapatmanın 'acil bir toplumsal gereksinme'ye (presing social need) matuf olupolmadığıdır. Bir başka ifadeyle, zorunlu, kaçınılmaz ve acil bir sosyal ihtiyaçolmadığı müddetçe haklar sınırlandırılamaz.
Bu nedenle, yıllar önce söylenmiş olduğu iddia edilensözler delil gösterilerek bir siyasî partinin kapatılması mümkün değildir.
Nitekim 2820 Sayılı Siyasî Partiler Kanunu'nun partiüyelerinin eylem ve konuşmalarının üzerinden iki yıl geçmişse değerlendirmeyealınamayacağını belirten hükmü böylesi iddiaların önünü kesmek içindir. (Madde101/d-1)
Aynı şekilde kapatılması istenen siyasî partinin eylem vedüşüncelerinin 'potansiyel tehlike teşkil ettiği' ve 'ileride büyük zararlarasebep olabileceği' gibi faraziyelerle de örgütlenme özgürlüğü kısıtlanamaz.
Bu açıklamalar ışığında iddianamede yer alan ve SayınBaşsavcının Partimizin kapatılmasına delil olarak ileri sürdüğü görüş vebeyanların Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi (AİHS) ile garanti altına alınmışifade özgürlüğü ve örgütlenme özgürlüğü kapsamında ele alınması gerektiğiaçıktır. Aşağıda ayrıntısıyla izah edileceği üzere; iddia konusu görüş vekonuşmaların AİHS'nin 10. maddesinin 2. fıkrasındaki sebepler kapsamındamütalaa edilmesi mümkün değildir. Bu ifadelerin, 'geniş' ve 'keyfi'yorumlanması halinde dahi sınırlandırma sebeplerine dayanılması mümkündeğildir. Ayrıca, bu şekildeki sınırlandırmalar, temel unsurları 'çoğulculuk've 'hoşgörü' olan demokratik bir toplumda 'gerekli'de değildir. Dolayısiyleparti kapatma davaları bir yandan örgütlenme hakkını ortadan kaldırmakta, diğeryandan da ifade özgürlüğünun alanını son derece daraltmaktadır. Çağdaşdemokrasilerde şiddet ve terörü savunmayan, başkaları için 'açık', 'ciddi','mevcut' ve 'somut' bir tehlike teşkil etmeyen siyasî partiler kapatılamaz vekapatılamamaktadır.
İkinci Dünya Savaşı sonrasınınsoğuk savaş şartlarında ve faşist rejimlerin henüz hayaletinin hafızalarda tazeolduğu bir dönemde Federal Almanya Anayasa Mahkemesi'nin Faşist Parti veKomünist Partisi'ni kapatma kararları 50 yıl önceki o dönemin şartları içindedeğerlendirilmesi gereken istisnai durumlardır. Bunun dışında çağdaş dünyanınbugün ulaştığı noktada genel kural olarak siyasî partiler kapatılamaz.Kapatılamaz, zira siyasî partiler modern demokrasinin olmazsa olmazunsurlarıdır. Nitekim, aynı partiler daha sonra tekrar kurulmuş; fakat, birdaha kapatılmamışlardır.
Helsinki İnsan Hakları İzleme Komitesi(Human Rights Watch) gibi saygı NGO'ların ve The Ecomomist gibi prestijliuluslar arası dergilerin partimizin kapatılması istemiyle açılan davayagösterdikleri duyarlılık ve tepki de esasen bu hakikatı ifade etmektedir. (Bkz.Refah Partisinin Kapatılmasına Dair Davaya İlişkin İnsan Hakları İzlemeKomitesi Helsinki: Endişe Beyanatı, 3 Temmuz 1997 ve 'Generals and Politics:The Increasing Lonilenes of being Turkey', The Economist, 19 Temmuz 1997) (Ek:Bölüm I, No:2 - Ek: Bölüm I, No:3)
Ayrıca Avrupa İnsan Hakları Komisyonu'nun TürkiyeBirleşik Komünist Partisi ve Sosyalist Partisi'nin kapatılma kararlarınıSözleşme'nin 11. maddesi ile garanti altına alınan örgütlenme özgürlüğüneoybirliği ile aykırı bulması da bu görüşe somut destek teşkil etmektedir. TC.Dışişleri Bakanlığı'nın Adalet Bakanlığı'na yazdığı AKGY+387-2614 sayı ve 25Şubat 1997 tarihli yazı) :
2. Fasıl : Türkiye'de Siyasî Partiler Hukuku İle İlgiliGelişmeler
A- Birinci Kısım: Türkiye'de Siyasî Partilerle İlgiliMevzuatın Ve Tatbikatın Gelişmesi
Türkiye Cumhuriyeti, Anayasa'mızın ''Başlangıç' kısmındabelirtildiği gibi 'Dünya milletleri ailesinin eşit haklara sahip şerefli birüyesi olarak' demokratik ülkeler arasındaki yerini almıştır. BöyleceAnayasa'mız daha 'Başlangıç' kısmında Türkiye'nin demokratik bir ülke olduğunu,demokrasi ve insan hakları bakımından bütün dünyadaki çağdaş demokratikülkelere paralel olarak gelişmekte olan bir ülke olduğunu açık bir şekildebelirtmiştir.
Demokrasilerde temel esas milletin iradesidir. Bu yüzdendemokrasilerde egemenlik kayıtsız şartsız milletindir. Milli iradeye dayanmayanhiçbir güç meşru sayılamaz. Milli iradenin baskı ve engellemelerle tecellisininönlenmesi demokrasiyle bağdaşmaz. Demokrasilerde iktidarı da muhalefeti debelirleyen tek güç, milli iradedir. Başka bir deyişle demokrasilerde iktidaryönetim yetkisini, muhalefet ise denetim hakkını milli iradeden alır. Milliirade, siyasî partilerle tezahür eder. Bu yüzden siyasî partiler demokrasilerinvazgeçilmez temel unsurlarıdır. Bundan dolayıdır ki çağdaş dünyada ' kutsaldevlet' anlayışı yerine, 'demokrasinin, insan haklarının ve özgürlüğünkutsallığı' anlayışı yerleştikçe siyasî partilerin kapatılmaması fikri esasolmuş ve olmaktadır. Esasen totaliter rejimlerdeki 'kollektif suç' yerineçağdaş ülkelerde 'suçun şahsi1iği ' prensibinin yerleşmesi de siyasî partilerinkapatılmaması temel esasını pekiştirmiştir. İşte bu çağdaş gelişmelere paralelolarak Türkiye'mizde de 50 yıldan beri demokrasimiz çeşitli merhalelerdengeçerek bu çağdaş noktaya ulaşmış bulunmaktadır.
Bilindiği gibi ülkemiz 1946 yılında çok partili hayatageçmiştir. O tarihten bu yana siyasî partiler mevzuatımızda dünyadaki çağdaşgelişmelere paralel olarak çok önemli değişimler olmuştur. Bu gelişmeleriaşağıdaki gibi dört merhale halinde özetlemek mümkündür.
l. 1946 - 1960 Dönemi
2. 1961 Anayasası Dönemi
3. 1982 Anayasası Dönemi
4. 1983 tarih ve 2820 Sayılı Siyasî Partiler Kanunu'ndanSonraki Dönemi
l. 1946 - 1960 Dönemi:
1946 - 1960 Döneminde siyasî partiler 28.6.1938 tarih ve3512 Sayılı Dernekler Kanunu'na tabi idi. Bu sebeple siyasî partiler, sıradandernekler gibi Sulh Ceza Mahkemelerince kapatılabilirdi.
Bir cümle ile o dönemde siyasî partilerimiz başlıca üçşeyden; müstakil bir Siyasî Partiler Kanunundan, Anayasa teminatından veAnayasa Mahkemesi güvencesinden yoksundu. Bu durum, 1961 Anayasası döneminekadar devam etti.
2. 1961 Anayasası Dönemi:
1961 Anayasası ile siyasî partilerimiz için yeni birdönem başladı. Siyasî partiler 'demokratik siyasî hayatın vazgeçilmezunsurları' olarak anayasal kuruluşlar haline geldiler. Bu arada 1961 Anayasasıile Anayasa Mahkemesi kuruldu. Siyasî partileri kapatma davalarına bakma göreviAnayasa Mahkemesi'ne verildi. Böylece siyasî partilerimiz büyük bir teminata;Anayasa Mahkemesi güvencesine kavuştular. 1965 yılında da 648 Sayılı SiyasîPartiler Kanunu çıkarıldı.
Öte yandan 1971 Anayasa değişikliği ile siyasî partilere,belli şartlar dahilinde, Devlet yardımı öngörüldü. (mad.56/son).
3. 1982 Anayasası Dönemi:
7 Kasım 1982 günü % 92 nisbetinde halkoyuyla kabul edilenyeni Anayasamız demokrasinin ruhuna uygun olarak siyasî partilere büyük önemvermiş hatta özel korumaya almıştır. Bu da gayet tabiidir. Çünkü siyasîpartilerin korunması demokratik rejimin yani milli iradenin korunması demektir.
Siyasî partisiz demokratik siyasî hayat düşünülemez(TEZİÇ, E.:Anayasa Hukuku, 3. baskı, İstanbul, 1996, sh. 305).
Çünkü; 'demokratik siyasî hayatın motorusiyasî partilerdir' (DAVER, B.: Siyaset Bilimine Giriş, S. baskı, Ankara-1993,sh. 166).
Anayasa Mahkemesi'nin bir kararında da belirtildiği gibi:'.. çağdaş demokrasilerde yurttaşların devlet yönetimine katılmaları temelkoşuldur... Kişilerin ayrı ayrı güçleriyle sonuç almaları zordur. Bireyseliradelerini birleştirip yönlendirerek onlara ağırlık kazandıran özgünkuruluşlara gereksinim duyulmuştur. Bu kuruluşlar, ... vazgeçilmez öneme sahipolan siyasî partilerdir'
'Siyasî partiler, belli siyasî düşünceler çerçevesindebirleşen yurttaşların özgürce kurdukları ve özgürce katılıp ayrıldıklarıkuruluşlardır. Kamuoyunun oluşumunda önemli etkinliği olan siyasî partiler....siyasî katılımları somutlaştıran hukuksal yapılardır.'
'Siyasî partiler, demokratik rejimin 'olmazsaolmaz''şartıdır.' Anayasa Mahkemesi, 6.6.1994, E.1993/3, K.1994/2, AKMD,sayı.30, (sh.1061-1229) sh.1184)
Bu yüzdendir ki Anayasamıza göre:'Siyasî partilerdemokratik Siyasî hayatın vazgeçilmez unsurlarıdır' (mad.68, fıkra 2)
'Siyasî partiler önceden izin almadan kurulurlar'(mad.68, fıkra 3'
Siyasî partiler mahiyetleri itibariyle, hukuken, 'serbest kuruluşlar'dır (TEZİÇ, Anayasa Hukuku, sh. 316).
Kamu yararına çalışan bir dernek veya vakıf hükmündedeğillerdir. Önemleri itibariyle bunları çok aşan kurumlardır. Bu önemlerindendolayıdır ki Anayasa'mız siyasî partilere Devlet'in yeterli mali yardımyapmasını öngörmüştür. (mad.68, fıkra 7)
Yine önemlerinden dolayıdır ki Anayasa'mızın amir hükmünegöre: 'Siyasî Partilerin kuruluş ve çalışmaları, denetlenme ve kapatılmalarıile siyasî partilerin ve adayların seçim harcamaları ve usulleri yukarıdakiesaslar çerçevesinde kanunla düzenlenir' (mad.69, fıkra son)
Anayasa'nın sözünü ettiği Kanun, 22.4.1983 tarih ve 2820Sayılı Siyasî Partiler Kanunu'dur.
4. 1983 Tarih ve 2820 Sayılı Siyasî Partiler KanunundanSonraki Dönem:
Bu yeni dönemde çağdaş gelişmelere paralel olarak siyasîpartilerin kapatı1maması hususunda büyük ve önemli adımlar atılmıştır.
Nasıl insanlık çağdaşlaştıkça 'kutsal devlet' anlayışıyerine 'demokrasinin, insan hakları ve özgürlüğün kutsallığı' hakim olmayabaşlamışsa, buna paralel olarak milli iradenin serbestçe tecellisinin en mühimvasıtaları olan siyasî partilerin de ufku açılmış, önündeki yasaklarkaldırılmış, teminata kavuşmaları için yoğun çabalar harcanmış ve siyasîpartilerin kapatılmaması hedefine paralel olarak bunların kapatılabilmelerineait şartlar son derece ağırlaştırılmış ve birçok vazgeçilemez hükümlerebağlanmıştır.
Nitekim 2820 Sayılı Siyasî Partiler Kanunu, siyasîpartiler hakkında kapatma davalarının açılabilmesini aşağıda ayrıntılarıylaizah edeceğimiz 5 unsurun hepsinin yerine getirilmesi şartına bağladığı gibi,bir üyenin ihracını da tabii hakimince hüküm giymesi şartına bağlamıştır.
Ayrıca Anayasa Mahkemesi'ne kapatma davası açılıncailgili üyenin 30 gün içinde ihracı halinde kapatma davasının düşeceği hükmünüde getirmiştir.
Bunun gibi 1995 yılında yapılan Anayasa değişikliği ilede siyasî partiler lehine aşağıdaki (B-1) bölümünde izah edilen yeni esaslargetirilmiştir.
Türkiye'deki 50 yıllık bu gelişmeyi siyasî partilerleilgili Anayasa hükümleri, siyasî parti kanunları ve Anayasa Mahkemesi içtihatlarıaçık bir şekilde ortaya koymaktadır.
B- İkinci Kısım: Siyasî Partiler Hukukunda Ulaşılan SonMerhale:
Yukarıdaki bölümlerde dünyadaki demokrasi, insan haklarıve özgürlüklerdeki çağdaş gelişmelere genel bir bakış yapılmış, bunlara paralelolarak Türkiye'deki son elli yıllık gelişmelerde ana hatlarıyla belirtilmiş veyine Türkiye'de bu gelişmelere uygun olarak Siyasî Partiler Hukuku'yla ilgilideğişimler ve merhaleler ortaya konulmuştur.
Bu bölümde bütün değişimlerden sonra Türkiye'deki SiyasîPartiler Hukuku'nun eriştiği son merhale ana hatlarıyla belirtilmiştir.Halihazır durumu belirtirken:
B-l. Anayasa'da yapılan değişikliklerle erişilen sonmerhale,
B-2. Siyasî Partiler Kanunu'nda yapılan değişikliklerleerişilen son merhale,
B-3. Anayasa Mahkemesi içtihatlarıyla erişilen sonmerhale, olmak üzere üç bölümde kısaca özetlenmiştir.
aöyle ki;
B-1. Anayasa'da Siyasî Partiler Lehine YapılanDeğişiklikler:
Türkiye'yi Avrupa Birliği'ne dahil etmek içinAnayasa'mızda, 1995 yılında siyasî partiler lehine önemli değişiklikleryapılmıştır. Değişikliklerin amacı; Siyasî Partiler Hukuku'nda en son çağdaşnormların Türkiye'de uygulanmasını sağlamaktır.
Söz konusu değişiklikleri üç grupta toplayabiliriz.
a. Kapatma Sebepleriyle İlgili Değişiklikler:
1995 Anayasa değişikliği ile çağdaş gelişmeye paralelolarak Türkiye'mizde de siyasî partilerin kapatılmaması ana prensibibeninsenmiş, 1982 Anayasası ile 2820 Sayılı Siyasî Partiler Kanunu'nda kabuledilen pek çok kapatma sebepleri ortadan kaldırılmıştır.
Artık bir siyasî partinin kapatılması ancak aşağıdaki üçsebebin, var olması için belirtilen, açık, kesin deliller ve koşulların sübutbulması halinde mümkün olabilecektir.
1 ) Bir siyasî partinin tüzük ve programının Anayasa'nın68. maddesinin 4. fıkrası hükümlerine aykırı olması,
Böylece 1982 Anayasası ve ayrıca 2820 Sayılı SiyasîPartiler Kanunu'nda daha önce çok daha şümullü bir şekilde yer almış olankapatma sebepleri şimdi Anayasa'nın 68. maddesinin 4. fıkrasındaki hususlarainhisar ettirilmiştir.
2 ) Bir siyasî partinin yabancı devletlerden,uluslararası kuruluşlar ile yabancı gerçek ve tüzel kişilerden maddi yardımalması,
Önceleri siyasî partilerin yurtdışından yardım almalarıkat'i surette yasak iken 1995 değişikliği ile Anayasa, yabancı ülkedebulunmasına rağmen Türk uyrukluğunda olan gerçek ve tüzel kişilerden maddiyardım alınması yasağını kaldırmıştır. (mad.69, fıkra 9'
3 ) Bir Siyasî Partinin, Anayasa'nın 68. maddesinin 4.fıkrasında belirtilen fiillerin işlendiği odak haline geldiğinin sübut bulması.
Ancak sübut için 2820 Sayılı Siyasî Partiler Kanunu'nunilgili maddelerinde belirtilen şartların tahakkuku halinde bir siyasî partikapatılabilir.
b. Siyasî Partilere Katılım ve Siyasî Parti Organlarıylaİlgili Değişiklikler:
1995 Anayasa değişikliği ile siyasî haklar genişletilmiş,Siyasî yasaklar azaltılmış, böylece siyasî partilerin daha köklü, güçlü veetkin kuruluşlar haline gelmeleri için zemin hazırlanmıştır.
Eskiden derneklerin, vakıfların, sendikaların, üniversiteöğretim üyelerinin hatta reşit olmasına rağmen 21 yaşını ikmal etmemişgençlerin, kısacası çok geniş bir kitlenin siyaset yapması yasak iken 1995Anayasa değişikliği ile bu yasaklar sona ermiştir.
Ayrıca siyasî partilerin kadın kolları ve gençlikteşkilatı kurmaları mümkün hale getirilmiştir.
c. 1995 Anayasa Değişikliği İle Bir Siyasî PartininKapatılmasının Sonuçları hafifletilmiştir: Şöyleki;
l. Anayasa Mahkemesi kararıyla bir siyasî parti temelliolarak kapatıldığı zaman, 1995'ten önce, kapatılma davasının açıldığı tarihteparti üyesi olan bütün milletvekillerinin vekilliği düşerken artık sadece sözve eylemleriyle partinin kapatılmasına sebep olan kimselerin milletvekilliğinindüşmesi esası getirilmiştir.
2. Anayasa'da 1995'te yapılan değişiklikten önce 'temellikapatılan siyasî partilerin kapatılma tarihinde üyeliği devam eden kurucuları,genel başkanı, merkez karar ve yönetim kurulu ile her kademedeki yönetim vedisiplin kurulu üyeleri ve Türkiye Büyük Millet Meclisi siyasî parti grubuüyeleri başka bir siyasî partinin kurucusu, yöneticisi ve deneticisiolamazlar'dı.
Günümüzde ise bu yasaklar sadece partinin kapatılmasınasebep olan kimseler için geçerli hale getirilmiştir.
3. Eskiden bir siyasî partinin temelli kapatılmasınasebep olan kimseler on yıl süreyle siyaset dışı kalırken 1995 değişikliği ileAnayasa bu süreyi beş yıla indirmiştir. (mad.69/VIII)
B-2. Siyasî Partiler Kanunu'ndaki Değişiklerle UlaşılanSon Merhale:
2820 Sayılı Siyasî Partiler Kanunu'muz, bir partininkapatılmasını, bilhassa odak haline gelme sebebiyle kapatma davası açılabilmesinibeş kesin şartın gerçekleşmesine bağlamıştır.
Çağdaş gelişmeye paralel olarak siyasî partilerinkapatılmaması ilkesi yönünde adımlar atılırken Türkiye'mizde de 1986 yılında2820 Sayılı Siyasî Partiler Kanunu'nda çok önemli değişiklikler yapılmıştır. Bumeyanda bir siyasî partiden Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı'nın bir üyeninihracını talep edebilmesi için bu üyenin 'hüküm giymesi' şartı getirilmiş, birsiyasî partinin suç odağı haline geldiği iddiası ile dava açılabilmesi ise beşkesin şarta bağlanmıştır. Bu şartlar:
l. Suç sayılan fiillerin parti mensuplarınca işlendiğinin'hüküm giymeleriyle' sübut bulması,
2. Bu üyelerin partiden ihraçları için CumhuriyetBaşsavcısı'nın partiye bildirimde bulunması,
3. Partinin bu üyeleri 30 gün içinde ihraç etmemesi,
4. Bu fiillerin üyelerce kesif bir biçimde işlendiğininsübut bulması,
5. Partinin bu fiilleri benimsediğinin de sübuta ermesi.
Anayasa koyucu ise bu şartları dahi yeterli görmemişolmalı ki yukarıda belirttiğimiz gibi 1995 yılında Anayasa'da siyasî partilerlehine -ilaveten- önemli düzenlemeler yapmış; siyasî katılımcılığı artırırkensiyasî partilerin kapatılma sebeplerini azaltmış ve daraltmıştır.
Gerek 2820 Sayılı Siyasî Partiler Kanunu'nda 1986'dayapılan değişiklikler gerekse1995'te Anayasa'da yapılan değişiklikler, sonuçolarak, siyasî parti yasaklarını azaltan, savunmaya daha fazla imkan tanıyan veparti kapatmaktan ziyade partilerin sağlıklı bünyeye kavuşmalarını esas alançağdaş gelişmelere paralel olan değişmelerdir.
B-3. Anayasa Mahkemesi İçtihatlarındaki Gelişme:
Anayasa Mahkemesi içtihatları da, çağdaş gelişmelereparalel olarak 'parti kapatılmaması ilkesi' yönünde gelişmiştir.
Yukarıda 1995 Anayasa değişiklikleriyle partilerinkapatılma sebeplerinin son derece daraltıldığını ve 2820 Sayılı Kanun ve 1986yılında yapılan değişiklikle de 'odak' olma sebebiyle siyasî partilerinkapatılmasının birçok şartların sübutuna bağlandığını belirtmiştik.
Bu bölümde ise dünyadaki ve Türkiye'deki çağdaş mevzuatgelişmelerine paralel olarak Anayasa Mahkemesi içtihatlarındaki gelişmelere,parti kapatılmaması istikametinde atılan adımlara değinmek istiyoruz.
Nitekim Yüksek Mahkeme, 500'e yakın sanık ve 80'e yakıneylemle suçlanıp konusu suç teşkil eden fiillerin işlendiği bir 'odak' halinegelmekle suçlanan Halkın Emek Partisi'nin odak haline gelmediğine kararvermiştir (Anayasa Mahkemesi, 14.7.1993, E.1992/l, K.1993/l,(R.G.18.8.1993/21672])
Yine Yüksek Mahkeme'miz, tüzük ve programıyla Anayasa'nın136., Siyasî Partiler Kanunu'nun ise Anayasa'nın Geçici 15. Maddesininkorumasında olan 89. maddesine aykırı davrandığı iddiası ile Demokratik BarışHareketi Partisi'nin kapatılması için açılan davayı, reddetmiştir (E. 1996/3[Siyasî Parti-Kapatma) Sayılı dava ile ilgili gerekçeli karar henüzyayınlanmamıştır).
3. Fasıl : Bu Dava Dünyadaki Ve Türkiye'deki GelişmelereTers Düşmüştür.
A - Birinci Kısım: Çağdaş Demokrasilerde SiyasalPartilerin Kapatılması İfade Ve Örgütlenme Özgürlükleri İle Bağdaşmaz.
Dünya ve Türkiye'nin bugün demokrasi, insan hakları,özgürlük, düşünce hürriyeti ve siyasî partiler hukukunda geldiği nokta:
Avrupa insan Hakları Sözleşmesi (AİHS) ve Paris Şartıgibi belgeler İnsan hakları ve demokrasi alanında çağdaş dünyanın geldiği enson noktayı göstermektedir. Bu noktada siyasî partiler hukukunun eriştiği sonaşamayı tesbit edebilmek için bu belgelerin içeriklerine bakmamız gerekir.
Parti kapatma davalarında AİHS'in ifade özgürlüğünüdüzenleyen 10. maddesi ile örgütlenme hakkını düzenleyen 11. maddesi öncelikledikkate alınması gereken hükümler içermektedir. Siyasî partiler birer 'örgüt'olarak 11. maddede garanti altına alınan örgütlenme hakkının siyasî alandatezahürleridirler. Dolayısıyla parti kapatma kararlarının öncelikle 11. maddekapsamında değerlendirilmesi gerekmektedir. AİHK'nun içtihatları da zaten buyöndedir. AİHK Türkiye Birleşik Komünist Partisi ve Sosyalist Partikararlarında Sözleşme'nin 11. maddesinin siyasî partilerin kapatılmasıkonusunda bir lex specialis oluşturduğunu düşünmektedir. (Sosyalist Parti(SP/PERİNÇEK v. Turkey davası, Başvuru No:21237/93, Avrupa İnsan HaklarıKomitesi Karar Tarihi: 26.11.1996, para.86 (Ek: Bölüm I, No:4). Bununla beraberAİHS'nin ifade özgürlüğünü düzenleyen 10. maddesi de parti kapatma davalarıiçin önemli ilkeler ve açık hükümler içermektedir. Bu nedenle biz Sözleşme'nin11. ve 10. maddelerini birlikte ele alacağız.
AİHS ,11. Maddeye göre:
'1. Herkes, menfaatlerini korumak için sendika kurma veonlara katılma hakkı dahil, barışçıl toplanma ve örgütlenme özgürlüğünesahiptir.
2. Yasalarla öngörülen ve demokratik bir toplumda gerekliolan, milli güvenlik veya kamu güvenliği, düzensizliğin veya suçun önlenmesi,sağlık ve ahlakın korunması ya da başkalarının hak ve özgürlüklerinin korunmasınedenlerinin dışında hiçbir nedenle bu haklara sınırlama konamaz. Bu maddesilahlı kuvvetler, polis ya da devlet memurlarının bu haklardanyararlanmalarına yasal kısıtlama getirilmesini engellemez.'
AİHS'nin 10. Maddesi de benzer şekilde ifade özgürlüğünüve sınırlarını düzenlemektedir. Buna göre:
'1. Herkes ifade özgürlüğüne sahiptir. Bu hak, kanaattaşıma ve resmi makamlarca karışılmaksızın ve ülke sınırlarına bakılmaksızınbilgi ve fikirlerin alınıp yayılması özgürlüğünü de içerir. Bu madde,devletleri radyo, televizyon veya sinema girişimlerini izne bağlamaktan engellemez.
2. Kullanılması ödev ve sorumluluklar içeren buÖzgürlükler, demokratik bir toplumda gerekli olan, ulusal güvenlik, toprakbütünlüğü veya kamu güvenliği, kamu düzeninin korunması veya suçun önlenmesi,genel sağlık yada ahlakın korunması başkalarının ün ve haklarının korunması,gizli belgelerinin açıklanmasının engellenmesi yada yargının otorite vetarafsızlığının sağlanması amacıyla kanunla konulan kural, şart, kısıtlama vecezalara bağlanabilir.' (AİHS 10 ve 11. maddeleri İngilizce aslından çevrilmiştir.Orjinal metinler için bkz. I. Brownlie (ed.), Basic Documents on Human Rights,Third Edition, Oxford: Clarendon Pres, 1992, sh. 330/331)
Görüldüğü gibi Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi, ifade özgürlüğü ve örgütlenme hakkı konusunda önce genel ilkeleri vermekte ( 10/ 1 ve11/1), sonrada bu hakların hangi durumlarda sınırlandırılabileceğinibelirtmektedir. (10/2 ve 11/2). Ancak hemen belirtmek gerekir ki Sözleşmeçerçevesinde hakların korunması esas, sınırlandırılması ise kesin şartlarabağlanmış istisna niteliğindedir.
Uluslararası İnsan Hakları Hukuku literatüründe otoriteolarak kabul edilen Van Dijk ve Van Hool'un da önemle vurguladıkları gibi, bumaddelerin ikinci paragraflarında yer alan ulusal güvenlik, kamu düzeni, genelahlak gibi sınırlandırma sebeplerinin dar yoruma tabi tutulması gerekir. Aksitakdirde birinci paragrafta garanti altına alınan hakkın yaşama alanıkalmayacaktır. Sınırlandırma nedenleri geniş yorumlandığında Sözleşme'ninöngördüğü hakların korunması 'hayal' olmanın ötesine geçemiyecektir. (P.vanDIJK & G.J.H. Van HOOL: Theory and Practice of European Convention on HumanRights, Second Edition, Deventer: Kluwer, 1990, sh.583, Ayrıca bkz. P.SIEGHART:The Lawful Rights o Mankind: An Introduction to the International Legal Code ofHuman Rights, Oxford: OUP, 1986, sh.81)
Böyle bir tehlikeyi önleyebilmek için AİHS, ifadeözgürlüğüne ve örgütlenme özgürlüğüne getirilen sınırlamaları da sınırlamıştır.Buna göre 10. ve 11. maddelerinin 2. paragraflarda yer alan nedenlerle haklarayapılan müdahalelerin 'yasayla öngörülmesi' (prescribed by law) ve 'demokratikbir toplumda gerekli (necesary in a democratic society) olması gerekir.
Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM) çeşitli davalardasınırlandırma sebeplerinin nasıl yorumlanmasına ve demokratik toplumun neyigerektirdiğine dair genel ilkeler ve açık hükümler ortaya koymuştur. AİHM,'Silver v.UK' davasında bu ilkeleri dört ana madde altında özetlemiştir:
(a). (Demokratik toplumda) 'gerekli' sıfatı... 'izinverilebilir,' 'sıradan', faydalı', 'makul', ya da 'arzu edilir' gibi ifadelerinesnekliğine sahip değildir.
(b) Taraf Devletler sınırlamaları uygulama bakımındanmutlak olmayan bir takdir yetkisine sahip olmakla birlikte, bu sınırlamalarınSözleşmeye uygunluğu noktasında son söz (Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinindir.
(c) 'demokratik bir toplumda gerekli' ifadesi (haklarayönelik) müdahalenin 'acil bir sosyal gereksinimi' karşılaması ve 'meşruamacını aşmaması' demektir.
(d) garanti altına alınan hakkı sınırlandırmaya yönelikistisnaları içeren Sözleşme ifadeleri dar yorumlanmalıdır. (Silver v. UnitedKingdom davası, 25 Mart 1983, Series A, No.61; (1983J, 5 EHRR 347, para.97.)
ABD Yüksek Mahkemesi (Supreme Court) da ifade özgürlüğüile ilgili kararlarında bir hakkın sınırlandırılabilmesi için o hakkınkullanımının 'açık ve mevcut bir tehlike' (clear and present danger)oluşturması gerektiğini belirtmiştir (Bkz. 'Schenk v. United States' davası,249 U.S. 47 [1919], sh.52).
Supreme Court yargıcı Brandeis'e göre: ciddi zararendişesi, konuşma ve toplanma özgürlüğünü sınırlamayı tek başına haklıgösteremez İnsanoğlu cadılardan korktu ve adınları yaktı. İfade özgürlüğünümeşru bir şekilde sınırlandırabilmek için bu özgürlüğün kullanımının sonucundaciddi zararlar doğacağına dair endişenin makul temellere (reasonable ground)dayanması gerekir' ('Dennis v. United States' davası, 341 U.S. 494 [1951],sh.585) Benzer bir yaklaşım için bkz. ('Butler v.Michigan' davası 352 U.S.380[1957), sh.383).
Ancak başkaları için 'açık', 'mevcut' ve 'ciddi' birtehlike sözkonusu ise hakların ve özgürlüklerin kullanımı kısıtlanabilir.Profesör Ronald Dworkin'in ifadesiyle hınca hınç dolu bir tiyatroda yalan yere'yangın var!' diye bağırmak sınırlandırmayı gerektiren davranıştır. [R.DWORKIN:Taking Rights Seriously, London: Duckworth, 1977, sh.204]
Buradaki tehlike 'açık', 'mevcud' ve 'ciddi'dir. Buunsunlar gerçekleşmediği halde, 'potansiyel tehlike' yada 'yoruma başvurma'suretiyle tehlike tesbiti gibi mülahazalarla özgürlüklerin sınırlandırılmasıdüşünülemez. Bir hakkın kullanımının 'bugün değilse bile ileride tehlikeoluşturabileceği' faraziyesi ile kısıtlanması söz konusu olamaz.
Parti kapatma davalarında AİHS'nin 10. maddesiyle korunanifade özgürlüğü de önemli bir yer işgal etmektedir. Handyside davasında ve dahasonraki davalarda AİHM bu konudaki görüşlerini net bir şekilde ortayakoymuştur. AİHM'nin 'Handyside' davasında çizdiği 'demokratik toplum' resmidaha sonra ifade özgürlüğü ile ilgili hemen her davada tekrar edilmiştir. AİHMdüşünceyi açıklama özgürlüğünü çağdaş demokrasinin temel unsuru olarak kabuletmekte ve bu özgürlüğe yönelik sınırlamalara karşı özel bir hassasiyetgöstermektedir. 'Handyside v.UK' davasında AİHM 'ifade özgürlüğü' ve'demokratik toplum' arasındaki ilişkiyi şu şekilde ifade etmiştir: İfadeözgürlüğü demokratik toplumun hayati temellerinden biri olup, bu toplumunilerlemesi ve her insanın gelişmesi için gerekli temel şartlardandır. O (ifadeözgürlüğü) sadece 'lehte', 'gücendirmeyen' veya 'tarafsız' 'bilgi' ve'düşünceler' için değil aynı zamanda devleti veya belli bir toplum kesiminigücendiren, şok eden veya rahatsız eden bilgi ve düşünceler için de geçerlidir.Bütün bunlar 'demokratik toplum'un vazgeçilmez unsurları olan çoğulculuk,hoşgörü ve müsamahanın (geniş görüşlülüğün) gerekleridir. (Handyside v. UnitedKingdom, 7.12.1976, Series A, No.24;
/I979-80) I EHRR 737, para. 49. Ayrıca bkz. Sunday times(The) v.United Kingdom, (1979-80) 2 EHRR 245, para.65, Lingens v. Austria,(1986) 8 EHRR 407, para. 41, Castells v. Spain, (1992), 14 EHRR 445, para. 42,Thorgeirson v. Iceland, (1992) 14 EHRR 843, para. 63, Prager and Oberschlichv.Austria, (1995), 21 EHRR 1, para.38, Ivoght v. Germany, (1996), 21 EHRR 205,para. 52.)
Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi yukarıda aktarılan sözleridefalarca tekrarlayarak ifade özgürlüğünün demokratik bir toplum için ne dereceönemli olduğunu vurgulamıştır. İfade özgürlüğünün sadece resmi söylemceonaylanmış, 'sakıncasız' düşünceler için değil, statükoyu eleştiren hattasiyasî sistemi 'rahatsız' edebilecek 'aykırı' fikirler için de geçerli olduğunuAİHM açıkça belirtmiştir. Düşünce ve ifade özgürlüğünün spektrumunun bu kadargeniş olması, demokratik toplumun olmazsa olmaz şartı olan pluralizm vetolerans gibi değerleri yaşatmak için kaçınılmazdır.
B- İkinci Kısım.Bir Hukuk Devleti Olan Türkiye'de RefahPartisini Kapatmak Mümkün Değildir.
Refah Partisi, 19 Temmuz 1983 tarihinde kurulmuş olup; 14yıldır Türkiye'de Anayasa ve kanunlara uygun olarak siyasî faaliyet icraetmektedir. Bu zaman zarfında ülkemizde yapılan milletvekili ve yerelyönetimler seçimlerine iştirak etmiş olan Partimiz, Mart 1989 Genel YerelSeçimlerde, başta 5 ilimiz olmak üzere pek çok belediye başkanlıklarınıkazanmıştır; Eylül 1991 Milletvekili Genel Seçimlerinde 62 milletvekilikazanarak, Türkiye Büyük Millet Meclisi'nde Grup oluşturmuştur. Kasım 1993Kısmi Yerel Seçimlerde, Partimiz adayları önemli belediye başkanlıklarınıkazanmışlardır. 27 Mart 1994 Genel Yerel Seçimlerinde ise, başta İstanbul veAnkara Büyükşehir Belediyeleri olmak üzere, pek çok ilin belediyebaşkanlıklarını, yüzlerce ilçe ve belde belediye başkanlıklarını yine Partimizadayları kazanmışlardır. Nihayet 24 Aralık 1995 Milletvekili Genel Seçimlerinde158 milletvekili kazanan Partimiz, Türkiye'nin en büyük partisi olarak TBMM'ndegrup oluşturmuştur.
Bu zaman zarfında gerek Partimiz adına bulunulanpropaganda faaliyetleri, gerek yönetimlerde işbaşına gelen Partimiztemsilcilerinin icraatları hep hukuki zeminde kalmıştır. Yerel yönetimlerdeişbaşına gelen Partimiz mensupları, örnek bir yönetim sergileyerek halkımızınteveccühünü kazanmışlardır.
Bu teveccühün bir sonucu olarak, 24 Aralık 1995Milletvekili Genel Seçimlerinde Türkiye'nin en büyük partisi hüviyetini kazananPartimiz, önce Anamuhalefet partisi görevini üstlenmiştir. Partimiz,Anamuhalefet Partisi olarak bu dönemde önemli hukuki ve siyasî başarılar eldeetmiştir. Bu başarılar neticesinde Partimiz, büyük koalisyon ortağı olarakTürkiye Cumhuriyeti'nin 54. Hükümetinin kurulmasında görev almış; PartimizGenel Başkanı, Başbakanlık görevini üstlenmiş; 18 bakanlık görevi, Partimizmensubu milletvekillerince üstlenilmiştir.
20. Yasama döneminde Türkiye Büyük Millet Meclisibünyesinde teşkil edilen, başta Plan ve Bütçe Komisyonu olmak üzere, pek çokMeclis İhtisas Komisyonundaki başkanlık görevi Partimiz milletvekillerincederuhte edilmiştir.
Bu dönemde TBMM bünyesinde teşkil olunan MeclisSoruşturması ve Araştırması Komisyonlarında Partimiz milletvekilleri görev ifaetmişlerdir.
Partimiz temsilcilerinin bütün bu faaliyetleri hep hukukizeminde icra edilmiştir.
Bu arda önemle belirtmemiz gerekir ki; büyük koalisyonortağı olarak Partimizin görev aldığı Türkiye Cumhuriyeti'nin 54. Hükümetialeyhine muhalefet partilerince verilen 12 Gensoru Önergesi TBMM'ncereddedilmiştir. Bu vakıa karşısında, gerek Başbakan sıfatıyla, gerek bakansıfatıyla 54. Hükümette görev alan Partimiz temsilcilerinin Siyasîsorumluluklarının söz konusu olmadığı açıkça ortaya çıkmıştır. Siyasîsorumluluğun söz konusu olmadığı faaliyetleri dolayısıyla Partimiz temsilcisisiyasî şahsiyetlerin hukuki sorumluluğundan da bahsedilemez.
Nitekim; Prof. Dr. Erdoğan TEZİÇ'in şu görüşleri budüşüncemizi açıkça teyid etmektedir:
'Bir iktidar partisi için kapatma mekanizmasının işlemesidüşünülemez.' (TÜSİAD, Demokratik Standartların Yükseltilmesi Paketi TartışmaToplantıları Dizisi, Mayıs 1997) (Ek: Bölüm I, No: 5)
Ayrıca, Refah Partisi 4 milyonu aşkın resmi kayıtlı üyesiile Türkiye'nin ve hatta dünyanın en büyük partisi hüviyetini kazanmıştır.Takriben 35 milyon seçmen kitlesi olan ülkemizde 4 milyon resmi kayıtlı üyesiile Partimiz 1989 Genel Yerel Seçimlerde % 10, 1991 Milletvekili GenelSeçimlerinde % 17, 1994 Genel Yerel Seçimlerinde % 20 ve 1995 MilletvekiliGenel Seçimlerinde % 22 oy almış bir partidir.
Bu görünüm karşısında, 14 yıldan beri yasalar içindefaaliyet gösteren ve Türkiye'nin en büyük partisi olan Refah Partisi'ninkapatılması hukuken mümkün değildir. Aksi takdirde, Anayasanın 2. maddesindenDevlete izafe edilen demokratiklik vasfı inkâr edilmiş olur. Aslında böyle biruygulama, Anayasa'ya aykırılık arz edecektir!
Çünkü bu rakamlardan da ve son günlerde yapılananketlerden de açıkça görüldüğü gibi Refah Partisi sempatizanlarıylaTürkiye'nin üçte birini temsil etmektedir.
Bu topluluğun demokratik rejimde yok farz edilmesi de gözardı edilmesi de mümkün değildir. Esasen çağdaş dünyada parti kapatmak artıksöz konusu değildir. Çünkü parti kapatmakla herhangi bir sonuca ulaşılmasımümkün değildir. 14 yıldan beri yasalar içerisinde çalışarak gerek yerelyönetimlerde gerekse merkezi yönetimde halkımıza büyük hizmetleri ifa etmişolan Refah Partisi'nin iktidarda iken ve lâikliğe aykırı hareket ettiğiiddiasıyla TBMM'ne verilen Gensorunun TBMM'nce reddedildiği 20 Mayıs 1997gününün tam ertesi günü, o güne kadar yıllarca bütün sayın Başsavcılartarafından Refah Partisi aleyhine bir dava açılmasının hukuken mümkünolmadığının defalarca açıklanmış ve tekrar edilmiş olmasına rağmen hiç bir usulhükmü dikkate alınmadan, Partiye haber vermeden birdenbire bu davanın açılmasıhem Türkiye'de hem modern dünyada bir büyük hayrete ve reaksiyona sebepolmuştur.
(The Economist, 19 Temmuz 1997, Ek: Bölüm I, No.3)
(New York Times, 19 Haziran 1997, Ek: Bölüm I, No.6)
(New York Times, 14 Haziran 1997, Ek: Bölüm I, No.7)
(Deutsche Presse Agentur, 30 Mayıs 1997, Ek: Bölüm I,No.B)
Bütün uluslararası kuruluşlar böyle bir harekete karşıdaha ilk andan şiddetle reaksiyonlarını ortaya koymuşlardır. Bugünkü çağdaşdünyada ve Türkiye'de böyle bir olayın cereyan etmiş olması Refah Partisi'nedeğil daha çok Türkiye'ye gölge düşürmüştür. Ülkemizin uluslararası görünümünüdemokrasinin ve yasaların gereği olarak hiç bir hukuki mesnede dayanmadan vekanunların gösterdiği usul hükümlerinden hiç birini yerine getirmekten açılmışolan bu davanın bir an evvel esasına bile girilmesizin usul yönünden derhalreddedilmesi son derece büyük önem taşımaktadır. Yüksek Mahkemenin çağdaşlık,demokrasi ve ulusumuz adına bu şerefli görevi en kısa zamanda yerinegetireceğine kesinlikle inanıyoruz.
Aşağıdaki bölümlerde neden bu davanın daha ilk incelemedeusul bakımından reddedilmesi gerektiğinin gerekçeleri, davanın esas bakımındanhiç bir hukuki mesneden dayanmadığı, hiç bir tereddüde mahal bırakmayacakşekilde belirtilmiştir.
II. Bölüm Dava ile İlgili Anayasa ve Kanun Hükümleri
A - Birinci Kısım : Anayasa Hükümleri
23.7.1995 Tarih ve 4121 Sayılı Kanunla YapılanDeğişiklikten Önceki Metin
MADDE 68- (fıkra 4) Siyasî partilerin tüzük veprogramları, Devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğüne, insanhaklarına, millet egemenliğine, demokratik ve lâik Cumhuriyet ilkelerine aykırıolamaz. (fıkra 5) Sınıf veya zümre egemenliğini veya herhangi bir türdiktatörlüğü savunmayı ve yerleştirmeyi amaçlayan Siyasî partiler kurulamaz.
23.7.1995 Tarih ve 4121 Sayılı Kanunla Yapılan DeğişikliktenSonraki Metin
MADDE 68- (fıkra 4) Siyasî partilerin tüzük veprogramları ile eylemleri, Devletin bağımsızlığına, ülkesi ve milliyetiylebölünmez bütünlüğüne, insan haklarına, eşitlik ve hukuk devleti ilkelerine,millet egemenliğine, demokratik ve lâik Cumhuriyet ilklerine aykırı olamaz;sınıf veya zümre diktatörlüğünü veya herhangi bir tür diktatörlüğü savunmayı veyerleştirmeyi amaçlayamaz; suç işlenmesini teşvik edemez.
23.7.1995 Tarih ve 4121 Sayılı Kanunla YapılanDeğişiklikten Önceki Metin
MADDE 69- (fıkra 1) Siyasî partiler, tüzük ve programlarıdışında faaliyette bulunamazlar; Anayasanın 14 üncü maddesindeki sınırlamalardışına çıkamazlar; çıkanlar temelli kapatılır.
(fıkra 5) Cumhuriyet Başsavcılığı, kurulan partilerintüzük ve programlarının ve kurucularının hukuki durumlarının Anayasa ve kanunhükümlerine uygunluğunu, kuruluşlarını takiben ve öncelikle denetler;faaliyetlerini de takip eder.
(fıkra 6) Siyasî partilerin, kapatılması, CumhuriyetBaşsavcılığının açacağı dava üzerine, Anayasa Mahkemesince karara bağlanır.
(fıkra 7) Temelli kapatılan Siyasî partilerin kurucularıile her kademedeki yöneticileri; yeni bir Siyasî partinin kurucusu, yöneticisive deneticisi olmayacakları gibi, kapatılmış bir Siyasî partinin mensuplarınınüye çoğunluğunun teşkil edeceği yeni bir Siyasî parti de kurulamaz.
(fıkra 8) Siyasî partiler, yabancı devletlerden, uluslararası kuruluşlardan, yabancı ülkelerdeki dernek ve gruplardan herhangi birsuretle ayni ve nakdi yardım alamazlar, bunlardan emir alamazlar ve bunlarınTürkiye'nin bağımsızlığı ve ülke bütünlüğü aleyhindeki karar ve faaliyetlerinekatılamazlar. Bu fıkra hükümlerine aykırı hareket eden Siyasî partiler detemelli kapatılır.
(fıkra 9) Siyasî partilerin kuruluş ve faaliyetleri,denetleme ve kapatılmaları yukarıdaki esaslar dairesinde kanunla düzenlenir.
23.7.1995 Tarih ve 4121 Sayılı Kanunla YapılanDeğişiklikten Sonraki Metin
MADDE 69- (fıkra 4) Siyasî partilerin kapatılması,Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısının açacağı dava üzerine Anayasa Mahkemesincekesin olarak karara bağlanır.
(fıkra 5) Bir Siyasî partinin tüzüğü ve programının 68inci maddenin dördüncü fıkrası hükümlerine aykırı bulunması halinde temellikapatma kararı verilir.
(fıkra 6) Bir Siyasî partinin 68 inci maddenin dördüncüfıkrası hükümlerine aykırı eylemlerinden ötürü temelli kapatılmasına, ancak,onun bu nitelikteki fiillerin işlendiği bir odak haline geldiğinin AnayasaMahkemesince tespit edilmesi halinde karar verilir.
(fıkra 7) Temelli kapatılan bir parti bir başka adaltında kurulamaz.
(fıkra 8) Bir Siyasî partinin temelli kapatılmasına beyanveya faaliyetleriyle sebep olan kurucuları dahil üyeleri, Anayasa Mahkemesinintemelli kapatmaya ilişkin kesin kararının Resmi Gazetede gerekçeli olarakyayımlanmasından başlayarak beş yıl süreyle bir başka partinin kurucusu, üyesi,yöneticisi ve deneticisi olamazlar.
(fıkra 9) Yabancı devletlerden, uluslararasıkuruluşlardan ve Türk uyrukluğunda olmayan gerçek ve tüzel kişilerden maddiyardım alan Siyasî partiler temelli olarak kapatılır.
(fıkra 10) Siyasî partilerin kuruluş ve çalışmaları,denetlenme ve kapatılmaları ile Siyasî partilerin ve adayların seçimharcamaları ve usulleri yukarıdaki esaslar çerçevesinde kanunla düzenlenir.
B- İkinci Kısım: Siyasî Partiler Kanunundaki Hükümler
'Görevli mahkeme ve savcılık
MADDE 98- Siyasî partilerin kapatılması, CumhuriyetBaşsavcısı veya Cumhuriyet Başsavcıvekilinin açacağı dava üzerine, AnayasaMahkemesince, Ceza Muhakemeleri Usulü Kanunu hükümleri uygulanmak suretiyle,dosya üzerinde inceleme yapılarak karara bağlanır. Anayasa Mahkemesi gerekligördüğü hallerde sözlü açıklamalarını dinlemek için ilgilileri ve konu hakkındabilgisi olanları çağırır.
Anayasa Mahkemesince verilen kararlar kesindir.
Cumhuriyet Başsavcılığı, iddianamesine esas teşkil edecekolayların araştırılması ve soruşturulmasında ve davanın açılması veyürütülmesinde Cumhuriyet savcılarına ve sorgu hakimlerine tanınan bütünyetkilere sahiptir. Ancak; Anayasanın ve kanunların sadece hakimler tarafındankullanılabileceğini belirttiği yetkiler bunun dışındadır.
Cumhuriyet Başsavcısının görevlendireceği CumhuriyetBaşsavcıvekili veya Cumhuriyet Başsavcısı yardımcıları Siyasî partilerinkongrelerini izleyebilecekleri gibi, Cumhuriyet Başsavcılığı Siyasî partilerdenincelemek üzere gerekli gördüğü belgeleri de isteyebilir.
Siyasî partiler, Cumhuriyet Başsavcılığının isteklerineen geç onbeş gün içinde cevap vermek zorundadırlar.
Cumhuriyet Başsavcısı, soruşturmayı CumhuriyetBaşsavcıvekili veya yardımcıları eliyle de yürütebilir.
Cumhuriyet Başsavcısının soruşturma için görevlendirdiğiBaşsavcı yardımcılarının, Yargıtay üyeliğine seçilmeleri hali hariç, soruşturmasonuçlanıncaya kadar süreli veya süresiz başka bir göreve atanmaları CumhuriyetBaşsavcısının yazılı muvafakatına bağlıdır.
Siyasî Partilerle İlgili Yasakları İnceleme Kurulu
MADDE 99- Siyasî partilerin kapatılmasına ilişkinisteklerin, Cumhuriyet Başsavcılığınca reddi halinde, yapılan itirazlarıincelemek üzere Siyasî Partilerle ilgili Yasakları İnceleme Kurulu kurulmuştur.
Bu Kurul, Yargıtay ceza daireleri başkanlarından kurulur.Bunların en kıdemlisi Kurulun Başkanıdır. Daire başkanlarının özürleri halindedairenin en kıdemli üyesi Kurula katılır. Kurul üye tamsayısı ile toplanır.Karar yeter sayısı, üye tamsayısının salt çoğunluğudur.
Siyasî partilerle ilgili yasaklara aykırılık halinde davaaçılması
MADDE 100- Bir Siyasî partinin, bu Kanunun dördüncükısmında yer alan hükümleri ihlal etmesi sebebiyle Cumhuriyet Başsavcılığıtarafından partinin kapatılması davasının açılması:
a) Resen,
b) Bakanlar Kurulu kararı üzerine Adalet Bakanınınistemiyle,
c) Bir Siyasî partinin istemi üzerine,
Olur.
Ancak, bir Siyasî partinin Cumhuriyet Başsavcılığındandava açılmasını isteyebilmesi için, bu partinin son milletvekili genelseçimlerine katılmış olması, Türkiye Büyük Millet Meclisinde grubu bulunması,ilk büyük kongresini yapmış olması, partinin merkez karar ve yönetim kurulununüye tamsayısının salt çoğunluğunun oyu ile dava açılmasının istenmesi yolundakarar alınmış bulunması ve istemin parti adına parti genel başkanı tarafındanCumhuriyet Başsavcılığına yazılı olarak yapılmış olması gerekir.
Cumhuriyet Başsavcılığı, Adalet Bakanının veya partininyazılı isteminde yeterli delil bulunduğu kanısına varırsa davayı açar. Yeterlidelil bulunmadığı kanısına varırsa dava açmayacağını istemde bulunan AdaletBakanına veya Siyasî parti genel başkanlığına yazı ile bildirir.
Adalet Bakanının veya Siyasîpartinin, Cumhuriyet Başsavcılığının bildirimi üzerine, bu bildirimin tebliğitarihinden başlayarak otuz gün içinde Siyasî Partilerle ilgili Yasaklarıinceleme Kuruluna yazı ile itirazda bulunma hakkı vardır.
Kurul,itirazı ivedilikle en geç otuz gün içinde inceler; itirazı haklı görmezse davaaçılmaz; haklı görürse, Cumhuriyet Başsavcılığı Anayasa Mahkemesine davaaçmakla yükümlüdür.Bu maddenin birinci fıkrasının(b) ve (c) bentlerinde yer alan hükümler milletvekili genel seçimiyle, buseçimin yenilenmesine veya milletvekili ara seçimlerine dair verilen kararınResmi Gazetede yayımlandığı tarihten başlayarak oy verme gününün ertesi gününekadar geçecek süre içinde uygulanamaz.
Dördüncü kısımdaki yasaklara aykırılık halinde partilerinkapatılması
MADDE 101- Anayasa Mahkemesince bir Siyasî parti hakkındakapatma kararı:
a) Parti tüzüğünün veyaprogramının yahut partinin faaliyetlerini düzenleyen ve yetkili parti organlarıveya mercilerince yürürlüğe konulmuş olan diğer parti mevzuatının bu Kanunundördüncü kısmında yer alan hükümlerine aykırı olması,
b) Parti büyük kongresince,merkez karar ve yönetim kurulunca veya bu kurulun iki ayrı kurul olarakoluşturulduğu hallerde ilgili kurulca veya Türkiye Büyük Millet Meclisi grupyönetim veya grup genel kurullarınca bu Kanunun dördüncü kısmında yer alanmaddeler hükümlerine aykırı karar alınması veya genelge veya bildirileryayınlanması veya karar alınmamış olsa bile bu kurullar tarafından aynıhükümlere aykırı faaliyette bulunulması veya parti genel başkanı veya genelbaşkan yardımcısı veya genel sekreterinin sözü edilen bu maddeler hükümlerineaykırı olarak sözlü ya da yazılı beyanda bulunması,
c) Parti merkez karar veyönetim kurulunca Yüksek Seçim Kuruluna partiyi temsilen konuşma yapacağıbildirilmiş olan kimsenin, radyo veya televizyonda yaptığı konuşmanın buKanunun dördüncü kısmında yer alan maddeler hükümlerine aykırı olması,
Hallerinde verilir.
d) 1- (b) bendinde sayılanlardışında kalan parti organı, mercii veya kurulu tarafından bu Kanunun 4 üncükısmında yer alan maddeler hükümlerine aykırı fiilin işlenmesi halinde, fiilinişlendiği tarihten başlayarak iki yılı geçmemiş ise, Cumhuriyet Başsavcılığısöz konusu organ, merci veya kurulan işten el çektirilmesini yazı ile opartiden ister. Parti üyeleri 4 üncü kısımda yer alan maddeler hükümlerineaykırı fiil ve konuşmalarından dolayı hüküm giyerler ise, Cumhuriyet Başsavcılığıbu üyelerin partiden kesin olarak çıkarılmasını o partiden ister.
Siyasî parti, tebliğ tarihinden itibarenotuz gün içinde istem yazısında belirtilen hususu yerine getirmediği takdirde,Cumhuriyet Başsavcılığı Anayasa Mahkemesinde o Siyasî partinin kapatılmasıhakkında dava açar. Cumhuriyet Başsavcılığınca düzenlenmiş iddianamenintebliğinden itibaren otuz gün içinde ilgili Siyasî parti tarafından söz konusuparti organı, mercii veya kurulunun işten el çektirilmesi ve parti üyesi veyaüyelerinin partiden kesin olarak çıkarılmaları halinde, o partinin kapatılmasıhakkındaki dava düşer. Aksi takdirde Anayasa Mahkemesi dosya üzerinde incelemeyaparak ve gerekli gördüğü hallerde Cumhuriyet Başsavcısının ve Siyasî partitemsilcilerinin sözlü açıklamalarını ve konu üzerinde bilgisi olanları dadinlemek suretiyle açılmış bulunan davayı karar bağlar.
2- (I ) numaralı bend gereğince bir Siyasîpartiden kesin olarak çıkarılan veya çıkarılmayıp da bir Siyasî partininkapatılmasına olan üyeleri, çıkarma kararının veya Anayasa Mahkemesinin kapatmakararının kendilerine yazı ile bildirilmesinden başlayarak on yıl süre ilebaşka hiçbir Siyasî partiye alınamaz, parti kurucusu olamaz, seçimlerde partilistelerinde bağımsız aday da gösterilemez ve milletvekilliği için adayolamazlar. Aksi takdirde bu gibileri üye kaydeden veya parti kurucusu olarakkabul eden veya seçimlerde bağımsız aday gösteren Siyasî partiler hakkında da(1 ) numaralı bend hükümleri uygulanır.
Bir Siyasî parti üyesinin, bumadde gereğince partisinden kesin olarak çıkarılması veya çıkartılmayıp dapartinin kapatılmasına sebep olması halinde, hakkında ayrıca genel hükümleregöre işlem yapılır.
95 inci madde hükmü saklıdır.
Cumhuriyet Başsavcılığının isteklerine uyulmaması halindeyapılacak işlem:
MADDE 102- Siyasî partilerindenetimi ve faaliyetlerinin takibi hususlarında Cumhuriyet Başsavcılığınınistediği bilgi ve belgeleri, belli edilen süre veya belli edilmemesi halindemakul süre içinde vermeyen Siyasî partiye Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından ikincibir yazı tebliğ olunur. Bu yazıda, belirtilen süre içinde cevap verilmediği veistek yerine getirilmediği takdirde o Siyasî partinin kapatılması için davaaçılabileceği de belirtilir. Bu tebliğde bildirilecek süre içinde yine istekyerine getirilmez veya cevap verilmezse Cumhuriyet Başsavcılığı o Siyasîpartinin kapatılması için Anayasa Mahkemesinde resen dava açabilir.
Kanunsuz Siyasî faaliyetlere mihrak olma sebebiylekapatma:
MADDE 103- Bir Siyasî partinin,bu Kanunun 78 ila 88 ve 97 inci maddeleri hükümlerine aykırı fiillerinişlendiği bir mihrak haline geldiğinin sübuta ermesi halinde, o Siyasî partiAnayasa Mahkemesince kapatılır.
Bir Siyasî partinin yukarıdakifıkrada yazılı fiillerin mihrakı haline geldiği, 101 inci maddenin (d) bendininuygulanması sonucunda bu fiillerin o partinin üyelerince kesif bir şekildeişlenmiş olduğunun ve bu fiillerin kesif olarak işlenmesinin o partinin büyükkongere, merkez karar ve yönetim kurulu veya Türkiye Büyük Millet Meclisindekigrup genel kurulu yahut bu grubun yönetim kurulunca zımnen veya sarahatenbenimsendiğinin sübuta ermesiyle olur.'
III. Bölüm- Davanın Usul Bakımından Reddi Gerekir
A -1. Parti KapatmaDavalarında, Yargılamanın Güvencesi, Usul Kurallarıdır.
Yukarıda da açıklandığı gibiSiyasî partilerin uymadıkları takdirde kapatma sebebi olabilecek hususlar ilekapatma kararı verilebilecek haller, 2820 sayılı Siyasî Partiler Kanunu'ndadüzenlenmiş ve 1995 Anayasa değişikliği ile kapatma sebepleri ve halleri,yasadakilere oranla daha da dar kapsamlı ve mantıklı bir hale getirilmiştir(TANÖR. B: Türkiye'de Demokratikleşme Perspektifleri, TÜSİAD Raporu, s.51 )
Siyasî partilerin kapatılması davalarının iki safhasıvardır:
a. Davanın açılmasından önceki safha
b. Yargılama safhası.
a. Davanın açılmasından önceki safha :
Davanın alt yapısınınhazırlandığı safhadır. Bu hazırlığı, Yargıtay C. Başsavcısı yapacaktır. Siyasîpartiler hakkında, ancak hangi şartlar kapatma davası açılabileceği, SiyasîPartiler Kanunu'nun 101 ve103. maddelerinde düzenlenmiştir. 1995 yılındaAnayasa'da yapılan değişikliklerle ilgili olarak TBMM Anayasa Komisyonu da,1995 Anayasa değişikliği sırasında, bu hususu şu şekilde belirtmiştir;
'.....partinin tüzüğü gibiprogramı da Anayasa ve kanunla partiler için konan yasaklara veya emredici hükümlereaykırıysa, parti, esasen Anayasa Mahkemesi'nce temelli veya basit olarakkapatılacaktır... Aynı sistematiğe uygun olarak komisyonumuz, Siyasî partilerinbu ilkelere uygun hareket etmemelerinin iki ayrı şeklini açıkça düzenlenmiştir.Bunlardan birincisi, partinin tüzük ve programının bu ilkelere aykırı olması;ikinci durum ise, partinin beyan ve eylemlerinin bu ilkelere aykırıolmasıdır.....Komisyonumuz, bu ayrımı yapmış ve ikinci halde temellikapatılmayı ancak partinin bu tür eylemlerin işlendiği bir odak haline gelmişolmasına bağlamıştır.' (Anayasa Komisyonu Raporu: TBMM, Dönem: 19, Yasama Yılı:4 (S.Sayısı:861 sh: 32/33)
Görülmektedirki, Siyasî partilerin mevzuatı, parti tüzük ve programının, yasaklara aykırıolması halini, kapatma nedeni olarak saymış, ancak bu konuda Başsavcıya birmükellefiyet yüklemeyerek, doğrudan kapatma davası açabilme yolunu açıkbırakmıştır. Fakat buna mukabil bir Siyasî parti hakkında, yasak eylemlerinişlendiği bir odak haline gelmiş olması iddiasıyla kapatma davasının açılmasıbir takım usuli işlemlere bağlanmıştır.Buna göre bir Siyasî partinin, yasak eylemlerin mihrakı(odağı) haline gelmesi, iddiasının ileri sürülebilmesi için ancak aşağıdaki 5şartın hepsinin de sübut bulması ile mümkündür. Bu şartlar:
l. Suç sayılan fiillerin parti mensuplarınca işlendiğinin'hüküm giymeleriyle' sübut bulması
2. Bu üyelerin partiden ihraçları için CumhuriyetBaşsavcısı'nın partiye bildirimde bulunması,
3. Partinin bu üyeleri 30 gün içinde ihraç etmemesi,
4. Bu fiillerin üyelerce kesif bir biçimde işlendiğininsübut bulması,
5. Partinin bu filleri benimsediğinin de sübuta ermesi.
Yukarıdaki şartların hepsininbirden sübut bulması halinde bir partinin odak olma iddiasıyla kapatma davasıaçılabilecektir.
b. Yargılama Safhası :
Bilindiği gibi, Siyasîpartilerin kapatılması davalarına, Yargıtay C. Başsavcısının, açacağı davaüzerine, Ceza Muhakemeleri Usulü Kanunu hükümleri uygulanmak suretiyle AnayasaMahkemesi'nce bakılmaktadır (Any. mad.69, fıkra4; Siyasî Partiler Kanunu,mad.98, fıkra 3; Anayasa Mahkemesi'nin Kuruluş ve Görevleri Hakkındaki Kanun,mad.33).
Yukarıda belirttiğimiz prosedür işletilerek açılankapatma davalarında Yüksek Mahkeme, parti yasaklarına aykırı eylemlerindenötürü bir partinin temelli kapatılmasına, ancak yukarıdaki beş şartın mevcutolduğunu tesbit ettikten sonra davaya bakabilecek ve bu şartların varlığındansonra partinin üyelerinin yoğun bir şekilde iddia edilen yasa dışı hareketiyapıp yapmadıklarına bakarak, partinin odak haline gelip gelmediğine tespit edip,takdir hakkını kullanacaktır.
Siyasî Partiler Yasası'nın 103. maddesi yollaması ile101. maddesinin (d) bendinde belirtilen usule uyulmadan, Yüksek Mahkeme'de, hernasılsa, bir dava ikame edilmişse ne olacaktır'
Bu durum kanunun ihtar mecburiyeti aradığı davalarda, buvecibenin yerine getirilmeden dava açılmasına benzer ki; bu ahvalde sırf busebeple davanın esasa girmeden usul yönünden reddi gerekir.
Parti kapatma davalarının açılabilmesi için kanununbelirlediği bu ön şartların yerine getirilmesi mecburiyeti ayrıca YüksekMahkemenin kararlarıyla teyid edilmiştir.
Anayasa Mahkemesi, 14.7.1993 günlü, 1992/1 E, 1993/1 K.sayılı kararında: '2820 sayılı Yasa'nın getirdiği düzenlemeye göre, Siyasîpartilerin 101. maddenin (b) bendinde sayılan organ ve görevlilerinin, dördüncükısımda yazılı yasaklara aykırı davrandıklarının saptanması durumunda doğrudandoğruya kapatma davası açılabilmesine karşın, aynı yasak eylemlerin (d)bendinde sayılan organ, merci ya da kurullar veya parti üyeleri tarafındanişlenmesi durumunda kapatma davasının açılabilmesi kimi koşullara bağlanmıştır.Bunlar, parti üyeleri bakımından 'hüküm giyme' ve bunun sonucunda üyeliktençıkarılması için yasa metninde belirlenen 'tebligat' ve buna karşın üyeliktençıkarma' koşuludur. Cumhuriyet Başsavcılığı'nın Yasa'nın 103. maddesinin enönemli öğesi olan '101. maddenin (d) bendinin uygulanmasını' gözetmediği, eşanlatımla, parti üyelerinin Dördüncü Kısım'da yer alan hükümlere aykırı eylemve konuşmalarından dolayı 'hüküm giyme' ile tebligatta bulunma ve buna karşınüyelikten çıkarma koşulunu aramadığı ve parti üyeleri hakkında açılmış ve devametmekte olan kamu davalarının varlığını yeterli görerek davalı Siyasî partininkapatılmasını istediği görülmektedir. Bu durumda, Siyasî Partiler Yasasının 103.Maddesinde yazılı kapatma nedeninin öğeler yönünden gerçekleşmediği açıktır.Buna dayalı kapatma isteminin reddi gerekir' (Resmi Gazete: 18 Ağustos1993/21672) demek suretiyle bu sorunun cevabını net olarak ortaya koymuş vedava konusu olayda bu prosedür uygulanmadığı için Başsavcılığın odaklaşmaiddiasına dayanan kapatma talebini reddetmiştir.
Görülmektedir ki, Anayasa Mahkemesi kurulduğu günden beriusül kurallarına çok büyük önem vermiştir. Usül kuralları, Yüksek Mahkemeyegöre, yargılamanın güvencesi açısından çok önemlidir. O kadar önemlidir ki,bizzat kendisi Anayasa'da ve yasalarda öngörülmeyen bir güvence kurumuoluşturmuş ve kanunların yürürlüğünün durdurulmasını içtihad yolu ile adetakurumsallaştırmıştır.
Böylece Yüksek Mahkeme, usuli kuralların ne kadar önemliolduğunu açıkça göstermiş ve bu konuda hep hassas davranmıştır.
A - 2. Bu Davanın Açılmasında Kanunun Öngördüğü ŞartlarYerine Getirilmemiştir.
Görülmekte olan işbu dava iki bakımdan eksik ve hatalıaçılmıştır.
a ) İddianamede davanın dayandırıldığı kanun maddelerizikredilmemiştir.
Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı, Partimiz hakkında açtığıdavanın iddianamesinde, dayanılan yasa maddeleri olarak, Anayasamızın 69.maddesinin 6. fıkrası yollamasıyla 68. maddenin 4. fıkrasını göstermektedir.Gerekçe olarak da '...Anayasada sadece özü belirlenmiş bir kural değil de,konuyu ayrıntılı ve doğrudan düzenleyen bir hüküm var ise, Anayasa daha öncekibir kanunun aykırı hükümlerini zimnen ilga edebilmektedir.. '' düşüncesiniileri sürmüştür.
Bu görüşe katılmak mümkün değildir. Çünkü Anayasanınanılan maddeleri, sadece özü belirlenmiş kuralları içermektedir ve ayrıca bukurallar, yürürlükte olan yasa hükümleri ile mübayenet halinde de değildir.
Keza Anayasa'nın 69. maddesinin son fıkrasında Siyasîparti kapatma ile ilgili Anayasa hükümlerinin kanunla düzenleneceği açık birşekilde belirtilmiştir.
Hal böyleyken, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı'nın, halenyürürlükte bulunan ve Anayasa'nın değişik 68 ve 69. Maddeleriyle mübayenethalinde bulunmayan Siyasî Partiler Kanunu'nun 101. ve 103. maddelerinedayanmaması hatalı olmuştur. İddianamedeki sevk maddesi isabetli değildir.Çünkü; 'Kuralların üstünlük sıralaması ile uygulama sıralaması tersorantılıdır.' (AKILLIOĞLU, T.: İnsan Hakları I, Ankara, 1995, sh. 54)
b ) Davanın açılması yönünden odaklaşma iddiası ileilgili usuli şartlar da yerine getirilmemiştir.
Görülmekte olan dava, Partimizin, Anayasa'nın lâiklikilkesine aykırı eylemlerin odağı haline geldiği iddiası ile açılmıştır. Delilolarak da bir kısım üyelerimizin, muhtelif konuşmaları gösterilmiştir. Ancak buüyeler hakkında Siyasî Partiler Kanunu'nun öngördüğü; -'Hüküm giyme', 'Uyarı dabulunma' -'Üyelikten çıkarma' -'Kesif şekilde işlenme' ve -'Yetkili kurullarcabenimseme' şartlarının sübut bulması gereğince Başsavcılıkça uyulmamıştır.
Böyle bir davanın açılabilmesi için bu beş şartınhepsinin birden yerine getirilmesi kanuni gerekliliktir. Halbuki gerçekte buşartların beşinin birden yerine gelmesi şöyle dursun, hiç biri varit değildir.
Hal böyle iken birkaç üyemizin sübut bulmamış konuşmalarıyeterli görülmüş ve partimizin suç odağı haline geldiği varsayılarak işbu davaaçılmıştır. Öte yandan Siyasî Partiler Kanunu'nun 98. Maddesi, Başsavcıya,iddianamesine esas teşkil edecek olayların araştırması ve soruşturulmasında vedavanın açılması ve yürütülmesinde Cumhuriyet Savcılarına tanınan bütünyetkileri ve görevleri vermiştir. Buna rağmen, Başsavcı, lehimizde olandelilleri de toplama cihetine gitmeyerek, savunma hakkımızı hiçe saymıştır.
Nitekim bu davanın açılışında kanunun amir hükümlerininbirbir yerine getirilmesi şöyle dursun herhangi bir konuda Partiye, ne bir şeysorulmuş, ne de haber verilmiştir. Tamamen Partinin gıyabında birden bireAnayasa Mahkemesi'ne müracaat edilmiş ve Parti bunu medyadan duymuştur. HalbukiAnayasa'nın ve yasanın tarif ettiği odak olma fiili, öyle bir fiildir ki, 14yıl boyunca bununla ilgili hiçbir şey cereyan etmemişken, birden bire hasılolabilecek bir olay değildir. Bu ancak yıllar içinde birçok üyelerin fiilerininsübut bulması, partiye bildirilmesi, partinin bu üyeleri ihraç etmeyerekfiillerini üslenmesi ve 4 milyon üyesi bulunan bir parti için binlerce üyehakkında aynı işlemin cereyan etmesi ile meydana gelebilecek bir olaydır.
Hal böyleyken, çağdaş demokrasilerin olmazsa olmaz koşuluolan Siyasî partilerden biri olan ve halen ülkemizin en büyük Siyasî kuruluşubulunan Partimize, Başsavcılıkça Dernekler Kanunu'nun 53. maddesinin, dernekkapatma davalarında derneklere tanıdığı haklar kadar dahi imkan tanınmamasıkabul edilemez.
Netice olarak;
Bu dava, Anayasa'nın hem lafzına, hem de ruhuna aykırıaçılmıştır.
Bu dava, 2820 sayılı Siyasî Partiler Kanunu'na aykırıaçılmıştır.
Bu dava hukukun temel prensiplerine aykırı açılmıştır.
Bu nedenle Yüksek Mahkemenin bu davada da, teminat olmaözelliği taşıyan usül kurallarını, öteden beri olduğu gibi, büyük birduyarlılıkla dikkate alacağından ve usule aykırılık sebebiyle dosyanınBaşsavcılığa iade edileceğinden kuşkumuz yoktur. Kaldı ki muhterem Mahkemenizcebu davanın esas yönünden reddedileceğinden hiç bir şüphemiz bulunmamaktadır.
B- İkinci Kısım: Siyasî partilere ilişkin kapatmadavalarında Anayasanın 68. ve 69. maddelerinin doğrudan uygulanması mümkündeğildir. 2820 Sayılı Siyasî Partiler Kanunu'nun uygulanması gerekir.
B-1. Sayın Başsavcının Bu Konudaki İddiası:
Kural olarak Anayasa Hükümleri, doğrudan uygulanmazlar.Anayasa Kuralının uygulanabilirliğini temin için, ayrıca kânûni düzenlemelereihtiyaç vardır. Bu nedenledir ki; Anayasa'nın muhtelif hükümlerinde Anayasa'dabelirtilen esaslar çerçevesinde kânûni düzenlemeler yapılması gerektiği ifadeedilmiştir.
Hal böyleyken sayın C.Başsavcısı, Anayasa'nın 23/7/1995tarih ve 4121 sayılı Kanunla değişik 68 ve 69. maddeleri ile 2820 Sayılı SiyasîPartiler Kanunu'nun parti kapatmaya ilişkin hükümlerinin 'Zımnen İlga'edildiğini ileri sürerek, doğrudan Anayasa'nın 68 ve 69. maddelerine istinadenParti'mizin kapatılmasını talep etmiştir. Sayın Başsavcının iddianamesine göre:'... Bir siyasî partinin lâik cumhuriyet aykırı ilkelerine eylemlerin odağıhaline gelip gelmediğini Siyasî Partiler Kanunu'nun 103. maddesi gözönündetutularak değil Anayasa'mızın 69 uncu maddesinin altıncı fikrası yollamasıyla68 inci maddesinin dördüncü fıkrası gözönünde tutularak belirlenmelidir.'
Sayın Başsavcı'ya göre 1995 yılında yapılan değişikliktensonra Anayasa'nın 68 ve 69. maddeleri ile 2820 Sayılı Siyasî PartilerKanunu'nun 103. maddesi arasında bir 'mübayenet' ortaya çıkmıştır. Bu'mübayenet' karşısında, 2820 Sayılı Kanun'un 103. Maddesinin 'zımnen ilga' edilmişolduğu ve dolayısiyle, davada Siyasî Partiler Kanunu hükümlerinin değil,doğrudan Anayasa hükümlerinin uygulanması gerektiği kabul edilmelidir.
Bu iddia ve yorum tarzı, 1982 Anayasası'nın temelhükümlerine, usul ve yasalarımıza, Anayasa Mahkemesi'nin 1982 Anayasası'ndansonraki içtihatlarına tamamen aykırıdır.
aöyleki:
B - 2. Anayasa Hükümleriyle Siyasî Partiler KanunuHükümleri Arasında Bir Mübayenet Yoktur.
Bir Siyasî partinin kanunen yasaklanmış bellifaaliyetlerin icrası bakımından odak (mihrak) haline gelmesi dolayısiylekapatılmasına ilişkin esaslar açısından 2820 Sayılı Siyasî Partiler Kanunuhükümleriyle 1982 Anayasası'nın 1995 değişikliğinden sonraki 69. maddesi hükmüarasında bir mübayenet mevcut değildir.
Anayasa'nın değişik 69. maddesinin 6.Fıkrasına göre; 'Bir Siyasî partinin 68 nci maddenin dördüncü fıkrasıhükümlerine aykırı eylemlerinden ötürü temelli kapatılmasına, ancak, onun bunitelikteki fiillerin işlendiği bir odak haline geldiğinin AnayasaMahkemesi'nce tespit edilmesi halinde karar verilir'
Burada, bir Siyasî partinin yasaklanmış bellifaaliyetlerin odağı haline gelip gelmediğinin Anayasa Mahkemesi'nce tespitedileceği hükme bağlanmıştır. Bununla 'tabiî' olan bir husus, Anayasa hükmühaline getirilmiştir. Çünkü, gerek Anayasa'nın 69. maddesine ve gerekse 2820Sayılı Kanun'un 98. maddesine göre Yargıtay C.Başsavcılığı, sadece bir iddiamakamıdır. Yargıtay C.Başsavcılığı, ancak belli şartların gerçekleştiğindenbahisle bir Siyasî partinin kapatılması gerektiği iddiasında bulunabilir. Buhusus Anayasa'nın 69. Maddesinin gerekçesinde açıkça belirtilmiştir. Bunagöre;'Siyasî partilerin bütün bu yönleri ile faaliyetlerinin Anayasa, kanunlarve kendi tüzük ve programlarına uyup uymadıklarını öncelikle denetleme;faaliyetlerini de sürekli olarak takip ederek, bunlar hakkında Anayasa vekanunlara uymadığı takdirde dava açma ve hatta kapatma talep etme yetki vegörevi Cumhuriyet Başsavcılığı'na verilmiştir.'
Yukarıda belirttiğimiz gibi, Anayasa'nın 69. maddesinin6. Fıkrasına göre Yargıtay C. Başsavcılığı'nın parti kapatmaya dönükiddialarının doğru olup olmadığını tespit görevi, yargılama mevkiinde bulunanAnayasa Mahkemesi'ne verilmiştir. Bu husus, Siyasî partilerin kapatılmasıdavalarında Anayasa Mahkemesi'nin 'görevli Mahkeme' olmasının tabiî birsonucudur.
Bir Siyasî partinin yasaklanmış belli faaliyetleraçısından odak haline geldiğinin Anayasa Mahkemesi'nce tespit edilmesi halindepartinin temelli kapatılacağı hususundaki Anayasa hükmü; hangi hallerde birSiyasî partinin bu faaliyetlerin odağı haline gelebileceği hususunda bir ölçügetirmemiştir. Aynı maddenin 10. fıkrasındaki; 'Siyasî partilerin ...denetlenme ve kapatılmaları.. yukarıdaki esaslar çerçevesinde k a n u n l adüzenlenir' hükmü gereğince bu husus, Kanuna bırakılmıştır. Yani, bir Siyasîpartinin yasaklanmış belli faaliyetlerin odağı haline gelip gelmediği, 2820sayılı Kanun'un 103. ve bu maddenin atıfta bulunduğu 101. maddenin l.fıkrasının (d) bendinde belirlenen usul ve esaslar çerçevesindebelirlenecektir.
Değişiklikten önceki ve sonraki metinler karşılıklıolarak birbirleriyle mukayese edildiğinde görülecektir ki; 1995 değişikliğindenönce sadece parti tüzük ve programlarında yasaklanmış belli amaçlara vefiillere yer verilmiş olması dolayısıyla kapatma cihetine gidileceği belirtilmişti.Buna karşılık, 1995 değişikliği ile bu kapsama 'eylemler' de dahil edilmiştir.Böyle bir düzenlemeye gerek duyulmasının sebebi; özellikle ülkenin bölünmezbütünlüğü aleyhine propaganda yapan partilerle ilgili olarak açılan kapatmadavalarında 'eylem' konusunda Anayasal dayanağının bulunmadığının ve bunedenle, Siyasî Partiler Kanunu'nun ilgili hükümlerinin Anayasa'ya aykırıolduğunun savunma olarak ileri sürülmesidir. 69. maddenin 6. fıkrası hükmü ileSiyasî Partiler Kanunu'nun 103. maddesinin anayasal dayanağı oluşturulmuştur.
B - 3. Bir an için böyle bir mübayenetin varlığı kabuledilse bile, 2820 Sayılı Siyasî Partiler Kanununun 101 ve 103. maddelerininuygulanması gerekir:
Daha evvel Anayasa'nın 4121 Sayılı Kanun'la değişik 68 ve69. maddeleri ile ilgili Siyasî Partiler Kanunu'nun 103. maddesi arasında birmübayenetin bulunmadığını belirtmiştik. Bir an için böyle bir mübayenetinvarlığı kabul edilse dahi, konuyu özel olarak düzenleyen Siyasî PartilerKanunu'ndaki parti kapatmaya ilişkin usul ve esasları bir kenara iterek, genelesasları belirten Anayasa hükümleri doğrudan tatbik edilerek parti kapatmadavası açılamaz.
Bu hususun aydınlanabilmesi için şu iki sorununcevaplandırılması gerekmektedir:
a. 22.4.1983 tarih ve 2820 Sayılı Siyasî Partiler Kanunu,1982 Anayasası'nın 177. Maddesi kapsamına girer mi'
b. Siyasî Partiler Kanunu'ndaki hükümlerle Anayasahükümleri arasında 'açık-seçik' bir mübayenetin mevcudiyeti kabul edilse dahi,acaba halen yürürlükte bulunan kanun hükmünün uygulanması 'ihmal' edilerek,olaya doğrudan Anayasa hükmünün uygulanması mümkün müdür' Bir başka ifadeyle;daha önce yürürlüğe girmiş kanun hükümleriyle bilahare yapılan Anayasadeğişikliği neticesi Anayasa'ya konan yeni hükümler arasında mübayenetbulunması halinde; bu kanun hükümleri zımnen ilga edilmiş sayılır mı'
Birinci Soru İle İlgili Açıklamalarımız:
Sayın Yargıtay C. Başsavcısı, 2820 Sayılı Kanun'un'Anayasa'nın yürürlüğe girmesi' kenar başlığını taşıyan 177. madde kapsamınadahil olduğunu düşünmektedir. Bu itibarla, Sayın Başsavcı, davayı SiyasîPartiler Kanunu yerine, doğrudan Anayasa'nın 68 ve 69. Maddelerine istinadenaçmıştır.
İddianamede yer alan bu görüş ve yorum tarzı, doğrudeğildir.
aöyle ki:
177. maddenin (e) bendine göre; 'Anayasa'nın halkoylamasısonucu kabulünün ilanıyla birlikte yürürlüğe girecek hükümleri ve mevcut vekurulacak kurum, kuruluş ve kurullar için y e n i d e n kanun yapılması veyamevcut kanunlarda değişiklik yapılması gerekiyorsa, bunlara ilişkin işlemlermevcut kanunların Anayasa'ya aykırı olmayan hükümleri veya doğrudan Anayasahükümleri, Anayasa'nın 11 . maddesi gereğince uygulanır'
Anayasa'nın 177. maddesi, yeni Anayasa'nın yürürlüğegirmesini sağlamak için aşamalı bir usul öngören 'bir geçiş dönemi' hükmüdür.Maddenin (e) bendi münhasıran yeni Anayasa yürürlüğe girdikten sonra, yenikanunlar çıkarılıncaya kadar nasıl bir yol izleneceği hususunu düzenlemektedir.
Nitekim bu husus, maddenin gerekçesinde açıkçabelirtilmiştir: 'Yeni kabul edilen Anayasaların yürürlüğü hakkındaki maddeler,diğer kanunların yürürlük maddelerinden değişik bir şekilde hazırlanmaktadır.Bu farklılığa neden olan en önemli etkenlerden biri de anayasalarda yer alanmaddelerden bir kısmının bu maddelere dayalı olarak hazırlanıp kabul edilecekkanunlarla uygulamaya konulabilecek hükümleri ihtiva etmesidir. Aynı şekildekurulması öngörülen yeni organlar da bunlara ilişkin kanunlarladüzenlenecektir. Örneğin, Türkiye Büyük Millet Meclisi'nin üye sayısınıgösteren kuruluş maddesi Siyasî Partiler ve seçime ilişkin hükümler, TürkiyeBüyük Millet Meclisi üyelerinin seçimi hakkındaki hükümler ve bunlarla aynınitelikteki diğer hükümler; kanunkoyucuya hitap etmekte olup, Kanun'unhazırlanması bakımından yürürlükte olacaktır ki, kanunkoyucu bunlara dayanarakkanunları düzenleyecek ve dolayısıyla Anayasa'nın bu konudaki hükümleri buesaslar içinde uygulanacaktır.'
Anayasa'nın 177. , maddesinin (e) bendinde sözkonusuedilen 'mevcut kanunlar' ifadesine gelince, bu ifadeler ile 1982 Anayasası'nınyürürlüğe girdiği anda mevcut olan kanunlar kastedilmiştir. Bu sebepten dolayı24.4.1983 tarih ve 18027 sayılı Resmi Gazete'de yayınlanarak yürürlüğe giren2820 sayılı Siyasî Partiler Kanunu bu madde kapsamına giren bir kanun olarakmütalâa edilemez. I77. maddenin (e) bendindeki 'mevcut kanunlar' ifadesiylekastedilenin, 1982 Anayasası'nın yürürlüğe girdiği anda mevcut olan kanunlarolduğu hususu Yüksek Yargıtay'ın pek çok kararında açıklanmıştır. YargıtayHukuk Genel Kurulu'nun 14.9.1983 T. ve E.1980/4-1714, K.1983/803 (YKD, Kasım1983, sh. 1587 vd.); Yargıtay Ceza Genel Kurulu'nun 28.3.1988 T. ve E.1988/5-76K.1988/135 (YKD, Haziran 1988, sh. 840 vd.) S.lı kararları örnek olarakzikredilebilir.
İkinci Soru İle İlgili Açıklamalarımız:
1995 yılında yapılan değişiklikten sonra Anayasa'nın 68ve 69. maddeleri hükümleriyle 2820 sayılı Kanun'un 103. maddesi hükmü arasındabir 'mübayenet' bulunduğu fikrinden hareket eden Sayın Başsavcı -açık olaraktelaffuz etmese de- 103. madde hükmünün 'zımnen ilga' edilmiş olduğunu iddiaetmektedir.
Sayın Başsavcı, bu iddiasını ispatlamak için AnayasaMahkemesi'nin, Danıştay'ın ve Yargıtay'ın çeşitli kararlarına atıftabulunmaktadır.
Ezcümle Sayın Başsavcı, iddianamenin 3. sahifesinde:'Anayasa Mahkemesi'nin verdiği birçok karara göre, Anayasa'da sadece özü belirlenmişbir kural değil de, konuyu ayrıntılı ve doğrudan düzenleyen bir hüküm var ise,Anayasa daha önceki bir Kanun'un aykırı hükümlerini zımnen ilga edebilmelidir.' demiş ve yüksek Mahkemenin: (3.6.976 gün ve 13/31; 3.7.964 gün ve 22/54;13.1.966 gün ve 26/l; 30.9.1969 gün ve 24/50; 2.8.1967 gün ve 22/22; 30.11.983gün ve 8/3; 17.8.1971 gün ve 41-67) sayılı kararlarını emsal göstermiştir.
Sayın Başsavcının, iddiası ve kabulü bu davada hukukengeçersizdir. Çünkü: Anayasa Mahkemesi, 1961 Anayasası ile kurulmuştur. İlkkararlarında ilke olarak Anayasa kurallarının doğrudan uygulanmasını kabuletmemiştir.
Bilahare 1961 Anayasası'nın geçici 9. ve 151.maddelerindeki Anayasa'nın yürürlüğe konmasını temin için sevkedilmiş olanistisnai hükümlerden dolayı 1982 Anayasası'ndan önceki dönemde bazı özel halleriçin, adı geçen Anayasa maddelerinin cevaz vermiş olması münasebetiyle, hak vehürriyetleri genişletme ve ilgili kişiler ve kurumların lehine hareket etmemaksadıyla, Anayasa'da daha ayrıntılı ve doğrudan tatbik edilebilir hükümlerinmevcudiyeti halinde Anayasa'yı uygulama istikametinde kararlar vermiştir.
Ancak 1982 Anayasası 1961 Anayasası'ndaki 151. ve geçici9. maddelerini iptal edip, bunların yerine 152, 177 ve geçici 15. Maddeleriyürürlüğe koyunca, artık kanunları ihmal kapısı kesinlikle kapanmış, bundandolayı da 1982 Anayasası'ndan sonraki bütün Anayasa Mahkemesi kararlarındamer'î kanun hükümlerinin uygulanmasının ihmal edilemeyeceği, bilakis özel hükümolması dolayısiyle kanunun tatbiki gerektiği tekrar tekrar vurgulanmıştır.
Sayın Başsavcının iddianamede zikrettiği kararlar 1982Anayasası'ndan önceki döneme ait kararlardır. 1982'den sonra 1982 Anayasası'nıngetirdiği hükümlerle bu kararlar geçerliliğini kaybetmiştir. Bu kararlar, işbudavada mesned ittihaz edilemezler.
Bu hukuki gerçek, Anayasa Mahkemesi'nin aşağıdaki bölümde iktibas etmiş bulunduğumuz kararlarında mesnetleriyle açıkça ortayakonulmuştur.
B - 4. Anayasa Mahkemesi kararları sayın Başsavcınıniddiasının kabulüne imkan olmadığını göstermektedir.
a. Anayasa Mahkemesi ilk dönemdeki kararlarında, temelilke olarak Anayasa hükümlerinin doğrudan uygulanmasını kabul etmemiştir.
Bu görüş, Yüksek Mahkeme'nin 1963 tarihli aşağıdakikararından açıkça anlaşılmaktadır. Karara göre: 'Anayasa hükümleri, isteryalnız ilkeleri ana çizgileri ile ve kısaca, ister ele aldığı konuyu bütünayrıntılarıyla tam olarak belirtmiş bulunsun, etki ve değer bakımından hep aynıniteliktedir. Yani bunlar üstün, bağlayıcı temel hukuk kurallarıdır. ... Ancak,uyuşmazlık ve çelişme durumlarında sonraki Kanun'un bazı hallerde öncekiKanun'un aykırı hükümlerini, dolayısıyla kendiliğinden yürürlükten kaldırılışıgibi, temel hukuk kuralının uyuşmazlığı ve çelişmeyi meydana getiren kanunhükmünü kendiliğinden kaldırarak onun yerine geçmesi mümkün değildir.Aykırılığın giderilmesi için mutlaka bir eylem ve işlem gerekir ki, bu da yayasama yoluyla yahut iptal müessesesinin işletilmesi ile olur. EğerAnayasa'nın, yürürlüğe girdiği tarihte var olan kanunlardaki aykırı hükümlerikendiliğinden kaldıracağını düşünmek mümkün ve caiz bulunsaydı, bu çeşithükümlerin ayrıca iptali için bir yolun öngörülmesi hiç de gerekmezdi' (AnayasaMahkemesi,ll.11.1963, E. 1963/106, K.1963/270 [AMKD, y. I, sh. 468 vd.) Ayrıcabkz. Anayasa Mahkemesi, 22.5.1963, E.1963/205,K.1963/123 (AMKD, sy. 2, sh. 20])
b ) 1982 Anayasası ve bundan sonra verilen AnayasaMahkemesi Kararları, Sayın Başsavcının iddiasını dayandırmak istediği AnayasaMahkemesi Kararlarını hukuki mesnet olmaktan çıkartmıştır.
Her ne kadar Anayasa Mahkemesi 1970'li yıllarda, bazıözel hallerde Anayasa hükümlerinin doğrudan uygulanması gerektiği konusundabazı kararlar vermiş ise de; Yüksek Mahkeme, 1982 Anayasası'nın getirdiği yenihükümlere uyarak hususen Siyasî parti kapatma davalarıyla ilgili olarak verdiğikararlarında bu görüşten kesin olarak ayrılmıştır.
Diğer bir ifadeyle, Anayasa Mahkemesi, 1982 Anayasasıyürürlüğe girdikten sonra 'ihmal tekniği'ni kullanarak 2820 Sayılı Kanun'unSiyasî parti kapatılmasına ilişkin hükümlerinin uygulanmasından sarfınazaredilemeyeceği neticesine ulaşmıştır. Nitekim bu husus; Yüksek Mahkemenin 1993tarihli kararında açık bir şekilde vurgulanmıştır: Anayasa'nın, Geçici I5.maddesinin kapsamında olan ve böylece Anayasal koruma altında bulunan yasahükümlerinin sırf bu nedenle Anayasa'ya aykırı oldukları ileri sürülemeyeceğigibi, bunların (uygulanmasının) Anayasa Mahkemesi'nce ihmal edilmesinden de sözedilemez. Bu durumdaki hükümlerin ancak Anayasa'nın temel ilkelerine ve builkelere egemen olan hukukun ana kurallarına olabildiğince uygun düşecekbiçimde yorumlanmaları düşünülmelidir. -Öte yandan, Anayasa yargısında bir yasakuralının ihmal edilebilmesi için aynı konuyu düzenleyen ve birbiriyle çelişenbir yasa ile Anayasa kuralının bulunması ve yasa kuralının iptal edilebilirnitelikte olması gerekir. Geçici 15. Madde nedeniyle iptali istenilemeyenkuralın ihmali de söz konusu olamaz. Bu durumda çözümün Anayasa kurallarıyönünden aranması doğaldır. Anayasa'nın geçici I5. maddesinin varlığı,Anayasa'nın tümlüğü içinde bir çelişkiyi değil, ayrık bir durumuyansıtmaktadır. Geçici 15. maddenin içeriği, konuyu açık bir biçimde ortayakoymuştur. Anayasa Mahkemesi'nin bu kuralı yok sayması olanaksızdır. - Kaldıki, Siyasî Partiler Yasası'nın getirdiği yasaklar, Anayasa'nın 68 ve 69.Maddelerinde yer alan kapatılma nedenlerini somutlaştırmaktadır.... (Nitekim)Anayasa'nın 69. maddesinin son fıkrasında 'Siyasî partilerin kuruluş vefaaliyetleri, denetleme ve kapatılmaları yukarıdaki esaslar dairesinde kanunladüzenlenir' denilmektedir...' (Anayasa Mahkemesi, 14.7.1993, E.,1992/l,K.1993/1) [RG.: 18 Ağustos 1993/21672, sh. 184]. Aynı temel görüşler aşağıdakiAnayasa Mahkemesi kararlarında da tekrar tekrar teyit olunmaktadır: Bakınız;Anayasa Mahkemesi kararları; 10.07.1992, E.1991/2, K.1992/1 [RG.:25.10.1992/21386]; 23.11.l 993, E.1993/ 1, K.1993/2 [RG.: 14.2.1994/21849);16.06.1994, E.1993/3, K.1994/2 [RG.: 30.06.1994/21976]; 28.09.1984, E.1984/l,K.1984/1 [RG:14.2.1985/18666, sh.39]; 18.02.1997, E.1996/2, K.1997/2 [RG: 18.7.1997/23053];
Bu hususa müteallik doktriner görüşler için bkz. ÖZBUDUN,E., Türk Anayasa Hukuku, Ankara, 1993, sh. 387/388; ALİ EFENDİOĞLU Y., AnayasaYargısı ve Türk Anayasa Mahkemesi, Ankara, 1996, sh. 318, 323).
c. Anayasa Mahkemesi 1995 değişikliğine rağmen, Anayasahükmünün değil 2820 sayılı Partiler Kanunu'nun uygulanmasına karar vermiştir.
Anayasa Mahkemesi'nin, Diriliş Partisi ile ilgili olarakaçılan parti kapatma davası münasebetiyle verdiği 18.2.1997 tarihli kararındaaşağıdaki hükümler yer almış bulunmaktadır. 'Anayasa'nın 69. maddesinde, Siyasîpartilerin kuruluş ve çalışmaları, denetleme ve kapatılmaları ile Siyasîpartilerin ve adayların seçim harcamaları usul ve esaslarının Anayasa'daöngörülen ilkeler doğrultusunda yasayla düzenleneceği kurala bağlanmış, bunauyularak da 2820 sayılı Siyasî Partiler Yasası çıkarılmıştır.'
'Anayasa'nın anılan buyurucu kuralı uyarınca 2820 sayılıSiyasî Partiler Yasası çıkarılmış, Siyasî partilerin kuruluşlarından başlayarakçalışmaları, denetimleri, kapatılmaları konularında, belirli bir sistemiçerisinde, çok ayrıntılı kurallar getirilmiştir.'
Bu hükümlerde açıkça belirtildiği gibi 1995değişikliklerine rağmen Anayasa Mahkemesi, Anayasa'nın değişen hükümleriniSayın Başsavcının iddia ettiği gibi doğrudan uygulamamış, 2820 sayılı SiyasîPartiler Kanunu'nun kararına mesnet yapmıştır.
Keza 1995 yılında Anayasa'nın 68. maddesinin 4.Fıkrasında yapılan değişiklik sonucunda iki devre üst üste seçime girmediğiiçin Siyasî partilerin kapatılması hakkında bir hüküm mevcut olmadığı halde,Yüksek Mahkeme Anayasayı değil, 2820 sayılı Kanun'un ilgili hükümleriniuygulamıştır.
Görülüyor ki; Sayın Başsavcının 2820 sayılı Kanun'unihmaline dair -davamızda- serdettiği görüş, Yüksek Mahkemenin zikrettiğimiz bukararlarına ters düşmektedir.
(d )Anayasa Mahkemesi, Dernekler için bile Anayasa'nın1995 Değişikliğine Rağmen Anayasa Hükmünün Değil, Dernekler Kanunu HükümlerininUygulanmasına Karar Vermiştir.
Anayasa Mahkemesi'nin 1995 değişikliğinden sonra, Anayasaile Dernekler Kanunu arasında açıkça mübayenet bulunmasına rağmen; doğrudanAnayasa hükmünü değil, Dernekler Kanunu hükmünün uygulanması gerektiğini kararabağlaması da, işbu dava açısından büyük bir önemi haizdir. Şöyle ki:
1995 yılında Anayasa'da yapılan değişiklikle, derneklerinSiyasî faaliyette bulunmasını yasaklayan 33. madde hükmü de değiştirilmiştir.Buna karşılık, dernekler açısından siyaset yasağı getiren 6.10.1983 Tarih ve2908 Sayılı Dernekler Kanunu'nun 5. maddesinin 11. bendi halâ yürürlüktedir.
Giresun Halkevleri Derneği'nin olağanüstü genel kurulundaverdikleri siyasal içerikli önergenin kabul edilmesi nedeniyle DerneklerYasası'nın 5. ve 37. maddeleri yoluyla 76. maddesine göre cezalandırılmalarıiçin Yönetim Kurulu üyeleri hakkında açılan kamu davasının duruşmasında; olayauygulanması gereken 2908 Sayılı Kanun'un 11. maddesinin 5. bendi Anayasa'nın1995 yılında değişik 33. maddesine aykırı duruma geldiği için ve iptalitalebiyle Anayasa Mahkemesi'ne gidilmesi gerektiği hususundaki iddianın ciddiolduğu kanısına varan yerel mahkeme, 2908 Sayılı Yasa'nın 5. maddesinin 11.bendinin iptali istemiyle Anayasa Mahkemesi'ne başvurmuştur.
Bu başvuru üzerine Anayasa Mahkemesi şu kararı vermiştir:'Anayasa'da belirli konuları düzenleyen genel kurallar yanında, özel kurallarada yer verilmiştir. Bir konu, özel kurallarla düzenlenmemişse sorunlarınçözümünde genel kurallar uygulanır. Ancak, o konuda özel düzenlemeler varsaartık genel kurallara başvurulmaz. Anayasa kuralları etki ve değer bakımındaneşit olup hangi nedenle olursa olsun birinin ötekine üstün tutulmasına olanakbulunmadığından, bunların birarada ve hukukun genel kuralları gözönündetutularak uygulanmaları zorunludur. Sözü edilen geçici I5. Maddenin de birAnayasa kuralı olarak, Anayasa'da yer almış bulunan diğer kurallarla etki vedeğer bakımından eşit olduğunda kuşku yoktur. Anayasa'da belli bir konuyudüzenleyen özel kural varken, o konuyu da kapsamı içine alabilecek niteliktebir genel kural bulunsa bile onun değil, konuya özgü Anayasa kurallarınınuygulanması gerekir.
Söz konusu maddenin, 'Geçici Madde' olarak adlandırılmışbulunması etki ve değer bakımından Anayasa'nın öteki maddelerinden daha zayıfve önemsiz olduğu biçimde yorumlanmasına neden olamaz. Çünkü, geçici maddelergenellikle geçiş dönemlerine ilişkin işlemlerin uygulama yöntemini ve kapsamınıgösteren ayrık hükümleri içerirler. Hukukta genel kural olarak, yasalar,yayımından sonraki olaylara ve durumlara uygulanırlar. Bu ilkenin en çarpıcıayrıklığı, yasalardaki geçici kurallardır. Bu nedenle yasaların geçicimaddeleri ile esas maddeleri arasında çelişiklik varsa özel niteliği nedeniyleesas maddeden önce uygulanırlar. Çünkü, yasa koyucu, kuralın ayrıklığında kamuyararı görmüştür. Özel düzenlemenin genel düzenlemeden önce geleceği hukukungenel bir ilkesidir. Bir yasada öncelik alan geçici maddeler uygulanıpsonuçları tümüyle alındıktan sonra yürürlükten kalkmış olurlar. Aksi takdirde,yasalardaki geçici maddeler, yasanın bir ayrıklık olarak kapsadıkları konularlabirlikte geçerliliklerini sürdürürler. Başka bir anlatımla yasakoyucu, kamuhizmetinin niteliği ve yasama politikasının gereği olarak ayrık kurallarkoyabilir.
Yasa metinlerinin, kullanılan sözcüklerin, hukukdilindeki anlamlarına göre anlaşılması gerekir. Yasa kuralının, günün sosyal veekonomik gerekleriyle çeliştiği sanılsa bile, yürürlükte kaldığı süreceuygulanması hukukun gereğidir. Kimi gerekçelerle bu kuralın dışına çıkılması,metinlerin anlamlarından başka biçimlerde yorumlanması, metnin bir türdüzeltilmesine kalkışılması, aslında yasada olmayanı yasaya yakıştırmak veyorum yoluyla amacını değiştirmek ya da yasa koyucunun yerini almak olur.
Anayasa'nın uluslararası andlaşmaları uygun bulma ileilgili 90. maddesinin son fıkrasında 'Usulüne göre yürürlüğe konulmuşmilletlerarası andlaşmalar kanun hükmündedir. Bunlar hakkında Anayasa'yaaykırılık iddiası ile Anayasa Mahkemesi'ne başvurulamaz' denilmektedir. Bu vegeçici I5. maddede düzenlenmesi, Anayasa'da yer alan genel hukuk ilkelerininayrıklığını oluşturan kurallardır.
Geçici I5. madde kapsamındaki, olağanüstü yönetiminolağanüstü koşulları altında çıkarılan yasalarla yasa hükmündeki kararnameleringeçilen demokratik düzen içinde değiştirilmesine ya da yürürlüktenkaldırılmasına değin Anayasa'ya uygunluk denetimi yapılmamasında kamu yararıgörülmüştür. Ancak, yasa koyucu, siyasal ve sosyal gelişmelere vegereksinimlere göre, söz konusu yasal kurallardan gerekli gördüklerinideğiştirebileceği ya da kaldırabileceği gibi Anayasa'da öngörülen koşullarauyarak Anayasa'daki geçici maddeleri de kaldırabilir. Bunun dışında, yorumyoluyla Anayasa'nın geçici 15. maddesinin etkisiz duruma getirilmesiolanaksızdır.
Anayasa geçici 15. maddesi ile bir dönemin yasamaişlemlerinin Anayasa'ya aykırılığı savında bulunulmasını yasaklamıştır. Ancak,bunların hukuk devleti ilkesine uygun biçimde yargı denetimine açılmasıAnayasa'ya aykırılık savında bulunma ve inceleme yasağının kaldırılmasına bağlıolup, bu da Anayasa'nın 87. maddesi uyarınca doğrudan yasama organının görevyetkisi kapsamına girmektedir.
Bu durumda söz konusu kural hakkında, Anayasa'yaaykırılık savında bulunulmasına Anayasa'nın geçici 15. maddesi olanakvermediğinden itirazın reddi gerekir' (Anayasa Mahkemesi, 14.2.1996, E.1996/6,K.1996/6 [RG.: 13.7.1996/22695, sh. 9 vd.]).
Anayasa Mahkemesi, bu kararıyla konuya açıklıkgetirmiştir. Derneklerin siyaset yapma yasağı Anayasa'dan çıkarıldığı ve bunakarşılık, Dernekler Kanunu'nun konuya ilişkin 5. maddesinin 11. bendi Anayasaldayanaktan yoksun kaldığı halde; Anayasa Mahkemesi, çok açık bir şekilde,Dernekler Kanunu'nun ilgili hükmünün halâ yürürlükte bulunduğunu kabuletmiştir.
(e) Sayın Başsavcının iddiasına emsal olarak gösterdiğiYargıtay ve Danıştay kararları da 1982 Anayasası ile hukuki mesned olmaniteliğini kaybetmiştir.
Sayın Cumhuriyet Başsavcısı, 'zımnen ilga' konusundakiiddiasını ispatlamak için Danıştay'ın 1970 yılında verdiği bir kararı dayanakgöstermektedir. 0 tarihlerde yürürlükte olan 6785 sayılı İmar Kanun'un 45.maddesinde 'ilan, tebligat addedilir' şeklinde bir kural mevcuttu. Halbuki 1961Anayasası', 'İdarenin işlemlerinden dolayı açılacak davalarda süre aşımı,yazılı bildirim tarihinden başlar' hükmünü amirdi (mad. 114, fıkra 3).Parselasyon planlarının iptali amacıyla açılmış olan bir davada Danıştay,Anayasa'nın bu açık, ayrıntılı ve kesin ifadesi karşısında, somut olayda kanunhükmünün değil, Anayasa hükmünün uygulanması gerektiği yargısında bulunmuştur.(Danıştay İçtihatları Birleştirme Kurulu, 12.2.1970, E.1969/2, K.1970/1[Danıştay Dergisi, sayı 1, yıl 1971, sh.90])
Danıştay'ın bu kararı 1970 yılında alınmış bir karardır.1970 yılında 1961 Anayasası yürürlükte idi. 1961 Anayasası'nın 151. maddesindeise aşağıdaki hükümler yer almaktaydı:
Madde 151- Bir davaya bakmakta olan, Mahkeme, uygulanacakbir Kanun'un hükümlerini Anayasa'ya aykırı görürse veya taraflardan birininileri sürdüğü aykırılık iddiasının ciddi olduğu kanısına varırsa, AnayasaMahkemesi'nin bu konuda vereceği karara kadar davayı geri bırakır.
Anayasa Mahkemesi, işin kendisine gelişinden başlamaküzere üç ay içinde kararını verir. Bu süre içinde karar verilmezse, mahkeme,Anayasa'ya aykırılık iddiasını, kendi kanısına göre çözümleyerek davayıyürütür.
Görüldüğü gibi, 1961 Anayasası'nın 151. maddesinin 3.Fıkrası hükmüyle Anayasa Mahkemesi dışındaki mahkemeler de, Anayasa Mahkemesikendisine yapılan müracaatı süresi içinde sonuçlandırmadığı takdirde kendikanaatine göre çözümleyerek yürütmesi yetkisini vermiş idi. Yani bu hallerdeMahkemelerin belli şartlar teşekkül ettiği takdirde kanunları Anayasa'ya aykırıkabul edip, ihmal yetkileri verdi.
Halbuki 1982 Anayasası Mahkemelerden bu yetkiyi almaklakalmamış tam tersine bir kanun un Anayasa ya aykırı olduğu kanaatinde olsa dahiMahkemeye davayı yürürlükteki kanun hükümlerine göre sonuçlandırma görevinivermişti. Nitekim, 1982 Anayasası'nın 152. maddesinin 3. fıkrasında aynen şuhüküm yer almıştır: 'Anayasa Mahkemesi, işin kendisine gelişinden başlamaküzere beş ay içinde kararını verir ve açıklar. Bu süre içinde karar verilmezseMahkeme davayı yürürlükteki kanun hükümlerine göre sonuçlandırır. Ancak,Anayasa Mahkemesi'nin kararı, esas hakkındaki karar kesinleşinceye kadargelirse, Mahkeme buna uymak zorundadır'
Böylece 1982 Anayasası hiçbir Mahkemenin kendisiniAnayasa Mahkemesi yerine koyarak, bir kanunun Anayasa'ya aykırı olduğuna kararvermesine veya ihmal etmesine izin vermemiştir.
1982 Anayasası'nın açık hükümlerine her bakımdan aykırıolan ve 1961 Anayasası'nın yürürlükten kaldırılmış bulunan 151. Maddesine göreverilmiş olan bu Danıştay kararını emsal kabul ederek, iptal edilmeyenyasaların ihmal edilebileceğini veya mülga sayılabileceğini iddia etmesininkabule şayan bir tarafı mevcut değildir.
Diğer yandan, Sayın Başsavcı, doğrudan Anayasa hükmününuygulanması gerektiği hususundaki iddiasına Yargıtay Ceza Genel Kurulu'nun15.01.1962 Tarih ve 1/2 Sayılı Kararını da dayanak göstermiştir.
Bu dayanak dahi, geçerliliğini kaybetmiştir. Bu karar,görüldüğü gibi 15.1.1962 tarihlidir. O zamanların özel şartları gözönündetutularak verilmiştir. O günün şartları tamamen değiştiği gibi, bu konudauygulanacak Anayasa hükmü de değişmiştir. Bu meyanda uygulamada bir kanununihmaline geçici olarak müsamaha eden 1961 Anayasası'nın 151. maddesiyürürlükten kaldırılmış 1982 Anayasası'nın 152. Maddesi yürürlüğe konmuştur. YukarıdaDanıştay Genel Kurulunun emsal gösterilen kararı gibi, bu karar da yeni Anayasahükmüne ters düşmüştür. Dolayısiyle, sözkonusu kararlar, işbu davada mesnetittihaz edilemezler. Zira 1982 Anayasası'nın 152. maddesine göre, Anayasa'yaaykırı olduğu ileri sürülen kanun Anayasa Mahkemesi'nce iptal edilmedikçe veyaYasama Meclisi tarafından yürürlükten kaldırılmadıkça tatbik edilecektir.
B - 5. 2820 Sayılı Siyasî Partiler Kanunu'nun Anayasayaaykırılığı iddia eEdilemez.
1982 Anayasası'nın geçici 15. maddesinde aşağıdaki hükümyer almıştır: '12 Eylül 1980 tarihinden, ilk genel seçimler sonucu toplanacakT.B.M.M.'nin Başkanlık divanını oluşturuncaya kadar geçecek süre içinde ...çıkarılan kanunların Anayasa'ya aykırılığı iddia edilemez'
2820 sayılı Siyasî Partiler Kanunu bilindiği gibi 24Nisan 1983 tarihinde yürürlüğe girmiştir. Dolayısıyle Anayasa'nın gecici 15.maddesinin koruması altındadır.
Bundan dolayı bu Kanundaki kural ve hükümlerin Anayasa'yaaykırılığı iddia edilemez.
Yukarıdaki bölümlerde belirtilen müteaddit AnayasaMahkemesi kararı da bu gerçeği teyid etmiştir. Özellikle Siyasî partilerinkapatılması davalarında yine yukarıda belirttiğimiz gibi 2820 sayılı SiyasîPartiler Kanunu'nun Anayasa'ya aykırılığı iddialarını red ettiği gibi, buKanun'un hükümlerinin uygulanmasını ihmal ederek doğrudan Anayasa hükmünüuygulama yoluna da gitmemiştir.
Anayasa Mahkemesi'ne göre 'iptali istenemeyen kararlarınihmali de söz konusu olamaz.'
Diğer taraftan, önemle belirtelim ki; gerek AnayasaMahkemesi gerekse Yargıtay ve Danıştay tarafından eski Anayasa hükümlerine göredoğrudan Anayasa kurallarının uygulanması yoluna, hak ve özgürlüklerinkısıtlanmasını önlemek amacıyla gidilmiştir. Sayın Başsavcı, Yüksek Mahkeme'ninaksine, bu yöntemi bir Siyasî partinin kapatılması davasında kullanmakistemektedir. Bu yaklaşım tarzı, Yüksek Mahkemelerimizin 1982 Anayasası'ndanönce kanunların Anayasa'ya aykırı hükümlerini 'ihmal' ederek doğrudan Anayasakurallarını uygulamadaki esprisine aykırıdır.
B - 6. Sadece buraya kadar açıkladığımız hususlar bileaçıkça gösteriyor ki; İddianame herşeyden önce usul bakımından hukuki mesnettenmahrumdur.
Sayın Başsavcısı'nın davayı 2820 sayılı Siyasî PartilerKanunu'nun ihmal edilmesinin mümkün olduğu faraziyesine dayandırmış olması,iddianameyi herşeyden önce usul bakımından hukuki mesnetten mahrum bırakmıştır.
Yukarda açıklandığı gibi, 1960 ve 1970'li yıllardan buyana gerek Anayasa ve gerekse Siyasî partiler hukukumuzda köklü gelişmelerolmuştur. Geçmişte kalan, zamanının şartları içerisinde bir süre yürürlüktekaldıktan sonra, gelişmeler karşısında geçerliliğini yitiren mevzuata ve omevzuata göre düzenlenmiş olan bir takım Mahkeme kararlarına dayanılarakgünümüzün meselelerine çözüm üretilemez. Bu nedenlerle terkedilmiş olan ihmaltekniğine dayandırılmak istenen bu dava, herşeyden önce usul bakımından hukukimesnetten mahrumdur. Şöyleki;
a. 1982 Anayasası'nın 152. maddesi, Anayasa'ya aykırılığıiddia olunan bir kanunun ya usulüne uygun olarak Anayasa Mahkemesi'nce iptaledilebileceğini, yada Yasama Organı tarafından değiştirileceğini tesbitetmiştir. Böylece 1961 Anayasası'nın ihmale müsait hükmü yürürlüktenkalkmıştır.
b. Böyle olunca Sayın Başsavcının dayandığı 1961Anayasası döneminden kalma tüm Mahkeme kararları da mesnet olmaktan çıkmıştır.
c. 2820 Sayılı Siyasî Partiler Kanunu sonradan çıktığıiçin 1982 Anayasası'nın 177. maddesinin (e) bendinin kapsamı dışındadır. 2820sayılı Kanun hükümleri bu geçici hükümle ihmal edilemez.
d. 2820 Sayılı Kanun, Anayasa'nın Geçici 15. maddesi ilekoruma altına alınmıştır. Anayasa'ya aykırılığı iddia edilemez, tartışılamaz.
e. Anayasa Mahkeme'mizin emsal kararlarına göre,Anayasa'ya aykırılığı iddia edilemeyen bir kanunun, ihmal edilmesi de sözkonusu değildir.
f. Kaldı ki, Siyasî Partiler Kanunu'nun 101. ve 103.maddeleri ile Anayasa'nın değişik 68. ve 69. maddeleri arasında iddia edildiğigibi bir mübayanet de mevcut değildir. Bu hükümler birbirini tamamlayanhükümlerdir.
g. Ayrıca, Anayasa'nın 69. maddesinin son fıkrası Siyasîpartilerin kapatılmasına dair hükümlerin kanunla düzenleneceğini emretmiştir.Bu kanun 2820 sayılı Kanun'dur. 1982 Anayasa'sı Siyasî partilerle ilgilikonularda doğrudan Anayasa hükümlerinin uygulanmasına asla izin vermemiştir.
h. Anayasa'nın geçici 177. maddesinin (b) bendi de Anayasa'nın69. maddesinin son fıkrasını teyit etmiştir.
i. Anayasa Mahkeme'miz 1995 değişikliğinden sonra 1996senesinde verdiği bir kararla Geçici 15. maddenin koruması altında olanDernekler Kanunu'nun 5. ve 11. maddelerinin, Anayasa hükmü ile çelişmesinerağmen, uygulanması gerektiğine hükmetmiştir.
Netice olarak; yürürlükten kalkmış, tatbikkabiliyeti kalmamış mevzuata, Mahkeme kararlarına ve görüşlere dayandırılaniddianame, hukuki ve kanuni mesnetten mahrumdur. Davanın usul ve esastanreddine karar verilmesi gerekir.
B - 7. Ceza ve Ceza Yerine Geçen Güvenlik TedbirleriAncak Kanunla Konulur:
'Ceza ve ceza yerine geçen güvenlik tedbirleri ancakKanunla konulur' prensibi, Anayasa'mızın 38. maddesinin üçüncü fıkrasınınihtiva ettiği amir bir hükümdür. 'Kanunsuz suç ve ceza olmaz' şeklinde ifadeedilen bu kural, bütün modern ceza hukuku sistemlerinin vazgeçilmeztemellerinden biridir. Kişiler ve kurumlar hareketlerini belli ve kesinhükümlerin ışığı altında tayin etmek ihtiyacı içindedirler. Siyasî Parti yasaklamalarıda ceza yerine geçen güvenlik tedbirleri cümlesindendir.
Eğer, Sayın Başsavcının ileri sürdüğü gibi, cezasınırlarını belirlemeyen, sadece temel prensipler koyan Anayasa hükümleri özelceza kanunu veya cezai nitelikte olan güvenlik tedbirleri hükümleri yerinedoğrudan uygulama alanına konulacak olursa, Anayasa'nın tam tersine 'kanunsuzceza olabilir' hükmü hayata geçirilmiş olur.
'Cezalar ancak kanunla düzenlenir' prensibi asla ihmaledilemez. Aksi takdirde hukuk devleti niteliklerine aykırı keyfi birbelirsizlik ortamı ihdas edilmiş olur. Bu bakımdan kanunkoyucu bu prensibinkorunması için olağanüstü bir titizlik göstermiştir. Nitekim 1995 değişikliğiile yürürlüğe konulan Anayasa'nın Siyasî partilere ilişkin 69. maddesinin sonfıkrasında da bu titizlik kendisini göstermiştir. Bu fıkrada aynen: 'SiyasîPartilerin kuruluş ve çalışmaları, denetleme ve kapatılmaları ile Siyasîpartilerin ve adayların seçim harcamaları ve usulleri yukarıdaki esaslarçerçevesinde kanunla düzenlenir' denilmektedir.
Bu hüküm, kanunsuz suç ve ceza olmaz prensibinin ikincibir teyidi mahiyetindedir.
Kanunkoyucu, bu ikinci teyid ile de iktifa etmemiş, bukonuda Anayasa'nın 177. maddesinin (b) bendinde, çok önemli bir hüküm dahagetirerek, özel kanun hükmüne öncelik verilmesi konusunda üçüncü teyidiniyapmıştır. Kanunkoyucu, Siyasî partilerle ilgili Anayasa hükümlerinin yürürlüğegirme tarihini, bu konuda çıkartılacak özel kanunun yani 'Siyasî PartilerKanunu'nun' yürürlüğe girmesi şartına bağlamıştır. Önce Anayasa yürürlüğe girsin,sonra Siyasî Partiler Kanunu çıkartılsın dememiştir. Bu takdim tehir etme olayıdahi Kanunkoyucu'nun, Anayasa'nın 38. maddesindeki prensiplere ne kadarehemmiyet atfettiğinin kesin bir ifadesidir. Hal böyleyken, özel kanun ihmaledilmeli veya mülga sayılmalı, onun yerine genel Anayasa hükmü uygulanmalıdemek, hiçbir surette şayanı kabul bir görüş olamaz. İçtihatlarla veya emsalkararlarıyla ceza tedbirleri konulamaz. Konulursa Anayasa'ya aykırı olur.
Yukarıdaki prensiplerin ışığı altında bu bölümü özetleyecekolursak:
a. Anayasanın 1995 yılında değiştirilen, 68 ve 69.maddelerinin, bir ceza kanunu hükmü gibi doğrudan uygulanması mümkün değildir.
b. Anayasa'nın değişik 69. maddesinin 5. Fıkrasında; 'BirSiyasî partinin 68. maddenin 4. fıkrası hükümlerine aykırı eylemlerinden ötürütemelli kapatılmasına, ancak onun bu nitelikte fillerin işlendiği bir odakhaline geldiğinin Anayasa Mahkemesi'nce tesbit edilmesi halinde karar verilir'denilmektedir.
Bu maddenin doğrudan uygulanabilmesi için herşeyden önce 'odakhaline gelme' fiilinin unsurlarının belli olması gerekir. Bu maddede bu konudaaçıklık mevcut değildir. Odak haline gelmenin gerek sübut ve gerekse esasbakımından ayrıntılarıyla, kesin olarak belirtilmiş olması, kanunsuz 'suç veceza olmaz' temel kuralının gereğidir. Bu bakımdan Sayın Başsavcının SiyasîPartiler Kanununun 101. ve 103. maddelerinin mülga sayılmasına ve Anayasanındoğrudan uygulanmasının mümkün olduğuna dair isteminin kabul edilmesine imkânyoktur.
c. Tıpkı bunun gibi, 69. maddenin atıfta bulunduğuAnayasanın 68. maddesinin 4. fıkrasında sayılan fiillerin cezai unsurları dabelirtilmemiştir.
68. Maddenin 4. fıkrasında sayılan fiiller şunlardır.Siyasî partilerin tüzük ve programları ile eylemleri - Devletin bağımsızlığına,ülkesiyle milletiyle bölünmez bütünlüğüne, - İnsan haklarına, eşitlik ve hukukdevleti ilkelerine, - Demokratik ve lâik cumhuriyet ilkelerine aykırı olamaz -Sınıf ve zümre diktatörlüğünü veya herhangi bir tür diktatörlüğü savunmayı veyerleştirmeyi amaçlayamaz. -Suç işlenmesini teşvik edemez.
Görülüyorki bu hükümler, genel olarak suç ve yasaksayılan temel konuları ifade etmektedir. Bu ifade tarzı, Anayasalara has normalüsluptur. Ancak bu genel kuralların uygulanabilmesi için her bir yasağın vesuçun, ayrıntıları ile unsurlarının da belirtilmesi gerekir. Bu metinlerde buunsurlar mevcut değildir.
Ancak bu unsurları belirleyen özel kanun hükümlerininyürürlüğe konması halinde; vatandaşlar, Siyasî partiler, mahkemeler ve diğerresmi kuruluşlar, hangi fiillerin yasak olduğunu, hangi fiillerin yasakolmadığını ayırt edebilecektir. Böylece temel kurallar netleşecek Siyasîpartilerin, parti örgüt ve üyelerinin sorumlu tutulmaları ancak bundan sonramümkün olacaktır.
d. Nitekim bu ihtiyacın karşılanması için kanunçıkartılması mecburiyeti bir Anayasa emridir. Yukarıda da açıkladığımız gibi buemredici hüküm hem Anayasa'nın 38. maddesinde, hem 69. maddesinin sonfıkrasında ve hem de 177. maddenin (b) fıkrasında tekrar tekrar teyidedilmiştir. Bilindiği gibi 2820 sayılı Kanunun 4. bölümünde yer alan partiyasakları ve bu yasak ve suçların unsurları ayrıntılarıyla mezkur amirhükümlerin gereği yerine getirilmek için tedvin edilmiştir.
Anayasanın 68. ve 69. maddelerinin değişikliğinden sonrada ayrıntıları ile değişikliklerin uygulamaya konulması için Siyasî partileryasasında değişiklikler yapılmadığına göre; bu konuda 2820 sayılı SiyasîPartiler Kanunu'nun hükümlerinin uygulanması zorunluluğu vardır.
Sayın Başsavcılığın istediği gibi, 2820 sayılı SiyasîPartiler Kanunu'nun davamız ile ilgili 101. ve 103. maddeleri mülga sayılacakolursa; ortada uygulanacak bir kanun hükmü kalmayacaktır. Yukarıdaaçıkladığımız sebeplere binaen, Anayasanın 68. maddesinin 4. fıkrası ve 69.maddesi de uygulanamayacaktır.
Anayasa Mahkemesinin içtihatlarla ceza hükümleri veyaceza tedbirlerini belirlemesi de istenemez. Zira bu görev Yasama Organınaaittir.
Netice olarak: Tabii çözüm, yürürlükte olan 2820 sayılıKanun hükümlerinin uygulanmasıdır. Yasama Organı eğer bir kanunudeğiştirmiyorsa o kanunun uygulanmasına dair iradesini sürdürüyor demektir.
B - 8. İşbu davada Anayasa kurallarının doğrudanuygulanması, Anayasa Hukuku Doktrininde öne sürülen görüşlere göre de mümkündeğildir.
Doktrinde pek çok yazar tarafından Anayasa kurallarınındoğrudan uygulanabilirliği genel olarak reddedilmiş, ancak muayyen şartlarlakabul edilmiştir. Meselâ Prof. Dr. AKILLIOĞLU'na göre: 'Anayasa kurallarınındoğrudan uygulanmaları istisnai bir durumdur. Anayasa yasalarla uygulanır.Kuralların üstünlük sıralaması ile uygulama sıralaması ters orantılıdır. Üstünkural en sonda uygulanır. Anayasa'nın üstünlüğü ve kamu düzeni niteliğindeoluşu derhal etki göstermesini gerektirirse de bu doğrudan uygulama anlamınagelmez. Anayasa'nın doğrudan uygulanması bazı koşulların gerçekleşmesinebağlıdır. Başlıca koşulları sıralamak gerekirse; Anayasa kuralının yasalar gibiuygulanması, bu alanda yasa bulunmamasına bağlıdır. İlgili Anayasa kuralınınayrıca bir uygulama yasasına gerek göstermeyecek ölçüde açık, kesin veayrıntılı bir kural olması aranır. Kısacası arada yasa yoksa, Anayasa kuralı dauygulamaya elverişli açıklık taşıyorsa doğrudan uygulama olanaklıdır.'(AKILLIOĞLU, T: İnsan Hakları I, Ankara 1995, sh.54) 'Doğrudan uygulama; açık,kesin, ayrıntılı Anayasa kurallarının, yasa bulunmadığı takdirde uygulanmasıanlamına gelir.' (AKILLIOĞLU, T.: age, sh. 57)
Prof. Dr. Necmi YÜZBAŞIOĞLU'na göre de: 'Anayasa'nın 177.maddesinin her türlü önceki kanun, sonraki Anayasa kuralı çatışmasınınçözümünde uygulanabilen bir çatışma kuralı olmadığını da vurgulamak gerekir. Bukural, 1961 Anayasası'nın geçici 4. maddesindeki çatışma kuralının tersine, 'zımnen yürürlükten kıldırılmış olan kanunlar' için öngörülmüş bir çatışmakuralıdır. Diğer bir ifade ile bu kural önceki Kanun'un düzenlediği bir konunun,sonraki Anayasa ile genel olarak düzenlenmeyip 'ayrıntılı olarak düzenlendiği've böylece Anayasa'ya aykırılığın açık olduğu aykırılıkların çözümü içinöngörülmüş bir çatışma kuralıdır. Anayasa'da ayrıntılı düzenleme olmayıp, genelhüküm varsa ve çatışma önceki kanunla genel hüküm içeren sonraki Anayasa kuralıarasında ise, bu tür aykırılıklar zımni ilga teşkil etmez ve 177. maddedekiçatışma kuralı uygulanamaz. Bu tür aykırılıklar, itiraz başvurusu üzerineAnayasa Yargısı ile iptal yaptırımı uygulanarak çözülebilir... '(YÜZBAŞIOĞLU,N.: Türk Anayasa Yargısındaki Anayasallık Bloku, İstanbul,l993, sh.245)
Yukarıda, eserlerinden alıntılar yaptığımız yazarlar;arada yasa yoksa ve Anayasa hükmünün önceden çıkmış kanun hükümlerine göremeseleyi farklı ve ayrıntılı bir biçimde düzenlediği durumlarda, Anayasakurallarının doğrudan uygulanabileceğini savunmuşlardır. Bu görüşün doğruluğukabul edilse dahi, Sayın Başsavcının iddia ettiği gibi, Anayasa'nın 68. ve 69.maddelerinin davamızda uygulanma şartları mevcut değildir. Yukarıda ısrarlabelirttiğimiz gibi, Siyasî Partiler Kanunu'nun 101. ve 103. maddelerindeki açıkve ayrıntılı düzenlemeler karşısında Anayasa'nın 68. ve 69. maddeleri 'genelhüküm' niteliğindedir.
B - 9. Sayın Başsavcının bizatihi kendi beyan ve uygulamalarıkarşısında da, işbu davada Siyasî Partiler Kanununun 101. ve 103. maddeleriihmal edilerek Anayasanın 68. ve 69. maddeleri doğrudan uygulanamaz. Şöyle ki:
a. Sayın Başsavcı, İddianamesinde bir taraftan 2820Sayılı Siyasî Partiler Kanunu'nun 101-103. maddelerinin Anayasa'nın 1995yılında değişikliğe uğrayan 68. ve 69. maddeleri ile zımnen ilga edildiğiniileri sürmüş, bir taraftan da Refah Partisi'nin -ilga edildiği ileri sürülen-Siyasî Partiler Kanunu'ndaki parti kapatma nedeni olan fiil ve eylemleriişlediğini ileri sürmüştür.
Sayın Başsavcı; 'Refah Partisi'nin aşağıda ayrıntılarıylaaçıklayacağım eylemleri, Siyasî Partiler Kanunu'nun parti kapatılmasına nedenolacak pek çok hükmünü ihlal etmekle birlikte.. 'şeklindeki ifadesiyle SiyasîPartiler Kanunu'nun parti kapatmaya ilişkin hükümlerine atıfta bulunmuştur(İddianame, sh.l). Bu bir çelişkidir.
Bu durum, Sayın Başsavcının, Anayasa'nın 68 ve 69.maddelerinde yapılan değişiklik ile Siyasî Partiler Kanunu'nun 101-103.maddelerinin yürürlükten kaldırıldığına kendisinin de inanmadığını ortayakoymaktadır.
b. Diğer taraftan Sayın Başsavcı, Türkiye Büyük MilletMeclisi Başkanlığı'na gönderdiği 4.3 .1997 Tarih ve SP. Muh. 1997/ 124 yazısıile Yasama Organından 2820 sayılı Siyasî Partiler Kanunu'nun 103. maddesininyürürlükten kaldırılmasını ve bu maddenin Anayasa'nın 69. maddesine uygunolarak yeniden düzenlemesini talep etmiştir. [EK: Bölüm III, No:l]
Sayın Başsavcının bu yazısı da; Onun Siyasî PartilerKanunu'nun 101 ve 103. maddelerinin halen yürürlükte olduğunu, bu hükümlerinAnayasa'nın 68 ve 69. maddelerindeki değişiklik ile zımnen kaldırılmadığınıkabul ettiğinin açık delilidir.
c. Sayın Başsavcı, Cumhuriyet Gazetesi'nin 17 Mayıs 1997günlü nüshasında yayınlanan Yalçın DOĞAN'la yaptığı söyleşide de SiyasîPartiler Kanunu'nun parti kapatmaya ilişkin 101. ve 103. Maddelerininyürürlükte olduğunu açıklamıştır. Sayın Başsavcı bu görüşünü şu şekilde ifadeetmiştir: '... Siyasî Partiler Yasası, partilere çok sayıda sınırlamagetiriyor. Bunların bir kısmı bence de demokratik değil. Parti kapatma davasıaçılmasında Yasa, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı'na üç konuda yetki veriyor.Partinin genel başkan, yardımcısı ve genel sekreterinin konuşmaları nedeniylekapatma istemiyle Anayasa Mahkemesi'ne dava açabiliyoruz. Yani bir partinin 100milletvekili, I milyon üyesi varsa, bu 3 kişi 'en iyi Atatürkçü biziz, enCumhuriyetçi, lâik biziz. Rejimden yanayız' desin, geri kalan 97 milletvekilive üyeleri sabahtan akşama kadar rejim aleyhine suç unsuru içeren konuşmalaryapsın. Ben, Ancak Bu Konuşmalar Nedeniyle Ceza Verildiği Zaman Partiden İhraçEdilmesini İsteyebilirim... Diğer yetkimiz, partilerin tüzük ve programlarınıinceleyip Anayasa'ya aykırılık bulunması durumunda kapatma davası açmak.Sonuncusu ise, partinin yasa dışı eylemlerinin odağı olmasının saptanmasıdurumunda kapatma davası açabiliyoruz..' (EK: Bölüm III, No.2)
Sayın Başsavcının bu ifadelerinden de açıkça görüldüğügibi kendisi gerçekte 2820 Sayılı Siyasî Partiler Kanunu'nun 101 ve 103.maddelerinin yürürlükte olduğunu kabul etmektedir. Ve Sayın Başsavcının busamimi görüşüne göre de bir partinin odak olabilmesi için üyelerinin büyük birçoğunluğunun Siyasî parti yasaklarını ihlal etmesi gereklidir.
d. Yine, Sayın Başsavcı Vural SAVAŞ'ın 'Bir BaşsavcılıkYetkilisi' adı altında 13 Mayıs 1997 Tarihli Cumhuriyet Gazetesi'nin 4.sahifesinde yayınlanan açıklaması ile de, Siyasî partilerin herhangi birüyesinin kapatma nedeni sayılan suçları işlemesi durumunda kapatma davasıaçılabilmesini öngören yasa değişikliği önerisinin TBMM'nden bir an önceçıkarılması istenmiştir. Bu açıklama ile dolaylı olarak Siyasî PartilerKanunu'nun 101-103. maddelerinin yürürlükte olduğu belirtilmiştir. (EK: BölümIII, No.3)
e. Daha da önemlisi, Başsavcılığın Refah Partisi Kayseriİl Yönetim Kurulu'nun işten el çektirilmesi talebi ile ilgili olarak Partimizegönderdiği 30.01.1997 günlü ve SP. l 3 Muh. 1997/57 sayılı yazısında SiyasîPartiler Kanunu'nun 101. ve 103. maddesine dayanılmıştır. Şöyle ki;Başsavcılığın yukarıda belirtilen yazısı ile 27 Ocak 1997 tarihinde Başbakan veRefah Partisi Genel Başkanı Prof. Dr. Necmettin Erbakan'ın Kayseri'deki ziyaretve incelemeleri sırasında bazı kişilerin üniformalı kıyafetler giydiğiiddiasıyla Partimizin Genel Başkanlığı'ndan, Siyasî Partiler Yasasının 101.Maddesinin (D-1) Bendi Uyarınca Kayseri Refah Partisi İl Yönetim Kurulununİşten El Çektirilmesi Ve Sonucundan 30 Gün İçerisinde Bilgi Verilmesiİstenmiştir (Ek: Bölüm III, No.4)
Yine, Başsavcı 17.2.1997 Tarih ve SP.l3 Muh. 1997/57Sayılı yazısı ile Refah Partisi Genel Başkanlığı'nın yukarıda açıklanan olaylailgili olarak 30 günlük süre uzatım talebini Siyasî Partiler Kanunu'nun101/d-l. maddesinin hükümlerine istinaden reddetmiştir. Sayın Başsavcının bukonudaki cevabi yazısı aynen şöyledir: '... Elde edilen delil ve dokümanlardanilgi (b) yazılı yazınız içeriği yerinde görülmemiş olup, 2820 Sayılı SiyasîPartiler Yasasının 101 1d-1. maddesinin açık hükümleri karşısında ek süreverilmesi mümkün görülmemiştir' (Ek: Bölüm:III, No:5)
Görüldüğü gibi, Başsavcılık da Anayasa'nın 68. ve 69.maddeleri ile Siyasî Partiler Kanunu'nun 101. ve 103. maddelerinin zımnenyürürlükten kaldırılmadığına inanmaktadır. Aksi halde, Sayın Başsavcının işbudavayı açtığı tarihlerde Siyasî Partiler Kanunu'nun 101. ve 103. maddelerineistinaden işlem yapmasının ve TBMM'den Siyasî Partiler Kanunu'nun 101. ve 103.maddelerinin değiştirilmesini istemesinin bir anlamı olmazdı.
f. Sayın Başsavcılığın diğer bir çelişkisi de, 18/6/1997tarihinde Yüksek Mahkeme'niz nezdinde, Demokratik Kitle Partisi aleyhine açtığıkapatma davasının iddianamesiyle ortaya çıkmıştır. Sayın Başsavcılık bu kapatmadavasını 2820 sayılı Siyasî Partiler Kanunu'nun 101. maddesine dayandırmıştır.Bilindiği gibi 101. madde ile 103. madde birbirini tamamlayan maddelerdir. 103.maddede bir partinin belli fiillerinin işlendiği bir odak haline gelipgelmediğinin tayini açısından yapılması gereken işlemler tek tek belirlenmiş,bu hususta 101. maddeye atıfta bulunulmuştur.
101. maddenin geçerli olduğu, yürürlükten kaldırılmadığıkabul edilince; onun uygulanmasını öngörmüş olan 103. maddenin de yürürlükteolduğu zımnen veya serahaten ilga edilmediği de kabul edilmiş olur. Bu da SayınBaşsavcının 2820 Sayılı Siyasî Partiler Kanunu'nun 101 ve 103. maddelerinin yürürlükteolduğunu kabul ettiğini gösteren açık bir delilidir.
g. İşbu dava, aşağıdaki çelişkiler nedeniyle dedinlenemez Çünkü;
1. Eğer, 2820 sayılı Siyasî Partiler Kanununun 101/d ve103. maddeleri yürürlükte ise bu maddelerin, 'odak kavramı' için öngördüğüşartlar gerçekleşmemiştir. Zikredilen maddelerin aradığı şartlar gerçekleşmedenaçılmış olan işbu davanın, esasa girmeden, usul yönünden reddi gerekir.
2. Sayın Başsavcının iddia ettiği gibi 1995 Anayasadeğişiklikleriyle, 2820 Sayılı Siyasî Partiler Kanunu'nun 101/d ve 103.maddeleri mülga kılınmış olduğunun kabul edilmesi halinde ise; işbu dava,konusuz kalacaktır ve bu sebeple dinlenemez duruma düşecektir. Zira RefahPartisine ve mensuplarına isnat edilen fiillerin hemen tamamı 1995 Anayasadeğişikliğinden önceki tarihlere aittir.
Başka bir deyişle Sayın Başsavcının davayı dayandırdığı'odak' kavramı Anayasa'ya 23.07.1995 tarih ve 4121 sayılı Kanun'la girmiştir.Partimiz, Anayasa'nın 68. maddesinin 4. fıkrasında belirtilen yasaklarınişlendiği bir 'odak' haline gelmekle suçlandığına göre; bu kavramın oluşumunda1995 yılından önceki eylemlerin dikkate alınmaması gerekir. Çünkü Anayasa'da1995 değişikliğinden önce parti kapatma nedenleri arasında odak olma halimevcut değildi.
Zira Anayasa'ya göre, 'Kimse, işlendiği zaman yürürlüktebulunan Kanunun suç saymadığı bir fiilden dolayı cezalandırılamaz' (mad.38,fıkra 1) 'Suç ve cezalar geçmişe yürütülemez' (mad.l5, fıkra 2)
Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi'ne göre, 'Hiç kimse,işlediği zaman ulusal ve uluslar arası hukuka göre bir suç sayılmayan bir eylemya da ihmalden ötürü mahkum edilemez' (mad.7, fıkra 1)
Türk Ceza Kanunu'na göre; İşlendiği zaman kanuna görecürüm veya kabahat sayılmayan fiilden dolayı kimseye ceza verilemez' (mad.2,fıkra 1 )
Şimdi hem Partimize hem de Parti mensuplarımıza atfedilenfiil ve beyanların tarihlerine bakalım :
1) Şevki Yılmaz'a izafe edilen konuşmalar, 1989-1990yıllarında
2) Hasan Hüseyin Ceylan'a izafe edilen konuşma, 1990yılında
3) Necmettin Erbakan'a izafe edilen Sivas-Çermikkonuşması, 1993 yılında
4) 'Çok hukukluluk' konuşması, 1993 yılında
5) Grup konuşması, 1994 yılında
6) Ahmet Tekdal'a izafe edilen konuşma ise, 1986 yılınatekabül etmektedir.
Görülüyor ki, iddianameye göre yapıldığı ileri sürülen bukonuşmalar Anayasada odak olma kavramı bulunmadığı döneme ait isnatlardanibarettir.
Bilindiği gibi, sonradan yürürlüğe giren bir kanun,yargılanan kişi ve kurumların aleyhinde bir hüküm getirmişse, bu hüküm aslageriye yürütülemez.
Bu isnatlarla ilgili olarak Siyasî Partiler Kanunu'nun103 ve atıfta bulunduğu 101. maddeleri hükümleri uygulanacaksa; o takdirdeSayın Başsavcı bu maddelerin hükümlerini işleterek odaklaşmanın ispatı içingereken işlemlerin hiçbirisini yapmadığından, dava yine redde mahkumdur.
B -10. Davada 2820 sayılı Siyasî Partiler Kanunuhükümleri uygulanmalıdır.
Yukarıda belirtiğimiz gibi, Anayasa'nın 69. maddesininson fıkrasına göre, 'Siyasî Partilerin ... denetleme ve kapatılmaları..yukarıdaki esaslar çerçevesinde kanunla düzenlenir '
Bu kanun, 2820 Sayılı Siyasî Partiler Kanunudur. Buitibarla, Anayasa'mıza göre, bir siyasî partinin kapatılması davası 2820 SayılıKanun hükümlerine göre görülecektir.
Bir siyasî partinin yasaklanmış belli faaliyetlerin odağıhaline gelip gelmediğinin tespitinde de 2820 Sayılı Kanun'un 103. maddesininatıfta bulunduğu 101. maddenin d-1 fıkrasındaki usulün uygulanması gerekir.
Netice olarak; İşbu davada Sayın Başsavcı, a. Davayamesnet yaptığı iddialarla ilgili olarak Siyasî Partiler Kanunu'nun 101.maddesinin (d) bendinde ayrıntılı olarak açıklanan işlemlerden hiçbiriniyapmamış, dolayısiyle b. Partimize savunma hakkı tanımamıştır.
Bu nedenlerle, işbu dava, Parti'mizin gıyabındahazırlanmış, Sayın Başsavcı tarafından haklı olduğuna inanılmadığı halde, usulve kanuna tamamen aykırı olarak ikame olunmuştur. Aşağıda Bölüm III, KısımA-2'de ayrıntıları ile belirttiğimiz gibi iddianamenin Başsavcılığa iadesineveya davanın esastan reddine karar verilmesi gerekir.
IV. Bölüm Bu Davanın Esas Bakımından da Reddi Gerekir
A- Birinci Kısım:Refah Partisine Yapılan İthamlar HukukenGeçersizdir.
A -1. Dünyada Ve Türkiye'de Lâikliğin Hukuki Anlamı
a. Batıda Lâikliğin Doğuşu ve Gelişmesi
Lâik (Laic-laique) latince (laicus) aslından alınmışFransızca bir kelimedir. Ve lügat manasıyla ruhani olmayan kimse, dini olmayanşey fikir, müessese, sistem, prensip demektir. (A.F. Başgil, Din ve LâiklikSh.l47)
1789 Fransız ihtilali öncesinde Fransa'da -ve genelolarak, Avrupa'da- etrafı surlarla çevrili şehirlerde bir teokratik yönetimhakimdi. Bu yönetimde kilise ile soylular, toprak ağaları ve derebeyleriişbirliği içindeydiler. Fakat bir de surlar dışında yaşayan, sur içindekiinsanların ihtiyaçlarını karşılayan bir halk tabakası mevcuttu. Bunlar daaslında dini inançlarına bağlı kişilerdi, ancak, bu bağlılık geleneksel birbağlılıktı. Bunlar din hakkında teorik ve sistematik bir bilgiden yoksundular.Bunların dini yaşantısı taklidi bir yaşantıydı. Dinin esasından yetirincehaberleri yoktu. Bunun içindir ki; bu insanlara 'laicien' (Lâikler) denilirdi.Bu insanlar, kendilerinin yönetiminde, kendileri söz sahibi olmak istediler. Buamaçla, surun içindeki iktidarı yıkmak için harekete geçtiler. İşte buinsanların, sur içindeki teokratik yönetimi devirerek, kendilerinin deyönetimde söz sahibi olmak için başlattıkları harekete 'lâiklik' denmiştir. Buanlamda ele aldığımızda lâikliğin dine karşı olmak şeklinde hiçbir yönü sözkonusu değildir. Bu anlamda lâiklik, s a d e c e teokratik bir yapıya kiliseylefeodal yapının işbirliğine karşı olmayı ifade etmektedir.
'Lâiklik, Batı toplamlarında üç aşamadan geçerek bugünkügeniş anlamını kazanmıştır. Birinci aşamada, devlet organlarınca güdülen mezhepyobazlığının kaldırılması... ikinci aşamada, devlet dini denen şeyinkaldırılması... üçüncü aşama olarak, hukuk sisteminin ve kamu hizmetlerinidüzenleyen kuralların dinsel ya da dinle ilgili kurallar olmaktançıkarılması'dır. (Mümtaz Soysal, '100 Soruda Anayasa')
b. Türk Hukuk Sisteminde Lâiklik
Bu kelime literatürümüze meşrutiyet yıllarında girmiş veo zaman (la dini) diye tercüme olunmuştur. (Başgil, a.g.e. Sh.l48)
Cumhuriyet Döneminde CHP'nin 1931'deki kongresinde partidoktrinini meydana getiren 6 ana hedef parti programında gösterildi, buhedeflerden biri olan lâiklik 1937 yılında 3115 sayılı kanunla yapılan birdeğişiklikle 1924 Anayasasına girdi.
Türkiye'de lâiklik sadece din ile devletin ayrılığınıifade eden bir nitelik değil, aynı zamanda vicdan hürriyetine imkan veren veakılcılığı sağlayan bir temel kural olarak ortaya çıktı. (M.Laurose)
1924 Anayasasının 2. maddesinde sonradan (1937) yer alanbu ilke, bilahare 1961 Anayasasının 2. maddesinde Türkiye Cumhuriyetinin temelniteliklerinden biri olarak öngörülmüştür.
Son olarak da 1982 Anayasası'nın 2. maddesinde yer alanbu temel ilke, mezkür Anayasanın 4. maddesiyle koruma altına alınmıştır.
Öte yandan, latince bir kelime olan 'lâiklik', devletindili Türkçe olmasına rağmen, hiçbir zaman Anayasa ve kanunlarda Türkçekarşılığı ile ifade edilmedi, edilemedi. Bu yüzden uygulamadaki aksaklıklar dasürüp gidince lâiklik, dar bir kesimin ters tutumu yüzünden halk nazarındadinsizlik ve din düşmanlığı şeklinde algılanmaya başlandı.
Üzülerek ifade etmek gerekir ki, bu anlayış bir takımçevrelerin taassubu ve katı tutumları yüzünden hala ortadan kalkmış değildir.
c. Dünyada İnsan Hakları, Din Vicdan ve Düşünce Özgürlüğü
'Din ve inanç özgürlüğü, tarihte ancak uzun mücadelelersonunda kazanılabilmiştir. Bu özgürlük günümüzdeki anlamıyla ilk kez 1776tarihli Amerikan Virginia Haklar Bildirisinde..., 3 Eylül 1791 tarihli Fransızİnsan ve Vatandaş Hakları Bildirisinde... daha sonra BM İnsan Hakları EvrenselBildirisi ve Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinde ayrıntılı bir şekildedüzenlenmiştir' (Dr. Şeref Ünal, 'AİH Sözleşmesi' Sh.207)
'Böylece insanın doğuştan devredilemez bir takım haklarasahip olduğu, Siyasî düşünce tarihi ilgilendiren felsefi bir tartışma konusuolmaktan çıkmış, devletin anayasal ve hukuk düzenini ilgilendiren bir konuolarak Siyasî mücadele alanına girmiştir. Bu dönemde mutlak egemen devletanlayışı zayıflamış. kişiler ve sınıflar arasındaki dengesizlikler veeşitsizlikler giderilmeye çalışılmış ve insan hakları anayasalarda yer alanhaklar olarak pozitif hukuk alanına girmiştir. ' ((Dr. Ş. Ünal a.g. e. Sh.68)
'10 Aralık 1948'de Birleşmiş Milletler İnsan Hakları EvrenselBildirisi'nin yayımlanmasıyla kişiler; yabancı, vatandaş farkı gözetilmeden,insan olmak sebebiyle Milletlerarası Hukukun himayesi altına alınmıştır. ' (Dr.Ş. Ünal, a. g. e. Sh.81-82)
Aynı yılda Lahey'de toplanan Avrupa Kongresi, bir İnsanHakları Anayasası hazırlanmasına ve bunun hükümlerine uyulmasını sağlamaküzere, gerekli müeyyideyi uygulamakla görevli bir mahkeme kurulmasına kararvermiş ve Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi (AİHS), 4 Kasım 1950 tarihinde,aralarında, Türkiye'nin de bulunduğu 15 Avrupa devleti tarafından imzalanmış ve3 Eylül 1953'de yürürlüğe girmiştir.
Sözleşmenin 9. Maddesine göre, yukarıda da belirttiğimizgibi: 'Herkes düşünce, vicdan ve din özgürlüğüne sahiptir. Bu hak, din ve inançdeğiştirme özgürlüğü ile açık veya özel biçimde ibadet, öğretim, uygulama vetören yapmak suretiyle tek başına veya toplu olarak dinini ve inancını açıklamaözgürlüğünü de içerir' Sözleşme aynı maddede; 'Bu özgürlüğün ancak kamugüvenliği, kamu düzeni, genel sağlık, genel ahlak ya da başkalarının hak veözgürlüklerinin korunması için, gerekli olan tedbirlerle ve kanunlasınırlanabileceğini' belirtmiştir.
d. 1982 Anayasasında Lâiklik; Din, Vicdan ve DüşünceÖzgürlüğü
Yukarda da ifade edildiği gibi, ilk defa 1937 yılındaAnayasa mevzuatımıza dahil olan ' L a i k 1 i k ' kavramına, 1961 ve 1982Anayasalarının 2. maddelerinde, devletin temel niteliklerinden biri olarak yerverilmiştir.
Şu farkla ki; 1961 Anayasasında sadece 'insan haklarına'dayanan...devlet; 1982 Anayasasıyla 'toplumun huzuru, milli dayanışma ve adaletanlayışı içinde, insan haklarına saygılı...' bir devlet olarak tarif edilmiş veböylece diğer temel nitelikler gibi, lâiklik niteliğinin de toplumun huzuruna,milli dayanışmaya ve adalet anlayışı içinde insan haklarına saygıyı esas aldığıifade edilmiştir.
İç barış ve insan hakları lehine yapılan bu isabetliilavelerle, lâikliğin, hiç bir zaman katı bir ilke olmadığı, hele hele'dinsizlik' anlamında bir kelime hiç olmadığı açıkça kabul edilmiş ve böylecebu kavramın ne anlama geldiği, tanımının ne olduğu, uygulamada hangi hedefleringözetileceği ihtilafa meydan vermeyecek şekilde ortaya konulmuştur. Nitekimbahse konu 2. maddenin gerekçesinde; 'Hiçbir zaman dinsizlik anlamına gelmeyenlâiklik, her ferdin istediği inanca, sahip olabilmesi,, ibadetini yapabilmesive dini inançlarından dolayı diğer vatandaşlardan farklı bir muameleye tabikılınmaması anlamına gelir' denilmek suretiyle bu husus vurgulanmıştır.
Yine 1961 Anayasasında olmadığı halde 1982 Anayasasındayer alan 5. madde ile; '.. kişinin temel hak ve hürriyetlerini, sosyal hukukdevleti ve adalet ilkeleriyle bağdaşmayacak surette sınırlayan siyasal,ekonomik ve sosyal engelleri kaldırmayı..' devletin temel amaç ve görevlerindensaymıştır.
1982 Anayasasının 10. maddesinde; 'Herkes, dil, ırk,renk, cinsiyet, Siyasî düşünce, felsefi inanç, din, mezhep ve benzerisebeplerle ayırım gözetilmeksizin kanun önünde eşittir' temel esasına yerverilmiştir.
Keza Anayasanın 13. maddesinde, temel hak vehürriyetlerin genel sınırlandırılmasından bahsedilirken, bu sınırlamalarınAnayasanın özüne ve ruhuna uygun olacağına 'demokratik toplum düzeniningereklerine aykırı olamayacağını' hükme bağlamıştır.
1982 Anayasası, din ve vicdan hürriyetlerine saygıda oderece titiz davranmıştır ki; Temel hak ve hürriyetlerin kullanılmasınındurdurulmasını tanzim ederken 15. madde de 'Savaş halinde dahi, kimsenin din,vicdan, düşünce ve kanaat hürriyetlerine dokunulamayacağını' kesin hükmebağlanmıştır.
Öte yandan, 1982 Anayasasında, din ve vicdan hürriyetine24. maddede, düşünce hürriyetine 25. maddede, düşünceyi açıklama hürriyetine26. maddede yer verilmiştir.
24. maddeye göre; 'Kimse, ibadete, dini ayin ve törenlerekatılmaya, dini inanç ve kanaatlerini açıklamaya zorlanamaz; dini inanç vekanaatlerinden dolayı kınanamaz ve uçlanamaz' (1982 Any., Mad. 24, fıkra 3)'İbadet, dini ayin ve törenler' prensip olarak serbesttir (1982 Any., Mad. 24,fıkra 2) Ancak, 'İbadet, dini ayin ve törenler', Anayasa'nın 14. maddesihükümlerine aykırı olamaz. (1982 Any., Mad.24, Fıkra 2)
Tüm bu Anayasal hükümler ve gerekçeler açıkça gösteriyorki, lâiklik, toplum huzurunu ve milli dayanışmayı ve insan haklarına saygıyıtemin için öngörülmüş bir temel ilkedir.
e. Siyasî Partiler Kanununda Lâiklik
2820 Sayılı Siyasî Partiler Kanunu'nun 3. Maddesi 'SiyasîPartileri, Anayasa ve kanunlara uygun olarak tüzük ve programlarında belirlenengörüşleri doğrultusunda, çalışmalar ve açık propagandalar ile milli iradeninoluşmasına sağlayan ve ülke çapında teşkilatlanan kuruluşlar' olarak tarifedilmiş;
4. maddesi de 'Siyasî partileri, demokratik hayatınvazgeçilmez unsurları olarak belirlemiş; Siyasî partilerin faaliyet vekararlarının Anayasada nitelikleri belirlenen demokrasi esaslarına aykırıolamayacağı' hükmünü vaz etmiştir.
Kanunun 84. Maddesinde; 'Siyasî Partilerin, Türktoplumunu çağdaş uygarlık, seviyesinin üstüne çıkarmak ve TürkiyeCumhuriyeti'nin lâik niteliğini korumak amacını güden devrim kanunlarıhükümlerine aykırı amaç güdemeyeceklerini ve faaliyette bulunamayacaklarını...'hükme bağlamıştır.
Kanunun 86. Maddesi; 'Siyasî partilerin TürkiyeCumhuriyeti'nin lâiklik niteliğinin değiştirilmesi amacını güdemeyeceklerini,bu amaca yönelik faaliyetlerde bulunamayacaklarını' parti yasakları arasındasaymıştır.
Keza 87. Maddesinde; 'Siyasî Partiler, devletin sosyal veekonomik veya Siyasî veya hukuki temel düzeninin, kısmen de olsa dini esas veinançlara uydurmak amacıyla veya Siyasî amaçla veya Siyasî menfaat temin vetesis eylemek maksadıyla dini veya dini hissiyat veya dince mukaddes tanınan şeylerialet ederek her ne suretle olursa olsun propaganda yapamaz, istismar edemezveya kötüye kullanamazlar' denilmiştir.
Ancak 87. maddenin öngördüğü yasak uygulanırken, dinhizmetlerinin, Anayasa tarafından devlete görev olarak verildiği gözardıedilmemelidir. (An. 136 m.)
İleride 3. bölümde açıkça ifade edileceği gibi, Siyasîpartiler ister iktidar, ister muhalefette olsunlar, Anayasanın Devlete verdiğibütün görevler meyanında din hizmetleri hakkında da parti programlarınahükümler koymak ve bunları halka tanıtmak mecburiyetindedirler.
Bu sebepten dolayı Siyasî parti mensuplarının gerekhalkın dini hizmetlerini nasıl yapacaklarını ve gerek din, vicdan ve düşünceözgürlüklerinin tatbikatını nasıl yürüteceklerini, aksine tatbikat varsabunları nasıl düzelteceklerini açıklamaları, hiçbir zaman bir istismar veyakötüye kullanma sayılamaz; tam tersine yapmaları gereken görevlerinin birparçası olarak telakki edilmesi gerekir.
Siyasî Partiler Kanununun yukarıda zikredilen 87.maddesinde de açıkça fiilin lâikliğe aykırı telakki edilebilmesi için, devletintemel düzenini değiştirme amacı, unsur olarak esas alınmıştır. Her ne kadarmaddede 'kısmen de olsa' ibaresine yer verilmişse de, bu ibare temel düzenideğiştirme kasdı çerçevesinde değerlendirilmelidir.
f. Anayasa Mahkemesi İçtihatlarına Göre Lâiklik
İlk kurulduğu yıllarda, Anayasa Mahkemesi, lâiklikprensibinin 'din ve devlet işlerinin birbirinden ayrılması' anlamına geldiğiifade ile yetinmiştir: 'Hukuki yönden, klasik anlamda lâiklik, din ve Devletişlerinin birbirinden ayrılması anlamına gelmektedir. Ayrılık, dinin Devletişlerine, Devletin de din işlerine karışmaması biçimindedir... ' (AnayasaMahkemesi, 21.10.1971, 53/76 'AKMD, sayı 10, sh.61 ')
Buna rağmen Yüksek Mahkeme aynı kararında Diyanet İşleriBaşkanlığının Devletin Genel İdare Yapısı içinde yer almasını (1961) An.m.l54)lâikliğe aykırı bulmamıştır. 'Ancak toplumumuzdaki din ve devlet işlerineilişkin tarihi tecrübeler dolayısı ile lâiklik kavramının 'devletin dinişlerine karışmaması' şeklindeki anlamından ayrılınmış ve genel idare içinde'Diyanet İşleri Başkanlığı ' adıyla sui generis bir kuruluşa yer verilmiştir.Böyle bir kuruluşa genel idare teşkilatı içinde yer verilmiş olması, lâiklikilkesine aykırı bulunmamıştır.'Anayasa Mahkemesi, 21.10.1971, 53/76 AMKD, sayı10, sh.52 vd.')
1982 Anayasasından sonra Yüksek Mahkeme KararlarındaLâiklik hakkında daha geniş ve evrensel yorumlar yapılmıştır: 'Lâiklik ortaçağdogmatizmini yıkarak aklın öncülüğü, bilimin aydınlığı ile gelişen özgürlük vedemokrasi anlayışını, uluslaşmanın, bağımsızlığın, ulusal egemenliğin veinsanlık idealinin temeli kılan bir uygar yaşam biçimidir. Çağdaş bilim,skolastik düşünce tarzının yıkılmasıyla doğmuş ve gelişmiştir' (AnayasaMahkemesi, 7.3.1989, 1/12 'AMKD, sayı 23, sh. 144')
'Çağdaşlaşmayı hızlandıran ve Türk Devrimi'nin kaynağıolan lâiklik ilkesi toplumun akıl ve bilim dışı düşüncelerle yargılardan uzakkalmasını amaçlar Anayasa Mahkemesi, 7.3.1989, 1/12 AMKD, sayı 23, sh. 147')
'Lâiklik, bireysel, toplumsal düzeyde ve devlet işlerindemetafizik dışında özgür düşünce gereklerine bağlanır. Kişisel ve toplumsalyaşamın siyasal yönden düzenlenmesinde aklın ve bilimin gereklerini zorunlukılar. ' (Anayasa Mahkemesi, 7.3.1989, Ill2 'AMKD, sayı 23, sh. 1511')
Bütün bu kararlarda görüldüğü gibi, Anayasa Mahkemesi,Lâikliği, bir inanış şekli ve ölçütü olarak kabul etmemekte; tam tersine,lâikliğin bir düşünce tarzı, bir davranış biçimi, bir üslup olduğunu kabuletmektedir. Diğer bir ifade ile, vatandaşlar inançlarında özgür olacaklar;devlet buna müdahale etmiyecek; devlet işlerinde de doğmatik ve skolastikzihniyet değil, bilim ve akıl esas alınacaktır.
Yine bu ifadeler açıkça, lâikliğin din düşmanlığıolmadığını; dinleri tanımayıp onların yerine getirilmiş yeni bir dinniteliğinde olmadığını, tam tersine bir düşünce tarzı, bir üslup, bir metodolduğunu ortaya koymaktadır.
Bu hususları te'yiden, ayrıca Yüksek Mahkemeninlâikliğin, din ve vicdan özgürlüğü ile uyumluluğunu belirtmek amacı ile yaptığıyorumlar da vardır. 'Modern Devlette din, kimi haklara sahip olmanın bir şartıdeğildir. Günümüzde Devlet, vicdan hürriyetine olabildiğince, saygılı,bünyesinde çeşitli din ve mezheplere inananlara ve bunlara ait teşekküllere yerveren bir kurumdur. Lâik Devlette herkes dinini seçmekte ve inançlarını açığavurabilmekte, tanınmış olan din ve vicdan özgürlüğünün sınırları içerisindeserbesttir. Hiçbir dine itikadı olmayanlar içinde durum aynıdır. Lâik birtoplumda herkes istediği dine ya da inanca sahip olabilir. Bu husus yasakoyucunun her türlü etki ve müdahalesinin dışındadır. Gerçek vicdanhürriyetinden ancak lâik olan ülkelerde söz edilebilir. Dinlerden birini Devletolarak tercih fikri ayrı dinlere mensup vatandaşların kanun önünde eşitlikilkesine aykırı düşer. Lâik Devlet, din konusunda, inancına bakmaksızın,yurttaşlara eşit davranan, yan tutmayan devlettir' (Anayasa Mahkemesi Kararı,21.10.1971, ve 53/76 s - Anayasa Mahkemesi Kararı, 9.4.1991, ve E.90/36, K:91/8)
g. Doktrinde Lâiklik, Din, Vicdan ve Düşünce Özgürlüğü
'Şüphesiz ki din, yapısı ve dış teşkilatı itibariyle,içtimai bir müessesedir ve cemiyet realitesinden ayrılmayan bir vakıadır. Eniptidai kavimlerden, bugünün en yüksek medeniyetli milletlerine kadar, insanlarher devirde, unsur ve esasları değişik inançlara bağlanmıştır' (A.F. Başg i l,a. g. e. Sh. 71 ).
İçtimai sulhu temin edip, gönüllerde huzur ve emniyetitemin için din ile devleti aynı bir ülkede yanyana ve barışık bir haldeyaşatmak üzere, modern devlet hukuku ortaya bir kaç esaslı prensip koymuştur kibunlardan başta gelenleri... din hürriyeti ve lâiklik prensipleridir. (A.F.Başgil a.g.e. Sh.87).
.. din hürriyeti prensibinden fert için bir takım haklar,yani selahiyetler doğar ki bunlar evvela inanma hakkıdır. Sonra serbestçeibadet ve dua etme hakkı, talim ve tedris, neşir ve telkin faaliyetlerindebulunma, nihayet dinin emrettiği şekilde hareket etme,, ferdi ve içtimai ahlakile bezenme hakkıdır. (Başgil, a.g.e. Sh.96)
Din hürriyetinin, birçok değil, yanlız bir düşmanıvardır: o da bir kelime ile, taassuptur. Taassup. bir kimsenin kendi inancındanve kendince hakikat kabul ettiği görüş ve kanaatten başka olan inanç. görü,s vekanaatlere ve bunları taşıyanlara karşı düşmanlık beslemesidir. Taassup... kötübir ruhi hastalıktır. Ve dini olduğu gibi, Siyasî, felsefi de olabilir.(Başgil, a.g.e. Sh.149)
... Siyasî taassup da bu hürriyetin (din hürriyetinin)düşmanıdır... Siyasî taassup koyu bir surette materyalisttir. Onun inandığı vebağlandığı şey yalnız madde ve menfaattir. (Başgil, a.g.e. sh.156)
Din hürriyetinin ve bundan doğan hakların. bu iki düşmanakarşı korunması lazımdır. Bu hürriyeti. hem dini. hem de Siyasî taassuba kar,sıkovmak için alınacak tedbir, tek kelime ile lâikliktir. (Başgil. a.g.e.)
'Lâiklik ilkesi, devletin, vatandaşları arasında diniinançları açısından bir ayırım yapmamasını gerektirir. Yani devlet kişilerindini inançları karşısında tarafsız davranmak ve her türlü dini inanç vedüşünceye saygı göstermek zorundadır' (Dr. Ş.Ünal, a.g.e. Sh.215)
'Lâiklik hiçbir şekilde dinsizlik veya din düşmanlığıolarak algılanmamalıdır. Tam tersine, bu ilke ve vicdan özgürlüğünü güvencealtına almaktadır. ' (Dr. Ş. Ünal a.g.e. sh. 215)
... vicdan hürriyeti din hürriyetinden daha geniştir veyalnız dini değil, aynı zamanda herhangi bir Siyasî, iktisadi ve felsefi akideve kanaat serbestliğini de ifade eder. (Başgil a. g. e. Sh. 96)
Şu halde lâik hukuk devince. bundan dini olmayan.esaslarını dinden almayan hukuk; lâik devlet devince de dini akide ve esaslaradayanmayan devlet anlamak lazım gelir. (Başgil a.g.e. sh.145)
Lâik rejimde devlet dine karışmaz demek.. resmen muayyenbir dinin ahkamını kendi işlerine rehber almaz demektir. Yoksa mesela Türkiyegibi, nüfusunun büyük bir ekseriyeti müslüman olan bir memlekette, devlet diniteşkilata ve müslüman halkın dini ihtiyaçlarını temine vardım etmez demekdeğildir. Bir halk hükümetinin başta gelen prensibi halk için çalışmaktır.(Başgil, a.g.e. sh.172)
Doktrinde lâiklikle ilgili olarak Anayasal açıdan çokönemli bir hususa daha işaret edilmektedir. Bu husus Anayasanın özgürlük veözgürleştirmeye yönelik özelliğidir;
'Anayasa. Batıdaki gelişmelere uygun olarak, bir yandanherkesin kişiliğine bağlı. dokunulmaz. devredilmez. vazgeçilmez temel hak vehürriyetlere sahip olduğunu belirterek özgürlük anlayışsını (Madde 12), diğeryandan da kişinin temel hak ve hürriyetlerini. sosyal hukuk devleti ve adaletilkeleri ile bağdaşmıyacak surette sınırlayan siyasal. ekonomik ve sosyalengelleri kaldırmayı. insanın maddi ve manevi varlığının gelişmesi için gereklişartları hazırlamayı Devletin görevlerinden savarak 'özgürleştirme' anlayışınıbenimsemiştir. (md.5) Prof. Dr. S. Gözübüyük. Anayasa Hukuku Sh.147)
Yine doktrinde, temel hak ve özgürlüklerinsınırlandırılması konusunda kurallar öngörülmüştür.
Prof. Dr. Şeref Gözübüyük, Anayasa Hukuku isimlikitabında; 'Temel hak ve özgürlüklerin, ancak kanunla sınırlanabileceğini,sınırlama nedenlerinin Anayasada belirtilmesi gereğini, sınırlamanın hakkın veözgürlüğün özüne dokunamayacağını. sınırlamanın demokratik toplum düzeniningereklerine aykırı olamıyacağını ve sınırlamada eşitlik kuralına mutlakauyulması' gereğini tafsilatıyla izah etmiştir. (a.g.e. Sh. I50-165)
Görülüyor ki doktrin temel hak ve hürriyetlerinkısıtlanmasını benimsememiş, bu sınırlamaların son derece zorunlu hallerde yapılabileceğiniifade etmiştir.
h. Genel Değerlendirme
Görülüyor ki, gerek doktrin, gerek literatür ve gerekseyüksek mahkeme içtihatları; lâikliğin, değişik biçimlerde yorumlanabileceğiniaçıkça kabul etmiştir. Ancak lâiklik hangi şekilde yorumlanırsa yorumlansın,hukuki açıdan Anayasa ve yasalarda belirtilen temel esaslara uyulmakmecburiyeti vardır.
Bu esaslar iki ana grupta toplanmaktadır.
l. Lâiklik, din düşmanlığı veya din hürriyeti engeliolmayıp, her türlü din ve vicdan düşünce hürriyetinin teminatıdır.
2. Devlet, kendi düzenini herhangi bir dinin kurallarınagöre değil; değişik sosyal ihtiyaçları göz önünde tutarak akıl ve ilim yoluylakurar.
Bu sebeplerden dolayı, lâikliği din hürriyetini daraltıcıveya ortadan kaldırıcı bir nitelik olarak tanımlamak mümkün değildir. Zirayukarıda da belirtildiği gibi, Anayasanın 2. maddesinde devletin niteliğiolarak belirtilen lâikliğin, yine aynı maddeye göre, demokrasi ve insan haklarıesas alınmak suretiyle yürütülmesi prensibi temel alınmış, Yine Anayasanın 13.maddesinde hangi sebeple olursa olsun temel hak ve özgürlüklere konulacaktahditlerin dahi demokratik toplum düzeni gereklerine aykırı olamayacağı, esasıvazedilmiş; Ve yine 15. md.de de din ve vicdan hürriyetinin, savaş hukukunungeçerli olduğu ahvalde dahi kısıtlanamayacağı hükmü getirilmiştir.
Aynı şekilde, Türkiye'nin taraf olduğu Avrupa İnsanHakları Sözleşmesi'nin 17. maddesinde de: 'Bu sözleşmenin hiçbir hükmü, birdevlet, grup ya da kişiye burada öne sürülmüş olan hak ve özgürlüklerdenherhangi birini yok etmeyi ya da sözleşmede hükme bağlanmış olandan daha genişölçüde sınırlandırmayı amaçlayan bir etkinlikte ya da eylemde bulunma hakkıverir biçimde yorumlanamaz' hükmü yer almıştır.
Ve yine Türkiye'nin vatandaşa başvuru hakkı tanıdığıAİHS'nin 9. maddesi, (Yukarıda I. Bölümde belirtildiği gibi) din, vicdan vedüşünce hürriyetinin sınırlandırılmasını son derece dar ve zaruri sebeplerehasretmiş, herkese en geniş manada bu özgürlüğü tanımayı çağdaşlığın ölçüsüsaymıştır.
AİHS'nin temel ve hak hürriyetlere koyduğu sınırlamalar,1982 Anayasası'nın 90. maddesine göre Milli Hukukumuzun da bir parçasıolmuştur.
ı- Sonuç
Yukardaki bölümlerde lâikliğin, uluslararası sözleşmeler,Anayasa, Siyasî Partiler Kanunu, doktrine göre hukuki anlamının ne olduğuortaya konulmaya çalışıldı.
Bütün bu tahliller topluca dikkate alındığında lâikliğinhukuki anlamı bakımından aşağıdaki sonuçlar ortaya çıkmaktadır:
l. İlk tezahürü itibariyle lâiklik, dine karşı değil,kiliseyle feodal yapının işbirliğine karşı bir hareketin adıdır.
2. 'Türkiye'de devletini temel bir niteliği olan lâiklik,sadece din ile devletini ayrılığını ifade eden bir nitelik değil, ayını zamandavicdan hürriyetine imkan veren akılcılığı sağlayan bir temel kuraldır; devletinsadece dinler karşısında değil, felsefi ve Siyasî görüşler karşısında datarafsızlığını ifade eder' (An.2, l0.m.leri)
3. Çağımızda mutlak egemen devlet anlayışı zayıflamış,kişiler ve sınıflar arasındaki dengesizlikler ve eşitsizlikler giderilmeyeçalışılmış ve insan hakları Anayasalarla güvence altına alınmıştır.
4. Artık herkes düşünce, vicdan ve din özgürlüğünesahiptir. Bu hak, din ve inanç değiştirme özgürlüğü ile açık veya özel biçimdeibadet, öğretim, uygulama ve tören yapmak suretiyle tek başına veya topluolarak dinini ve inancını açıklama özgürlüğünü de içerir. (AIHS. m.9)
5. Lâiklik kavramı, Anayasadaki tabirle, hiçbir zaman'dinsizlik' olarak yorumlanamaz. Lâiklik, her ferdin istediği inanca, mezhebesahip olabilmesi, ibadetini yapabilmesi ve dini inançlarından dolayı diğer vatandaşlardanfarklı bir muameleye tabi kılınmaması anlamına gelir. (1982 An.2. Mad.Gerekçesi)
6. Dolayısıyla lâiklik toplum huzuru, milli dayanışma veadalet anlayışı içinde insan haklarına saygıyı temin için bir araçtır. (An.m.2)
7. Lâiklik konusunda yasak olan, istismar etme ve kötüyekullanma eylemidir. Böyle bir eylemsel tehlike niteliği taşımayan düşüncelerisırf lâikliğe aykırı oluşlardan ötürü cezalandırma yoluna gitmekten kaçınmaklazımdır. (M.Soysal, 100 Soruda Anayasa)
8. Lâiklik, ortaçağ doğmatizmini yıkarak aklınöncülüğünü, bilimin aydınlığı ile gelişen özgürlük ve demokrasi anlayışını...ulusal egemenliğin ve insanlık idealinin temeli olan bir uygar yaşam biçimidir.(AMK - 7.3.1989, E:l, K:12'
9. Lâiklik, bir düşünce modeli olmayıp, din ve vicdanhürriyetini güvence altına almaya matuf olarak devlete izafe edilen birniteliktir, bir davranış biçimidir.
10. Din hürriyeti ve lâiklik, din ile devleti aynı birülkede yanyana ve barışık bir halde yaşatmak üzere modern devlet hukukununortaya koyduğu prensiplerdir. (a.g.e. Sayfa:87)
11. Din hürriyetinin yanlız bir düşmanı vardır; o dataassuptur. Taassup, bir kimsenin, kendi inancından ve kendince hakikat kabulettiği görüş ve kanaatten başka olan inanç, görüş ve kanaatlere ve bunlarıtaşıyanlara düşmanlık beslemesidir. Taassup, dini olduğu gibi, Siyasî vefelsefi de olabilir. Din hürriyetini ve bundan doğan hakları taassuba karşıkoruyacak tek kelime lâikliktir. (a.g.e. )
12. Lâik rejimde, devlet dine karışmaz demek, devlet,dini teşkilata ve (ülkede) halkın dini ihtiyaçlarını temine yardım etmez, demekdeğildir. (a.g.e. )
13. Temel hak ve hürriyetlerin özüne dokunulamaz. Din vevicdan hürriyeti bu çerçevede yeralan bir hürriyettir.
14. Temel hak ve hürriyetlerin sınırlandırılması sonderece katı kurallara bağlanırken aksine temel hak ve hürriyetlere konulanengellerin kaldırılması Devlete Anayasal bir görev olarak tahmil edilmiştir.(An. m.5)
15. Siyasî partiler demokratik hayatın vazgeçilmezunsurları olup, çalışmaları ve açık propagandalarıyla milli iradenin oluşmasınısağlarlar. (SPK)
16. Siyasî partilerin her konuda olduğu gibi lâiklikkonusunda da gerek Anayasa'nın devlete yüklediği gerekse halkın dinihizmetlerinin görülmesi veya layıkı veçhile yürütülüp yürütülmediğinin takibihususunda Anayasa açısından farklı görüş ve düşüncelere sahip olması doğaldır.
17. Klasik demokrasi anlayışı sağ yada sol bütündüşüncelerin serbestliğine ve bu serbestlik sonunda ortaya çıkacak sonucun eniyi sonuç olacağına inanır. ( a.g.e. )
A - 2. Başsavcının Lâiklik Anlayışı Hukuken KabulEdilemez
Sayın Başsavcı, İddianamesini tanzim ederken, lâiklikanlayışını ortaya koymak için, doktrinden, Anayasa Mahkemesi Kararlarından birtakım alıntılar yaparak iddiasını haklı göstermeye çalışmıştır.
a. İddianameye Doktrinden Yapılan AlıntılarınDeğerlendirilmesi
Sn. Başsavcı İddianamesinin (5-6) sahifesinde, Prof. Dr.Niyazi Berkes'in 'Teokrasi ve Lâiklik' kitabından aldığı bir tanımı iddialarınamesnet göstermek istemiştir.
Bahse konu kitaptan seçilip alınan tanıma göre; 'Aslında lâiklikdini değil. hukuki bir kavramdır. Hukuki açıdan lâiklik, kısaca ve genel olarakdin işleri ile dünya işlerini ayıran bir rejimdir. Bu ifade ile anlatılmakistenen, sadece devlet içinde din ve dünya işleriyle, ilgili otoritelerinbirbirinden ayrılması değil, aynı zamanda sosyal hayatın eğitim, aile, ekonomi,hukuk, görgü kuralları, kıyafet vb. gibi cephelerinin din kurallarındanayrılarak, zamana ve yaşamın zorunluluklarına, gereklerine göre saptanmasıdır''Aksi düşünüldüğünde, din işleri ile dünya işlerini birleştiren bir rejimanlaşılır' (Prof. Dr. Niyazi Berkes, Teokrasi ve Lâiklik, Sh.25)
Yine Sayın Başsavcı, iddianamesinde Hüseyin Batuhan'ın'Lâiklik ve Dini Taassup' isimli kitabından da bir alıntı yapmıştır; 'Dinler,dünya işlerine karışıp Siyasî bakımdan güç kazandıkları ölçüde asıl ruhanierklerini göz ardı edip, soysuzlaşmaya başlarlar' (Hüseyin Batuhan, Lâiklik veDini Taassup, Sh.60)
Sn. Başsavcının dayandığı bu görüşlerin, önce eserlerinbütünü içerisindeki tutarlılığı açısından tahlilinde fayda vardır. Sn. Prof.Dr. Niyazi Berkes aynı eserinde şu ifadelere de yer vermiştir; 'En üst ilke,kişilerin inanç özgürlüğünü korumaktır. Gerçek lâikliğin anlamı da budur. İslamdininin yaşanması; modern yaşam kurallarına en uygun olan bir koşul olduktanbaşka, başından beri ve tarihi boyunca bütün din örgütlenişlerine özgürlüktanıyan İslamlığın tarihsel karakterine de uygun bir tutumdur.'(Sh.23)
Görülüyor ki; Sayın Başsavcı lâiklik anlayışınıbelirlerken, bu ifadeleri tek taraflı, eksik ve yanlış yorumlamış, buifadelerin hem eserin hem Anayasanın bütünlüğü içerisinde yorumlanması gereğineriayet etmemiştir. Sayın Başsavcının lâiklik konusunda Anayasa ve lâikliğingerçek hukuki anlamına uymayan görüşü, dolayısıyla yanılgısı, şuradan ilerigelmektedir:
Sayın Prof. Niyazi Berkes'in bu ifadelerinden kastı,yukarıda belirttiğimiz gibi lâiklik niteliğinin doğal sonucu olarak, Devletinkendi kurallarını koyarken, herhangi bir dinin kurallarına bağlı olmaksızın,zaman ve yaşamın gereklerine göre ilim ve akıl yoluyla hareket edilmesidir. Bubakımdan, bu, doğru bir tespittir. Ancak eserin ve Anayasanın bütünlüğüiçerisinde konu değerlendirildiğinde açıkça görülür ki, Devlet kurallarkoyarken, halkıyla, halkının inancı, örf ve adetleriyle mücadele etmez,etmemelidir.
b. İddianameye Anayasa Mahkemesi Kararlarından YapılanAlıntıların Değerlendirilmesi
Sn. Başsavcı İddianamesinde, Anayasa Mahkemesinin ikikararından aldığı pasajlarla iddiasını te'yid etmek istemiştir.
Sn. Başsavcı iddianamesine, 21.10.1971 gün ve 53/76sayılı Anayasa Mahkemesi Kararı'ndan sadece belli bir bölümü almıştır. Oysaaynı kararda, yukarıda da zikredildiği gibi Yüksek Mahkemenin şu görüşlerine deyer verilmiştir: 'Modern Devlette din, kimi haklara sahip olmanın bir şartıdeğildir. Günümüzde Devlet, vicdan hürriyetine olabildiğince, saygılı,bünyesinde çeşitli din ve mezheplere inananlara ve bunlara ait teşekküllere yerveren bir kurumdur. Lâik Devlette herkes dinini seçmekte ve inançlarını açığavurabilmekte, tanınmış olan din ve vicdan özgürlüğünün sınırları içerisindeserbesttir. Hiçbir dine itikadı olmayanlar içinde durum aynıdır. Lâik birtoplumda herkes istediği dine ya da inanca sahip olabilir. Bu husus yasakoyucunun her türlü etki ve müdahalesinin dışındadır. Gerçek vicdanhürriyetinden ancak lâik olan ülkelerde söz edilebilir. Dinlerden birini Devletolarak tercih fikri ayrı dinlere mensup vatandaşların kanun önünde eşitlikilkesine aykırı düşer. Lâik Devlet, din konusunda, inancına bakmaksızın,yurttaşlara eşit davranan, yan tutmayan devlettir' (Anayasa Mahkemesi Kararı,21.10.1971, ve 53/76 s) Anayasa Mahkemesinin 1971 yılındaki lâiklikanlayışında, 1982 Anayasasından sonra, özellikle Anayasanın 2. maddesinde builke için öngörülen hedefler de dikkate alınarak önemli gelişmeler olmuştur.
Bu hususta burada ayrıca bir değerlendirme yapmaya gerekyoktur. (Bkz. IV. Bölüm, A-l.f'
Yüksek Mahkemenin 25.10.1983 gün ve 2/2 Sayılı diğerkararına gelince: Herşeyden önce bu karar Tüzük ve Programına 'Lâiklik ilkesinibenimsemediğini' açıkça yazan Huzur Partisi hakkındadır.
Diğer taraftan, Sn. Başsavcının İddianamesinde özetlediğihususlar, Karar metninde aynen şöyledir: 'Yapılan araştırma ve incelemelerinortaya koyduğu veriler, Türkiye'deki lâiklik ilkesinin anlamıyla uygulamasınınhiçbir sosyalist ülkedeki lâiklik anlayışı ile ilgili ve ilişkisi olmadığını,batıdaki Hıristiyan ülkelerin lâiklik anlayışından da farklı bir yapı vedüşünce biçimine sahip olduğunu açıklamaktadır.
Lâikliğin, dinle devlet ilişkilerini düzenleyen bir ilkeolması nedeniyle, her ülkenin içinde bulunduğu ve her dinin bünyesini oluşturankoşullardan esinleneceği, bu koşullar arasındaki uyum ve ya da uyumsuzluğunlâiklik anlayışına da yansıyarak farklı ve değişik modelleri ortaya çıkarmasıdoğal sayılmalıdır.
Hukuki yönden ve klasik anlamda lâiklik, dinle devletişlerinin birbirinden ayrılması anlamına gelmektedir. Buna rağmen, Hıristiyanve İslam dinlerinin koşulları inanç ve gerekleri aynı olmadığından ülkemizde vebatı ülkelerinde oluşan durumlar ve ortaya çıkan sonuçlar birbirinin aynıolmamış, aksine büyük farklılıklar göstermiştir. Dini ve din anlayışı tamamenfarklı olan bir ülkenin,, lâikliği, o ülke batı medeniyetine açık olsa dahibatı ülkelerindeki anlayış içinde benimsemesi esasen düşünülemez ve beklenemez.
Görülüyor ki, Sn. Başsavcı karardan özenle seçerek sadecealtı çizilen kısımları almış, Türkiye'deki lâikliğin nasıl bir lâiklik olduğukonusundaki paragrafı nedense ihmal etmiştir.
Oysa Sn. Başsavcının Partimizle ilgili İddianamesindekiithamlar, Karardan alınan ifadelerle değil, ihmal edilen ifadelerle ilgilidirki; İşte bu ihmal edilen ifadeler, Refah Partisi olarak, yukarıdan berisavunduğumuz bir gerçeği, yani Anayasal Lâikliği ortaya kovmaktadır.
Kaldı ki, Türkiye'nin Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinebireysel başvuruyu kabul ettiği 1987 ve Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'ninyargı yetkisini kabul ettiği 1990 yılından sonra, Anayasa Mahkemesi, Anayasanın90. maddesini dikkate alarak ve sözleşmenin milli hukukun bir parçası olduğunukabul ederek, verdiği son kararlarında Türkiye'deki lâiklik anlayışıyla,Batıdaki lâiklik anlayışını mutabık hale getirmeye çalışmıştır. Bundan dolayı,Sayın Başsavcının; lâiklik, din ve vicdan hürriyeti hususunda, Türkiye'ninulaştığı noktada, 1987'den önceki değil, daha sonraki kararları emsal almasıgerekirdi.
Bu bölümle ilgili maruzatımıza son vermeden şunları dabelirtmek gerekir ki; Devlet lâiklik prensiplerini uygularken demokrasiningereklerini ve insan haklarını ön planda tutar. Bir diğer ifade ile, Devlethalka hizmet için vardır.
Devlet bu hizmeti görürken, halkın ihtiyaçlarını, hiç birinanç arasında, ayırım yapmaksızın, onların isteğine göre ifa ve icra eder.Anayasanın başta 2. madde olmak üzere lâiklikle ilgili tüm maddeleri bu temelesası vurgulamaktadır.
Yine Türkiye Cumhuriyeti Devletinin kuruluşuna esasteşkil eden Lozan Anlaşmasının ilgili maddeleri, hangi dinden olursa olsun,bütün vatandaşlara din ve vicdan hürriyetinin vazgeçilmez unsurlarıyla tam vekamil manada tatbik edilmesini esas almıştır.
İşte Sayın Başsavcının yanılgısı, uluslararası hukuku,doktrini, Anayasayı ve Anayasa Mahkemesi Kararlarını bir bütün olarak elealmayışından ve iddiasına mesnet olarak aldığı ifadeleri eksik alıp yanlışyorumlamasından ileri gelmektedir.
Buraya kadar yapılan izahattan açıkça görülüyor ki; SayınBaşsavcının iddianamesine esas aldığı lâiklik görüşü Anayasa ve yasalardabelirtilen hukuki lâiklikle bağdaşmamaktadır, mesnetsizdir, tamamen indidir,uluslararası kurallara ve Anayasal esaslara, aykırı olduğundan, kabule şayandeğildir.
A - 3. Refah Partisinin Lâiklik Anlayışı Hukuka Uygundur
a. Refah Partisi, Anayasa'da belirtilen lâiklikilkesinin, gerçek savunucusu ve teminatıdır.
Nitekim, bu husus, Refah Partisi'nin tüzük ve programı,yöneticilerinin konuşmaları, mahalli yönetimlerdeki hizmetler ve hükümeticraatları ile sabittir
1. Refah Partisi'nin Tüzük ve Programı;
Refah Partisi'nin Programında; 'Bu program Türkmilletinin bağımsızlığını ve bütünlüğünü, ülkenin bölünmezliğini, Cumhuriyet veDemokrasiyi korumak... kişinin temel hak ve hürriyetlerini, sosyal hukukdevleti ve adalet ilkeleriyle bağdaşmayacak surette sınırlayan siyasal,ekonomik ve sosyal engelleri kaldırmak, insanın maddi ve manevi varlığınıngelişmesi için gereken şartları hazırlamak amacıyla.. hazırlanmıştır. ' (Program,Başlangıç)
Partimiz fikir, vicdan ve düşünce hürriyetlerine inanır;fikir, vicdan ve inanç hürriyetlerine yapılacak her türlü baskıyı lâikliğeaykırı sayar.' (Program md.4) 'Lâiklik din düşmanlığı olmayıp, bilakis din vevicdan hürriyetlerini her türlü ihlalden koruyucu bir prensip olarakgeliştirilmiş ve uygulama alanına konulmuştur' deni1mektedir. (Program md.4)
Görüldüğü gibi Refah Partisi Tüzük ve Programında,lâikliği devletin temel niteliği olarak almış, lâikliğin Anayasal ve yasalanlamını teyit etmiş ve lâikliğe aykırı uygulama yapılmaması için nelere dikkatedilmesi geldiğini ortaya koymuştur.
2. Refah Partisi adına yapılan konuşmalar
Öte yandan Refah Partisi adına bugüne kadar yapılan bütünkonuşmalarda da bu husus tekrar tekrar belirtilmiştir.
Refah Partisi Genel Başkanı Necmettin Erbakan'ın bugünekadar TBMM içersinde ve dışında yaptığı tüm konuşmalar bunu doğrulamaktadır.(Ek: Bölüm IV, No:l)
Burada bu dosya içinden sadece bir kaç örnek sunuyoruz:
'...Lâikliğe aykırı olarak hareket etmek demek, skolastikzihniyetle hareket etmek, körü körüne hareket etmek demektir. Cahil bir insanınortaya çıkıp 'dinimiz öyle emrediyor, hepiniz buna uyacaksınız' diye dayatması,cahilane bir şekilde baskı yapması, dogmatik, skolastik bir zihniyetle hareketetme üslubudur. Biz, ülkede böyle bir üslup olmasın istiyoruz... '
'Lâiklik demek, ilim ve akıl yoluyla hareket etmekdemektir'
'... Şimdi bir toplum düşünün. Bu toplamda çeşitlidüşüncede insanlar var. Bu insanlar birarada yaşacaklar. Birinci şart nedir'...Bu insanların birbirlerinin düşüncelerine hoşgörü, saygı göstermeleridir.Lâikliğin bir yüzü budur. Peki ülke nasıl yönetilecek' Oturacak, millettemsilcisini seçecek, ilim ve akıl yoluyla TBMM kanunları yapacak. Demokrasi vemilletin iradesi var. Öyleyse, TBMM ne karar aldıysa bu karar yürüyecek. Öbüryüzü budur' 11 Mart 1997 tarihli grup konuşmasından,
'...Deminden beri ben neyin savunmasını yapıyorum'Demokrasinin ve lâikliğin. İşte gerçek, işte gerçek. Böyle düşünmeyenlerinereye davet ediyorum. Demokrasiye ve lâikliğe'
'Bugün lâiklik demek; herkesin din hürriyeti demektir.Bunun teminatıdır. Bakınız şu çok önemlidir. Bir ülkede trafik kurallarıvardır. Arabaların trafiğe çıkmasına müsaade edersiniz, herkes arabasına biner.İstediği gibi dolaşır. Ama bir şartınız vardır nedir o' Arabanızda fren olacak,arabanızın freni olmazsa, trafiğe çıkmamanız gerekir. Neden' Çünkü giderbaşkasına çarparsınız. İşte fikir hürriyeti, arabaların serbestçe dolaşabilmesidemektir. Lâiklik ise, arabanda fren olması demektir. Araba başka, Fren başkayani Lâiklik, dinin karşıtı değil'
'... Fikrinizi, 'Dinimiz böyle emrediyor, siz de bunauyacaksınız' diye kaba lafla softa eklinde, körü körüne ortaya koymayakalkmayacaksınız. Her türlü fikrinizi söyleyebilirsiniz, hiçbir fikri yasaklamıyoruz.Ama bunu söylerken lâikliğe aykırı davranmayacaksınız. Yani lâikliğe aykırılıkve bir uslüp, bir muhteva değil, bir davranış şekli... ' 25 Şubat 1997 tarihligrup konuşmasından:
'. . Türkiye'mizin demokratik, lâik bir hukuk devletiolarak, insan haklarına saygılı hürriyeti parlamenter sisteme sahip bir ülkeolarak kısa zamanda beklenen kalkınmasını yapması hususunda tam bir görüşbirliği içindeyiz. '
'... Çünkü Refah Partimiz, lâikliğin bekçisidir. Gerçeklâikliğin gerçek teminatıdır. Türkiye'mizin en büyük partisidir.' 21 Mayıs 1997tarihinde BBP Genel Başkanı Muhsin Yazıcıoğlu ile yaptığı görüşmenin ardındanyaptığı açıklama:
Türkiye, müslüman bir ülkedir. Ama aynı zamandademokratik ve lâik bir ülkedir. Bunun herhangi bir şekilde tehdidi, tehlikesi,değişmesi söz konusu değildir. Bu husustaki bir takım mihrakların çıkartmakistedikleri propagandalar varsa, bunlar temelden yanlıştır ve hatadır. '9 Mayıs1997 tarihli Observer gazetesine verdiği mülakattan:
'Lâiklik, din hürriyetinin teminatıdır' ( 18. 02 .1997TBMM Grp.K.)
'Lâiklik ne dinsizliktir, ne din düşmanlığıdır. Lâiklikbütün inançlara saygı göstermektir.' (25.02.1997 TBMM Grp.K.)
'Bakınız, lâiklik demek, ilim ve akıl yoluyla çalışılacakdemektir. Dogmatik bir şekilde, dinimiz böyle emrediyor, öyleyse kanunlar böyleolacak diye dayatamazsınız. Lâiklik demek kanunları TBMM yapar demektir.'(11.03.1997 TBMM Grp.Kon.)
'Refah Partimiz lâikliğin bekçisidir. Gerçek lâikliğingerçek teminatıdır.' (21.05.1997 TBMM Grp. Kon.)
'Türkiye'de gerçek demokrasinin teminatı RefahPartisi'dir. Gerçek lâikliğin teminatı Refah Partisi'dir. Lâiklik adı altındalâikliğe aykırı davranışların yapılmamasının teminatı Refah Partisi'dir.(17.06.1997 TBMM Grp. Kon.)
'Şayet lâiklik; inanç ve din özgürlüğü, herkesin inandığıgibi yaşayabilmesi, hiç kimseye dininden ve inancından dolayı baskı yapılmamasıve devletin bu hususları teminat altına alması şeklinde anlaşılacaksa, RefahPartisi göstermelik değil, samimiyetle, herkesin inanç özgürlüğüne, hiçbirkimsenin diğerlerine, inancından dolayı baskı yapmaması şartına herkesten dahafazla bağlıdır.' (10 Ekim 1993, 4.B.Kongre Konuşması)
Dünya'nın hiçbir yerinde, lâiklik, din düşmanlığıdeğildir. Bilakis her türlü inanç hakkının teminat altında alınması demektir.(Refah Partisi 24 Aralık 1995 Seçim Beyannamesi)
'Lâiklik demek herkesin inancına saygı demektir. Lâiklikdemek, din düşmanlığı demek değildir. Halkın inancına saygı göstermek, hizmetetmek demektir.' (26 Aralık 1995 Basın Toplantısı)
Tüm bu örnek konuşmalardan açıkça görüldüğü gibi, RefahPartisi'nin lâikliğe aykırı hiç bir eylemi olmamış, tüm bu konuşmalarda gerçeklâikliğin ne olduğu anlatışmış, lâikliğin özüne aykırı davranışlar tenkitedilmiştir.
2. Refah Partisi Yerel Yönetim Hizmetlerinden Örnekler
Refah Partili Belediye Başkanlarının, göreve başlarbaşlamaz ilk işleri, şayet bölgelerinde varsa, farklı dinlere mensup cemaatleriziyaretle ihtiyaçlarını tesbit ve bunları yerine getirmek olmuştur. Bu husustacemaat temsilcilerinden gönderilmiş sayısız teşekkür yazılarından bir kaç örnekekte sunulmuştur. (Ek: Bölüm IV, No:2)
Refah Partili Belediye Başkanları, lâikliğinuygulamasında çağdaş örnekler sergilemişlerdir. İstanbul Beyoğlu BelediyeBaşkanı Nusret Bayraktar, Üsküdar Belediye Başkanı Yılmaz Bayat, belediye hudutlarıiçindeki tüm inanç sahiplerinin kilise ve sinagog hizmetlerine destek verirken,Trabzon Belediye Başkanı Asım Aykan tarihi kilisede çan çalınma izni vermiştir.
Refah Partisi'nin kurulduğu tarihten bu yana RefahPartili hiçbir belediye başkanı hakkında lâikliğe aykırılıktan dolayı işlemyapılmamıştır.
4. 54. Hükümet icraatından
54. Hükümet programının 4. sahifesinde,'TürkiyeCumhuriyeti'nin, demokratik, lâik ve sosyal bir hukuk devleti olması, Atatürkİlkeleri; Koalisyon Hükümetinin vazgeçilmez ortak uzlaşma zemininin teşkiledecektir. '
'Milli ve manevi değerlere bağlı olmayı, din ve vicdanhürriyeti, teşebbüs hürriyeti ve düşünce hürriyetinin demokrasimizinvazgeçilmez uınsurları olduğunu Hükümetimiz temel bir kabul olarak ortayakoymuştur. ' ifadelerine yer verilmiştir.
Ve 54. Hükümetin icraatında lâikliğe aykırı olarak ne birkararnameye, ne bir kanun tasarısına, ne de herhangi bir idari tasarrufarastlamak mümkün değildir.
Sayın Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel dahi bir TVproğramındaki konuşmasında bu hususu açıkça dile getirmiştir.
b. Refah Partisine Göre Lâiklik, Kanunların YapılmasındaSkolastik Düşüncenin Değil Ancak Bilim ve Aklın Esas Alınmasıdır.
Bu gerçeği Refah Partisi Genel Başkanı NecmettinErbakan'ın sayısız açıklamaları içersinden alınan ve yukarıki bölümdezikredilen konuşma örnekleri açık bir şekilde gösterilmeye yeterlidir.
c. Refah Partisi İster Dini, İster Siyasî Kaynaklı OlsunHer Türlü Taassuba da Karşıdır.
Yukarıda da belirtildiği gibi taassup, bir kimsenin kendiinancından ve hakikat kabul ettiği görüş ve kanaatten başka olan inanç, görüşve kanaatlere ve bunları taşıyanlara karşı düşmanlık beslemesidir.
Halbuki Refah Partisi, Türkiye'nin en büyük Siyasîpartisi olarak, kurulduğu günden bu yana hep demokrasiden, hep çoğulcu demokrasiden,hep uzlaşmadan, hep hoşgörüden yana olmuş ve böyle de hareket etmiştir.
Refah Partili yöneticilerin 1995 seçimlerinden sonrahükümet kurulması çalışmalarında sergilediği hoşgörü; 54. Hükümette ortağınakarşı ortaya koyduğu anlayış ve protokole saygı, hatta Refah Partiliyöneticilerden bazılarının 1974'lü yıllarda MSP yöneticileri olarak önce CHPile, daha sonra Adalet Partisi, Milliyetçi Hareket Partisi, Cumhuriyetçi GüvenPartisi ile birlikte iktidar olup uyum içinde çalışmaları, bunun neticesindeKıbrıs Harekatının zaferle , Ağır Sanayi Hamlesinin başarıyla neticelenmesi, Ogün MSP, bugün Refah Partisi yöneticisi olan zevatın hoşgörülü olmaları,taassuba karşı tavır almaları sayesinde gerçekleşmiştir.
d. Diğer Bütün Partiler gibi Refah Partisi'nin deAnayasal ve Yasal Devlet Görevleri Hakkında Görüşlerini Açıklaması Diniİstismar Olarak Yorumlanamaz.
Diğer partiler gibi Refah Partisi'nin de, program vepropagandalarında, gerek lâiklik, gerek din ve vicdan özgürlüğü ve gerekseAnayasa tarafından devlete görev olarak verilen din hizmetleri ve din eğitimikonusunda Siyasî görüşlerini açıklaması ve bu konularla ilgili yanlıştatbikatları eleştirmesi görev ve sorumluluk gereği olup bunların lâikliğeaykırı sayılması, dini istismar olarak yorumlanması mümkün değildir.
Yukarıda da açıklandığı gibi, Anayasa, halka yapılacakhizmetler arasında, din hizmetlerini de, Devlete görev olarak yüklemiş, dinhizmetlerinin yürütülmesi konusunda Diyanet İşleri Başkanlığı'nı Anayasal birkurum olarak düzenlemiş (An.M.l36); din hizmetleri için eleman yetiştirmeküzere, MEB bünyesinde 'Din Eğitimi Genel Müdürlüğü'nü kurmuş; din hizmeti görenkamu görevlilerini 657 sayılı 'Devlet Memurları Kanunu' çerçevesine almış; dinieserlerin onarılması ve yeni yapılanların desteklenmesi konusunda VakıflarGenel Müdürlüğüne görev vermiştir.
Bütün bu hususlar açıkça bir devlet görevi olarakyürütüldüğü ve bu konular üzerinde konuşmak ve eleştiride bulunmak, her Siyasîparti yetkilisi için en tabii bir hak ve ödev olduğu halde, Sayın BaşsavcınınRefah Partisi yöneticilerini, 'neden bu konularda konuşuyorlar' diye suçlamasıve bunu 'dini istismar' olarak tavsif etmesi; Anayasa ve Kanun gerekleri ileSayın Başsavcının tavsifi arasında çok büyük bir tezat olduğunu açıkçagöstermektedir.
Sonuç
Görülüyor ki Sayın Başsavcının bu konudaki yanılgısıhilafına, Partimizin bu güne kadar Anayasa'daki tanımıyla lâiklik ilkesineaykırı herhangi bir politikası ve faaliyeti olmamıştır.
Diğer bir ifade ile partimiz, 1982 Anayasası'nın gerek'Başlangıç', kısmında, gerek 2. maddesinde belirlenmiş ve 4. maddesinde de'değişmez ve değiştirilmesi teklif dahi edilemez' olarak tavsif edilen, TürkiyeCumhuriyeti Devletinin lâik devlet olduğu hususundaki temel ilkeyibenimsemiştir. Kurulduğu tarihten bu güne kadar da Refah Partisi'nin tümfaaliyetleri bu ilkeye uygun olarak gerçekleşmiştir.
A - 4. Refah Partisi'nin Lâikliğe Aykırı FaaliyetlerinOdağı Olduğu İsnadı Varit Değildir
Sayın Başsavcı Refah Partisi hakkındaki işbu kapatmadavasını 'Anayasa'nın lâiklik ilkesine aykırı eylemlerin odağı haline geldiği'iddiasıyla açmıştır.
Bu iddia mesnetsizdir, varit değildir. Bahse konu iddia,iki sebebe dayandırılmaya çalışılmıştır.
l. Refah Partisi'nin Başörtüsünü savunması,
2. Refah Partisi'nin İmam-Hatip Okullarının, orta kısımlarınınkapatılmasına dair MGK Kararına karşı çıkması.
Bu bölümde, işbu iddianamede odak olmanın sebebi olarakgösterilen bu iki hususun, hukuki açıdan tahlili yaparak varit olmadığı ortayakonulacaktır.
a. Refah Partisi'nin Kılık Kıyafet Yasasını SavunmasınınHukuka Aykırı Hiçbir Tarafı Yoktur.
Refah Partisi'nin Kılık Kıyafet ve Başörtüsü KonusundakiGörüşleri Lâikliğe Aykırı Değildir.
Refah Partisi'nin kılık kıyafet hakkındaki görüşü, ifratatefrite yer vermeyen, katı kurallara dayanmayan, itidale, toleransa bağlı makulbir görüştür.
Refah Partisi 'Yürürlükteki mevcut kanunlara aykırıolmamak kaydıyla Yüksek Öğretim Kurumlarında kılık, kıyafet serbesttir' diyen2547 Sayılı Kanunun EK-17. maddesinde ifadesini bulan yasal ve Anayasal çerçeveiçerisinde kalınmasını kabul eder. Bu kanun hükmünün uygulanmasından yanadır.
Bilindiği gibi bu kanun hükmünün iptali için, YüksekMahkemeye açılan dava reddedilmiş. Böylece kılık kıyafet konusuna bu yasalçerçevede yaklaşılması gerektiğine dair olan görüşler, teyit edilmiştir.
Anayasa Mahkemesi'nin bu kararı elbette bu konuda Siyasîve siyaset dışı yapılmakta olan tartışmalara berrak bir çözüm getirmiştir.
l. Kılık kıyafet ve bilhassa başörtüsü konusunun,tartışmalı olmasının en önemli sebebi ise, bu konuda mevcut yasalarda, müspetveya menfi bir hüküm bulunmayışıdır.
Bu kabil hallerde konu üzerinde, vatandaşların, siviltoplum kuruluşlarının, Siyasî parti sözcülerinin kendi görüşlerini ortayakoyarak çözüm üretmeye çalışmaları doğaldır. Böyle olması aynı zamanda söz vefikir hürriyetinin zaruri bir sonucu sayılmalıdır.
2. Bununla beraber, Refah Partisi üyelerinin kılıkkıyafetle ilgili açıklamalarının hepsi, Anayasa Mahkemesi'nin hakkındaki iptaldavasını reddettiği ve böylece halen yürürlükte bulunan 2547 S.K.nun EK 17.maddesi yani (Yürürlükteki mevzuta aykırı olmamak kaydıyla Yüksek Öğrenimkurumlarında kıyafet serbesttir) hükmünün savunulmasından ibarettir.
3. Böyle bir konu üzerinde bir Siyasî Partinin temelgörüşünü tespit için parti adına konuşan hatiplerin konuşmalarından ziyadeMerkez Karar Organlarının kararları ve ondanda daha önemlisi o partinin icraatıesas alınmalıdır.
4. Refah Partisi bilindiği gibi yakın geçmişte bir senemüddetle koalisyonun büyük ortağı olarak iktidarda kalmıştır. Bu iktidarsüresince başörtüsü ve kılık kıyafet konusunda, yukarıdaki yasal çerçeve içindekalmış, Sayın Başsavcının iddianamesinde anlatmak istediği şekilde yasa dışıveya lâikliğe aykırı bir icraatta bulunmamış, bir karar almamıştır. Yine aynışekilde parti ileri gelenleri 1974 tarihinden 1980 tarihine kadar kurulmuş olandört cumhuriyet hükümeti içinde de Başbakan Yardımcısı ve Bakan olarak mühimgörevler ifa etmişler Diyanet İşleri Başkanlığı Vakıflar dahil devletiyönetmişler hiçbir icraatlarında lâikliğe aykırı davranmamışlardır.
Dolayısıyla Refah Partisinin ne merkez karar organlarınınve ne de Hükümetinin böyle bir icraatı yoktur.
İddianamedeki Mülahazalar Yersiz ve Mesnetsizdir
Yukarıdaki açıklamalarımız da gösteriyor ki, SayınBaşsavcılığın Refah Partisini itham etmek için iddianamenin 8. sahifesindeileri sürdüğü bütün mülahazalar geçersizdir, mesnetten mahrumdur.
l. Sayın Başsavcı bu konudaki iddiasında ezcümle: 'Genelbaşkan Necmettin Erbakan dahil, Refah Partisi'nın tüm yöneticileri, kendilerineoy getirdiği inancıyla hemen her konuşmalarında okullarda başörtüsü ile öğrenimgörme ve çalışmanın Anayasal bir hak olduğunu ısrarla iddia ederek halkıkışkırtmışlardır... ' demektedir.
Sayın Başsavcının bu paragraf içinde yer alan 'Anayasalbir hak olduğunu iddia ederek' şeklindeki beyanına muhterem Mahkemenizindikkatlerini çekmek isteriz. Yukarıda da açıkladığımız gibi, partimizin bukonuya yaklaşımı, Yasal ve Anayasal çerçeve içinde olmuştur. (Sayın BaşsavcınınRefah Partisi'nin 'Anayasal bir hak olduğunu iddia ederek' şeklindekitespitinin Partimizin bu hususta gösterdiği titizliğin bir tezahürü olarakdeğerlendirilmesi gerekir.)
Bu çerçevenin tatbikatta gözetilmesi için çaba sarf etmekelbette iyi niyetin delilidir. Bu ise yasaları ihlal kastının bulunmadığınıispat eder. Tatbikatta 2547 sayılı kanunun 17. maddesine ve bu konudaçıkarılmış olan Anayasa Mahkemesi kararlarına aykırı davranışlarında bulunduğumalumdur. Bu türlü aykırılıkların önlenmesini istemek, kesinlikle kışkırtmasayılmaz.
2. Yine bu iddiasında Sayın Başsavcı, Partimizin bukonuda eylemler düzenlediğini de ileri sürmüştür. Bu mülahaza da yersiz vemesnetsizdir. Refah Partisi kılık kıyafet konusunda hiçbir eylemdüzenlememiştir.
Ayrıca bilindiği gibi, herhangi bir konuda haksızuygulamalara işaret etmek kamuoyunu ve yöneticileri uyarmak için yasalarçerçevesinde yürüyüş, miting, kapalı salon toplantıları gibi eylemlerdüzenlemek, demokratik ve Anayasal bir haktır. Bu haktan yararlanmak için eylemdüzenleyenlerin iddialarında çeşitli görüşler savunulmuş olabilir. Bu kabilyasal etkinliklerin demokratik hukuk devletinin toleransa dayanan geniş veılımlı ortamının gereklerine göre değerlendirilmesi, bütün resmi kuruluşlarıngöz önünde tutması gereken bir realitedir.
3) Sayın Başsavcılık tarafından parti yöneticilerince bukonuda yapıldığı iddia edilen konuşmalarda da hiçbir kanun dışı söz sarfedildiği, usulüne uygun olarak ispat edilmemiştir.
Türkiye bir hukuk devletidir. Bir fiil yasaları ihlaletmişse onun ait olduğu Ceza Kanunu maddesine göre, takibata tabi tutulmasıgerekir. Böyle yapılamamış olması ortada kanunsuz bir fiil olmadığını gösterir.Böyleyken kişileri veya kurumları suçlamak hukuk devleti ilkelerinin kabuledebileceği bir hareket tarzı olamaz. Aksi halde temel hukuk kurallarından biriolan kanunsuz suç ve ceza olamaz prensibi ihlal edilmiş olur.
4) Kılık kıyafet ve başörtüsü konusundaki uygulamalarıeleştirmek lâikliğe aykırı sayılamaz. Zira bu eleştirileri yapmayan Siyasîparti yok gibidir.
Böyle olunca bütün Siyasî partilerin aynı iddia ile ithamedilmesi mümkündür. Hatta 2547 S.lı K. Ek.l7.m.sini savunanlardan önce, bukanunu çıkartanların lâikliğe aykırı harekette bulunmakla itham edilmelerigerekir. Refah Partisi'nin henüz içinde olmadığı bir Parlamento'dan o kanunuçıkartanları bırakıp da, yürürlükte olan bir kanunu savunanları ithamakalkışmak hukuk devleti ilkesiyle bağdaşmaz. Bu konularda hemen hemen herpartiye mensup grup temsilcilerinin (özellikle ANAP ile DYP Grp. Sözcülerinin)TBMM içinde ve dışında sayısız beyanatı vardır. (EK: Bölüm IV, No:3, ANAP veDYP Grup sözcüleri ve üyelerinin başörtüsünü savunan konuşmaları)
Sayın Başsavcılık her nedense bu iddianamesindeİmam-Hatip Okulları konusunda olduğu gibi ülkemizin gelmiş geçmiş bütün Siyasîpartilerini, bütün hükümetlerini ve Başbakanlarını itham edecek şekildesınırsız bir suçlama mantığıyla hareket etmiştir. Bu hareketiyle Sayın Demireldahil eski yeni bütün başbakanları ve onların partilerini sanık sandalyesineoturtmak istediğini sanmıyoruz. Ancak kendilerinin, yasakların sınırlarınıbilerek veya bilmeyerek bu kadar anormal şekilde genişletmedikçe, RefahPartisinin asla itham edilemeyeceği mülahazasından hareket ettiklerini tahminediyoruz.
Bu tür bir abartma ve bu tür davranışlar ortada kanunimesnet ve ciddi fiiler olmadan ille de bir dava açma sıkıntısı içinde olmahaleti ruhiyesinin bir tezahürü olarak değerlendirilmelidir.
Yoksa bir hanım veya bir kız öğrencinin inancının gereğiolarak başını örtebileceğini savunmak bütün medeni alemde suç sayılmayan birfiildir. Her ne kadar ülkemizdeki lâiklik anlayışı diğer ülkelerin lâiklikanlayışından farklı sayılmakta ise de, İnsan Hakları konusunda dünyamızınmüşterek bir standartlaşmaya gittiğini göz önünde tutacak olursak ülkemizin deergeç bu gelişmeler doğrultusunda ufkunun açılması gerektiği realitesiyle karşıkarşıya olduğu anlaşılır.
Nitekim ülkemiz Paris Şartına, Avrupa İnsan HaklarıSözleşmesine ve bu konudaki diğer bütün beynelminel anlaşmalara imza koymuştur.İmzalanan bu anlaşmaların normları milli hukukumuzun bir parçasıdır. Anayasamızın90 ıncı maddesine göre bu metinlerin Anayasaya aykırılıkları bile iddiaedilemez. Bu kurallar ne yasal ve ne de yargısal tasarruflarla değiştirilemez.
Bu sebeplere binaen, bundan sonra gerek insan haklarıgerek, söz ve vicdan hürriyeti, gerekse örgütlenme hürriyetleri ve gerekse,inanç, din ve lâiklik konularından yapılacak uygulamalarda, milli hukuknormlarımızın yanında, imza attığımız bütün bu anlaşmaların vazgeçilmezprensiplerini de göz önünde tutarak milli hukukumuzla bu kuralların bağdaştırılmasıyönünde çaba sarf etmeye mecbur bulunduğumuzu göz önünde tutmak zorundayız.
Bilhassa Yargıya ait tasarruflarımızda ve mahkemekararlarımızda hedefimiz, milli hukukumuzun da bir parçası haline gelmiş olanbu kuralları uygulamada insan haklarına uymada göstereceğimiz titizlikbakımından, aynı kurallara imza atmış olan bütün ülkelerin ulaşmış olduklarıseviyenin de üstün çıkmak olmalıdır. Aksi halde yargı organlarımızın vereceğikararların Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinde bozulması gibi bir olayla karşılaşabiliriz.Bu bakımdan herşeyden önce Sayın Başsavcılığın İddianamesinde ifadesini bulaninsan haklarını kısıtlayıcı mantığını bırakmak zorundayız.
b. Refah Partisinin (İmam Hatip Okullarının, OrtaKısımlarının Kapatılmasına Dair) Milli Güvenlik Kurulu Kararına Karşı Çıkmasıİddiasının Lâiklik ve Lâikliğe Aykırılıkla Hiçbir Alakası Olmadığı gibi, SiyasîParti Yasakları İçinde Milli Güvenlik Kurulu Kararlarına Uymamak gibi Bir Yasakda Yoktur.
b -1. Sayın Başsavcının din eğitimi konusundaki ''görüşleri ve Partimize yaptığı suçlamalar
Sayın Başsavcı, iddianamesinde; 'Din eğitiminin lâik vedemokratik düşünebilen vatandaş yetiştirilmesinin önünde en önemli engelolduğunu; her demokratik devletin, bazan Anayasa ve Yasalarca hüküm koyarak,bazan da Yüksek Mahkeme içtihatlarıyla, din eğitimini denetim altındabulundurduğunu, milyonlarca çocuğun, dini eğitim görerek, düşünce yapısının, bueğitime göre şekillenmesine rıza gösteren bir devletin lâik devletolamayacağını' ifade ederek dini eğitim konusundaki şahsi görüşünü ortayakoymuştur.
Yine Sayın Başsavcı, hiçbir ciddi araştırma yapmadan, ABDve Batı Avrupa ülkelerindeki dini eğitim konusunda, duyumlarına göre gerçeklereuymayan bilgiler aktarmış, Refah Partisi icraatı ile hiçbir ilgisi olmadığıhalde, gereğinden fazla İlahiyat Fakültesi ve İmam Hatip Okulu açılmasını,milyonlarca çocuğun dini eğitimden geçmesini 'böyle lâik devlet olmaz' diyecekkadar ifrata varan bir ifade kullanmıştır.
Bütün bunlardan sonra Refah Partisi hakkında itham; 'İmamHatip Okullarının kapatılmasına ve bundan böyle yeni İHO'ları açılmamasına'dair Milli Güvenlik Kurulu tavsiye kararı ile bunu takip hakkına, RP'nin karşıçıkması bu yönde eylemler düzenlenmesi, tüm yöneticilerin halkı kışkırtankonuşmalar yapması ve bu davranışların lâikliğe aykırı olması' şeklinde ortayakonulmuştur.
Herşeyden evvel Sayın Başsavcının dine ve ülkemizdeki dineğitime karşı duyduğu bu infialin sebebini anlamakta gerçekten zorlukçekmekteyiz.
Yüksek malumları olduğu üzere, Siyasî partiler isteriktidarda ister muhalefette olsunlar şu iki görevi ifa etmek zorundadırlar;
l. Anayasanın devlete verdiği görevler hakkında partiprogramlarında açıklama yapmak,
2. İnsan haklarının korunması ve aykırı tatbikatınönlenmesi için gereken çalışmaları yapmak.
Şüphe yok ki % 99'u Müslüman olan bir ülkede dinhizmetleri, halka yapılacak hizmetler arasında önemli bir yer tutmaktadır.Sadece Türkiye'de değil, sayın Başsavcının tesbiti hilafına bütün dünyada da buböyledir.
Sayın Başsavcı İddianamesinin 16/7.sh.lerinde; ABD vebazı Batı ülkelerindeki (Din Eğitimi) üzerinde uzun uzadıya durmuş bu konudakendine göre kabullerde bulunmuştur.
Sayın Başsavcıya göre; '- ABD.de resmi okullarda diniöğretim yapılacaktır. -İsviçre Anayasası'nın 49. m. ne göre (hiç kimse dinderslerine katılmaya zorlanamaz.)--Almanya'da Federal Anayasaya göre. devletindin derslerini denetim hakkı vardır.-İngiltere'de 'dini inancı olmayan birinedini eğitim yaptırılamaz '.
Oysa ABD ve Batı ülkelerinde dini eğitime verilen önemhiçte Sayın Başsavcının ifade ettiği gibi değildir. 1996 yılında TürkiyeDiyanet Vakfı tarafından yayınlanan 'Türk Eğitim Sistemi Alternatif Perspektif'isimli araştırmada ABD ve Batılı ülkelerde dini eğitimin durumu söyledir:ABD.de din eğitimini özellikle kilise teşkilatları üstlenmişlerdir. (sh.102)ABD'de özel ilk ve orta dereceli okullarda kayıtlı öğrenci sayısı 6 milyoncivarında olup, bunların 3 milyonu Katolik, 2 milyonu ise diğer dinler üzerindeeğitim görmektedir. (sh.131 tablo)
Fransa'da, 1958'de yapılan Anayasa değişikliğinden sonra(m.8) 'Devleti çeşitli dini grupların bulunduğu bir ülkede, inançlara saygılıolacağı ve hiç bir şekilde bu sahaya müdahale edilemeyeceği' hükmü esasalınmıştır... (sh.128)
Fransa'da özel okulların % 95'i Katolik Kilisesine bağlıolduğu için bu okullarda dini eğitimi tabii ki devlet okullarından farklı biryere sahiptir. (sh.l28)
Hollanda'da eğitimde özel eğitimin payı % 73.2'dir vebunlar da büyük çoğunlukla Katolik ve Protestan okullardır. (sh.128)
Belçika'da özel öğretimin oranı % 57.7, İspanya'da %36.8'dir. (sh.128)
Skandinav ülkelerinde ise ... 'Tarihin ve milli kimliğintemeli olan din ile yurttaşlık bilgisi okullarda mecburi dersler olarakokutulmaktadır'. (sh.128-129)
İngiltere'de din eğitimi ve hizmetleri Kilise tarafındanyürütülür. Ayrıca din dersleri resmi müfredatın bir parçasıdır. (sh.l28)
Din eğitimi 5-14 yaş grubuna mecburi iken bu mecburiyet1988 yılından itibaren 5-18 yaş olarak yükseltilmiştir. (sh.95-128)
Ancak ebeveynler isterlerse çocuklarını din eğitimindençekip alma hakkına haizdir. (sh.l29)
Avusturya Anayasası'nın 2'nci maddesinde: 'Devlet, eğitimve ders konularında üzerine aldığı görevi ailenin kendi dini inançlarını vedünyaya bakış açılarını dikkate alarak ve haklarına riayet ederek yerinegetirmelidir. ' (sh.l32) denilmektedir.
17. maddenin 4.ve S. fıkralarında ise; 'Okullardaki dinderslerini ilgili dini cemaat vermekle yükümlüdür. Devlet, ders ve eğitimmüessesesinin en üstün eğitimi yönetmek ve denetlemekle yükümlüdür. '(sh.132)(Ek: Bölüm IV, No.4)
Söz konusu eserde yapılan değerlendirmeye göre; 'Batılıdevletler dinsizliğin artışı karşısında Kiliselerin propaganda çalışmalarınaazami destek vermektedir. Artık sosyal devlet kavramının yanı sıra 'KültürDevleti' tabiri de kullanılmaya başlanmıştır'. (sh.136)
Görülüyor ki; Sayın Başsavcı; 'Batı ülkelerinde, dinieğitim yok denecek derecede azdır, biz de onları örnek almalıyız' görüşünüileri sürmeye tevessül ederken yukarıdaki ilmi gerçekleri Sayın Başsavcınıniddiasının tam tersine ortaya koymaktadır.
Kaldı ki, Türkiye'nin özel şartlarında Batının örnekalınması da isabetli bir tutum değildir.
b - 2.Din Eğitimi Hakkındaki Görüşler, Ulusal veUluslararası Uygulamalar
l. Doktrinde Din Eğitimi
'Dini talim ve tedris hakkını indi kararlar ile kısmak vevatandaşın bu hürriyetini bir takım entrikalı politika mülahazalarıyla baskıaltına almak yalnız Anayasaya ve hukukun yüksek prensiplerine aykırı değildir,hem de .... halk kitleleri arasında dini cehalet ve delalete meydan açmaktır.'(BAŞGİL, sh. 134)
'.....bir memlekette din ihtiyacını salim mecrasınakoymak ve en iyi şekilde tatmin etmek için her şeyden evvel, yüksek bilgili vesağlam seviyeli din adamlarına ve alimlerine lüzum vardır...memlekette yüksekdini kültür veren tahsil ve tedris müesseleri yok olursa, bu husustaki ihtiyaçortadan kalmış olmaz; sadece yüksek seviyeli din adamı ve alim yok olur. Diğertaraftan bu yokluğu fırsat bilerek sahneye din adamı ve alim diye gayet sathi,yarı cahil bir takım kimseler çıkar. Ve tabiatiyle etrafı din adına hurafe vecehalet bürür.' (BAŞGİL, sh.135)
'Kişilerin düşünce ve görüşleri seçme (kanaat sahibiolma) ve bu düşüncelerini açıklama serbestliğinde söz edebilmek için, öncelikledüşüncelere ulaşabilme hürriyetine sahip olmaları gerekmektedir. Bu da, eğitimve öğrenin hürriyetine sahip olma ile gerçekleşir.' (AKSOY, M.:Türkiye'deDüşünce Özgürlüğü, in: Türkiye'de İnsan Hakları Semineri 9-11 Aralık 1968,Ankara, 1970, 5h.133)
'Genel olarak düşünce hürriyeti kapsamına giren din vevicdan hürriyeti, beraberinde dini okutma, öğretme, öğrenme hürriyetini degetirir' (B. DİNÇKOL, 1982 Anayasasında ve Anayasa Mahkemesi kararlarındaLâiklik' Sh.131 )
'Belli bir dine mensup kişi açısından dinini öğrenme veöğretme, bir haktır' (BAŞGİL,SH.ll3) Herkesin bildiğini başkasına öğretmeye;isteyenin de istediği hususu, istediği yerden, istediği kurumdan, istediğikimseden öğrenmeye hakkı vardır' (DİNÇKOL, a.g.e. Sh.131)
'Türk Milletinin ahlaki değerleri, insani değerleri,manevi değerleri, kültürel değerleri' gibi kavramlara dinden soyut olarak bir anlamvermek mümkün değildir. Dini ahlak dışında milletimizin herhangi bir ahlakreferansı mevcut değildir. Keza, toplumu ayakta tutan aile bağları; millete,devlete bağlılık gibi manevi değerler; hep dinsel motifli değerlerdirler'(Türköne, M.: Siyasî Bir Sorun Olarak Din Eğitimi, in: Yeni Türkiye, Ocak-Şubat1996, yıl 2, Sayı 7 [Eğitim Özel Sayısı] Sh.322)
'Gerek eğitim ve öğretim politikalarının belirlenmesindegerek günlük hayatta sosyal işlerin düzenlenmesinde kendi değerlerimizlebilimin verilerini uzlaştırmak, ana hedefimiz olmalıdır.' (TÜRKDOĞAN, O.:TÜSİAD'ın II.Eğitim Raporu Üzerine, in : Yeni Türkiye, Ocak-Şubat 1996, yıl 2,Sayı 7 (Eğitim Özel Sayısı), Sh.532 vd. 536, 537, 538).
Doktrindeki bu görüşlere ilaveten din eğitimi konusundaAtatürk'ün de 31 Ocak 1923'de İzmir'de yaptığı konuşmadan alınmış şu bölümühatırlamakta fayda vardır: '......Hepimiz eşitiz ve dinimizin hükümlerini eşitbiçimde öğrenmek zorundayız. Her birey dinini, diyanetini, inancını öğrenmekiçin bir yere gerek duyar. Orası da okuldur...dinimizin felsefi gerçekleriinceleme, araştırma ve telkin bilimsel ve teknik gücüne sahip olacak seçkin vegerçek saygıdeğer bilgilerin de yetiştirecek yüksek kurumlara sahipolmalıyız....' (Atatürk'ün Söylev ve Demeçleri (Türk İnkılâp Tarihi EnstitüsüYayını), cilt II, 196,. sh.89/90)
2. İnsan Hakları Sözleşmelerinde Din Eğitimi Prensipleri
BM İnsan Hakları Evrensel Bildirisi'nin 26. maddesinegöre; 'Eğitim, insan kişiliğinin tam gelişmesini ve insan haklarıyla temelözgürlüklere saygının güçlendirilmesini hedef almalıdır. Eğitim, bütün uluslar,ırk ve din grupları arasında anlayış, hoşgörü ve dostluğu teşvik etmeli veBirleşmiş Milletlerin barışın sürdürülmesi yolundaki çalışmalarınıgeliştirmelidir.'
Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi'nde ise eğitim konusu20.3.1952 tarihinde imzalanan, 18.5.1954'de yürürlüğe giren ve Türkiyetarafından 10.3.1954 tarih ve 6366 sayılı Kanunla onaylanın 1 nolu EkProtokolün 2'inci maddesinde ele alınmıştır.
Protokolün 2. maddesinde aynen; 'Kimse eğitim hakkındanmahrum edilemez. Devlet eğitim ve öğretim alanında üstleneceği görevlerinyerine getirilmesinde, ana babanın bu eğitim ve öğretimi kendilerinin felsefiinançlarına göre sağlanmak hakkına riayet edecektir' denilmiştir.
'Totaliter devletlerin, çocukları ana-babalarınınetkisinden çıkararak onları sistematik şekilde belirli bir doğmatik görüşüaşılamak suretiyle eğitmeleri, bu hükmün şerh edilmesinin başlıca nedenidir'.
'Hazırlık çalışmalarında, ana babanın sadece dinigörüşünün mü yoksa dünya görüşünün de mi gözönüne alınması gerektiği konusuüzerinde uzun tartışmalar yapılmış ve sonuçta eğitimin her ikisini de kapsamasıkonusunda uzlaşma sağlanmıştır'. (Dr. Ş.Ünal,a.g.e 5h.273)
3. 1982 Anayasasına Göre Dini Eğitim:
Anayasa'nın 5. maddesinde '.... insanın maddi ve manevivarlığının gelişmesi için Devletin görevleri arasında sayılmıştır. Bu maddeningerekçesinde şu ifadelere yer verilmiştir: 'Devlet,.... ferdin insanhaysiyetine uygun bir ortam içinde yaşamasını gerçekleştirecektir. Bu sosyaldevletin görevidir. .. Sosyal devlet her şeyden önce insana ve insanın düşüncehakkına saygılıdır ve bu sınırlar içerisinde ferdin hak ve hürriyetlerininkullanılmasını sınırlayan engelleri ortadan kaldırmak, onun başlıca görevleriarasındadır. Ferdin hayatında onun temel hak ve özgürlüklerden olduğu gibiyararlanmasını engelleyen sebepleri ortadan kaldırmak, sosyal devletingörevleridir' ( 1982 Any., mad.5 Gerekçesi)
'Eğitim ve öğrenim, Atatürk ilkeleri ve inkılâplarıdoğrultusunda, çağdaş bilim ve eğitim esaslarına göre, Devletin gözetim vedenetimi altında yapılır. Bu esaslara aykırı eğitim ve öğretim yerleriaçılamaz' (1982 Any.,mad.42, fıkra 3)
'Din ve ahlak eğitimi ve öğretimi Devletin gözetimi vedenetimi altında yapılır. Din kültürü ve ahlak öğretimi ilk ve orta öğretim kurumlarındaokutulan zorunlu dersler arasında yer alır. Bunun dışındaki din eğitimi veöğretimi ancak, kişilerin kendi isteğine, küçüklerin de kanuni temsilcisinintalebine bağlıdır' (1982 Any., mad.24, fıkra 4).
Buna göre; 'din eğitim ve öğretimi Devletin denetim vegözetimi altında olmak kaydıyla kişilerin kendi isteğine, küçüklerin ise kanunitemsilcisinin talebine bağlı(dır). Ancak, din kültürü ve ahlak öğretiminin ilkve ortaöğretim kurumlarında okutulması gerekli zorunlu dersler arasında yeralmaktadır' (Milli Güvenlik Konseyi Anayasa Komisyonu Gerekçesi).
4. Kanunlara göre dini eğitim
743 Sayılı Türk Medeni Kanununa göre;
'Çocuğun dini terbiyesini tayin, ana babayaaittir'(MK.m.266lI)
'Ana babanın bu husustaki hürriyetini tahdit edecek hertürlü mukavele muteber değildir.' (MK. m.266/2)
1739 Sayılı Milli Eğitim Temel Kanunu'na Göre; 'TürkMilli Eğitiminin genel amacı, Türk Milletinin bütün fertlerini, Atatürk İnkılâpve İlkelerine ve Anayasa'da ifadesi bulan Atatürk Milliyetçiliğine bağlı, TürkMilletinin milli ahlaki, insani, manevi ve kültürel değerlerini benimseyen,koruyan ve geliştiren;ailesini, vatanını, milletini seven ve daima yüceltmeyeçalışan; insan haklarına ve Anayasa'nın başlangıcındaki temel ilkelere dayanandemokratik,lâik ve sosyal bir Hukuk Devleti olan Türkiye Cumhuriyetine karşıgörev ve sorumluluklarını bilen ve bunları davranış haline getirmiş yurttaşlarolarak yetiştirmektir.' (mad.2).
5. Türk Eğitim Sisteminde İmam Hatip Okullarının Yeri
Batı ülkelerinde dini eğitimin kilise okullarındagerçekleştirildiğine yukarıda bilvesile temas edilmişti.
Türkiye'de de, Cumhuriyetin ilk yıllarında, inkılâplarsırasında yeni düzenin temelleri kurulurken dini eğitim ihmal edilmedi. Tamtersine, 3 Mart 1924 tarihinde çıkartılan Tevhidi Tedrisat Kanununun4.maddesinde bu okullara özellikle yer verildi ve açılması emredildi.
Böylece İmam Hatip Okulları Cumhuriyetimizin ilkyıllarında, başta Atatürk olmak üzere, onun kurucuları tarafından açılanöncelikli okullar arasında yer aldı.
İlk açıldığında İmam ve Hatip yetiştirmek üzere ilkokuladayalı 4 yıllık bir ortaokul olan İmam Hatip Okulları, 1951 yılında ortaokulaliseyi eklemiş, 1973 yılında da 1739 Sayılı Milli Eğitim Temel Kanunu'nun32.Maddesine istinaden üniversiteye girme hakkı elde etmiştir. Böylece hemmesleğe eleman yetiştiren hem de üniversiteye öğrenci hazırlayan birortaöğrenim kurumu halini almıştır.
Bugünkü sistemde İmam-Hatip Liseleri, ortaokul ve lisedenoluşurlar. Bu okulların orta kısımları ile diğer ortaokullar arasında programbakımından hiçbir farklılık yoktur. Bu sebeple İmam Hatip Liselerinin ortakısmını bitirenler normal ortaokul diploması alırlar ve isterlerse bir klasikliseye veya başka bir meslek lisesine geçebilirler. Fark sadece bu dönemdekiseçimlik derslerdedir. Bu seçimlik dersler Kur'an Tilaveti (yüzüne okuma) veArapça'dır.
İmam Hatip Okullarının lise sınıflarında ise, klasik(normal) liselerin edebiyat programının üzerine bir o kadar da meslek dersieklenir. Bu, şöyle oranlanmıştır: Normal lise edebiyat programının tamamı İmamHatip Liselerinin programlarının %60'ını oluşturur. %40'ı ise bu okullarınmeslek derslerinden meydana gelir. Bundan dolayıdır ki İmam Hatip Liseleriklasik liselerden bir yıl fazla öğrenim görürler.
İmam Hatip Liselerindeki din öğretimi aynı zamanda diniöğretmenin de öğretimidir. Bu okullarda dini öğrenen gençler, öğrendikleriniçocuk ve gençlerden oluşan öğrencilerle, yetişkin ve yaşlılardan meydana gelencami cemaatlerine öğretmeyi ve ibadette önderlik etmeyi aynı zamandaöğrenmektedirler.
6. Bu ilmi ve hukuki gerçekler karşısında SayınBaşsavcının dini eğitim ve İHO.ları hakkındaki görüşleri ilmi ve hukukigerçeklere uymamaktadır.
Yukarıdan beri izaha çalıştığımız ilmi ve hukukîgerçekler karşısında, hemen belirtelim ki Sayın Başsavcının gerek din eğitimigerek İmam Hatip Okulları hakkındaki görüşleri bu gerçeklere ters düşmektedir.
Zira, Sayın Başsavcının bu konudaki indi mülahazaları ikikabule dayanmaktadır.
l. Çağımızda Din eğitimi zararlıdır, bilimin önünde enönemli engeldir.
2. Lüzumundan fazla İmam Hatip Okulu açılması,milyonlarca çocuğun din eğitimi görmesi lâik devlet ilkesine aykırıdır.
Oysa yukarıdaki açıklamalarda gerek Avrupa İnsan HaklarıSözleşmesinde, gerek Anayasalarda, gerekse doktrinde din eğitiminin fayda vezarureti daha fazla izahata gerek hissettirmeyecek şekilde ortaya kondu.
Diğer taraftan, milyonlarca çocuğun din eğitimi görmesilâik devlet ilkesine aykırı görülseydi, daha Cumhuriyetin kuruluşunda İmamHatip Okullarına öncelik verilmezdi ve Atatürk bu bölümde doktrin kısmındabelirttiğimiz, din eğitimiyle ilgili o veciz konuşmayı yapmazdı.
Ayrıca Uluslararası Anlaşmaların Anayasaların ve bütündünyadaki uygulamaların ortaya koyduğu gerçek şudur ki, din eğitim ve öğretim,vatandaş için bir hak, devlet için bir görevdir, bu hak ortadan kaldırılamaz,bu görev ihmal edilemez.
7. Refah Partisi'nin dini eğitim konusundaki görüşleri
Refah Partisi, din eğitimine ilişkin olarak Anayasa'dabelirlenen prensipleri benimsemiş ve bunların doğruluğunu savunmayı ve hayatageçirilmesini temin etmeyi bir parti politikası olarak belirlemiştir.
Bütün bu düşüncelerden hareket eden Partimize göre; dinve ahlak eğitiminin engellenmesi; dini, kişisel hırsları ve menfaat çekişmeleriiçin kullanmak isteyenlerin eline güçlü bir vasıta vermek demektir. İnsanlarınhırslarla karışmış din kavgalarından uzak tutmanın yolu, onlara hür bir ortamdadinlerini öğrenme imkanının sağlanmasıdır: Dinin Siyasî rekabet mevzuu olmaktançıkartılması, din ve vicdan hürriyetinin tesisi ile mümkündür. Bunun için din eğitimikonusunda toplumdan gelen yoğun talebin hem nitelik hem nicelik itibariylekarşılanması gerekir.
Bütün bu düşünce ve görüşleriyle Partimizin, sayınBaşsavcının iddia ettiği gibi, lâiklik karşıtı eylemlerin odağı değil; bilakisAnayasada tanımlandığı şekliyle lâikliğin teminatı olduğu ortaya çıkmaktadır.
8. Dini eğitim konusunda RP'nin suçlanması hukuken mümkündeğildir. Çünkü;
l. Türkiye'de din eğitimi RP'nin tüzüğüne göre değildevletin Anayasa ve yasalarına göre yapılmaktadır.
2. Din eğitimi Refah Partisi binalarında değil devletinokullarında yapılmaktadır.
3. Türk Eğitim Sisteminde din eğitimini başlatan veyürüten Refah Partisi değildir.
4. İmam Hatip Okullarını açan, yöneten, bu okullardakieğitim programlarını düzenleyen, programlarda öngörülen dersleri öğrencilereokutan da Refah Partililer değildir.
Bütün bu işleri yapmak Sayın Başsavcıya göre suç, bunlarıyapanlar suçlu ise, o zaman bu suçlu Refah Partisi değil, bir başka kişi veyakişiler olmalıdır. Böylece bir ithamla Refah Partisi'nin suçlamanın hukuki vemantıki hiçbir izahı yoktur ve olamaz.
9. Milli Güvenlik Kurulu Kararlarının MuhatabıHükümettir. Siyasî Partilerin bu kararlara uymak mecburiyeti yoktur, bilakisgerektiğinde bu kararları eleştirmeleri en tabii haklarıdır.
Milli Güvenlik Kurulu, bu isimle ilk defa 1961Anayasası'nda (m.lll) yer almış, 1982 Anayasası'nda bazı değişikliklerle yeriniaynen korumuştur. (m.118)
Cumhurbaşkanı'nın başkanlığında toplanan Kurul Anayasa'dabelirtilen sivil ve asker üyelerden oluşmaktadır.
Milli Güvenlik Kurulu, gerek Anayasa ve gerekse 2945Sayılı özel kanununda belirtilen görevleri ifa eder.
Milli Güvenlik Kurulu, icrai değil, istişari mahiyetteolup, ne Kurul'a katılan Başbakan ve bakanlar hükümeti, ne de Genel KurmayBaşkanı ve komutanlar Ordu'yu temsil eder.
Milli Güvenlik Kurulu, Devletin Milli GüvenlikSiyaseti'ni tayin ve tesbit uygulanması ile ilgili kararların alınmasıhususundaki Görüşlerini Bakanlar Kurulu'na bildirir. (An.118/3)
Bu görüşler, Bakanlar Kurulu'nda öncelikle dikkatealınır. (118/3)
'Devletin iç ve dış güvenliğinden TBMM'ye karşı bakanlarkurulu sorumludur'(An.117) Bakanlar Kurulu'nda dikkate alınan bu görüşlerdenuygun görülenleri uygulanır, uygun görülmeyen uygulanmaz. Nitekim bildirilen ::görüşler içinde tüm hükümetler döneminde uygulanmayan birçok MGK Kararlarıvardır.
Görülüyor ki Milli Güvenlik Kurulu, TBMM'nin veyaHükümetin üstünde bir kurul değildir. Az önce ifade edildiği gibi icrai birkurul da değildir. İcrai niteliği olmayan bir kurulun aldığı kararlar daemredici değildir. Böyle olunca bu kararlara karşı çıkmak da suç değildir.
Kaldı ki bu 'görüş bildirilmesi mahiyetindeki kararlar'ınmuhatabı Anayasa ve Özel Kanununda belirtildiği gibi sadece BakanlarKurulu'dur. Siyasî Partiler bu gibi kararların hiçbir zaman muhatabı olamazlarve fakat Devletin milli güvenlik siyasetine tealluku bakımından birer Siyasîparti olarak kararlar hakkındaki görüşlerini serbestçe ifade edebilirler.
Bu kısa açıklamadan sonra Sn. Başsavcının, 'MGKkararlarına ve takip hakkına' Refah Partisi karşı çıkıyor isnadına gelince;
Evvela 28 Şubat 1997 tarihli 406 Sayılı Karardaki İmamHatip Okullarıyla ilgili görüş teknik mahiyette olup, lâiklikle bir ilgisiyoktur, ki karşı gelmekle lâikliğe aykırılığın ilgisi olsun.
Saniyen, ne genel mahiyetteki 765 sayılı Kanunu'nda, neözel mahiyetteki 2820 S.lı Siyasî Partiler Türk Ceza Kanunu ile 2945 S.lı MilliGüvenlik Kurulu Kanunu'nda ve ne de diğer özel kanunlarda MGK Kararlarına karşıgelmek suç olmadığı halde, bir hukuk devletinde bunu suç saymak mümkün değildir.'Zira kanunsuz suç ve ceza olmaz' (An. mad.38)
Kaldı ki Sn. Başsavcı bir çelişki içersindedir. SayınBaşsavcı İddianamesinde (Sh.l7-18); Bir taraftan MGK Kararlarına uymayarak İmamHatip Okullarının kapatılmasına karşı çıktığı için, Refah Partisi'ni, lâikliğeaykırı davranmakla suçluyor; Diğer taraftan MGK Kararlarının İmam HatipOkullarının kapatılmasını öngörmediğini aynı sayfada iddia etmektedir.
Bu durumda Sayın Başsavcıya göre; MGK, İmam HatipOkullarını kapatmak istemediği halde lâikliğe uygun davranmış oluyor; RefahPartisi, bu okulların kapatılmasına karşı çıktığı için lâikliği ihlal etmişsayılıyor.
Bu açık bir çelişkidir. Bu bir çifte standarttır.
Bu Sn. Başsavcının İmam Hatip Okulları konusunda RefahPartisi aleyhinde yapmış olduğu ithamın kendi beyanı ile nakzedildiğinigöstermektedir.
Bu gerçek, Sn. Başsavcının Refah Partisi'ne vakiisnadının ne kadar haksız ve tutarsız olduğunu göstermeye yeterlidir.
10. Sekiz Yıllık Kesintisiz Eğitimin, Lâiklikle Birİlişkisi Yoktur.
Bu konu tamamen teknik ve ilmi bir konudur. Bu konuda birilim heyeti tarafından hazırlanmış rapor ektedir. Bu raporda; Türkiye genelinde8 yıllık zorunlu ve kesintisiz eğitime tam olarak hemen geçilebilmesininimkansızlığı ortaya konulmuştur. (EK: Bölüm IV, No:S)
RP 8 yıllık zorunlu eğitime karşı değil, sadeceyönlendirmeli olmasından yanadır. Kaldı ki RP.li Milletvekillerinin TBMM.dezorunlu eğitimin 8, hatta 11 yıl olmasına dair kanun teklifleri gündemealınacağı günü beklemektedir. (EK: Bölüm IV, No:6)
Sonuç
Tüm bu izahattan açıkça görülüyor ki; Refah Partisi'ninne kıyafet ile ilgili mevzuata aykırı davranışta bulunmakla, Ne de MilliGüvenlik Kurulu Kararlarına karşı çıkarak yasalara aykırı davranmakla uzaktanyakından bir ilgisi olmadığı gibi, bu iki konunun da lâiklikle bir ilgisiyoktur.
Refah Partisi'nin her iki konudaki tutum ve davranışlarıyasalara uygundur.
Kaldı ki hiç bir üyesi hakkında da hiç bir adli makamasuç duyurusunda bulunulmamışken, yoğun kanun ihlalleri varmış gibi bir faraziyeile suç odağı isnadında bulunmak; Sn. Başsavcı için gerçekten talihsiz vehatalı bir tasarruf olmuştur.
B- İkinci Kısım:. Parti Üyelerine Ait İsnadların HukukenGeçerliliği Yoktur.
B -1. Davaya Mesned Yapılmak İstenilen İddiaların Tahlili
Delil Kavramı İle İlgili Genel Bir Tahlil
Türk hukuk sistemindeki delil kavramına kısa birgözatmakta yarar görmekteyiz. Delil :
'Nizaa sebep olan îlî veya hukûkî vâkıanın, olduğuna veyaolmadığına hâkimin kanaatini çekmek için usul hukukunun kullanılmasına müsaadeettiği ispat vasıtasıdır.. ' (Türk Hukuk Lügatı Say. 66)
'Delil' veya 'sübut vasıtaları' her dava için büyük önemihaizdir. Zira delil, yalnız iddianın mesnedi değil aynı zamanda, hükmün dedayanağıdır. CMUK nun 254 maddesinin: 'Mahkeme, irad ve ikame edilen delilleriduruşmadan ve tahkikattan edineceği kanaate göre takdir eder' hükmü hem açıkhem de âmir bir hükümdür.
Kanun koyucu, dava açılabilmesi için karineyi yeterligörmemiş; 'delilin varlığı' nı aramıştır. Hatta rastgele delili de yeterligörmediği için, CMUK'nun 163. Maddesinde ifadesini bulan: 'Yapılan hazırlıktahkikatı sonunda toplanan deliller kamu davasının açılmasına yeterli iseCumhuriyet savcısı mahkemeye bir iddianame vermek suretiyle kamu davasınıaçar.. ' hükmünü derpiş etmiştir.
Kanun koyucu, kamu davası açılmasını, 'yeterli delil'şartına bağlamıştır. Buradaki 'yeterli' lik şartını geniş yoruma tabi tutmamızgerekir.
Nitekim, aynı kanunun 164. maddesinde de: 'Yapılanhazırlık tahkikatı sonunda kamu davasının açılması için yeterli delilbulunmaması veya keyfiyetin takibe değer görülmemesi halinde Cumhuriyet Savcısıtakibata yer olmadığına karar verir' hükmü yer almıştır.
'Hazırlık tahkikatı' ciddi ve geniş araştırmaya dayalıbir safhadır. Bundan dolayıdır ki yasa yapıcı, diğer davalardan farklı olarak,'parti kapatma davaları'nda Cumhuriyet Başsavcısına 'sorgu hakimi' sorumluluğuda yüklemiştir. Hatta CMUK'nundan 'Sorgu Hakimliği' ve 'İlk Tahkikat'müessesesi kaldırıldığı halde, 2820 sayılı özel kanunun 98. maddesinde 'sorguhakimliği' bilinçli olarak muhafaza edilmiştir. Bundan dolayıdır ki: CMUK'nun154. maddesi şu hükmü getirmiştir: 'Cumhuriyet savcısı yukarıdaki maddede yasalneticelere varmak için bütün memurlardan her türlü malumatı isteyebilir. Gerekdoğrudan doğruya ve gerek zabıta makam ve memurları vasıtasıyla her türlütahkikatı yapabilir. ' bu hükme göre de, deliller sırf 'kamu davası' nıaçabilmiş olmaya yeterli olmakla kalmamalı, mahkemenin vicdani kanaatinin tamoluşmasına da mesned teşkil edecek yeterlilikte olmalıdır. Aksi halde, CMUK'nun254. maddesinin yukarda belirtilen hükmünün yerine getirilmesi mümkün olmaz.
Kaldı ki, 'Yeterli delil' den maksat, 'hükme yeterlidelil' olmasaydı; CMUK'nun 153/2 fıkrasında ifadesini bulan: 'Cumhuriyetsavcısı yalnız sanığın aleyhine olan hususları değil, lehine olan cihetleri dearar ve kaybolmasından korkulan delillerin toplanmasına ve zabtına çalışır. 'hükmü düzenlenmiş olmaz; Savcının sadece aleyhe olan delilleri toplamış olmasıyeterli görülürdü ki, böyle bir dava hem adalete hizmet etmiş olmazdı, hem de'adalet ekonomisi'ne ters düşerdi. Sun'i davalar sebebiyle, müdellel davalarsürüncemede kalır, 'geciken adalet' şikayetlerine yenileri eklenmiş; hükümler'ibret-i müessire nitelliğini yitirmiş, insanlar uzun süre ceza, tehdidi'altında tutulmuş olurdu.
Nitekim bütün dünyada kabul gören AnabiritanicaAnsiklopedisi 'yeterli delil' hakkında aşağıdaki açıklamayı yapmaktadır.
'Kamu davasını açmaya yeterli delil' den, 'hükme yeterlidelil' anlamı çıkarılmazsa, 'sanığın lehine olan ' delillerin savcı tarafındantoplanmasına ihtiyaç kalmaz'
'yeterli delilden murat, hükme yeterli delil' olmalıdır.
Delillerin toplanmasında, dünyada uygulanan iki sistemvardır:
'Soruşturma sistemi olarak bilinen birinci sistemin temelözelliği, delillerin araştırılması için emir veren, belgeleri inceleyen vetanıkları sorguya çeken yargıcın etkin bir rol üstlenmesidir. Bu sistemgenellikle kara Avrupa'sı ceza yargılamaları ile SSCB ve öteki sosyalistülkelerin ceza ve hukuk yargılamalarında uygulanır.
Suçlama, ya da çatışma sistemi olarak bilinen ikincisistemde yargıç daha pasif bir rol üstlenir; delilleri toplama ve mahkemeyesunma işi savcıya ve davanın taraflarına bırakılır.. ' (Anabiritanica C.7. sa.84)
Ayrıca: 'Ceza yargılaması hukukunda yerleşmiş olanilkelere göre delillerin bazı özellikler taşıması gerekir: 1- Delil akılcı vegerçekçi olmalıdır. 2- Delil amaca elverişli, olayı yansıtıcı olmalıdır. 3-Delil hukuka ve yasaya aykırı olmamalıdır. 4- Delil, yargılamada tarafların daöğrenebileceği ve algılayabileceği biçimde açıklanmalıdır.. ' (AnabiritanicaC.7. Say. 85)
Adaletin tecellisinin gereği de budur. Sayın M. MuhtarÇağlayan'ın da dediği gibi: 'Bilindiği üzere, ceza davasının takibiyle güdülengaye; suç işlediği iddiasıyla mahkemeye sevk olunan kimsenin mutlakacezalandırılması değil, hakkın ve adaletin meydana çıkarılmasıdır... ' (CMUKcilt. 2 Say. 335)
Yine sayın Çağlayan'ın, Baha Kantar'a atfen ifadeettiğine göre: 'Sanığın mahkumiyetine karar verilebilmesi için, duruşmadatelakki edilmiş olan delillerin 'Suçluluğu kesin surette isbat edici' kuvvetteolduğuna mahkemenin tamamiyle kani olması lazımdır. Şüpheli hallerde, yanimahkemenin tam bir kanaat getiremediği yerlerde, hiç bir vakit mahkumiyetkararı verilemez. Böyle bir halde davanın sürüncemede kalmasına mahalbırakmamak ve davaya herhalde bir netice vermek lazım geldiği cihetle, ŞübheSanığın Lehinedir (İn dubio pro rea) kaidesini tatbik ederek Beraat hükmütesisi icap eder. ' (M.M. Çağlayan CMUK c.2 Sa. 542)
'Yeterli delil' gereğinden dolayıdır ki; bugünkü sayınBaşsavcıdan önce görevde bulunan sayın Başsavcı, basın mensuplarının sorusuüzerine: Refah Partisi aleyhine dava açılmasına imkan olmadığını her defasındabelirtmiş; 'Dava açılabilmesi için somut, yeterli ve elverişli delilleringetirilmesi gerekir' demiştir. (Hürriyet 15.10.1996) (EK: Bölüm IV, No:7)Başsavcı (o günkü) Sn. Haluk Yardımcı bu beyanında, 1994 senesinden beriaraştırma yaptırdığını da ifade etmiştir.
Bu beyanın, Ekim 1996 tarihinde neşredilmiş olduğudikkate alındığında anlaşılır ki; En azından bu tarihe kadar, 'soyut, yeterli,elverişli delil' yoktur.
Bu iddianamede, davaya mesnet 'delil' diye takdim edilentüm bilgi ve güya belgelerin tamamına yakınının 1996 yılından önceye ait olduğuda esasen sayın Başsavcı tarafından te'yid edilmektedir.
Ve yine Sayın Başsavcı da, kendisinden önceki Başsavcıgibi bu davayı açtığı güne kadar böyle bir davayı açma imkanının olmadığını,çünkü böyle bir davanın açılması için kanuna uygun herhangi bir delilbulunmadığını tekrar, tekrar te'yid etmişlerdir. (EK: Bölüm IV. No:B)
Her iki sayın Başsavcının da böyle bir davanınaçılabilmesi için elde kanuna uygun delil bulunmadığını tekrar, tekrar ifadeetmiş olmaları bu davada 'delil' diye ileri sürülen hususların 'isbata yeterlidelil' olmadıklarını açıkça gösterir.
Sayın Başsavcı'nın iddiasına göre: Refah Partisi 'Suçodağı' haline gelmiştir. Halbuki bir partinin 'Suç odağı' haline gelmesi ancaküyelerinin kesif bir şekilde parti yasaklarına aykırı hareket ettiklerininsübut bulmalarıyla mümkündür.
Herhangi bir üye için subuta ermiş bir fiil veya beyanolsaydı, esasen Sayın Başsavcılığın partiden ilgilinin 'ihraç talebi'ndebulunması gerekirdi. Bunların olmayışı da, davada delil olmadığını açıkçagöstermektedir.
Bir önceki sayın Başsavcının, 'somut, yeterli, davayaelverişli delil yok..' dediği tarihler için, bu sayın Başsavcının 'delil var'faraziyesinden hareket ediyor olması iddianame müstenidatına isbat gücü vermez.
Delil kavramına, kısaca göz attıktan sonra SayınBaşsavcının iddianamesinde adı geçen parti üyeleri hakkında 'delil' diyedercettiği hususları, iddianamedeki yeri, isnaddaki özellikleri itibariyleayrı-ayrı inceleyebiliriz.
B - 2. Partinin Bir Üyesi Olarak Genel Başkan NecmettinErbakan Hakkındaki İsnadların Hukuken Geçerliliği Yoktur.
a. Sayın Başsavcının Refah Partisi Genel BaşkanıNecmettin Erbakan ve Diğer Bazı Parti Üyelerini, Üniversiteli Kız TalebelerinKılık ve Kıyafetleri Hakkında, Yaptıklarını İleri Sürdüğü Konuşmalardan Dolayı,İsnada Hedef Yapması, Hukuken Geçersizdir.
(1) Bu husus bütün yönleriyle yukardaki (Bölüm Iv, KısımA-4.a) bölümünde pekçok delillerin yapılan ispatlarla açıklanmıştır.
(2) Prof. Dr. Necmettin Erbakan'ın bu konuda açıkladığıgörüşler Meclis çalışmalarında açıkladığı görüş ve fikirlerin Meclis dışındatekrarından ibaret olduğu için aşağıdaki (Bölüm IV, Kısım C) bölüm debelirtildiği gibi Anayasa 83/1 maddesine göre sorumsuzluk güvencesi altındadır.Ek: Bölüm IV, No:l2'de Necmettin Erbakan'ın bugüne kadar ki meclis çalışmalarıesnasında yaptığı pek çok konuşmaya bir misal olmak üzere sadece 5 adetkonuşmayı misal olarak bir dosya halinde takdim olunmuştur. Bu dosyadandaaçıkça görüldüğü gibi Necmettin Erbakan'ın meclis dışında yaptığı konuşmalarmeclis içinde yaptığı konuşmaların tekrarından ibarettir.
Bu sebepten dolayı, bu konuşmalarda yasalara aykırıhiçbir husus olmadığı gibi esasen Anayasanın 83/1 maddesinin milletvekillerinegetirdiği sorumsuzluk güvencesine göre bunların herhangi bir davaya mesnedyapılmaları da mümkün değildir.
b. Necmettin Erbakan'ın Özel Hukukta 'Akit Serbestliği HakkınınSavunulması'na Dair Görüş Serdetmiş Olmasının da Herhangi Bir Davaya MesnedYapılması Mümkün Değildir.
Sayın Başsavcısı, iddianamesinin 9. sayfasında: RefahPartisi Genel Başkanı Necmettin Erbakan'ın; TBMM Başkanı Sayın HüsamettinCindoruk tarafından organize edilen 'Liderler Anayasa Çalışma Toplantısı'ndakonuşma yaptığını; ' 'Benim inandığım şekilde sen yaşayacaksın' tahakkümününortadan kalkmasını istiyoruz, çok hukuklu bir sistem olmalı.' dediğini ifadeederek, lâikliğin ihlal edildiği iddiasında bulunmuştur.
Bu iddia varid değildir. Hiçbir hukuki geçerliliğiyoktur. Şöyleki:
Önce bir defa bahse konu toplantı, TBMM Sayın Başkanınındaveti üzerine gerçekleşen ve fasılalarla devam eden bir toplantı olup:
(1) Bu çalışma bir meclis çalışmasıdır.
Aşağıdaki (Bölüm IV, Kısım C) bölümünde açıkçabelirtildiği gibi, Anayasanın 83. Maddesinin 'Sorumsuzluk güvencesi'altındadır; herhangi bir davaya mesned yapılması mümkün değildir.
(2) Bu Meclis çalışmalarında; Parti liderleri yeniAnayasa çalışmaları üzerinde görüşlerini ve tekliflerini açıklama görevleriniyapmışlardır. Birbirlerinin görüşlerini zaman-zaman te'yid ederek karşılıklıyararlanmışlardır.
Nitekim bu toplantının tutanaklarından da görüldüğü gibiSayın Ecevit bu toplantıda şu açıklamaları yapmıştır.
'Meclisteki değerli çalışma arkadaşlarımızla birlikte,çok güzel bir sistematikle yaptığınız hazırlık için sizi ve değerliarkadaşlarınızı kutlamak isterim, şükranlarımı belirtirim'
'Sayın Erbakan gerçekten yararlanarak dinlediğimkonuşmalarında başka birçok ülkeden örnek verdiklerini söylediler. '
'Sayın Erbakan'ın ve partisinin seçim sistemiyle ilgiliönerisine yürekten katılıyorum ve bunu rejim açısından, demokrasi açısından enaz... '
(3) Konuşma bütünüyle ele alındığında kastedilen maksadın'özel hukukta akit serbestliği hakkının savunulması' olduğu açıkçagörülmektedir.
Nitekim: (Ek: Bölüm IV, No:9) deki toplantı zaptının 11.sayfasında; 'Biz Gerek Türkiye'de Gerekse Çağdaş Dünyada, Ülkelerin Huzurİçinde Olması İçin ' Benim İnandığım Şekilde Sen Yaşayacaksın' TahakkümününOrtadan Kalkmasını İstiyoruz. Çok Hukuklu Bir Sistem Olmalı, Vatandaş GenelPrensiplerin İçerisinde Kendi İstediği Hukuku Kendisi Seçmeli' cümlesi yeralmaktadır.
Burada ki 'Genel Prensiplerin İçerisinde' şartı, Anayasa,yasalar, kamu hukukunun temel esaslarını kasdettiği için, açıklanan görüştekimaksadın özel hukuktaki 'Akit Serbestliği' olduğu açıkça görülmektedir.
Pek çok yerde yapılan açıklamalarda da bunun böyle olduğubelirtilmiştir. Bundan dolayı açıklanan görüşten maksat: Kamu hukukunda değil,kişilerin ve özel kurumların tercihlerine bırakılan ve: TTK, BK, MK, HUMK, CMUKve 2657 sayılı Milletlerarası özel hukuk hakkında kanun'da yer alan tercihebağlı 'akit yapma' ve 'Mahkeme ve Hakem seçme' hakkının, çağdaş gelişmelere vetaraf olduğumuz uluslararası anlaşmalara paralel olarak Anayasal güvenceyekavuşturulması' dır.
(4) Yine açıklanan görüşteki 'serbesti' ve 'tercih'hakkından maksat 2657 sayılı kanunun 14., 24., 31., ve 43. maddelerininte'yidinden ibarettir.
Yine bu açıklamalar; MK'nun 170 ve 475, BK'nun 19,TTK'nun 8, HUMK 516 ve 536 maddelerinin te'yidinden ibarettir.
(5) Açıklanan fikirler Türkiye'nin de taraf olduğu BM.İnsan Hakları, Avrupa İnsan Hakları Helsinki ve Paris Şartlarında temel insanhakları olarak kabul edilen çağdaş esasların ve tercih haklarının te'yidindenibarettir.
(6) Netice itibariyle açıklanan fikir insanların özelhayatlarında, yukarda belirtilen uluslararası anlaşmalar ve yasaların insanlaratanıdığı hakların kullanılabilmesinin Anayasal güvenceye bağlanarakkullanılmasından ibarettir.
(7) Böyle bir düşünce açıklamasının 'Lâiklik'e aykırısayılması kesinlikle mümkün değildir; tam tersine bu açıklama 'Lâiklik'ingereğidir. Çünkü, bu açıklamada tek bir görüşün katı kuralları yerine temelesaslar dahilinde, yani Anayasa ve yasalar çerçevesinde herkese tercih hakkıtanıyan bir görüş savunulmuştur.
(8) Yine konuşmanın bütününde baştan-sona kadar'Lâiklik'in savunulması yapılmıştır: 'Lâiklikten bütün dünya üç şey istiyor:Bir kimse, vicdanından dolayı kınanmasın; baskı yapılmasın; herkes inancındahür olsun. Biz burdada 'her türlü baskıyı önleyen bir devlet' diyerek, kimseninkimseye baskı yapmasını önleyici bir kuvvet getirdik ve devletin kendisitahakküm yapamayacak, devlet hizmet için var olacak, hizmeti esas alacak, vedevlet insan haklarına dayanacak. (...) Demokratik olacak, (...) Bu ne demek'Kanunların yapılışında halkın isteğini olacak, yani SKOLASTİK bir zihniyetle'dinimiz böyle emrediyor, öyleyse kanunlar böyle yapılmalıdır' diye bir zorlamayıda uygun görmüyoruz; ilmi çalışılmalı'
'Uzlaşamayacağımız hiçbir şey yoktur; yeterki herkesfikrini açıkça söylesin, yeterki, nihâyet milletin hakem olduğunu dikkatealalım.. ' (Ek: Bölüm IV, No:lO, Toplantı Tut. Say. 21)
Tutanaktaki bu ifadelerden açıkça görüldüğü gibikonuşmada ana esas lâikliğin savunulmasıdır.
Kanunların yapılmasında skolastik bir zihniyetle dininemirlerinin değil, ilim ve aklın esas alınmasıdır.
Bu açık gerçekler ortada iken böyle bir konuşmayılâikliğin ihlali olarak telakki etmeye elbette imkan yoktur.
(9) Kaldıki Anayasa'nın 25. maddesine göre: 'Her ne sebepve amaçla olursa olsun kimse düşünce ve kanaatlerini açıklamaya zorlanamaz;düşünce ve kanaatleri sebebiyle kınanamaz ve suçlanamaz.. ' (Any. Md. 25/2)
(10) Mezkur görüşlerin açıklanması Uluslararasıanlaşmaların ve Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'nin pek çok kararlarının datekrar-tekrar te'yid ettiği düşünce hürriyetinin en tabii bir uygulamasındanibarettir. (Bölüm I, Fasıl 2, Kısım B)
(11) Yukarda (Bölüm IV, Kısım A-3' bölümü münasebetiyleaçıkça belirtildiği gibi Necmettin Erbakan'ın bütün beyanları 'Lâiklik'insavunulması istikametindedir. (EK: Bölüm IV, No:l) Sayılamıyacak kadar çoklehte delil varken, hiç ilgisi olmadan, Anayasa'nın herhangi bir suçlamayamüsaade etmediği bir Meclis çalışmasını, anafikirden çıkarıp tam tersineyorumlara tabi tutmak mümkün değildir; Hukuki geçerliliği yoktur.
(12) Bir Meclis çalışmasında, sorulduğu zaman düşünceaçıklamanın eylemle hiçbir ilgisi yoktur. 'Hakimiyetin Kayıtsız Şartsız Millet'eAit...' olmasının doğal sonucu milletvekillerinin, bahusus Meclisçalışmalarında görüş ve düşüncelerini hiçbir kayda ve engele tabi olmadanaçıklayabilmeleridir.
(13) Yukarıda bir bir serdedilen pek çok gerekçenin hepsibir yana bırakılsa dahi yine de Sayın Başsavcının kendi faraziyelerine göreyasalara uygun böyle bir Meclis çalışmasını, bir isnad olarak ileriye sürmesimümkün değildir. Çünkü bu Meclis çalışması 23.3.1993 tarihinde cereyan etmişolup, 1995 Anayasa değişikliğinden çok öncedir. 1995 Anayasa değişikliğindenönce Anayasa'da Siyasî partilerin 'odak' olma sebebiyle kapatılmaları sözkonusu olmamıştır.
Sonuç:
Yukardaki Necmettin Erbakan'ın Özel hukukta 'akitserbestliği' ile ilgili olarak bir meclis çalışmasında görüşlerini açıklamışolması, herhangi bir davaya mesnet yapılamaz. Çünkü; bu görüşler bir meclisçalışmasında açıklanmış olduğu için, Anayasanın 83. maddesine göre 'sorumsuzlukgüvencesi' altındadır.
Herhangi bir eylemle ilişkisi yoktur, görüş açıklamaktanibarettir.
Açıklanan görüşler uluslararası anlaşmalar, Anayasa veyasalara uygundur, 'Lâikliğe aykırılık' la hiç bir ilgisi yoktur; tam tersinebu çalışma ile 'lâiklik' savunulmuştur.
Bu görüşlerin açıklanması, bir Siyasî partinin GenelBaşkanı ve bir parlamenter olmanın tabii sonucudur.
Siyasî Partiler ve onların temsilcileri, Anayasal teminataltında bulunan yasal ve denetsel görevlerini serbestlik içinde yapamazlarsa'Demokratik Parlamenter Sistem' işlevini nasıl yerine getirecektir.
Görüldüğü gibi bu iddia da diğerleri gibi mesneddenyoksundur, hükme medar olamaz.
c - Necmettin Erbakan'ın Grup Konuşmasında 'GeçişDöneminin Huzurlu Olmasını' İsteyen Konuşmasıyla İlgili Olarak, SayınBaşsavcının İleri Sürdüğü Mütalaalar Yersizdir.
İddianamenin 9. sayfasında Refah Partisi Genel Başkanı NecmettinERBAKAN'a bazı sözler izafe edilmiş ve bu sözlere dayanılarak parti suçlanılmakistenmiştir.
Sayın Başsavcı, Meclis grubunda yapılan konuşmanınaslının ne olduğunu, ne maksatla yapıldığını araştırmadan, tesbit etmeden ve nesaikle yapıldığını ilgiliye sormadan, uygun düşeceğini tahayyül ettiği birtakım beyanlarda bulunarak asıl konuşmanın maksat ve gayesiyle ilgisi olmayacakşekilde yorumlama yoluna sapmak suretiyle fahiş bir hata yapmıştır. Halbuki:
(1) Sözü edilen konuşma TBMM Grup toplantısında yapılmışbir konuşma olduğu için Meclis çalışmaları kapsamında yapılmış bir konuşmadır.Anayasa'nın 83. maddesinin milletvekilleri için sorumsuzluk güvencesine aitaçık hükmü ve aşağıdaki 83. madde ile ilgili açıklamalara göre hiçbir şekilde,herhangi bir suçlamaya mesned yapılamaz. (Bölüm V)
(2) Herhangi bir suçlamaya mesnet yapılmak maksadıyladeğil de gerçekte ne söylendiğinin anlaşılması maksadıyla bir konuşmanındeğerlendirilmesi istenildiği takdirde, malum olduğu üzere, müstekar halegelmiş Yargıtay içtihatlarına ve bilimsel görüşlere göre konuşmanın aslının tamolarak ele alınması bütünü içinde değerlendirilmesi, hangi sebep, saik vemaksatla gerçekte ne söylenmek istendiğinin tesbiti gereklidir. Bunun için dekonuşmacıya neyi, niçin söylediğinin sorulması gerekir.
(3) Bu konuşma, bilindiği gibi bir kısım basın tarafındantamamen gerçeklere aykırı biçimde değiştirilmiş, bir-iki kelime ortayaatılarak, asıl maksadının dışında gösterilmeye çalışılmış ve üzerinde birçokpolemik yapılmış bir konuşmadır. Yapılan bütün tavzih, tekzip ve açıklamalararağmen yanlış olarak tanıtılmaya çaba gösterilmiştir.
Hal böyle olduğundan dolayı bu konuşmanın aslının nemaksadının ne olduğunun tesbiti için yukardaki hukuk kurallarına titizlikleriayetin büyük önemi vardır.
(4) Bir konuşmanın değerlendirilmesinde 'sebep ve saik'gözardı edilemez; zira hukukta 'saik' çok önemlidir. Gerçek Nedir:
(5) Meclis grup toplantısının yapıldığı 13 Nisan 1994tarihi, 27 Mart 1994 Yerel Genel Seçimlerden iki hafta sonraya rastlayan bir tarihtir.
27 Mart 1994 günü genel yerel seçimler yapılmış; RefahPartisi, başta büyük şehirlerin çoğu olmak üzere tüm ülkede milletimizinbeklediği demokratik başarıyı göstermiştir.
Diğer taraftan, hemen bu seçimlerin arkasından henüzicraata başlama fırsatı doğmadan bir kısım çevrelerce Refah Partisi'ne, RefahParti'lilere tahkir ve açık tehdit eylemleri başlatılmıştır.
Bu meyanda bir takım kuruluşlar tarafından her yeregörülmemiş yoğunlukta 'tahrik' ve 'tahrike teşvik' mahiyetinde eşinerastlanmamış bir kampanya başlatılmıştır. Başta İstanbul, Ankara olmak üzere,bu çevrelerce yasadışı yürüyüşler yapılmıştır.
Bu kampanyanın nasıl bir kampanya olduğunu (EK: Bölüm IV,No:11) de takdim olunan dosyadaki faxlar açık açık bir şekilde göstermeyeyeterlidir. Bu faxların nerelerden nerelere gönderildiği de ayrıca dikkatçekicidir.
Hemen belirtelim ki o tarihlerde Refah Partisi tarafındanbu konularda yetkili mercilere suç duyurusunda bulunulmuştur. ( E k : Bölüm IV,No:l2)
Bu faxlardan açıkça görüldüğü gibi, 'Kan' dan bahsedenRefah Partisi Genel Başkanı değil, bizzat bu çevrelerdir. Nitekim faxlarda şucümleler yer almıştır. 'Ankara Melih Gökçek'e Mezar olacak... GerekirseKanımızın son damlasına kadar direnmeye ve savaşmaya hazırız...' Ayrıca yapılankanunsuz yürüyüşlerde de birçok yakışıksız slogan, tehdit, tahkir sözlerikullanılmıştır. 'Ankara Melih'e Mezar olacak...' gibi ciddi tehditleryapılmıştır.
Bu olaylar sebebiyle Refah Partisi Genel Başkanı biryandan bu çevrelerin yürüyüş, eylem ve tahriklerinin son bulması diğer yandanRP'li belediyelerin huzur ve barış içinde hizmet yapabilmeleri için bahse konugrup toplantısında, ülkenin o günkü durumunu bir tahlile tabi tutmuş, buyapılan kanunsuz eylemleri kasdederek, bu huzursuzluktan bir faydagelmeyeceğini belirtmek kasdıyla bu tahrikleri yapanlara seslenmiş; kanlıtehditleri bırakın; RP'nin genel yönetimde de iktidara gelip 'Adil Bir Düzen'ikuracağı güne ulaşıncaya kadar geçireceğimiz dönemi huzur, barış ve kardeşlikiçinde geçirelim' mealinde bir konuşma yapmıştır.
Asıl maksadı ve gayesi açık olan bu konuşma ne yazık kibir kısım basın tarafından art maksatlı olarak yapılan değiştirmeler veyorumlar ile asıl gayesinden saptırılmıştır.
Bununla beraber, bir kısım medyanın yaptığı bütün butahrifata rağmen, değiştirilmiş, metinlerden bile, dikkatle incelendiği zamanasıl maksadın ne olduğu görülmekte ve konuşma aslının yapılan yorumlarla birilgisinin bulunmadığı anlaşılmaktadır.
Mesela: Bu konuşmayı A.A- 13.04.1994 günlü bülteninde,aşağıda olduğu gibi vermiştir.
'(A.A) 27 Mart'ta halk yanıldı diyorsunuz, o zamanbuyurun hemen halka gidelim, halk ne diyor. (Halk seçim istemiyor) diyorsunuz,o zaman, halkın ne isteyip istemediğini halka soralım. Halk Adil Düzeni,istikrarı, barışı istiyorsa hemen seçime gidelim.
Bir kaç tane hükümet tarafından beslenen holding dışındaherkes bizimle birliktedir.
Bütün halkımız bizimle beraber Adil Düzen, lider ülkeistiyor, Refah Partisi iktidara gelecek, Adil Düzen kurulacak, sorun ne' geçişdönemi sert mi olacak, yumuşak mı' Tatlı mı olacak, kanlı mı olacak' Bukelimeleri kullanmak bile istemiyorum ama, bunların terörizmi karşısında herkesbu gerçeği görsün diye bu tabirleri kullanmaya mecburiyet duyuyorum.
Türkiye'nin şu anda bir şeye karar vermesi lazım, TürkiyeRefah Partisi Adil Düzen'e bu kesin şart. Geçiş Dönemi yumuşak mı olacak, sertmi olacak, tatlı mı olacak, kanlı mı olacak' 60 milyon buna karar verecek. Bizdiyoruz ki bu geçişi tatlı yapalım, bu geçişi barış içinde, bu geçişi yumuşakyapalım. zihniyet olarak biz barışçıyız; bunlar gibi terörist değiliz. Bizhuzurcuyuz, bizim yolumuz kardeşliktir' (Ek: Bölüm IV, No:13, Anadolu AjansıBülteni 13.4.1994)
Bu değiştirilmiş metin dahi dikkatle incelendiği zaman negörülüyor:
5.1. Metin içerisinde 'Geçiş Dönemi' kelimeleri yer aldığıhalde, haberin başlığı maksatlı olarak değiştirilmiş, 'Gelme Biçimi' olarakifade edilmiştir. Bu değişiklik 'temel kastı' tamamen değiştirmektedir. Şöyleki: Konuşmanın kastı Refah Partisi yerel yönetimde iktidara geldi. Bir süresonra da yapılacak seçimlerle genel yönetimde de iktidara gelecek, milletsaadet bulacaktır; Millet'in saadet bulması için bu gereklidir.
Yerel Yönetimde iktidara geldikten sonra, genel yönetimdede iktidara gelinceye kadar bir süre geçecektir. Bu süre bir kaç yıl olabilir.Bu bir kaç yıllık süre bir geçiş dönemidir. Bu geçiş döneminin huzur, barış vekardeşlik içerisinde geçirilmesini istiyoruz. Milletin de böyle istediğindeneminiz. Bu geçiş dönemi, şimdi huzursuzluk çıkaranların bu faaliyetlerine devametmeleri suretiyle baştan sona kadar huzursuz bir dönem olmamalıdır. Bu vebenzer tahriklerden vazgeçilmelidir. Refah Partisi'nin insiyatifi dışındageçecek olan bu birkaç yıllık süre, Millet'in bütününün şuurlu ve uyanıkdavranışlarıyla bir barış süreci olarak geçmelidir.
Bu kasıtla yapılan bir konuşmanın asıl kast belirten bubir iki yıllık 'Geçiş Dönemi' kelimeleri yerine, Refah Partisi'nin iktidara'geliş biçimi' diye değiştirilirse, bütün kasıt tersine çevrilmiş olur. Zirakonuşmacının kastı: Refah Partisi'nin iktidara nasıl geleceği değildir; Çünkü obelli ... değiştirilmiş metinde dahi tekrar tekrar görüldüğü gibi RP'niniktidara gelişi demokrasiyle ve seçimle olacaktır.
Konuşmacının kastı: Refah Partisi'nin iktidara gelişininhuzurlu olup olmayıcağı değil, bu bir kaç yıllık 'geçiş dönemi'nin huzursuzlukçıkartanlar yüzünden huzurlu geçip geçmiyeceğidir.
5.2. Bu değiştirilmiş metinden dahi konuşmacınınkastının: 'Buyurun halka gidelim.. halk ne diyor... halk adil düzeni istiyor...Hemen seçime gidelim...' kelimelerinden de açıkça görüldüğü gibi, iktidaragelmenin tek yolunun 'seçim'olduğudur.
5.3. Refah Partisi'nin 'adil bir düzen' istediği herkesinbildiği bir gerçektir. Adil düzenden ne kastedildiği de sayılamıyacak kadar çokmeclis konuşmalarıyla, konferanslarla, beyanlarla açıklanmıştır ve herdefasında belirtilmiştir ki RP'nin istediği düzen Anayasa'da istenen düzeningerçek manada tatbikidir.
Esasen: Anayasanın 2. maddesinde '... milli dayanışma veadalet anlayışı içinde.... ' hükmüne; 18. maddesinde 'Hiç kimse zorla çalıştırılamaz.Angarya yasaktır' hükmüne; 55. maddesinde '.. işe uygun adaletli bir ücret... 'hükmüne; 73. maddesinde de 'vergi yükünün adaletli ve dengeli dağılımı... 'hükmüne yer verilmiştir.
Bu hükümlerden ve Anayasanın:'Türkiye Cumhuriyeti AdaletAn1ayışı içinde'... demokratik, lâik sosyal bir hukuk devletidir. AnayasanınAmir hükmünden de görüldüğü gibi demokratik, lâik ve sosyal bir hukuk devletiolan Türkiye Cumhuriyeti'nde, devletin düzeni adalet anlayışı içinde yürüyenbir düzendir. Yani 'adil bir düzen'dir. Sayılamayacak kadar çok defabelirtilmiştir ki Refah Partisi'nin belirttiği 'adil düzen' işte bu anayasaldüzendir.
Sonuç olarak: Bu gerçeklerin ışığı altında, sayınBaşsavcının ileri sürdüğü mütalaa değerlendirildiğinde görülen nedir':
(1) Sayın Başsavcı yapılan konuşmanın aslını ve tamamınıdikkate almadan, saikini, kastını inceleyip tesbit etmeden, yanlış kabulleredayanarak ve yanlış yorumlar yaparak, haksız isnadda bulunmuştur.
(2) Yukarda yapılan açıklamalar karşısında ortadalâikliğe aykırı davranışla ilgili hiçbir husus yoktur.
(3) Sözü edilen konuşma meclis çalışmaları kapsamındadır.Bu yüzden aşağıdaki bölümde açıklandığı gibi 83. maddenin açık hükmüyle'sorumsuzluk' güvencesi altındadır. Bu sebepten hiçbir ithama mesned yapılamaz.
(4) Ve yine adı geçen Meclis çalışmasının tarihinden debelli olduğu gibi ( 13 Nisan 1994) bu konuşma Anayasada, 1995 yılında yapılandeğişiklikten önce yapılmıştır. Sayın Başsavcının iddianamedeki kabullerinegöre, hangi yönden bakılırsa bakılsın 'odak olma' faaliyetine delil olamaz.
(5) Yukarda (Bölüm IV, Kısım A-3) bölüm münasebetiyleaçıkça belirtildiği gibi Necmettin Erbakan'ın bütün beyanları lâikliğinsavunulması istikametindedir. (Ek: Bölüm IV, No:l) Sayılamıyacak kadar çoklehte delil varken, hiç ilgisi olmadan, Anayasa'nın herhangi bir suçlamayamüsaade etmediği bir Meclis çalışmasını ana fikrinden çıkarıp tam tersineyorumlara tabi tutmak mümkün değildir. Hukuki geçerliliği yoktur.
(6) Yine RP'nin, iktidara seçimle ve demokratik yollageleceğine dair sayısız konuşma ve beyanı vardır. Sadece bir misal olarak;İktidarın nasıl devralınacağı, 1993 tarihli büyük kongrede alenen ve açıkçaifade olunmuştur. (Ek: Bölüm IV, No:l4)
Yukardaki izahlardan açık bir şekilde görülüyor ki:Necmettin Erbakan meclis grup konuşmasında 'geçiş dönemi'nin huzurlu olmasınıisteyen konuşmasıyla ilgili olarak başsavcının ileri sürdüğü mütalaalaryersizdir.
d. Sayın Başsavcının, Basındaki Bir Kısım GerçekdışıMaksatlı Yazıları Delil Telakki Etmesi Hukuki Değildir.
İddianamenin yine 9. ve 10. Sayfalarında yer alan, 'Sivas- Sıcak Çermik Seminer Konuşmaları' diye takdim edilen iddiaya gelince:
(1). Bu iddianın hiçbir dayanağı yoktur. Böyle birkonuşma kesinlikle yapılmamıştır.
(2). Sayın Başsavcının, bir gazetenin asılsız bir haberinedayanarak, Deniz Kuvvetleri Komutanının MGK toplantısında Gazeteler okuduğunave bu gazeteler karşısında Başbakan Necmettin Erbakan'ın sessiz kalmaksuretiyle bu iddiaları kabul etmiş sayılacağına dair iddiasının hem gerçeklebir ilgisi yoktur ve hemde bu iddia hukuken geçersizdir.
(3). Çünkü MGK toplantıları gizlidir. Bu toplantılarhakkında bir bilgi almak mümkün olmadığı gibi, toplantılar hakkında yayınyapmakta yasaktır. Kaldıki kanuna aykırı biçimde elde edilen deliller hükmedayanak yapılamaz.
(4). Sayın Başsavcı, bu iddiası ile 'aval'ın deyişiyle'sükut ikrardan gelir' demek istiyorsa, bu kabulün de hiçbir hukuki dayanağı vedeğeri yoktur.
(5). Kaldı ki bu kabil bu gerçek dışı asılsız iddialarnerede, ne zaman yapılmışsa tarafımızdan reddedilmiş ve muttali olunaniftiralar hakkında kununi yollara başvurulmuştur.
(6). Husumet-i sabit kimselerin beyanları delil olamaz.
Nitekim Siyasî husumetle bu yayınları yaparak saldırıdabulunanlara karşı Refah Partisi yetkilileri tarafından hukuk yollarına gereklibaşvurular yapılmıştır.
Bu cümleden olarak bu konu ile ilgili olmak üzerehaklarında açılan davada Zekeriya Beyaz ile sorumlu müdür T. Kutsi Makal,Ankara Asliye 24. Hukuk Mahkemesinin 18.5.1995 tarih ve 1994-645-1995/391sayılı kararıyla manevi tazminat ödemeye mahkum edilmişlerdir. (Ek: Bölüm IV,No:l5) Bu karar, 26.12.1995 gün 1995/9171-10106 sayılı ilamla Yargıtaycaonanmıştır. (Ek: Bölüm IV, No:l6) Ayrıca, adı geçenler, Ankara 2. As.cezaMahkemesinin 30.10.1995 tarih ve 1994/01122-995/000215 sayılı kararıyla hapisve ağır para cezasına mahkum edilmişlerdir.(Ek: Bölüm IV, No:l7) Ve yine Adıgeçenler, Refah Partisi'ne hakaretten dolayı Ankara 2. As.Ceza Mahkemesinin27.9.1995 gün ve 1994/01122-1995/00840 sayılı kararıyla da hapis ve ağır paracezasına mahkum olmuşlardır.(Ek: Bölüm IV, No:l8)
(7). Böylece, bu mahkumiyet kararlarıyla sözü geçenyayınların gerçekle ilgisi olmadığı ve bunların husumetten ileri gelen bühtanve iftiralardan ibaret olduğu 'kesin hükümle' ile sabit olmuştur.
(8). Sayın Başsavcı 2820 sayılı Siyasî PartilerKanunu'nun 98. maddesinin verdiği Sorgu Hakimliği görevini ve CMUK'un 153/2.maddesinin yükümlü kıldığı 'Lehteki delilleri' de toplama vecibesini yerinegetirmek suretiyle usul hükümlerini noksansız yerine getirmiş olsaydı, partikapatma gibi ciddi ve önemli bir davada böyle asılsız ve aksi sabit olmuş birkonuyu delil olarak ileri sürmezdi.
Sonuç: Yukarıda yapılan açıklamalardan da kesin olarakgörüldüğü gibi; Husumete dayanan bir basın haberindeki, asılsızlığı mahkemekararıyla 'kesin hüküm' haline gelmiş bir yazının delil olarak ileri sürülmesihukuken mümkün değildir.
e - Sayın Başsavcının, Başbakanlık Konutunda Diyanetİşleri Başkanlığı ve İlahiyat Fakültesi Mensuplarına Verilen İftar YemeğiniLâikliğe Aykırı Bir Davranış Olarak Nitelendirmesi Hukuken İsabetli Değildir.
Sayın Başsavcı iddianamenin 10. sayfasında dercettiğisözleriyle Başbakan sıfatıyla Necmettin Erbakan'ın Başbakanlık konutundaDiyanet İşleri ve İlahiyat Fakültesi mensuplarına vermiş olduğu bir iftaryemeğini lâikliğe aykırı bir davranış olarak gösterebilmek için, bu iftaraDiyanet İşleri mensubu olarak katılmış olanlardan bir kısmının 'Devrimyasalarını ihlal eden' ve güya 'Lâikliğe aykırı söz ve davranışlarıyla tanınanbazı tarikat liderleri' olduklarını ileri sürmüştür.
Bir kısım medyanın maksatlı olarak yaptıkları yayınlarınetkisi altında kalınarak ileri sürülen bu görüşlerin gerçekle de, hukukla dahiç bir ilgisi yoktur. Diğer iddialar gibi bu iddiada hukuken geçersizdir.Çünkü;
(1) Söz konusu iftar yemeği Refah Partisi adına değil,Başbakanlık adına verilmiştir; bu sebepten dolayı Refah Partisi ile hiç birilgisi yoktur.
(2) Böyle bir iftar davetinin yasal olup olmadığınıdenetleme TBMM'nin görevidir.
(3) TBMM 04.02.1997 günü bu konuyla ilgili gensoru müzakeresiyledenetleme görevini yapmış ve bu konuyla ilgili iddiaların varid olmadığınakarar vererek gensoru önergesini reddetmiştir. ( E k : Bölüm IV, No:l9, Gensoruönergesi)
(4) Başbakan sıfatıyla Başbakanlık konutunda verilen buiftar yemeği, aynı Ramazan ayında, toplumun çeşitli kesimlerine, bu meyandaüniversite mensupları, yargı organları mensupları, medya mensupları, yazarlar,sanayici, iş adamları, işçi kuruluşları temsilcileri ... vs.ye verilen 20'denfazla iftar davetlerinden birisidir.
(5) Bir Ramazan ayında toplum kesimlerinin genişyelpazesini dikkate alarak yapılan bir seri iftar davetlerinden birisininDiyanet İşleri ve İlahiyat fakültesi mensuplarına tahsis edilmesinden dahadoğal bir şey olamaz.
(6) Bu iftar yemeklerinin tertip ve tanzimi Başbakanlıkhalkla ilişkiler görevlileri tarafından yapılır. Diyanet İşleri, İlahiyatFakültesi mensuplarından kimlerin davet edileceğini bu görevliler tanzim eder.
(7) Türkiye'mizde 30 Teşrinisani 1341 tarih ve 677 sayılı'Tekke ve zaviyelerle, türbelerin seddine dair kanun' la birlikte, yani1925'ten bu tarafa 72 senedir tekke-zaviye ve türbeler kapatılmış, şeyhlik,meşayihlik, tarikat ve tarikate mensubiyyet yasaklanmıştır.
(8) Fiili ve hukuki durum bu kadar açık iken, SayınBaşsavcının 'Tarikat liderlerinden' de söz etmesini; hele böyle bir mevhumeyi'davaya delil' diye ikame etmesini adalet ilkesi ve hukuk mantığı ilebağdaştırmak imkansızdır.
Hukukun genel kurallarına göre; 'Tevehhüme itibar yoktur'
(9) Yukarki 5. maddede belirtildiği gibi söz konusu iftardaveti, Diyanet İşleri ve İlahiyat Fakültesi mensuplarının daveti münasebetiyleyapılmıştır.
Bu davete başta Diyanet İşleri Başkanı Sayın Mehmet NuriYılmaz olmak üzere Diyanet İşleri mensuplarından bir grup, İlahiyatFakültesinden dekan başta olmak üzere İlahiyat Fakültesinin profösörlerikatılmışlardır.
Diyanet İşleri mensubu olması dolayısıyla davet edilenzevata bu sıfatların dışında başka sıfatların izafe edilmesinin olayla hiç birilgisi yoktur. Bu davet münasebetiyle Sayın M. Nuri Yılmaz ve İlahiyatFakültesi Dekanı Sayın M. Sait Yazıcıoğlu birer konuşma yapmışlardır.
Davetin maksat ve gayesinin ve hasıl ettiği sonucubelirtmek bakımından, İlahiyat Fakültesi Dekanı Sayın Prof. Dr. M. SaitYazıcıoğlu'nun davette yaptığı teşekkür konuşmasındaki şu cümlelerin önemibüyüktür. 'Böyle bir ilgiyi ve beraberliği, her Ramazan'da beklerdik, ancakşimdi nasiboldu; bu gibi beraberliklerin demokrasinin gelişmesine katkısağlayacağını; zira, hangi kesimden olursa olsun, halkla, seçilmişler arasıdiyaloğa ihtiyaç bulunduğunu, toplumsal huzuru geliştireceğini ifade etmekisterim' demiştir.
(10) Ramazan münasebetiyle çeşitli kurum ve kuruluşlarbenzer ikramlarda bulunur. Bizim tarihi geçmişimiz emsalleriyle doludur.
(11) Bugün artık hür dünya, her türlü taassuptan arınmış,toplumsal huzuru sağlamaya seferber olmuştur. Bu sebeple ulusal ve hattauluslararası barışın sağlanabilmesi için her fırsat değerlendirilir olmuştur.Ulusların Milli Bayramları, özellikle de barış ve hoşgörü günü olan dini gün vebayramlar barış için fırsat bilinmektedir.
Nitekim Türkiye Gazetesi'nin Ek'te sunduğumuz resimlihaberinde şu sözlere yer verilmiştir. 'ABD'li milletvekili ve senatörler, İslamtoplumu temsilcileri ile birlikte iftar yaptı. kongre binasındaki daveteaskerler de katıldı. ' (Ek: Bölüm IV, No:20, Türkiye gazetesi 8.2.1997)
Sonuç Olarak: Yukarıki izahattan açıkça görüldüğü gibi:Refah Partisi ile ilgisi olmayan, Başbakanlık adına halkla ilişkileringeliştirilmesi maksadıyla verilmiş olan ve TBMM kararıyla lâikliğe aykırıhiçbir yönünün bulunmadığı tebeyyün eden bir yemek davetinin gerçekle alakasıolmayan yorumlarının hukuki değer ifade etmeyeceği açıktır.
Netice Olarak Necmettin Erbakan Hakkında, İddianamedeİleri Sürülen İsnadların Hukuki Değeri Yoktur.
Genel Başkan Necmettin Erbakan hakkında iddianamede beştane isnat ileri sürülmektedir. Yukarda ayrı-ayrı açıklandığı gibi buisnatlardan hiçbirinin hukuki geçerliliği yoktur. Ayrı ayrı belirtilen pek çoksebebe ilaveten kısa bir özetleme dahi gerçeği ortaya koymaya yeterlidir.
Nitekim, kısa bir özetleme yapacak olursak bu beş isnadınmahiyetti nedir' Bunlar niçin hukuken bir değer ifade etmez; Çünkü;
(1) Üniversitelerle ilgili kılık kıyafet kanununsavunulması. Yani 2547 sayılı kanunun Ek-17. maddesinin savunulması.
(2) Bir Meclis çalışmasında Genel Esaslar çerçevesinde,özel hukukta 'akit serbestliği' hakkının savunulmasına dair görüş serdedilmişolması.
(3) Grup konuşmasında 'geçiş dönemi'nin huzurlu olmasınıistenmesi.
a. Bu üç konu doğrudan doğruya Meclis çalışmaları, ya dabu çalışmaların halka tekrarından ibaret konular olup Anayasa'nın 83. maddesigereğince 'sorumsuzluk' güvencesi altındadır; Hiçbir davaya konu yapılamazlar.
b. Bu konuşmaların içerisinde ne lâikliğe nede yasalaraaykırı hiç bir husus yoktur.
c. Bu konuşmalar, Anayasanın ve altına imza koyduğumuzuluslararası anlaşmaların en doğal insan hakkı olarak tanıdıkları düşüncehürriyetinin sınırları içinde yapılan konuşmalardır. Görev ve sorumluluğungereği olarak iyi niyetle yapılmış konuşmalardır.
(4) Bir yayın organında gerçekle alakası olmadığı,husumet eseri olduğu mahkeme kararlarıyla da tesbit edilen, NecmettinErbakan'la hiç bir alakası bulunmadığı sabit olup, mesulleri cezalandırılmışolan bir yazı.
(5) Refah Partisi ile ilgisi olmayan, Başbakanlıkfaaliyeti olarak verilen ve TBMM'nce denetlenip lâiklikle ilgili olmadığı kararaltına alınan bir iftar yemeği.
Görülüyor ki: Necmettin Erbakan ile ilgili olarak ilerisürülen isnadların hiçbirinin geçerliliği yoktur. Bunların davadaki 'lâikliğiihlal' isnadına mesned yapılması hukuken mümkün değildir.
B - 3. Partinin Diğer Bazı Üyelerine Yapılan İsnatlardaHukuki Dayanaktan Yoksundur.
a- Şevki Yılmaz;
İddianamenin 11. ve 12. sahifelerinde Rize milletvekiliŞevki Yılmaz'a üç konuşmasında lâikliğe aykırı davrandığı ileri sürülmektedir.
a-l. Hac'da yaptığı iddia edilen bir konuşma,
a-2. İstanbul'da hanımlara hitaben yapıldığı iddia edilenkonuşma,
a-3. Yapıldığı iddia edilen diğer bir konuşma.
Bu konudaki iddiaların değerlendirilmesi,
( 1 ) Şevki Yılmaz'ın (a-1 ve a-2) bölümünde bahsedilenkonuşmaları yaptığı ileri sürülen tarihte Refah Partisi ile herhangi birorganik bağı mevcut değildi. Bir başka ifadeyle bu tarihlerde, adı geçen kişiRefah Partisinin üyesi değildi.
Çünkü, Şevki Yılmaz 27 Mart 1994'de Rize Belediye Başkanıseçilerek Refah Partisi üyesi olmuştur.
a-3 olarak ileri sürülen konuşmanın ise nerede, ne zamanve ne münasebetle yapıldığı belli değildir. Delil olma niteliği yoktur.
(2) Adı geçenin yaptığı iddia edilen konuşmalara ilişkindelil olarak video bantlar sunulmuştur.
Böyle bir konuşma yapılmış mı' Şayet yapılmışsa, nerede,ne zaman, hangi tarihte yapılmış' Bu video bantlar, nereden alınmış, hangiyolla elde edilmiş' Video bantlar sağlam mı' üzerlerinde oynama, montaj var mı'Konuşmalar hakikaten adı geçene mi ait' Bununla alakalı olarak ne bir belge, nebir tutanak ne de tanık ifadesi yoktur. Şevki Yılmaz'a böyle bir konuşma yapıpyapmadığı sorulmamıştır.
Bu açıdan bunların hukuki anlamda delil olma niteliğiyoktur. Nitekim bantların yan delillerce doğrulanmadan tek başına delil olarakkabul edilemeyeceğine ilişkin Anayasa Mahkemesi ve diğer Yüksek Yargıorganlarınca pek çok kere teyit edilmiş müctekâr kararlar vardır. (AYMKD, S:30,Cilt: 2, Sayfa: 1193, 1993/3E.-19942 K.Sayılı Karar)
(3) Bu konuşmalarla ilgili olarak 2820 Sayılı SiyasîPartiler Kanunu'nun 101/d maddesi uyarınca hiç bir yargılama yapılmamıştır.
(4) Adı geçenin partiyi temsil yetkisi bulunmadığı gibi,partinin kurul ve organlarında görevi yoktur.
(5) Yapıldığı iddia edilen konuşmalardan Parti'mizinhaberi olmamıştır. Partimiz bunları iddianame ile öğrenmiştir.
(6) Adı geçenin parti üyesi sıfatıyla açıkladığı söz vedüşüncelerinde (eğer yasalara aykırı bir durum varsa) Partimizin kapatılmasıtalep edilmeden önce, 2820'sayılı yasanın 101/d ve 103. maddelerinde öngörülenprosedürün işletilmesi gerekirdi. Sayın Başsavcı bu prosedürü işletmemiz için,partimizden her hangi bir talepte bulunmamıştır.
(7) Kaldı ki, adı geçen Milletvekili, 20.06.1997tarihinde partimizden ihraç edilmiştir. (İhraç kararı: Ek:Bölüm IV, No.21) Budurumda SPK 101/d-1'deki hüküm gereğince partimiz aleyhindeki isnadın hukukidayanağı kalmamıştır.
b- Hasan Hüseyin Ceylan
Ankara milletvekili Hasan Hüseyin Ceylan'a izafe edileniki konuşma, bu davada iddianın gerekçesi olarak gösterilmiştir. (İddianameSh.l2-14)
iddiaların değerlendirilmesi,
(1) İzafe edilen her iki konuşma hakkında ortada banttanbaşka bir şey yoktur. Bu konuşmalar nerede, ne zaman yapılmıştır. Kimtarafından banta alınmıştır. Bant bozukmudur. Nasıl elde edilmiştir, nasılmuhafaza edilmiştir. Belli değildir.
(2) Her iki konuşmasına da video bant delil olaraksunulmuştur. Konuşmanın yapıldığı ve iddia edilen konuşmaların içeriğinidoğrulayan başka bir delil sunulamamıştır. Video bantların tek başına delilolmadığı Anayasa Mahkemesi kararıyla belirtilmiştir.
(3) Her iki bantla ileri sürülen konuşmanın, aslında varolup olmadığı, muhtevasında lâikliğe aykırı herhangi bir unsurun bulunup,bulunmadığı hususunda hakkında hiç bir mahkeme kararı mevcut değildir.
(4) Yapıldığı iddia edilen konuşmalardan partimizinhaberi olmamıştır. Partimiz bunları ancak iddianame ile öğrenmiştir.
(5) Adı geçenin partiyi temsil yetkisi yoktur. Partiüyesi sıfatıyla açıkladığı söz ve düşüncelerinde (eğer yasalara aykırı birdurum varsa) partimizin kapatılması talep edilmeden önce, 2820 sayılı yasanın101/d ve 103. maddelerinde öngörülen prosedürün işletilmesi gerekirdi. SayınBaşsavcı bu prosedürü işletmemiş, partimizden her hangi bir taleptebulunmamıştır.
(6) Hasan Hüseyin Ceylan'ın bu konuşmasına ait kasetlerinçoğaltılıp Refah Partisi teşkilatlarına dağıtıldığı iddiası doğru değildir.Partimizin böyle bir çalışması yoktur. Video bantların çoğaltılması zor birolay değildir, ticari amaçla bu tür çalışma yapanlar olabilir.
(7) Adı geçen milletvekili, 20.06.1997 tarihindepartimizden ihraç edilmiştir. Bu durumda SPK 101/d-1'deki hüküm gereğincepartimiz aleyhindeki isnadın hukuki dayanağı kalmamıştır.
c-İbrahim Halil Çelik
İddianamenin 15. sahifesinde yer alan, '10 Mayıs 1997'günü bazı gazetelerde yayımlandığı iddiasıyla İbrahim Halil Çelik'e atfedilensözler.
(1) Adı geçen, iddia edilen sözleri söylemediğini, tekziphakkını kullandığını beyan etmiştir. İddia edilen sözlerin, söylenipsöylenmediği, doğru olarak aktarılmadığı hususunun araştırılması bizimsavunmamızın kapsamı dışındadır.
(2) İbrahim Halil Çelik'in partimizi temsil yetkisibulunmadığı gibi, partinin kurul ve organlarında herhangi bir görevi yoktur.
(3) Söylendiği iddia edilen sözlerle ilgili olarak açılansoruşturmada, TCK'nun 312/2 maddesinde belirtilen suçu işlediği iddiaedilmektedir. Ancak isnad edilen bu suçlamanın 'Lâikliğe aykırı eylemle' hukukibir ilgisi yoktur.
(4) Adı geçenin parti üyesi sıfatıyla açıkladığı söz vedüşüncelerinde (eğer yasalara aykırı bir durum varsa) partimizin kapatılmasıtalep edilmeden önce, 2820 sayılı yasanın 101/d ve 103. maddelerinde öngörülenprosedürün işletilmesi gerekirdi. Sayın Başsavcı bu prosedürü işletmemiş,partimizden her hangi bir talepte bulunmamıştır.
(5) Kaldı ki, adı geçen milletvekili, 20.06.1997tarihinde partimizden ihraç edilmiştir. Bu durumda SPK 101/d-1'deki hükümgereğince partimiz aleyhindeki isnadın hukuki dayanağı kalmamıştır.
d- Ahmet Tekdal
Ahmet Tekdal'ın yıllarca önce gittiği bir hacda yaptığıiddia edilen bir konuşma iddai ispata matuf delil olarak ileri sürülmüştür.
Adı geçene izafe edilen bu konuşma,
(1) İddianamenin 13. sayfasında Kanal D televizyonunun24.11.1996 günü yaptığı bir yayında Ahmet Tekdal'ın yıllarca önce gittiği birhacta yaptığı ileri sürülen bir yayın bu davaya delil yapılmak istenmiştir.
(2) Hac'da yapıldığı iddia olunan konuşmanın video bantdışında bir dayanağı yoktur. Bu konuşmanın hangi tarihte, nerede yapıldığıbelli değildir. Bant üzerinde montaj veya değiştirme var mı' Belli değildir.Adı geçen kanal bilindiği gibi o tarihlerde partimiz aleyhine yoğun bir şekildemaksatlı yayın yapmaktaydı. Bu bakımdan bu yayının bir mesned olarak alınmasımümkün değildir.
(3) Ahmet Tekdal 1986 yılında Hacca gitmiştir. HaccaGenel Başkan sıfatıyla değil, sade bir vatandaş olarak gitmiştir. Hac Siyasîfaaliyet yeri olmadığı için, parti adına Siyasî bir konuşma yapması dadüşünülemez.
(4) İsnad edilen konuşmanın aslı olup olmadığıaraştırılmamıştır. Konuşmanın tam metni yoktur. Konuşmanın Ahmet Tekdal'a aitolup olmadığı sorulmamıştır.
(5) İddia olunan konuşmada hak nizamı ibaresininsöylenip, söylenmediği, söylenmişse ne maksatla söylendiği belli değildir.
(6) Parti'mizin, yapıldığı ileri sürülen konuşmadaniddianame ile haberi olmuştur. Partimizin hükmü şahsiyetin iddia edilenfikirleri kabul etmesi söz konusu değildir.
(7) Ses bantlarının ve video kasetlerinin yan delillerledoğrulanmadan delil olarak kabul edilemeyeceği Yüksek Mahkemenin 16.06.1994tarih 1993/3-1994/2 sayılı kararında belirtilmiştir. (AYMKD, Sayı 30, Cilt 2,Sh. 1193)
(8) Bu konuda 2820 Sayılı Siyasî Partiler Kanununun 101-dmaddesinde belirtilen işlemlerden hiçbiri vaki olmamıştır.
Açıkladığımız gibi, partimiz bu söylendiği iddia edilensözleri tekabül etmemiştir.
Yukarıda sıraladığımız sebeplerden dolayı, Şevki Yılmaz,Hasan Hüseyin Ceylan, Ahmet Tekdal ve İbrahim Halil Çelik isnad edilen söz veeylemler sebebiyle, partimizin, 'Lâiklik ilkesine aykırı eylemlerin odağı' olmaiddiası ile kapatma davası açılması hukuken mümkün değildir.
e. aükrü Karatepe
Sayın Başsavcı, iddianamenin 14. sayfasının (e) bendinde,Kayseri Büyükşehir Belediye Başkanı Şükrü Karatepe'nin, 10 Kasım 1996 günüyaptığı ileri sürülen bir konuşmayı bu davaya delil göstermiştir.
Kayseri Büyükşehir Belediye Başkanı hakkında, KayseriCumhuriyet Başsavcılığınca tahkikat açılmış. Yapılan tahkikat sonunda1996/13102 Esas sayı ile 30.06.1997 günü Şükrü Karatepe'nin izafe edilecek birsuç bulunmadığından takipsizlik kararı verilmiştir. (Ek: Bölüm IV, No:22)
Ayrıca yine bu konuşma münasebetiyle Kayseri DGMBaşsavcılığı tarafından da tahkikat açılmış. Bu tahkikatın sonucunda da2.4.1997 günü 996/132 Hazırlık Esas, 997/5 Sayılı kararla aynı şekildetakipsizlik kararı verilmiştir. (Ek: Bölüm IV, No:23)
Hal böyle iken, Sayın Başsavcının bunları araştırmadanDGM Savcısının tahkikatının neticesini sonradan ve açılan tahkikatın akıbetiniöğrenmeden, bu hadiseyi davasına delil ve mesnet olarak göstermesi isabetsizolmuştur.
Bu Hadisenin de adı geçen Siyasî Partiler Kanunu'nun 101inci maddesindeki hüküm giyme şartı gerçekleşmediği cihetle de davamızda delilolarak kabul ve ikamesine kanuni imkan yoktur.
f. aevket Kazan
SayınBaşsavcı iddianamesinin 15. sayfasının G. bendinde Şevket Kazan'ın AdaletBakanlığı sırasında Sincan Belediye Başkanı'nı ziyaret etmesini delil göstermekistemiştir.Bu ziyaret bir hükümet üyesinin görevi sırasında yapılmışolduğundan böyle bir konunun denetimin TBMM'ye ait olması dolayısıyla budenetim Anayasa'nın 100. maddesine göre Meclis Soruşturması açılması talebiyleTBMM'de görüşülmüş bu müzakerelerde Şevket Kazan'a izafe edilecek herhangi birbir suç bulunmadığına karar verilmiş ve soruşturma talebini reddetmiştir.(Görev ve Sorumluluk Broşürü, Ek: Bölüm IV, No:24)
Aşağıda (Bölüm IV, Kısım C)'de açık bir şekilde belirtildiğigibi TBMM'nin işbu kararından sonra aynı konunun yargı tarafından ele alınmasımümkün değildir.
B-4. Refah Partisi'nin Bazı Üyelerinin Söz ve EylemlerineKarşı Sessiz Kaldığı İddiası Doğru Değildir.
Refah Partisi'nin üyelerinin kural dışı sayılan söz veeylemlerine karşı sessiz kaldığı iddiası doğru değildir.
Refah Partisi, Başkanlık Divanını, MKYK üyelerine, il,ilçe ve belde başkanlarını, Belediye başkanlarını ve köydeki temsilcilerinekadar bütün üye ve mensuplarını yakından takip etmekte ve onların kanun vekural dışı söz ve hareketlerini inceleme altında tutmaktadır. Kanun dışıherhangi bir hadiseye sebebiyet vermemek için elinden geleni yapmaktadır.Mevcut partilerimizin hiçbirinin mensupları Refah Partisi kadar eğitimli,dikkatli ve itinalı değildir. Nitekim kurulduğu günden bugüne kadar YargıtayBaşsavcılığınca partimiz ve mensupları hakkında bir takibat yapılmamıştır.
2820 Sayılı Siyasî Partiler Kanunu'nun 101/d bendindeaçıkça belirtildiği gibi üyelerinin kural dışı eylemlerine karşı Siyasî partilerinsorumlulukları üyelerin hüküm giymesinden sonra başsavcılıkça bu üyeninpartiden ihracı talebinden sonra başlar.
Bu güne kadar böyle bir olay vaki olmadığından partimizinkural dışı sayılan eylemlere karşı sessiz kaldığı iddiası geçerli değildir.
Kaldı ki partimiz yetkili organları üyelerinin bütünfaaliyetlerini her zaman yukarda da belirtildiği gibi yakinen takip etmiştir.Bu hususta soruşturulacak herhangi bir konu söz konusu olduğunda gerekendisiplin çalışmalarını dikkatle ve titizlikle yürütmüştür.
Nitekim bazı üyeleri hakkında yapılan ihbarlar üzerine budava açılmadan çok daha önce gerekli duyarlılık gösterilerek disiplin hükümleriuygulanmıştır.
C- Üçüncü Kısım : Anayasa'nın 83. ve 100. MaddelerininGetirdiği Güvenceler Müvacehesinde Hükümet Ve Meclis Üyeleri Sorumlu Tutulamaz
Milletvekillerinin sorumsuzluk ve dokunulmazlıklarının'yok' sayılması Anayasanın 83. ve diğer maddelerine aykırıdır.
C-1. Tarihi Gelişim:
Tarihi süreç içerisinde iki tür 'muafiyet' e şahitolunmaktadır. 'Diplomatik' ve 'Parlamenter muafiyet' Bu iki dokunulmaz kurumuntoplum hayatına girişi farklıdır.
Devlet hayatı, parlamenter sisteme geçişten çok eskidirbundan dolayı da 'Diplomatik muafiyet', 'Parlamenter muafiyet'ten daha öncedir.'Diplomatik muafiyet'le toplum ortaçağda tanışmış, bu müessese 1815 tarihliViyana Kongresiyle devletler hukukuna girmiştir.
Bizim devlet hayatımızda 'özdeyiş' haline gelen 'Elçiyezeval o1maz' sözü, 'diplomatik muafiyet'in özlü bir ifadesidir. 'Diplomatikmuafiyet' Devletler arası ilişkiler için etkin bir güvencedir.
'Parlâmenter muafiyetler', Parlâmenter fonksiyonun ifâedilebilmesi için, parlâmenteri, Siyasî iktidarlar ve diğer kişi ve kurumlarınitham, isnad ve adli takiplerden koruyan imtiyazlardır.
Parlâmenter muafiyetler, hiç şüphesiz, kişisel imtiyazlardeğildir. Millî iradeyi temsil edenin, 'temsilcilik fonksiyonu'nu her türlübaskı ve korkudan emin olarak ifâ edebilme imkânıdır. Millî iradeyi temsil edenmüessesenin iyi çalışmasını ve baskılardan korunmasını amaçlar. Parlâmenter -Demokrasilerin 'olmazsa-olmaz' şartlarındandır.
Tarihi seyrine bakıldığında, İngiltere'denkaynaklandığını ve daha sonra Fransa'ya, oradan da Türkiye'ye intikal ettiğinigörmekteyiz.
(1) İngiliz 'Haklar Beyannamesi'nin 9. Maddesi ile ilkdefa hukuki nitelik kazanan ve Krala karşı da koruyuculuk etkisi taşıyan'parlamenter muafiyet'ler, 1789 ihtilaliyle birlikte Fransa'da uygulama alanıbulmuş, 'Milletvekillerinin herbiri şahsi tecavüzden masundur ve birmilletvekiliniz Etats Generaux'daki herhangi bir teklifinden, reyinden,mütalaasından veya demecinden dolayı, bu içtima esnasında veya ondan sonrakovuşturmaya araştırmaya, tevkife veya tevkif ettirmeye, tutmaya veyatutturmaya cüret eden bütün özel kişi, cemiyet, hakimler hey'eti (tribünal),mahkeme (cour) veya komisyonlar Millet hainidir ve çok ağır bir suç işlemişolurlar.' hükmünü ihtiva eden bir kararname neşredilmiştir.
(2) 1793 tarihli Fransız anayasası da, 'ParlamenterSorumsuzluğu'nu şöyle ifade etmiştir: 'Parlamentonun hiçbir üyesi, Parlâmenterfonksiyonlarını yerine getirirken açıkladığı görüşlerinden ya da kullandığıoylarından dolayı soruşturulamaz... '
Görüldüğü gibi, Fransız anayasasında, 'YasamaSorumsuzluğu kapsamı' çizilirken mekan ve zaman tahdidi getirilmemiş; aksine,parlamenter fonksiyonun alabildiğine serbesti içerisinde ifâsı hedeflenmiştir.Hattâ, Fransız hukuk düzenlemelerine göre: Parlamento üyesi olmayan bakanlar,komisyon görüşmelerine katılan kamu görevlileri.. de bu sorumsuzluk imkânındanyararlanmaktadır.
(3) Federal Alman Anayasanın 46. Maddesinde de benzerhüküm yer almak tadır.
(4) Parlâmenter muafiyetler, bizim hukukumuza ilk defa1876 tarihli 'Kanun-i Esasi' ile girmiştir. Anılan kanunun 47. Maddesinde aynenşöyle denilmektedir: 'Meclis-i umumi azası re'y ve mütalaa beyanında muhtarolarak bunlardan hiçbiri bir gûnâ vaadü vaîd ve talimat kaydı altındabulunamaz... '
Bir asırdan fazla zamandan beri, hukukumuza yerleşmişbulunan 'Adem-İ Mes'uluyyet' ya da 'Sorumsuzluk'; dünya hukuk düzenlemelerdekigelişmelere paralel olarak, 'Parlamenter Demokratik Sistem' ve 'Hukuk Devleti'niteliğine yaraşır biçimde tekâmül edegelmiştir.
Vakı'a, 1921 anayasasında 'Adem-İ Mes'uliyyet'le ilgiliaçık bir hüküm yoksa da; kimi konularda, 1876 tarihli Teşkilât-ı EsasîyeKanununa atıfla boşluk doldurulmak istenilmiştir.
Muafiyetler, 1924 Anayasa'sının 17. Maddesiyledüzenlenmiştir. Buna göre: 'Hiçbir meb'us, Meclis dahilindeki rey vebeyanatından ve meclisteki re'y mütalaasının ve beyanatının Meclis haricindeirad ve izharından dolayı mesul değildir.. '
1961 Anayasasının 79.maddesiyle düzenlenen 'Muafiyetler'daha geniş tutulmuştur. Zira: 1924 Anayasasında 'Meclis Dahilinde' deyimikullanılmışken; 1961 Anayasasında 'Meclis Çalışmaları' ifadesine özellikle yerverilmiştir. Anayasa yapıcının, bu ifadeyi maksatsız kullanmış olmasıdüşünülemez. Anlaşılmaktadır ki: Anayasa yapıcı, hem dünya hukukundakigelişmeleri, hem ülkemizin çok partili demokratik-parlamenter sisteme geçmişolmasını, hem de 1960 öncesi uygulamalarla 'Adem'İ Mes'uliyyet İlkesi' nin alabildiğineihlal edilmiş olduğunu göz önünde bulundurmuştur. Dinamik bir toplumunihtiyaçlarının, statik kurallarla giderilmesinin mümkün olamayacağı her türlüizahtan varestedir.
1982 Anayasası da, 'Adem-İ Mes'uliyyet' ilkesini, 83.Maddede düzenlemiştir. Bu maddede de esas alınan temel felsefe: 'ParlamenterFonksiyon' un milli iradeyi temsil işlevinin eksiksiz korku ve tehdidden eminbir biçimde yerine getirilebilmesidir. Bu sebeple de: 'Kürsü', 'Genel Kurul','Komisyon', 'Parti Grupları', 'Başkanlık Divanı', 'Danışma Kurulu' ifadeleriyerine, özellikle, özenle ve bilinçli olarak 'Meclis Çalışmaları' ifadesikullanılmıştır. Bütün bu yukarda sayılan yer ve kurullar, Anayasa yapıcınınmalumu iken, onların hiçbirine iltifat etmeyerek, 'Meclis Çalışmaları...' ifadesinikullanması, ne tecahül-ü ârifanedir, ne de tesadüftür.
Herbir parlâmenter, bir bölgeden seçilmiş olsa da tümmilleti temsil etmektedir. Dolayısıyla da, işlevi, yetkisi sorumluluğu milletintümü adınadır. Millet çıkarına olduğuna inandığı en aykırı fikri biletereddütsüz, zemin ve zaman kaydına tabi olmaksızın rahatça ifade edebilmeli;yine inandığı biçimde re'yini izhar edebilmelidir.
Yasa koyucu bilmektedir ki: 'Hakimiyet Kayıtsız ŞartsızMilletindir'. Bu sebepten dolayı milletin vekillerinin, millet adınagörevlerini ifa ederken fikir, görüş, kanaat ve tekliflerini açıklamalarındahiç bir kayda ve engellemeye ve sınırlamaya tabi tutulmamalıdır.
Ve yine Yasa koyucu bilmektedir ki: Meclis kararlarıoluşurken sadece Genel Kurul'da değil, parti grupları, komisyonlar, DanışmaKurulu, Başkanlık Divanı şeklinde yapılan çalışmaların katkısıyla olur. Busebepten dolayı, bütün bu Meclis çalışmalarında da milletvekillerinin görüş,fikir, kanaat ve tekliflerinin de her türlü tahdit ve engellemeden korunmuş olmasıgereklidir.
Esasen, dünyanın; hukukuyla, ekonomisiyle,teknolojisiyle, bilgi çağına uygun bilim anlayışıyla yeniden yapılanmaçabasında olduğu şu zamanda; 'Yasama Sorumsuzluğu'nun, kapsam itibariylegerilerde bırakılmış olması düşünülemez.
'Temsili Sistem'lerde aslolan: Millete ait temsil görevve sorumluluğunun alabildiğine hürriyet içerisinde kullanılabilmesidir.
C-2. Sorumsuzluk Ve Dokunulmazlık:
Bu iki müesseseyi birbirinden ayırmak gerekmektedir.Esasen, gelişmiş Batı'lı hukuk sistemlerinde ve tabii 'Temsili Sistem'inuygulandığı ülkelerde bu iki kurum ayrı mütalaa edilmiştir. Aynı şekilde bizimhukukumuzda da bu iki kurum birbirinden ayrı düzenlenmiştir. Nitekim, 1961Anayasasının 79/1 . maddesi ile 1982 Anayasasının 83/1. Maddesi ile 'Sorumsuzluk'-parlâmenter sorumsuzluk- düzenlenmiştir. Aynı maddelerin 2. Fıkralarında ise'Dokunulmazlık' ilkesi tanzim edilmiştir.
a. SORUMSUZLUK:
Sorumsuzluk, bir parlâmento üyesinin 'ParlamenterFonksiyonu' ifâ ederken, parlamentonun içinde ve dışındaki işlem veeylemlerinden dolayı sorumlu tutulmaması, herhangi bir kişi yada kurumtarafından takibata uğramamasıdır. 'Parlamenter Fonksiyon' kavramı özelliklekullanılmaktadır. Zira, bundan maksat, yalnız 'Yasama Sorumsuzluğu' değil, aynızamanda 'Denetim' faaliyetlerinin de 'Sorumsuzluğu' dur.
Parlamenter-Demokratik sistemlerde, parlamentoların ikiesas işlevi-fonksiyonu- vardır: 1 ) Yasa yapma; 2) İcra organını denetleme..
Parlâmenter fonksiyonun eksiksiz yerinegetirilebilmesinin yegane şartı, hiç şüphesiz, 'Sorumsuzluk'tur. Hem yasayapmada, hem de denetimde... Bu hürriyetin kuşkusuz iki yönü vardır:
(1) Parlamenter'in kişisel hürriyeti. Parlamenter, ancakböyle bir sınırsız hürriyet sebebiyledir ki, parlamenter işlevini yerinegetirirken isteğini söyleyebilir, istediği yasa teklifini verebilir; denetimdeistediği denetim yolunu kullanabilir. Ancak ifade etmek gerekir ki: 'KİŞİSEL'gibi görünen 'Sorumsuzluk' aslında milli iradeye tanınmış sınırsız hürriyettir.Milli iradenin temel kaynağı olan milletin, kendisine böyle bir hürriyeti,eylem ve işlemlerden sorumsuzluğu tanıması kadar tabii bir tasarruf olamaz.Zira; 'Hakimiyet Kayıtsız Şartsız Milletindir'.
(2) Parlâmentonun kollektif hürriyeti. Bu hürriyet O'na,bağımsız davranma imkânını verir. Esasen, bir ülke parlamentosunun, kendidışında kalan kişi ve kurumların takip, tehdid ve insiyatifine tabi olmasınındemokratik ve hukuki izahı olamaz.
Hukukta her hürriyetin, yada 'Sınırsız Hürriyet' anlamınagelen 'Sorumsuzluğun' da bir 'Kapsamı' olmalıdır. Meselenin bu tarafınabaktığımızda:
a.l. SORUMSUZLUĞUN KAPSAMI
(1) SORUMSUZLUĞUN KİŞİLER BAKIMINDAN ŞÜMULÜ:
Parlamento'da hizmet veren her insanın 'Sorumsuz'luğundanelbet te söz edilemez. Zira, 'Sorumsuz'luğun kaynağı 'Milli İrade' ve sebebiise 'Parlamenter Fonksiyon'dur. O halde, böyle bir hudutsuz hürriyettenyararlanabilmenin mutlak şartı: Temsili sistemde milleti temsil etmek veparlamenter olmak.
Vakı'a, bizim hukukumuzda, parlâmenter olmadığı halde'Sorumsuzluk' ilkesinden yararlanabilen bir istisnâ vardır: Dışardan atananbakanlar kurulu üyesi. Bu husus , 1982 Anayasanın 112/4 maddesiyle özel olarakdüzenlenmiştir.
Ağırlıklı olarak Fransız hukukunda, bazı diğer Batı'lıülke hukuklarında: Bakanlar, komisyona davet edilmiş bürokratlar, ifadesinebaşvurulan tanıklar dahi beyanlarından dolayı sorumsuzdurlar. Böyle birdüzenlemenin, parlâmentonun işlevini yerine getirmesine yardım edeceğikuşkusuzdur. Özellikle, 'Denetim' yollarının kullanılması esnasında bilgisinebaşvurulacak olan ilgililerin böyle bir 'Sorumsuzluk' te'minatı na sahipolmaları, bu teminatı bilerek hizmete katkıda bulunmaları daha kolay olur.
(2) SORUMSUZLUĞUN 'YER' BAKIMINDAN ŞÜMULÜ:
Bazı ülke Anayasalarında, 'Parlamenter Sorumsuzluk' içinyer belirtilmemiş; bu anayasalar, sorumsuzluğun hudutlarını belirlerken, 'TeşriGörev'le ilgili fiilleri göz önünde bulundurmayı yeterli görmüştür.
Temsili sistemini geliştirmiş,medeni ülkeler içerisinde layık olduğu yeri yakalamış 'Demokratik-ParlamenterSistem'e sadık hemen her ülke, 'Parlamenter Sorumsuzluk İlkesi'nin önündeki herpürüzü temizleyerek, sınırsız hürriyeti te'minat altına almıştır.
Bizim hukukumuzdaki gelişmeler de bu istikametteolmuştur. Mesela 1876 tarihli Kanuni Esasi'nin konuyla ilgili 47. Maddesinde..Meclisin Müzakeresi Esnasında...' denilmişken; 1924 Anayasanın 17. Maddesinde'Hiçbir Meb'us Meclis Dahilindeki Re'y ve Mütalaasından.. ' denilmek suretiyle,şümul, yer bakımından kısmen genişletilmek istenilmiştir.
Halbuki, birbirinin hemen-hemen benzeri olan 1961Anayasasının 79/1. maddesi ile, 1982 Anayasanın 83/1. Maddesi, '...MeclisÇalışmaları...' esasını getirmek suretiyle yer tahdidini
kaldırmıştır.
Filhakika, 1924 Anayasasının 17. Maddesinde 'MeclisDahilinde' denilmek suretiyle: Parlamentonun tüm bölümlerindeki 'Parlamenter.Faaliyet' sorumsuzluk te'minatına alınmıştır.
Tabii, 1961 ve 1982 Anayasaları haklı olarak, daha daisabetli '..Meclis Çalışmaları..' sınırsızlığını 'yer bir düzenlemeyle,bakımından- anayasal hüküm haline getirmiştir.
Hiç şüphesiz, '...Meclis Çalışmaları...' şümulü, 1924Anayasasında mevcut '.. 'Meclis Dahilindeki.. ' deyiminin şümulünü içermekte veonu aşmaktadır.
Buna göre parlâmentere, meclis çalışmalarıntam bir hürriyet içerisinde yapabilme imkanı tanınmıştır.
Doktrin, Yargı Kararları ve Hukuki düzenlemeler de bu görüşlerite'yid etmektedir:
a.2. DOKTRİN :
Doktrinde netleşmiş görüşe göre: Sorumsuzluk, yerbakımından iki kısımda incelenmektedir.
(1) MECLİS İÇİ ÇALIŞMALARI:
Yine genel kabule göre; kürsü, genel kurul salonu,komisyon salonları, Siyasî partilerin grup toplantı salonları; hatta diğermüştemilat...
Komisyonsuz, Grupsuz bir Parlamento'nun düşünülmesimümkün olamaz. Özellikle de 'Demokratik-Parlamenter' sistemlerde... Esasen, hemkomisyonlara tahsis edilmiş bulunan mekânlar, hem de Siyasî parti gruplarına tahsisedilmiş mekânlar 'Meclis Dahilinde' bulunmaktadır. Siyasî parti gruplarının,daimi veya muvakkat komisyonların katkılarının bulunmadığı bir 'MeclisÇalışması'ndan elbet de söz edilemez.
Nitekim, Milli Eğitim eski Bakanlarından, CumhuriyetSenatosu Anayasa ve Adalet Komisyonu sabık Başkanlarından Sayın Prof. Dr. SafaReisoğlu'nun, suretini ekte sunduğum makalesinde aynen şöyle denilmektedir:'...Meclis çalışmalarının kapsamına milletvekillerinin parlamenter görevleriylebağlantılı olarak yaptıkları çalışmalar girer. böylece, milletvekilleri, meclisgenel kurulunda, komisyonlarda, başkanlık divanında, danışma kurulunda ve PartiGruplarında kullandıkları oylardan, yaptıkları konuşmalardan, ifade ettikleridüşüncelerden sorumlu tutulamazlar... ' Milliyet Gazetesi. 27.10.1992 ) (EK:Bölüm IV, No:25)
(2) MECLİS DIŞI ÇALIŞMALARI:
1961 VE 1982 Anayasalarının '...Meclis Dahilinde...'kavramını terkedip, '....Meclis Çalışmaları...' noktasına gelmiş olmaları dagöstermektedir ki: Parlamenter faaliyet, -Grupları, Komisyonları içerse de-'Meclis Dahili' işlevlerle beklenilen gayeyi gerçekleştiremez.
Nitekim, Millet Meclisi İçtüzüğünün 103. Maddesi, özelkomisyonların 'Ankara dışında da çalışabileceği...' hükmünü getirmiştir.
Millet Meclisi İnsan Hakları Komisyonun zaman-zaman ülkedışına çıkarak 'Parlamenter Fonksiyon' ifa ettiği bilinmektedir.
Uluslararası toplantılara katılan milletvekillerimizin de'Parlamenter Fonksiyon' ifa ettiği şüphesizdir.
Çeşitli vesilelerle, meselâ kutlama, bayram... gibisebeplerle parlamentoyu temsilen yurtiçinde yapılan seyahatlarda daparlamentoyu temsil görevi ve parlamenter işlev ifa edilmektedir.
a. 3. Yargı Kararları :
Parlamenter faaliyetin, yalnız 'Kürsü', 'Genelkurul'çalışmalarından ibaret olmadığı; Siyasî Partilerin Grup Çalışmalarıyla, Daimive geçici komisyon çalışmalarının da 'Meclis Çalışmaları'ndan ma'dut bulunduğuAnayasa Mahkemesince de kabul edilmektedir.
Prof. Dr. Erdoğan Teziç'in, 'Türk Parlamento HukukununKaynakları ve İlgili Anayasa Mahkemesi Kararları' isimli 1980 basımı eserinin119. sayfasında belirttiği 2.3.1965 tarih ve 1964/19 E. 1965/11 K. SayılıAnayasa Mahkemesi kararında aynen şöyle denilmektedir: '...Anayasa ve içtüzükhükümlerine göre meclislerdeki Siyasî Parti Grupları, içinde bulunduklarımeclislerin çalışmaları ile ilgili faaliyetlerde bulunmak üzere kurulmuşteşekküller olup, meclisler dışında bir parti grubunun varlığı düşünülemez...'
Bu karar çok açık biçimde göstermektedir ki: Siyasîpartilerin guruplarındaki faaliyetleri 'Parlamenter Faaliyettir'. Ve bufaaliyet de 'Sorumsuzluk Teminatı' altındadır.
1982 Anayasasının 15 3/6 .maddesinde belirtilen: 'AnayasaMahkemesi Kararları'nın 'Yasama, Yürütme ve yargı organları...' dahil tüm kişive kurumları bağlayacağı hükmü tartışmasızdır. O halde: Kürsüde, Genel kurulda,Komisyonlarda ve Siyasî Partilerin Grup toplantılarında, hattâ müştemilattaserdedilen ' Söz ', 'Oy' ve 'Düşünce'; 'Sorumsuzluk Teminatı' altındadır.
a. 4. Hukuki Düzenlemeler:
Temsili sistemin hakim olduğu ülkelerde, parlamentolarınçalışmaları, hiç şüphesiz, hukuki düzenlemelerle yürütülür. Genelde'İçtüzük'lerle yapılır bu düzenlemeler.
Hiç şüphesiz, bir 'Meclis İçtüzüğü' Meclisle ve Meclisçalışmalarıyla alakalı kurum ve kuruluşlarla meşguldür. Meclis dışı kişi, kurumve kuruluşların faaliyetini tanzimi mümkün değildir. Böyle bir örnek de yoktur.
Dünya ülkelerinde olduğu gibi bizim ülkemizde de 'Meclisİçtüzüğü', meclisin rükünlerinin, kurumlarının faaliyetlerini tanzimetmektedir. Meclis'le ve Meclis çalışmalarıyla alakalı olmayan herhangi birkurumu, kendi içtüzüğü ile düzenlemeye kalkışan bir meclis düşünülemez.
O halde, Anayasalarda, özellikle de İçtüzük de zikredilenkurum ve kuruluşların faaliyetleri 'meclis faaliyyeti'nden maduttur. Örnekolmak üzere birkaç tanesini zikredecek olursak:
(1) Anayasanın ( 1982) 68/2. Maddesinde: 'Siyasîpartiler, demokratik Siyasî hayatın vazgeçilmez unsurlarıdır. ' denildiğinegöre; bir Siyasî partiyi ve onun grup faaliyetlerini demokratik-parlamenterhayattan dışlamak mümkün olamaz.
(2) Aynı yasanın 94-2. maddesinde de Siyasî partigruplarının TBMM Başkanlık Divanın oluşumuna katılacağından söz edilmektedir.
(3) Yine aynı Anayasanın 95/2.maddesinde '...İçtüzükhükümleri Siyasî parti guruplarının, Meclis'in bütün faaliyetlerine üye sayısıoranında katılmalarını sağlayacak yolda düzenlenir. ' denilmektedir.
(4) 1982 Anayasasının 100/4.maddesinde: 'Meclis'tekiSiyasî parti gruplarında, Meclis soruşturmasıyla ilgili görüşme yapılamaz,karar alınamaz...' denildiğine göre, mefhum-u muhalifinden hareketle şu anlaşılmaktadır:Benzer bir-iki istisna dışında TBMM'nin bütün faaliyetleriyle ilgili olarakSiyasî parti gruplarında müzakereler yapılır ve kararlar alınır.
Esasen, Siyasî partilerin gruplarında görüşülmemiş,tartışılmamış bir kanun tasarısı (takınılacak tavır açısından); hazırlanacak vesavunulacak bir kanun teklifi ya da denetim yollarından birinin kullanılmasıdüşünülemez. Hemen hepsinde, Siyasî parti gruplarının etkisi ve katkısı vardır.
(5) 1982 Anayasasının 162/2. Maddesindeki düzenleme, PlanBütçe Komisyonunun teşekkül tarzını ve Siyasî parti gruplarınıvazgeçilmezliğini vurgulamaktadır.
(6) TBMM İçtüzüğünün hemen her maddesinde siyasî partigruplarını şu veya bu şekilde atıfta bulunulmakta; Meclis çalışmalarını, âdetaSiyasî parti gruplarının faaliyetleri oluşturmaktadır.
İçtüzüğün ll. maddesi Siyasî Parti gruplarının, TBMMBaşkanlık Divanının teşekkülüne katılım biçimlerini belirlemektedir.
(7) Siyasî partilerin grup kurabilme şartları İçtüzüğün18. Maddesiyle belirlenmiştir. Hatta, her Siyasî parti grubunun kendi 'İçYönetmeliği'nin, Siyasî parti gruplarınca Meclis Başkanlığına vermesi yükümlüğügetirilmiştir.
(8) Millet Meclisi Danışma Kurulunun teşekkül tarzı veişlevi İçtüzüğün 19. maddesiyle düzenlenirken de yine Siyasî parti gruplarınaönem verilmiştir.
(9) Meclis müzâkerâtında, Siyasî parti gruplarına önceliktanınmış olması da göstermektedir ki; Siyasî parti grupları ve grupfaaliyetleri Meclis'in dışında telakki olunamaz.
(10) İçtüzüğün 107.maddesinde, denetim yollarında enetkilisi olan Gensoru'nun verilmesinde -yazımda- Siyasî parti gruplarınaöncelik tanınmış olması da grup faaliyetlerinin yerini açıkça göstermektedir.
(11) İçtüzüğün 143. maddesindeki düzenlemeye göre:'Millet Meclisi eski üyeleri... Genel Kurul ve Parti Grup toplantılarına...'katılamazlar Bu hüküme göre, tüzük yapıcı, Meclis Genel Kurulundaki faaliyetile Parti grubundaki faaliyeti eşdeğer nitelikte görmüştür.
(12) Emniyet tedbirlerini düzenleyen İçtüzüğün 140.maddesinde de, Millet Meclisine ait bina, sair müştemilat aynı niteliktemütalaa olunmuştur.
Bütün bu isbat edilmiş hususlardan da anlaşılmaktadır ki:Sorumsuzluk 'Yer' bakımından kısıtlı ya da mahdut değildir.
a.5. Sorumsuzluğun Fiil Bakımından Şümulü:
Sorumsuzluğun 'kişiler', 'yer' bakımından sorumsuzluğununizahından sonra, bir de 'fiiller' bakımından 'şümulü' ne gözatacak olursak:Hangi fiillerin' Parlamenter Sorumluluk ' şümulüne girdiğini birer birersaymanın mümkün olmadığı anlaşılacaktır. Belki bir kaç örnekle, meseleye ışıktutmak mümkün olabilir.
Hiç şüphesiz, bunun ölçütü de yine 'ParlamenterFonksiyon' olacaktır. Buna göre; Parlâmentoda ileri sürülen görüşler, yapılankonuşmalar, kanun önerileri, araştırma, genel görüşme, gensoru, soruönergeleri... gibi yasama ve denetim faaliyetleriyle bunlara benzer fiillerörnek olarak zikredilebilir.
a.6. Sorumsuzluğun Neticeleri
Her hükmün mutlaka bir veya birden fazla da neticesivardır. Sorumsuzluğun da bir takım neticelere vabeste olması muhakkaktır.
Doktrinde özetlendiğine göre, 'sorumsuzluk'un üç neticesivardır:
(1) Sorumsuzluk Mutlaktır:
Bir meclis üyesi, yasama faaliyetini yürütürken bufaaliyetle ilgili fiillerinden cezayı müstelzim suç hasıl olsa dahi takibatatabi tutulamaz, tecziye edilemez. Mutlak bir muafiyet bahse konudur.
Çünkü; Anayasa'nın 83. maddesine göre sorumsuzlukkapsamına giren bir fiil milletvekili için suç olmadığından yargı organınıngörev ve yetki alanı dışında kalır.
Bu duruma yargı organının müdahalesi hem kanunsuz bireylem, hem yetki tecavüzü hem de Anayasa ihlali manasına gelir.
Zira Anayasa'nın 6. maddesine göre 'Hiç kimse veya organkaynağını Anayasa'dan almayan bir Devlet yetkisi kullanamaz'
Yine Anayasa'nın 11. maddesine göre; 'Anayasa hükümleri,yasama, yürütme ve yargı organlarını' ...bağlayan temel hukuk kurallarıdır.
Milletvekili sorumsuzluğu bir Anayasa hükmüdür. (md.83).Bu hükmü kaale almamak veya hangi mülahaza ile olursa olsun bu açık hükmeaykırı bir tutum ve davranışta bulunmak Anayasa ihlali demek olur.
(2) Sorumsuzluk Daimidir:
Yasama sorumsuzluğunun 'daimi' oluşu, milletvekilininbağımsızlığı, milli iradenin tam tecellisi için kaçılmazdır. Daimilik sebebiylemilletvekilleri, hem milletvekillikleri devam ettiği sürece, hem de sürebitiminden sonra sorumsuzluk te'minatından yararlanmaya devam ederler. Hemfilhal, hem de gelecekte 'sorumsuzluğa' sahip temsilci bağımsız davranmaimkanını elde etmiş olur; böyle bir te'minat da millete hizmet imkanı verir.
(3) Sorumsuzluk Kamu Düzenindendir:
Sorumsuzluk, 'Bağlı Parlamenter Fonksiyona' bir imtiyazolduğu için ve milli iradenin tam temsilini sağlamaya yönelik bulunduğundandolayıdır ki parlamento üyesi bu imtiyazdan ferağat edemez. Bu imtiyazıkullanmayacağına dair hiç bir taahhütte bulunamaz. Sorumsuzluk teminatı,yargılamanın her safhasında ileri sürülebilir, mahkemelerce de re'sen nazaraalınmak lazım gelir.
b. Yasama Dokunulmazlığı:
'Dokunulmazlık', Anayasalarımızdaki ilk ifâdesiyle'Teşrii masuniyet' parlamenter faaliyetin bir başka güvencesidir. 1982Anayasasında hüküm şudur:
'Seçimden önce veya sonra bir suç işlediği ileri sürülenbir milletvekili, Meclisin kararı olmadıkça tutulamaz, sorguya çekilemez,tutuklanamaz yargılanamaz.... ' (Anayasa Md. 83/2)
Çok açık biçimde anlaşılmaktadır ki, 'dokunulmazlık'ancak üyenin mensubu bulunduğu Meclisçe kaldırılabilir. Burada da aslolan'dokunulmazlık güvencesi'nin dönem sonuna kadar devam ettirilmesidir.
Esasen, Anayasanın 83/2 fıkrası bahse konu edildiğindeaynı Anayasanın 'başlangıç' bölümünün 4. fıkrasındaki şu hükmüde dikkate almakgerekir. Mezkur hükme göre: 'Kuvvetler ayrımının, Devlet organları arasındaüstünlük sıralaması anlamına gelmeyip, belli Devlet yetki ve görevlerininkullanılmasından ibaret ve bununla sınırlı medeni bir işbölümü ve işbirliğiolduğu ve üstünlüğün ancak Anayasa'da ve kanunlarda bulunduğu; ' Çok açık ifâdeedilmektedir ki: 'üstünlük ancak Anayasa ve kanunlarda'dır.
O halde, 'Kuvvetler Ayrımı' gereği her organ kendi yetkisınırları içerisinde işlevini yerine getirecektir.
Üyeleri yargılama hakkı (Sorumsuzluk dışında kalanfiiller için) elbette mahkemelerindir. Ancak, 'dokunulmazlık' güvencesi devamettiği sürece mahkemelerin bu hakkı da dondurulmuş olur. Buna rağmen sorgulama,yargılama teşebbüsleri hem Anayasal düzenlemelere uygun düşmez, hem dekuvvetler arası yetki tecavüzü bahse konu hale gelir.
Yasama organının, İcra organının; ya da bunlardan birininyargıya doğrudan veya dolaylı müdahalesi nasıl Anayasal aykırılığı oluşturursa;mahkemelerinde, kendi yetkileri dışında kalan organların sorumluluk sahasınagirmesi o şekilde Anayasal aykırılığı doğurur.
Kaldıki, Anayasanın 6, 7, 8 ve 9. maddeleri, kuvvetlerive bunların yetki alanlarını açık biçimde tâdad ve tahdid etmiştir.
O halde, 'dokunulmazlık güvencesi' gündeme geldiğindeAnayasanın Başlangıç bölümünü, 6, 7, 8, 9 ve 83. Maddelerini birlikte düşünmekgerekir.
Zira, 'meşrû Devlet yetkisi' nin yegâne kaynağı 'Anayasa'dır. (Anayasa Md. 6/2)
Sayın Prof. Dr. Süheyl Batum, 'Dokunulmazlık...' başlıklımakalesinde şu görüşlere yer vermektedir. 'Yasama dokunulmazlığı, genel olarak'bir zırh', 'Bir dokunulmazlık statüsü' görünümündedir. Bu zırh içinde,Milletvekili kendi meclisinin izni ve bu yönde bir kararı olmaksızın tutulamaz,yakalanamaz,. soruşturulamaz, yargılanamaz, adli takibata ya da yargılamaişlemlerine konu olamaz. Ve bu zırhın nedeni de,. yasama meclisi üyesininiktidarın baskısından olası komplolarından ve yıldırma yöntemlerindenkorunmasıdır. (... ) Üyeyi bir baskı,. komplo, iktidar çoğunluğundan gelecek,bir tehdit, yada değişik sindirme yöntemleri karşısında korumak ve görevinigereği gibi yapmasını sağlamaktır... ' (Prof. Dr. S. Batum Milliyet 13.2.1997)(Ek: Bölüm IV, No:26)
Yine Sayın Prof. Dr. Bahri Savcı da 'Boşuna tartışma:Parlamenterliğin sona ermesi' başlıklı makalesinde:
'Doğrudan halk seçiminden gelerek, ulusal egemenliğinbelirdiği ve merkezleştiği temsilcidir, milletvekili... Onun, ayrıcalıkları-korunmuşlukları-dokunulmazlıkları vardır. Bunlar rakipleri, özellikle, resmiotoriteler tarafından, siyasal amaçlarla rahatsız edilmeden, bir tasallutauğramadan, yaşamın maddi yüklerinden ve sorunlarından kurtulmuş (azade) olarak,parlamenterlik işlerini, huzur ve güvenlik içinde görebilmeleri içindir;siyasal amaçlı olarak elkonulma tutulma yakalanma hapsedilme, olasılıklarındanuzak bulundurmak içindir. Milletvekili, böyle bir statü içinde, ulus kadarözgür çalışabilmelidir. '
'Yasal korunmuşluk: (Teşrii masuniyet) Buna göre deparlamenter 'Cürm-ü meşhud-u cinaî' (cinayet işleme anı) dışında, kendisinesuçluluk yöneltilmesi (isnadı) ile hot be hot, adliye ve yargı yöntemlerineuğratılamaz; üyesi olduğu parlamentoca, yöntemine göre dokunulmazlığıkaldırılmadıkça, yakalanamaz, tutulamaz, tevkif edilemez, muhakeme edilemez,kendisine hüküm giydirilemez; kendisine, bu hükmün gerekleri uygulanamaz.Koğuşturulabilmesi için önce, ayrıcalık ve korunmuşluklarından soyundurulmuşolması gerekir. Doktrin böyle der'.
'Dokunulmazlığın kaldırılarak milletvekilinin'düşürülmesi' kurumunun yanına, işe Meclis'i karıştırmadan, onundokunulmazlığının kaldırılması kararına gerek duymadan ve Meclis'in, ayrıca birdeğerlendirmesine de olanak vermeden, doğrudan Anayasa Mahkemesi'ncehükmedilmek üzere, bir de üyeliğin sona ermişliği kurumu da getiriyor!'değerlendirmesini yaptıktan sonra şu tesbiti yapıyor:
'Ederlerse ne mi olur' Hukuk ve gerçekler dünyamızda kaosolur' (Prof. Dr. Bahri Savcı, Cumhuriyet 5.10.1993) (EK: Bölüm IV, No:27)
Netice olarak görülmektedirki: 'Sorumsuz1uk' ve'dokunu1mazlık' milli iradenin eksiksiz temsili için zaruri birer güvencedir,aslâ vazgeçilemez ve asla ihlal edilemez.
Zira, aksi halde, Anayasa'nın temel esası olan 'kuvvetlerayrımı' prensibi ortadan kalkar, Milli iradenin TBMM'de tecelli ettirdiğiaritmetiğin, milli irade dışında herhangi bir yol veya sebepledeğiştirilebilmesi imkanı doğar ki, bu durumun Demokrasinin temel esaslarıyla bağdaşmasımümkün değildir.
Nitekim, Sayın Başsavcı'nın, Refah Partisi Genel BaşkanıNecmettin Erbakan'a izafe ederek iddianamesinin 9. sayfasına dercettiği GrupGenel Kurulu konuşması ile ilgili olarak Ankara Devlet Güvenlik MahkemesiSavcılığının, Anayasa'nın bu temel esaslarına aykırı olarak, hazırlayıp TBMM'yegönderdiği bir fezleke; TBMM Başkanlığınca ilgili savcılığa iade edilirken şugörüşlere yer verilmiştir:
'Bizim Anayasalarımız, paralel olarak mutlak oy'un vebeyanın sınırsız düzenlemiştir. Fransız Anayasa geleneğine dokunulmazlığıkullanılan muhtevasına bakmaksızın,
İkinci husus, mutlak dokunulmazlık, parlamento üyesininşahsına tanınan bir hak ve imtiyaz değildir.
Bu müessese, görülen görevin fonksiyonuna bağlıdır. Budokunulmazlık, genel ve süreklidir. Sıfatın kalkmasından sonra da devam eder.Milletvekili bu kurumdan feragat edemez. Çünkü ortada vazgeçilecek bir hak sözkonusu değildir. Fonksiyonun getirdiği bir cezasızlık hali söz konusudur.'
'Mutlak dokunulmazlık için Anayasanın getirdiği sınırlar83. Maddede yazılıdır. Bu metne göre Meclis çalışmaları içinde oy, söz vedüşünce biçiminde açıklanan her eylem mutlak dokunulmazlık sınırları içindedir.Mutlak sorumsuzluğun, yüce Meclis tarafından kaldırılması da mümkün değildir. '
'Yüce Meclis'in Anayasayı değiştirmedikçe muktedirolmadığı bir konuda elbette yargı yolu da kapalıdır. İstisna açıkçayazılmadıkça, kaide mutlak sayılır. '
'Bir Sayın Milletvekilinin Partisinin Meclis Grubu'ndayaptığı konuşmadan ötürü ceza takibatı yapılması Anayasa tarafındanyasaklanmıştır. Parlamento'nun varlığı ve işlevi nedeni ile konulan bu yasak,demokrasinin vazgeçilmez güvencesidir. ' (TBMM Başkanlığının 20.08.1994 tarihliyazısı) (EK: Bölüm IV, No:28).
C-3. Bu Dava İle, Yürütme Organı Üyesi Olan Başbakan veyaBakanların Yargılanmaları yolunun Açılması Anayasaya Aykırıdır.
İddianamenin 10. sahifesinin 5. Paragrafında SayınBaşsavcı, Başbakan Necmettin Erbakan'ın bazı Diyanet İşleri Başkanlığı mensubuile İlahiyat Fakültesi mensubuna verdiği iftar yemeğini ileri sürerek suçlamakistemiş, Başbakanın emsali çok ve gayet doğal davranışını hiç ilgisi olmadığıhalde 'Lâikliği ihlal' iddiasına mesned yapmak istemiştir.
İddianâmeden de anlaşılacağı üzere bu iftar yemeği,Türkiye'de ve dünyada emsali çok ikramlardan biridir ve Başbakan tarafındanverilmiştir.
Başbakanın bu davranışında, hukuka hiçbir ayrılık yoktur.'Muhali farz' ile varsayalımki 'hukuka aykırıdır.' Bu halde dahi Başbakan'larve hükümetin diğer üyeleri 'ceffel-kalem' sorgulanamaz.
Anayasanın 100. Maddesi maksatsız düzenlenmiş değildir.
Meclisin diğer denetim yollarından farklı düzenlemeleretabi tutulmuş; olabildiğince zorlaştırılmıştır. Anayasa yapıcı, hükümetüyelerini 100. Madde yoluyla bir kerre daha güvence altına almak istemiştir.
Nitekim mezkur maddenin müzakeresi esnasında, komisyonsözcüsü Sayın Prof. Dr. Kemal Dal: 'Bir hükümetin üyelerini, yaptıkları görevdolayısıyle, bulundukları mevki dolayısıyla, olur - olmaz ithamlardan korumakgerekir. Bu, ülkenin iyi yönetimi bakımından da gereklidir.' Gerekçesini ortayakoymuştur. (Danışma Mec. B 140 Otu.l. 1.9.1982 Ek:Bölüm IV, No.29)
Yine aynı maddenin müzakeresi esnasında Anayasa KomisyonuBaşkanı Sayın Prof. Dr. Orhan Aldıkaçtı şu haklı gerekçeyi serdetmiştir:'Meclis soruşturması bilindiği gibi Başbakan veyahut Bakanlar aleyhineaçılabilir. Meclis soruşturması açılıp Mecliste karara bağlandıktan sonra, eğerherhangi bir tahkikat yahut Yüce Divana sevk kararı verilmezse, bu kararkesindir. Halbuki bir mukayese yaparsak, mesela; yasama dokulmazlığı konusundaverilecek bir karar, sadece 0 seçim devresi içindir.
Şimdi burada, niçin bir Bakanın görevi sırasında işlediğiiddia olunan bir suçtan dolayı ceza mahkemesine verilebilmesi yahut Yüce Divanaverilebilmesi için bir Meclis soruşturması açılıyor'.. Bunun amacı Bakanıhimaye etmektir. Yani Bakanın görevi sırasında bazı suçlar işleyebileceğinikabul etmesi ve Meclisinin bunu takdir ederek Bakan hakkında soruşturmayapmamaya karar vermesidir ve bu karar da dediğim gibi kesindir. Bakanlıktanayrıldıktan sonra hakkında, Mecliste tahkikat yapılan ve soruşturmaya mahalolmadığına karar verilen Bakan hakkında tekrar savcılık bir tahkikat açamaz.Bunun bilinmesi lazımdır. ' (Danışma Mec. B: 150. O: 4 13.9.1982) (EK: BölümIV, No:30).
Yukarda arz ve izah olunduğu üzere, Anayasanın 100.Maddesinin gereği yerine getirilmeden bir Başbakanın yada bakanın hangimülahaza ile olursa olsun sorguya çekilmesi, yargılanması, itham edilmesi hemAnayasanın anılan maddesine, hem de 'Kuvvet1er ayırımı' ilkesine aykırı düşer.
Netice şu ki: Çok partili demokratik parlamenter sistemikurallarına uygun çalıştırmak; milli iradenin tezahürünü ve kuvvetler ayrımıprensibini korumak için millet adına düşünülmüş ve verilmiş bulunan'Parlamenter Sorumsuzluk' ve 'Yasama Dokunulmazlığı' gibi kurumlarınişlerliğini eksiksiz sağlamak Anayasa'nın 83. ve 100. maddelerinin amirhükmüdür.
V. Bölüm - Ek Dosyanın Partimizle ve Gerçekle İlgisiYoktur.
İşbu dava açıldıktan bir süre sonra Sn. Başsavcı 7.7.1997gün ve 1997/432 Sayılı tezkeresine ekli olarak ve bu dava ile ilgilendirmekisteyerek Yüksek Mahkemeye 111 sahifeden oluşan bir fotokopi derlemesigöndermiştir.
Bu fotokopiler esas dava ile ilgili cevap süresi içindecevaplandırılmak üzere Yüksek Mahkeme tarafından Partimize tebliğ edilmiş, dahaayrıntılı bir cevap için talep ettiğimiz ek süre Yüksek Mahkemece kabuledilmemiştir. Dolayısiyle daha ayrıntılı cevap için çalışmalarımız bir yandandevam etmektedir.
Bu çalışmalarımız tamamlandığında daha ayrıntılı cevapverme hakkımızı mahfuz tutuyoruz-
Bununla beraber aşağıda zikrettiğimiz açıklamalarımız vebu açıklamalarımızla ilgili sunduğumuz belgeler bu dosyadaki fotokopilerin nepartimizle, ne dava ile ve nede gerçekle bir ilgisi olmadığını ve bunlarınhiçbir iddiaya mesnet teşkil edecek herhangi bir delil niteliğinin debulunmadığını açıkça göstermek için yeterlidir.
A- Birinci Kısım: Bu dosya muhteviyatının bu dava ileuzaktan yakından bir ilgisi yoktur
1. Bu dosyadaki fotokopilerin kimler tarafından neşekilde tanzim edildiği belli değildir.
2. Fotokopiler delil olamazlar.
3. Bu fotokopilerin muhtevasının ne olduğu aşağıdakikısımda özetlenmiştir. Bu muhtevanın bu davadaki isnatla uzaktan yakından birilgisi yoktur.
B- İkinci Kısım: bu fotokopilerin gerçekle de bir ilgisiyoktur.
Ek dosya içindeki münderecat incelendiğinde aşağıdakihususlar açıkça görülmektedir.
111 sahifeden oluşan bu münderecatın takriben 80sahifesinin velev ki tutarsız olsun Refah Partisi'ne bir isnatla uzaktanyakından ilgisi yoktur. Bu 80 sayfalık kısım bir takım uçak biletlerinden,yabancı bir ülkede yapılan toplantıda bir takım yabancıların yaptığıkonuşmalara dair bölümlerden söz etmektedir.
Geriye kalan fotokopi sahifeleri ise iki konuya teallüketmektedir.
l. RP.ne Libya'daki bir cemiyetin güya parasal yardımdabulunduğuna dair yazılar
2. RP.Genel Başkanı Necmettin Erbakan'ın yabancıülkelerde yabancı bazı kişi ve kuruluşlarla yaptığı iddia edilen temaslar.
Bunların hiçbirisinin gerçekle bir ilgisi yoktur. Şöyleki;
Refah Partisi'ne bir cemiyetin güya parasal yardımdabulunduğuna dair fotokopilerin gerçekle hiç bir ilgisi yoktur.
l. Bu gerçek dışı isnad yıllarca önce bir köşe yazarıtarafından ortaya atılmıştır.
2. Bu art maksatlı yayın üzerine Ankara CumhuriyetBaşsavcılığınca soruşturma açılmış ve bu iddia bütün yönleriyle incelenmiştir.Bu incelemede bu konu ile ilgili gösterilmek üzere ismi geçen Beşir Darçın otarihlerde Ankara C. Başsavcılığına ifade vermiş. İsnadın asılsız olduğunudelilleriyle ortaya koymuştur.
Bu incelemelerde, fotokopilerdeki imzanın Beşir Darçın'aait olmadığı tesbit edilmiş ve yine bu yayını yapan kimse verdiği ifadesindekendisine gönderilen fotokopinin kim tarafından nasıl hazırlandığı hakkında birbilgisi olmadığını belirtmiştir.
Yapılan tahkikat sonucunda hem Beşir Darçın, hem deNecmettin Erbakan hakkında Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı 22.09.1995 tarih veBasın Hz. 1994/144, Basın. K. 1995/437 sayılı takipsizlik kararını vermiştir.(Ek: Bölüm V, No. 1)
3. Refah Partisi'nin herhangi bir yabancı kuruluştanyardım aldığının iddia edilebilmesi için parti yetkilisi muhasebecisininimzasını ihtiva eden bir belgenin olması, böyle bir yardımın parti muhasebesineintikal ettiğinin kayıtlarda görülmesi zorunluluğu vardır.
Bunlar olmadığına göre bu kabil hayali isnatlar sadeceSiyasî maksatlı propagandalardan ibaret gerçek dışı iddialardır.
4. Adı geçen yayın üzerine konuyu TBMM'de RefahPartisi'nin mal varlığının araştırılması için kurulan komisyonda aylarcaaraştırmış bu araştırmalardan sonra vaki bir soru üzerine Yargıtay CumhuriyetBaşsavcılığına, Komisyon Başkanının cevaben yazdığı bir tezkerede:'araştırmalar esnasında Refah Partisi'nin Libya'dan mali yardım aldığına dairhukuki delil teşkil edecek bir belge bulunmamaktadır' cevabı verilmiştir. (Ek:Bölüm V, No.2)
5. Ve yine basında yapılan bu maksatlı yayın üzerine, otarihte Refah Partisi Genel Sekreterinin imzasının muhtevi yazıyla, haberde adıgeçen Libya'daki Uluslararası Cemiyete başvurmuş, gelen yazıda cemiyetin buBM'e üye bir hayır cemiyeti olduğu, hiçbir Siyasî faaliyetle ilgilenmediği, busebeple Refah Partisi'ne herhangi bir yardım yapılmadığı, hangi ülkede olursaolsun herhangi bir Siyasî partiye maddi yardım yapılmasının söz konusu olmadığıaçıkça ifade edilmiştir. Bu gerçekleri gösteren belgeler Ek'te sunulmuştur. (RPGenel Sekreterinin Yazısı, Ek: Bölüm V, No.3) (Adı geçen cemiyetin cevabiyazısı, Ek: Bölüm V, No.4)
6. Anayasa ve 2820 Sayılı Siyasî Partiler kanununa göreSiyasî Partilerin mali denetimi Anayasa Mahkemesi tarafından yapılar. Bütünpartilerin olduğu gibi Refah Partisi'nin de mali denetimi Anayasa Mahkemesitarafından muntazaman yapılmaktadır.
Bu meyanda Refah Partisi'nin 1989 yılı Mali hesaplarıdaAnayasa Mahkemesi tarafından incelenmiş ve ibra edilmiştir.
Anayasaya göre: 'Yüksek Mahkemenin bu denetimlerkonusunda verdiği kararlar kesindir.' (Mad. 69/3) Hal böyle iken Siyasîmaksatla başta medya kartelleri olmak üzere bazı çevrelerce yabancı bir dernektarafından Partimize 'maddi yardım' da bulunulduğu mütemadiyen iddiaedilmiştir. Bu iddiaları 'isbat'lamak gayretiyle ayrıca pek çok 'belge'uydurulmuştur, Ek dosya muhteviyatı tetkik edildiğinde görülecektir ki; bufotokopiler, kaynağı belli olmayan, nerede, ne zaman ve kimler tarafındantanzim edildiği belli olmayan 'belge' görüntüsü verilmiş yazılardan ibarettir.Dosyadaki mevcut halleriyle bu fotokopiler belge niteliğini ve dolayısıyla,delil kıymetini haiz değildirler.
C- Üçüncü Kısım: Refah Partisi Genel Başkanı NecmettinErbakan'ın Yabancı Ülkelerde Bazı Kişi Ve Kuruluşlarla Yaptığı İddia EdilenTemasların Ne Gizliliği, Ne De Normal Münasebetlerin Dışında Herhangi Bir YanıYoktur.
1. Necmettin Erbakan Pakistan seyahatini Refah PartisiGenel Başkanı sıfatıyla değil 54.Hükümetin Başbakanı sıfatıyla yapmış ve tümgörüşmeler programlanan şekilde gerçekleşmiştir.
Bu ziyaret sırasında Pakistan Cumhurbaşkanı Sayın Lagari,Başbakan Sayın Butto ile resmi görüşmelerde bulunulduğu gibi Pakistan İslamDevletinin kuruluş yıldönümü merasimlerine iştirak edilmiş, Parlamentoya mensupçeşitli milletvekilleri ve parti başkanları ile görüşülmüş ve karşı taraftangelen bir istek üzerine Pakistan Koalisyon hükümetinin ortağı olan UlemaPartisi Lideri Fazlurrahman ve Cemaat'i İslamiye Partisi Lideri Ahmet Hüseyin,TC. Başbakanı tarafından Büyükelçiliğimizde kabul edilmişlerdir. EsasenAnayasasında İslami bir cumhuriyet olduğu bilinen Pakistan'da, ikisi deparlamentonun en önemli partilerinin liderleri olan bu muhterem kişilerleyapılan görüşmelerin hiçbir gizli tarafı yoktur. - Öte yandan NecmettinErbakan'ın Libya'da yapılan bir takım toplantılara katılması Refah Partisi'niilzam etmez.
2. Bu nezekat ziyaretlerini kabul T.C. Başbakanı sıfatıile vaki olmuştur. Refah Partisi ile bir ilişki yoktur.
3. Bu temasların denetimi TBMM'ye aittir. Nitekim16.10.1996 gününde görüşülen gensoru ile bu denetim yapılmış. TBMM bu konudakibu gensorunun müzakeresindeki iddiaları varit görmemiş, ve iddialarıreddetmiştir.
4. Necmettin Erbakan'ın Libya'da yapılan bir takımtoplantılara davet edilmesi ile Refah Partisi'nin hiç bir ilgisi yoktur. Çünkükendisi bu toplantılara bir bilim adamı olarak davet olunmuş, bu toplantılardaşahsi düşünce ve tecrübelerinden yararlanılmak istenmiştir.
5. Nitekim dosya muhteviyatının fotokopilerinde KKTCCumhurbaşkanı Sn. Denktaş'ın, Ekonomi Profesörü Sayın Nevzat Yalçıntaş'ın ismigeçmektedir. Bunlar da bu kabil toplantılara aynı şekilde fikir vegörüşlerinden istifade edilmek üzere davet edilmişlerdir.
6. Esasen bu toplantılara sadece ilim adamları değil,geniş bir basın mensubu grubu da her defasında davet edilmiştir.
Bu da göstermektedir ki bu toplantıların gizlilikle hiçbir alakası yoktur.
7. Libya Uluslararası Çağrı Cemiyetinin bir aksiyonuolarak sözü geçen Müslüman Topluluklar Liderliğinin bir resmi devlet kuruluşudeğil, sadece özel olarak teşkil edilen bir konferans heyeti olduğu, maksadının0 müslüman ülkelerin az gelişmişlikten ve sömürüden nasıl kurtulacaklarınınaraştırılması ve bu hususta çözüm yollarının bulunmasından ibarettir.
Tıpkı Rauf Denktaş, Prof. N.Yalçıntaş v.s. gibi Prof. Dr.Necmettin Erbakan'da bu toplantılara şahsen davet edilmiştir. Bu toplantılarakatılmasının Refah Partisi ile bir ilgisi yoktur. Bu hususta Refah Partisi'ninyetkili organlarının bir kararı da yoktur. Bu gerçekleri bizzat adı geçenkuruluşun ekte sunulan yazısı da açıkça göstermektedir. (Ek: Bölüm V, No.5)
İşbu kısa maruzat dahi ek dosyanın hukuken hiçbirgeçerliliği olmadığını ortaya koymaktadır.
Bu nedenle dava dosyasına delil olsun diye gönderilen ekdosya münderecatının iş bu davada nazara alınmamasını arz ve talep ederiz.
VI. Bölüm- Son Açıklamalar
Davanın açılmasının gerçek sebebi bir kısım medyanınmaksatlı propagandasıdır
Yukardan beri yapılan izahattan açıkça görüldüğü üzere budavanın açılmasını haklı gösterecek ortada ne bir olay ve ne de ciddi bir delilvardır. Buna rağmen bu dava açılmıştır. Bunun gerçek sebebi bir kısım medyanınolağanüstü tahrikleridir.
Yeni RTÜK kanunu ile sayıları günbegün artan TV.kanalları sayesinde olayları olabildiğince abartan, habbeyi kubbe yapan, yenitahrik metodlarıyla günümüzde medya birinci kuvvet olmaya başlamıştır.
Bu haliyle medya, 'Ülkeleri ben yönlendireceğim;egemenlik kayıtsız şartsız medyanındır' diyecek mevkiye gelmiştir.
Bu anormal gelişmeler yalnız ülkemizdeki demokratikdengeleri bozmakla kalmayıp diğer bütün demokratik ülkelerde de dengeleriönemli ölçüde etkilemiştir.
Nitekim, İtalya gibi demokrasisi ve ekonomisi istikrarakavuşmuş bir ülkede dahi tesirini icra etmiş, bir medya kralı olan SilviyoBerliskoni medyayı en iyi şekilde kullanarak kısa zamanda iktidara gelmiş vefakat kendisinin ve kadrosunun devlet yönetiminde hiçbir deneyimi olmadığı içinyine kısa zamanda geldiği gibi iktidardan uzaklaştırılmıştır.
Ne var ki, bu Medya darbesinden İtalyan demokrasisi veekonomisi çok büyük zarar görmüş, bu ülke en azından bir buçuk yılı aşkın birzaman kaybetmiştir.
Bu yüzden Amerika gibi ülkelerde bile medya gücününtekelleşmesini önlemek için katı ve kesin önlemler alınmasına, kanunlarçıkartılmasına ihtiyaç duyulmuştur.
Zira, bir hukuk devleti olmayı temel şart sayandemokratik ülkelerde, hak ve hukuk tanımayan kontrolsüz bir gücün, orta yerdekasırga gibi eserek tahribat yapmasına, asla izin verilemez, aksini düşünmekhukuk devleti olmaktan ve onun nimetlerinden vazgeçmek anlamına gelir.
Ülkemizde ortaya çıkan medya patlaması karşısında, diğerdemokratik ülkelerde olduğu gibi, medyanın kartelleşmesini önleyecek kanunitedbirler henüz alınmış değildir. Elbette yakın bir gelecekte, bu problem deçözülecek, gereken hukuk ortamı ve istikrar sağlanacaktır.
Ancak bu tedbirler alınıncaya kadar, cereyan edenolaylara bu çarpık aynalardan bakmak zorunda olduğumuzu da hesaba katmamızgerekecektir.
İşte bu dengeleri bozan ve olayların dayandığı gerçekleriyanlış yansıtan ve saptıran ortamda bir kısım medyadaki yayınlara bakarakönemli Siyasî olayları değerlendirirken, ihtiyatı elden bırakmamakgerekmektedir.
Türkiye'de Refah Partisi 4 milyonu aşkın üyesi olan, 6milyonu aşkın oy almış bulunan bir partidir. Ülkemizin birinci partisidir. 54.Hükümeti kurmuştur. Bu Hükümetin büyük ortağı olmuştur.
54. Hükümetin ekonomik alanda sergilediği en önemliicraat, bu ülkenin 4.5 katrilyon parasını faizcilikte kullanarak, yatırım veüretimi engelleyen rantiyecilikle mücadele ve kartelleşmeye son vermekolmuştur.
Bu icraatın tabii neticesi olarak, aynı zamanda bir kısımtekelci medyayı da elinde bulunduran rantiyeci kesim, Refah Partisi'nin büyükortağı olduğu 54. Hükümeti bir an önce hükümetten düşürmek, rantiyeciliğe vetekelciliğe yeniden devam edebilmek için harekete geçmiş muhalefet partilerinitahrik ederek, bir senede tam 13 gensoru ve Meclis Soruşturma önergesiverilmesinde başlıca amil olmuşlardır.
Bu meyanda da özellikle Refah Partisi'ne karşı amansızbir yıpratma kampanyası başlatılmıştır. Bu kampanyaya gerekçe olarak da RefahPartisi'nin lâikliğe karşı olduğunu ileri sürerek sivil ve resmi kesimlerikolayca kışkırtmanın daha kolay ve daha elverişli olacağı düşünülmüş ve RefahPartisi aleyhtarı kampanya işte böyle başlatılmıştır.
Böylesine kontrolsüz tekelci medya, hukuk devletininkontrolüne alınamaz, serbest ve müeyyidesiz bırakılacak olursa Türkiye'de nebir partinin kapatılmaktan kurtulması, ne de herhangi bir Hükümetin uzun ömürlüolması son derece müşküldür.
İşte Refah Partisi hakkında işbu davanın açılmasına buamansız medya tahrikleri sebep olmuştur.
Oysa ortada kapatma davasının açılmasını gerektirecek neciddi bir olay, ne bir odaklaşma olgusu, ne de herhangi bir delil vardır.
6 milyon oy almış 4 milyon kayıtlı üyesi olan bir büyükpartiye karşı 18 sahifelik bir iddianame ile açılan bu davada, sadece üç-beşkişinin yaptığı ileri sürülen konuşmalar söz konusu edilmiştir ve fakat hiçbirgeçerli delil ileri sürülememiştir. Bu durum karşısında bu davanın tahrik veabartma sonucunda açıldığını kabul etmek bir emri tabii olmak gerekir.
Nitekim Helsinki İzleme Komitesi başta olmak üzereBatıdaki tüm İnsan Hakları Örgütleri ve sözcüleri, Türkiye'deki bu olayıhayretle karşıladıklarını, Refah Partisi hakkında böyle bir davanın açılmasınındemokrasi ile bağdaştıramadıklarını ne var ki bunda medyanın yoğun kampanyasınınbüyük rolü olduğunu açıkça ifade etmektedirler.
Yüksek Mahkemenizin hukuki ve kanuni gerçekler vegerekçeler yanında yukarıda arz ettiğimiz fiili durumu da değerlendirmeyealacağına ve esas hakkında hiçbir dayanağı olmayan bu davanın reddine karar vereceğinekesinlikle inanıyoruz.
VII. Bölüm - Sonuç ve Talep
Sayın Yargıtay Başsavcısı tarafından 'lâikliğe aykırıfaaliyetlerin odağı olduğu', iddiasıyla RP.nin kapatılması için açmış olduğuişbu davanın iddianamesi ve sair münderecatı, en ince teferruatına kadar işbuön savunma layihamızda;
Dünyada ve Türkiye'de 'Demokrasi', 'İnsan Hakları','Özgürlükler' ve 'Lâiklik' konusundaki ilmi görüşlerin; İnsan Haklarıyla ilgiliuluslararası anlaşmaların; Anayasa ve ilgili kanun hükümlerinin, AnayasaMahkemesi içtihatlarının, Işığında çok geniş bir değerlendirmeye tabi tutularakcevaplandırılmıştır.
Bütün bu ilmi ve hukuki gerçekler karşısında; Görülüyorki;
1. İşbu dava 2820 Sayılı Siyasî Partiler Kanunu'nun 101.ve 103. maddelerinde öngörülen usul hükümleri işletilmeden açılmıştır.
Usul Hükümleri yok farz edilerek açılan bu davanın, önsavunmamızın (III) Bölümünde ayrıntılarıyla açıkladığımız sebeplerden dolayıru'yet edilmesi mümkün olamayacağından, davanın öncelikle; usul bakımındanreddine karar verilmesini;
2. a) Dosyada odak olmanın isbatına mesnet olacak hiçbirdelil olmadığından, dosyaya konulan kağıtlar, gazete küpürleri, teyp ve videobantları da böyle bir davada delil sayılamayacağından;
b) Gerek lâikliğe aykırılık ve gerekse odaklaşmaiddialarının cezai bakımdan suç unsurları teşekkül etmemiş olduğundan;
c) Fiilleri işbu davaya mesnet yapılan Rize MilletvekiliŞevki Yılmaz, Ankara Milletvekili Hasan Hüseyin Ceylan ve ŞanlıurfaMilletvekili İbrahim Halil Çelik, bu dava açıldıktan sonra 2820 Sayılı SiyasîPartiler Kanunu'nun 101. maddesinin 1/d fıkrasının 2. paragrafındaki '30 günlüksüre' içinde Refah Partisi'nden ihraç edilmiş olup bunlara ait dava ve iddialardüşmüş olmakla parti ile ilgili davaya mesnet yapılamayacağından,
d) Ayrıca, bu davada Yüksek Mahkeme'nizin Avrupa İnsanHakları Sözleşmesi'nin ifade özgürlüğü hakkındaki l0.ncu, örgütlenme özgürlüğühakkındaki 11 nci maddeleri ile diğer ilgili hükümlerini ve ek protokoller veAvrupa İnsan Hakları Mahkemesi'nin emsal kararlarını dikkate alacağına olan inancımızdan,
Açılan davanın işbu ön savunmamız da açıkladığımız tümsebepler ve Yüksek Mahkemece re'sen takdir olunacak diğer sebeplere binâen;esas bakımından da reddine karar verilmesini Refah Partisi Genel Başkansıfatıyla arz ve talep ederim.'
Davalı Parti ön savunmasına ek olarak kimibelgeleri de sunmuştur.
III- YARGITAY CUMHURİYETBAŞSAVCILIĞI'NIN ESAS HAKKINDAKİ GÖRÜŞÜ
Yargıtay Cumhuriyet Savcılığı'nın 5.8.1997günlü, 5P.13-Hz. 1997/109 sayılı esas hakkındaki görüşünde özetle:
Ülkemiz üzerinde, Türkiye Cumhuriyeti'nin kurulduğundanberi görülmemiş şekilde kara bulutların dolaştığı belirtildikten sonra; AnayasaMahkemesi'nin Milli Nizam Partisi'nin kapatılması kararına göndermedebulunularak, Necmettin Erbakan ve arkadaşlarının lâikliğe aykırı davranışlarınınyıllar önce belgelendiği; şeriata göre üstünlüğün ilahi kanunlarda, TC.Anayasası'na göre ise Anayasa ve yasalarda olduğu; kimi yazarların toplumungeleceğinin, lâik düşünceyi ülkenin toplumsal ve kültürel yaşamında egemenkılmaya bağlı olduğunu belirttiği; Anayasa'nın Başlangıç'ında yer alan,'Lâiklik ilkesinin gereği kutsal din duygularının, Devlet işlerine vepolitikaya karıştırılamayacağı' şeklindeki ifadenin önem taşıdığı, bu ifadedelâiklik ilkesinin temel biçimiyle nitelendiği; lâiklik ilkesinin 'AtatürkMilliyetçiliği, ilke ve inkilapları ve medeniyetçiliği' ifadesiyle aynı cümleyekonularak, lâikliğin Atatürk ilke ve inkılâplarından, özellikle Atatürkmilliyetçiliğinden ayrı düşünülemeyeceğinin ortaya konulmuş olduğu ve birmedeniyetçilik ilkesi olarak rolünün vurgulandığı; Anayasa'nın 2. maddesinegöre Türkiye Cumhuriyeti'nin sadece 'demokratik, lâik ve sosyal hukuk Devletideğil, '...Atatürk milliyetçiliğine bağlı, başlangıçta belirtilen temelilkelere dayanan, demokratik, lâik ve sosyal bir hukuk devleti' olduğu;'demokrasilerde Siyasî parti kapatılamaz' görüşünün doğru olmadığı; klasikdemokrasi teorisyenlerinden Henri B. Mayo'nun demokrasinin korunması için,siyasî parti çalışmalarının Anayasal sınırı aşmaması gerektiğini söylediği; ikinciDünya Savaşı öncesinde faşist karakterli partilerin, liberalizmin gelenekselözgürlük anlayışından yararlanarak, planlı saldırılarla demokratik kurumlarısistemli bir biçimde tahrib ettikleri ve demokrasiyi yıktıkları; mücadelecidemokrasi eğiliminin etkisiyle 1930 yıllarından itibaren demokratik düzeni veDevletin bağımsızlığı ile bütünlüğünü tehdit eden Siyasî kuruluşlara engelolmak için bazı önlemler alınmaya başlandığı; İtalyan Anayasası'nın 49.maddesinin, parti faaliyetlerinin demokrasi ilkelerine uygun olması gerektiğinihükme bağladığı; geçici hükümlerin XII. maddesiyle de faşist partininkapatıldığı ve tekrar kurulmasının yasaklandığı; Federal Almanya Anayasası'nın21. maddesinin ikinci fıkrasına göre de herhangi bir Siyasî partinin, gayesi vetaraftarlarının davranışıyla özgür demokratik düzeni kayıtlamayı veya ortadankaldırmayı ve federal cumhuriyetin varlığını tehlikeye düşürmeyi amaçedinmesinin, o partinin kapatılmasını gerektirdiği; Almanya'da bu hükmün üçdefa uygulandığı ve Federal Almanya Mahkemesi'nin 23 Ekim 1952'de sosyalistRayh Partisi'ni, 17 Ağustos 1956 gününde de Almanya Komünist Partisi'nikapattığı; ayrıca Anayasa'ya aykırılıkları nedeniyle kapatılan bu partilerinüyesi olan Federal Meclis veya Federe Meclisler üyelerinin milletvekilliklerinindüşmesine, kapatılan partinin mallarının Hazine'ye aktarılmasına kararverildiği; yine Federal Almanya'nın yakın bir geçmişte Hürriyetçi işçiPartisi'ni kapattığı; uluslararası hukuki metinlerde Siyasî partiler hakkındaözel hükümler bulunmadığı; siyasî partilerin dernek olarak Avrupa İnsan HaklarıSözleşmesi'(AİHS)nin 11. maddesinin koruması altında bulunduğu; sözleşmenin 17.maddesinin ise, herhangi bir topluluğun sözleşmedeki temel haklara dayanarak buhak ve hürriyetleri ortadan kaldırmak amacını güden bir faaliyet ve harekettebulunmasına engel olduğu; nitekim Avrupa insan Hakları Komisyonu'nun, kapatılanAlmanya Komünist Partisi'nin Sözleşme'nin 9., 10. ve 11. maddelerine aykırılıksavıyla Federal Almanya Hükümeti aleyhine yaptığı başvuruyu, 17. maddeyedayanarak reddettiği; Sözleşme'nin 17. maddesine göre, sözleşmedeki hiçbirhükmün, hak ve özgürlükleri ortadan kaldırmaya veya kayıtlamaya yönelen birçalışmaya girişmek hakkını vermediği; Anayasa dışı eğilimleri olan partilere,kendilerini geliştirmeleri, yoğun bir propaganda ve eğitim faaliyeti iletaraftarlarını Anayasa'ya karşı bir savaşçı olarak yetiştirmeleri imkanınıtanımanın, aslında özgür düzeni, liberal demokrasinin biçimsel ilkelerinekurban etmekten başka bir anlama gelmediği; kökleşmiş demokrasi geleneği olanve emelleri Anayasa dışı bir düzen kurmak olmayan Siyasî partilere sahipülkelerde, elbetteki Siyasî partilerin kapatılamayacağı; Amerika BirleşikDevletlerinde, Federal Yüksek Mahkeme'nin kamu hürriyetleri alanının bekçisiolarak, 'açık ve halen var olan bir tehlike' ölçüsüne dayandığı ve olayları buaçıdan incelediği; Amerika Birleşik Devleti'nin, aşırı partileri özelliklekomünist partisini, açıkça kanun dışına çıkarmadığı, fakat ağır kayıtlarabağladığı ve dolaylı bir yoldan çalışmalarına sed çektiği; ROBESPİERRE'in,'hürriyetin düşmanlarına hürriyet yok' prensibine uygun olarak demokrasilerdedemokrasiyi ortadan kaldırma hürriyetinin kabul edilmediği İngiltere'de departilerle ilgili kimi kısıtlamaların olduğu;
Demokrasinin, aynı zamanda bir kurallar rejimi olduğu;Erbakan ve arkadaşlarının, siyasî partilerin hangi hallerde kapatılacağınıdüzenleyen ve 1995 yılında Anayasamızın 68 ve 69. maddelerinde yapılandeğişikliklere kendilerinin de oy verdiği; ancak oylarının biraz arttığınıgörünce ısrarla 'Demokrasilerde Siyasî parti kapatılamaz' görüşünü savunmayabaşlamalarının Anayasamızın kurallarına uymayacaklarının, başka bir deyişleTürkiye Cumhuriyeti'nin değiştirilemez temel ilkesi olan lâikliğe karşıyıllardır devam ettirdikleri savaşa devam edeceklerinin en güzel delili olduğu;demokrasilerde siyasî partiler, Anayasalarına ters düştüklerinde kapatıldıklarıgibi, faaliyetlerine kısıtlamalar da getirilebildiği; esasen Anayasamızınsiyasî partilerin kapatılabileceğini kabul ettiği, yasal ve anayasal şartlaroluştuğu takdirde, Anayasa Mahkemesi'nin bir Siyasî partiyi kapatmamasını,Anayasa'nın, Anayasa Mahkemesi kararıyla ihlali anlamını taşıyacağı; RefahPartisi'nin 14. kuruluş yıldönümü olan 19.7.1997 tarihinde, bu partinin GenelSekreteri Oğuzhan Asiltürk'ün, açılan kapatma davasına ilişkin olarak binlercekişiye diyerek Anayasal düzenimize karşı partisinin diğer sözcüleriyle aynıeylem planını benimsediğini ortaya koyduğu; Prof. Dr. İlhan Arsel'in belirttiğigibi; demokraside parti kapatılamaz diye bir kural olmadığı, çünkü demokrasidenen şeyin herkesin bildiği gibi, bir özgürlük rejimi olduğu ve özgürlükleriyoketmeyi amaç edinen bir partinin kesinlikle kapatılacağı, eğer siyasal birparti, inanç bağnazlığına bayrak açmış olarak temel özgürlüklere göz dikmişse,örneğin şeriat heveslisi olarak lâik cumhuriyeti yıkmak niyetinde ise, 'Cihad'sözcüğünün kaypak anlamlarından yararlanarak kendisini 'islam cihad ordusu'olarak ilan etmiş ise, islamiyet politikaya araç ederek örneğin, 'biz şeriathukukuna bağlıyız ve iktidara geldiğimiz zaman bu hukuku uygulayacağız'biçiminde laf etmişse, ya da bu siyaseti gerçekleştirme uğruna 'kandökülecektir' diyerek bu politikanın taktiğini çizenlere kanat açmışsa birpartinin kapatılacağı, bu nedenle Refah Partisi liderinin yaptığı gibi;'Demokrasilerde parti kapatılamaz; parti kapatmak ilkelliktir' demenin vehalkoylamasıyla iktidar olup lâik cumhuriyeti yıkmayı umut etmenin,demokrasinin sayı hesabına değil, fakat 'insana saygı' esasına dayalı bir yaşamtarzı olduğunu bilmezlikten gelmek olduğu; Prof. Dr. Arsel'in yanısıra kimiyazarlarında yazılarında 'demokrasilerde parti kapatılamaz' söyleminieleştirdikleri ve bu söylemi doğru bulmadıklarını belirttikleri;
Anayasa Mahkemesi'nin 23.11.1993 gün ve 1/2 sayılıkararında: 'Siyasî partilerin faaliyetleri, demokratik düzende güvence altınaalınmışlardır. Çağımız partiler demokrasisi çağıdır. Ancak, bu demokrasilerinkendilerini korumaları anlamına da gelir. Siyasal partilerin hukuk devletininsağladığı güvencelerden yararlanabilmesi, ancak Anayasa'ya uygun davranmalarıile mümkündür.
Çünkü Anayasa'da güvence altına alınmış temel hak veözgürlüklerin korunması, ancak anayasal hakları yok edecek siyasalörgütlenmelerin (faaliyetlerin) önlenmesi ile mümkündür. Bu aynı zamandaçoğulculuğun da korunması anlamına gelir.
Demokrasi, demokratik hak ve özgürlüklerden yararlanarakyıkılamaz. Hakkı ve özgürlüğü kötüye kullanmaya engel olmak devletin görevidir.Hele bir siyasî parti, bunu gerçekleştirmek isterse buna olanak verilemez.Demokratik siyasal yaşamın vazgeçilmez öğesi olan siyasî partiler, demokrasiyeters düşen, demokrasiyle bağdaşmayan, demokrasiyi güçsüz ve etkisiz düşürecek,toplumsal barışı yıkacak program düzenleyemez ve eylemde bulunamazlar.Bulundukları takdirde,... Anayasamızın ve Siyasî Partiler Yasası'nın ilgilihükümleri uyarınca, haklarında kapatma davası açılması öngörülmüştür'denildiği; 21.5.1997 tarihli Başsavcılık iddianamesinde, Anayasa'nın 68.maddesinin dördüncü fıkrası ile, 69. maddesinin altıncı fıkrası 'soyut' değil,'somut' nitelikte normlar olduğundan ve Siyasî Partiler Kanunu'ndan sonrayürürlüğe girdiğinden, bir siyasî partinin lâik cumhuriyet ilkelerine aykırıeylemlerin odağı haline geldiğinin, Siyasî Partiler Kanunu'nun 103. maddesigözönünde tutularak değil, Anayasa'nın anılan maddelerinin gözönünde tutularakbelirlenmesi gerektiğinin Prof. Dr. Bülent Tanör, Prof. Dr. Tekin Akıllıoğlu veProf. Dr. Zafer Gören'in görüşlerine de yer verilerek ayrıntıları ile açıklandığı;iddianamenin düzenlenmesinden sonra, Anayasa Hukuku profesörlerinden ErgunÖzbudun, Orhan Aldıkaçtı, Süheyl Batum, İlhan Arsel ve Bahri Savcı'nın,Başsavcılığın bu husustaki görüşüne katıldıklarını açıkladıkları; konuyuayrıntılarıyla inceleyen Prof. Dr. Erdoğan Teziç'in de Anayasa'da bir kanunolduğuna göre, bir konuyu açık ve ayrıntılı düzenlediği durumlarda, aynı konuyudüzenlemiş olan kanunları üstü kapalı olarak ilga ettiğini kabul etmek gerekir.Nitekim, Anayasa Mahkemesi, 4.12.1963 gün ve 82/286 sayılı kararında, EmekliSandığı Kanunu'nun 39. maddesinin (b) bendinin yargıçlar açısından'uygulanmasına imkan kalmadığı' gerekçesiyle, üstü kapalı ilgayı kabul ettiğigibi; daha sonraki 3.6.1976 gün ve 13/31, 6.5.1982 gün ve 8/3 sayılıkararlarında da, Anayasa'nın açıkça düzenlediği bir konuda, önceki kanunu üstükapalı ilga ettiği sonucuna varmıştır.
1982 Anayasası'nın yürürlüğe girmesiyle ilgili kural(m.177/e bendi), Anayasa'nın bağlayıcılığı ve üstünlüğüne (m.11) atıftabulunarak, yürürlükteki kanunların Anayasa'ya uygunluğu sağlanıncaya, ya dayeni kanunlar çıkarılıncaya kadar, mevcut kanunların Anayasa'ya aykırı olmayanhükümlerinin, ya da doğrudan Anayasa hükümlerinin uygulanacağını öngörüyor. Budüzenleme, Anayasa'nın bir konuyu açık seçik düzenlediği durumlarda, aynıkonuyu düzenlemiş olan önceki kanunla çalışmasında, Anayasa'nın doğrudanuygulanıp uygulanmayacağı konusundaki tereddütleri ortadan kaldırma amacınıgütmektedir.
'Anayasa bu hükmü ile, 1961 Anayasası'ndan ayrılmış,kanunlardaki Anayasa'ya aykırı hükümlerin çözümü için öngörülmüş prosedürebaşvurulmaksızın doğrudan ve tereddütsüz Anayasa hükümlerinin uygulanmasızorunluluğunu getirmiştir'
Mevcut kanunlar kapsamına, Anayasa'nın Geçici 15. maddesiuyarınca 12 Eylül 1980 tarihinden, ilk genel seçimler sonucu TBMM BaşkanlıkDivanı oluşuncaya kadar (6 Aralık 1983) çıkarılan Kanunların da girdiğini kabuletmek gerekir. Çünkü, Geçici 15. madde kapsamına giren kanunların içindeAnayasa'ya aykırı hükümlerin bulunması halinde, 177. maddenin (e) bendi gereğibunlar ihmal edilerek, 11. madde uyarınca, Anayasa doğrudan uygulanmalıdır.
Kanunların Anayasa'ya uygunluğunun öngörüldüğü 1961Anayasası'nda, 'kanunlar çerçevesinde' yerine getirilen yürütme görevi, idareaçısından da, kanun/Anayasa ilişkisinde, hukuken zımni (üstü kapalı) ilgayaimkan tanımıyordu. Buna karşılık, 1982 Anayasası'nda, 'Anayasa ve Kanunlarauygun olarak yerine getirilen' yürütme yetkisi ve görevi, 177. maddenin (e)bendi karşısında, üstü kapalı ilgayı mümkün kılmaktadır. Ancak, belirtmekgerekir ki, ayrıca Anayasa yargılamasının da öngörüldüğü 1982 Anayasasisteminde, önceki kanun ile sonraki Anayasa kuralları arasında bir çatışmavarsa, aynı konuda Anayasa'da açık ve doğrudan uygulanması mümkün bir kuralınbulunması gerekir. Aksi halde, kanunla Anayasa arasındaki çatışmada, aynıkonuda, Anayasa doğrudan uygulanabilir bir kural içermiyorsa, ortaya birAnayasa'ya aykırılık sorunu çıkarak çözüm yoluna gidilmelidir. Bunun için de,ya iptal davası yolu ile (m.150. 151), ya da aykırılığın görülmekte olan birdava sonunda ileri sürülerek, sorunun çözümü Anayasa Mahkemesi'ne havaleedilmelidir.
Şu halde, Anayasa'nın bir konuyu açık, ayrıntılı vedoğrudan uygulanabilir nitelikte düzenlediği durumda, buna aykırı kanunlarıüstü kapalı (zımnen) ilga ettiğini buna karşılık, Anayasa'nın genel niteliklerikuralları ile, aynı konuyu düzenleyen önceki kanun arasında bir çatışmabulunuyorsa, üstü kapalı ilga sözkonusu olmaması gerekir. Bu durumda, ilerisürülen aykırılığın mevcut olup olmadığı ancak Anayasa Mahkemesi'nce kararabağlanmalıdır. Anayasa'nın 177. maddesinin (e) bendi bu çerçeve içindeyorumlanmalıdır' görüşünde olduğu;
Siyasî Partiler Kanunu'nu yürürlüğe girdiği zaman,TCK.nun 163. maddesinin de yürürlükte olduğu, başka bir deyişle, kişilerinlâikliğe aykırı davranışları nedeni ile cezalandırılmasına karar verilmesininolanaklı olduğu, anılan madde yürürlükten kaldırdığına göre, lâikliğe aykırıpropaganda ve eylemlerinden dolayı parti üyeleri hakkında kamu davasıaçılmasının imkansız hale geldiği; bu durumda
Anayasa Mahkemesinin, bir parti kapatma davasınabakarken, Siyasî Partiler Kanunu'nda, Anayasamızın 68. maddesinin dördüncüfıkrası ve 69. maddesinin altıncı fıkrasıyla bağdaşmasına imkan olmayan birdeğişiklik yapıldığında, kendi yetkilerini Anayasa'ya aykırı olarak kayıtlayankanun hükümlerinin bu vasfını bir ara kararla tesbit etmesi ve bu hükümleritemelli kapatma davası sırasında uygulaması gerektiği; bir partinin üyelerininsöz ve davranışlarından ötürü temelli kapatılabilmesi için bu söz ve davranışlarınsuç oluşturmuş olmaktan ötürü daha önce kesin mahkumiyet kararına konu olmuşbulunmasını şart kılan hükmün de Anayasa ya aykırı olduğu ve Anayasa Mahkemesiile Cumhuriyet Başsavcısı tarafından dikkate alınmaması gerektiği, çünkü, hukuktasuç ile tedbirin birbirinden farklı kavramlar olduğu, bir fiilin suç olarakkabul edilmemiş olabileceği, fakat aynı fiilin örneğin bir tüzel kişiliğinkapatılmasında olduğu gibi, bir tedbir alınması için sebep olarakgörülebileceği ; Anayasa'nın 68. maddesindeki değişikliğin, sonradan yürürlüğegirmiş kanun niteliğinde bir hukuk kuralı olmakla, Siyasî Partiler Kanunu'ndakiAnayasa'yla çelişen hükmü de ortadan kaldırmış sayılması gerektiği;
Siyasî Partiler Kanunu'nun 101/b maddesi gereğince, nin,anılan kanunun dördüncü kısmında yer alan hükümlere, bu meyanda lâiklikilkesine aykırı olarak sözlü veya yazılı beyanda bulunması halinde AnayasaMahkemesince o siyasî Partinin kapatılmasına karar verileceği;
Siyasî Partiler Yasası'nın Dördüncü Kısmında yer alanhükümler arasında, suç teşkil eden eylemler olduğu gibi, suç olmayan eylemlerinde bulunduğu, örneğin lâikliğe aykırı şekilde propaganda yapmanın , TCK'nun163. maddesi kaldırıldığı için suç olmadığı, ancak parti kapatma nedeni olduğu;
Anayasa'nın 83. maddesi gereğince, yasamadokunulmazlığının, Türkiye Büyük Millet Meclisi üyelerinin şahsi sorumluluğunailişkin olduğu, Başsavcılığın Refah Partisi Genel Başkanının şahsen sorumlututulmasını istemediği, Refah Partisi nin kapatılmasını istediği;
Cezaların nelerden ibaret olduğunun, TCK.nun 11.maddesinde sayıldığı, parti kapatmanın, ceza değil, bir tedbir olduğu, milletvekiliolsun veya olmasın, parti genel başkanlarının, genel başkan yardımcılarının vegenel sekreterlerinin sözlü veya yazılı olarak lâiklik ilkesine aykırıbeyanlarının parti kapatma nedeni olduğu ve bu beyanların yasama dokunulmazlığıkapsamında olmadığı, Anayasa Mahkemesi'nin bugüne kadarki uygulamalarının da buyolda olduğu;
Şevki Yılmaz, Hasan Hüseyin Ceylan ve İbrahim Halil Çelikgibi kişilerin, yıllardır sürdürdükleri lâikliğe aykırı söz ve davranışlarınınRefah Partisi'nin tüm yöneticilerince bilindiği; bu şahısların, Erbakan vearkadaşları tarafından adeta bir gibi kullanıldığı, haklarında disiplinuygulaması yapılması şöyle dursun, milletvekili seçtirilerek yasamadokunulmazlığından yararlanmalarının sağlandığı, Refah Partisi'yle özdeşleşenbu kişilerin, parti kapatma davası açılmasından sonra partiden muvazaalı birşekilde ihraç edilmelerinin, parti tüzel kişiliğini sorumluluktankurtaramayacağı;
İddianamede, Refah Partisi Genel Başkanı tarafındanülkemizde uygulanması istenen niçin Anayasamıza aykırı olduğuna değinildiği,bu konuda, Prof. Dr. Nur Serter in de 'Demokrasi kullananın niyetine göredeğişen bir keskin kılıçtır. Bireyi esas alan bu hak ve özgürlükler rejiminikendi kendini yok edecek bir maharette kullanma çabalarına Türkiye çokça tanıkolmaktadır. Bu uygulamalardan en dikkat çekici olanı da demokrasiyi öne sürenve bireyi esas aldıklarını iddia eden bazı siyasal İslam yanlılarının ilerisürdükleri 'çok hukukluluk' iddiasıdır.
Çok hukukluluk fikrini savunanlara göre, 'devletin,farklı kültürleri olan insan topluluklarına tercihleriyle kendi hukukunu seçmeşansını vermesi hukuk üretme gibi bir görevi olmaması ve bu görevi insanlarabırakması; böylelikle insanların daha özgür bir ortamda ilerleme sağlamaklaberaber, aynı zaman diliminde hukukların da tatbikattaki başarıları ilemukayeselerinin yapılabileceği' ileri sürülmektedir.
Bu iddiaya dayanak alınan uygulama ise Peygamberin'Medine Sözleşmesi'dir. Bu sözleşme Medine'deki Yahudi ve putperes kabilelerleimzalanmış ve imzacı taraflara kendi hukuklarına göre yaşama hakkı tanınmıştır.Bu sözleşmeden hareket eden Siyasal İslamcı bazı düşünürler, çağımızda da etnik, dini ideolojik gruplara kendi hukuklarını seçme özgürlüğü tanıyarak bir aradayaşamayı ve toplumsal barışa bu yolla ulaşmayı önermektedirler.....
Oysa Türkiye'de dine dayalı bir hukuk ayrımının temelalınmasının mümkün olamayacağı, alınması halinde ise çok parçalı bir tablo ilekarşılaşılacağı açıktır. Herşeyden önce lâik-anti lâik ayrımı, dine dayalı birayırım olmayıp, siyasî tercihini belirleyen bir ayırımdır...
Sonuç son derece açıktır. Çok hukukluluk, hukukdevletinden güç alan demokratik rejimin zaafa uğratılarak, yıpratılması ve dindevletine kolay bir geçiş yapılması dışında hiçbir amaca hizmet etmeyecektir'görüşünde olduğu;
Din eğitimi konusunda iddianamenin (8). bölümündekigörüşlerini aynen tekrarlamakla birlikte, bu konuda kimi hususlara da değinmektede yarar görüldüğü;
Anayasa'nın 'Din ve Vicdan Hürriyeti' başlıklı 24.maddesinin dördüncü fıkrasının, üç temel ilke getirdiği ve fıkrada, ilkelerianlatan üç tümceye yer verildiği, fıkradaki sırasıyla bu tümcelere göre: 1)Din ve ahlak eğitim ve öğretiminin devletin gözetimi ve denetimi altındayapılacağı, 2) Din ve ahlak eğitim ve öğretiminin ilk ve orta öğretimkurumlarında okutulan zorunlu dersler arasında yer alacağı, 3) Din kültürü veahlak öğretimi dışındaki dinsel eğitim ve öğretimin isteğe bağlı olacağı;
Anayasa'nın 24. maddesi yorumlanırken, 42. maddesiningözden uzak tutulmaması gerektiği, bu maddede, tüm eğitim ve öğretimin, Atatürkilk ve devrimleri doğrultusunda, çağdaş bilim ve eğitim esaslarına göre,devletin gözetim ve denetimi altında verileceğinin, bu esaslara aykırı eğitimve öğretim kurumları açılamayacağının belirtildiği, bu maddede, zorunlu dinkültürü öğretimi dışında kalan isteğe bağlı dinsel eğitim ve öğretim programınında Atatürk ilke ve devrimleri ile çağdaş bilim ve eğitim esasları gözetilereksaptanmasının zorunlu kılındığı; belirtildikten sonra; sonuç bölümünde;
'Türkiye Cumhuriyeti, tarihinin hiçbir döneminde olmadığışekilde tehlikesiyle karşı karşıyadır.
Yukarıda ayrıntılarıyla açıkladığımız gibi, gerek ülkemizve gerekse diğer demokratik ülkeler Anayasa Mahkemelerince kapatılan hiçbirparti, kendi Anayasasına Refah Partisi kadar ters düşmemiştir. Demokratiksavunma mekanizmaları felç olmuş toplumlar, demokrasiyi yaşatamazlar' denilmişve Refah Partisi'nin kapatılmasına karar verilmesi istenilmiştir.
IV- DAVALI SİYASÎ PARTİ'NİN ESAS HAKKINDAKİ SAVUNMASI
Refah Partisi'nin 6.10.1997 günlü esas hakkındakisavunmasında özetle:
Önce Refah Partisi gerçeği anlatılmış, Refah Partisi'ninbir siyasî kuruluş olduğu, dini veya felsefi bir ekol olmadığı belirtilmiş,Parti'nin milletin maddi varlığının gelişmesine olduğu kadar, manevi varlığınıngeliştirilmesine de önem verdiği ve 14 yıldan beri bu konuda da büyük hizmetleryaptığı; yerel yönetimlerde başarılı olduğu; Türkiye Cumhuriyeti'nin 54.Hükümetinde de, Türkiye'nin meselelerini çözmek, güçlü ve müreffeh Türkiye'yimeydana getirmek için çok başarılı hizmetler yaptığı; çalışmaları sırasında veicraatında lâikliğe aykırı hiçbir tutum ve davranışı, karar ve icraatıolmadığı; Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı'nın delilsiz, mesnedsiz, sadece RefahPartisi'ne karşı olan bazı köşe yazarlarının görüşlerini esas alan gazeteküpürlerine, indi mülahazalara ve varsayımlara dayandığı; bu davanınaçılmasının gerçek sebebinin Refah Partisi'nin sömürüye izin vermeyen icraatıolduğu; tekelci sermayenin kontrolündeki medyayı Refah Partisi hakkında gerçekdışı ithamlar oluşturmak için sürekli olarak tahrik ettiği ve yönlendirdiği;olayın gerçek nedeninin 'sömürü devam etsin, avanta devam etsin ve kendilerininekonomideki pazar payları azalmasın, artsın, bunun için gerekirse Türkiye hiçkalkınmasın' zihniyeti olduğu belirtildikten sonra Başsavcılığın esashakkındaki görüşünde ileri sürdüğü hususlar üzerinde durularak:
Cumhuriyet Başsavcısı'nın önce bu davanın açılmasıolanağının bulunmadığını söylediği, sonradan iddianamede ve esas hakkındakigörüşünde gerçeklere değil, bir takım faaliyetlere ve önyargılara dayanarak budavayı açtığı, böylece hukuku, insan haklarını, uluslararası andlaşmaları, Anayasave yasaları yok saydığı; Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı'nın anayasal birkurum olduğu; ancak Yargıtay Başsavcısı'nın Türkiye'de ilk defa henüzyargılaması yapılmayan bir siyasî partiyi, Anayasa'yı ve yasaları çiğneyerekkamuoyu önünde suçlu ilan etmeye kalkıştığı; Parti lehine olan delilleri, CMUK153/2 nin emrine rağmen Mahkeme'ye ibraz etmediği; 'Esas Hakkındaki Görüş'(EHG)te yer verilen hususların Refah Partisi'yle ilgisi olmadığı gibi, bu davaile de bir ilgisinin bulunmadığı; iddianamede olduğu gibi (EHG)de de sadeceRefah Partisi'nin değil, TCK.nun 141., 142. ve 163. maddelerini kaldıranTBMM'nin ve o günkü Meclisi oluşturan tüm siyasî partilerin suçlandığı; halbukiRefah Partisi'nin, lâikliğin de; Atatürk milliyetçiliğin de, ulusal devletindesamimi ve inançlı bir savunucusu ve takipçisi olduğu; Esas Hakkında Görüşünbütünüyle yanlış bilgi, yorum, sonuçlara dayandığı; Başsavcı'nınaçıklamalarının tersine Necmettin ERBAKAN ve arkadaşları hakkında yıllaröncesinden bugüne kadar belgelenmiş lâikliğe aykırı tek bir davranışın sözkonusu olmadığı; TCK 141., 142. ve 163. maddelerinin kaldırılmasında RefahPartisi'nin bir rolünün bulunmadığı; 1995 yılındaki Anayasa değişikliğisırasında Refah Partisi'nin de bu değişikliğe oy verdiği iddiasının doğru olmadığı;Zira, bu değişikliğin, Refah Partisi dışında kendi aralarında anlaşanpartilerin işbirliği ile gerçekleştirildiği;
Refah Partisi'nin 1995 değişikliğine oy vermemiş olsabile Anayasal düzene bağlı bir parti olduğu; İmam Hatip Okullarının en fazlaMilli Selamet Partisi döneminde açıldığı isnadının da doğru olmadığı; ÇünküMilli Eğitim Temel Kanunu uyarınca okul açmanın Bakanlar Kurulu'nun değil,Milli Eğitim Bakanlığı'nın kararıyla gerçekleştiği; 54. Hükümette Refah Partilive daha önceki yıllarda Milli Selamet Partili hiçbir milletvekilinin, MilliEğitim Bakanlığı yapmadığı; diğer yandan Milli Eğitim Bakanlığı'nın İmam HatipOkulu açmasının, kaynağını, Anayasa ve yasalardan alan normal bir hükümeticraatı olduğu; İmam Hatip Okullarının, devletin resmi okulları olduğu;Başsavcı'nın, Esas Hakkındaki Görüş'ünü hazırlarken baştan sona kadar gerçekdışı faraziyelere yanlış bilgi, yorum ve sonuca dayandığının diğer bir açıkörneğinin de; (EHG)ün 41. sayfasında yer alan 'Yine Federal Almanya yakın birgeçmişte Hürriyetçi işçi Partisi'ni kapatmıştır' ifadesi olduğu; Halbuki çağdaşdemokratik Batı ülkelerinin siyasî parti kapatmayı takriben 50 yıldan beri terkettiği; 'Hürriyetçi işçi Partisi' (Freie Arbeiterpartei) Alman Anayasası'nda veSiyasî Partiler Kanunu'nda örgörülen usul ve esaslara göre kurulup teşekkületmiş bir siyasî parti olmadığı; her ne kadar isminde 'parti' ibaresi bulunsada, hukuki anlamda bir dernek statüsünde olan adı geçen örgütün, FederalAnayasa Mahkemesi'nce değil, Federal içişleri Bakanlığı'nın 2'.2.1995 tarihlikararı ile yasaklandığı; bütün bunların Sayın Başsavcı'nın (EHG)ünü hangidüşünce ve davranışlarla hazırladığını gösteren pek çok misalden sadece birisiolduğu; davanın delilden de mahrum olduğu, hem usul hem de esas yönünden reddedilmesigerektiği; Başsavcı'nın esas hakkındaki görüşünün iç hukukumuzun ayrılmazparçası olan Türkiye'nin uluslararası yükümlülüklerine de aykırı olduğu;Başsavcı'nın, Dünyadaki 'İnsan Hakları', 'Demokrasi', 'özgürlük' ve 'SiyasîPartiler Hukuku' ile ilgili çağdaş gelişmeleri değil, 50 yıl öncesine aitterkedilmiş görüşleri, yeniymiş gibi göstermeye çalıştığı; çağdaş dünyada veyurdumuzda meydana gelen gelişmelerin, Siyasî Partiler Hukuku'nda dahaözgürlükçü, siyasî hak ve hürriyetleri daha koruyucu, bu alanda kollektifcezalandırma metotlarından uzaklaşılmasını öngören, eğer yasaklara veya partiyasaklarına aykırı davranışlar varsa, bu davranışları önlemeye yönelikgelişmeler olduğu; terörle ilgisi olmayan siyasî partilerin hangi şart altındaolursa olsun kapatılmalarından vazgeçildiği; Almanya'da kapatılan siyasîpartilerin, sonradan tekrar kuruldukları halde, bunların çağdaş dönemde tekrarkapatılmadığı; Milli hukukumuzun, siyasî partilerle ilgili gayesininde; çağdaşdemokrasi, insan hakları ve özgürlük standartlarına noksansız uymak olduğu;
Çağdaşlığın ölçüsü olan demokrasi, insan hakları,özgürlük bakımından da en ileri ülkelerdeki uygulamaların ortaya koyduğu dünyastandartlarına ulaşmanın ve aynı seviyede olmanın Türkiye'ninde her zaman temelgayesi olduğu;
Uluslararası andlaşmalar 'Kanun hükmünde' doğrudanuygulanma gücüne sahip olduğundan, gerek Lozan Andlaşması, gerekse AİHShükümlerinin, Türkiye için bugün gelinen nokta hakkında açık ve net ilkelerortaya koyduğu; Siyasî parti davalarında da AİHS hükümlerinin gözönündebulundurulması gerektiği; Anayasa Mahkemesi'nin de kimi kararlarında, AİHS'ninörgütlenme hakkını düzenleyen 11. maddesine göndermede bulunduğu; Türkiye'debir siyasî parti kapatma davasında, kimi hususların değerlendirilmesinin gerektiği;öncelikle, siyasî parti kapatma kararının AİHS'nin 11. maddesinin ikinciparagrafından sayılan sebeplerden hangisine dayandırıldığı; Parti'nin programıya da eylemlerinin kamu güvenliğini mi tehdit ettiği; Genel ahlaka mı aykırıolduğu, yoksa başkalarının hak ve özgürlüklerini mi ihlâl ettiğininbelirtilmesinin gerektiği; sorulara açık ve kesin cevaplar bulunamıyorsa birsiyasî partinin kapatılması talebiyle dava açılamayacağı; sınırlamanedenlerinin keyfi, geniş yoruma tabi tutarak ve kapsamlarını genişleterek, busorulara 'olumlu' yönde cevap vermenin olanaklı olmadığı; bu sebeplerden bir yada daha fazlası ileri sürülerek partinin kapatılması isteniyorsa , bunun'demokratik bir toplumda gerekli' olup olmadığının sorgulanmasının gerektiği;AİHK'nun Sosyalist Parti davasında da vurguladığı gibi, rastgele, keyfisınırlandırmaları önlemek için 'demokratik bir toplumda gereklilik'in katı(strict) bir değerlendirmeye tabi tutulmasının gerektiği; dikkate alınmasıgereken bir hususunda, bir siyasî partiyi kapatmanın 'acil bir toplumsalgereksinme'ye (pressing social need) matuf olup olmadığının irdelenmesi olduğubir başka ifadeyle, zorunlu, kaçınılmaz, ve acil bir sosyal ihtiyaç olmadığımüddetçe hakların sınırlandırılamayacağı; bu nedenle, yıllar önce söylenmişolduğu iddia edilen sözlerin delil gösterilerek, bir siyasî partininkapatılmasının olanaklı bulunmadığı; nitekim 2820 sayılı Siyasî PartilerKanunu'nun parti üyelerinin eylem ve konuşmalarının üzerinden iki yıl geçmişse,değerlendirmeye alınamayacağını belirten Madde 101/d-1 hükmünün böylesiiddiaların önünü kesmek için konulduğu; kapatılması istenen siyasî partinineylem ve düşüncelerinin 'potansiyel tehlike teşkil ettiği' ve 'ileride büyükzararlara sebep olabileceği' gibi faraziyelerle de örgütlenme özgürlüğününkısıtlanamayacağı; iddianamede yer alan görüş ve beyanların Avrupa İnsanHakları Sözleşmesi (AİHS) ile garanti altına alınmış, ifade özgürlüğü veörgütlenme özgürlüğü kapsamında ele alınması gerektiği; çağdaş demokrasilerdeşiddet ve terörü savunmayan, başkaları için 'açık', 'ciddi', 'mevcut' ve'somut' bir tehlike teşkil etmeyen siyasî partilerin kapatılmadığı;Başsavcı'nın, çağdaş gelişmeyi ters göstermenin mümkün olmadığını bildiği içinbu sefer de zımnen 'Ben çağdaş gelişmeyi uluslararası yükümlülüklerimizi ve içhukukumuzun ayrılmaz parçası olan uluslararası hukuk normlarını kabul etmem'demek mecburiyetinde kaldığı; 'Çağdaş demokrasilerde siyasal partilerinkapatılmasının, ifade özgürlükleriyle bağdaşmadığı', 'Uluslararası taahhütlerinmilli hukukun bir parçası' olduğu, Türk vatandaşlarının ve kuruluşlarınınAvrupa İnsan Hakları Komisyonu'na (AİHK) müracaatını 1987'de, Avrupa İnsanHakları Mahkemesi'nin (Divanın) (AİHK) yetkisini ise 1990'da kabul ettiği,dolayısıyla, AİHS hükümlerinin mer'i hukukta tatbiki zaruri hükümler olduğununaçıklıkla belirtildiği; Çağdaş demokrasilerde terörle ilgisi olmayan siyasîpartilerin hangi şart altında olursa olsun kapatılmalarından vazgeçildiği;
Başsavcı'nın (EHG)'ünün önemli bir kısmında, mücadelecidemokrasi anlayışı bakımından siyasal parti kapatma olaylarının gerekliolduğunu ve esasen bunun Avrupa insan hakları Sözleşmesi (AİHS)'nin 17.maddesine dayandığını ispatlamaya çalıştığı, 17. maddenin, 'Bu Sözleşmeninhiçbir hükmü, bir devlet, zümre ya da kişiye burada ilan edilen hak veözgürlüklerden herhangi birini yok etmeyi ya da sözleşme'de öngörülenden dahageniş ölçüde sınırlandırmayı amaçlayan bir faaliyette veya eylemde bulunmahakkı verir şeklinde yorumlanamaz' biçiminde olduğu; Avrupa insan Hakları SözleşmesiHukukunda otorite kabul edilen Profesör Fawcett'a göre bu maddede bireyler vegruplar için sorulması gereken temel sorunun bunların eylemlerinin başkalarınınhaklarını yok etmeyi amaçlayıp amaçlamadıkları sorusu olduğu;
Strazburg Organlarının, 17. maddeyi yorumlarkengenellikle Fawcett'in yukarıda aktardığımız ayrımını benimsemekle birliktezaman zaman eleştirilen kararlar da verdiği, siyasal partilerle ilgili en fazlaeleştirilen kararın 1957'de Avrupa insan Hakları Komisyonu'nun Alman Komünist Partisi'ninFederal Almanya aleyhine açtığı davayı 17. maddeye dayanarak reddettiği kararolduğu; Komisyon'un burada Komünist Parti'nin, kendi beyanlarıyla sabit olan,'bir dikta rejimi kurmayı hedeflemesinin Sözleşme'de korunan hak veözgürlükleri yıkmaya yönelik olduğuna' kanaat getirdiği, bu kararın daha çoktotaliter rejimlerin Almanya'da bıraktığı acı izlerin etkisiyle alınmış birkarar olarak yorumlandığı ve Komisyon'un sadece 17. madde hükümlerine dayanarakkarar verdiği için eleştirildiği;
Gerçekten de eleştirilen Komünist Parti kararından sonraStrasburg Organlarının 17. maddeyi çok daha dar bir yoruma tabi tuttuğu ve bumaddenin amacının 'totaliter grupların sözleşme prensiplerini kendi çıkarlarıdoğrultusunda istismar etmelerini önlemek' olduğunu açıkça belirttiği;Başsavcı'nın iddianamesinde Refah Partisi mensuplarına atfen aktardığı yıllarönce ifade edilen sözlerin hiçbir şekilde 17. madde kapsamındadeğerlendirilemeyeceği; Başsavcı'nın kapatma istemine ilişkin AİHS'den destekbulmak istiyorsa dikkatini bu davayla hiçbir ilgisi olmayan 17. maddeye değil,Sözleşme'nin 10. ve 11. maddelerine ve bu maddelerdeki sınırlama hükümlerineçevirmesi gerektiği; Komünist Partisi ile benzer ideolojik yapılanmaya veprograma sahip olan bu partilerin kapatılmalarını 17. maddeye değinmeden 11.maddeye aykırı bulmasının Başsavcı'yı 17. maddeye sarılmaktan ve 1957 tarihliKomünist Parti davasına göndermede bulunmaktan alıkoyması gerektiği;Başsavcı'nın Komisyon'un en son içtihatlarından haberi olmadığını düşünmenin imkansızolduğu; geriye tek ihtimal hatta ihtimalin ötesinde tek gerçeğin kaldığı,onunda Başsavcının Refah Partisi aleyhine açılan bu davanın çok açık birşekilde AİHS hükümleriyle (madde 10 ve 11) bağdaşmadığının farkında olduğu; buyüzden de savunulamayacak pozisyonunu savunmak için bu davada aslında kendisinehiçbir şekilde destek teşkil etmeyen 17. maddeye başvurduğu;
Başsavcı'nın 1950'li yıllarda Federal Almanya tarafındanFasişt ve Komünist Partilerin kapatılması olayını hatırlatmasının bugün siyasalpartilerin kapatılabileceğini ispatlamadığı; bu olayların İkinci Dünya Savaşı,sonrasının fevkalade özel şartları altında gerçekleşmiş olaylar olduğu; buradademokrasinin ve özgürlüklerin gelişiminde devrimci ve dönüştürücü bir roloynamış olan Amerikan Yüksek Mahkemesi (Supreme Court'un) tutumu üzerindedurmanın aydınlatıcı olacağı, Smith Kanunu'nun yorumlandığı Yates davasındaSupreme Court'un, özgürlükçü yaklaşımın güzel bir örneğini sergilediği; budavada yüksek Mahkeme'nin görüşünü açıklayan Yargıç Harlan'ın 'soyut Prensig've 'Somut Eylem' ayrımına dayanarak Smith Kanunu'nun soyut prensip olarak zorlarejim yıkmaya yönelik propaganda ve öğretiyi, amaçlı bir eyleme dönüşmediğimüddetçe, yasaklamadığını belirttiği;
Ayrıca Refah Partisi'nin Başsavcı'nın örneklemeyeçalıştığı siyasal partilerle ne organizasyon yapısı, ne ideolojisi, nefaaliyetleri, ne de amaçları bakımından en ufak bir benzerliğinin söz konusuolmadığı; mevcut Anayasal düzeni şiddet ve zor kullanarak yıkmayı ve yerineörneğin proletarya diktatörlüğü gibi totaliter bir yönetim kurmayı amaçlayan bupartilerle Refah Partisi'nin arasında bir paralellik kurulamayacağı, RefahPartisi'nin kurulduğundan bu yana, mevcut Anayasal çerçeve içinde faaliyettebulunan ve yasa dışı hiçbir eylemi ve amacı olmayan bir parti olduğu, Türksiyasal yelpazesinde Refah Partisi'nin görüşleri ve politikalarının biralternatif olarak algılandığı, bunun da hiçbir zaman bir partininfaaliyetlerinin kısıtlanmasına ya da kapatılmasına gerekçe gösterilmeyeceği;uluslararası anlaşmalar iç hukukunun ayrılmaz bir parçası olduğu için yüksekyargı organlarının uygulamalarında bu çağdaş normları esas aldıkları; YüksekMahkemelerin AİHS hükümleriyle iç hukuk hükümlerinin çatışmaları halinde, AİHShükümlerine üstünlük verdikleri, esasen bu durumun Anayasa'nın 90. maddesininde amir hükmünün doğal bir sonucu olduğu; bu davada, Anayasa Mahkemesi'nindavaya AİHS'nin lex specialis olarak 11. maddesini ve lex generalis olarak da9. ve özellikle 10. maddesini uygulamasının uygun olacağı;
Davanın usul bakımından da reddi gerekeceği; ön savunmadabu hususun açıkça belirtildiği;
Kural olarak Anayasa hükümlerinin, doğrudanuygulanmayacağı; Anayasa kuralının uygulanabilirliğini temin için, ayrıcaKanuni düzenlemelere ihtiyaç bulunduğu; hal böyleyken Cumhuriyet Başsavcısı'nıniddianamesinde:
1. Anayasa'nın 23.7.1995 tarih ve 4121 sayılı Kanunladeğişik 68. ve 69. maddeleri ile 2820 sayılı Siyasî Partiler Kanunu'nun partikapatmaya ilişkin hükümleri arasında mübayenet bulunduğunun,
2. Siyasî Partiler Kanunu'nun 103. ve 101/d hükümlerinin'Zımnen llga' edildiğinin,
3. Bu yüzden doğrudan Anayasa'nın 68 ve 69. maddelerinintatbik edilmesi gerektiğinin,
4. TCK.nun 163. maddesinin yürürlükten kaldırılmasındansonra lâikliğe aykırı propaganda ve eylemlerden dolayı parti üyeleri hakkındakamu davası açılması imkansız hale geldiğinden, bu durumda bir siyasî. partihakkında bu yönden odak haline gelmesi sebebiyle dava açılabilmesi ve kapatmakararı verilebilmesi de imkansız hale geldiğinden, yasakoyucunun Anayasa'nın 68ve 69. maddelerini yeniden düzenlediğinin ileri sürüldüğü;
Bu iddiaların gerçeğe ve hukuka aykırı olduğu, buaykırılıkların bir bölümüne ön savunmada yer verildiği;
Prof. Bülent Tanör'ün de belirttiği gibi, Siyasîpartilerin, uymadıkları takdirde, kapatma sebebi olabilecek haller ile kapatmakararı verilebilecek hallerin, 2820 sayılı Siyasî Partiler Kanunu'ndadüzenlendiği ve 1995 Anayasa değişikliği ile kapatma sebepleri ve hallerinin,yasadakilere oranla daha da dar kapsamlı ve mantıklı bir hale getirildiği; TBMMAnayasa Komisyonu'nunda, 1995 Anayasa değişikliği sırasındaki, raporda buhalleri '...partinin tüzüğü gibi programı da Anayasa ve Kanunla partiler içinkonan yasaklara veya emredici hükümlere aykırıysa, parti, esasen Anayasa Mahkemesi'ncetemelli veya basit olarak kapatılacaktır... Aynı sistematiğe uygun olarakkomisyonumuz, Siyasî partilerin bu ilkelere uygun hareket etmemelerinin ikiayrı şeklini açıkça düzenlemiştir. Bunlardan birincisi, partinin tüzük veprogramının bu ilkelere aykırı olması; ikinci durum ise, partinin beyan veeylemlerinin bu ilkelere aykırı olmasıdır... Komisyonumuz, bu ayrımı yapmış veikinci halde temelli kapatılması ancak partinin bu tür eylemlerin işlendiği birodak haline gelmiş olmasına bağlamıştır' biçiminde belirttiği; siyasîpartilerin kapatılması davalarına, Yargıtay C. Başsavcısı'nın, dava açmaşartlarının noksansız tahakkukundan sonra açacağı dava üzerine, CezaMuhakemeleri Usulü Kanunu hükümleri uygulanmak suretiyle Anayasa Mahkemesi'ncebakılacağı; Siyasî Partiler Yasası'nın 103. maddesi yollaması ile 101.maddesinin (d) bendinde belirtilen usule uyulmadan, Yüksek Mahkeme'de, hernasılsa, bir dava ikame edilmişse davanın esasına girilmeden usul yönündenreddi gerekeceği; ön savunmada da belirtildiği gibi, bu davada;
a. Hem iddianamede ve hem de esas hakkındaki görüşte,davanın dayandırıldığı Kanun maddelerinin zikredilmediği;
b. Davanın açılmasından önce odaklaşma iddiası ile ilgiliusuli şartların da yerine getirilmediği;
Nitekim, halen yürürlükte bulunan 2820 sayılı SiyasîPartiler Kanunu'nun 101/d. ve 103. maddelerine göre, bir siyasî partinin yasakeylemlerin mihrakı 'odağı' haline gelmesi iddiasının ileri sürülebilmesi içinbir şartın gerçekleşmesinin gerektiği; halbuki bu şartların hiç birisiningerçekleşmediği; bu nedenle bu davanın, herşeyden önce, usul yönünden hukukîmesnedten yoksun bulunduğu ve reddedilmesi gerektiği; kimi hukuk otoriteleriningörüşlerinin de bu yolda olduğu; öte yandan, Siyasî Partiler Kanunu'nun 98.maddesi, Başsavcı'ya, iddianamesine esas teşkil edecek olayların, araştırılıpsoruşturulmasında ve davanın açılıp, yürütülmesinde Cumhuriyet Savcıları'natanınan bütün yetkileri ve görevleri verdiği, buna rağmen, Başsavcı'nın RefahPartisi lehinde olan delilleri toplama cihetine gitmeyerek, savunma hakkınıhiçe saydığı; ön savunmada açıklandığı gibi, Anayasa'nın 68. ve 69.maddelerinin doğrudan uygulanmasının mümkün olmadığı, 2820 sayılı SiyasîPartiler Kanunu'nun uygulanması gerektiği; bu konuyla ilgili açıklamaları önsavunmada yaptıkları; Anayasa hükümleriyle Siyasî Partiler Kanunu hükümleriarasında bir aykırılığın bulunmadığı; biran için böyle bir aykırılığın varlığıkabul edilse bile, Siyasî Partiler Kanunu'nun 101/d. ve 103. maddelerininuygulanmasının gerektiği; Anayasa Mahkemesi'nin 1982'den sonraki kararlarınınBaşsavcının iddiasına dayanak yaptığı diğer yüksek mahkeme kararlarını dageçersiz kıldığı;
1982 Anayasası'nın geçici 15. maddesinde '12 Eylül 1980tarihinden, ilk genel seçimler sonucu toplanacak T.B.M.M.'nin Başkanlıkdivanını oluşturuncaya kadar geçecek süre içinde ... çıkarılan kanunlarınAnayasa'ya aykırılığı iddia edilemez' hükmünün yer aldığı; 2820 sayılı SiyasîPartiler Kanunu'nun, 24 Nisan 1983 tarihinde yürürlüğe girdiği, dolayısıylaAnayasa'nın geçici 15. maddesinin koruması altında bulunduğu; bu nedenle, buKanun'daki kural ve hükümlerin Anayasa'ya aykırılığının iddia edilemeyeceği;Anayasa Mahkemesi'nin de çeşitli kararlarında bu gerçeği teyid ettiği; YüksekMahkemenin, özellikle siyasî partilerin kapatılması davalarında 2820 sayılıSiyasî Partiler Kanunu'nun Anayasa'ya aykırılığı iddialarını red ettiği gibi,bu Kanun hükümlerinin uygulanmasını ihmal ederek doğrudan Anayasa hükmünüuygulama yoluna da gitmediği, zira Anayasa Mahkemesi'ne göre iptali istenemeyenkararların ihmalinin de söz konusu olamayacağı; ceza ve ceza yerine geçengüvenlik tedbirlerinin ancak kanunla konulacağı, Anayasa'nın 38. maddesihükmünün buna amir olduğu; 'Kanunsuz suç ve ceza olmaz' şeklinde ifade edilenbu kuralın, bütün modern ceza hukuku sistemlerinin vazgeçilmez temellerindenbiri olduğu, kişiler ve kurumların hareketlerini belli ve kesin hükümlerinışığı altında tayin etmek ihtiyacında oldukları, siyasî parti yasaklamalarınında ceza yerine geçen güvenlik tedbirleri cümlesinden olduğu, zira TCK. Madde11'de cezaların nevilerinin belirtildiği, bu meyanda 'kamu hizmetlerindenmemnuniyet'inde bu cezalar arasında sayıldığı; diğer yandan Türk CezaKanunu'nun 20. maddesinde 'seçilme hakkından mahrumiyet' ve 'bir partinin kurucusu,üyesi ve yöneticisi olmak gibi siyasî haklardan mahrumiyet' hallerini de 'kamuhizmetlerinden mahrumiyet' cezası meyanında saydığı; sonuç olarak, Anayasa'nın84/Son fıkrasında sayılan müeyyidelerin basit birer tedbir olmayıp, doğrudandoğruya cezai müeyyideler olduğu; 1995 değişikliği ile yürürlüğe konulan,Anayasa'nın siyasî partilere ilişkin 69. maddesinin son fıkrasında da 'Siyasîpartilerin kuruluş ve çalışmaları, denetleme ve kapatılmaları ile siyasîpartilerin ve adayların seçim harcamaları ve usulleri yukarıda esaslarçerçevesinde kanunla düzenlenir' denildiği; bu hükmün, kanunsuz suç ve cezaolmaz prensibinin ikinci bir teyidi mahiyetinde olduğu; kanunkoyucunun,Anayasa'nın 177. maddesinin (b) bendinde, çok önemli bir hüküm daha getirerek, özelkanun hükmüne öncelik verilmesi konusunda üçüncü teyidini yaptığı; halböyleyken, 'özel kanun ihmal edilmeli veya mülga sayılmalı, onun yerine genelAnayasa hükmü uygulanmalı demenin' hiçbir surette şayanı kabul bir görüşolamayacağı; içtihatlarla veya emsal kararlarıyla ceza tedbirlerikonulamayacağı, konulursa Anayasa'ya aykırı olacağı;
Yukarıdaki prensiplerin ışığı altında bu bölümözetlenecek olursa; Anayasa'nın 1995 yılında değiştirilen, 68 ve 69.maddelerinin, bir ceza kanunu hükmü gibi doğrudan uygulanmasının mümkünolmadığı;
Anayasa'nın değişik 69. maddesinin 6. fıkrasında; 'Birsiyasî partinin 68. maddenin 4. fıkrası hükümlerine aykırı eylemlerindenötürü temelli kapatılmasına, ancak onun bu nitelikte fiillerin işlendiği birodak haline geldiğinin Anayasa Mahkemesi'nce tesbit edilmesi halinde kararverilir' denildiği;
Bu maddenin doğrudan uygulanabilmesi için, herşeyden önce'odak haline gelme' olayının unsurlarının belli olması gerektiği, bu maddede bukonuda açıklık bulunmadığı, odak haline gelmenin gerek sübut ve gerekse esasbakımından ayrıntılarıyla, kesin olarak belirtilmiş olmasının, kanunsuz 'suç veceza olmaz' temel kuralının gereği olduğu, bu bakımdan Başsavcı'nın, SiyasîPartiler Kanunu'nun 101/d. ve 103. maddelerinin mülga sayılmasına veAnayasa'nın doğrudan uygulanmasının mümkün olduğuna dair isteminin, kabul edilmesineimkan bulunmadığı; bunun gibi 69. maddenin atıfta bulunduğu Anayasa'nın 68.maddesinin 4. fıkrasında sayılan fiillerin cezai unsurlarının dabelirtilmediği; Anayasa Mahkemesi'nden, içtihatlarla ceza hükümleri veya cezatedbirlerini belirlemesinin istenilemeyeceği, bu görevin Yasama Organı'na aitolduğu, netice olarak tabii çözümün yürürlükte olan 2820 sayılı Kanunhükümlerinin uygulanmasında olduğu;
1995 değişikliğinden sonra Anayasa'nın 69. maddesininindi ve keyfi bir şekilde doğrudan uygulanmasının mümkün olmadığı; böyle biruygulamada 1995 Anayasa değişikliklerinin ana gayesinin, bu maddenin lafzı veruhunun, ilgili mevzuat hükümlerinin gerektirdiği ön şartlara uymak mecburiyetibulunduğu;
TBMM tarafından 1991 yılında TCK'nun 163. maddesininkaldırılmasının Devleti yıkmak için değil, fikir, inanç ve ifade hürriyetiönündeki engelleri kaldırarak çağdaş dünyaya uyum sağlamak için atılmışisabetli bir adım olduğu; TCK'nun 163. maddesinin kaldırılmasının tıpkı TCK'nun140., 141, 142. maddelerinin ve 6187 sayılı Kanun'un aynı anda kaldırılışı gibiTBMM tarafından özgürlükleri genişletmek Anayasa'daki bağlayıcı hükümlerinuygulamada da geçerliliğini sağlamak ve gelişmiş bütün ülkelerdeki çağdaş hukuknormlarına uymak için yapıldığı; 1995 yılında Anayasa'da yapılandeğişikliklerin de aynı şekilde çağdaş gelişmeye uyum sağlamak için atılmışadımlar olduğu;
Bir siyasî partinin kapatılmasının 1995 Anayasadeğişikliklerinden sonra artık, ancak 1. Bir siyasî partinin tüzük veprogramının Anayasa'nın 68. maddesinin dördüncü fıkrası hükümlerine aykırıolması, 2. Bir siyasî partinin yabancı devletlerden, uluslararası kuruluşlarile yabancı gerçek ve tüzel kişilerden maddi yardım alması, 3. Bir siyasî partinin,eylemleriyle Anayasa'nın 68/4 maddesinde belirtilen fiillerin işlendiği birodak haline geldiğinin sübut bulması, hallerinde mümkün olabileceği;
1995 yılında Anayasa'da yapılan değişiklik ileAnayasa'nın 69. maddesinin 6. fıkrasının, 'Bir siyasî partinin 68. maddesinindördüncü fıkrası hükümlerine aykırı eylemlerinden ötürü temelli kapatılmasına,ancak, onun bu nitelikteki fiillerin işlendiği bir odak haline geldiğininAnayasa Mahkemesi'nce tesbit edilmesi halinde karar verilir'; bu fıkranın atıfyaptığı 68. maddenin 4. fıkrasının ise 'Siyasî partilerin tüzük ve programlarıile eylemleri, Devletin bağımsızlığına, ülkesi ve milletiyle bölünmezbütünlüğüne, insan haklarına, eşitlik ve hukuk devleti ilkelerine, milletegemenliğine demokratik ve lâik Cumhuriyet ilkelerine aykırı olamaz; sınıf vezümre diktatörlüğünü veya herhangi bir tür diktatörlüğü savunmayı veyerleştirmeyi amaçlayamaz; suç işlenmesine; iştirak edemez' kurallarınıiçerdiği Anayasa'nın 68. ve 69. maddelerinin aldıkları bu son şekilden açıkçagörüldüğü gibi bir siyasî partinin; kapatılabilmesinin ancak 'Partinineylemleri' ile mümkün olacağı Parti tüzelkişiliğini ilzam eden Merkez Karar veYönetim Kurulu, Parti Büyük Kongresi, TBMM Grubu gibi yetkili Merkez Organlarınınkararı ve iştiraki ile gerçekleştirilmiş 'parti eylemleri' dışında başkaherhangi bir sebeple parti kapatılmasının mümkün olmadığı;
1995 Anayasa değişikliği ile artık, ayrıca yetkilikurullarınca benimsendiği sübut bulmadıkça, tek başına, ne parti üyelerininbeyan ve eylemleriyle, ne Genel Başkan, Parti Genel Başkan Yardımcısı ve GenelSekreter gibi parti mensuplarının beyan ve eylemleriyle, ne de partinin taşrateşkilatlarının beyan ve eylemleriyle Parti'nin kapatılamayacağı;
1995 değişikliklerinin TBMM Genel Kurulunda görüşülmesiesnasında konu ile ilgili olarak milletvekilleri tarafından sorulan sorularaAnayasa Komisyonu adına Komisyon Sözcüsü'nün cevaben yaptığı açıklamalar da;'... Bu madde ayrıca, çok önemli bazı hususları belirtiyor. Partilerin temellikapatılması iki şekilde olur; ya partinin programı veya tüzüğü kapatılmasebeplerini ihtiva eder, yani Anayasa'nın değişmez maddelerinden doğan ilkelereaykırıdır, veyahut partinin eylemleri, bu ilkelere aykırıdır. Şimdi burada birtüzel kişinin eylemlerinin bazı gerçek kişiler tarafından yapılması halindehangi hallerde gerçek kişinin eyleminin parti tüzel kişiliğine atfedilebileceğimeselesi ortaya çıkar. Bu her tüzel kişinin mesuliyeti konusunda ortaya çıkanbir konudur. Burada bu açıdan hukuk bakımından Alman tatbikatından esinlenençok önemli bir kayıt getirilmiştir. Bugünkü Anayasada parti üyelerinin, kurucularının,idarecilerinin eylemlerinden ötürü kapatılır diyor; ama, her idarecisinin, herkurucunun eylemi böyle bir kapatmaya sebebiyet verecek olursa, bu demokratikilkelerle bağdaştırılabilecek bir durum olamaz. Alman tatbikatında odak kavramıgetirilmiştir. Yani bu tarz Anayasa'mızın değişmez ilkelerinden doğan kayıtlaraaykırı eylemler, partinin üyeleri ve idarecileri tarafından işlenmişse, AnayasaMahkemesi'nin bakması gereken husus, sadece bu eylemlerin işlendiğini tesbitetmekten ibaret kalmayacak, aynı zamanda, bu yoldan, o partinin bu tarzeylemlerin işlendiği bir odak haline geldiğini, Anayasa Mahkemesi tespitetmekle mükellef tutulacaktır: bu da, siyasî partilerimiz açısından son dereceönemli bir teminattır... 'Odak' kelimesi, batı tatbikatında anlamı belli olanbir hukuki kavramdır. Bu, hem toplum için hem parti için bir teminattır'denildiği, bu durumda 1995 Anayasa değişikliklerinden sonra artık Siyasîpartilerin üyelerinin beyan ve eylemlerinden dolayı kapatılmasının mümkünolmadığı;
'Parti eylemi' kavramının hukuki anlamı bakımındanirdelendiğinde, eylemin, bir gerçek veya tüzel kişinin bir maksada erişmek içinkendi iradesiyle gerçekleştirdiği faaliyet olduğu; bu nedenle düşünce ve ifadeözgürlüğü kapsamında kalan görüş bildirme ve beyanda bulunmanın eylem olmadığı,Anayasa'da, yasalarda ve doktirinde 'beyan' ve 'eylem'in bir birinden farklıiki ayrı kavram olarak kabul ve ifade edildiği; uygulamaya konulmadığı vegerçekleşmesi için gereken faaliyet gösterilmediği sürece alınmış bir kararın,eylem sayılamayacağı;
'Partinin eylemi'nin, parti tüzel kişiliğini ilzam edenMerkez Karar ve Yönetim Kurulu (MKYK), Büyük Kongre ve Parti Meclis Grubu'nunkararları ve bu kurulların iştirakiyle yapılan eylemler olduğu; partiüyelerinin, Genel Başkan'ın, Genel Başkan Yardımcıları'nın, Genel Sekreter'inve taşra yönetim kurullarının beyanlarının ve eylemlerinin 'parti eylemi'sayılamayacağı;
Hukukî anlamda odak olmanın, bir partinin yasa dışıeylemleri tüzel kişilik olarak benimsemesi, bu eylemlerin yaygın ve yoğun birşekilde devam ederek partinin bünyesini kaplaması ve partinin artık esasitibariyle tüzük ve program dışına çıkarak adeta bu yasa dışı eylemleri yürütenbir kuruluş haline dönüşmesi anlamını taşıdığı;
2820 sayılı Siyasî Partiler Kanunundaki 'mihrak olma'kavramıyla, Anayasa'nın 69. maddesindeki 'odak olma' kavramının sonuçta aynıtemel esaslarda birleştiği;
1983 tarihli 2908 sayılı Dernekler Kanunu'nun 53.maddesinde suç kaynağı haline gelen 'derneklerin kapatılması'ndan, 1965tarihli, 648 sayılı Siyasî Partiler Kanunu'nun 'kanunsuz siyasî faaliyetleremihrak olma' başlıklı 112. maddesinde ise mihrak olmadan söz edildiği;
1983 tarihli 2820 sayılı Siyasî Partiler Kanunu'nun 103.maddesine göre bir siyasî partinin odak haline gelmesinin beş şartıngerçeklemesiyle mümkün olabileceği,
Belirtilen her üç kanunda da kuruluşun 'odak' haline gelebilmesiiçin neticede, mutlaka kuruluşun tüzel kişiliğini ilzam eden yetkili MerkezKarar Kurullarının yasa dışı eylemleri benimsemesi, bunlara sahip çıkması vehatta bunların kaynağı olmasının vazgeçilmez şart olarak esas alındığı;
Bunların hiçbiri vaki olmadan, hatta bir partinin yetkiliorganlarının ne bir kararı ne bir eylemi söz konusu olmadan elbette bir siyasîpartinin kapatılması için dava açılamayacağı; şayet böyle bir dava açılmışolursa, bu takdirde Yüksek Mahkeme'nin yapacağı ilk işin bu eksiği tesbitederek, önce usul bakımından, davanın reddine karar vermesi gerekeceği;
Refah Partisi'nin, Anayasa'da belirtilen lâiklikilkesinin, gerçek savunucusu ve teminatı olduğu, bu hususun Refah Partisi'nintüzük ve programı, yöneticilerinin konuşmaları, mahalli yönetimlerdekihizmetleri ve hükümet icraatları ile de sabit bulunduğu;
Refah Partisi'nin Programında; 'Partimiz fikir, vicdan vedüşünce hürriyetlerine inanır; fikir, vicdan ve inanç hürriyetlerine yapılacakher türlü baskıyı lâikliğe aykırı sayar', 'Lâiklik din düşmanlığı olmayıp,bilakis din ve vicdan hürriyetlerini her türlü ihlalden koruyucu bir prensipolarak geliştirilmiş ve uygulama alanına konulmuştur' (Program, md.4)denildiği;
Refah Partisi'nin Tüzük ve Programında, lâikliği devletintemel niteliği olarak aldığı, lâikliğin Anayasal ve yasal anlamını teyit ettiğive lâikliğe aykırı uygulama yapılmaması için nelere dikkat edilmesi gerektiğiniortaya koyduğu; öte yandan Refah Partisi adına bugüne kadar yapılan bütünkonuşmalarda da bu hususun tekrar tekrar belirtildiği; Refah Partisi GenelBaşkanı Necmettin Erbakan'ın bugüne kadar TBMM içinde ve dışında yaptığı tümkonuşmaların da bunu doğruladığı;
Refah Partili belediye başkanlarının da, bu göreve başlarbaşlamaz ilk işlerinin, şayet bölgelerinde varsa, farklı dinlere mensupcemaatleri ziyaretle ihtiyaçlarını tesbit etmek ve bunları yerine getirmekolduğu, bunun yapıldığı ve bu hususta cemaat temsilcilerinden gönderilmişsayısız teşekkür yazılarının bulunduğu;
Refah Partisi'nin kurulduğu tarihten bu yana RefahPartili hiçbir belediye başkanı hakkında lâikliğe aykırılıktan dolayı işlemyapılmadığı;
54. Hükümet Programının 4. sahifesinde de, lâikliğin,diğer ilkelerle birlikte Koalisyon Hükümetinin vazgeçilmez ortak uzlaşmazeminini teşkil edeceğinin vurgulandığı ve 54. Hükümetin icraatında lâikliğeaykırı olarak ne bir kararnameye, ne bir kanun tasarısına, ne de herhangi biridari tasarrufa rastlamanın mümkün olmadığı;
Refah Partisi'ne göre lâikliğin, kanunların yapılmasındaskolastik düşüncenin değil ancak bilim ve aklın esas alınmasının gerekli olduğuve bu gerçeğin Refah Partisi Genel Başkanı Necmettin Erbakan'ın sayısızaçıklamalarında açık bir şekilde gösterildiği;
Refah Partisi'nin ister dini, ister siyasî kaynaklı olsunher türlü taassuba da karşı olduğu; Hukuki anlamına uygun gerçek lâikliğin en samimisavunucusunun Refah Partisi olduğu; hal böyleyken gerçeğe aykırı olarak bununaksinin söylenmesinin ancak art maksatlı propaganda yapmak isteyenlerinbaşvurdukları bir yol olduğu, hukuk ve gerçek önünde bu iddiaların hiçbirgeçerliliğinin olamayacağı;
Ceza Hukuku'nun temel esasları bakımından bu isnadınRefah Partisi'ne yapılmasının mümkün olmadığı ve bu davada isnadın sübutu içinşart olan unsurlardan hiçbirisinin bulunmadığı; Anayasa Mahkemesi'nin kimikararlarının da kendilerini doğruladığı;
Nitekim Yüksek Mahkeme'nin 1982 Anayasası dönemindealdığı 28.9.1984 tarih ve E. 1984/1 (Parti Kapatma), K.1984/1 sayılı kararındaşöyle denildiği;
'...Bu haliyle, uygulanması istenilenmaddeler birer ceza kuralı niteliğindedir... siyasî partinin kapatılmasınailişkin yaptırım Türk Ceza Kanunu'nun 11. maddesiyle belirlenen klasik cezalararasında yer almaması, failin tüzel kişi olmasından kaynaklanmaktadır ...Siyasî partilerin kapatılmaları sonucunu doğuran bu tür yasakların birer cezakuralı niteliğinde oldukları, 1961 Anayasası'nın yapılmasında açıkçabelirtilmiştir.
Kaldı ki, hem 22/4J1983 günlü, 2820 sayılı Yasa'nın 98.ve hem de 10/11/1983 günlü, 2949 sayılı Yasa'nın 33. maddeleri, siyasîpartilerin kapatılmasına ilişkin davaların, Ceza Muhakemeleri Usulü Kanunuhükümleri uygulanmak suretiyle, ... karara bağlanacağını, belirtmektedir.
Uygulanması istenen maddelerin ceza kuralı niteliğindeoluşları ve davanın Ceza Muhakemeleri Usulü Kanunu'na göre yürütülmesi, davalıParti için güvence teşkil eden bir takım sonuçlar doğurur. Gerçekten, kişiözgürlüklerini korumak kaygısıyla, tarih boyunca bir dizi güvence kurumlaşıp,ceza ve ceza usul hukuku alanında yerini almıştır. Bunlar arasında, üçüncükişilerin eylemlerinden sorumlu olmamak, kanunsuz suç ve ceza olmaz ilkesi vebunun sonucu olarak cezada genişletici yorum ve kıyasa yer verilmemesi kuralı,eldeki dava nedeniyle pratik sonuçlar doğuracak niteliktedir. Aynı biçimde,ceza usulünün, gerçeği araması ve biçimsel gerçekle yetinmemesi, taraflarıniddia ve savunmaları ile bağlı tutulmaması, delil serbestisi esası, şüphehalinde sanık lehine hareket etmek gereği gibi ilkeler, görülmekte olan budavada da gözönünde bulundurulacak ilkelerdendir.'
Bu özelliklerinden dolayıdır ki böyle bir davada isnadınsübut bulabilmesi için her şeyden önce Ceza Hukuku'nun temel kurallarına göreisnadla ilgili unsurların herbirinin ayrı ayrı sübutunun şart olduğu;
Hangi yönden bakılırsa bakılsın netice olarak genel hukukesaslarına göre herhangi bir isnadın sübutu için dört unsurun hepsinin birdensübutunun gerekli olduğu, bunların, maddi unsur, hukuka aykırılık, manevi unsurve illiyet rabıtası olduğu; bu davada bu unsurların hepsinin sübutu şöyledursun, hiçbirisinin mevcut olmadığı;
Her şeyden önce, bu davadaki isnadın maddi unsurununbulunmadığı; zira 'bir maddi unsur'un var olabilmesi için bir fail ileyasalara aykırı bir fiilin bulunması gerektiği; halbuki, maddi unsur açısındanbu davada failin de, fiilin de bulunmadığı;
Bu davada 'Hukuka Aykırılık' unsurunun da bulunmadığı,davanın esasını partinin lâikliğe aykırı fiillerin işlendiği bir odak halinegeldiği hakkındaki iddiaların oluşturduğu; bu sebepten her şeyden önceiddianamede yer alan her isnadın teker teker lâikliğe aykırı olup olmadığınınbelirlenmesi gerektiği, bu belirlemenin yapılmasında takip edilecek usulünSiyasî Partiler Kanunu'nun 98. maddesine göre CMUK olduğu, yine bu belirlenmedeesas bakımından uygulanacak kanun maddesinin de Anayasa'nın 24. maddesi olduğu;lâikliğe aykırılık unsurlarının TCK'nun 163. maddesi kalkmadan önce bu hükümdede mevcud olduğu, ve bu maddenin ihlalinin aynı zamanda ceza açısından da suçteşkil ettiği; 163. madde kaldırıldıktan sonra ise lâikliğe aykırılığın kişileraçısından suç olmaktan çıktığı; ancak bu fiileri yasaklayan Anayasa hükümlerideğiştirilmediğinden bu konunun siyasî partiler açısından bir parti yasağıolarak halen yürürlükte olduğu, bu sebepten lâikliğe aykırılığın unsurlarınınAnayasa'nın 24. ve 2820 sayılı Kanunun 87. maddelerinde mevcut bulunduğu; bukonudaki eylemlerin yasağa aykırı olup olmadığının araştırılmasında söz konusumaddelerdeki unsurların kıstas olarak göz önünde bulundurulmasının gerektiği;
'Lâikliğe aykırılık' fiilinin sübut bulması için gerekAnayasa gerek 2820 sayılı Siyasî Partiler Kanunu'na göre Devletin temelnizamını ortadan kaldırıp bunların yerine dini esasa dayanan nizam koymakfiilini gerçekleştirmek için karar almak ve eylemde bulunmak gerektiği;
Gerek doktrindeki açıklamalardan, gerekse çok sayıdakiemsal, Yargıtay kararından da açıkça anlaşılacağı gibi, 'Lâikliğe aykırılıkeylemi'nin gerçekleşebilmesi için dört unsurun mevcudiyetinin sübutunun şartolduğu; bunların;
1. Devletin mevcut sosyal, ekonomik, siyasî ve hukukitemel düzeninden herhangi birisinin dinsel inançlar açısından yerilmesi;
2. Bu eleştirilen temel tüzenin yerine konulmasıöngörülen değişikliklerin ve ilkelerin belirtilmiş olması ve bu değişiklik veilkelerin dinsel nitelikte bulunması;
3. önerilen dini temel düzen, hangi dinin düzeni ise odinde; o dinin iman bütünü kapsamı içinde olmak şartıyla, dünyevi düzenleilgili ve sistem denilebilmesine yetecek ayrıntıları içeren kurallarıyla mevcutolması ve öneriyi yapan failin bu kuralları somut bir şekilde ortaya koymuşolması;
4. Eylemin 'Lâikliğe aykırı' olarak yapılması koşulu, yaniönerilen dinsel düzenin devletin yapısı içinde emredici nitelik taşımasınınistenmesi diğer bir ifadeyle herkes için uyulması zorunlu kurallar durumunagetirilmesine yönelik bulunması olduğu;
'Lâikliğe aykırılık'tan söz edilebilmesi için bu dörtdizi kanuni unsurun hepsinin noksansız ve kesin olarak gerçekleştiğinin sabitolmasının şart olduğu; bunlardan herhangi birinin mevcut olmaması halinde'lâikliğe aykırı'lıktan söz edilemeyeceği; bu nedenle, bu davada lâikliğeaykırılık eyleminin unsurlarının bulunmadığı; iddianame'de delil diye ilerisürülen konuların hiçbirinde de lâikliğe aykırılığın kanuni unsurlarının mevcutolmadığı; çok hukukluluk, isnadının dayandırıldığı sözlerin herhangi bir davayamesned yapılmasının mümkün olmadığı gibi bu sözlerde lâikliğe aykırılığınunsurlarının da mevcut olmadığı;
Başsavcının İddianamesi'nin 9. sayfasında; NecmettinErbakan'ın, TBMM Başkanı Hüsamettin Cindoruk tarafından organize edilen'Liderler Anayasa Çalışma Toplantısı'nda konuşma yaptığı; 'Benim inandığımşekilde sen yaşayacaksın' tahakkümünün ortadan kalkmasını istiyoruz, çokhukuklu bir sistem olmalı' dediği ifade edilerek, lâikliğin ihlal edildiğiiddiasında bulunulduğu; bu iddianın hem varid olmadığı, hem de hukukîdayanaktan yoksun bulunduğu; önce, bahse konu toplantının, TBMM Başkanı'nındaveti üzerine gerçekleşen ve fasılalarla devam eden bir meclis çalışmasıolduğu; bu çalışmanın Anayasa'nın 83. maddesinin 'sorumsuzluk güvencesi'altında bulunduğu ve herhangi bir davaya mesned yapılmasının mümkün olmadığı;bu konuşmanın bütünüyle ele alındığında kastedilen maksadın 'özel hukukta akitserbestliği hakkının savunulması' olduğunun açıkça görüleceği; nitekim toplantızaptının 11. sayfasında; 'Biz gerek Türkiye'de gerekse çağdaş dünyada,ülkelerin huzur içinde olması için 'Benim inandığım şekilde sen yaşayacaksın'tahakkümünün ortadan kalkmasını istiyoruz. Çok hukuklu bir sistem olmalı,vatandaş genel prensipler içerisinde kendi istediği hukuku kendisi seçmeli'cümlesinin yeraldığı;
Buradaki 'Vatandaş genel prensipler içerisinde kendiistediği hukuku kendisi seçmeli' sözündeki 'Genel prensipler içerisinde'şartının, Anayasa'yı, yasaları, kamu hukukunun esaslarını kasteddiği için,açıklanan görüşteki maksadın özel hukuktaki 'Akit serbestliği'ne münhasırolduğunun açıkça görüleceği,
Açıklanan görüşten maksadın, kamu hukukunda kişilerin veözel kurumların tercihlerine bırakılan ve TTK, BK, MK, HUMK ve 2657 sayılı'Milletlerarası özel Hukuk Hakkında Kanun'da yer alan tercihe bağlı 'akityapma' ve 'Mahkeme ve hakim seçme hakkına' çağdaş gelişmelere ve tarafolduğumuz uluslararası anlaşmalara paralel olarak işlerlik kazandırılmasıolduğu; bunların yanısıra konuşmanın bütününde baştan sona kadar lâikliğinsavunulmasının yapıldığı; kanunların yapılmasında skolastik bir zihniyetledinin emirlerinin değil, ilim ve aklın esas alınmasının istenildiği; bu açıkgerçekler ortada iken, böyle bir konuşmayı lâikliğin ihlali olarak telakkietmeye imkân bulunmadığı;
Mezkur görüşlerin açıklanmasının, uluslararasıanlaşmaların ve Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'nin pek çok kararlarının datekrar-tekrar teyid ettiği düşünce hürriyetinin en tabii bir uygulamasındanibaret bulunduğu; Necmettin Erbakan'ın bütün beyanlarının 'lâiklik'insavunulması istikametinde olduğu; Başsavcı'nın kendi faraziyelerine göreyasalara uygun böyle bir Meclis çalışmasını, bir isnad olarak ileriyesürmesinin mümkün olmadığı, zira bu Meclis çalışmasının 23.3.1993 tarihindecereyan ettiği ve 1995 Anayasa değişikliğinden çok önce olduğu, 1995 Anayasadeğişikliğinden önce Anayasa'da siyasî partilerin 'odak' olma sebebiylekapatılmalarının söz konusu olmadığı;
Erbakan'ın TBMM'ndeki konuşmasında Medine Sözleşmesi diyebir konudan hiç bahsedilmediği ve çok hukukluluk olarak Medine Sözleşmesininkast edilmediği, Erbakan'ın çok hukukluluktan kastının ne olduğunu, yaptığıkonuşmanın açıkça gösterdiği, bunun da 'Akit Serbestliği'nden ibaret olduğu;Refah Partisi'nin ne programında ne Meclis Grubu kararlarında ne MKYKkararlarında ne de Büyük Kongre Kararlarında, çok hukuklu sistemin kabuledildiğine, savunulacağına ve uygulanacağına dair bir hükmün bulunmadığı; bunedenle bu konunun Parti'nin resmi görüşü gibi telakki edilmesinin mümkünolmadığı; konuşma metninden açıkça görüleceği gibi bu konuşmada 'mevcut TemelDüzen'in yerine şöyle bir dini temel düzen konsun' denilerek ilkeleriylebelirtilmiş somut bir temel düzen teklifi mevcut olmadığı; aranacak diğer birunsurun da önerilen temel düzen değişikliğinin hangi dinle ilgili ise o dinde;0 dinin düzenle ilgili ve sistem denilebilmesine yetecek ayrıntıları içerenkuralların mevcut olması ve öneriyi yapan kimsenin de bu kuralları somut olarakortaya koymuş olması gerektiği; anılan konuşmada ise, herhangi bir dini temeldüzen teklifinin söz konusu olmadığı için bu unsurunda mevcut olmadığı;
Aranacak başka bir unsurun da eylemin 'lâikliğe aykırı'olarak yapılması koşulu olduğu, yani önerilen dinsel düzenin devletin yapısıiçinde emredici nitelik taşımasının istenmesi, diğer bir ifadeyle herkes içinuyulması zorunlu kurallar durumuna getirilmesine yönelik bulunmasınıngerektiği; bu konuşmada açıkça görüldüğü gibi, herkesin uymaya mecbur kalacağıtek bir temel düzenin asla söz konusu olmadığı, tam tersine emredicilik yerineherkesin dilediği gibi seçme hakkına sahip olacağı akit serbestisi temennisininsöz konusu olduğu, dolayısıyla bu unsurun da kesinlikle mevcut olmadığı;
Esasen ceza hukuku alanına giren bir eylemin suç teşkiledip etmediğinin veya parti yasağına aykırı olup olmadığının tespitedilebilmesi için herşeyden önce söz konusu eylemin kanuni unsurlarının mevcutolup olmadığının araştırılmasının Başsavcılığın kaçınılmaz bir görevi olduğu;halbuki Başsavcı'nın hem İddianamesi'nde hem de Esas Hakkındaki Görüşünde davaile ilgili olarak öne sürdüğü konuların hiçbirinde lâikliğe aykırılık fiilininkanuni unsurlarının bulunup bulunmadığını araştırmadığı; bu niteliği taşımayanbir İddianame'nin veya bir esas hakkındaki görüşün kanunen geçerli sayılmasınınmümkün olmadığı;
'Din eğitimi' ile ilgili isnadın da hiçbir hukukigeçerliliğinin bulunmadığı ve bu isnadda da lâikliğe aykırılığın kanuniunsurlarından hiçbirisinin mevcut olmadığı;
Başsavcı'nın İddianamesinde bu konuyla ilgili isnadı,'İmam Hatip Okullarının kapatılmasına ve bundan böyle yeni İmam HatipOkullarının açılmamasına' dair Milli Güvenlik Kurulu tavsiye kararı ile bunutakip hakkına Refah Partisi'nin karşı çıkması bu yönde eylemler düzenlemesi,tüm yöneticilerin halkı kışkırtan konuşmalar yapması ve bu davranışın lâikliğeaykırı olması, şeklinde ortaya koyduğu; bu iddianın hukuken tamamen mesnedsizolduğu;
Refah Partisi'nin, din eğitimine ilişkin olarakAnayasa'da belirlenen prensipleri benimsediği ve bunların doğruluğunu savunmayıve hayata geçirilmesini temin etmeyi bir parti politikası olarak belirlediği;dini eğitim konusunda Refah Partisi'nin suçlanmasının hukuken mümkün olmadığı,ön savunmada bu konuda gerekli açıklamaların yapıldığı; siyasî partilerin isteriktidarda ister muhalefette olsunlar:
1. Anayasa'nın devlete verdiği görevler hakkında partiprogramlarında açıklama yapmak,
2. İnsan haklarının korunması ve aykırı tatbikatın önlenmesiiçin gereken çalışmaları yapmak görevlerinin bulunduğu;
Böyle olduğu için de, bir kısım Refah Partisimensuplarının, tıpkı diğer parti mensupları gibi, Anayasa'nın Devlete vermiş olduğubütün diğer görevler hakkında görüş ve fikirlerini açıklamaları ne kadar doğalise, din eğitimi konusunda da görüş ve fikirlerini açıklamalarının bir suçoluşturması şöyle dursun tam tersine aynı şekilde doğal Anayasal hakları vegörevleri olduğu;
Refah Partisi'nin tüzel kişiliği olarak yani BüyükKongre, MKYK, TBMM Grubu ve Grup Yönetim Kurulu olarak din eğitimi ile ilgililâikliğe aykırı herhangi bir kararı ve eyleminin mevcut olmadığı, ve yine tümSavunma'da, Refah Partisi'nin 8 yıllık zorunlu eğitime asla karşı olmadığıhatta Refah Partili milletvekillerinin zorunlu eğitimin 11 yıla çıkartılmasıhakkında kanun teklifleri bulunduğunun belgeleriyle ortaya konduğu;
Refah Partisi Genel Sekreteri Oğuzhan Asiltürk'e izafeedilerek esas hakkıdaki görüşe derc edilen sözün Asiltürk'e ait olmadığı; izafeedilen ibarede dahi 'lâikliğe aykırı'lığın hiçbir unsurunun bulunmadığı;
Oğuzhan Asiltürk'ün Refah Partisi'nin 14. kuruluş yıldönümünde,günün mana ve önemini belirtmek üzere kısa bir konuşma yaptığı ve bu konuşmasındaRefah Partisi'nin gayesinin başkası için fedakarlıkta bulunmak ve canıylabaşıyla çalışarak ülkemiz halkının ve bütün insanlığın saadetine hizmet etmekşeklinde özetlenebilecek bir ana fikri açıkladığı; bu sözlerin lâikliğeaykırılıkla uzaktan yakından bir ilgisinin bulunmadığı gibi bu sözlerinhiçbirinde lâikliğe aykırılığın unsurlarından hiçbirisinin de mevcut olmadığı;
Şevki Yılmaz, H. Hüseyin Ceylan ve İ. Halil Çelik, 2820sayılı Siyasî Partiler Kanunu'nda öngörülen süre içerisinde partiden ihraçedildiğinden, illiyet ilkesi gereğince bunlarla ilgili konular üzerindedurulmasına gerek kalmadığı;
Genel hukuk esaslarına göre herhangi bir isnadın sübutuiçin üç temel unsurun yanında 'illiyet bağı' şartının da mevcudiyetinin gerekliolduğu; hukuku ihlal eden fiil ile fail arasındaki ilişkiye illiyet bağıdenildiği; bu ilişki mevcut değilse ve kesin olarak isbat edilememişse failesuç izafesinin mümkün olmadığı;
2820 sayılı Siyasî Partiler Kanunu'nun bu sebepten partitüzel kişiliği ile kim olursa olsun herhangi bir üyenin fiili arasında 'illiyetrabıtası' bulunup bulunmadığının tesbitine büyük önem verdiği ve bununşartlarını açık bir şekilde belirlediği; bu Kanunun 101/d. maddesindeki açık vekesin hükmüne göre bir üyenin fiili ile parti hükmi şahsiyeti arasındaki birilliyet bağının varlığından bahsedilebilmesi için; Başsavcının önce herhangibir üyenin tabii hakim önünde yargılanıp hüküm giymesi halinde bu üyeninpartiden ihracı için partiye bildirimde bulunması zorunluluğunun bulunduğu;ancak bundan sonra parti adına karar almaya yetkili kurulların üyeyi ihraçetmeyip bu üyenin yaptığı fiili tekabbül etmesinin sübut bulması halindeilliyet bağının varlığından bahsedilebileceği, Siyasî Partiler Kanunu'nun101/d-1. maddesinin belirttiği bu açık hükümler yerine gelmeden illiyet bağınınvarlığından söz edilemeyeceği;
Başsavcı'nın Esas Hakkındaki Görüşü'nde 'tetikçi' vs.gibi hukukla alakası olmayan tabirler kullanarak, olmayan bir illiyetrabıtasını varmış gibi göstermeye tevessül etmesinin hukuken hiçbirgeçerliliğinin olamayacağı;
Parti'nin belirtilen süre içinde Şevki Yılmaz'ı, HasanHüseyin Ceylan'ı ve İbrahim Halil Çelik'i ihraç ederek, ihraç işlemininyapıldığını Anayasa Mahkemesi'ne bildirdiği, hal böyleyken, Başsavcı'nın bukanuni işlemleri muvazaa olarak nitelendirmesine Siyasî Partiler Kanunu'nun101/d-1 hükmünün mani olduğu; çünkü kanunun verdiği bir hakkın kullanılmasınınmuvazaa olarak sayılamayacağı;
Bu davada 'odak haline' gelme şartlarının da mevcutolmadığı, halen yürürlükte bulunan 2820 sayılı Siyasî Partiler Kanunu'nun101/d-1. ve 103. maddelerine göre bir Siyasî partinin yasak eylemlerin mihrakı'odağı' haline gelmesi iddiasının ileri sürülebilmesi için beş şartın tamamınıngerçekleşmesinin gerektiği;
Bu davada 1995 Anayasa değişikliği ile getirilen 'odakolma' şartının 'en önemli vazgeçilmez unsuru'nun da kesinlikle söz konusuolmadığı; hukuki ve ilmi mesnedlerden de açıkça anlaşılacağı gibi odak olmahalinin asıl vazgeçilmez unsurlarının; 'Saldırgan ve icrai eylemler', 'Fiili mücadeleninodağı haline gelme', 'Demokratik Temel Düzeni yıkmaya yönelik eylemlerindevamlılık arz etmesi' olduğu; diğer bir ifadeyle odak olma halinin, birpartinin programını, tüzüğünü ve bütün yasal faaliyetlerini bir kenarabırakarak, planlı ve devamlı bir şekilde saldırgan eylemleri yürüten birkuruluş haline gelmiş olması olduğu, bu unsurlar oluşmadan odak halindenbahsedilemeyeceği; Refah Partisi için bu davadaki isnadın hiçbir unsurununmevcut olmadığı gibi odak olma halinin bu en önemli vazgeçilmez unsurunun dakesinlikle mevcut olmadığı;
1. Bu davada ceza hukukunun ve Ceza MuhakemeleriKanunu'nun temel hükümlerinin uygulanması gerektiği;
2. 'Üçüncü kişilerin eylemlerinden sorumlu olmamakilkesi' gereği, parti tüzel kişiliğinin yargılandığı bir davada, üyelerinfiillerinin, parti tarafından benimsenmedikçe, delil olamıyacağı;
3. Ve yine aynı temel esastan dolayı parti tüzel kişiliğihakkında alınacak olan bir karar ile davada taraf olmayan ve hiç yargılanmamışolan herhangi bir partili üyeye cezai sonuçlar getirecek bir hükümverilmesinin mümkün olmadığı, yani bu davada Anayasa'nın 84/5. maddesininuygulanmasının olanaklı bulunmadığı;
4. Yine ceza hukukunun temel esasları bakımındanBaşsavcı'nın gerek İddianamesi'nde ve gerekse Esas Hakkındaki Görüşü'nde,'Kanunda açıkça mevcut olmayan usul kurallarının var sayılmasını istemesi'ni,'Bizzat Anayasa m. 69'un son fıkrası odak olma halinin kanunla düzenleneceğiniamir bulunduğu halde bu emir dinlenilmeden 69. maddenin doğrudan uygulanmasınıistemesi'ni, 'Siyasî Partiler Kanunu m. 103'ün zimnen mülga sayılarak meydanagelecek boşluğun usul hakkındaki bu hükmün yerine yorum yoluyla yeni bir usulhükmünün ihdas edilmesini' talep etmesinin hukuken kabulünün mümkün olmadığıve geçerliliğin bulunmadığı;
5. Başsavcı'nın hiçbir delil niteliğinde olmayan, birkısım partili üyelere izafe ettiği beyanlarda, 'lâikliğe aykırılığın'unsurlarından hiçbirisi mevcut olmadığı halde bunların mevcut kabul edilmesinitalep etmesinin de ceza hukukunun temel esaslarına tamamen aykırı olduğu;hukuken ise talebin kabulünün mümkün olmadığı;
İddianame'de birkaç üye için ileri sürülen hukuka aykırıiddiaların herbirinin ayrı ayrı ele almak yerine, bu önemli hususu açıklamakbakımından sadece bir misal üzerinde durmakla yetinileceği; Ahmet Tekdal'ınyıllarca önce, Hacda yaptığı iddia edilen bir konuşmanın ispata matuf delilolarak ileri sürülemeyeceği;
Kanal D Televizyonunun 24.11.1996 günü yaptığı biryayında, Ahmet Tekdal'ın yıllarca önce (1986 da) Hac'da yaptığı ileri sürülenbir konuşmanın bu davaya delil yapılmak istendiği; Hac'da yapıldığı iddiaolunan bu konuşmanın video bant dışında bir dayanağının bulunmadığı; bukonuşmanın hangi tarihte ve nerede yapıldığının belli olmadığı; bant üzerindemontaj veya değiştirme olup olmadığının da belli olmadığı; bu bakımdan buyayının bir mesned olarak alınamayacağı;
Bu konuda Başsavcı'nın 2820 sayılı Siyasî PartilerKanunu'nun 101-d maddesinde belirtilen işlemlerden hiçbirini yerinegetirmediği; Ahmet Tekdal'ın konuşma metninin içerisinde, lâikliğe aykırılıkunsurlarından hiçbirisinin mevcut olmadığı, metnin mücerret bir tavsiyedenibaret olduğu; mevcut nizamın yerilmek şöyle dursun, parlamenter sistemin esasalındığı, somut bir şekilde bir temel düzeni tarif edecek ve herkesin uyacağıemredici herhangi bir dizi kuraldan bahsedilmediği; 'hak nizamı' ibaresininsöylenip söylenmediğinin, söylenmemişse ne maksatla söylendiğinin belliolmadığı; hal böyleyken metinde temel parlamenter düzen içinde hukuk devleti veadil bir uygulama kastedilmişken ve bu hususla ilgili kanıtlar mevcutken, bunundışında yorumlar yapmanın ceza hukukunun kurallarına aykırı olduğu;
TCK'nun 163. maddesinin yürürlükten kaldırılmasıylaşahıslar için lâikliğe aykırılık fiili suç olmaktan çıktığından bu davanınaçılmasının hukuka uygun bulunmadığı;
Anayasa bakımından da bu isnadın Refah Partisi'neyapılmasının mümkün olmadığı;
1995 Anayasa değişikliğine göre yetkili kurullarcabenimsendiği sübuta ermedikçe şahısların eylemlerinin parti kapatma sebebiolamayacağı;
1995 Anayasa değişikliğinden önceki fiillerin, delilolarak gösterilemeyeceği;
Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi'ne göre; hiç kimsenin,işlendiği zaman ulusal ve uluslararası hukuka göre suç sayılmayan bir eylem yada ihmalden ötürü mahkum edilemeyeceği (m.7, fıkra 1); Türk Ceza Kanunu'na görede; işlendiği zamanın kanununa göre cürüm veya kabahat sayılmayan bir fiildendolayı kimseye ceza verilemeyeceği (m.2, fıkra 1); ayrıca 'bir cürüm veyakabahatın işlendiği zamanın kanunu ile sonradan neşrolunan kanun hükümleri bir birindenfarklı ise failin lehine olan kanunun tatbik ve infaz olunacağı' (m. 2, fıkra2);
Bu hükümler muvacehesinde, hem Parti'ye hem de Partimensuplarına atfedilen fiil ve beyanların tarihlerine bakıldığında;
1) Şevki Yılmaz'a izafe edilen konuşmaların, 1989-1990yıllarında yapıldığı ve ayrıca Şevki Yılmaz'ın Parti'den ihraç edildiği;
2) Hasan Hüseyin Ceylan'a izafe edilen konuşmanın, 1990tarihli olduğu ayrıca Hasan Hüseyin Ceylan'ın Parti'den ihraç edildiği;
3) 'Çok hukukluluk' konuşmasının, 1993 yılında yapıldığı;
4) Grup konuşmasının, 1994 yılında yapıldığı;
5) Ahmet Tekdal'a izafe edilen konuşmanın ise, 1986yılına tekabül ettiği;
Başsavcı'nın iddia ettiği gibi bir an için 1995 Anayasadeğişiklikleri ile 2820 sayılı Siyasî Partiler Kanunu'nun 101/d ve 103.maddelerinin mülga olduğu kabul edilecek olsa bile, İddianame'de, yapıldığıileri sürülen bu konuşmaların Anayasada odak olma kavramı bulunmadığı dönemeait olduğu ve kanunda olmayan mesnede dayanan isnatlardan ibaret olduğu;sonradan yürürlüğe giren bir kanun, yargılanan kişi ve kurumların aleyhinde birhüküm getirmişse, bu hükmün asla geriye yürütülemeyeceği; eğer bu isnatlarlailgili olarak Siyasî Partiler Kanunu'nun 103. ve atıfta bulunduğu 101/d.maddeleri uygulanacaksa ki hukuken bunların uygulanması gerekeceği, omaddelerin hükümlerini işleterek odaklaşmanın ispatı için de gereken işlemlerinhiçbirisini yapmadığından, davanın yine redde mahkum olduğu;
Beyan ve kararın eylem sayılmayacağı, düşünce ve ifadeözgürlüğü kapsamında kalan görüş bildirme ve beyanda bulunmanın, eylemolmadığı, bu yüzden Anayasa'da, yasalarda, ilmi ve kazai içtihatlarda 'beyan've 'eylem'in birbirinden farklı iki ayrı kavram olarak kabul ve ifade edildiği;bu davada hiçbir 'parti eylemi'nin bulunmadığı ve herhangi bir 'partieylemi'nden de söz dahi edilmediği; delil olsun diye ileri sürülen konulardanhiçbirisinin partinin eylemi olmadığı, bunların hepsinin sadece birkaç üyeyeizafe edilen sübut bulmamış beyanlardan ibaret olduğu; dolayısıyla bu davadakiisnadın hukuken delilden mahrum bulunduğu;
Bu davada odak olmanın beş şartından hiçbirisininbulunmadığı, dolayısıyla bu cihetten de Anayasa bakımından bu davadaki isnadınRefah Partisi'ne yapılmasının mümkün olmadığı;
Anayasa'nın en önemli temel ilkelerinden birisinin milletvekilleriiçin 'sorumsuzluk' bir diğeri de 'dokunulmazlık' teminatı olduğu; bu hususun önsavunmada ayrıntılarıyla açıklandığı;
Anayasa'nın 83/l. maddesinin 'Meclis Çalışmaları....'esasını getirmek suretiyle yer tahdidini kaldırdığı ve meclisin içinde vedışında yapılan bütün meclis çalışmalarının tamamının 'Meclis çalışmaları'kapsamı içinde kaldığı; Meclis Genel Kurul kürsüsünde olduğu gibi bütün grup vekomisyon çalışmalarının da 'sorumsuzluk' teminatı altında bulunduğu;
Hukuken netleşen görüşe göre sorumsuzluğun hem Meclisiçindeki hemde meclis dışındaki 'Meclis çalışmalarının' tümünü kapsadığı;Meclis içi yerler meyanında Kürsü, Genel Kurul Salonu, geçici ve daimi komisyonsalonları, siyasî partilerin Grup toplantı salonları, grup yönetim kurulu salonlarıve Meclisin diğer bütün müştemilatının yer aldığı;
Parlamenter faaliyetin, yalnız 'Kürsü' ve 'Genel Kurul'çalışmalarından ibaret olmadığının, siyasî partilerin grup çalışmalarıyla daimive geçici komisyon çalışmalarının da 'Meclis Çalışmaları'ndan sayıldığınınAnayasa Mahkemesi'nce de kabul edildiği; kürsüde, Genel Kurul'da, komisyonlardave siyasî partilerin grup toplantılarında, hattâ Meclis müştemilatında serdedilensöz ve düşüncenin 'Sorumsuzluk teminatı' altında olduğu;
Ön Savunmada da belirtildiği gibi, sorumsuzluğun'Fiiller' bakımından 'Kapsamına' gözatıldığında, hangi fiillerin 'parlamentersorumluluk' kapsamına girdiğini birer birer saymanın mümkün olmadığı; hiçşüphesiz, bunun ölçütünün de yine 'Parlamenter Fonksiyon' olacağı, buna göre;parlamento'da ileri sürülen görüşlerin, yapılan konuşmaların, kanunönerilerinin, araştırma, genel görüşme, gensoru, soru önergeleri gibi yasama vedenetim faaliyetleriyle bunlara benzer fiillerin örnek olarakzikredilebileceği; 'Sorumsuzluğun mutlak olduğu; sorumsuzluğun daimi olduğu vekamu düzeninden sayıldığı; sorumsuzluğun yanısıra yasama dokunulmazlığının daön savunmada açıklandığı;
'Sorumsuzluk' ve 'dokunulmazlık'ın milli iradenineksiksiz temsili için zaruri birer güvence olduğu ve asla vazgeçilemeyeceği vehiçbir şekilde ihlal edilemeyeceği; aksi halde, Anayasa'nın temel esası olan'kuvvetler ayrımı' prensibinin ortadan kalkacağı ve milli iradenin TBMM'detecelli ettirdiği aritmetiğin, milli irade dışında herhangi bir yol veyasebeple değiştirilebilmesi imkanının doğacağı, bunun da demokrasinin temelesaslarıyla bağdaşmasının mümkün olmadığı;
Başsavcı'nın esas hakkındaki görüşünün 66. sayfasında:'Bu davada parti hükmi şahsiyeti yargılanmaktadır. Şahıslar yargılanmamaktadır,Şahısların cezalandırılmaları söz konusu değildir. Biz esasen böyle bir şeyi detalep etmiyoruz. Bundan dolayı ilgili şahısların tabii hakim önünde yargılanmışolmalarına lüzum yoktur' dediği; halbuki parti tüzel kişiliği hakkındaverilecek olan hükmün dolaylı yoldan şahısların cezalandırılmaları sonucunudoğurabileceği; diğer yandan Anayasa'nın 100. maddesinin Hükümet üyelerininyargılanabilmesini belli şartlara bağladığı ve bunun ancak Meclis kararıylamümkün olabilmesi esasını getirdiği;
Başsavcı'nın iddiasının kabulünün Anayasa'nın bu çokönemli temel esasını da yok saymak veya çiğnemek anlamına geleceği, bu yüzdende bu iddianın kabulünün mümkün olmadığı; parti üyeleri tabii hakim önündeyargılanmaksızın; parti tüzelkişiliğinin yargılanması halinde partininkapatılması ve ayrıca da Anayasa'nın 84/5. maddesinin uygulanması söz konusuolduğu takdirde, bir kısım parti üyelerinin yargılanmadan ağır cezalaraçarptırılabilmesi sonucunu doğurabileceği; bu sonucu ne doğal ne de hukukisaymanın mümkün olmadığı;
Bir partiyi yargılarken verilen cezanın veya tedbirhükmünün yalnız yargılanan 'parti tüzel kişiliğine' şamil olması gerekirkenhükmün neticelerini o mahkemede hiç yargılanmayan başka şahıslara da -üyeolsalar dahi- teşmil edilmesinin Anayasa'nın temel ve vazgeçilmez kurallarıylaasla bağdaştırılamayacağı; bu tür bir uygulamanın Anayasa'nın 37. maddesindeyer alan 'Hiç kimse tabi olduğu mahkemeden başka bir merciin önüne çıkarılamaz'hükmüne de taban tabana zıt olduğu; bir partili üyenin , milletvekili de olsaAnayasa Mahkemesi önünde şahsen yargılanmasının, Anayasa'nın 148. ve 149.maddelerine de aykırı olduğu, zira bir kimseyi -ve bir milletvekilinidokunulmazlığı da kaldırılmadan- tabî olmadığı, onu yargılamaya yetkili olmayanbir mahkemede gıyaben yargılama niteliğinde olan bir uygulamanın her yönüyleAnayasa'ya aykırı olan bir uygulama olduğu, böyle bir uygulamanın Anayasa'nın37. maddesinin onbirinci fıkrasına da aykırı bulunduğu;
2820 sayılı Siyasî Partiler Kanunu'nun 101/d ve 103.maddelerinin ve Anayasa'nın 83. ve 100. maddelerinin asla yok sayılamayacağı;
Bu davada, milletvekili sıfatını haiz hiç kimsenin 83. ve85. madde kaale alınmadan sorgulanamayacağı, yargılanamayacağı vemilletvekilliğinin de düşürülmesini doğuracak bir muameleye tabitutulamayacağı; parti üyeliğinin cezalandırma sebebi olamayacağı;
Bu dava ile yürütme organı üyesi olan Başbakan veya bakanlarınyargılanmaları yolunun açılmasının Anayasa'ya aykırı olduğu hükümet üyelerininicraatlarını yargının değil, Meclis'in denetleyeceği;
Yapılan Anayasal açıklamaların şu dört neticeyi ortayakoyduğu;
1. Başsavcı'nın, Anayasa'nın 83. maddesindeki'sorumsuzluk' ve 'dokunulmazlık' güvencelerini yok sayarak dolaylı yoldangitmek suretiyle milletvekillerine izafe ettiği fiilleri bu davada delil diyegöstermesinin ve söz konusu yapmasının Anayasa'nın temel esaslarına aykırıolduğu , aynı şekilde Başbakan ve bakanların fiillerini de Anayasa'nın 83. ve100. maddesi muvacehesinde bu davada söz konusu yapmasının hukuka aykırıolduğu;
2. Anayasa'nın 83. ve 100. maddelerindeki güvenceleri yoksayarak milletvekili ve hükümet üyelerinin dolaylı yoldan cezalandırılabilmelerinesebep olabilecek böyle bir davanın açılmasının Anayasa'ya aykırı olduğu vedavanın reddi gerekeceği;
3. Hükümet üyeleri ile ilgili fiillerin, TBMM tarafındandenetlendiği ve bunlarda sorumluluğu gerektirecek herhangi bir hususunbulunmadığının kesin olarak karara bağlandığı, Meclis soruşturmaları vegensoruların reddedilmesi suretiyle kesin olarak karara bağlanmış konularınyeniden yargı konusu yapılmalarının Anayasa'ya aykırı olduğu ve bu yönüyle dedavanın reddi gerekeceği;
4. Aynı şekilde bu davadaki isnadın TBMM'de gensorukonusu yapıldığı, Refah Partisi'nin iktidarda iken lâikliğe aykırı hareketettiği iddiasıyla TBMM'ne gensoru önergesi verildiği, bu iddianın 20.5.1997günü Meclis tarafından yapılan müzakereler sonunda reddedilerek kararabağlandığı;
Bu Anayasal esaslar bakımından da bu davanın Anayasa'yaaykırı olduğu ve bu davadaki isnadın Refah Partisi'ne yapılmasının mümkünolmadığı;
Anayasa'nın en önemli temel kurallarından birisinin dehiç şüphesiz Anayasa'nın 38. maddesiyle konulmuş olan 'Kanunsuz suç ve cezaolmaz' temel kuralı olduğu; bu kuralın doğal sonucu olarak, iddianamedekiisnat, bir kanun maddesi ile tarif edilmediği için davanın öncelikle usulyönünden reddi gerekeceği, Başsavcı'nın İddianame'de ileri sürdüğü '2820 sayılıSiyasî Partiler Kanunu'nun 101/d ve 103. maddelerinin mülga sayılması veAnayasa'nın 69. maddesinin doğrudan uygulanmasına tevessül edilmesi' iddiasınınhukuken kabulüne imkan bulunmadığı; TCK'nun 163. maddesi yürürlükten kalktığıiçin şahısların fiillerinin parti yetkili kurullarınca benimsendiği sabitolmadıkça, bu davada delil olarak ileri sürülmesinin mümkün olmadığı; TCK'nun163. maddesi yürürlükten kalktığı için bu davada Anayasa'nın 84/5. maddesininuygulanmasının söz konusu olamayacağı; dolayısıyle belirtilen nedenlerdendolayı Refah Partisi'ne bu davadaki isnadın yapılamayacağı;
Bu davanın 1995 Anayasa değişikliklerinin hem amacına,hem de lâfzına aykırı olduğu, zira 1995 Anayasa değişikliklerinin Türkiye'yiAvrupa Birliğine hazırlamak için daha demokratik bir ortama kavuşturmakamacıyla yapıldığı; bu sebeple yüzlerce parti kapatma sebebinin yürürlüktenkaldırıldığı ve böylece Siyasî faaliyetlerin sınırlarının genişletildiği,Siyasî yasakların alanının daraltıldığı ve Siyasî partilerin kapatılmalarınınasgari bir sahaya inhisar ettirildiği; Başsavcı'nın ise bu düzenlemeleritersine çevirmek istediği ve 1995 değişikliğinden önce, Anayasa'ya dayanarakaçılması mümkün olmayan bir davayı şimdi açmış bulunduğu; 1995 Anayasadeğişikliklerinin amacına ters düşen bu davanın reddi gerekeceği;
Anayasa'nın 68/4 ve 69/6 maddelerinin, odaklaşmanın ancak'parti eylemleri' ile oluşabileceğini öngördüğü; bu nedenle 2820 sayılı SiyasîPartiler Kanunu bakımından da Refah Partisi'ne bu isnadın yapılamayacağı zira,2820 sayılı Siyasî Partiler Kanunu'nun belirttiği ön şartların bulunmadığı;
Batı'da, gerek ulusal hukuk düzeyinde gerekseuluslararası anlaşmalarda temel hak ve özgürlüklerin sınırlama nedenlerininaçık bir şekilde belirtildiği; bunların arasında lâikliğe aykırılık diye birsınırlama ve yasağın bulunmadığı;
İfade ve örgütlenme özgürlüklerinin hangi durumlardasınırlandırılabileceğinin ön savunmada açıklandığı ve AİHS'nin ifadeözgürlüğünü düzenleyen 10. maddesi ve örgütlenme özgürlüğünü düzenleyen 11.maddesi ile ilgili açıklamaların yapıldığı; sözleşme çerçevesinde haklarınkorunmasının esas, sınırlandırılmasının ise kesin şartlara bağlanmış istisnaniteliğinde olduğu; dünyanın bugün ulaştığı noktada otoriter ve dayatmacıanlayışların geçerliliğini yetirdiği; ülkemizde de yasamanın yanında YüksekMahkemelerin vereceği kararlar sonunda çağdaş ve evrensel demokrasiyi yaşamaimkanına kavuşulacağı; 1995 Anayasa değişikliğinden sonra bu davada 2820 sayılıSiyasî Partiler Kanunu'nun 101/b maddesinin parti tüzelkişiliği adına kararalmaya yetkili kurulların dışındaki hükümlerinin uygulanamayacağı; bu hususunön savunmada da açıklandığı; sonuç olarak, Siyasî Partiler Kanunu'nun 15.maddesinde genel başkanın görev ve yetkilerinin belirtildiği ve 'Partiyi temsilyetkisi genel başkana aittir. Kanunlardaki özel hükümler saklı kalmak kaydı ileparti adına dava açma ve davada husumet yetkisi, genel başkana veya onaizafeten bu yetkileri kullanmak üzere parti tüzüğünün göstereceği partimercilerine aittir' denildiği; bu hükümden açıkça anlaşılacağı gibi GenelBaşkan'ın tek başına partiyi ilzam edecek bir karar alma yetkisininbulunmadığı; ve yine Siyasî Partiler Kanunu'nun 16. maddesinde de parti adınakarar almak, eylem düzenlemek ve partiyi ilzam etmek yetkisinin Partinin MerkezKarar ve Yürütme Kurulu'na (MKYK) ait olduğunun açık bir şekilde gösterildiği;
Bir partinin en yetkili kurulunun 'Parti Büyük Kongresi'olduğu; MKYK'nın Büyük Kongrenin kararlarına uygun olarak çalışacağı ve partiyibüyük kongre adına ilzam edeceği;
Genel Başkanın ise MKYK'nın aldığı kararları uygulayacağıve Siyasî Partiler Kanunu'nun 15. maddesi dışında kalan konularda parti tüzelkişiliğini tek başına ilzam edemeyeceği, parti adına karar alamayacağı; yanigenel başkanın fiil ve beyanlarının MKYK veya Büyük Kongreyi bağlamasınındüşünülemeyeceği; bu gerçeği, 2820 sayılı Siyasî Partiler Kanunu'nun 103.maddesinin de açıkça gösterdiği;
Genel başkanın tek başına ne fesih, ne ihraç ne tekabbülyetkisinin bulunmadığı; parti genel başkanının yanısıra genel başkanyardımcılarının ve genel sekreterinde, parti tüzel kişiliğini ilzam ve partiadına karar alma yetkilerinin olmadığı, bunların beyan ve eylemlerinin parti tüzelkişiliğini bağlamadığı;
Çünkü, herhangi bir organın yasak bir fiili zımnen veyasarahaten benimsemesi tüzel kişiliği ilzam edemiyorsa; o organın beyan veeylemlerinin tüzel kişiliği ilzamının söz konusu olamayacağı; 1995 Anayasadeğişiklikleriyle siyasî partilerin kapatılabilmesi sadece odak olma halineinhisar ettirildiği için, bu değişikliklerden sonra artık hangi yetkiye sahipolursa olsun ve kim olursa olsun münferit şahısların ve taşra organlarınınbeyan ve eylemleriyle partilerin kapatılabilme imkanına son verildiği; bunedenlerle 1995 değişikliğinden sonra 2820 sayılı Kanunun 101/b maddesine görebir partinin kapatılamayacağı ileri sürüldükten sonra aynen:
'Gerek bu Savunma'mızın muhtelif bölümlerinden etraflıbir şekilde yaptığımız açıklamalardan ve gerekse bu bölümdeki özetlemelerdençıkan sonuç şudur ki;
Bu davanın öncelikle aşağıdaki sebeplerden dolayı usulbakımından reddi gerekir:
1- İddianame'deki isnad bir kanun maddesi ilebelirlenmemiştir.
2- İster 2820 sayılı Siyasî Partiler Kanunu'nu esasalınsın veya isterse farz-ı muhal olarak Anayasa'nın 69. maddesinin doğrudanuygulanması hukuken mümkün olmadığı halde kabul edilsin, hangi şekildedüşünülürse düşünülsün bu davanın açılmasında ne 2820 sayılı Siyasî PartilerKanunu'nun öngördüğü dava şartları yerine getirilmiştir ne de Anayasa'nın 69.maddesinin gerektirdiği ön şartlar yerine getirilmiştir.
Bütün hukuki gerçekler bir yana bırakılsa dahi bu dava,sadece 5 ön şarttan birisi olan Siyasî Partiler Kanunu 101/d ve 103.maddelerindeki ihtar prosedürü işletilmediği için dahi redde mahkumdur. Zira,bundan başka ayrıca bu davanın aşağıdaki sebeplerden dolayı esas bakımından dareddi gerekir:
1- 2820 sayılı Siyasî Partiler Kanunu'nun 101/d ve 103.maddeleri ancak tabii hakim önünde yargılanarak sübut bulmuş fiilleri delilolarak kabul etmektedir. Bu davada böyle bir delil mevcut değildir.
2- Ses ve video bantları başka delillerle teyidedilmedikçe delil sayılamayacağı cihetle de bu dava delilden yoksundur. Reddigerekir.
3- Partiden ihraç edilen milletvekillerine izafe edilenkonuların delil sayılması mümkün değildir.
4- Anayasa'nın 1995 değişikliğinden sonra siyasîpartilerin kapatılması çağdaş gelişmelere paralel olarak çok dar bir sahayainhisar ettirilmiştir.
Bu sahalardan biri, bir Siyasî partinin eylemleriyle odakhaline gelmesi durumudur. Bunun gerçekleşmesi ise ancak parti tüzel kişiliğiadına karar alabilme yetkisine sahip kurulların eylemleriyle mümkündür.
Refah Partisi'nin yetkili kurullarının lâikliğe aykırıhiçbir karar ve eylemi mevcut değildir. Esasen ne İddianamede ne de EsasHakkındaki Görüş'te herhangi bir eylemden bahsedilmemiştir.
Bu yüzden bu davada Anayasa ve yasaların aradığı hiçbirdelil mevcut değildir.
5- Anayasa'nın 90. maddesi gereği Türkiye'nin imzaladığıuluslararası sözleşmeler iç hukukun ayrılmaz bir parçasıdır. Türkiye olarakuymayı taahhüt ettiğimiz AİHS hükümleri çerçevesinde bu davaya bakılacakolursa, bu sözleşmenin 11. maddesine göre terörle irtibatı olmadan veya bizzatteröre girmiş olmadan bir partinin kapatılmasına karar verilmesi mümkündeğildir.
Ön Savunma'mızda ve bu Savunma'mızda bütün yönleri ileayrıntılı ve daha müdellel bir şekilde ortaya koyduğumuz gibi, görülüyor ki;
1. a. 'Suç kanunla belirlenir' temel kuralına ve (CMUK:163/2)'na göre isnadın kanun hükümlerine dayandırılması gerekirken , SayınBaşsavcı, İddianamesi'ni bu esaslara uymadan, Anayasa hükümlerine tevessületmek suretiyle usule aykırı davrandığından,
b. İşbu dava 2820 sayılı Siyasî Partiler Kanunu'nun 101/dve 103. maddelerinde öngörülen usul hükümleri işletilmeden ve bu maddelerinbelirttiği dava şartlarından hiçbirisi yerine getirilmeden açıldığından,
c. Ve yine bu dava Anayasa'nın 69. maddesinin bizzatkendisi ve odaklaşma hakkında hukukumuzda ve Anayasa Mahkemesi içtihatlarındakabul edilmiş olan temel şartlar ve müstekar uygulamaların gerektirdiği davaşartları da yerine getirilmeden açıldığı için,
Usul hükümleri yok farz edilerek açılan bu davanın, önSavunma'mızın ve bu Savunma'mızın 3. bölümlerinde ayrıntıları ile açıkladığımızsebeplerden dolayı rü'yet edilmesi mümkün olamayacağından, davanın öncelikle;usul bakımından reddine karar verilmesini;
2. a. Dava dosyasında 2820 sayılı Siyasî PartilerKanunu'nun 101/d ve 103. maddeleri gereğince yapılmış olan ve bu nitelikteişlemler sonucunda partinin yasadışı herhangi bir eylemi benimsediğini sübutaerdirecek bir belge bulunmadığından,
b. Dosyada odak olmanın isbatına mesnet olacak hiç birdelil olmadığından, dosyada konulan kağıtlar, gazete kupürleri, teyp ve videobantları da böyle bir davada delil sayılamayacağından;
c. Ayrıca parti tüzel kişiliği namına karar almayayetkili Merkez Karar Kurullarının lâikliğe aykırı bir kararı ve eylemibulunmadığı cihetle, Anayasa'nın 68/4 ve 69. maddelerinin şart koştuğunitelikte bir delil de olmadığından,
d. Gerek lâikliğe aykırılık ve gerekse odaklaşmaiddialarının cezai bakımından suç unsurları teşekkül etmemiş olduğundan,
e. Kendilerine izafe edilen fiilleri, işbu davaya mesnetyapılmak istenen Rize Milletvekili Şevki Yılmaz, Ankara Milletvekili HasanHüseyin Ceylan ve Şanlıurfa Milletvekili İbrahim Halil Çelik, bu davaaçıldıktan sonra 2820 sayılı Siyasî Partiler Kanunu'nun 101. maddesinin (d)fıkrasının 2. paragrafındaki '30 günlük süre' içinde Refah Partisi'nden ihraçedilmiş olup bunlara ait dava ve iddialar düşmüş olmakla parti ile ilgilidavaya mesnet yapılamayacağından,
f. Ayrıca, bu davada Yüksek Mahkeme'nizin Avrupa İnsanHakları Sözleşmesi'nin ifade özgürlüğü hakkındaki 10., örgütlenme özgürlüğühakkındaki 11. maddeleri ile diğer ilgili hükümlerini ve ek protokoller veAvrupa İnsan Hakları Mahkemesi'nin emsal kararlarını dikkate alacağına olaninancımızdan,
Açılan davanın gerek ön Savunma'mızdan gerekse buSavunma'mızda açıkladığımız tüm sebepler ve Yüksek Mahkemenizce re'sen takdirve tesbit olunacak diğer sebeplere binâen; esas bakımından da reddine kararverilmesi' denilmiş ve bu yolda istemde bulunulmuştur.
V- YARGITAY CUMHURİYET BAŞSAVCISI'NIN SÖZLÜ AÇIKLAMASIİLE DAVALI PARTİ TEMSİLCİLERİNİN SÖZLÜ SAVUNMALARI
A- Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı'nın Sözlü Açıklaması :
Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı, 11 Kasım 1997 günlü sözlüaçıklamasında özetle :
Federal Almanya Anayasa Mahkemesi'nin Komünist Parti'yikapatma kararında, 'Anayasaya aykırı maksatların ispatı için en önemli delilin,Anayasa'nın 21. maddesinin ikinci fıkrasına göre, partinin gayeleridir...'dediğini, kanun koyucunun maksadının Anayasa'nın devamı müddetince hürdemokratik ananizamı zedeleyecek hiçbir partinin inkişafına müsaade etmemekolduğunu; bir partinin hedeflerinin kaideten, programından, diğer partimakamlarının açıklamalarından ve partinin ideolojisi hakkında söz söylemeyeyetkili olarak tanınmış yazarların yazılarından anlaşılacağını, 'Alman AnayasaMahkemesi'nin 'parti makamlarının açıklamalarından' dedikten sonra aynen:'partinin siyasî ideolojisi hakkında söz söylemeye yetkili olarak tanınmışmuharrirlerin yazılarından, ileri gelen görevlilerin sözlerinden, partininiçinde kullanılan eğitim ve propaganda vasıtalarından ve bunlardan başka partitarafından çıkarılan veya onun nüfuzu altında bulunan gazete ve mecmualardan buçıkarılır. Bu organların ve taraftarlarının tutumları, maksadın tespitihususunda, netice çıkarmaya imkân verebilir.
Bütün gayelerin yazılı olması veya herhangi bir suretletespit edilmiş bulunması anlamında, maksadın yazılı delillere dayanmasışeklinde, Anayasanın 21 inci maddesinin ikinci fıkrasında bir hüküm yoktur...Bir partinin anayasaya aykırı maksatlarının, hiçbir zaman açıkça ilanedilmediği bilinen bir keyfiyettir. Geçen on yılın siyasî tecrübeleri, birpartinin kullandığı siyasî tecrübeleri, bir partinin kullandığı siyasîvasıtaların şeklinden hareketlerinin tarzından, onun hakiki maksadını anlamakve sahte olanları ayırt etmek için kafi derecede bilgi vermiştir' dediğini ;
Başsavcılığında da, parti kapatma davalarında delillerinbu şekilde ortaya konulup değerlendirilmesi gerektiği inancında olduklarını;Türkiye Cumhuriyeti'nin tarihi geçmişinde ve bu gününde sağlanan ibadetkolaylıklarına rağmen, Refah Partisi üyeleri ve milletvekillerinin mütemadiyenşeriat özlemini dile getirdiklerini, bu şekildeki eylemleriyle de ülkemizdedemokrasi ve insan haklarının gerçekleşmesine hizmet ettiklerinisöylediklerini; Refah Partisi'nin yayın organı gibi çalışan kimi gazetelerinyazarlarının şeriat yanlısı ve lâikliğe aykırı makaleler yazdıklarını; 'Akit','Selam', 'Milli Gazete'nin kimi yazılarının buna örnek teşkil ettiğini;
Refah Partisi'nin ön savunmasında ileri sürülenhususların satır başlarıyla cevaplandırılacağını;
Cezaların TCK'nun 11. maddesinde sayılanlar olduğunu,Ceza Kanunu'nun herhangi bir maddesinde yer alsa bile, 11. maddede sayılmamışolan hususların ceza olarak kabul edilemeyeceğini; 11. maddede sayılmayan partikapatmanın da bir ceza davası değil, Anayasa veya özel yasaya aykırılığın mahkemekararıyla tesbiti davası olduğunu; esasen hukukumuzda tüzel kişilerin cezaisorumluluklarının bulunmadığını, partinin bazı üyelerinin geçici olaraksiyasetten yasaklanmasının, doktrinde 'medeni ehliyetsizlik' denilenmüeyyidelere tabi kılınmalarının, bu davayı. ceza davası saymaya yeterliolmadığını; Anayasa Mahkemesi'nin Yüce Divan sıfatıyla baktığı davalarındışında incelediği bütün davaların bir tesbit davası olduğunu; Alman AnayasaMahkemesi'nin de bunu böyle yorumladığını ve 'partinin feshi, Anayasayaaykırılığın tesbitinin kanunen emredilmiş, normal, tipik ve uygun neticesidir'dediğini; Türk Ceza Kanunu'nun 2. maddesinin konumuzla ilgisi bulunmadığını,zira parti kapatmanın ceza davası olmadığını; emniyet tedbiri olarak düşünülsebile TCK'nun 2. maddesinin değil, yürürlükte olan son yasanın uygulanmasıgerektiğini;
Lâikliğe aykırı eylemlerin odağı (mihrakı) halinegelmenin hem Anayasamıza hem de Siyasî Partiler Kanunu'na göre bir partininkapatılma nedeni olduğunız; her iki yasada da odak olmanın tanımınınyapılmadığını; bunun Anayasa'nın 68/4. ve 69/6. maddelerinin 'somut norm'sayılmamalarını gerektirmediğini; TCK'nunda ve özel yasalarımızda da tarifiyapılmamış ve mahkemelerin takdirine bırakılmış pek çok kavramın bulunduğunu,örneğin 'taammüd', 'aleniyet' ve 'bölücülüğe matuf eylem'in bunlardan olduğunu;TCK'nun 163. maddesi kaldırıldığı için hükümlülük kararıyla ispata olanakkalmadığından, Anayasa'nın 69. maddesinin altıncı fıkrasının odak olmayı hertürlü delile dayanarak belirlemeyi Anayasa Mahkemesi'ne bıraktığını;Anayasa'nın 69/6 ve 68/4 madde ve fıkraları ile 2820 sayılı Yasa'nın 103.maddesi arasında ispat bakımından çelişki bulunduğunu; 1995 değişikliğindensonra bu maddenin Anayasa'ya aykırılığın re'sen ele alınıp iptal edilmesininolanaklı olduğunu;
Bir itirazın da Anayasa'nın 90. maddesi ileilgili olduğunu; Türkiye'nin imzaladığı hiçbir milletlerarası sözleşmede, dinduygularını sömürerek çıkar sağlamaya yönelik propaganda yapmaya veya lâikliğeaykırı amaçlar için örgütlenmeye izin veren veya bu amaçla faaliyet gösterenpartilerin kapatılmayacağına ilişkin bir hükmün bulunmadığını;
Esasen milletlerarası andlaşmaların usulüne göreyürürlüğe konulmuşsa kanun hükmünde olduğunu, ama yine de bir kanun olduğunu,diğer kanunlardan farkının Anayasaya aykırılığının iddia edilememesi olduğunu,yoksa Türkiye Büyük Millet Meclisi'nin serbestçe kanun yapma hakkının elindenalınmış olmadığını, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'nin elbette imzaladığımızsözleşme hükümlerine göre karar vereceğini, Türk hâkiminin ise, daima Türkkanunlarına göre karar vermek zorunda olduğunu, başka bir deyişle, birmilletlerarası sözleşmenin yürürlüğe girmesinden sonra, Türk kanunkoyucusu busözleşme hükümleriyle çelişen yeni bir kanun yürürlüğe koyarsa, uygulanacak olanınsonraki kanun olduğunu; en güzel ve Anayasaya en uygun yolun, değişinceye kadarkendi yasalarımızı aynen uygulamaktan geçtiğini;
'Demokrasilerde siyasî partileri mahkemeler değil, oyvermeyerek halk kapatır' görüşünün dayanaklarını ne Anayasamızda ne SiyasîPartiler Kanunumuzda ne çağdaş demokratik ülke anayasalarında ne milletlerarasıandlaşmalarda ve ne de bugüne kadarki hukuk uygulamalarında bulmanın mümkünolmadığını;
Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinin 17. maddesindesözleşmede öngörülen temel hak ve özgürlüklerin korunması ve demokratikkurumların serbestçe ve gerektiği gibi işlemesi açısından temel bir kuralöngörüldüğünü, bunun 'Bu sözleşme hükümlerinden hiçbiri, bir devlete, topluluğaveya kişiye, Sözleşmede tanınan hak ve özgürlüklerin yok edilmesine veya buradaöngörüldüğünden daha geniş ölçüde sınırlandırmaya yönelik bir faaliyete girişimya da eylemde bulunma hakkını verir anlamında yorumlanamaz' biçiminde olduğunu;Divana göre 17 nci maddenin birey ve birey gruplarının sözleşmeden, hür demokratikdüzeni tahrip etmek amacıyla eylemde bulunmak hakkı çıkaramayacaklarınıbelirttiğini; bu nedenle, hiç kimsenin Sözleşme hükümlerinden yararlanarak,Sözleşmede düzenlenen temel hak ve özgürlükleri tahrip edici eylemlerdebulunamayacağını; Alman Anayasa Mahkemesi'nin parti yasaklama konusunda yenibir düzen getirdiğini ve 'Anayasaya aykırı eğilimli parti' kavramını Anayasa'yasoktuğunu;
3206 sayılı Yasa'yla sorgu hakimliğinin kaldırıldığını,kendisinin böyle bir yetkisinin bulunmadığını;
Anayasamızda parti kapatmanedenlerinin 'tahdidi' yani sınırlayıcı olarak sayılmadığını, özellikleCumhuriyetin temel niteliklerini korumaya yönelik parti kapatma nedenleriniyasakoyucunun kabul edebileceğini; parti kapatma davası açılabilmesi için,ayrıca ceza kovuşturması sonucu hükümlülük kararı elde edilmesininin gerekmediğinive 101/d'deki sınırlama dışında zaman aşımına da tabi olmadığını; 101/b ile101/d'nin hiçbir alakasının bulunmadığını; Refah Partisi'nin bazı sözcülerinin,bir yandan 'Refah Partisi'ne Anayasanın değişen maddeleri doğrudanuygulanmasın, Siyasî Partiler Yasası uygulansın' derken, diğer yandan SiyasîPartiler Yasası'nın 101/b maddesinin adı geçen Partinin Genel Başkanına, GenelBaşkan Yardımcısına ve Genel Sekreterine uygulanması söz konusu olunca,'Anayasa değişti, artık bu madde uygulanamaz' diyebildiğini; hükümlülüklebirlikte düşünüldüğünde, TCK'nun 163. maddesinin kaldırılmasından sonra, 2820sayılı Yasa'nın 103. maddesinin hiçbir zaman uygulanmayacağını; hiçbir zamanuygulanmayacak bir yasa maddesinin de, zaten yasaya konulamayacağını, zirayasakoyucunun abesle işgal etmeyeceğini, hukukun bir mantık biçimi olduğunu;
Başsavcılıkça, 'Anayasamızın lâiklik ilkesine aykırıeylemlerin odağı haline geldiği' gerekçesiyle, Refah Partisi'nin kapatılmasınınistendiğini; bu çeşit eylemlerin, Anayasamızın 69. maddesinin altıncı fıkrasıyollamasıyla 68. maddenin dördüncü fıkrası gereğince parti kapatma nedeniolduğu gibi; Siyasî Partiler Kanununun 103/1. maddesi gereğince de 'Lâikliğeaykırı fiillerin işlendiği bir mihrak haline geldiği sübuta eren partiler'inAnayasa Mahkemesi'nce kapatılacağını; Mahkemelerin, iddia ve bu iddialaradayanak gösterilen olayların dışındaki nedenlere dayanarak karar veremezse de;eylemleri nitelemekte ve bu eylemlere uygulanacak kanun maddelerinibelirlemede, iddianameyle bağlı olmadıklarını;
İddianamenin 'Refah Partisi'nin açıklayacağım eylemleri ,Siyasî Partiler Kanunu'nun parti kapatılmasına neden olacak pek çok hükmünüihlal etmekle birlikte' sözcükleriyle başladığını, ancak pek çok eylemi tek birmüeyyideye bağlayan maddeden 'odak haline gelmekten' dava açtığını, bunun zatenaynı şekilde Siyasî Partiler Kanunu'na göre de parti kapatma nedeni olduğunu;Başsavcılığın, adı geçen partinin tüm eylemleriyle 'Anayasamızın lâiklikilkesine aykırı eylemlerin odağı haline geldiği' kanaatine vardığını veAnayasamızın 68. maddesinin dördüncü fıkrasıyla 69. maddesinin altıncıfıkrasının uygulanması suretiyle kapatılmasına karar verilmesi istemindebulunduğunu; parti kapatma davalarında, bu davalar için konulmuş özelhükümlerin dışında, Ceza Muhakemeleri Usulü Kanunu'nun uygulanacağını;yasakoyucunun, parti kapatma davalarında her türlü delile dayanarak kararverilebilmesini ve bu delillerin kolaylıkla toplanabilmesi amacıyla CMUK'unuygulanmasını istediğini;
21.5.1997 günlü iddianame ile Refah Partisi'ninkapatılması istemiyle dava açıldıktan sonra, elde edilen yeni delillerinAnayasa Mahkeme'sine gönderildiğini ve davalı Parti'nin de bu delillere karşıdiyeceklerini ön savunmalarında bildirdiklerini;
Ön savunmadan sonra da Refah Partisi'nin 'Lâikliğe aykırıeylemlerin odağı haline geldiğini' belgeleyen yeni delillerin bilgi vebelgelerin yine davalı Parti'ye tebliğ edildiğini ve bu delillerin AnayasaMahkemesi'ne de gönderildiğini;
Sözlü açıklamada belirttiği Amerika BirleşikDevletleri'ndeki örneklerin bu ülkede hukuk devleti ilkesine ne kadar değerverildiğini gösterdiğini; Anayasa Mahkemesi'nin 7.3.1989 günlü kararında, lâikbir devlette hukuk kurallarının kaynağını dinde değil, akılda bulunduğunu,kişilerin iç dünyasına ilişkin kurallar getiren din prensiplerininyasallaştırılmasının düşünülemeyeceğinin açıklandığını; Anayasa'nın 138.maddesi uyarınca buna uyulması gerektiğini; sonradan 'kanuna aykırı olmamakşartıyla her türlü kıyafet serbesttir' dendiğini, Anayasa Mahkemesi'nin buradakanuna değil, 'Anayasaya, lâikliğe aykırıdır' dediğini; Avrupa İnsan HaklarıKomisyonu'nun Şenay Karaduman ve Lamia Bulut tarafından yapılan başvuruları,'Komisyon, yükseköğrenimini lâik bir üniversitede yapmayı seçen biröğrencinin, bu üniversitenin düzenlemelerini kabul etmiş sayılacağıgörüşündedir. Bu düzenlemeler, farklı inançtaki öğrencilerin birlikteliğini,karmalığını sağlamak amacına yönelik olarak, öğrencilerin dinsel inançlarınıaçığa vurma özgürlüklerini yer ve biçim bakımından sınırlayabilirler.özellikle, nüfusun büyük çoğunluğunun belirli bir dine mensup olduğu ülkelerde,bu dinin tören ve simgelerinin herhangi bir yer ve biçim sınırlaması olmaksızınsergilenmesi, sözü geçen dini uygulamayan veya başka bir dine mensup olanöğrenciler üzerinde baskı oluşturabilir. Lâik üniversiteler, öğrencilerinkılık-kıyafetlerine ilişkin kurallar koyarken , bazı kökten dincilerinyükseköğretimde kamu düzenini bozmalarını ve diğerlerinin inançlarına zararvermemelerini sağlamaya özen gösterebilirler.
Komisyon, soyut olayda, kılık-kıyafete ilişkin üniversiteyönetmeliğinin, öğrencilere, başlarını türbanla örtmeme zorunluluğu getirdiğinitespit etmektedir. Komisyon, ayrıca, Türk Anayasa Mahkemesi'nin Türküniversitelerinde islami tarzda türban takmanın, bunu takmayanlara karşı birmeydan okuma oluşturabileceği yolundaki değerlendirmesini de dikkatealmaktadır.
Komisyon, lâik üniversitenin gerekleri dikkatealındığında, öğrencilerin kılık ve kıyafetlerinin düzenlenmesinin ve bu düzenlemeyeuyulmadıkça, kendilerine diploma verilmesi gibi bazı idari hizmetlerdenyararlandırılmamalarının, din ve vicdan özgürlüğüne bir müdahale oluşturmadığıdüşüncesindedir. Şikayet sözleşmenin 27. maddesinin ikinci fıkrası anlamında'açıktan açığa esassız'dır. Bu nedenle komisyon, şikayetin kabul edilemezolduğuna karar vermiştir' gerekçesiyle uygun bulmadığını; Anayasa mahkemesikararları değişmedikçe buna uyulması gerektiğini; hal böyleyken Genel BaşkanNecmettin Erbakan dahil Refah Partisi'nin bütün yöneticilerinin kendilerine oygetireceği inancıyla bütün konuşmalarında başörtüsü konusunda halkıkışkırttıklarını ve hatta Genel Başkan Erbakan'ın bir seçim konuşmasında'iktidar olduklarında rektörlerin başörtüsüne selam duracağını' söylediğini; buParti'nin yalnız bu konudaki eylemleri, sözleri ve davranışlarının bilelâikliğe aykırı eylemlerin odağı haline geldiğinin kabulüne yeterli olduğunu,
23 Mart 1993 günü, Türkiye Büyük Millet Meclisi BaşkanıHüsamettin Cindoruk'un başkanlığında, Siyasî parti liderlerinin Anayasadeğişikliği konusunda yaptıkları üçüncü toplantıda, Refah Partisi Genel BaşkanıNecmettin Erbakan'ın, 'benim inandığım şekilde sen yaşayacaksın' tahakkümününortadan kalkmasını istiyoruz. Çok hukuklu bir sistem olmalı; vatandaş, genelprensiplerin içinde kendi istediği hukuku kendisi seçmeli. Bu, bizimtarihimizde de olagelmiştir. Bizim tarihimizde çeşitli mezhepler olmuştur.Herkes, kendi mezhebine göre bir hukuk içerisinde yaşamıştır ve de herkes huzuriçerisinde yaşamıştır. Niçin ben başkasının kalıbına göre yaşamaya mecburolayım' Hukuku seçme hakkı, inanç hürriyetinin ayrılmaz parçasıdır' diyerek,lâik devlet düzenimizi eylemli olarak ortadan kaldıracak önerilerdebulunduğunu; şimdi, 'biz bunu akit serbestliği için söyledik' dediklerini,halbuki hukukun genel prensîpleri içerisinde ülkemizde akit serbestliğininzaten olduğunu, Refah Partisi Genel Başkanı'nın bu sözleriyle neyiamaçladığının, kuşkuya yer bırakmayacak biçimde açık olduğunu; eserlerindenalıntılar yaptığı, (Taha Akyol, Mecelle yazarı Cevdet Paşa, standford, Shaw veProf. Bakır Çağlar gibi) yazarların bu konudaki görüşlerinin de kendisinidoğruladığını;
'Geçiş dönemi sert mi olacak, tatlı mı olacak ...'konusunda çok geniş açıklamalar yaptıklarını, ancak hiçbirisini inandırıcıbulmadığını; önemli hususlardan birisinin de 'Çermik' konuşması olduğunu, teypbandı olmadan getirdikleri tek şeyin bu olduğunu, konuşmanın tam metninin birdergide yayımlandığını, Milli Güvenlik Kurulu'nda Güven Erkaya Paşa'nın bukonuşmayı baştan sona kadar okuduğunu, Erbakan'ın da sadece başını eğlemekleyetindiğini, Erkaya Paşa'dan işittiğini; ön savunmalarında, bu dergi hakkındave dergide bu yazıları yazanlar hakkında hem ceza hem de hukuk davasıaçtıklarını söylediklerini, ancak mahkeme kararının başka yazılar için olduğunuve onları kazandıklarını, tek bir kelimeyle bile 'bu Sivas-Çermik'tekikonuşmayı ben yapmadım' denmediğini;
Şevki Yılmaz'ın konuşmalarının malûm olduğunu, bunlarınbir kısmının milletvekili olmadan önce, bir kısmının sonradan yapıldığını,iddianamenin günümüze kadar uzadığını;
Hasan Hüseyin Ceylan'ın Kırıkkale'de yaptığı konuşmada,bilirkişinin suç var dediğini; bu konuşmanın kasetlerinin Muğla'nın birilçesinde ele geçirildiğini ve savcılığın işe el koyduğunu, Refah Partisi'nineski ve yeni ilçe Başkanlarının 'bunları bize Genel Merkez gönderdi'dediklerini;
Kanal-D'deki konuşmayı herkesin ezberlediğini, bilirkişiraporlarını da sunduklarını;
İbrahim Halil Çelik'in konuşmasının da yalnızca basındayayınlanmadığını, ifade ile ilgili tanık beyanlarını da, DGM Savcılığı'ncaalınan tanık beyanlarını da önceden sunduklarını;
Sincan Belediye Başkanı Bekir Yıldız'ı, DGM'nin mahkumettiğini, şimdi temyiz safhasında olduğunu, kesinleşince Mahkememize göndereceklerini;
Kayseri Büyükşehir Belediye Başkanı'nın durumununda aynıolduğunu;
Bunların partiden ihraç edilmelerinin hiçbir şekildepartiyi sorumluluktan kurtaramayacağını; şu anda bu ihraç kararlarının tebliğdahi edilmemiş ve kesinleşmemiş olduğunu belirttikten sonra aynen:
'Son olarak şunları söylemek istiyorum: Genel BaşkanNecmettin Erbakan dahil, Refah Partisi'nin hiçbir sözcüsünün, İmam HatipOkullarının Anayasa'nın 174. maddesinin aykırı olarak çoğaltılması, okullardakız öğrencilerin dinsel kıyafetlerle eğitim yapmaları, devlet dairelerindekadın memurlarına da aynı şekilde çalışma izni verilmesi, denetimli olsun veyaolmasın Kur'an kurslarının olabildiğince çoğaltılması ve çok küçük yaşlardabaşlaması taleplerinden herhangi birini veya hepsini içermeyen bir tekkonuşmasına bugüne kadar şahit olmadık. Gerçekten çok ilginç gerektelevizyonlardaki açık oturumlarda gerek Mecliste konuşulan mevzu ne olursaolsun mütemadiyen bu konuları işliyorlar. Diğertalepleriyle birliktedeğerlendirildiğinde, Refah Partisi'nin kavgasını verdiği hususlargerçekleşirse, Türkiye Cumhuriyeti'nin din kuralları esas alınarak yönetilenülkelerden farklı olacağını iddia edebilecek aklı başında tek kişi çıkacağınısanmıyorum. Bir de lâik olmasalardı ne yapacaklardı acaba'
Türkiye Cumhuriyeti, tevhidi tedrisata, eğitim birliğineo kadar önem vermiştir ki, Refah Partisi'nin savunmalarına dayanak yapmayaçalıştığı Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi'ni bu konuda çekince koyarakimzalamıştır. Gerek ülkemizde ve gerekse dünyada mahkemelerce kapatılan hiçbirparti, bana göre Refah Partisi kadar kapatılmayı hak etmemiştir'değerlendirmesini yapmış ve ilgili eklerle yazılı bir metni MahkemeBaşkanlığı'na sunmuştur.
Cumhuriyet Başsavcısı sözlü açıklamasına ek olarak RefahPartisi'nin 'Lâikliğe aykırı eylemlerin odağı haline geldiği'ni belgeleyendelilleri ve bunlara ilişkin düşüncelerini de şöylece belirtmiştir:
'a) Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlığınca 1993ılında yayınlanan 'TBMM'de temsil edilen Siyasî partilerin Anayasa DeğişikliğiTekliflerinin Karşılaştırılmalı Metinleri' adlı kitapta, Refah Partisinin,Anayasamızın 'Cumhuriyetin nitelikleri' başlıklı ikinci maddesinden 'lâik'kelimesinin çıkarılarak:
'Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlarına hertürlü baskıyıönleyen ve hizmeti esas alan, toplumun huzuru ve adalet anlayışı içinde, insanhaklarına dayanan, millî, demokratik ve sosyal bir hukuk devletidir' şeklinialmasını teklif ettiği gibi; Anayasamızın 'değiştirilemeyecek hükümler'başlıklı 4 üncü maddesinin tümden kaldırılmasını teklif ederek, Anayasayaaykırı bir düzen arzuladığını belgelemiştir.
Bu konuda 'Anayasanın 1 inci maddesindeki Devlet şeklininCumhuriyet olduğu hakkındaki hüküm ile, 2 nci maddesindeki Cumhuriyetinnitelikleri ve 3 üncü maddesi hükümleri değiştirilemez ve değiştirilmesi teklifedilemez' şeklindeki Anayasamızın 4 üncü maddesi hükmü ile, Siyasî PartilerKanunundaki 'Siyasî partiler, Türkiye Cumhuriyetinin lâiklik niteliğinindeğiştirilmesi ve halifeliğin yeniden kurulması amacını güdemez ve bu amacayönelik faaliyetlerde bulunamazlar' şeklindeki 86 ncı madde hükmünühatırlatmakla yetiniyoruz.
b) Refah Partisi Genel Başkanı Necmettin Erbakan, Kanan7'ye para toplamak için yaptığı konuşmada: (...Televizyonu olmadan bir davanınyürümesi mümkün değildir. Bir topluluğun toplum olması mümkün değildir. Kaldıki bugün yapılmış olan cihadda, yani Hak'kın hakim olması için yapılanmücadelede, televizyonu isterseniz topçu kuvveti olarak tarif edin, istersenizhava kuvveti olarak tarif edin, onun gidip bir tepeyi bombalamasından önce,piyadenin o tepeyi işgal etmesi, zapdetmesi mümkün değildir.
Onun için bugün yapılmış olan cihadı, televizyonsuzyapmanın imkanı yoktur. İşte bu kadar hayati bir konu için acıyıncaya kadarvereceğiz.. Şimdi ben bu hatıramı niçin size anlatıyorum. Bak bu Dünyahayatında hepimizin nefesleri sayılıdır. Birşey olacaksa, olacak şey çokyakındır. ...Onun için ölüm hepimize yakındır. İşte şimdi öldükten sonra hertaraf zifiri karanlık olan bir anda, eğer birşeyin gelip size yol göstermesiniistiyorsanız, bilesiniz ki o şey, bugün inançla Kanal 7 için vereceğiniz bupara olacaktır. Bunu hatırlatmak için size bu hatıramı naklettim) demiştir.
Televizyon Daire Başkanı Bülent Osma, Ankara TV ProgramMüdürü Nafiz Arda, Ankara TV Teknik Müdürü Şükrü Şıpka, Ankara TV ProdüksiyonMüdür Yardımcısı Mehmet özgün, Ankara TV Seslendirme Müdür Yardımcısı CumhurSavaş ve Ankara TV Prodüktörü Zeynep Esen tarafından düzenlenen 31 Ekim 1997tarihli tutanakta 'sözkonusu konuşmanın bütününün aynı yerde, aynı zaman içindedevamlı olarak yapıldığı; başka bir çekimden ses veya resim eklemesiyapılmadığı; görüntünün konuşma ile tam bir uyum içinde olduğu' ayrıntılıolarak ve gerekçeleri de gösterilerek belirtilmektedir.
e) Refah Partili Konya Belediye Başkanı Halil Ürün'ünAtatürk'ün hatırasına hakaret suçundan ve 5816 sayılı Yasanın 1 inci maddesininuygulanması suretiyle cezalandırılmasına ilişkin, Konya I. Asliye CezaMahkemesinin 14.6.1994 gün ve 538/494 sayı ile verdiği karar, Yargıtay 9. CezaDairesinin 6.7.1995 gün ve 3522/4638 sayılı kararı ile onanarak kesinleşmiştir.
d) Refah Partili Çayırova-Güzelbahçe Belediye BaşkanıYaşar Alkan'ın, Atatürk ün hatırasına hakaret suçundan ve 5816 sayılı Yasa'nın1 inci maddesinin uygulanması suretiyle cezalandırılmasına ilişkin, Kartal 2.Ağır Ceza Mahkemesinden 27.3.1997 gün ve 259/70 sayı ile verilen karar,Yargıtay 11 inci Ceza Dairesi'nin 8.10.1997 gün ve 4605/5170 sayılı kararı ileonanarak kesinleşmiştir.
e) I8 Ocak 1997 günlü ve mükerrer 22881 sayılı ResmîGazetede yayınlanan ve ramazan ayında iftar saatlerini çalışma süresi dışındabırakan ve altında Refah Partisi Genel Başkanı Necmettin Erbakan ın imzasınında bulunduğu Bakanlar Kurulu kararı hakkında Danıştay 12 nci Dairesi, 28.1.1997gün ve 1997/151 sayı ile ve 'Bu karar Anayasamızın Başlangıç kısmının 5 inciparagrafı, 2 nci ve 24 üncü maddelerine aykırı olduğu gibi, din ve devletişlerinin birbirinden bağımsız şekilde yürütülmesi şeklinde uygulanan lâiklikilkesine de ters düştüğü' gerekçesiyle yürütmenin durdurulması kararı vermiştir.
f) Refah Partili milletvekilleri hakkında, SiyasîPartiler Kanununun 4 üncü kısmında yazılı yasaklara aykırı eylemlere ilişkinfezlekeler ve bu partinin üst düzey yöneticilerinin bu yoldaki eylemlerineilişkin bazı belgeler mahkemenizce re'sen getirilmiş olup, elbette herbiriobjektif bir şekilde değerlendirilecektir.
g) Ankara Devlet Güvenlik Mahkemesi Başsavcılığıtarafından düzenlenen 27.10.1997 gün ve 309/5 sayılı Fezleke'de, '19.7.1997tarihinde, Refah Partisi Genel Sekreteri, Oğuzhan Asiltürk'ün, Refah Partisihakkında Anayasa Mahkemesinde açılan kapatma davası sözkonusu olduğunda, sizesöz veriyorum Refah için herkes canını ve malını ortaya koymaya hazırdır demeksuretiyle TCK.nun 321/2 nci maddesinde düzenlenmiş olan halkı sınıf, ırk, din, mezhepveya bölge farklılığı gözeterek kin ve düşmanlığa açıkça tahrik suçunuişlediği' gerekçesiyle adıgeçen Genel Sekreterin dokunulmazlığınınkaldırılmasını istemiştir.'
Refah Partisi'ne de gönderilen bu dosyada, NecmettinERBAKAN'ın 13.4.1994 gününde Refah Partisi meclisi Grubunda yaptığı konuşma,Başbakanlık konutunda verilen iftar yemeği; Şevki Yılmaz'ın konuşmaları, HasanHüseyin Ceylan'ın 14.3.1993 gününde Kırıkkale'de yaptığı konuşma ve Kanal- D'deyayımlanan TEKE-TEK programındaki konuşması, Genel Başkan Yardımcısı AhmetTekdal'ın konuşması, Kayseri Büyükşehir Belediye Başkanı'nın konuşması, İbrahimÇelik'in 8.5.1997 gününde Meclis kulisinde yaptığı konuşma ile Refah PartiliAdalet Bakanı Şevket Kazan'la ilgili değerlendirmelerde de aynen şöyle denilmiştir:
1- 'Refah Partisi Genel Başkanı Necmettin Erbakan,13.4.1994 tarihinde Refah Partisi Meclis Grubunda yaptığı konuşmada:
(Şimdi ikinci bir önemli nokta, Refah Partisi iktidaragelecek, adil düzen kurulacak, sorun ne' geçiş dönemi sert mi olacak, yumuşakmı olacak, kansız mı olacak bu kelimeleri kullanmak bile istemiyorum amma,bunların terörizmi karşısında herkes gerçeği açıkça görsün diye bu kelimelerikullanma mecburiyetini duyuyorum. Türkiye'nin şu anda birşeye karar vermesilazım, Refah Partisi adil düzen getirecek, bu kesin şart, geçiş dönemi yumuşakmı olacak, sert mi olacak, tatlı mı olacak kanlı mı olacak, altmış milyon bunakarar verecek) diyebilmiştir.
Bin yıllık geleneğinin en büyük üstadı kabul edilen RefahPartisi Genel Başkanı Necmettin Erbakan'ın, bu sözlerinin ne anlama geldiğiniaçıklığa kavuşturmak için söylediklerinin hiçbiri inandırıcı değildir. Acaba,bu konuşmayı televizyon kameralarında izleyen milyonlarca kişiden bir teki dahiinandırıcı bulmuş mudur''
2- 'Refah Partisi Genel Başkanı ve Başbakan NecmettinErbakan, lâikliğe aykırı söz ve davranışlarıyla tanınan bazı. tarikatliderlerine, Devrim Yasalarına aykırı kıyafetleriyle geldikleri Başbakanlıkkonutunda yemek vererek, bu çeşit kişilerin Devlet katında itibar gördüklerinive eylemlerinin hoş karşılandığını kanıtlamaya çalışmıştır.
Refah Partisi ,
Bir partinin Genel başkanı sıfatını taşıyan bir kişininlâikliğe aykırı her sözü ve eylemi parti kapatma nedenidir. Milletvekili, hattaBaşbakan olması Partiyi sorumluluktan kurtarmaz.'
3- 'Refah Partisi Rize Milletvekili Şevki Yılmaz'ınAdalet Bakanlığı Ceza İşleri Genel Müdürlüğünün 21.3.1994 gün ve 7444 sayılıyazıları ekinde gönderilen video-bant çözümünde,
(Biz Kur'an nizamından yüz çevirenlerden, ülkesinde AllahResulünü yetkisiz kılanlardan mutlaka hesap soracağız.) dediği görülmektedir.
Şevki Yılmaz, Rize Belediye Başkanı seçilmeden kısa birsüre önce İstanbul'da yaptığı konuşmada;
(Sizleri ahirette Dünyada seçtiğiniz liderlerleçağıracağız... Bugün Kur'anın kaçta kaçı bu ülkede uygulanıyor hesap ettinizmi' Ben hesap ettim. Kur'anı Kerimin %39'u bu ülkede ancak uygulanabiliyor.6500 ayeti rafa kaldırılmış... Kur'an Kursu inşa ettin. Yurt yaptın, çocukokutuyorsun, öğretmenlik yapıyorsun, vaaz ediyorsun. Bunlar cihad bölümünegirmez. Ameli salih bölümüne girer. Hakkın ihkakı için, hakkın yayılmış,Allah'ın kelimesi yükselmesi için yapılacak iktidar çalışmalarına cihad derler.Cenabı Hak bunu siyasî mücerretten emretmemiş. Cahudiden emretmiş. Ne demek'Ordu halinde yapılır. Komutanı bellidir... Namaz kılmanın şartı iktidarınmüslümanlaştırılmasıdır. Allah diyor ki, camilerden önce iktidar yolu müslümanolacak... Beş vakit namaz kılınacak yerler için kubbeler yapma sizi cennetegötürmez. Çünkü bu ülkede Allah kubbe yapıp yapmadığını sormuyor. Sormayacak,yetkili olup olmadığını soracaktır... Bugün müslümanların yüz lirası varsa, buyüz liranın 30 lirasını kız ve erkek evlatlarımızı yetiştirecek Kur'ankurslarına ayırırken 60 lirasını da iktidara giden Siyasî kuruluşlara ayıracağız...Allah bütün Peygamberlerini iktidar için mücadele ettirmiştir. Bana tarikatmenşeinden iktidar için boğuşmayan bir isim gösteremezsiniz. Size diyorumki,saçlarım adedince başlarım olsa, herbir baş Kur'an yolunda koparılsa yine busahip davasından vazgeçmeyecektir. Allahın size soracağı soru şöyle; Küfürdüzeninde islam devleti olsun diye niçin çalışmadın' Erbakan ve arkadaşlarıparti görüntüsü altında bu ülkeye islamı getirmek istiyor. Savcı anladı. Savcıkadar biz anlasak, bu meseleyi halledeceğiz. Bu ülkede dinin simgesinin Refaholduğunu Yahudi Abraham bile anlamıştır... Kim iktidar müslümanın elinegeçmeden cemaati silaha teşvik ediyorsa, ya a cahildir, ya başkaları tarafındangörevlendirilen bir haindir. Çünkü hiçbir peygamber devleti ele geçirmedenharbe müsaade vermemiştir. Müslüman akıllı olur. Karşısındaki düşmanı nasılyeneceğini göstermez. Kurmay çizer, asker uygular. Eğer kurmay planınıaçıklarsa, yeni bir plan kurması ümmetin komutanları üzerine vaciptir. Bizimgörevimiz, konuşmak değil, asker olarak ordu içerisinde harpteki planıuygulamaktır...) demiştir.
Aynı kişi milletvekili seçildikten sonra 29.11.1996tarihli konuşmasında şöyle diyor.
(Mecliste 158 tane imam hatip mezunu kökenli milletvekilivar. Bizim derdimiz lise-imam hatip ayırımı değil liselileri de aynı imam hatipruhuyla yetiştirmek... insanlara din dersi yetmez. Bir de Ahiret'te hazırlıkdersi konulmalıdır... Bu ülkede en büyük terör, en büyük isyan Allah'a veResulüne yapılıyor. Gelin bu ülkede hep birlikte Başbakanından Cumhurbaşkanınakadar hepimiz ölüm ve ölümden sonraki hayatta hazırlık yaptıralım...Samsunsporun taraftarı olur da Allah'ın taraftarı olmaz mı bu Dünyada...Elhamdülillah şimdi kilit taşı omuzumuzda. Belediyeler merdiven kurdu. Köprününortasına ulaştık. Bir buçuk milyar islam kurtuluş ordusu kuruyor. Bak Erbakanhocayı tanımayanlar duysun, o bu köprünün kuruluş ustası ve mimarıdır)'demiştir.
4- Refah Partisi Ankara Milletvekili Hasan HüseyinCeylan, 14.3.1993 tarihinde Kırıkkale'de yaptığı konuşmada;
(Bu vatan bizimdir, rejim bizim değildir kardeşlerim.Rejim ve Kemalizm başkalarınındır... Türkiye yıkılacak beyler, Türkiye Cezayirolur mu diyorlar' 0rada % 81 nasıl olmuşsa, %20 falan değil, %81 lereulaşacağız. boşuna uğraşmayan ey emperyalist batının, sömürgeci batının, vahşibatının ve dünyayla beraber olacağız diyerek ırz namus düşmanlığı yapan,müslüman kadının bacakları arasına insan yerine köpek yerleştirecek kadarköpekleşen ve enikleşen batının taklitçiliğine soyunmuş olan sizleresesleniyorum, boşuna uğraşmayın. Kırıkkalelilerin ellerinde gebereceksiniz)demiştir.
Bu konuşmaya ait bant çözümünün tamamını inceleyen ProfDr. Bahri Öztürk, 25.9.1995 tarihli bilirkişi raporunda:
(Konuşmada özellikle belli bir dini görüş ve inanca sahipolanlarla olmayanlar arasındaki farklılık ön plana çıkarılmakta, bu dini görüşve inanca sahip olmayanlar, şayet bu görüş iktidara gelirse kadar varandüşmanca hareketlerin hedefi olarak gösterilmektedir. Nitekim konuşmanın diğeryerlerinde de, örneğin suçunu oluşturur) demiştir.
Refah Partisi Ankara Milletvekili Hasan Hüseyin Ceylan'ınbu konuşmasına ait kasetler çoğaltılarak Refah Partisi teşkilatına dağıtılmışve mahalli teşkilatlarca da vatandaşlara dinletilmiştir.
Sözkonusu kasetlerden biri Dalaman ilçesinde ele geçince1995 yılına kadar Refah Partisi Dalaman İlçe Başkanlığını yapan SüleymanAkbulut ve 1995 yılında bu görevi devralan ilçe başkanı Ömer Halit Malatyalı,24.10.1995 tarihinde Dalaman C. Savcısı Sinan Esen'e verdikleri ifadelerdeaçıklıkla belirtmişlerdir.
Adıgeçen milletvekillerinin başka konuşmaları daelinizdedir. Şimdi Refah Partisi demektedir. Konuşmaların bir kısmıtelevizyonlarda, kapatma davası açılmadan defalarca yayınlanmıştır. Partidenihraç edilmedikleri gibi, uyarı dahi yapılmamıştır. Aslında Refah Partisi, buşahısları bir tetikçi gibi kullanmıştır. Sonra da milletvekili seçtirip,cezalandırılmalarını engellemeye çalışmıştır. Onların yaptığı lâikliğe aykırıeylemlerden Parti de sorumludur. Partiden ihraçların partinin sorumluluğunaetkisi yoktur. Esasen bu ihraçlarda da takiyye yapıyorlar. öğrendiğimize göre,ihraç kararlarını kesinleşmesin diye tebliğ etmiyorlar. Kapatma davasıreddedilirse, tebligat yapıp savunma haklarını kullandıracaklar ve deyip,partide bırakacaklar ve tetikçi olarak kullanmaya devam edecekler.'
5- ' 24.11.1996 günlü Kanal D'de yayınlanan TEKE-TEKprogramına katılan Refah Partisi Ankara Milletvekili Hasan Hüseyin Ceylan,görüntülü bant çözümünde açıkça anlaşıldığı gibi;
(Asker kalkmış diyor ki, PKK.Iı olmanıza müsaade ederizama, şeriatçı olmanıza asla, bu kafayla çözemezsiniz. Çözüm istersenizşeriatçılıktır) demiştir.'
6- 'Refah Partisi Ankara Milletvekili ve Genel BaşkanYardımcısı Ahmet Tekdal, 24.11.1996 günü Kanal D televizyon kanalında görüntülüolarak verilen konuşmasında şöyle diyor:
(Parlamenter sistemin hakim olduğu yerlerde eğer birmillet gerekli şuuru göstermez, hak nizamının tesisi sadedinde gayret sarfetmezise kendisini iki bela karşılayacaktır. Bunlardan bir tanesi bütün münkerlerkarşısına gelecek, zulüm görecek ve zulmün neticesinde de helak olupgidecektir. Bir diğeri mükellef olduğu hak nizamının tesisi için çalışmadığıiçin cenabı hakka hesabını veremeyecektir ve bu takdirde de yine zelilolacaktır. İşte değerli kardeşlerim, bu hassasiyetlere dikkat etmek suretiylehak sistemini tesis etmek isteyen ve bu uğurda mücadele eden topluluklara eldengelen gayretin gösterilmesi elbette vazifemizdir. Türkiye'de hak nizamı tesisetmek isteyen siyasal kadronun adı Refah partisidir.)
Refah Partisi , bu konuda demektedir.
Bir partinin genel başkan yardımcısının, bu sıfatıtaşıdığı süre zarfında lâikliğe aykırı olarak yaptığı her konuşma SiyasîPartiler kanununun 101/b maddesi gereğince partisini bağlar. Konuşmanın nezaman ve nerede yapıldığının hiçbir önemi yoktur.
Esasen Ahmet Tekdal'ın Hacca son defa 1986 yılındagittiği de doğru değildir. Elde mevcut kaset ve belgeler dikkatliceincelendiğinde, Ahmet Tekdal'ın bu konuşmayı, 1993 yılında BahçelievlerBelediye Başkanı Muzaffer Doğan'ın konuşmasından sonra ve o konuşmaya da atıftabulunarak yaptığı açıklıkla anlaşılacaktır.'
7- ' Kayseri Büyükşehir Belediye Başkanı Şükrü Karatepe,10 Kasım 1996 günü Atatürk'ün hatırasını anmak için yapılan törenden sonra;
(Hakim güçler diyorlar. Bu yüzden de Refah PartiliBakanlar bile kendi dünya görüşlerine bakanlıklarına yansıtamıyorlar. Bu sabahben de, resmi görevim, sıfatım nedeniyle bir törene katıldım. Süslü püslügörünüşüme bakıp da lâik olduğumu sakın sanmayın. İnancımıza saygı duyulmadığı,sövüldüğü bir dönemde, içim kan ağlayarak, bu günkü törenlere katıldım. BelkiBaşbakan'ın, bakanların, milletvekillerinin bazı mecburiyetleri vardır. Ancaksizin hiç bir mecburiyetiniz yak. Bu düzen değişmeli, bekledik biraz dahabekleyeceğiz gün ola, harman ola, müslümanlar içlerindeki hırsı, kini, nefretieksik etmesin) demiştir.
Kayseri Belediye Başkanı Şükrü Karatepe'nin, bukonuşmasından dolayı Ankara 1 Nolu Devlet Güvenlik Mahkemesi'nin 9.10.1997 günve E.163 sayılı kararı ile suçundan ve TCK.nun 312/1 inci maddesininuygulanması suretiyle mahkumiyetine karar verilmiştir.'
8- '8 Mayıs 1997 günü Refah Partisi ŞanlıurfaMilletvekili İbrahim Halil Çelik, Meclis kulisinde;
(Refah Partisi iktidarında imam hatipleri kapatmayakalkarsanız kan dökülür. Cezayir'den beter olur. Bende kan dökülmesini istiyorum.Demokrasi böyle gelecek fıstık gibi olacak. Ordu, 3.500 PKK'lı ile başedemedi.Altımilyon islamcıyla nasıl başedecek, rüzgara karşı işerlerse yüzlerine gelir.Bana vurana ben de vururum. Ben sapına kadar şeriatçıyım. Şeriatın gelmesiniistiyorum) demiş, haber 10 Mayıs 1997 günü yayınlanan çok tirajlıgazetelerimizin hemen hepsinde yayınlanmış ve bu konudaki tanık beyanlarıMahkemenize gönderilmiştir.'
9- 'Refah Partili Sincan Belediye Başkanı Bekir Yıldız,Sincan'da düzenlediği Kudüs Gecesinde salonu İslami terörist örgüt liderlerininbüyük boy posterlerini astırdığı, aydınlarımıza, sözlerini söylediği içinAnkara Devlet Güvenlik Mahkemesi'nce tutuklanmasından sonra, Refah PartiliAdalet Bakanı Şevket Kazan, mahkeme kararını protesto ettiği imajını yaratacakbiçimde hapishanede kendini ziyaret etmiştir.
Refah Partili Sincan Belediye Başkanı Bekir Yıldız,sözkonusu konuşması dolayısıyla, Ankara 2 no.lu Devlet Güvenlik Mahkemesi'nin15.10.1997 gün ve E.28 sayılı kararı ile, suçlarından ve TCK'nun 169, 132/2 ve371.3 sayılı Yasa'nın uygulanması suretiyle cezalandırılmasına kararverilmiştir.'
B- Parti'nin Sözlü Savunması :
Parti Genel Başkanı Necmettin Erbakan 18.11.1997 günübaşlayan 20.11.1997 gününde tamamlanan sözlü savunmasında, ön ve esas hakkındakisavunmalarını yinelemiş ve kimi yeni açıklamalarda bulunarak öncelikle; -ikincicihan harbi sonuçlanır sonuçlanmaz bütün insanlığın hedefinin özgürlüğekavuşmak ve insan hakları olduğu; bu nedenle sırasıyla 1948 de İnsan HaklarıEvrensel Beyannamesi'nin, 1950 de Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi'nin, 1973 deHelsinki Nihai Senedi'nin imzalandığı; bunu 1980 de imzalanan Paris Şartı'nınizlediği; Türkiye'nin kuruluş belgesi olan Lozan Barış Antlaşması'nda da ,Türkiye ahalisinin tamamına hayat ve özgürlükler bakımından tam ve kâmil birkorumanın taahhüt edildiği, 1982 Anayasası'nın da, ana yapısı itibariyletamamen AİHS.ne paralel olduğu; Anayasa'nın 90. maddesinin de usulüne göreyürürlüğe konulmuş milletlerarası anlaşmaları kanun hükmünde saydığı ve çağdaşdünyada ne varsa bizde de o olacak prensibini koyduğu; bütün bu uluslararasıantlaşmaların ortaya koyduğu prensipler sonucunda terörist olaylarla ilgisiolmayan siyasî partiler kapatılamaz noktasına gelindiği belirtildikten sonra ;
1995 Anayasa değişikliği sonunda Türkiye'de siyasîpartilerin kapatılmasının sadece üç sebebe indirildiği, bu üç sebebin de partieylemine bağlandığı; odak olmanın parti eylemi ile oluşabileceği, şahıslarıneyleminden sözedilmediği ; parti genel başkanlarının beyanlarının partiyi ilzametmeyeceği; odak olmak için beş şartın gerçekleşmesi gerektiği; ayrıca partieylemlerinin; partiyi ilzam edecek kurulların eylemi olduğu; partikararlarının eyleme dönüştüğünün mahkeme kararıyla kesinleşmesi gerektiği;Refah Partisi'nin ülkemizde demokrasinin, insan haklarının, özgürlüklerin,lâikliğin ve hukuk devletinin bölgemizde ve bütün dünyada barışın, istikrarın,bütün ülkelerde iyi münasebetin teminatı ve bayraktarı olduğu; bu davanın birkısım medyanın yapmış olduğu haksız propaganda sonucunda açıldığı; bir partininbir günde odak olamayacağı; Refah Partisi'nin bir tane bile İmam Hatip okuluaçmadığı; Millî Güvenlik Kurulu'nun istişari bir kurul olduğu, muhatabının dapartiler değil, hükümet olduğu; bu davanın Ceza Kanunu'nun, Ceza MuhakemeleriUsulü Kanununun ve hukukun diğer prensiplerine de uygun olması gerektiği; usulkurallarının, yargılamanın güvencesi olduğu ve uygulayıcılar tarafından resendikkate alınması gerektiği; Başsavcı'nın söylediği gibi bu davanın bir tescildavası değil, bir ceza davası olduğu; bu davanın usulden de, esastan da reddemahkum olduğu; 2820 sayılı Yasa'nın 101. ve 103. maddelerinin böyle bir davanınaçılabilmesini beş şarta bağladığı, bu davada bu şartların gerçekleşmediği, onsene öncesinde açılamayacak bir davayı, on sene sonra hukukun dışına çıkarak,bir takım faraziyelerle açmaya kalkmanın, her şeyden önce usul bakımındanyanlış bir davranış olduğu; Şanlıurfa Milletvekili İbrahim Halil Çelik, RizeMilletvekili Şevki Yılmaz ve Ankara Milletvekili Hasan Hüseyin Ceylan'ınParti'den ihraç edilmiş oldukları; bunların dokunulmazlıklarınınkaldırılmasıyla ilgili olarak hazırlanan dosyalarının konularının lâiklikleuzaktan yakından ilgisinin bulunmadığı; bu davada hukuken delil diye kabuledilebilecek hiçbirşeyin bulunmadığı; ortaya konulan konuların lâiklikleilgisinin olmadığı; 2820 sayılı Kanun'un göstermiş olduğu subüt bulmayla ilgilitek bir delilin bile olmadığı; Refah Partisi'nin yasalara uygun bir partiolduğu, lâiklik anlayışının gereği, lâikliğe aykırı faaliyetlerin odağı olmakşöyle dursun, gerçek lâikliğin teminatı ve bayraktarı olduğu; kendisinin GenelBaşkan olarak demokrasinin ve lâikliğin savunmasını yaptığı, böyledüşünmeyenleri demokrasiye ve lâikliğe davet ettiği; bu davada 2820 sayılıKanun'un 101/b maddesinin parti tüzelkişiliği adına karar almaya yetkilikurulların dışındaki hükümlerinin 1995 Anayasa değişikliğinden sonra artıkuygulanamayacağı; 2820 sayılı Yasa'nın yürürlükte olduğu ancak belli birbölümünün uygulanamayacağı; Anayasa'nın 69. maddesinin odak olmayla ilgilibölümünün somut değil, soyut norm niteliğinde olduğu, onun için son fıkranınkonulduğu ve yasa çıkarma koşulunun getirildiği; bu nedenle 69. maddenindoğrudan uygulanamayacağı; bu davada Anayasa'nın 84. maddesinin beşinci fıkrasınınuygulanma olanağının bulunmadığı; eğer tabii hakim önünde yargılanır ve hükümgiyerlerse ancak o zaman uygulanabileceği; TCK.nun 163. maddesi kaldırıldığıiçin bu davada zaten 84/5. maddenin işlemeyeceği; CMUK'nun 150. maddesinin'tahkikat ve hüküm, yalnız iddianamede beyan olunan suça ve zan altına alınanşahıslara hasredilir' dediği; bu temel kurallar karşısında fiilenyargılanmamış, hüküm giymemiş, 2820 sayılı Kanun'un hiçbir hükmü yerinegetirilmeden açılmış bu davada, hukukun ve Anayasa'nın temel kurallarının böylebir tatbikata izin veremeyeceği; böyle bir tatbikatın hem sorumsuzluk hemdokunulmazlık, hem Siyasî partiler, hem de kuvvetler ayrılığı prensiplerinin vedevlet nizamının dinamitlenmesi ve yok sayılması anlamına geleceği, bunun damümkün olmadığı; bunun yanısıra 'şahsı için cezayı müstelzim olmaz ama partiiçin cezayı müstelzim olabilir' demenin de asla geçerli olmadığı; dokunulmazlıkve sorumsuzluğun milletvekillerinin endişesiz çalışmasının zaruri bir kuralıolduğu; bu davanın ne tedbir, ne tesbit davası olmadığı ve ceza davasıniteliğinde bir dava olduğu; Başsavcı'nın Parti'yi kapatın diye dava açtığı,ceza istediği, sonra da bu dava bir tesbit davasıdır dediği; Başsavcı'nınsiyaset yapmaktan yasaklamayı, medeni ehliyetsizlik olarak değerlendirdiği;medenî hakkın, siyasî hakkın zıddı olduğu, eğer bir siyasî haktan mahrumiyetsöz konusuysa, bunun nedeninin ehliyetsizlik olamayacağı; bugünkü cezamevzuatımızda böyle bir cezanın bulunmadığı, ceza hukukumuzda bulunanın TCK'nun11. maddesinde yer alan amme hizmetlerinden mahrumiyet cezası olduğu; budurumda siyasal haklardan mahrumiyetin bir ceza olduğunun belirtildiği;Başsavcı'nın tüzelkişiliğin cezai sorumluluğu yok dediği, bunu kabul ederse, budavanın bir ceza davası olduğunu kabul edeceği için böyle söylediği; halbukiyargı kararlarında da belirtildiği gibi tüzelkişilerin de yapılarına uygun birceza sorumluluğuna tabi bulundukları; Başsavcı'nın 'tüzelkişilerin cezaisorumluluğu yoktur' değerlendirmesinin hukukumuz açısından yanlış, hatalı vegeçersiz olduğu; Başsavcı'nın odak olma konusundaki fikirlerinin de kabuleşayan olmadığı ve vahim bir hata olduğu; TCK'nun 163. maddesi kaldırılmışsa,2820 sayılı Kanun'un 117. maddesinin bulunduğu, Başsavcının 117. maddeyiişleterek, 2820 sayılı Yasa'nın 101/d ve 103. maddelerini işler halegetirebileceği; Anayasa'nın 69. maddesinin somut değil, soyut norm niteliğindeolduğu ve doğrudan uygulanamayacağı; diğer yandan Başsavcı'nın çağdaş hukuknormlarını ve AİHS'nin uygulanmasını engellemek maksadıyla Anayasa'nın 90.maddesi hükmünü gözardı ettiği; bunun olanaklı olmadığı ve uygulanmasıgerektiği; Başsavcı'nın hukukun ilgili bütün kurallarını yok sayarak, herşeyindelil kabul edilmesini talep etmesinin, hukukla kesinlikle bağdaşmadığı vehukuken geçerli olmayacak bir talep olduğu; Başsavcı'nın 'Anayasa, siyasî partikapatmalarını tahdidi olarak belirtilmemiştir' değerlendirmesinin de vahim birhukukî hata olduğu, zira Anayasa'nın parti kapatmalarını tahdidi olarakbelirtmiş bulunduğu; onun için de 2820 sayılı Yasa'nın 101/b maddesininuygulanamayacağı; ayrıca Başsavcı'nın sunduğu deliller üzerinde de kısacadurulacağı, bunların başında 'çok hukukluluk' konusunun geldiği; çokhukukluluğun bir Meclis çalışması olduğu ve Anayasa'nın mutlak sorumlulukkapsamı içerisine girdiği, böyle bir konunun bu davada delil olmasının mümkünolmadığı; Parti'nin hükmî şahsiyetini ilzam eden kurallarla da uzaktan yakındanbir ilgisinin bulunmadığı; akademik bir çalışma olduğu, halka hitaplarında dasöz konusu edilmediği; hukuktaki özgürlüklerin artırılmasını hedef alan bufikir beyanının bir eylemde olmadığı; bu husustaki asıl amacın akit serbestliğiolduğu; lâiklikle ilgisinin bulunmadığı; asıl amacın mahkemelerin iş yükünüazaltmak olduğu;
Bir diğer grup konuşmasının da genel seçimler sonundayapılan konuşma olduğu; yerel seçimler sonunda 'Ankara Melih'e mezar olacak'diyenlere karşı şu dönemi niye tatlı geçirmeyelim, bu dönem tatlımı olsun yoksaacımı olsun, bunların dediği gibi kanlı mı olsun, yoksa huzur içindemi geçsin, bunuidrak edelim' denildiği, basının 'geçiş dönemi' sözünü, 'geliş biçimi şeklinde'değiştirdiği; aslında bu konunun mutlak sorumsuzluk kapsamında bulunduğu;lâikliğe aykırılıkla uzaktan yakından ilgisinin bulunmadığı; bir seçimkazanıldığı, gelecek seçime kadarda ülkenin huzur içinde olmasının istendiği;
Bir başka konunun da Sancak Mecmuasının ortaya attığıÇermik hikayesi olduğu; bu mecmuanın mahkeye verildiği ve tazminat ödemeyemahkum edildiği; meselenin kökünün sıfır olduğu, bir illiyet zabıtasının bulunmadığı;böyle uydurma şeylerin delil olamayacağı; bu konunun Millî Güvenlik Kurulu'ndaGüven Erkaya tarafından gündeme getirildiği; kendisinin de bunun tamamenuydurma bir haber olduğunu, bir husumetin eseri olduğunu söylediği;
Değinilecek diğer bir konunun da kanal-7 konuşmasıolduğu; gösterilen video- filmin başının sonunun belli olmadığı; montaj birfilm olduğu; TRT uzmanlarının belirttiği gibi bir yerde değil, birçok yerdekesiklik bulunduğunun anlaşıldığı; çekimin gizli kamerayla yapıldığı, bu konuşmanın1994 yılında kanal-7'ye reklam geliri sağlamak için yapılan toplantıdayapıldığı; daha önce Afgan mücahitlerine televizyonun önemini hatırlatmak içinyapılan bir konuşmaya atıf yapılarak 'bakın arkadaşlar, televizyon gerçekfikirlerin, ülke yararına fikirlerin savunulması için önemlidir, bunlaraduyarsız olmayalım, bunları destekleyelim' denildiği, bu arada bir takımhatıralarla, hayırlı işleri desteklemenin hangi faydaları getireceğine temasedildiği; Türkiye'de bir takım televizyonların ülkenin yararına olan şeyleritanıtmadığı, onun için davetlilere 'sizin ülkenizde faydalıları tanıtacak bukuruluşlara önem vermelisiniz' dediği; bu konuşmada Afgan mücahitlerine aitbölümün kesilmiş olduğu; İstanbul Devlet Güvenlik Mahkemesi'nin bu konuylailgili olarak takipsizlik kararı verdiği; maksatlı ve gerçekleri saptıranyayını yapan Televizyonlara da ceza davası açıldığı ve Mahkemeden tekzip kararıalındığı;
Ramazan ayında Başbakanlık konutunda verilen iftarın birhükümet faaliyeti olduğu; Başbakan olarak verildiği, Refah Partisi ileilgisinin bulunmadığı; Diyanet mensupları için verildiği, Başbakanlık Halklaİlişkiler Dairesi'ne Diyanet mensupları ile İlahiyat Fakültesi Dekanı vehocaların çağrılmasının söylendiği; gerisinin halkla ilişkilerce düzenlendiği; gelenleriniçerde kendi yanlarında medenî insanlar gibi oturdukları, dışarda nasıl vehangi kıyafetle geldiklerinden bilgilerinin olmadığı; bu konunun Türkiye BüyükMillet Meclisi'ne bir gensoru ile getirildiği ve reddedildiği, bu konununayrıca yargıya konu yapılmasının yasalarımız açısından mümkün olmadığı;
Benzer bir konunun da Ramazan ayında mesai saatlerinideğiştirmek üzere çıkartılmış olan Bakanlar Kurulu kararnamesi olduğu; bukararnamede sadece 'mesai saatleri 8.00-12.00; 12.30-16.30 arasında yapılacaktır'denildiği; başka bir kelimenin bulunmadığı; altında da bütün bakanların veCumhurbaşkanı'nın imzasının bulunduğu; bunun bir parti kapatma nedeniolamayacağı;
Oğuzhan Asiltürk'ün söylediği ileri sürülen sözlerin, budavanın açılış tarihinden sonraki bir olay olduğu, lâiklikle bir ilgisininbulunmadığı, partinin yıldönümünün de iyi niyetle yapılmış bir konuşma olduğu;
Ahmet Tekdal hakkında ne zaman yapıldığı belli olmayanbir konuşma nedeniyle bir takım tahminler yürütüldüğü; montajlarla, bu tahminlerindoğru olup olmadığının her zaman münakaşa edilebileceği; söylenen sözlerinHacda söylenmiş olduğu ve Hacca uygun olduğu, partiyle ilgisinin bulunmadığı velâikliğe aykırılığın unsurlarını da taşımadığı;
Şevki Yılmaz, Hasan Hüseyin Ceylan ve İbrahim Halil ÇelikParti'den ihraç edilmiş oldukları için bunlar üzerinde durulmayacağı;
Şevket Kazan'ın hapishane ziyaretinin, Adalet Bakanıolarak yapılmış bir faaliyet olduğu; gensoru yoluyla Meclise getirildiği vereddedildiği; ayrıca yargı konusu yapılamayacağı;
İmam Hatip okullarının adedinin artırılması, azaltılmasıkonusunun daha önce izah edildiği;
Başörtüsü konusu üzerinde de durulmayacağı, çünkü buhususun daha önceki savunmalarda açıklandığı, kendilerinin Anayasa Mahkemesitarafından iptali uygun görülmemiş olan YÖK Kanunu'nun geçici 17. maddesininuygulanması üzerine konuştukları, bazı kişilerinde bu konuda konuşmuşoldukları, konuşmanın yasaların tatbiki üzerine olduğu;
Başsavcının Anayasa'nın 2. maddesinin değiştirilmesiteklifleri konusunda yorumlarının yanlış olduğu, konunun Anayasa değişikliklerisırasında bir kısım Refah Partili Milletvekili ve hukukçularının MeclisBaşkanlığı'na sundukları bir teklif olduğu, bunun parti grubuyla alâkasınınbulunmadığı; teklifin Anayasa'nın 2. maddesiyle ilgili bölümünün ikialternatifli olduğu, birincisinin 'Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlarına her türlübaskıyı önleyen ve hizmeti esas alan, toplumun huzuru ve adalet anlayışıiçerisinde insan haklarına dayanan millî, demokratik, sosyal bir hukukdevletidir', ikincisinin ise 'Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlarına her türlübaskıyı önleyen ve hizmeti esas alan, toplumun huzuru ve adalet anlayışı içindeinsan haklarına dayanan millî, demokratik, lâik ve sosyal bir hukuk devletidir.Lâikliğin anlamı 24. maddeyle açıklanmıştır' biçiminde olduğu, lâikliğintarifinin 24. maddede yapılmış olduğu ve devletin bu tarife uygun çağdaşlâiklik niteliğinin Anayasa'da yer aldığı; herşeyden önce bunun bir meclisçalışması olduğu ve sorumsuzluk güvencesi altında bulunduğu, bu ithamların hiçbirisinin geçerli olmadığı;
Buraya kadar yapılan açıklamalar sonucu bu davanınherşeyden önce usul bakımından, hiçbir dava şartı yerine getirilmeden açılmışbir dava olduğundan, dört ayrı yönden usule aykırı olduğundan, işin esasınabile geçilmeden reddine karar verileceğine inandıkları; esasın içerisinegirildiği takdirde de, 22 tane Anayasa, Yasa, uluslararası anlaşmalarbakımından bu davanın esastan da reddi gerekeceği; bu davanın tesadüfenolayların meydana getirdiği şartlar altında hukukla ve gerçekle alakası olmadanaçılmış bir dava olduğu belirtilmiş ve 'Ancak davanın açılması birşey ifadeetmez, önemli olan Yüksek Mahkemenin vereceği karardır' denilmiştir.
Sözlü savunmadan sonra ilgili belge ve yayınlar MahkemeBaşkanlığı'na sunulmuştur.
VI-ANAYASA VE SİYASİ PARTİLER YASASI KURALLARIYargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı'nın vedavalı Siyasî Parti'nin, İddianame ve savunmalarında dayanılan ve ilgiligörülen Anayasa ve Siyasî Partiler Yasası kuralları şöyledir:
A- Anayasa Kuralları Şunlardır :
1- 'Başlangıç Bölümünün beşinci fıkrası:
Hiçbir düşünce ve mülahazanın Türk millî menfaatlerinin,Türk varlığının, Devleti ve ülkesiyle bölünmezliği esasının, Türklüğün tarihîve manevi değerlerinin, Atatürk milliyetçiliği, ilke ve inkılâpları vemedeniyetçiliğinin karşısında korunma göremeyeceği ve lâiklik ilkesinin gereğiolarak kutsal din duygularının, Devlet işlerine ve politikaya kesinliklekarıştırılamayacağı;'
2- 'MADDE 2.-Türkiye Cumhuriyeti, toplumun huzuru, millî dayanışma ve adalet anlayışıiçinde, insan haklarına saygılı, Atatürk milliyetçiliğine bağlı, başlangıçtabelirtilen temel ilkelere dayanan, demokratik, lâik ve sosyal bir hukukDevletidir.'
3- 'MADDE 4.-Anayasanın 1 inci maddesindeki Devletin şeklinin Cumhuriyet olduğu hakkındakihüküm ile, 2 nci maddesindeki Cumhuriyetin nitelikleri ve 3 üncü maddesihükümleri değiştirilemez ve değiştirilmesi teklif edilemez.'
4- 'MADDE 14.-Anayasada yer alan hak ve hürriyetlerden hiçbiri, Devletin ülkesi ve milletiylebölünmez bütünlüğünü bozmak, Türk Devletinin ve Cumhuriyetin varlığınıtehlikeye düşürmek, temel hak ve hürriyetleri yok etmek, Devletin bir kişi veyazümre tarafından yönetilmesini veya sosyal bir sınıfın diğer sosyal sınıflarüzerinde egemenliğini sağlamak veya dil, ırk, din ve mezhep ayrımı yaratmakveya sair herhangi bir yoldan bu kavram ve görüşlere dayanan bir devletdüzenini kurmak amacıyla kullanılamazlar.
Bu yasaklara aykırı hareket eden veya başkalarını buyolda teşvik veya tahrik edenler hakkında uygulanacak müeyyideler, kanunladüzenlenir.
Anayasanın hiçbir hükmü, Anayasada yer alan hak vehürriyetleri yok etmeye yönelik bir faaliyette bulunma hakkını verir şekildeyorumlanamaz.'
5- 'MADDE 24.-Herkes, vicdan, dinî inanç ve kanaat hürriyetine sahiptir.
14 üncü madde hükümlerine aykırı olmamak şartıyla ibadet,dini âyin ve törenler serbesttir.
Kimse, ibadete, dinî âyin ve törenlere katılmaya, diniinanç ve kanaatlerini açıklamaya zorlanamaz; dini inanç ve kanaatlerindendolayı kınanamaz ve suçlanamaz.
Din ve ahlak eğitim ve öğretimi Devletin gözetim vedenetimi altında yapılır. Din kültürü ve ahlak öğretimi ilk ve ortaöğretimkurumlarında okutulan zorunlu dersler arasında yer alır. Bunun dışındaki dineğitim ve öğretimi ancak, kişilerin kendi isteğine, küçüklerin de kanunitemsilcisinin talebine bağlıdır.'
Kimse, Devletin sosyal, ekonomik, siyasî ve hukuki temeldüzenini kısmen de olsa, dini kurallarına dayandırma veya siyasî veya kişiselçıkar yahut nüfuz sağlama amacıyla her ne suretle olursa olsun, dini veya dinduygularını yahut dince kutsal sayılan şeyleri istismar edemez ve kötüyekullanamaz.'
6- 'MADDE 42.-Kimse, eğitim ve öğrenim hakkından yoksun bırakılamaz.
Öğrenim hakkının kapsamı kanunla tespit edilir vedüzenlenir.
Eğitim ve öğretim, Atatürk ilkeleri ve inkılâplarıdoğrultusunda, çağdaş bilim ve eğitim esaslarına göre, Devletin gözetim vedenetimi altında yapılır. Bu esaslara aykırı eğitim ve öğretim yerleriaçılamaz.
Eğitim ve öğretim hürriyeti, Anayasaya sadakat borcunuortadan kaldırmaz.
İlköğretim kız ve erkek bütün vatandaşlar için zorunludurve Devlet okullarında parasızdır.
Özel ilk ve orta dereceli okulların bağlı olduğu esaslar,Devlet okulları ile erişilmek istenen seviyeye uygun olarak, kanunladüzenlenir.
Devlet, maddi imkânlardan yoksun başarılı öğrencilerin,öğrenimlerini sürdürebilmeleri amacı ile burslar ve başka yollarla gerekliyardımları yapar. Devlet, durumları sebebiyle özel eğitime ihtiyacı olanlarıtopluma yararlı kılacak tedbirleri alır.
Eğitim ve öğretim kurumlarında sadece eğitim, öğretim,araştırma ve inceleme ile ilgili faaliyetler yürütülür. Bu faaliyetler her nesuretle olursa olsun engellenemez.
Türkçeden başka hiçbir dil, eğitim ve öğretimkurumlarında Türk vatandaşlarına ana dilleri olarak okutulamaz ve öğretilemez.Eğitim ve öğretim kurumlarında okutulacak yabancı diller ile yabancı dilleeğitim ve öğretim yapan okulların tâbi olacağı esaslar kanunla düzenlenir.Milletlerarası andlaşma hükümleri saklıdır.'
7- 'MADDE 68.- Vatandaşlar, siyasi parti kurma ve usulüne görepartilere girme ve partilerden ayrılma hakkına sahiptir. Parti üyesi olabilmekiçin onsekiz yaşını doldurmuş olmak gerekir.
Siyasi partiler, demokratik siyasi hayatın vazgeçilmezunsurlarıdır.
Siyasi partiler önceden izin almadankurulurlar ve Anayasa ve kanun hükümleri içerisinde faaliyetlerini sürdürürler.
Siyasi partilerin tüzük ve programları ileeylemleri, Devletin bağımsızlığına, ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğüne,insan haklarına, eşitlik ve hukuk devleti ilkelerine, millet egemenliğine,demokratik ve lâik Cumhuriyet ilkelerine aykırı olamaz; sınıf veya zümrediktatörlüğünü veya herhangi bir tür diktatörlüğü savunmayı ve yerleştirmeyiamaçlayamaz; suç işlenmesini teşvik edemez.
Hâkimler ve savcılar, Sayıştay dahil yüksek yargıorganları mensupları, kamu kurum ve kuruluşlarının memur statüsündekigörevlileri, yaptıkları hizmet bakımından işçi niteliği taşımayan diğer kamugörevlileri, Silahlı Kuvvetler mensupları ile yükseköğretim öncesi öğrencilerisiyasi partilere üye olamazlar.
Yüksek öğretim elemanlarının siyasi partilere üyeolmaları ancak kanunla düzenlenebilir. Kanun bu elemanların, siyasi partilerinmerkez organları dışında kalan parti görevi almalarına cevaz veremez ve partiüyesi yüksek öğretim elemanlarının yüksek öğretim kurumlarında uyacaklarıesasları belirler.
Yüksek öğretim öğrencilerinin siyasi partilere üyeolabilmelerine ilişkin esaslar kanunla düzenlenir.
Siyasi partilere, Devlet, yeterli düzeyde ve hakça maliyardım yapar. Partilere yapılacak yardımın, alacakları üye aidatının vebağışların tabi olduğu esaslar kanunla düzenlenir.'
8- 'MADDE 69.-Siyasi partilerin faaliyetleri, parti içi düzenlemeleri ve çalışmalarıdemokrasi ilkelerine uygun olur. Bu ilkelerin uygulanması kanunla düzenlenir.
Siyasi partiler, ticari faaliyetlere girişemezler.
Siyasi partilerin gelir ve giderlerinin amaçlarına uygunolması gereklidir. Bu kuralın uygulanması kanunla düzenlenir. AnayasaMahkemesince siyasi partilerin mal edinimleri ile gelir ve giderlerinin kanunauygunluğunun tespiti, bu hususun denetim yöntemleri ve aykırılık halindeuygulanacak yaptırımlar kanunda gösterilir. Anayasa Mahkemesi, bu denetimgörevini yerine getirirken Sayıştaydan yardım sağlar. Anayasa Mahkemesinin budenetim sonunda vereceği kararlar kesindir.
Siyasi partilerin kapatılması, Yargıtay CumhuriyetBaşsavcısının açacağı dava üzerine Anayasa Mahkemesince kesin olarak kararabağlanır.
Bir siyasi partinin tüzüğü ve programının 68 incimaddenin dördüncü fıkrası hükümlerine aykırı bulunması halinde temelli kapatmakararı verilir.
Bir siyasi partinin 68 inci maddenin dördüncü fıkrasıhükümlerine aykırı eylemlerinden ötürü temelli kapatılmasına, ancak, onun bunitelikteki fiillerin işlendiği bir odak haline geldiğinin Anayasa Mahkemesincetespit edilmesi halinde karar verilir.
Temelli kapatılan bir parti bir başka ad altındakurulamaz.
Bir siyasi partinin temelli kapatılmasına beyan veyafaaliyetleriyle sebep olan kurucuları dahil üyeleri, Anayasa Mahkemesinintemelli kapatmaya ilişkin kesin kararının Resmi Gazetede gerekçeli olarakyayımlanmasından başlayarak beş yıl süreyle bir başka partinin kurucusu, üyesi,yöneticisi ve deneticisi olamazlar.
Yabancı devletlerden, uluslararası kuruluşlardan ve Türkuyrukluğunda olmayan gerçek ve tüzel kişilerden maddi yardım alan siyasipartiler temelli olarak kapatılır.
Siyasi partilerin kuruluş ve çalışmaları, denetlenme vekapatılmaları ile siyasi partilerin ve adayların seçim harcamaları ve usulleriyukarıdaki esaslar çerçevesinde kanunla düzenlenir.'
9- 'MADDE 83.- Türkiye Büyük Millet Meclisi üyeleri, Meclis çalışmalarındakioy ve sözlerinden, Mecliste ileri sürdükleri düşüncelerden, o oturumdakiBaşkanlık Divanının teklifi üzerine Meclisce başka bir karar alınmadıkçabunları Meclis dışında tekrarlamak ve açığa vurmaktan sorumlu tutulamazlar.
Seçimden önce veya sonra bir suç işlediğiileri sürülen bir milletvekili, Meclisin kararı olmadıkça tutulamaz, sorguyaçekilemez, tutuklanamaz ve yargılanamaz. Ağır cezayı gerektiren suçüstü hali veseçimden önce soruşturmasına başlanılmış olmak kaydıyla Anayasanın 14 üncü maddesindekidurumlar bu hükmün dışındadır. Ancak, bu halde yetkili makam durumu hemen vedoğrudan doğruya Türkiye Büyük Millet Meclisine bildirmek zorundadır.
Türkiye Büyük Millet Meclisi üyesihakkında, seçiminden önce veya sonra verilmiş bir ceza hükmünün yerinegetirilmesi, üyelik sıfatının sona ermesine bırakılır; üyelik süresincezamanaşımı işlemez.
Tekrar seçilen milletvekili hakkındasoruşturma ve kovuşturma, Meclisin yeniden dokunulmazlığını kaldırmasınabağlıdır.
Türkiye Büyük Millet Meclisindeki siyasîparti gruplarınca, yasama dokunulmazlığı ile ilgili görüşme yapılamaz ve kararalınamaz.'
10- 'MADDE 84.- İstifa eden milletvekilinin milletvekilliğinin düşmesi,istifanın geçerliği olduğu Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlık Divanıncatespit edildikten sonra, Türkiye Büyük Millet Meclisi Genel Kuruluncakararlaştırılır.
Milletvekilliğinin kesin hüküm giyme veya kısıtlanmahalinde düşmesi, bu husustaki kesin mahkeme kararının Genel Kurulabildirilmesiyle olur.
82 nci maddeye göre milletvekilliğiyle bağdaşmayan birgörev veya hizmeti sürdürmekte ısrar eden milletvekilinin milletvekilliğinindüşmesine, yetkili komisyonun bu durumu tespit eden raporu üzerine Genel Kurulgizli oyla karar verir.
Meclis çalışmalarına özürsüz veya izinsiz olarak bir ayiçerisinde toplam beş birleşim günü katılmayan milletvekilininmilletvekilliğinin düşmesine, durumun Meclis Başkanlık Divanınca tespitedilmesi üzerine, Genel Kurulca üye tamsayısının salt çoğunluğunun oyuyla kararverilebilir.
Partisinin temelli kapatılmasına beyan ve eylemleriylesebep olduğu Anayasa Mahkemesinin temelli kapatmaya ilişkin kesin kararındabelirtilen milletvekilinin milletvekilliği, bu kararın Resmi Gazetede gerekçeliolarak yayımlandığı tarihte sona erer. Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlığıbu kararın gereğini derhal yerine getirip Genel Kurula bilgi sunar.'
B- Yasa Kuralları
2820 sayılı Siyasî Partiler Yasası'nın KurallarıŞunlardır:
1- 'MADDE 4.-Siyasî partiler, demokratik siyasî hayatın vazgeçilmez unsurlarıdır. Atatürkilke ve inkılâplarına bağlı olarak çalışırlar.
Siyasî partilerin kuruluşu, organlarının seçimi,işleyişi, faaliyetleri ve kararları Anayasada nitelikleri belirtilen demokrasiesaslarına aykırı olamaz.'
2- 'MADDE 5.-Vatandaşlar siyasî parti kurma hakkına sahiptirler.
Siyasî partiler, Anayasa ve kanunlar çerçevesinde,önceden izin almaksızın serbestçe kurulurlar.
Siyasî parti kurma hakkı, Anayasanın başlangıç kısmındabelirtilen temel ilkelere aykırı olarak ve Türk Devletinin ülkesi ve milletiylebölünmez bütünlüğünü bozmak, Devletin Cumhuriyetin varlığını tehlikeyedüşürmek, temel hak ve hürriyetleri yok etmek, Devletin bir kişi veya zümretarafından yönetilmesini veya sosyal bir sınıfın diğer sosyal sınıflar üzerindeegemenliğini sağlamak veya dil, ırk, din, mezhep ayırımı veya bölge farklılığıyaratmak veya sair herhangi bir yoldan bu kavram ve görüşlere veya herhangi birdiktatörlük türüne dayanan bir devlet düzeni kurmak amacıyla kullanılamaz.'
3- 'MADDE 78.-Siyasî partiler:
a) Türkiye Devletinin Cumhuriyet olan şeklini; Anayasanınbaşlangıç kısmında ve 2 nci maddesinde belirtilen esaslarını; Anayasanın 3 üncümaddesinde açıklanan Türk Devletinin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğüne,diline, bayrağına, milli marşına ve başkentine dair hükümlerini; egemenliğinkayıtsız şartsız Türk Milletine ait olduğu ve bunun ancak, Anayasanın koyduğuesaslara göre yetkili organları eliyle kullanılabileceği esasını; TürkMilletine ait olan egemenliğin kullanılmasının belli bir kişiye, zümreye veyasınıfa bırakılamayacağı veya hiçbir kimse veya organın, kaynağını Anayasadanalmayan bir Devlet yetkisi kullanamayacağı hükmünü; seçimler vehalkoylamalarının serbest, eşit, gizli; genel oy, açık sayım ve dökümesaslarına göre, yargı yönetim ve denetimi altında yapılması esasınıdeğiştirmek;
Türk Devletinin ve Cumhuriyetin varlığını tehlikeyedüşürmek, temel hak ve hürriyetleri yok etmek, dil, ırk, renk, din ve mezhepayrımı yaratmak veya sair herhangi bir yoldan bu kavram ve görüşlere dayananbir devlet düzeni kurmak;
Amacını güdemezler veya bu amaca yönelik faaliyettebulunamazlar, başkalarını bu yolda tahrik ve teşvik edemezler.
b) Bölge ırk, belli kişi, aile, zümre veya cemaat, din,mezhep veya tarikat esaslarına dayanamaz veya adlarını kullanamazlar.
c) Sosyal bir sınıfın diğer sosyal sınıflar üzerindeegemenliğini veya zümre egemenliğini veya herhangi bir tür diktatörlüğüsavunmayı ve yerleştirmeyi amaçlayamazlar ve bu amaca yönelik faaliyettebulunamazlar.
d) Askerlik, güvenlik veya sivil savunma hizmetlerinehazırlayıcı nitelikte eğitim ve öğretim faaliyetlerinde bulunamazlar.
e) Genel ahlak ve adaba aykırı amaçlar güdemezler ve buamaca yönelik faaliyette bulunamazlar.
f) Anayasanın hiçbir hükmünü, Anayasada yer alan hak vehürriyetleri yok etmeye yönelik bir faaliyette bulunma hakkını verir şekildeyorumlayamazlar.'
4- 'MADDE 84.-Siyasî partiler, Türk toplumunu çağdaş uygarlık seviyesinin üstüne çıkarmak veTürkiye Cumhuriyetinin lâiklik niteliğini korumak amacını güden: Kanunu,
a) 3 Mart 1340 tarihli ve 430 sayılı Tevhidi Tedrisat
b) 25 Teşrinisâni 1341 tarihli ve 671 sayılı Şapkaİktisası Hakkında Kanun,
c) 30 Teşrinisâni 1341 tarihli ve 677 sayılı Tekke veZaviyelerle Türbelerin Seddine ve Türbedarlıklar ile Bir Takım Unvanların Menve İlgasına Dair Kanun,
d) 17 Şubat 1926 tarihli ve 743 sayılı Türk KanunuMedenisiyle kabul edilen, evlenme akdinin evlendirme memuru önünde yapılacağınadair medeni nikâh esası ile aynı Kanunun 110 uncu maddesi,
e) 20 Mayıs 1928 tarihli ve 1288 sayılı BeynelmilelErkamın Kabulü Hakkında Kanun,
f) Teşrinisâni 1928 tarihli ve 1353 sayılı TürkHarflerinin Kabul ve Tatbiki Hakkında Kanun,
g) 26 Teşrinisâni 1934 tarihli ve 2590 sayılı Efendi,Bey, Paşa Gibi Lâkap ve Unvanların Kaldırıldığına Dair Kanun,
h) 3 Kânunuevvel 1934 tarihli ve 2596 sayılı BazıKisvelerin Giyilemeyeceğine Dair Kanun,
Hükümlerine aykırı amaç güdemezler ve faaliyettebulunamazlar.'
5- 'MADDE 86.-Siyasî partiler, Türkiye Cumhuriyetinin lâiklik niteliğinin değiştirilmesi vehalifeliğin yeniden kurulması amacını güdemezler ve bu amaca yönelikfaaliyetlerde bulunamazlar.'
6- 'MADDE 87.-Siyasî partiler, Devletin sosyal veya ekonomik veya siyasî veya hukuki temeldüzenini, kısmen de olsa dini esas ve inançlara uydurmak amacıyla veya siyasîamaçla veya siyasî menfaat temin ve tesis eylemek maksadıyla dini veya dinihissiyatı veya dince mukaddes tanınan şeyleri alet ederek her ne suretle olursaolsun propaganda yapamaz, istismar edemez veya kötüye kullanamazlar.'
7- 'MADDE 101.-Anayasa Mahkemesince bir siyasî parti hakkında kapatma kararı:
a) Parti tüzüğünün veya programının yahut partininfaaliyetlerini düzenleyen ve yetkili parti organları veya mercilerinceyürürlüğe konulmuş olan diğer parti mevzuatının bu Kanunun dördüncü kısmındayer alan hükümlerine aykırı olması,
b) Parti büyük kongresince, merkez karar ve yönetimkurulunca veya bu kurulun iki ayrı kurul olarak oluşturulduğu hallerde ilgilikurulca veya Türkiye Büyük Millet Meclisi grup yönetim veya grup genelkurullarınca bu Kanunun dördüncü kısmında yer alan maddeler hükümlerine aykırıkarar alınması veya genelge veya bildiriler yayınlanması veya karar alınmamışolsa bile bu kurullar tarafından aynı hükümlere aykırı faaliyette bulunulmasıveya parti genel başkanı veya genel başkan yardımcısı veya genel sekreterininsözü edilen bu maddeler hükümlerine aykırı olarak sözlü ya da yazılı beyandabulunması,
c) Parti merkez karar ve yönetim kurulunca Yüksek SeçimKuruluna partiyi temsilen konuşma yapacağı bildirilmiş olan kimsenin, radyoveya televizyonda yaptığı konuşmanın, bu Kanunun dördüncü kısmında yer alanmaddeler hükümlerine aykırı olması, allerinde verilir.
d) 1. (b) bendinde sayılanlar dışında kalan parti organı,mercii veya kurulu tarafından bu Kanunun 4 üncü kısmında yer alan maddelerhükümlerine aykırı fiilin işlenmesi halinde, fiilin işlendiği tarihtenbaşlayarak iki yılı geçmemiş ise, Cumhuriyet Başsavcılığı söz konusu organ,merci veya kurulun işten el çektirilmesini yazı ile o partiden ister. Partiüyeleri 4 üncü kısımda yer alan maddeler hükümlerine aykırı fiil vekonuşmalarından dolayı hüküm giyerler ise Cumhuriyet Başsavcılığı bu üyelerinpartiden kesin olarak çıkarılmasını o partiden ister.
Siyasî parti, tebliğ tarihinden itibaren otuz gün içindeistem yazısında belirtilen hususu yerine getirmediği takdirde, CumhuriyetBaşsavcılığı Anayasa Mahkemesinde o siyasî partinin kapatılması hakkında davaaçar. Cumhuriyet Başsavcılığınca düzenlenmiş iddianamenin tebliğinden itibarenotuz gün içinde ilgili siyasî parti tarafından söz konusu parti organı, merciiveya kurulunun işten el çektirilmesi ve parti üyesi veya üyelerinin partidenkesin olarak çıkarılmaları halinde, o partinin kapatılması hakkındaki davadüşer. Aksi takdirde Anayasa Mahkemesi dosya üzerinde inceleme yaparak vegerekli gördüğü hallerde Cumhuriyet Başsavcısının ve siyasî partitemsilcilerinin sözlü açıklamalarını ve konu üzerinde bilgisi olanları dadinlemek suretiyle açılmış bulunan davayı karara bağlar.
2. (1) numaralı bent gereğince bir siyasî partiden kesinolarak çıkarılan veya çıkarılmayıp da bir siyasî partinin kapatılmasına sebepolan üyeleri, çıkarma kararının veya Anayasa Mahkemesinin kapatma kararınınkendilerine yazı ile bildirilmesinden başlayarak on yıl süre ile başka hiçbirsiyasî partiye alınamaz, parti kurucusu olamaz, seçimlerde parti listelerindebağımsız aday da gösterilemez ve milletvekilliği için aday olamazlar. Aksitakdirde bu gibileri üye kaydeden veya parti kurucusu olarak kabul eden veyaseçimlerde bağımsız aday gösteren siyasî partiler hakkında da (1) numaralı benthükümleri uygulanır.
Bir siyasî parti üyesinin, bu madde gereğince partisindenkesin olarak çıkarılması veya çıkartılmayıp da partinin kapatılmasına sebepolması halinde, hakkında ayrıca genel hükümlere göre işlem yapılır. 95 incimadde hükmü saklıdır.
8- 'MADDE 103.-Bir siyasî partinin, bu Kanunun 78 ila 88 ve 97 nci maddeleri hükümlerineaykırı fiillerin işlendiği bir mihrak haline geldiğinin sübuta ermesi halinde,o siyasî parti Anayasa Mahkemesince kapatılır.
Bir siyasî partinin yukarıdaki fıkrada yazılı fiillerinmihraki haline geldiği, 101 inci maddenin (d) bendinin uygulanması sonucunda bufiilerin o partinin üyelerince kesif bir şekilde işlenmiş olduğunun ve bufiillerin kesif olarak işlenmesinin o partinin büyük kongre; merkez karar veyönetim kurulu veya Türkiye Büyük Millet Meclisindeki grup genel kurulu yahutbu grubun yönetim kurulunca zımnen veya sarahaten benimsendiğinin sübutaermesiyle olur.'
VII- ANAYASA'YA AYKIRILIK SORUNU
A- 2820 sayılı Siyasî Partiler Kanunu'nun 101. Maddesinin(b) Bendi
Davalı Parti savunmalarında, 22.4.1983 günlü, 2820 sayılıSiyasi Partiler Yasası'nın 101. maddesinin (b) bendinin bu davadauygulanamayacağını ve ihmal edilmesi gerektiğini ileri sürmüştür.
2820 sayılı Siyasî Partiler Kanunu, 24.4.1983 günündeyürürlüğe girmiştir. 101. maddenin (b) bendinde yürürlüğe girdikten sonra hiçbir değişiklik yapılmamıştır. Madde, Anayasa'nın geçici 15. maddesinin kapsamıiçindedir. Bu nedenle, Anayasa'ya aykırılığı ileri sürülemeyeceği gibi, ihmaledilmesi de olanaksız olduğundan davalı Parti'nin ileri sürdüğü aykırılık savıciddi görülmemiştir.
Güven DİNÇER, Lütfi F. TUNCEL ve Fulya KANTARCIOĞLU bugörüşe katılmamışlardır.
B- 2820 sayılı Yasa'nın 103. maddesinin ikinci fıkrası
Ahmet N. SEZER, Güven DİNÇER, Selçuk TÜZÜN, SamiaAKBULUT, Haşim KILIÇ, Yalçın ACARGÜN, Mustafa BUMİN, Sacit ADALI, Ali HÜNER,Lütfi F. TUNCEL ve Fulya KANTARCIOĞLU'ndan oluşan Anayasa Mahkemesi, siyasîparti kapatılması davasına bakan mahkeme sıfatıyla 8.1.1998 gününde, bakılmaktaolan davada uygulanacak olan 22.4.1983 günlü, 2820 sayılı Siyasî PartilerKanunu'nun, 3270 sayılı Yasa ile değişik 103. maddesinin ikinci fıkrasını,Anayasa'nın 69. maddesine aykırı gördüğünden, öncelikle bekletici sorun olarakbu konuda Anayasa'nın 152. maddesi ve 2949 sayılı Yasa'nın 28. maddesi uyarıncabir karar verilmek üzere davanın geri bırakılmasına Haşim KILIÇ'ın karşıoyu veoyçokluğuyla karar vermiş; 9.1.1998 günlü, E:1998/2, K:1.998/1 sayılı kararıile de, 2820 sayılı Siyasî Partiler Kanunu'nun 28.3.1986 günlü, 3270 sayılıYasa ile değiştirilerek Anayasa'nın geçici 15. maddesi kapsamından çıkan 103.maddesinin ikinci fıkrasını iptal etmiştir.
VIII- İNCELEME
A- Ön Sorunlar Yönünden
1- Davalı Parti tarafından, Başsavcılık'ça parti kapatmanedeni olarak ileri sürülen eylemlerin bir bölümünün, Anayasa'nın 83.maddesinde belirtilen yasama sorumsuzluğu kapsamında bulunduğu, bunlarınpartiyi bağlamayacağı ileri sürüldüğünden, 2820 sayılı Yasa'nın 103. ve bunundayanağını oluşturan Anayasa'nın 69. maddesinin uygulanması sonucunu doğuranyasak eylemlerin Meclis çalışmaları sırasında meydana gelmesi halindemilletvekillerinin yararlandığı yasama sorumsuzluğunun parti tüzelkişiliğiyönünden doğuracağı sonuçların değerlendirilmesi gerekmektedir.
Anayasa'nın 83. maddesine göre, 'Türkiye Büyük MilletMeclisi Üyeleri, Meclis çalışmalarındaki oy ve sözlerinden, Mecliste ilerisürdükleri düşüncelerinden, o oturumdaki Başkanlık Divanı'nın teklifi üzerineMeclisce başka bir karar alınmadıkça bunları Meclis dışında tekrarlamak veaçığa vurmaktan sorumlu tutulamazlar'. Anayasa'nın bu kuralıyla, Meclisçalışmalarında ulusal istencin en iyi biçimde yansıtılması bakımındanMilletvekillerinin görevlerini hiçbir etki altında kalmadan yapabilmeleri içinkişiliklerine bağlı özel bir koruma getirilmiştir. Bu korumadan parti tüzelkişiliğininyararlanması söz konusu olamaz.
Siyasî Partiler Yasası'nın 103. ve buna dayanak oluşturanAnayasa'nın 69. maddesi uyarınca bir siyasî partinin, yasak fiillerin işlendiğiodak haline geldiğinin saptanması, yalnız tüzelkişiliğin faaliyetlerinin değil,üyeler tarafından yürütülen faaliyetlerin de incelenmesi ile olanaklıdır.Çünkü, 'odak olma' durumunun oluşması için gerekli olan yasak eylemlerdekinitelik ve nicelik ile bunların tekrarındaki kararlılık gibi ögelerin varlığıkonusunda, milletvekillerinin Meclis içindeki ve dışındaki söz ve eylemlerinintümü değerlendirilmedikçe sağlıklı bir sonuca ulaşılamaz.
Yasak eylemlerin ağırlık ve yoğunluğu değerlendirilerekpartinin kapatılmasına karar verilmesi durumunda, buna neden olanlarınmilletvekilliklerinin sona ermesi ise Anayasa'nın 84. maddesinin öngördüğü özelve ayrıksı bir yaptırımdır. Anayasa'nın 83. ve 84. maddelerin getirilişamaçlarındaki farklılıklar nedeniyle davalı partinin ileri sürdüğü gibiaralarında bir bağlantı kurmak olası değildir.
2- Davalı parti, Bakanlar Kuruluüyelerinin, siyasî denetime konu olabilecek eylemlerinin kapatılma nedenisayılmasının, dokunulmazlıkları kaldırılmadan yargılanmaları anlamına geldiğiniileri sürmüştür.
Anayasa'nın 98., 99. ve 100. maddelerinde, Türkiye BüyükMillet Meclisi'nin bilgi edinme ve denetim yolları olan soru, Meclisaraştırması, genel görüşme, gensoru ve Meclis soruşturması düzenlenmiştir.Bakanların bu yollarla siyasî denetime bağlı tutulmaları, taşıdıkları sıfatındoğal bir sonucudur. Siyasî parti kapatma davalarında ise, kişilerin eylemleripartiye bağlı olarak değerlendirildiğinden, Bakanlar Kurulu Üyelerinin Parti'yisorumluluk altına soktukları ve kapatılmasına neden oldukları saptandığında,Anayasa'nın 84. maddesinde öngörülen hukuksal sonuçtan etkilenmelerikaçınılmazdır.
Bu nedenle, getiriliş amaçları ve doğurduğu sonuçlarfarklı olan siyasî denetim yolları ile siyasî partinin kapatılmasına bağlıolarak ortaya çıkan durum arasında bir bağlantı kurulması olanağıbulunmadığından bu hususa ilişkin sav yerinde görülmemiştir.
3- Davalı Parti savunmalarında, Anayasa veSiyasi Partiler Yasası'nda düzenlenen siyasi partilerin kapatılmasına ilişkindavaların, ceza davası niteliğinde olduğunu, bu nedenle davada ceza hukukuilkelerinin uygulanması gerektiğini ileri sürmüştür.
Anayasa'nın 'Siyasi partilerin uyacakları esaslar'ıbelirleyen 69. maddesinin dördüncü fıkrasında, 'Siyasi partilerin kapatılması,Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı'nın açacağı dava üzerine Anayasa Mahkemesi'ncekesin olarak karara bağlanır' denilmiş, hangi hallerde siyasi partilerinkapatılmasına karar verilebileceği de diğer fıkralarda ayrıntılı olarakdüzenlenmiştir. Anayasa Mahkemesinin Kuruluşu ve Yargılama Usulleri HakkındaKanun'un, 4280 sayılı Yasa ile değiştirilen 33. maddesinde ise 'YargıtayCumhuriyet Başsavcısı tarafından açılan siyasi partilerin kapatılmasına ilişkindavalar, Ceza Muhakemeleri Usulü Kanunu hükümleri uygulanmak suretiyle dosyaüzerinde incelenir ve karara bağlanır' kuralına yer verilmiştir.
Bu düzenleme biçimi, yasakoyucunun siyasi partilerinyasaya aykırı eylemlerinin kapatılma yaptırımına bağlanmasını ceza hukukuilkelerine daha yakın bulduğunu göstermektedir. Ancak, ceza davalarında, cezayargılamasına özgü usul kurallarının uygulanması doğal olduğuna göre, partikapatma davalarında özellikle aynı usulün uygulanacağının belirtilmesine gerekduyulması, bu davaların geleneksel anlamda bir ceza davası olmadığını ortayakoymaktadır. Bununla birlikte, yasaların yaptırım öngördüğü hallerde, konununtemel hak ve özgürlüklerle yakın ilgisi nedeniyle yasak eylemlerin ve bunlarauygulanacak yaptırımların yasalarla belirlenmesi gibi temel ilkelerin gözönündebulundurulması da Anayasal bir zorunluluktur.
Bu temel özellikleri taşıma gereği yönünden, hukukundiğer alanlarına göre ceza hukukuna daha yakın kabul edilse de, siyasipartilerin kapatılmasına ilişkin davalar, bütünüyle ceza hukuku kurallarıiçinde değerlendirilmesine olanak bulunmayan kendine özgü davalardır. Ayrıca,siyasi partilere yasaklanan eylemlerin niteliği, bunların kapatılma sonucunudoğurabilmesi için aranan koşullar ve uygulanan yaptırım türünün cezahukukundaki suç ve cezalardan farklılık göstermesi de bu davaların kendine özgüniteliğini öne çıkarmaktadır.
4- Davalı Parti, Türk Ceza Kanunu'nun 163. maddesiyürürlükten kaldırıldığı için parti üyesi milletvekillerinin bu madde kapsamınagiren eylemleri nedeniyle kapatılmaya bağlı olarak milletvekilliklerinindüşmesine karar verilemeyeceğini ileri sürmektedir.
TCK'nun 163. maddesi 12.4.1991 günlü, 3713 sayılı Yasaile yürürlükten kaldırılmıştır. Buna karşılık, madde kapsamına giren suçlarailişkin eylemler, Anayasa ve Siyasi Partiler Yasası'nda yasaklanan eylemlerarasında yerlerini korumuşlardır. Bunlara aykırılık, ancak partiyebağlanabildiğinde, onun yönünden yaptırım uygulanmasına neden olmaktadır.Yaptırımın partili milletvekillerine yansıyan sonuçlar doğurması ise,Anayasa'nın 84. maddesindeki özel düzenlemeden kaynaklanmaktadır. Başka biranlatımla, milletvekillerine uygulanan yaptırım, salt partiyle olan bağlantısonucu oluştuğundan partinin söz ve eylemine dönüşüp onun kapatılmasına nedenolmadıkça uygulanma olasılığı yoktur.
Açıklanan nedenlerle, Parti'nin bu konuya ilişkin savı dayerinde görülmemiştir.
5- Davalı Parti savunmalarında, video bantların delilolarak kabul edilemeyeceğini ileri sürmüştür.
Öğretide ve uygulamada doğruluğu her zaman kontroledilebilen video bantlar, yasa dışı yollarla elde edilmediği sürece, yargıdakanıt olarak kabul edilmektedir.
Video bantların, yasa dışı yollarla sağlanmadığı vekonuşmaların da görüntü ve içerik bakımından bunları yaptığı iddia edilenkişilere ait olduğu dosyada bulunan belgeler ve bilirkişilerce yaptırılançözümle sabit olduğundan, video bantlar delil olarak kabul edilmiştir.
B- Esas Yönünden
1- Genel Açıklama
İddianamede, 'lâiklik ilkesine aykırı eylemlerin odağıhaline geldiği' ileri sürülerek Refah Partisi'nin kapatılması istenilmiştir.
Çoğulculuğu ve katılımcılığı esas alan kurallar vekurumlar düzeni olan çağdaş demokrasilerde, yurttaşların devlet yönetiminekatılmaları, genel ve eşit oy hakkı ile sağlanır. Demokrasilerde, bireyseliradeleri birleştirip yönlendirerek onlara ağırlık kazandıran özgün kuruluşlaragereksinim duyulmuştur. Bu kuruluşlar, dağınık siyasal görüşleri birleştirip açıklıkve güç sağlayarak devlet hizmetlerini daha yararlı kılmak, hak ve özgürlüklerigüvenceye bağlayarak toplumsal barışı güçlendirmek, anayasal ilkelerdoğrultusunda kamuoyu oluşturarak ulusal yaşama aydınlık getirmek yönlerindenvazgeçilmez olan siyasal partilerdir.
Anayasa'nın 68. maddesinin ikinci fıkrasında, 'Siyasîpartiler demokratik siyasî hayatın vazgeçilmez unsurlarıdır' denildikten sonraüçüncü fıkrasında, 'Siyasî partiler önceden izin almadan kurulurlar ve Anayasave kanun hükümleri içerisinde faaliyetlerini sürdürürler' kuralına yerverilmiştir. Dördüncü fıkrasında ise, siyasi partilerin tüzük ve programlarıile eylemlerinin 'demokratik ve lâik Cumhuriyet ilkelerine aykırı olamayacağı'belirtildikten sonra 69. maddesinin beşinci ve altıncı fıkralarında da, 'Birsiyasî partinin tüzüğü ve programının 68 inci maddenin dördüncü fıkrasıhükümlerine aykırı bulunması halinde temelli kapatma kararı verilir. Bir siyasîpartinin 68 inci maddenin dördüncü fıkrası hükümlerine aykırı eylemlerindenötürü temelli kapatılmasına, ancak, onun bu nitelikteki fiillerin işlendiği birodak haline geldiğinin Anayasa Mahkemesi'nce tespit edilmesi halinde kararverilir' denilmiştir.
Siyasal partilere ilişkin Anayasa kurallarıincelendiğinde, Anayasakoyucunun bu konuya özel bir önem verdiği görülür.Partilerin kuruluş ve çalışmalarında özgür olmaları temel ilkedir. Partiler,belli siyasal düşünceler çerçevesinde birleşen yurttaşların özgürce kurduklarıve özgürce katılıp, ayrıldıkları kuruluşlardır. Kamuoyunun oluşumunda önemlietkisi olan partiler, yurttaşların istem ve özlemlerinin gerçekleşmesineçalışan ve siyasal katılımları somutlaştıran hukuksal yapılardır.
Demokrasinin olmazsa olmaz koşulu olan partilerin, sosyalve siyasal yaşamdaki etkileri ve ulusal istencin gerçekleşmesindeki rollerinedeniyle, Anayasakoyucu, onları öteki tüzelkişilerden farklı tutarak,kurulmalarını, çalışmalarında uyacakları esasları ve kapatılmalarında izlenecekyöntem ve kuralları, özel olarak belirlemekle kalmamış, Anayasa'nın 69. maddesininson fıkrasında, çalışma, denetleme ve kapatılmalarının Anayasa'da belirlenenilkeler çerçevesinde çıkarılacak bir yasayla düzenlenmesini öngörmüştür. Bumadde esas alınarak çıkarılan 2820 sayılı Siyasî Partiler Yasası'nda, siyasîpartilerin, kuruluşlarından başlayarak, çalışmaları, denetimleri vekapatılmaları konularında, çok ayrıntılı kurallar getirilmiştir. Bu Yasa'da,siyasal partilerin Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı'nca izleneceği veeylemlerinde Anayasa ve yasalara aykırılık görüldüğü takdirde, haklarında,kapatma istemiyle dava açılacağı belirtilmiştir.
Siyasî partilerin demokratik siyasî yaşamın vazgeçilmezöğeleri olmaları, devlet örgütü ve kamu hizmetleriyle yoğun ilişki içindebulunmaları, onların her istediklerini yapabilecekleri anlamına gelmez. Siyasalpartilerin baskı ve engellerden uzak kalmalarını sağlamaya yönelik kurulma veçalışma özgürlüğü, Anayasa ve bu alanı düzenleyen yasalarla sınırlıdır. Bubelirleme aynı zamanda Anayasa'nın 2. maddesinde kurala bağlanan demokratikhukuk devleti olmanın da gereğidir. Çünkü, hukuk devleti herşeyden önce hukukunüstünlüğünü tanıyan ve koruyan devlettir.
Siyasî partilerin uyacakları esasların belirlendiğiAnayasa'nın 69. maddesinin beşinci fıkrasında, bir siyasî partinin tüzük veprogramının 68. maddenin dördüncü fıkrası hükümlerine aykırı bulunmasıdurumunda temelli kapatma kararı verileceği kurala bağlanmış, altıncıfıkrasında da, 'Bir siyasî partinin 68. maddenin dördüncü fıkrası hükümlerineaykırı eylemlerinden ötürü temelli kapatılmasına, ancak, onun bu niteliktekifiillerin işlendiği bir odak haline geldiğinin Anayasa Mahkemesince tespitedilmesi halinde karar' verileceği belirtilmiştir.
Anayasa'nın 'Başlangıç'ında, '...Türkiye Cumhuriyetininkurucusu, ölümsüz önder ve eşsiz kahraman Atatürk'ün belirlediği milliyetçilikanlayışı ve onun inkılâp ve ilkeleri doğrultusunda;... hiçbir düşünce vemülâhazanın Türk milli menfaatlerinin, Türk varlığının Devleti ve ülkesiylebölünmezliği esasının, Türklüğün tarihi ve manevi değerlerinin, Atatürk milliyetçiliği,ilke ve inkılâpları ve medeniyetçiliğinin karşısında koruma göremeyeceği velâiklik ilkesinin gereği olarak kutsal din duygularının, Devlet işlerine vepolitikaya kesinlikle karıştırılamayacağı' belirtildikten sonra 2. maddesindeCumhuriyetin nitelikleri tanımlanırken Türkiye Cumhuriyeti'nin lâik bir hukukdevleti olduğuna işaret edilmiş; 14. maddesinde, 'Anayasa'da yer alan hak vehürriyetlerden hiçbiri, ...din ve mezhep ayırımı yaratmak veya sair herhangibir yoldan bu kavram ve görüşlere dayanan bir devlet düzenini kurmak amacıylakullanılamazlar; 24. maddesinde, '... kimse, ibadete, dini ayin ve törenlerekatılmaya, dinî inanç ve kanaatlerini açıklamaya zorlanamaz; dinî inanç vekanaatlerinden dolayı kınanamaz ve suçlanamaz... kimse Devletin sosyal,ekonomik, siyasî veya hukuki temel düzenini kısmen de olsa, din kurallarınadayandırma veya siyasî veya kişisel çıkar yahut nüfuz sağlama amacıyla her nesurette olursa olsun dinî veya din duygularını yahut dince kutsal sayılanşeyleri istismar edemez ve kötüye kullanamaz' denilmiş; siyasî partilereilişkin 68. maddesinin dördüncü fıkrasında, 'Siyasi partilerin tüzük veprogramları ile eylemleri, Devletin bağımsızlığına, ülkesi ve milletiylebölünmez bütünlüğüne, insan haklarına, eşitlik ve hukuk devleti ilkelerine,millet egemenliğine, demokratik ve lâik Cumhuriyet ilkelerine aykırı olamaz;sınıf veya zümre diktatörlüğünü veya herhangi bir tür diktatörlüğü savunmayı veyerleştirmeyi amaçlayamaz; suç işlenmesini teşvik edemez' hükmü yer almış; TBMMüyeleri ile Cumhurbaşkanının görevlerine başlarken yapacakları 'andiçme'de de'lâik cumhuriyet ilkesine bağlı kalınacağı' söylemine yer verilmiştir. Öteyandan 174. maddesinde de, 'Türk toplumunu çağdaş uygarlık seviyesinin üstüneçıkarma ve Türkiye Cumhuriyeti'nin lâiklik niteliğini koruma amacını güden...inkılâp kanunları' gösterilerek Anayasa'nın hiçbir hükmü, bu kanunların'Anayasaya aykırı olduğu şeklinde anlaşılamaz ve yorumlanamaz' denilmiştir.
Anayasa'nın bu hükümlerine paralel olarak 2820 sayılıSiyasî Partiler Kanunu'nun 'Siyasî Partilerle ilgili Yasaklar' başlıklıdördüncü kısmının 78. maddesinde, 'Siyasî Partiler: ...din ve mezhep ayırımıyaratmak veya sair herhangi bir yoldan bu kavram ve görüşlere dayanan birdevlet düzeni kurmak amacını güdemezler veya bu amaca yönelik faaliyettebulunamazlar, başkalarını bu yolda tahrik ve teşvik edemezler... din, mezhepveya tarikat esaslarına dayanamaz veya adlarını kullanamazlar' hükmüne yerverilmiştir. Dinsel ve dince kutsal sayılan şeylerin istismarının ülkeyeverdiği zararlar gözetilerek Anayasa'nın 24. maddesine koşut 2820 sayılı SiyasîPartiler Kanunu'nun 87. maddesinde, 'siyasî partiler, Devletin sosyal veyaekonomik veya siyasî veya hukuki temel düzenini, kısmen de olsa dinî esas veinançlara uydurmak amacıyla, siyasî amaçla veya siyasî menfaat temin ve tesiseylemek maksadıyla dinî veya dinî hissiyatı veya dince mukaddes tanınan şeylerialet ederek her ne suretle olursa olsun propaganda yapamaz, istismar edemezveya kötüye kullanamazlar' denilmiştir. Siyasî Partiler Kanunu'nun 84-89 uncumaddelerini kapsıyan dördüncü kısmın üçüncü bölümünde de 'Atatürk ilke veinkılâplarının, lâik devlet niteliğinin korunması'na ait çeşitli hükümleröngörülmüş; 84. maddesinde, 'Siyasî partiler Türk toplumunu çağdaş uygarlıkseviyesinin üstüne çıkarmak ve Türkiye Cumhuriyeti'nin lâiklik niteliğinikorumak amacını güden: 3 Mart 1340 tarihli ve 430 sayılı Tevhidi TedrisatKanunu; 25 Teşrinisâni 1341 tarihli ve 671 sayılı Şapka İktisâsı HakkındaKanun; 17 Şubat 1926 tarihli ve 743 sayılı Türk Kanunu Medenisiyle kabuledilen, evlenme akdinin evlendirme memuru önünde yapılacağına dair medenî nikâhesası ile aynı kanunun 110. maddesi hükmü; 1 Teşrinisâni 1928 tarihli ve 1353sayılı Türk Harflerinin Kabul ve Tatbiki Hakkında Kanun; 3 Kânunuevvel 1934tarihli ve 2596 sayılı Bazı Kisvelerin Giyilemeyeceğine Dair Kanun; hükümlerineaykırı amaç güdemezler, ve faaliyette bulunamazlar'; 86. maddesinde, 'Siyasîpartiler Türkiye Cumhuriyeti'nin lâiklik niteliğinin değiştirilmesi ve halifeliğinyeniden kurulması amacını güdemez ve bu amaca yönelik faaliyetlerdebulunamazlar'; denildiği gibi 90. maddesinde de; 'Siyasî partilerin tüzük,program ve faaliyetleri Anayasa ve bu kanun hükümlerine aykırı olamaz' hükmüneyer verilmiş, 101. maddenin 'b' fıkrasında, 'parti büyük kongresince, merkezkarar ve yönetim kurulunca veya bu kurulun iki ayrı kurul olarak oluşturulduğuhallerde ilgili kurulca veya Türkiye Büyük Millet Meclisi grup yönetim veyagrup genel kurullarınca bu Kanunun dördüncü kısmında yer alan maddelerhükümlerine aykırı karar alınması veya genelge veya bildiriler yayınlanmasıveya karar alınmamış olsa bile bu kurullar tarafından aynı hükümlere aykırıfaaliyette bulunulması veya parti genel başkanı veya genel başkan yardımcısıveya genel sekreterinin sözü edilen maddeler hükümlerine aykırı olarak sözlü yada yazılı beyanda bulunması' 103. maddenin birinci fıkrasında da, 'Bir siyasîpartinin, bu Kanunun 78 ila 88 ve 97. maddeleri hükümlerine aykırı fiillerinişlendiği bir mihrak haline geldiğinin sübuta ermesi halinde' o siyasî partininAnayasa Mahkemesi'nce kapatılacağı açıklanmıştır.
Gerek Anayasa ve gerekse Siyasî Partiler Kanununun birçokmaddesinde yer verilen ve Cumhuriyetin temel niteliklerinden olan 'lâiklikilkesi'nden ne anlaşılması gerektiğine kısaca değinmek gerekir.
'Lâiklik', ortaçağ doğmatizmini yıkarak aklın öncülüğü,bilimin aydınlığı ile gelişen özgürlük ve demokrasi anlayışının, uluslaşmanın,bağımsızlığın, ulusal egemenliğin ve insanlık idealinin temeli olan bir uygar yaşambiçimidir. Çağdaş bilim, skolâstik düşünce tarzının yıkılmasıyla doğmuş vegelişmiştir. Dar anlamda, devlet işleriyle din işlerinin birbirinden ayrılmasıolarak tanımlansa, değişik yorumları yapılsa da, lâikliğin gerçekte,toplumların düşünsel ve örgütsel evrimlerinin son aşaması olduğu görüşü,öğretide de paylaşılmaktadır. Lâiklik, ulusal egemenliğe, demokrasiye,özgürlüğe ve bilime dayanan siyasal, sosyal ve kültürel yaşamın çağdaşdüzenleyicisidir. Bireye kişilik ve özgür düşünce olanaklarını veren, bu yollasiyaset-din ve inanç ayrımını gerekli kılarak din ve vicdan özgürlüğünüsağlayan ilkedir. Dinsel düşünce ve değerlendirmelerin geçerli olduğu dinedayalı toplumlarda, siyasal örgütlenme ve düzenlemeler dinsel niteliklidir.Lâik düzende ise din, siyasallaşmadan kurtarılır; yönetim aracı olmaktançıkarılır; gerçek, saygın yerinde tutularak kişilerin vicdanlarına bırakılır.Dünya işlerinin lâik hukukla, din işlerinin de kendi kurallarıyla yürütülmesi,çağdaş demokrasilerin dayandığı temellerden biridir. Kamusal düzenlemelerindinî kurallara göre yapılması düşünülemez. Düzenlemelerin kaynağı dinî kurallarolamaz.
Türkiye'de lâiklik ilkesinin uygulanması, kimi batılıülkelerdeki lâiklik uygulamalarından farklıdır. Lâiklik ilkesinin, her ülkeniniçinde bulunduğu koşullarla her dinin özelliklerinden esinlenmesi, bukoşullarla özellikler arasındaki uyum ya da uyumsuzlukların lâiklik anlayışınada yansıyarak değişik nitelikleri ve uygulamaları ortaya çıkarması doğaldır.Klâsik anlamda, dinle devlet işlerinin birbirinden ayrılması biçimindekitanımına karşın, islâm ve hıristiyan dinlerinin özelliklerindeki ayrılıklargereği, ülkemizde ve batı ülkelerinde oluşan durumlar ve ortaya çıkan sonuçlarda ayrı olmuştur. Dinî ve din anlayışı tümüyle farklı ülkelerde lâiklikuygulamasının, aynı anlam ve düzeyde benimsenmesi beklenemez. Bu durum,koşullar ve kurallar arasındaki ayrılığın olağan sonucudur. Kaldı ki, aynı dinîbenimseyen batılı ülkelerde de lâiklik anlayışı ayrılıklar göstermiştir.Lâiklik kavramı, değişik ülkelerde ayrı ayrı yorumlandığı gibi, farklıdönemlerde, kimi kesimlerce de kendi anlayışları ve siyasal tercihleri gereğideğişik biçimde yorumlanabilmiştir. Yalnızca felsefi bir kavram olmayıpyasalarla yaşama geçirilerek hukuksal bir kurum niteliğini kazanan lâiklik,uygulandığı ülkenin, dinsel, sosyal ve siyasal koşullarından etkilenmektedir.Tarihsel gelişiminin farklılığı nedeniyle Türkiye için özellik taşıyan lâiklik,Anayasa ile benimsenen ve korunan bir ilkedir.
Anayasa Mahkemesi'nce verilen Milli Nizam Partisi'ninkapatılmasına ilişkin 20.5.1971 günlü, 7/1 sayılı; 657 sayılı Devlet MemurlarıKanunu'nun kimi maddelerini değiştiren ve kimi maddeler ekleyen 1327 sayılıKanun'un 9. maddesinin din hizmetlerine ilişkin II. bendinin iptali isteminin reddineilişkin 21.10.1971 günlü, 53/76 sayılı; Türk Ceza Kanunu'nun 163. maddesininiptaline ilişkin istemi reddeden 3.7.1980 günlü, 19/48 sayılı; HuzurPartisi'nin kapatılmasına ilişkin 25.10.1983 günlü, 2/2 sayılı, Türk CezaKanunu'nun değişik 175 ve 176. maddelerinin iptaline ilişkin 4.11.1986 günlü,11/26 sayılı, 2547 sayılı Yükseköğretim Kanunu'na eklenen Ek Madde 16'nıniptaline ilişkin 7.3.1989 günlü, 1/12 sayılı; Ceza Muhakemeleri UsulüKanunu'nun 61. maddesindeki '...dinî...' sözcüğünün iptaline ilişkin 2.2.1996günlü, 15/5 sayılı kararlarda lâikliğin hukuksal, sosyal, siyasal tanımlarıyanında, ulusal değeri geniş biçimde belirtilmiş, özenle korunması gerekenanayasal ilke niteliği vurgulanmış, Türk Ulusu'nun yücelmesi bakımındanlâikliğin Anayasa'da öngörülen kimi sınırlamaları zorunlu kılan bir neden,Anayasa'da benimsenmiş bütün temel ilkelere egemen bir düşünce olduğuyinelenerek ortaya konulmuştur.
Demokratik ve lâik devlet, bireyler arasında inançlarınagöre ayrım gözetemez. Herkes, dinini seçmekte, inançlarını açıklamakta, din vevicdan özgürlüğü sınırları içerisinde serbesttir. Lâik bir toplumda, bireyinistediği dine ve inanca sahip olması, yasakoyucunun her türlü etkinindışındadır. Devletin dinlerden birini tercih fikri, ayrı dinlere bağlıyurttaşların yasa önünde eşitliğine de aykırı düşer. Lâik ülkelerde gerçekvicdan özgürlüğünden söz edilebilmesi de, lâikliğin bu özgürlüğün de güvencesiolduğunu göstermektedir.
Çağdaşlaşmayı hızlandıran ve Türkiye Cumhuriyeti'nintemellerinden olan lâiklik ilkesi ile, devletin akla ve bilim kurallarına görekurumlaşması amaçlanmıştır. Karşılıklı saygı, hoşgörü ve anlayışa katkıdabulunan lâiklik, ulusal birliğin de temelini oluşturmuştur. Düşünce ve inançözgürlüğü, kişileri ve toplum kesimlerini birbirine güvenle bağlayan,uluslaşmayı sağlayan, ulusal dayanışmayı da güçlendiren, özgür düşünce veinanç, çağdaş uygarlığa yöneliş, ulusal yaşamda önemli aşamalardır. Lâikliğin,insana, dine saygısı, dinî kendi yerinde tutan anlayışı, akla, bilime, sanata, çağdaşyönetim biçimine ve tüm uygar gereklere kapıyı açmıştır. Demokrasi, şeriatdüzeninin karşıtıdır. Çağdaşlığın göstergesi olan bu ilke, TürkiyeCumhuriyeti'nde 'ümmet'ten, 'ulus'a geçmenin de itici gücü olmuştur.
Lâiklik ilkesinin kabulü ile doğmatik değerlerin yerineakla ve bilime dayanan değerler geçmiş, dinsel duygular sahibinin vicdanındadokunulmaz yerini almıştır. Değişik inançlara sahip olanlar, birlikte yaşamagereğini benimseyerek devletin kendilerine karşı eşit yaklaşımından güvenduymuşlardır. Böylece, iç barış sağlanarak yurttaşlar, ulus bilinciyle, TürkiyeCumhuriyeti'ni kuran Türk Ulusu'nun bireyleri olmuşlardır. Hukuk devleti vehukukun üstünlüğü ilkesi, gücünü lâiklikten almış; milliyetçilik ilkesilâiklikle tamamlanmış; Türk Devrimi lâiklikle anlam kazanmıştır. Anayasa'da dabu ilkenin değiştirilemeyeceği öngörülmüştür. Lâiklik devlet etkinliklerindedinin, bilimin yerine geçmesini önleyerek çağdaşlaşmayı hızlandırmıştır.Lâiklik, din ve devlet işleri ayrılığı biçiminde daraltılamaz. Boyutları dahabüyük, alanı daha geniş bir uygarlık, özgürlük ve çağdaşlık ortamıdır.Türkiye'nin modernleşme felsefesi, insanca yaşama biçimi ve insanlık idealidir.Lâik düzende, özgün bir sosyal kurum olan din, devlet kuruluşuna ve yönetimineegemen olamaz. Devlete egemen ve etkin güç, dinsel kurallar ve gerekler değil,akıl ve bilimdir. Din, kendi alanında, vicdanlardaki yerinde, Tanrı-insanarasındaki inanç olgusudur. Kişinin iç-inanç dünyasının düzenleyicisi olandinin, devlet işlerinde yasal düzenlemelerin kaynağı ve dayanağı olmasıdüşünülemez.
Devlete, dinsel konularda denetim ve gözetim hakkıtanınması, din ve vicdan özgürlüğünün, demokratik toplum düzeninin gereklerineaykırı bir sınırlama sayılamaz. Devlet-din özdeşliğinin yolaçtığı zararlarlâiklikle önlenmiş, çağdaş uygarlık yolu lâiklik ilkesiyle açılmış, bağımsızbir hukuk kurumu olarak yeni yapısına kavuşmuştur. Demokrasiye geçişin de aracıolan lâiklik, Türkiye'nin yaşam felsefesidir. Lâik devlette, kutsal dinduyguları politikaya, dünya işlerine, hukuksal düzenlemelere kesinliklekarıştırılamaz. Bu tür düzenlemeler, dinsel gerekler ve düşüncelerle değil,bilimsel verilerden yararlanılarak kişi ve toplum gereksinimlerine göreyapılır.
2- Delillerin Değerlendirilmesi
Kapatma nedeni olarak gösterilen eylemler ve bunlarailişkin deliller İddianamedeki sıraya göre irdelenmiştir.
a- Refah Partisi Genel Başkanı Necmettin Erbakan'laİlgili Eylemler
aa- İddianamede, Refah Partisi Genel Başkanı NecmettinErbakan'ın ve partinin tüm yöneticilerinin, kendilerine oy getirdiği inancıylahemen her konuşmalarında, okullarda ve hatta devlet dairelerinde başörtüsü ileöğrenim görme ve çalışmanın anayasal bir hak olduğunu ısrarla iddia ederekhalkı kışkırttıkları, eylemler düzenledikleri ve hatta Necmettin Erbakan'ın'iktidar olduklarında rektörlerin başörtüsüne selam duracağını' 14.12.1995günlü seçim konuşmasında söylediği ileri sürülmüştür.
Cumhuriyet Başsavcısı sonradan gönderdiği belgelerde deNecmettin Erbakan'ın 10.10.1993 günü Parti'nin 4. Olağan Genel Kurulu'nda; '...biz dört yıldır hükümetteyken o günün meşhur zulüm kanununun 163. maddesihiçbir memleket evladı hakkında uygulanmadı. Bizim zamanımızda başörtüsü diyebir zulüm söz konusu değil...' dediğini, 1996 yılı Ekim ayında Amasya'da halkahitaben yaptığı konuşmada da, '...size bir müjde daha veriyorum. Başörtüsüzulmü kalkıyor. Artık okullarda başörtüsü diye bir sorun kalmayacak...' diyeseslendiğini; ayrıca, Refah Partisi üyesi olan belediye başkanları vemilletvekillerinin de pek çok konuşmalarında, başörtüsünün serbestbırakılmasını savunduklarını belirtmiştir.
Davalı Parti savunmalarında, üniversitelerde türbanyasağına karşı eylem düzenlenmediğini ve yukarıda belirtilen konuşmalarınyapılmadığını söylememiş, aksine bu konudaki uygulamaları eleştirmenin lâikliğeaykırı olamayacağını açıklamıştır.
Lâik eğitimde dinsel inançlara göre herhangi bir ayırımgözetilemez. Anayasa'nın 'Eğitim ve öğrenim hakkı ve ödevi' başlıklı 42.maddesinin üçüncü fıkrasında, 'Eğitim ve öğretim, Atatürk ilkeleri ve inkılâplarıdoğrultusunda, çağdaş bilim ve eğitim esaslarına göre, Devletin gözetim vedenetimi altında yapılır. Bu esaslara aykırı eğitim ve öğretim yerleriaçılamaz' dördüncü fıkrasında da, 'Eğitim ve öğretim hürriyeti Anayasa'yasadakat borcunu ortadan kaldırmaz' denilerek Anayasa'nın Başlangıç'ındakiilkelere bağlılık vurgulanmıştır.
Yükseköğretim kurumlarında, bilimsel yöntemlerleyetişerek birlikte çalışmalar yapan gençlerin, kardeşlikleri, arkadaşlıkları vedayanışmaları yarınları için önemli iken onları dinsel gereklerle ayırıma bağlıtutarak kimin hangi inançtan olduğunu gösterecek biçimdeki başörtüsü ile dinselinanç ve görüşleri nedeniyle çatışmalara sevkedebilecek ortamın yaratılmasındaülkelerin geleceği bakımından yarar bulunmamaktadır.
Dinsel nedenlere dayanılarak başörtüsü ve türbanla boyunve saçların örtülmesine resmî daire ve üniversitelerde serbestlik tanınması,bir tür yönlendirme ve bir anlamda zorlamadır. Kişileri şu ya da bu yöndegiyinip başını örtmeye zorlamak, ayrı ve hatta aynı dinden olanlar arasındabile ayrılıklar yaratacaktır. Bu durumun da lâiklik ilkesine aykırı düşeceğikuşkusuzdur.
Kamusal kuruluşlarda ve öğretim kurumlarında başörtüsü veonunla birlikte kullanılan belli biçimdeki giysi, bir ayrıcalıktan öte ayırımaracı niteliğindedir. Dinsel kaynaklı düzenlemelerle girişimler Anayasakarşısında geçerli olamaz ve bu tür eylemler Anayasa'daki lâiklik ilkesineaykırılık oluşturur.
Anayasa'nın 153. maddesinin son fıkrasında, AnayasaMahkemesi kararlarının yasama, yürütme ve yargı organlarını, idare makamlarını,gerçek ve tüzelkişileri bağlayacağı, 138. maddesinde de, yasama ve yürütmeorganları ile idarenin mahkeme kararlarına uymak zorunda oldukları, buorganlarla idarenin mahkeme kararlarını hiçbir surette değiştiremeyeceği vebunların yerine getirilmesini geciktiremeyeceği öngörülmüştür. Anayasa'nın 68.maddesinin dördüncü fıkrasında siyasî partilerin 'hukuk devleti ilkesi'neuymakla yükümlü oldukları belirtilmiştir. Anayasa'nın 153. maddesinin sonfıkrasına göre, gerçek ve tüzelkişileri bağlayan Anayasa Mahkemesi kararlarısiyasî partileri de bağlar.
Anayasa Mahkemesi'nin 2547 sayılı Yükseköğretim Kanunu'naeklenen Ek Madde 16'nın iptaline ilişkin 7.3.1989 günlü, E: 1989/1, K: 1989/12sayılı kararında, lâik bir devlette hukuk kurallarının kaynağının dinde değilakılda bulunduğu, kişilerin iç dünyasına ilişkin olması gereken dinî inançlaragöre yasal düzenleme yapılmasının Anayasa'nın 2., 10., 24. ve 174. maddelerineaykırı olduğu belirtilmiştir.
Öte yandan, Danıştay Sekizinci Dairesi'nin 23.2.1984günlü, 207/330; 16.11.1987 günlü, 128/486; 27.6.1988 günlü, 178/512 sayılıkararları ile Danıştay İdari Dava Daireleri Genel Kurulu'nun 16.6.1994 günlü,61/327 sayılı kararlarında da, Yüksek Öğretim Kurumlarında başörtüsü ve türbantakan öğrencilerin Atatürk devrimleri ile lâik Cumhuriyet ilkelerine aykırıdavrandıkları ve dine dayalı devlet düzenini benimsedikleri kabul edilmiştir.Buna karşın, davalı Parti Genel Başkanı Necmettin Erbakan ile kimi partiyetkililerinin mahkeme kararlarını etkisiz hale getirmek için resmi daire veüniversitelerde türban kullanmayı teşvik eden lâiklik ve hukuk devletiilkelerine aykırı konuşmalar yaptıkları anlaşılmıştır.
Anayasa Mahkemesi'nin Anayasa'nın lâiklik ve düşünceözgürlüğüne ilişkin kurallarına verdiği anlam ve içerikle İnsan Hakları AvrupaKomisyonu'nun konuya ilişkin değerlendirmelerinde birçok ortak noktabulunmaktadır. Komisyon No: 18783/91, L.B/ Türkiye K.t. günlü, 3.5.1993, No.16278/90, S.K/Türkiye K.t. 3.5.1993 günlü kararlarında, yüksek öğrenimini lâikbir üniversitede yapmayı seçen bir öğrencinin bu üniversitenin düzenlemelerinikabul etmiş sayılacağını, üniversitelerce getirilen düzenlemelerin, farklıinanıştaki öğrencilerin birlikteliğini sağlamak amacına yönelik olarak,öğrencilerin dinsel inançlarını açığa vurma özgürlüklerini yer ve biçimbakımından sınırlayabileceğini, özellikle nüfusun büyük bir çoğunluğununbelirli bir dine mensup olduğu ülkelerde, bu dinin tören ve simgelerininherhangi bir yer ve biçimde sınırlama olmaksızın sergilenmesinin, sözü geçendinî uygulamayan veya başka bir dine mensup olan öğrenciler üzerinde baskıoluşturabileceğini, lâik üniversitelerin, öğrencilerin kılık ve kıyafetlerineilişkin kurallar koyarken, kimi kökten dincilerin yüksek öğretimde kamudüzenini bozmamalarını ve diğerlerinin inançlarına zarar vermemelerinisağlamaya özen gösterebilecekleri açıklanarak L.B. ve Ş.K. isimli öğrencilere,lâik üniversite düzeninin gereklerine uygun biçimde fotoğraf vermediklerigerekçesiyle okul diploması verilmemesi, din ve vicdan özgürlüğüne müdahaleolarak görülmemiş ve şikayetin kabul edilemez olduğuna karar verilmiştir.
Parti Genel Başkanı Necmettin Erbakan'ın lâiklik ilkesineilişkin Anayasa ve yasa kuralları ile Anayasa Mahkemesi kararlarını gözardıederek, resmi daire ve üniversitelerde türban ve başörtüsü kullanmayı teşvikeden konuşmaları, lâik düzen karşıtları için bir mesaj oluşturmuştur. Nitekim,ülkenin çeşitli yerlerindeki üniversitelerde ve cami önlerinde kamu düzenininbozulmasına yol açan birçok eylem yapılmıştır.
Açıklanan nedenlerle, Parti Genel Başkanı'nın budavranışlarının lâiklik ilkesine aykırı olduğu sonucuna varılmıştır.
Haşim KILIÇ ve Sacit ADALI bu görüşe katılmamışlardır.
bb- İddianamede, 23 Mart 1993 günü, TBMM BaşkanıHüsamettin Cindoruk'un Başkanlığında yapılan Siyasî parti liderleritoplantısında Refah Partisi Genel Başkanı Necmettin Erbakan'ın, 'Beniminandığım şekilde sen yaşayacaksın. Tahakkümün ortadan kalkmasını istiyoruz.Çok hukuklu bir sistem olmalı, vatandaş genel prensiplerin içerisinde kendiistediği hukuku kendisi seçmeli. Bu bizim tarihimizde de olagelmiştir. Bizimtarihimizde çeşitli mezhepler olmuştur. Herkes kendi mezhebine göre bir hukukiçinde yaşamıştır ve de herkes huzur içinde yaşamıştır. Niçin ben başkasınınkalıbına göre yaşamaya mecbur olayım'... Hukuku seçme hakkı inanç hürriyetininayrılmaz bir parçasıdır' dediği; bu ifadeyle lâik devlet düzenini eylemliolarak ortadan kaldıracak önerilerde bulunduğu ileri sürülmüştür.
Öte yandan Necmettin Erbakan, 10.10.1993 tarihindeyapılan Refah Partisi'nin 4. Olağan Kongresinde, 'herkese insan hakkıvereceğiz, herkese inandığı gibi yaşama hakkı, herkese dilediği hukuku seçmehakkı vereceğiz, yönetimi merkeziyetçilikten kurtaracağız. Sizin kurduğunuzdevlet, hizmet devleti değil baskı devletidir. Hukuk seçmeye hürriyetvermiyorsunuz. Biz geldiğimizde isteyen müslüman nikahını müftüye kıydıracak,isteyen hıristiyan nikahını kilisede kıydıracak' demiştir.
Davalı Parti ise savunmalarında, bu anlatımlamahkemelerdeki yoğun iş yükünün azaltılması amacıyla taraflara 'tahkim' hakkıtanınmasının ve tarafların diledikleri mahkemede yargılanmalarına olanaksağlanmasının amaçlandığını; taraflara 'akit serbestisi' tanınmasıistenildiğini belirtmiş ve bu beyanın da yasama sorumsuzluğu kapsamında olduğunusöylemiştir.
'Akit serbestisi', yasaların konusunu ve sonuçlarınıyasaklamadığı hususlarda, tarafların özgürce akit yapmalarını ifade eder. Türkhukuk sisteminde, kamu düzenine ve yasanın emredici kurallarına, ahlaka vekişilik haklarına aykırı olmamak koşuluyla, tarafların özgür iradeleri ileyaptıkları akit (sözleşme)lerin geçerli olduğu kabul edilmektedir.
Davalı Parti Genel Başkanı'nın konuşmalarında sözü edilen'çok hukuklu sistem', dayanağını İslâmiyet'in ilk yıllarında 'MedineSözleşmesi' diye bilinen bir uygulamadan almaktadır. Bu sözleşme ileMedine'deki yahudi ve putperest kabilelerin İslâm dinî kurallarına göre değil,kendi hukuklarına göre yaşama hakları olduğu kabul edilmiştir. Bu sözleşmedenhareket eden kimi siyasal islamcı düşünürler çağımızda da dinî gruplara kendihukuklarını seçme özgürlüğü tanıyarak birlikte yaşamayı ve toplumsal barışa buyolla ulaşmayı önermektedirler.
İnsan Hakları Avrupa Sözleşmesi'nin 9. maddesiyle Dinveya inanca Dayalı Her Türlü Hoşgörüsüzlük ve Ayrımcılığın KaldırılmasıBildirgesinin 1. maddesinde, herkesin din ve inanç özgürlüğü bulunduğu kabuledilmekle birlikte, bu özgürlüğün kamu güvenliğinin gerekleri ve kamu düzeniiçin gerekli olan hallerde yasayla sınırlandırılabileceği belirtilmiştir. Öteyandan, Anayasa'nın 68. maddesinin dördüncü fıkrasında, siyasî partilerin tüzükve programları ile eylemlerinin devletin bağımsızlığına, ülkesi ve milletiylebölünmez bütünlüğüne, demokratik ve lâik Cumhuriyet ilkelerine aykırıolamayacağı kuralına yer verilmiş, 69. maddenin altıncı fıkrasıyla da bu kuralaaykırı davranan partilerin kapatılacağı öngörülmüştür.
Hukuku, inançlara göre ayırmak, vatandaşlarınbiribirleriyle hukuksal bağlantılar kurmalarını ve ilişkilerinigeliştirmelerini zorlaştırır. İnanç farklılıklarına dayanan değişik hukuklarınuygulanması sosyal gelişmeyi önleyeceği gibi, ulusal bütünlüğü de bozar. Oysa,ulus olmanın koşullarından biri de hukuk ve yargı birliğinin sağlanmasıdır.Hukukun din, mezhep ve etnik farklılıklara değil, çağdaş değerlere göredüzenlenmesi gerekir.
Bireylerin inançları nedeniyle farklı hukuka bağlıolmalarına yol açacak, 'çok hukukluluk'un dinî ayrımcılığa neden olacağı, akılve çağdaş bilime dayalı lâik düzeni sarsacağı açıktır. Böyle bir düşünceninAnayasa ve Evrensel değerleri yansıtan İnsan Hakları Sözleşmeleri karşısındakoruma görmesi olanaksızdır. Bu nedenle, Parti Genel Başkanı NecmettinErbakan'ın 'çok hukuklu sistem'e ilişkin anlayışı egemen kılma yolundaki söz vedavranışları lâiklik ilkesine aykırıdır.
Bunların yanısıra Cumhuriyet Başsavcısı esas hakkındakigörüşünde, Milli Nizam Partisi'nin kapatılması kararına göndermede bulunarak,Necmettin Erbakan'ın lâikliğe aykırı davranışlarının yıllar önce debelgelendiğini ileri sürmüştür.
Gerçekten, Necmettin Erbakan'ın Genel Başkanı olduğuMilli Nizam Partisi'nin kapatılmasına ilişkin 20.5.1971 günlü, 1971-1-1 sayılıAnayasa Mahkemesi kararında, kapatma nedenleri arasında sayılan kimikonuşmalarında; 'kendilerinin imanlı Müslüman olduklarını, Avrupalılaşmanınanlamını bulamadığını, bir kadının kocasından boşanmak için iki şahidin kâfigeldiğini', 'ne diye Cuma günleri tatil yapmıyorsunuz da Pazar tercih ediliyor.Pazar günü Hıristiyanlar kiliseye giderler, Cuma günü tatil yapılsa daMüslümanlar rahatça camiye gitseler olmaz mı' Ne mecburiyeti var bu milletin buzulmü çekmeye' dediği; ayrıca, kendilerinin millet olarak bin yıllık hak yolunadöneceklerini, kendisinin iktidara gelmesiyle Müslüman bir Türk Devleti'ninteşekkül edeceğini belirten söz ve eylemleri de yer almaktadır.
Böylece Necmettin Erbakan'ın, 1970'de, Milli NizamPartisi'nin kuruluşundan beri dine dayalı hukuku devlete egemen kılmakdüşüncesini kararlılıkla sürdürdüğü anlaşılmaktadır. Bu nedenle, Erbakan'ınyasama sorumsuzluğu kapsamında olduğunu ileri sürdüğü çok hukukluluğa ilişkinkonuşması, Anayasa'nın 4. maddesiyle değiştirilemeyeceği kabul edilen lâiklikilkesinin sonucu olan hukuk birliği yerine çok hukukluluğu, diğer bir anlatımladine dayalı hukuk sisteminin getirilmesini amaçlamaktadır. Milli Nizam Partisi'ndenberi devam eden ve yinelenen bu düşünce ve konuşmaların lâiklik ilkesine açıkaykırılık oluşturduğu tartışmasızdır.
Haşim KILIÇ ve Sacit ADALI bu görüşe katılmamışlardır.
cc- İddianamede, Refah Partisi Genel Başkanı NecmettinErbakan'ın 13.4.1994 günlü Meclis Grubu toplantısındaki; 'Şimdi ikinci birönemli nokta, Refah Partisi iktidara gelecek, adil düzen kurulacak. Sorun ne'Geçiş dönemi sert mi olacak, yumuşak mı olacak, kansız mı olacak' Bu kelimelerikullanmak bile istemiyorum ama bunların terörizmin karşısında herkes gerçeğiaçıkça görsün diye bu kelimeleri kullanma mecburiyetini duyuyorum. Türkiye'ninşu anda bir şeye karar vermesi lâzım. Refah Partisi adil düzen getirecek, bukesin şart. Geçiş dönemi yumuşak mı olacak, sert mi olacak, tatlı mı olacak,kanlı mı olacak altmış milyon buna karar verecek' biçimindeki konuşması,kapatma nedenleri arasında sayılmıştır.
Necmettin Erbakan bu konuşmasında özetle, 'RefahPartisi'nin iktidara gelmesiyle adil düzenin kurulacağını ancak iktidara gelmekiçin geçecek sürecin kanlı mı' kansız mı olacağına altmış milyonun kararvereceğini' söylemiştir. Konuşmadaki 'Adil düzen' le anlatılmak istenen dinîkurallara dayalı devlet düzenidir. Refah Partisi Genel Başkan Yardımcıları'ndanAhmet Tekdal'ın 1993 yılında Hac'da yaptığı konuşmada sözünü ettiği 'haknizamı' ile 'adil düzen' arasında anlam ve içerik bakımından herhangi birfarklılık bulunmamaktadır. Dine dayalı devlet düzeni özlemini yansıtan bukonuşma, Parti'nin genel eğilimini ve kararlılığını göstermektedir.
dd- Refah Partisi Genel Başkanı Necmettin Erbakan'ın13.5.1991 günü Sivas'ın Sıcak-Çermik beldesinde yaptığı ileri sürülen 'SenRefah Partisi'ne hizmet etmezsen hiçbir ibadetin kabul olmaz. Çünkü başka türlümüslümanlık olmaz. Başka türlü kurtuluş yok... Refah bir ordudur. Bütün gücünlebu ordunun büyümesi için çalışacaksın. Çalışmaz isen patates dinindensin... Buparti islamî cihat ordusudur. Kendi kendine cihat ediyorum diye faaliyettebulunamazsın. Karargaha bağlı olmak zorundasın. Her faaliyette karargaha bağlıolmak zorundayız... Hepimiz Refah'lı olmaya mecburuz. Çünkü cihat ediyoruz...Şuurla Refah'a çalışan cennete gidiyor neden' Çünkü Refah demek Kur'an nizamınıhakim kılmak için çalışmak demektir' biçimindeki sözleri iddianamede, kapatma nedenlerindenbirisi olarak gösterilmiştir.
Davalı Parti savunmalarında, bu sözlerin söylenmediğiniifade etmiştir.
İddianamede yapıldığı ileri sürülen konuşma hakkındakanıt gösterilmemiştir. Her ne kadar, Sancak Dergisi'nin Ocak 1994 tarihlisayısında bu konuşmaya yer verildiği belirtilmiş ise de, konuşmanın yapıldığısaptanamamıştır.
Yalçın ACARGÜN ve Ali HÜNER bu görüşe katılmamışlardır.
ee- İddianamede, Refah Partisi Genel Başkanı ve BaşbakanNecmettin Erbakan tarafından, lâiklik karşıtı söz ve davranışlarıyla tanınankimi tarikat liderlerine, Devrim yasalarına aykırı kıyafetleriyle geldikleriBaşbakanlık konutunda yemek verilerek bu kişilere Devlet katında itibargösterildiği ve eylemlerinin hoş karşılandığı ileri sürülmüştür.
Davalı Parti Genel Başkanı savunmalarında, iftaryemeğinin Başbakanlık Halkla ilişkiler Müdürlüğü tarafından düzenlendiğini,yemeğe çağrılanların Diyanet ve İlahiyat Fakülteleri yetkilileri olduğunu,içeride yemekte bulunan kimselerin sarık ve cübbelerinin bulunmadığını, yemeğinRefah Partisi Genel Başkanı sıfatıyla değil Başbakan sıfatıyla verildiğini, bukonuda TBMM'de verilen gensorunun reddedildiğini belirtmiştir.
Zamanın Başbakanlık Halkla İlişkiler Dairesi Başkanı,sözkonusu iftar yemeğine davet edilenlerin kendileri tarafından seçilmediğinive çağrılan kişilerden de haberdar edilmediklerini 16.12.1997 günlübaşvurusunda belirtmiştir.
Başbakan tarafından verildiği anlaşılan iftar yemeğidavetine dinî giysilerle katılanlardan bir kısmının tarikat liderleri olaraktanınan kişiler olduğu, konuya ilişkin video banttan anlaşılmıştır.
İktidar Partisi'nin Genel Başkanı sıfatını taşıyan birkimsenin lâiklik karşıtı söz ve eylemlerden kaçınmada herkesten daha dikkatlive özenli olması gerekir. Parti Genel Başkanlığı yanında Başbakan olan birkimsenin Türkiye Cumhuriyeti'nin kuruluşundan sonra lâiklik ilkesiningerçekleştirilmesine yönelik Anayasa'nın 174. maddesinde sayılan devrimyasalarına aykırı kıyafetler içindeki kişileri başbakanlık konutuna davetederek bunların Devlet katında kabul gören kişiler olduğu görüntüsünü vermesilâik hukuk düzeninin reddi anlamına gelmektedir.
Parti Genel Başkanının, partilerinin dinî görüntü veanlayışa lâik devlet düzenini oluşturan kurallardan daha üstün bir yerverdiğini gösteren, açıkça siyasî çıkar ve nüfuz sağlamaya yönelik olduğuanlaşılan bu davranışının lâiklik ilkesine aykırılık oluşturduğunda duraksamayayer yoktur.
Haşim KILIÇ ve Sacit ADALI bu görüşe katılmamışlardır.
b- Rize Milletvekili Şevki Yılmaz'ın Konuşmaları
İddianamede, Refah Partisi Rize Milletvekili ŞevkiYılmaz'ın Nisan 1994 öncesi yaptığı konuşmasında, 'Biz Kur'an nizamından yüzçevirenlerden, ülkesinde Allah Resulünü yetkisiz kılanlardan mutlaka hesapsoracağız', Nisan 1994 tarihinde hanımlara hitaben yaptığı bir başka konuşmasında,'sizleri ahirette Dünyada seçtiğiniz liderlerle çağıracağız... Bugün Kur'an'ınkaçta kaçı bu ülkede uygulanıyor hesap ettiniz mi' Ben hesap ettim. Kur'anıKerimin % 39'u bu ülkede ancak uygulanabiliyor. 6500 ayeti kerime rafakaldırılmış... Kur'an kursu inşa ettin, yurt yaptın, çocuk okutuyorsun,öğretmenlik yapıyorsun, vaaz ediyorsun. Bunlar cihat bölümüne girmez. Amelisalih bölümüne girer. Hakkın ihkakı için, hakkın yayılması, Allahın kelimesiyükselmesi için yapılacak iktidar çalışmasına cihat derler. Cenabı hak bunuSiyasî mücerretten emretmemiş, cahudiden emretmiş. Ne demek' Ordu halindeyapılır. Komutanı bellidir... Namaz kılmanın şartı iktidarınmüslümanlaştırılmasıdır. Allah diyor ki, camilerden önce iktidar yolu müslümanolacak... Beş vakit namaz kılınacak yerler için kubbeler yapma sizi cennetegötürmez. Çünkü bu ülkede Allah kubbe yapıp yapmadığını sormuyor. Sormayacak.Yetkili olup olmadığını soracaktır... bugün müslümanların yüz lirası varsa, buyüz liranın 30 lirasını kız ve erkek evlatlarımızı yetiştirecek Kur'ankurslarına ayırırken, 60 lirasını da iktidara giden Siyasî kuruluşlaraayıracak... Allah bütün Peygamberlerini iktidar için mücadele ettirmiştir. Banatarikat menşeinden iktidar için boğuşmayan bir isim gösteremezsiniz. Size diyorumki, saçlarım adedince başlarım olsa, herbir baş Kur'an yolunda koparılsa yinebu sahip davasından vazgeçmeyecektir... Allahın size soracağı soru şöyle; Küfürdüzeninde İslam devleti olsun diye niçin çalışmadın' Erbakan ve arkadaşlarıparti görüntüsü altında bu ülkeye islamı getirmek istiyor. Savcı anladı. Savcıkadar biz anlasak bunu, meseleyi halledeceğiz... Bu ülkede dinin simgesininRefah olduğunu Yahudi Abraham bile anlamıştır... kim iktidar müslümanın elinegeçmeden cemaati silaha teşvik ediyorsa, ya o cahildir, ya başkaları tarafındangörevlendirilen bir haindir. Çünkü hiçbir peygamber devleti ele geçirmedenharbe müsaade vermemiştir... Müslüman akıllı olur. Karşısındaki düşmanı nasılyeneceğini göstermez. Kurmay çizer, asker uygular. Eğer kurmay planınıaçıklarsa, yeni bir plan kurması ümmetin komutanları üzerine vaciptir. Bizimgörevimiz, konuşmak değil, asker olarak ordu içerisinde harpteki planıuygulamaktır...';
29.11.1996 tarihli konuşmasında da'Mecliste 158 tane İmam-Hatip mezunu kökenli milletvekili var. Bizim derdimizLise-İmam Hatip ayırımı değil Liselileri de aynı imam hatip ruhuylayetiştirmek... İnsanlara din dersi yetmez. Bir de ahirete hazırlık dersikonulmalıdır... Bu ülkede en büyük terör, en büyük isyan Allah'a ve Resulüneyapılıyor. Gelin bu ülkede hep birlikte Başbakanından Cumhurbaşkanına kadarhepimiz ölüm ve ölümden sonraki hayata hazırlık yaptıralım... Samsunsporuntaraftarı olur da Allah'ın taraftarı olmaz mı bu Dünyada... Elhamdülillah şimdikilit taşı omuzumuzda. Belediyeler merdiven kurdu. Köprünün ortasına ulaşdık.Bir buçuk milyar islam kurtuluş ordusu kuruyor. Bak Erbakan hocayı tanımayanlarduysun, o bu köprünün kuruluş ustası ve mimarıdır' dediği ve böylece lâikliğeaykırı davranışlarda bulunduğu ileri sürülmüştür.
Davalı Parti savunmalarında, ŞevkiYılmaz'ın 2820 sayılı Yasa'nın 101. maddesinin (d) bendi uyarınca 30 günlüksüre içinde Parti'den ihraç edildiğini, bu konudaki dava ve iddiaların düşmesigerektiğini, bu nedenle davaya dayanak yapılamayacağını belirtmiştir.
Rize Milletvekili Şevki Yılmaz'ın konuşmalarında, 'cihat'çağrısında bulunduğu ve şeriat düzenini savunduğu anlaşılmaktadır. Cihat, islamdavası uğruna, şeriat düzenini yeryüzünde tümüyle hakim kılmak veya bu düzenisavunmak amacıyla yapılan savaştır.
Şevki Yılmaz hakkında Cumhuriyet savcılıkları'ncadüzenlenmiş 16 fezleke bulunmaktadır. 'Hac'daki konuşmasıyla ilgili olarak daİstanbul Devlet Güvenlik Mahkemesi (DGM) Savcılığı'nca, TCK'nun 312. maddesigereğince cezalandırılması istemiyle dava açılmış, bu dava adı geçeninmilletvekili seçilmesi nedeniyle İstanbul 1 No.lu DGM'nin 14.5.1996 günlü, E.1995/20; K. 1996/129 sayılı kararıyla durdurulmuş ve dokunulmazlığınınkaldırılması için fezleke düzenlenmiştir.
Milletvekili seçilmeden önce ve sonra Şevki Yılmaz,yaptığı konuşmaların pek çoğunda, dinî, din duygularını ve dince kutsal sayılandeğerleri siyasi propaganda aracı olarak kullanmıştır.
Refah Partisi Rize Milletvekili Şevki Yılmaz'ın cihatçağrısının, lâik düzenden yana olan vatandaşlar üzerinde kaygı ve korku yaratannitelikte olduğu açıktır. Şeriat kurallarını egemen kılmaya yönelik budavranışların lâikliğe aykırılık oluşturduğu kuşkusuzdur.
'Din veya İnanca Dayalı Her Türlü Hoşgörüsüzlük VeAyrımcılığın Kaldırılması Bildirisi'nde, tüm insanlarda bulunan onur veeşitliğin Birleşmiş Milletler Antlaşması'nın temel ilkelerinden biri olduğu,din ya da inanç özgürlüğünün tam olarak saygı görüp güvence altına alınmasıgerektiği, din ve inanç özgürlüğüne ilişkin konularda anlayış, hoşgörü vesaygıyı geliştirme ve dünyanın kimi yerlerinde din ve inanç konularında halâgözlenen hoşgörüsüzlük ve ayrımcılık uygulamalarını önlemek için tüm önlemlerialmanın gerekliliği belirtildikten sonra, 2., 3., ve 4. maddelerinde, din veinanç nedeniyle insanlar arasında ayrım gözetilemeyeceği ve bu tür ayrımcılığıyasaklamak için gerekli her türlü çabada bulunulması gerektiği belirtilmiştir.
Anayasa'nın Başlangıç'ının beşinci fıkrasıyla, 24.maddesi, 2820 sayılı Siyasî Partiler Kanunu'nun 87. maddesine aykırı olarak, dinîinançları insanlar arasında ayırımcılık yaratacak biçimde kullanıp siyasi çıkarsağlayan Şevki Yılmaz hakkında Davalı Parti, kapatma davasından önce herhangibir soruşturma açtırmadığı gibi, bu konuşmaların benimsenmediğini belirten biraçıklama da yapmamıştır. Bu durum, Şevki Yılmaz tarafından söylenen sözlerindavalı parti tarafından da kabullenildiğini göstermektedir. Ayrıca kapatmadavası açıldıktan bir ay sonra partiden ihraç kararı alınması da kapatmadavasından kurtulmaya yönelik bir girişim olarak değerlendirilmiştir.
Atatürk ilkeleri ve lâiklik karşıtı söz ve eylemleriherkesçe bilinmesine karşın Şevki Yılmaz'ın önce Rize Belediye Başkanlığı içinaday gösterilmesi, Belediye Başkanı olduktan sonra da Milletvekili seçilmesininsağlanması, davalı Refah Partisi'nce bu kişinin lâiklik karşıtı söylem veeylemlerinin benimsendiğinin açık bir kanıtıdır.
c- Ankara Milletvekili Hasan Hüseyin Ceylan'ınKonuşmaları
İddianamede, Refah Partisi Ankara Milletvekili HasanHüseyin Ceylan'ın 14.3.1993 günü Kırıkkale'de yaptığı konuşmada, 'Bu vatanbizimdir, rejim bizim değildir kardeşlerim. Rejim ve Kemalizmbaşkalarınındır... Türkiye yıkılacak beyler, Türkiye Cezayir olur mu diyorlar'Orada % 81 nasıl olmuşsa, % 20 falan değil, % 81 lere ulaşacağız. Boşuna uğraşmayıney emperyalist batının, sömürgeci batının, vahşi batının ve Dünyayla beraberolacağız diyerek ırz ve namus düşmanlığı yapan, müslüman kadınının bacaklarıarasına insan yerine köpek yerleştirecek kadar köpekleşen ve enikleşen batınıntaklikçiliğine soyunmuş olan sizlere sesleniyorum. Boşuna uğraşmayın,Kırıkkalelilerin ellerinde gebereceksiniz' dediği;
1992 yılında Almanya'da yapılan ve bir televizyon kanalıtarafından 24.11.1996 günlü programda yayınlanan konuşmasında da, 'Askerkalkmış diyorki, PKK'lı olmanıza müsaade ederiz ama şeriatçı olmanıza asla. Bukafayla çözemezsiniz çözüm isterseniz şeriatçılıktır' denildiği, parti genelmerkezince video-bantlara kaydedilerek çoğaltılıp il ve ilçelere gönderilenHasan Hüseyin Ceylan'ın Kırıkkale konuşma bantlarından birinin savcılıkçayapılan soruşturmada Dalaman Refah Partisi ilçe başkanlığında ele geçirildiğiileri sürülmüştür.
Davalı parti savunmalarında, Hasan Hüseyin Ceylan'ınpartiden ihraç edilmiş olduğunu ve konuşmalarının partiyi bağlamayacağını belirtmiştir.
Dosyadaki belgelerden Hasan Hüseyin Ceylan'ın iddiaedilen bu konuşmaları yaptığı anlaşılmıştır.
Ankara Milletvekili Hasan Hüseyin Ceylan hakkındaKırıkkale'de yaptığı konuşma nedeniyle Ankara DGM Cumhuriyet Başsavcılığı'ncadüzenlenen Hz: 1996/54, No: 1996/1 sayılı fezlekeden, video banttaki konuşmanınbu kişiye ait olduğunun kanıtlandığı anlaşılmıştır. Öte yandan, Hasan HüseyinCeylan hakkında Devletin askeri kuvvetlerini alenen tahkir ve tezyif suçundanbir, halkı din ve mezhep farklılığı gözeterek kin ve düşmanlığa tahrik etmesuçundan iki ve Atatürk'ün manevî şahsiyetine hakarette bulunma suçundan da birolmak üzere, toplam dört adet fezleke bulunmaktadır.
Hasan Hüseyin Ceylan'ın Kırıkkale'de yaptığı ve PartiGenel Merkezince propaganda amacıyla video banta alınarak tüm il ve ilçelerdekiparti teşkilatına dağıtılan konuşması ile diğer konuşmasında özellikle bellibir dinî görüş ve inanca sahip olanlarla olmayanlar arasında dine dayalıayrımcılık ön plana çıkarılarak, şeriat kurallarının uygulanmasından yanaolanların siyasî iktidarı ele geçirmeleri durumunda, karşı düşüncedekileriöldürecekleri belirtilerek, kışkırtıcı tutum ve davranışlarla eylem çağrısındabulunulmuştur.
Atatürk ilkeleri ve lâiklik karşıtı söylem ve eylemleribilinen Hasan Hüseyin Ceylan'ın Parti listesinden aday gösterilerekMilletvekili seçilmesinin sağlanması, konuşmalarının Parti tarafındançoğaltılarak tüm Parti örgütüne gönderilmesi bu kişinin eylemlerinin davalıRefah Partisi'nce de benimsendiğini göstermektedir. Dava açıldıktan bir aysonra partiden ihraç edilmesi kapatma davasını sonuçsuz bırakmaya yönelik birgirişim olarak değerlendirilmiştir.
d- Ahmet Tekdal'ın Konuşması
İddianamede Refah Partisi Ankara Milletvekili ve GenelBaşkan Yardımcısı Ahmet Tekdal'ın 1993 yılında Hac'da yaptığı ve 24.11.1996günü Kanal D televizyonunda görüntülü olarak verilen konuşmasında,
'Parlamenter sistemin hakim olduğu yerlerde, eğer birmillet gerekli şuuru göstermez, hak nizamının tesisi sadedinde gayret sarfetmezise kendisini iki bela karşılayacaktır. Bunlardan bir tanesi bütün münkerlerkarşısına gelecek, zulüm görecek ve zulmün neticesinde de helak olupgidecektir. Bir diğeri mükellef olduğu hak nizamının tesisi için çalışmadığıiçin cenabı hakka hesabını veremeyecektir ve bu takdirde de yine zelilolacaktır. İşte değerli kardeşlerim, bu hassasiyetlere dikkat etmek suretiylehak sistemini tesis etmek isteyen ve bu uğurda mücadele eden topluluklara eldengelen gayretin gösterilmesi elbetteki vazifemizdir. Türkiye'de hak nizamı tesisetmek isteyen siyasal kadronun adı Refah Partisidir' dediği ve böylece delâikliğe aykırı davrandığı ileri sürülmüştür.
Davalı Parti ise savunmalarında, bu konuşmanın Hac'dayapıldığını, zamanının belli olmadığını, konuşmada montaj bulunupbulunmadığının araştırılmadığını, Partiyle ilişkilendirilemeyeceğini velâikliğe aykırılığın unsurlarını taşımadığını belirtmiştir.
Refah Partisi Genel Başkan Yardımcısı Ahmet Tekdal'ın bukonuşmasını 1993 yılında 'Hac ziyaretinde yaptığı dosyada bulunan ve montajolmadığı bilirkişi incelemesinde belirtilen video banttan ve çözümündenanlaşılmıştır. Konuşmada, hak nizamının kurulması için yaptığı çağrı ileşeriata dayalı devlet düzeni amaçlandığı sonucuna varılmıştır. Bu söylem veamacın lâiklik karşıtı olduğu açıktır.
Haşim KILIÇ ve Sacit ADALI bu görüşe katılmamıştır.
e- Şükrü Karatepe'nin Konuşması
İddianamede, Kayseri Büyükşehir Belediye Başkanı ŞükrüKaratepe, 10 Kasım 1996 günü Atatürk'ün hatırasını anmak için yapılan resmitörenden sonra, 'Hakim güçler ya bizim gibi yaşarsınız, ya da her türlüfitneyi, fesadı içinize sokarız diyorlar. Bu yüzden de Refah Partili bakanlarbile kendi dünya görüşlerini bakanlıklarına yansıtamıyorlar. Bu sabah ben de,resmi görevim, sıfatım nedeniyle bir törene katıldım. Süslü püslü görünüşümebakıp da lâik olduğumu sakın sanmayın. İnancımıza saygı duyulmadığı, sövüldüğübir dönemde, içim kan ağlayarak bugünkü törenlere katıldım. Belki Başbakan'ın,bakanların, milletvekillerinin bazı mecburiyetleri vardır. Ancak sizin hiçbirmecburiyetiniz yok. Bu düzen değişmeli, Bekledik, biraz daha bekleyeceğiz. Günola, harman ola, Müslümanlar içlerindeki hırsı, kini, nefreti eksik etmesin'diyerek lâikliğe aykırı davrandığı ileri sürülmüştür.
Bu konuşmasından dolayı açılan dava sonucu ŞükrüKaratepe, Ankara 1 nolu Devlet Güvenlik Mahkemesinin 9.10.1997 günlü, 1997/163sayılı kararı ile halkı din farklılığı gözeterek kin ve düşmanlığa açıkçatahrik etmek suçundan Türk Ceza Kanununun 312/2. maddesi uyarınca bir yılhapis, 420.000 lira da ağır para cezası ile cezalandırılmış; bu kararYargıtay'ca da onanarak kesinleşmiştir.
Şükrü Karatepe bu konuşmasında, müslümanların içlerindekikini ve nefreti eksik etmemelerini isteyerek, halkı lâik düzene karşı olmayaçağırmıştır.
Haşim KILIÇ, sanığın eyleminin TCK'nun 312. maddesindekisuçu oluşturduğu görüşüyle bu gerekçeye katılmamıştır.
f- İbrahim Halil Çelik'in Konuşması
İddianamede, Refah Partisi Şanlıurfa Milletvekili İbrahimHalil Çelik'in 8.5.1997 günü Meclis kulisinde yaptığı konuşmada, 'Refah Partisiiktidarında imam hatipleri kapatmaya kalkarsanız kan dökülür. Cezayir'den beterolur. Ben de kan dökülmesini istiyorum. Demokrasi böyle gelecek. Fıstık gibiolacak. Ordu, 3.500 PKK'lı ile başedemedi. Altı milyon İslamcıyla nasılbaşedecek, Rüzgara karşı işerlerse yüzlerine gelir. Bana vurana ben de vururum.Ben sapına kadar şeriatçıyım. Şeriatın gelmesini istiyorum' dediği ilerisürülmüştür.
Davalı Parti savunmasında, İbrahim Halil Çelik'in ihraçedildiğini belirtmiştir.
Ankara DGM Başsavcılığı ve Ankara Cumhuriyet Başsavcılığıtarafından yaptırılan soruşturmada dinlenen yeminli tanıklar, İbrahim HalilÇelik'in belirtilen konuşmayı yaptığını açıklamıştır.
Konuşma içeriğinden açıkça 'Şeriat' düzeninin istendiğive Cezayir'deki gibi bir şiddetin özlendiği anlaşılmaktadır. Bu davranışınlâiklik karşıtı olduğu kuşkusuzdur.
İbrahim Halil Çelik hakkında, 'Cumhurbaşkanı'na gıyabındahakaret', 'Atatürk'ün hatırasına alenen hakaret', 'Atatürk Aleyhine İşlenenSuçlar Hakkındaki Kanuna muhalefet', 'Toplantı ve Gösteri Yürüyüşleri HakkındaKanuna muhalefet', 'Devletin Askeri Kuvvetlerini Alenen Tahkir ve TezyifEtmek', 'Sendikalar Kanununa Aykırı Davranmak', 'Siyasi Partiler Kanununamuhalefet', 'görevi ihmal', ve 'Halkı din ve mezhep farklılığı gözeterek kin vedüşmanlığa açıkça tahrik etmek' suçlarından toplam onbir fezlekedüzenlenmiştir.
Atatürk ilkeleri ve lâiklik karşıtı söz ve eylemleriyletanınan İbrahim Halil Çelik'in, parti listesinden aday gösterilerekmilletvekili seçilmesi, bu eylemlerin Refah Partisi'nce de benimsendiğinigöstermektedir. Adı geçenin kapatma davasının açılmasından bir ay sonraParti'den ihraç edilmesi de kapatma davasını sonuçsuz bırakmaya yönelik birgirişim olarak değerlendirilmiştir.
g- Refah Partisi Genel Başkan Yardımcısı ve Adalet BakanıŞevket Kazan'ın Sincan Belediye Başkanı Bekir Yıldız'ı Cezaevinde Ziyareti
İddianamede, Refah Partisi Sincan Belediye Başkanı BekirYıldız'ın terör örgütü liderlerinin büyük boy posterlerini salona astırarakdüzenlediği Kudüs Gecesinde aydınlara zorla 'şeriat enjekte edeceğini'söylediği için Ankara Devlet Güvenlik Mahkemesince tutuklanmasından sonra,Refah Partisi Genel Başkan Yardımcısı ve Adalet Bakanı Şevket Kazan tarafındancezaevinde ziyaret edildiği belirtilmiştir.
Davalı Parti'nin savunmalarında, Sincan BelediyeBaşkanının tutuklu kaldığı cezaevinde Şevket Kazan tarafından ziyaret edildiğikabul edilmekte, ancak hükümet üyesi olarak yapılan bu ziyaret nedeniyleverilen gensoru TBMM'nce reddedildiğinden, aynı konunun yargı yerleritarafından ele alınamayacağı ileri sürülmektedir.
Şevket Kazan'ın eyleminin değerlendirilebilmesi içinöncelikle Adalet Bakanlığının ve Bakanın görev ve yetkilerinin açıklanmasıgerekir. Adalet Bakanlığı Anayasa ve idari yapı içinde özel bir konumasahiptir. Adalet Bakanlığı, parlamenter sistem ve kuvvetler ayrılığı ilkesininbenimsendiği Anayasadaki üç temel erkden biri olan yargının, anayasal yapıyauygun biçimde kurulması, geliştirilmesi ve işletilmesi ile yükümlüdür. AdaletBakanlığı, hukuk düzeninin kurucu ve kollayıcısı olarak da Türk toplumununihtiyacı olan hukuksal yapıyı kurmak üzere kanun tasarıları ile diğerdüzenlemeleri önermek, hazırlamak ve sonuçlandırmak; diğer bakanlıklar ve kamukurumlarınca hazırlanan yasal düzenlemelerin Anayasa'ya ve hukuk sistemimizeuygunluğunu ve çağdaş dünyadaki benzerlerine paralelliğini sağlamaklagörevlidir. Bu görevleri nedeniyle Adalet Bakanı diğer Bakanlardan daha özelbir yetkiye sahip ve sorumluluk altındadır.
Öte yandan, Adalet Bakanına Anayasa ve yasalarla verilengörevler de diğer bakanlardan farklıdır. Adalet Bakanı'nın yargı organlarıüzerinde hiyerarşik bir yetkisi olmamasına karşın, temsil ettiği erk ileAnayasa'nın 159. maddesi uyarınca Hakimler ve Savcılar Kurulunun Başkanı olmasıda, kendisine özel bir görev ve sorumluluk yüklemektedir. Adalet Bakanı,politika ve idare anlayışı, tutum ve davranışlarıyla anayasal düzenin, lâik vedemokratik Cumhuriyetin ve yasaların en önde gelen koruyucu ve kollayıcısıolmak durumundadır. Adalet Bakanı, siyasî ve idari görevlerinde yasaların özüneve sözüne uygun davranmakla yükümlüdür.
Sincan olayları ile suçlanarak tutuklanan ve sonradan bueylemi nedeniyle cezalandırılan ve mahkûmiyeti kesinleşen Sincan BelediyeBaşkanı'nın, Adalet Bakanı tarafından tutuklu iken tatil gününde ziyaret edilmesininözel bir anlamı olduğu kuşkusuzdur. Devletin koruması ve denetimi altındakihükümlüler ve tutuklular özel kurallara bağlıdır. Adalet Bakanı, hiçbir hükümlüve tutukluya diğerlerinden daha uzak veya daha yakın olamayacağı gibi buanlayışa neden olacak bir uygulama içinde de bulunamaz. Hükümlülerden veyatutuklulardan birinin Adalet Bakanı tarafından kural ve gelenek dışı ziyaretedilmesi, onun hukuk dışı eylemlerinin benimsendiği ve onaylandığı anlamınagelir.
Kaldı ki, aynı zamanda Refah Partisi Genel BaşkanYardımcısı da olan Adalet Bakanı tarafından tutuk evinde ziyaret edilen SincanBelediye Başkanı, belediye başkanlığı görevi ile hiçbir ilgisi olmayan lâiklikkarşıtı bir takım siyasî gösteriler sergilemiş ve Anayasa'nın lâik Cumhuriyetilkesine ve yasalara açıkça meydan okumuş ve toplumda büyük tepkilere nedenolmuştur. Adalet Bakanı Şevket Kazan'ın tutuklu Sincan Belediye Başkanınıcezaevinde ziyareti, Sincan'da, Belediye Başkanınca başlatılan ve yürütülenlâik Cumhuriyet ilkelerine aykırı siyasî gösterilerin Refah Partisi'nce debenimsendiğini ve desteklendiğini gösteren ve bu yolla kamuoyuna verilen birmesaj niteliğindedir.
Bu nedenlerle, Şevket Kazan'ın eylemi lâik Cumhuriyetilkesine aykırı görülmüştür.
Samia AKBULUT, Haşim KILIÇ ve Sacit ADALI bu gürüşekatılmamıştır.
h- İddianamede, gereğinden fazla imam-hatip okulları veilahiyat fakülteleri varken, Milli Güvenlik Kurulu'nun, ihtiyaç fazlası imamhatip okullarının kapatılması veya bundan böyle yeni imam-hatip okullarıaçılmaması yolundaki tavsiye kararlarına karşın Refah Partisipropagandalarında, sürekli yeni imam-hatip okullarının açılmasını istediğibelirtilmiş, bu davranışların da lâiklik ilkesine aykırılık oluşturduğu ilerisürülmüştür.
Davalı Parti ise, savunmalarında, iktidarları dönemindeMilli Eğitim Bakanlığı'nın kendilerinde olmadığını ve Refah Partisi'nin hiçbirimam hatip okulu açmadığını açıklamıştır.
Cumhuriyet Başsavcılığı'nca yeni İmam Hatip Okulları'nınaçılması ya da açılmış olan İmam Hatip Okulları'nın kapatılmaması konularındaDavalı Parti'nin lâikliğe aykırı davranışlarıyla ilgili somut delillersunulamamıştır.
ı- Sonradan Sunulan Deliller
Dava açıldıktan sonra Yargıtay Cumhuriyet BaşsavcılığıDavalı Partinin lâiklik karşıtı eylemlerin odağı haline geldiğini gösteren kimikanıtlar ileri sürüldüğünden, bu kanıtlar da ayrı ayrı değerlendirilmiştir.
aa- Refah Partisi Genel Başkanı Necmettin Erbakan'ınKanal 7'nin Kuruluş Yıldönümü Nedeniyle Yaptığı Konuşma
Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı, 7.5.1996 günü yapılan bukonuşmada Necmettin Erbakan'ın; '...Bir devletin televizyonu olmadan devletolmaz. Siz bugünkü kadronuzla bir devlet kursanız, bir televizyon kursanız, 24saatten fazla neşriyat bile yapamazsınız. Siz devlet kurumayı nezannediyorsunuz' 10 sene evvel kendilerine bu sözü söylemiştim; bugün şimdi busöz hatırıma geliyor. Çünkü, bir inanç, bir topluluk, belli bir dünya görüşününsahibi olan insanlar, bugün Allah'a şükürler olsun bir televizyona sahipolmuşlardır. Bu çok büyük bir olaydır.
Şuur, televizyonun her noktasının aynı şuura sahip olmuşolması, bütünün ahenk içerisinde olmuş olması, fevkalade önemli bir olaydır.Televizyonu olmadan bir davanın yürümesi mümkün değildir. Kaldıki bugünyapılmış olan cihatta, yani halkın hakim olması için yapılmış olan mücadelede,televizyonu isterseniz topçu kuvveti olarak tarif edin, isterseniz hava kuvvetiolarak tarif edin onun gidip bir tepeyi bombalamasından önce piyadenin gidip otepeyi işgal etmesi, zaptetmesi mümkün değildir.
Onun için bugün yapılmış olan cihadı, televizyonsuzyapmanın imkanı yoktur. İşte bu kadar hayati bir konu için acıyıncaya kadarvereceğiz. Vereceğiz de ne olacak'... ölüm hepimize yakındır. İşte şimdiöldükten sonra her taraf zifiri karanlık olan bir anda, eğer bir şeyin gelipsize yol göstermesini istiyorsanız, bilesiniz ki o şey, bugün inançla Kanal 7için vereceğiniz bu para olacaktır. Bunu hatırlatmak için size bu hatıramızınaklettim.
Bundan dolayıdır ki, bu inançla hakikaten acıyıncayakadar elimizden gelen fedakarlığı göstereceğiz. Ne mutlu Hak'kın hakimiyetiiçin inançla bu yolda hakikaten candan katkıda bulunanlara, Allah hepinizdenrazı olsun, Kanal-7'ye çok daha büyük başarılar nasip etsin. Esselamü Aleyküm'dediğini, bunun da lâikliğe aykırılık oluşturduğunu ileri sürmüştür.
Davalı Parti ise savunmalarında, bu konuşmanın AfganMücahitleri için yapıldığını, basına açık olmadığını, ayrıca video-banttaatlamalar olduğunu, konuşmanın tamamının verilmediğini belirtmiştir.
Video-bant'ın incelenmesinden, baş tarafta AfganMücahitlerine hitap edildiği ancak, asıl amacın Kanal 7'ye yardım toplamakolduğu ve bu amaca yönelik bir konuşma yapıldığı anlaşılmaktadır. Yaptırılanbilirkişi incelemesinden de, bantta herhangi bir montaj olmadığı sonucunavarılmıştır.
Necmettin Erbakan'ın herkese açık olan bir toplantıdaKanal-7 için yaptığı konuşmada, 'Hakkın hakim olması' için yapılacak cihattatelevizyonun önemi anlatılarak, bu yoldaki yayınların 'topçu kuvveti' veya'hava kuvveti'nin bir tepeyi bombalaması niteliğinde olduğu belirtilmiştir
Konuşmada, dine dayalı bir devlet düzeninin kurulmasınısağlamak amacıyla yapılacak propagandalarda televizyonun önemi belirtilerek, buamacın gerçekleşmesi için yayın yapan televizyonlara yardım yapılmasıçağrısında bulunulmuş, bu davranışın öldükten sonra bu kişilere yararı olacağıbelirtilmiştir.
Yukarıda Rize Milletvekili Şevki Yılmaz'ın yaptığıkonuşmaya ilişkin bölümde belirtildiği gibi 'cihat', islamî nizamı hakim kılmakveya bu nizamı savunmak amacıyla yapılan savaşları ifade etmektedir. Bu türeyleme olur veren bir söylemin lâikliğe aykırı olduğu kuşkusuzdur.
Haşim KILIÇ ve Sacit ADALI bu görüşe katılmamıştır.
bb- Çalışma Saatlerinin Ramazan Ayı'nda İftara GöreDüzenlenmesi
Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı'nca, çalışma saatleriniRamazan Ayı'nda iftara göre düzenleyen 13.1.1997 günlü, 97/9022 sayılı'Bakanlar Kurulu' kararının da Refah Partisi'nin lâiklik karşıtı eylemlerindenolduğu ileri sürülmüştür.
Söz konusu Bakanlar Kurulu Kararı hakkında Danıştay 12.Dairesi'nce lâiklik ilkesine aykırı bulunarak yürütmenin durdurulması kararıverilmesi Davalı Parti'nin bu konudaki eğilimlerini göstermektedir.
3- Genel Değerlendirme
'Esasın incelenmesi' bölümünde açıklandığı gibi,Anayasa'nın Başlangıç'ı ile birçok maddelerinde 'lâiklik'ten söz edilmiş, 2.maddesiyle de 'lâiklik' Cumhuriyetin temel niteliklerinden biri olarak kabuledilmiştir. Anayasa'nın 68. maddesinin dördüncü fıkrasıyla 2820 sayılı SiyasîPartiler Kanunu'nun 78. maddesine göre, Siyasî Partiler, Anayasa'nın 2.maddesinde belirtilen 'Cumhuriyetin nitelikleri'ne ve bu bağlamda 'lâiklikilkesine' aykırı amaçlar güdemezler, bu amaca yönelik faaliyette bulunamazlar.öte yandan Anayasa'nın 24. ve Siyasî Partiler Kanunu'nun buna koşut 87.maddesinde, Devletin sosyal, ekonomik, siyasî ve hukukî temel düzeninin kısmende olsa, dinî esas ve inançlara dayandırılamayacağı, siyasî amaçla veya siyasîmenfaat temini maksadıyla dinin veya dinî duyguların yahut dince mukaddessayılan şeylerin istismar edilemeyeceği ve kötüye kullanılamayacağı öngörülmüş;siyasî partilerin bu yolla propaganda yapmaları yasaklanmıştır.
Anayasa'nın 69. maddesinin altıncı fıkrasında, bir siyasîpartinin Anayasa'nın 68. maddesinin dördüncü fıkrası hükümlerine aykırıfaaliyetlerin odağı haline geldiğinin Anayasa Mahkemesi'nce tespiti halindetemelli kapatılacağı belirtilmektedir.
Davalı Parti savunmalarında, Türkiye'nin başta İnsanHakları Avrupa Sözleşmesi olmak üzere kimi uluslararası sözleşmeleri kabulettiğini, iç hukuk normu ile ulusalüstü norm arasında bir çatışma söz konusuolduğunda, mahkemelerin ulusalüstü normu doğrudan uygulaması gerektiğini,ulusalüstü normların iç hukuka üstün ve bağlayıcı normlar olduğunu ilerisürmüştür.
Anayasa Mahkemesi, siyasî parti kapatma davalarındausulüne uygun biçimde yürürlüğe konulan andlaşma kurallarını da gözetmektedir.Bu nedenle, kararlarında, İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi ile İnsan HaklarıAvrupa Sözleşmesine ve Avrupa Sosyal Haklar Temel Yasası'na yollamadabulunmaktadır. İnsan Haklarını ve Ana Hürriyetleri Korumaya Dair Sözleşmekapsamındaki hak ve özgürlükler Türkiye Cumhuriyeti Anayasası'nda da güvencealtına alınmıştır.
İnsan Hakları Avrupa Sözleşmesi'nin 11. maddesininbirinci fıkrasında, herkesin barışçı amaçlarla dernek kurma özgürlüğüne sahipolduğu belirtilmiş, ikinci fıkrasında ise, bu hakların kullanılmasına, ulusalgüvenlik, kamu güvenliği, kamu düzeninin korunması, suçun önlenmesi, genelsağlık ve ahlak veya başkalarının hak ve özgürlüklerinin korunması için ancakyasalarla kısıtlamalar getirilebileceği kabul edilmiştir.
Öte yandan, İnsan Hakları Evrensel Bildirisi'nin 30. veİnsan Hakları Avrupa Sözleşmesi'nin 17. maddesinde, Bildirge veya Sözleşmeninhiçbir hükmünün, burada ileri sürülen hak veya özgürlüklerden herhangi birininyok edilmesini amaçlayan etkinlik veya eylemde bulunma hakkını verir biçimdeyorumlanamayacağı öngörülmüştür.
Refah Partisi Genel Başkanı ile Genel Başkan Yardımcılarıve milletvekillerinden kimilerinin, lâiklik karşıtı beyan ve davranışlarıyla,demokratik hak ve özgürlükleri, demokrasiyi ortadan kaldıracak olan şeriatdüzeninin getirilmesi için araç olarak kullandıkları anlaşılmıştır. Bu türdavranışların, Anayasa'nın 68. maddesinin dördüncü fıkrasıyla, İnsan HaklarıEvrensel Bildirgesi'nin 30. ve İnsan Hakları Avrupa Sözleşmesi'nin 17. maddesikarşısında korunmaları olanaksızdır.
Nitekim, Avrupa İnsan Hakları Komisyonu, 'Alman KomünistPartisi', 'A. Association ve H.v. Avusturya' ve 'Glimmerveen ve Hagenback v.Hollanda' vaka'larında totaliter ideolojileri savunmak amacıyla Sözleşme'denyararlanılamıyacağını kabul etmiştir.
23.7.1995 gününde yapılan değişiklikten sonra,Anayasa'nın 69. maddesinde, siyasî partilerin kapatılabilmesi için 68. maddenindördüncü fıkrası hükümlerine aykırı eylemlerin odağı haline geldiğinin AnayasaMahkemesi'nce saptanması esası getirilmiştir.
22.4.1983 günlü, 2820 sayılı Siyasî Partiler Kanununun103. maddesinin birinci fıkrasında, bir siyasî partinin bu Kanunun 78 ila 88 ve97. maddeleri hükümlerine aykırı fiillerin işlendiği bir mihrak halinegeldiğinin sübuta ermesi halinde, Anayasa Mahkemesi'nce kapatılacağıaçıklanmış, ikinci fıkrasında da, parti üyelerinin eylemleri nedeniyle kapatmakararı verilebilmesi için, 101. maddenin (d) bendinde parti üyeleri yönündenaranan koşulların gerçekleşmesi öngörülmüştür.
Siyasî Partiler Kanunu'nun 101. maddesinin (b) bendinde,parti genel başkanı, genel başkan yardımcısı ve genel sekreterin Kanunundördüncü kısmındaki yasaklara aykırı yazılı veya sözlü beyanları partininkapatılması için yeterli sayılmış iken; 101. maddenin (d) bendinde, partiüyelerinin eylemleri nedeniyle partinin sorumlu tutulabilmesi, başka biranlatımla partinin yasak eylemlerin mihrakı haline geldiğinin kabulü için, bumaddede yazılı koşulların gerçekleşmesi gerekli görülmüştür.
Anayasa'nın 69. maddesinin 23.7.1995 günü yapılan değişikliksonucu kabul edilen altıncı fıkrası ile kapatılmasına neden olan fiillerinişlendiği odak haline geldiğinin Anayasa Mahkemesi'nce saptanması durumunda birsiyasî partinin kapatılmasına karar verilebileceği öngörülmüştür.
Demokratik yaşamı tehdit eden, ondan yoksun kalmaya yolaçacak eylemlere girişen veya bu tür amaçları taşıyan siyasal partilerinkapatılmaları doğal karşılanmalıdır. Tersine düşünce, başka biçim ve adlagerçekleştirilmesi olanaksız sakıncalı amaçların siyasal parti kimliğiyle gerçekleştirilmesisonucunu doğurur.
Anayasa'nın 26. maddesinin birinci fıkrasıyla, İnsanHakları Evrensel Bildirgesi'nin 19., İnsan Hakları Avrupa Sözleşmesi'nin 10.maddelerinde herkesin düşünce ve bunları anlatım özgürlüğü bulunduğu kabuledilmekle beraber, Anayasa'nın 13. maddesiyle, 26. maddesinin ikincifıkrasında, bu hürriyetlerin kimi durumlarda yasayla sınırlandırılacağıaçıklanmış; İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi'nin 30. ve İnsan Hakları AvrupaSözleşmesi'nin 17. maddesinde, Bildirge ve Sözleşme'nin hiçbir hükmünün devlet,grup veya kişiye bu maddelerdeki hak veya özgürlüklerden hiçbirini yok etmeyiamaçlayan bir etkinlik veya eylemde bulunmayı haklı kılacak biçimdeyorumlanamayacağı belirtilmiştir. Nitekim, İnsan Hakları Avrupa Komisyonu veDivan pekçok kararında, eyleme çağrı niteliğinde demokrasiyi yok etmeyiamaçlayan düşünce beyanını parti kapatma nedeni olarak kabul etmiştir.Amaçlarına ulaşmak için demokrasi ile hak ve özgürlükleri araç olarakkullandıkları kanıtlanan siyasi partilerin; bu eylemleri nedeniylekapatılmalarında yukarıda belirtilen Anayasa ve ulusalüstü kurallara aykırılıkyoktur.
Açıklanan nedenlerle, düşünce ve düşünceyi açıklama veyayma özgürlüğü kapsamında kaldığı ileri sürülerek kimi beyanlar nedeniyleparti kapatma cezası verilemeyeceği yolundaki Davalı Parti savunması yerindegörülmemiştir.
4121 sayılı Yasa'nın 9. maddesiyle değiştirilenAnayasa'nın 69. maddesine ilişkin Anayasa Komisyonu raporunda '...komisyonumuz, siyasî partilerin bu ilkelere uygun hareket etmelerinin iki ayrışeklini açıkça düzenlemiştir. Bunlardan birincisi, partinin tüzük veprogramının bu ilkelere aykırı olmasıdır. İkinci durum ise, partinin beyan veeylemlerinin bu ilkelere aykırı olmasıdır. Bu iki durum, Anayasa'nın mer'imetninde de, teklifte de biribirinden yeteri açıklıkla ayrılmamıştır.Komisyonumuz, bu ayırımı yapmış ve ikinci halde temelli kapatmayı ancakpartinin bu tür eylemlerin işlendiği bir odak haline gelmiş olmasınabağlamıştır. Bu hüküm Federal Almanya Anayasasının 18. maddesinden esinlenmişolup, partilere çok daha sağlam hukukî teminat getirmektedir' denilmektedir.
2820 sayılı Siyasî Partiler Kanunu'nun 103. maddesininikinci fıkrasının Anayasa Mahkemesi'nin 9.1.1998 günlü ve Esas 1998/2, Karar1998/1 sayılı kararıyla iptalinden sonra Siyasî Partiler Kanunu'nun 103.maddesi, Anayasa'nın 69. maddesinin altıncı fıkrasıyla uyumlu hale gelmiştir.
2820 sayılı Siyasî Partiler Kanunu'nun 101. maddesinin(b) bendinde, parti genel başkanı, genel başkan yardımcısı ve genelsekreterinin bu Kanunun dördüncü kısmında yer alan maddeler hükümlerine aykırısözlü veya yazılı beyanda bulunmaları, temsil ettikleri parti için kapatmanedeni sayılmıştır. Siyasî Partiler Kanunu'nun 101. maddesinin (d) bendinde,parti üyelerinin Kanunun dördüncü kısmında yer alan hükümlerine aykırı söz veeylemleri nedeniyle hüküm giymeleri sonucu, partiden kesin olarak ihracıistenmedikçe mensubu oldukları partinin kapatılması için dava açılamayacağıöngörülmüş iken, parti genel başkanı, genel başkan yardımcısı ve genel sekreteriiçin böyle bir koşul öngörülmemiştir. Kuşkusuz, bu farklı düzenlemenin nedeni,partiyi temsile yetkili kimselerin söz veya beyanlarının parti adına söylenmişolması ve parti görüşünü temsil etmesidir. Yasakoyucu parti temsilcilerinineylemlerine daha çok önem vermiş, bu kimselerin söz ve beyanlarından dolayıpartinin kapatılması için 'hüküm giyme' koşulunu aramamıştır.
Öte yandan, gerek Anayasa'nın 1982 tarihinde yürürlüğegiren 68. maddesinin dördüncü fıkrasında ve gerekse 1995 yılında değiştirilendördüncü fıkrasında 'lâik Cumhuriyet ilkesi'ne aykırı eylemler, yasakeylemlerden sayılmıştır. Bu konuda herhangi bir yasal değişiklik olmadığı içinParti Genel Başkanı, Genel Başkan Yardımcısı ve parti üyelerinin Anayasa'nın68. ve 69. maddesinin değiştirildiği 23.7.1995 gününden önceki eylemlerinin dedeğerlendirilmesinde hukuka aykırılık bulunmamaktadır.
Açıklanan nedenlerle, Refah Partisi Genel BaşkanıNecmettin Erbakan'ın; Yükseköğretim Kurumları öğrencilerinin başörtüsükullanmalarını destekleyen, çok hukuklu sistemi savunan beyanları ile kimitarikat liderlerine Başbakanlık Konutunda iftar yemeği vermesine ilişkindavranışları; Genel Başkan Yardımcısı Şevket Kazan'ın Sincan BelediyeBaşkanı'nı tutuklu olduğu sırada ziyareti ve Genel Başkan Yardımcısı AhmetTekdal'ın 1993 yılında Hac'ta yaptığı ve 24.11.1996 günü Kanal-D televizyonundagörüntülü olarak verilen konuşması; 2820 sayılı Siyasî Partiler Kanunu'nun 78.,84. ve 87. maddeleri ile Anayasa'nın 68. maddesinin dördüncü fıkrasındaöngörülen ve Cumhuriyetin temel niteliklerinden olan 'lâiklik ilkesi'neaykırılık oluşturduğundan Refah Partisi'nin Siyasî Partiler Kanunu'nun 101.maddesinin (b) bendiyle, Anayasa'nın 69. maddesi uyarınca kapatılmasına kararverilmesi gerekir.
Siyasî Partiler Kanunu'nun 101. maddesinin (b) bendindesayılan parti yetkililerinin, dördüncü kısımda belirtilen yasaklara aykırı sözve eylemlerinin, aynı zamanda Anayasa'nın 69. maddesinin altıncı fıkrasında veSiyasî Partiler Kanunu'nun 103. maddesinde yer alan 'odak' ya da 'mihrak' olmayaesas alınacağı kuşkusuzdur.
Rize Milletvekili Şevki Yılmaz, Ankara Milletvekili HasanHüseyin Ceylan ve Şanlıurfa Milletvekili İbrahim Halil Çelik ile KayseriBüyükşehir Belediye Başkanı Şükrü Karatepe'nin, kamuoyunu yoğun biçimde meşguleden ve süreklilik, yoğunluk ve kararlılık gösteren lâiklik karşıtı söz veeylemleri, 2820 sayılı Siyasi Partiler Kanunu'nun dördüncü kısmında yer alan78, 84 ve 87. maddeleriyle Anayasa'nın 68. maddesinin dördüncü fıkrasındabelirtilen Lâik Cumhuriyet ilkesine aykırılık oluşturduğu halde, RefahPartisi'nin hareketsiz kalarak bunlara karşı kapatma davasından önceherhangibir işlem yapmamış olması, bu eylemlerin davalı Parti tarafındanbenimsendiğinin ve desteklendiğinin açık bir göstergesidir.
Bu nedenlerle, davalı Refah Partisi'nin 2820 sayılıYasa'nın 103. ve Anayasa'nın 68 ve 69. maddeleri uyarınca kapatılmasına kararverilmesi gerekir.
4- Kapatma Kararının Sonuçları
Siyasi Parti'nin kapatılmasına ilişkin karar partinin(kurucuları dahil) üyeleri ile partili milletvekilleri yönünden farklı sonuçlarmeydana getirmektedir.
a- Partili Milletvekilleri
Anayasa'nın 84. maddesinin son fıkrasında, 'partisinintemelli kapatılmasına beyan ve eylemleriyle sebep olduğu Anayasa Mahkemesi'nintemelli kapatmaya ilişkin kesin kararında belirtilen milletvekilininmillevekilliği, bu kararın Resmî Gazete'de gerekçeli olarak yayımlandığıtarihte sona erer. Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlığı bu kararın gereğiniderhal yerine getirip Genel Kurula bilgi sunar' denilmiştir.
Anayasa'nın bu kuralı, hiçbir yoruma ve kuşkuya gerekkalmadan doğrudan uygulanabilecek somut norm niteliğindedir. Benzerleri kimiAvrupa ülkeleri anayasalarında da yer alan bu yaptırım, Davalı Parti'ninsavunmalarında ileri sürdüğünün tersine, herhangi bir ceza hükmünün verilmesinebağlı bulunmamaktadır.
Bu gerekçelerle, söz ve eylemleriyle Refah Partisi'ninkapatılmasına neden olan Konya Milletvekili Necmettin Erbakan, KocaeliMilletvekili Şevket Kazan, Ankara Milletvekili Ahmet Tekdal, Rize MilletvekiliŞevki Yılmaz, Ankara Milletvekili Hasan Hüseyin Ceylan ve ŞanlıurfaMilletvekili İ. Halil Çelik'in milletvekilliklerinin gerekçeli kararın ResmîGazete'de yayımlandığı günde sona ereceğine karar verilmesi gerekir.
b- Parti (Kurucuları Dahil) Üyeleri
Anayasa'nın 69. maddesinin sekizinci fıkrasında, 'birsiyasî partinin temelli kapatılmasına beyan ve faaliyetleriyle sebep olankurucuları dahil üyeleri, Anayasa Mahkemesi'nin temelli kapatmaya ilişkin kesinkararının Resmî Gazete'de gerekçeli olarak yayımlanmasından başlayarak beş yılsüreyle bir başka partinin kurucusu, üyesi, yöneticisi ve denetçisi olamazlar'denilmektedir.
Yukarıda açıklanan gerekçelerle, söz ve eylemleriyleParti'nin kapatılmasına neden olan üyeleri Necmettin Erbakan, Şevket Kazan,Ahmet Tekdal, Şevki Yılmaz, Hasan Hüseyin Ceylan, İ. Halil Çelik ile ŞükrüKaratepe'nin gerekçeli kararın Resmî Gazete'de yayımlanmasından başlayarak beşyıl süre ile bir başka partinin kurucusu, üyesi, yöneticisi ve denetçisiolamayacaklarına karar verilmesi gerekir.
IX- SONUÇ
Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı'nın 21.5.1997 günlü,SP.l3.Hz.1997/109 sayılı İddianamesi'yle Refah Partisi'nin Anayasa'nın 69.maddesinin altıncı fıkrası göndermesi ile 68. maddesinin dördüncü fıkrasıgereğince kapatılması istenilmekle, gereği görüşülüp düşünüldü:
1- Lâik Cumhuriyet ilkesine aykırı eylemleri nedeniyleAnayasa'nın 68. ve 69. maddeleri ile 2820 sayılı Siyasî Partiler Yasası'nın101. maddesinin (b) bendi ve 103. maddesinin birinci fıkrası gereğince REFAHPARTİSİ'NİN KAPATILMASINA, Haşim KILIÇ ile Sacit ADALI'nın karşıoyları veOYÇOKLUĞUYLA,
2- Beyan ve eylemleri ile Parti'nin kapatılmasına nedenolan, Konya Milletvekili Necmettin ERBAKAN, Kocaeli Milletvekili Şevket KAZAN,Ankara Milletvekili Ahmet TEKDAL, Rize Milletvekili Şevki YILMAZ, AnkaraMilletvekili Hasan Hüseyin CEYLAN ve Şanlıurfa Milletvekili İ. Halil ÇELİK'inmilletvekilliklerinin Anayasa'nın 84. maddesinin son fıkrası hükmü gereğince,gerekçeli kararın Resmî Gazete'de yayımlandığı tarihte sona ermesine,OYBİRLİĞİYLE,
3- Beyan ve eylemleri ile Parti'nin kapatılmasına nedenolan üyeleri Necmettin ERBAKAN, Şevket KAZAN, Ahmet TEKDAL, Şevki YILMAZ, HasanHüseyin CEYLAN, İ. Halil ÇELİK ile Şükrü KARATEPE'nin Anayasa'nın 69.maddesinin sekizinci fıkrası gereğince gerekçeli kararın Resmî Gazete'deyayımlanmasından başlayarak beş yıl süre ile bir başka partinin kurucusu,üyesi, yöneticisi ve deneticisi olamayacaklarına, OYBİRLİĞİYLE,
4- Davalı Parti'nin tüm mallarının 2820 sayılı Yasa'nın107. maddesi gereğince Hazine'ye geçmesine, OYBİRLİĞİYLE,
5- Birtrilyonikiyüzotuzaltımilyar lira devlet yardımınınParti'ye ödenmemesine ilişkin 12.1.1998 günlü, E.1997/1 (Siyasi Parti-Kapatma)sayılı tedbirin, gerekçeli kararın Resmî Gazete'de yayımlanmasına kadardevamına, OYBİRLİĞİYLE,
6- Gereğinin yerine getirilmesi için karar örneğinin,Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlığı'na, Başbakanlığa ve Yargıtay CumhuriyetBaşsavcılığı'na gönderilmesine, OYBİRLİĞİYLE,
16.1.1998 gününde karar verildi.
Başkan
Ahmet Necdet SEZER
Başkanvekili
Güven DİNÇER
Üye
Selçuk TÜZÜN
Üye
Samia AKBULUT
Üye
Haşim KILIÇ
Üye
Yalçın ACARGÜN
Üye
Mustafa BUMİN
Üye
Sacit ADALI
Üye
Ali HÜNER
Üye
Lütfi F. TUNCEL
Üye
Fulya KANTARCIOĞLU
2820 sayılı Siyasi Partiler Kanununun 103. maddesininikinci fıkrasının iptaliyle ilgili karara yazdığım karşıoy gerekçesindekidüşünce ile aynı yasanın 101. maddesi tümüyle geçerliğini kaybettiğindenkarardaki '101. maddenin (b) bendine dayanan gerekçe bölümüne' katılmıyorum.
Başkanvekili
Güven DİNÇER
KARŞIOY YAZISI
Dönemin Adalet Bakanı Şevket Kazan, cezaevinde tutuklubulunan Sincan Belediye Başkanı'nı özel otosu ile ziyaret etmiştir. Herhangibir basın organına olayla ilgili olarak laikliğe aykırı beyanda bulunmamıştır.Şevket Kazan'ın Türk Ceza Kanunu'nun 312/2. maddesinde suçtan tutuklu birkişiyi ziyareti eylemi ile Anayasa'nın 68. maddesinin laik Cumhuriyetilkelerine aykırılık eylemi arasında doğurdan bir illiyet bağı olmadığıgörüşündeyim.
Bu nedenle gerekçede çoğunluk görüşüne katılmıyorum.
Üye
Samia AKBULUT
KARŞIOY GEREKÇESİ
Siyasî partiler demokratik siyasî hayatın vazgeçilmezunsurları olması nedeniyle, kuruluşları, çalışmaları ve kapatılmaları anayasalkurallara bağlanarak önemli yaptırımlar ve güvenceler sağlanmıştır. Özellikle1995 yılında Avrupa Birliğine uyum sağlamak, hak ve özgürlüklerde 'ulusalüstüstandartları' yakalamak amacıyla Anayasa'da önemli değişiklikler yapılmıştır.Bu kapsamda, siyasî partilerin kapatılmasına ilişkin sebepler oldukçadaraltılarak demokratik ülkelerde uygulanan ölçütler siyasî hayata geçirilmiştir.Ancak, bu anayasal değişikliklere rağmen Siyasî Partiler Kanunu'nda bugelişmelere uygun düzenlemeler yapılmamış, bilhassa partilerin eylemlerindendolayı 'suç odağı haline' gelmelerinin yasal koşulları belirtilmediğindenbelirsizlikler Mahkeme içtihatlarıyla doldurulmaya çalışılmıştır. Oysa,Anayasa'nın birçok maddesinde hak ve özgürlüklere ilişkin düzenlemelerinmutlaka yasa ile yapılması gerektiği tartışılmaz bir gerçektir. Kanun hükmündekararnamelerle bile düzenlenemeyecek bu alanın yargı organlarının içtihatlarınabırakılması Yasama Organı'nın kendi yetkilerini devretmesi anlamına gelir.
1961 ve 1982 Anayasaları ilesiyasî partilerin kapatılma davalarının Anayasa Mahkemesi'ne verilmiş olmasıpartiler lehine getirilen bir güvencedir. Anayasa Mahkemesi'nin yapısıitibariyle çeşitli anayasal kurumlarda yetişmiş, orada kazandıkları bilgi vedeneyimleri bu mahkemeye taşıyabilecek mensuplardan oluşması nedeniyle,olayların değerlendirilmesi ve içtihatların oluşumunda değişik bakış açıları veboyutlardan faydalanma olanağı amaçlanmıştır. Siyasî partilerin kapatılmadavalarında da, ülkenin içinde bulunduğu siyasî, iktisadî, sosyal ve hukuksalşartlar gözönünde tutularak belirtilen değişik bakış ve boyutlardan denetimyapılması öngörülmüş, böylece Anayasa Mahkemesi kararlarına daha geniş birperspektif kazandırılması hedeflenmiştir. Mahkemenin uluslararası normlarıuygulama konusunda elverişli bir ortama sahip olması da partiler yönünden buönemi daha da arttırmıştır. Çağdaş demokratik toplumlarda, Anayasa'ların temelfonksiyonu insan hakları ve özgürlüklerini genişletmek ve teminat altınaalmaktır. Anayasa Mahkemesi'nin görevi de bu hedeflerin korunması ve hayatageçirilmesine destek vermektir. Bu nedenle, siyasal partilerin de güvencesidir.
I- ULUSLARARASI SÖZLEŞMELERDE SİYASİ PARTİ VE SINIRLARI
Çağdaş demokratik ülkeler seviyesine ulaşmayı hedefleyenTürkiye, bu amaçla temel hak ve hürriyetlerin korunmasına yönelik uluslararasıandlaşmaları daima ilk imzalayan devletler arasında yer almıştır.
İnsan haklarının korunması açısından önemli kurallariçeren Birleşmiş Milletler (BM) Andlaşması Türkiye tarafından 15.5.1945tarihli ve 4801 sayılı Yasa ile onaylanmış ve BM'in kurulmasından sonra 'temelhak ve hürriyetler' uluslararası hukukun ana kavramlarından biri halinegelmiştir. BM Andlaşmasını imzalayan devletler temel hakların daha sağlamgüvencelere kavuşturulması için çalışmalarını sürdürmüşler ve 10.12.1948'de BMGenel Kurulu tarafından 'İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi' kabul edilmiştir.Bu beyanname uluslararası hukuk bakımından bir andlaşma olmamasına vedevletleri hukuksal yönden bir yükümlülük altına sokmamasına rağmen, ulusal veuluslararası düzeyde etkisini göstermiş ve çeşitli uluslararası sözleşmelereesin kaynağı olmuştur (Gölcüklü, F.-Gözübüyük, Ş., Avrupa İnsan HaklarıSözleşmesi ve Uygulaması, Gn. 2. bs., Ankara 1996, s.4).
Bunlardan en önemlileri hiç şüphesiz, Türkiye tarafından12.12.1949 tarihli ve 5456 sayılı Yasa ile onaylanan ve Türkiye'nin 8.8.1949tarihinden itibaren Avrupa Konseyi üyesi olmasını sağlayan, 'Avrupa KonseyiStatüsü' ile Avrupa Konseyi tarafından hazırlanarak, 4.11.1950 tarihindeTürkiye'nin de aralarında bulunduğu onbeş devlet tarafından Roma'da imzalananve 3.9.1953 tarihinde yürürlüğe giren 'İnsan Haklarını ve Ana HürriyetleriKorumaya Dair Sözleşme'dir. 'Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi' (AİHS) de denilenbu Sözleşme Türkiye tarafından (10.3.1954 tarihli ve 6366 sayılı Yasa ile onaylanmasıuygun bulunarak) 18.5.1954 tarihinde onaylanmıştır.
Ek protokollerle sürekli olarak geliştirilen venoksanlıkları giderilen; ayrıca, uluslararası bir yargısal denetim mekanizmasıkurarak, bireye sağlanan güvenceyi yaptırıma bağlayan; böylece temel haklaralanında en gelişmiş ve en etkili sözleşme haline gelen AİHS demokratik devletanlayışını somutlaştıran bir belgedir (Gölcüklü-Gözübüyük, age, s. 7).
Türkiye, 28.1.1987'de bireysel başvuru hakkını; 1989yılında da Divanın zorunlu yargı yetkisini tanımış ve bu suretle SözleşmeTürkiye açısından tam olarak işler hale gelmiştir.
Andlaşmaların ve bu cümleden olmak üzere AİHS'nin Türkhukukundaki yeri konusunda 1982 Anayasası'nın 90. maddesinin son fıkrası açıkbir ilke getirmektedir: 'Usulüne göre yürürlüğe konulmuş milletlerarasıandlaşmalar kanun hükmündedir. Bunlar hakkında Anayasaya aykırılık iddiası ileAnayasa Mahkemesine başvurulamaz.'
Anayasa'da yeralan bu ilkeden de anlaşılacağı üzere, Türkhukuk düzeninde andlaşmaların yasa gücünde olduğu ve doğrudan hüküm doğurduğukonusu tartışmasızdır. Bir andlaşma usulüne uygun olarak yürürlüğe girdiği andaiç hukuka intikal etmiş olur ve onun bir parçası olarak doğrudan sonuç doğurur.Anayasa'nın 'Temel Haklar ve Ödevler' başlıklı İkinci Kısmının genel hükümleridüzenleyen Birinci Bölümünün genel gerekçesinde de insan hakları konusundaTürkiye'nin imzalayıp onaylamış bulunduğu andlaşma ve sözleşmelerin veözellikle AİHS'nin milli hukukumuza dahil olduğu belirtilmektedir.
Anayasamızın 15. maddesinde, savaş ve benzeri durumlardabile temel hak ve özgürlüklerin kullanılmasının ancak ULUSLARARASIYÜKÜMLÜLÜKLERİN ihlâl edilmemesi kaydıyla durdurulabileceğinin belirtilmişolması, Anayasa'ya aykırılığının ileri sürülememesi SÖZLEŞMELERE anayasal birüstünlük tanındığının dayanaklarıdır. Bu nedenle, sınırlayıcı ULUSAL YASA ileULUSLARARASI SÖZLEŞME arasında bir çatışma olması durumunda, sözleşmeningerisindeki genişletici iradeyi, yasayı belirleyen sınırlayıcı iradeye üstünsayarak özgürlükçü bir yorum getirilmesi, tüm uygar ülkelerin benimseyip uyduğudemokratik toplum düzeninin kurallarına uygun bir yaklaşım olur.
Belirtilen bu nedenlerle, doğrudan uygulanabilir normlarihtiva eden AİHS hükümlerinin Türk mahkemeleri tarafından uygulanmasızorunludur. Türkiye'nin de bireysel başvuru hakkını tanımak suretiyle yetkisinikabul ettiği sözleşmedeki karar organlarının Sözleşmenin ihlâl edildiğine kararverebilmesi ve temel hakları ihlâl eden ülkeyi mahkûm edebilmesi bu zorunluluğudaha da belirginleştirmektedir.
Bu görüşler giderek yüksek mahkemelerce de kabul görmekteve bu yöndeki içtihatlar artmaktadır. Nitekim, Danıştay'ın bazı kararlarındauluslararası sözleşmelerin iç hukukta yasalarüstü bir konumda olduğu ve yargıorganları için de bağlayıcı nitelik taşıdığı belirtilmektedir (Dan.5. Dai,22.5.1991, E. 86/1723, K.91/933; Dan. 10. Dai., 10.11.1992, E.91/1262,K.92/3911).
Buna karşılık, Anayasa Mahkemesinin bugüne kadar verdiğikararlarda, AİHS ve insan haklarını ilgilendiren diğer sözleşmelerle ilgiliyorumunun farklı olduğu; çeşitli kararlarda İnsan Hakları Evrensel Beyannamesiile AİHS'ni doğrudan uygulamamasına ve tek başına bir norm olarakkullanmamasına karşılık, destek-ölçü norm olarak uyguladığı bilinmektedir.Diğer taraftan, Anayasa Mahkemesi, İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi, AİHS,Helsinki Nihai Senedi, Paris Şartı ve Viyana Deklarasyonundan alıntılar yaptığıkararlarında, bu belgelerin temel hakların sınırları ile ilgili hükümlerineatıflar yapmakta, ancak bu sınırlamalar için şiddet ve terörle açık ve yakınbir bağlantı şartının gerekip gerekmediği konusuna girmemektedir.
Ancak, yukarıda da belirtildiği gibi, Anayasa'da yer alanbir hükmün benzeri sözleşmede de yer almaktaysa ve Avrupa İnsan HaklarıKomisyonu (AİHK) ile Avrupa İnsan Hakları Divanı (AİHD) bunu belirli birşekilde yorumlamaktaysa, bu yoruma uygun davranmak gerekecektir.
Bu nedenle, özellikle AİHK'nun Türkiye Birleşik KomünistPartisi (TBKP), Sosyalist Parti (SP), HEP ve Demokrasi Partisi'ninbaşvurularını kabul edilebilir bulmasından ve AİHD'nin TBKP'nin müracaatınıkabul ederek Türkiye'yi mahkûm etmesinden sonra, Anayasa Mahkemesi'nin, AİHShükümlerini doğrudan uygulamasının ya da en azından AİHS ile ilgili yorumunuKomisyonun ve Divanın yorumu ile uyumlu bir hale getirmesinin isabetliolacağını düşünmekteyim. Zira, yukarıda belirtildiği gibi, AİHS ile ilgiliyorumda en son sözü söyleme yetkisi AİHK ve AİHD'na ait bulunmaktadır.
AİHS'nin 1 1. maddesine göre, 'Her şahısasayişi ihlâl etmeyen toplantılara katılmak ve başkalarıyla birlikte sendikalartesis etmek ve kendi menfaatlerini korumak üzere sendikalara girmek hakkı da dahilolmak üzere, dernek kurmak hakkını haizdir.' Aynı maddenin ikinci fıkrasındaise, 'Bu hakların kullanılması demokratik bir toplulukta, zaruri tedbirlermahiyetinde olarak milli güvenliğin, âmme emniyetinin, nizamı muhafazanın,suçun önlenmesinin, sağlığın veya ahlâkın veya başkalarının hak vehürriyetlerinin korunması için ve ancak kanunla tahdide tabi tutulabilir. Bumadde, bu hakların kullanılmasında idare, silahlı kuvvetler veya zabıtamensuplarının muhik tahditler koymasına mani değildir' denilmektedir.
Siyasî partilerin kapatılmasına ilişkin kararlar önceAİHK, arkasından da AİHD önüne götürülecek olursa, bu organlar 'incelemelerinisadece AİHS hükümleri içinde kalarak' yapacaklarından, kapatma kararınınöncelikle AİHS'nin 11. maddesinin ikinci fıkrasıyla bağdaşması gerekmektedir.
Söz konusu fıkradan, örgütlenme hakkının kullanılmasınınmilli güvenliğin, kamu emniyetinin, düzenin, sağlığın, ahlâkın veyabaşkalarının hak ve hürriyetlerinin korunması ya da suçun önlenmesi gibisebeplerle yasayla sınırlanabileceği; ancak bu sınırlama nedenlerinindemokratik bir toplum için gerektiği zaman ve ölçüde kullanılabileceğianlaşılmaktadır. Aksi halde, kısıtlama, AİHS'nin sınırlarını aşacak ve bununihlâli sonucunu doğuracaktır.
Anayasa Mahkemesi Refah Partisi davasında hangi kısıtlamasebeplerine dayanıldığını gerekçesinde belirtmemiştir. Oysa, yukarıdabelirtilen kısıtlama sebeplerinden millî güvenliğin korunması sebebine dayanmakiçin, örgütlenmenin, ülke topraklarını parçalamaya yöneldiği ve bu amaca yönelikhareketlerin bölge barışını bozma eğilimi gösterdiği veya komşu devletlerin,düşmanca amaçlarına hizmet edildiği delillendirilmeli; kamu güvenliğininkorunması sebebini ileri sürebilmek için, parti örgütünün terörü desteklediğiveya yönettiği, halk arasında kin ve husumet duygularını körüklediği ispatedilmeli, başkalarının hak ve hürriyetlerinin korunması sebebine dayanabilmekiçin de terörle partinin bağlantısı kanıtlanmalıdır.
Diğer taraftan, 'Bu Sözleşme hükümlerinden hiçbiri birdevlete, topluluğa veya ferde, işbu Sözleşmede tanınan hak ve hürriyetlerin yokedilmesini veya mezkûr Sözleşmede derpiş edildiğinden daha geniş ölçüdetahditlere tabi tutulmasını istihdaf eden bir faaliyete girişmeye veyaharekette bulunmaya matuf herhangi bir hak sağladığı şeklinde tefsir olunamaz'hükmünü içeren 17. maddesi, AİHK ve AİHD içtihatlarında yaygın bir uygulamaalanına sahip bulunmamaktadır AİHK, Federal Alman Anayasa Mahkemesinin KomünistPartisini kapatma kararı üzerine yapılan başvuruyu, AİHS'nin 11. maddesinin 2.fıkrasının uygulanmasını gereksiz görerek sadece 17. maddesine dayanarakreddetmiş, ancak, Komisyonun 20.7.1957 tarihli bu kararı, 17. maddenin tekbaşına uygulanmasının, ilgililerin AİHS'de öngörülen hak ve özgürlüklerindenyoksun bırakılacağı şeklinde yanlış yorumlanmasına yol açabileceği gerekçesiyleeleştirilmiştir.
17. maddenin, hak ve özgürlüklerin yok edilmesi amacınaulaşılmasını kolaylaştıran ifade ve örgütlenme özgürlüklerini kapsadığıgirmeyen veya kötüye kullanıldığı ya da kullanılacağı ispatlanamayan hak veözgürlüklerin sınırlanmasının Sözleşmeye aykırılık oluşturduğu gerekçesiyleAİHK ve AİHD söz konusu karar dışında, 17. maddeyi tek başına uygulamamıştır.
AİHK, 17. maddeyi tek başına uyguladığı içineleştirildiği Alman Komünist Partisi ile ilgili kararında, 'Federal AlmanAnayasa Mahkemesi, Alman Komünist Partisinin proleterya ihtilalini vediktatörlüğünü amaçladığını, Komünist Partisi'nin kendi açıklamalarınadayanarak tespit ettiğine dikkat etmiş; Komünist teorinin de bunu teyid ettiğinibelirtmiş, sonuç olarak da diktatörlüğün hiçbir bakımdan AİHS ilebağdaşmadığını vurgulamıştır (Gölcüklü-Gözübüyük, age., s. 363).
Buna karşılık, AİHK, Sosyalist Parti'nin başvurusunu(21237/93), 'dernek kurma özgürlüğünün, bu özgürlüğün Sözleşme'yi ihlal edenamaçlara ulaşmak için kullanıldığı kesin bir şekilde İSBAT EDİLMEDİĞİ sürece,Devletin çıkarlarının korunması için feda edilebilecek bir değer olmadığı' veadı geçen Partinin kapatılmasına ilişkin kararın, 'Sözleşme'nin 11. maddesinin2. fıkrasınca, demokratik bir toplumda zorunlu sayılamayacağı' düşüncesiylekabul etmiş ve oybirliği ile Sözleşmenin 11. maddesinin ihlâl edildiği sonucunavarmıştır.
AİHK, söz konusu başvuru ile ilgili olarak 26.11.1996tarihinde yayınlanan raporunda, 'siyasi bir partinin amacı, vatandaşlarınülkenin içinde bulunduğu problemler için neler düşündüklerinisöyleyebilmelerini sağlamak olduğu gibi, siyasî iktidarın yürürlüğekoyabileceği kesin çözümler sunmaktır. Bu sadece olumlu karşılanan görüşler yada zararsız veya önemsiz sayılan görüşler için geçerli değil, ama şaşırtanveya endişe verici görüşler için de geçerlidir; zira 'demokratik bir toplum'için gerekli olan çoğulculuk, hoşgörü ve açık görüşlülük bunu gerektirmektedir.Bundan dolayı, resmi görüşlerin ve icraatların muhalifleri siyasi arenadayerlerini bulabilmelidirler (AİHD, 8.7.1986 tarihli Lingens/Avusturya davasıkararı, Seri A, no. 103, s. 14, paragraf 42). Onun içindir ki, olasımüdahalelerin demokratik bir toplumda zorunlu olduklarına dair daha katı değerlendirmeleretâbi tutulmaları gerekmektedir' demektedir.
AİHD da, 30.1.1998 tarihli kararıyla TBKP'nin AnayasaMahkemesi'nce kapatılmasının, AİHS'nin örgütlenme özgürlüğü ile ilgili 11.maddesine aykırı olduğuna oybirliğiyle hükmetmiş bulunmaktadır.
Anayasa Mahkemesi, TBKP'nin kapatılmasına ilişkinkararını, adıgeçen Partinin Siyasi Partiler Kanununa göre kullanımı yasak olan'Komünist' adını almış olması ve gerek Anayasayla, gerekse Siyasi PartilerKanunu ile yasaklanmasına rağmen, parti tüzüğünde ve programında Türk-Kürtayırımı yapılmış olması gerekçesine dayandırmış, ancak AİHD bunu incelemeyealmıştır.
Divan, TBKP'nin 'Komünist' adını taşımasına rağmen, sınıftahakkümünü amaçlamadığını, aksine siyasal çoğulculuk ve genel seçim de dahilolmak üzere, demokrasinin bütün gereklerini benimsediğini, bunun da onu 1956'dakapatılan Alman Komünist Partisinden ayırdığını, Komünist adınınkullanılmasının, Türk toplumu ve Devleti üzerinde gerçek bir tehlikeyarattığını gösteren SOMUT bir delil ortaya konulmadığını ve TBKP'nin sırf buadı taşımasından dolayı kapatılmasının örgütlenme özgürlüğünün (AİHS'nin 11.maddesinin) ihlâli anlamına geleceğini belirtmiş; TBKP'nin tüzük ve programındaTürk-Kürt ayrımı yapılmasını bile, bu konuda şiddete başvurulmasınınbenimsenmediği, bir 'siyasal grubun' sırf bir kısım halkın durumunu kamuoyuön0ünde tartışmak ve herkesi tatmin edecek bir çözümün bulunması amacıylasiyasal hayata katılmak istediği için engellenmesinin haklı görülemeyeceğigerekçeleriyle, Sözleşmenin 11. maddesinin ikinci fıkrası ve 17. maddesinde yeralan sınırlama sebepleri arasında değerlendirmemiştir.
Sonuç olarak, TBKP'nin, terörle bir ilgisinin bulunduğuve AİHS'de yer alan hak ve özgürlükleri tahribe yönelik bir faaliyet içindeolduğu somut delillere dayanarak ispatlanmadan kapatılmasının ve liderlerininsiyasi faaliyetten yasaklanmasının, AİHS'nin meşru gördüğü kısıtlama amacıylaORANTILI bulunmadığı ve demokratik bir toplum için de gerekli olmadığıgerekçesiyle, AİHS'nin örgütlenme özgürlüğü ile ilgili 11. maddesinin ihlaliolarak değerlendirildiği anlaşılmaktadır.
Komisyon ve Divanın, parti kapatma davalarındaSözleşmenin 11. maddesinin bir lex specialis (özel hüküm) oluşturduğunudüşünmesi nedeniyle, Sözleşmenin diğer maddelerine ilişkin iddiaların ayrıcaincelenmesine gerek bulunmadığına karar verdiği görülmekte ise de, siyasi partikapatma davalarında önemli bir Sözleşme hükmü de 10. maddedir. Bu maddeye göre;'1. Her fert ifade ve izhar hakkına maliktir. Bu hak içtihat hürriyetini veresmi makamların müdahalesi ve memleket sınırları mevzubahis olmaksızın, haberveya fikir almak veya vermek serbestisini ihtiva eder. Bu madde, devletlerinradyo, sinema veya televizyon işletmelerini müsaade rejimine tabi kılmalarınamani değildir. 2. Kullanılması vazife ve mesuliyeti tazammun eden buhürriyetler, demokratik bir toplulukta, zaruri tedbirler mahiyetinde olarak,milli güvenliğin, toprak bütünlüğünün veya amme emniyetinin, nizamımuhafazanın, suçun önlenmesinin, sağlığın veya ahlakın, başkalarının şöhretveya haklarının korunması, gizli haberlerin ifşasına mani olunması veya adaletkuvvetinin üstünlüğünün ve tarafsızlığının sağlanması için ancak ve kanunla,muayyen merasime, şartlara, tahditlere veya müeyyidelere tâbi tutulabilir.'
AİHD, muhtelif kararlarında düşünceyi ifade özgürlüğünündemokrasilerdeki önemini vurgulayarak, şu tesbitleri yapmıştır: 'Düşünceyiaçıklama özgürlüğü demokratik toplumun önemli temellerinden birini, bu toplumunve her insanın gelişiminin temel koşulunu oluşturur. Sözleşmenin 10. maddesi, ikincifıkradaki koşullara tâbi olarak, yalnız uygun ve iyi olarak düşünülen veyazararsız veya önemsiz sayılabilecek haber ve düşünceler için değil, aynızamanda Devleti veya toplumun herhangi bir bölümünü şoke eden, gücendiren veyarahatsız eden düşünceler ve haberler için de geçerlidir ve uygulanmalıdır.Bunlar çoğulculuk, hoşgörü ve açık fikirli olmanın gerekleri olup, buözellikler olmadan herhangi bir demokratik toplum düşünülemez'(Handyside/İngiltere, 7.12.1976, Seri A, no.24, par.49; The Sunday Times/İngiltere,26.4.1979, Seri A, no.30, par.64; Vogt/Almanya, 26.9.1995, par.52, Turhan'dannaklen, agr., s. 71; Gölcüklü-Gözübüyük, age., s. 319).
Divan, 10. maddenin ikinci fıkrasında öngörülensınırlandırmanın sadece bu amaçlarla yapılabileceğini ve demokratik toplumaçısından bir zorunluluk olması gerektiğini düşünmekte, düşünceyi ifadeözgürlüğüne müdahaleyi, ancak bu şartlar çerçevesinde zorunlu gördüğü takdirdeonaylamaktadır. Bir müdahalenin 'zorunlu' olması için ise, yapılan sınırlamada'önemli ve zorunlu bir gereksinim' gösterilmeli ve özgürlüğe müdahalegerçekleştirilmek istenen amaçla ölçülü ve müdahale için gösterilen nedenlerleilgili ve yeterli olmalıdır (Sunday Times, 1979, par. 64; Handyside, par.48-50, M.Turhan'dan naklen).
Divan, bir başka kararında da, ifade özgürlüğünün, halkınseçtiği birinin, kendi adına olduğu kadar temsil ettikleri adına da konuştuğuiçin daha fazla önem taşıdığını belirtmektedir (Castells/İspanya, 23.4.1992,Seri A, no. 236, Akıllıoğlu, T.'den naklen, İHMD, C.III, 5.3, Kasım 1995, s.24).
AİHK da Sosyalist Parti ile ilgili raporunda, 11.maddenin, özel bir hüküm oluşturmasına rağmen 9. ve 10. maddeler ışığındayorumlanması gerektiğini; SP'nin kapatılmasının özellikle yöneticilerininyaptıkları konuşmalar üzerine gerçekleştiğini belirterek, 9. ve 10. maddelerde,düşünce ve ifade özgürlüğü şeklinde sunulan kişisel görüşlerin korunmasıteminatının, 11. maddenin teminat altına aldığı örgütlenme özgürlüğününhedefleri arasında olduğu sonucuna varmaktadır.
Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı, Anayasa'nın 69. maddesininaltıncı fıkrasının yollamasıyla, 68. Maddenin dördüncü fıkrasındaki 'Siyasipartinin eylemleri .... demokratik ve laik Cumhuriyet ilkelerine aykırıolamaz...' hükmü gereğince Refah Partisi'nin kapatılmasına karar verilmesinitalep etmiştir.
Başsavcılık iddianamesinde, lâikliğe aykırı eylemlerolarak bazı Parti yöneticileri ile milletvekillerinin ve Partili bir belediyebaşkanının çeşitli yerlerde ve zamanlarda yaptıkları açıklamaların delil olaraksunulduğu görülmektedir. Mahkememiz de bu delillere dayanarak davalı Parti'yikapatmıştır.
Refah Partisi'nin kapatılmasına ilişkin karar, bireyselbaşvuru yoluyla AİHK ve AİHD'na götürülürse, kapatma kararının, 10. ve 11.maddeleri ihlal edip etmediği incelenecektir. Oysa, iddianamede yer alan vekapatma kararı gerekçesi olarak gösterilen DELİLLERİN AİHS'nin 10. ve 11.maddelerinin ikinci fıkraları ile 17. maddede yer alan sınırlandırma nedenlerikapsamında olmadığı anlaşılmaktadır.
Bu nedenle, Divanın, parti kapatılmasınailişkin en son kararında vurguladığı şartlar bu davada gerçekleşmemiştir.Davalı Partinin programında ve eylemlerinde, terörle bir ilgisinin bulunduğu veAİHS'de yer alan hak ve özgürlükleri tahribe yönelik bir faaliyet içinde olduğuispatlanmamıştır.
AİHS'nin 53. maddesine göre, Divan kararları Türkiye içinde bağlayıcı olduğundan ve yargı organlarının, Sözleşmeyi ve ulusal kurallarıDivanın anlayış ve yorumu doğrultusunda uygulaması gerektiğinden, RP'ninkapatma davasına dayanak yapılan delillerin de, AİHD kararlarında belirtilen veyukarıda nakledilen ölçülere göre değerlendirilmesinde zorunlulukbulunmaktadır.
Ancak, Anayasa Mahkemesi bu davada yukarıda belirtilenölçütlere uymadığı gibi, dayanılan beyan ve eylemlerle terör bağlantısını somutbir biçimde göstermemiştir.
Özellikle, 'demokrasinin temel niteliğinin çoğulculuk,başarısının temel şartının da ifade özgürlüğü olduğunu ve bu açıdan ülkesorunlarının şiddete başvurmadan, diyalog yoluyla çözümlenmesinin önerilmesinindemokrasiye özgü bir imkan olduğunu' belirten Divan kararı ile bu özgürlüğünsadece olumlu karşılanan görüşler ya da zararsız veya önemsiz sayılan görüşleriçin değil, şoke eden, şaşırtan veya endişe verici görüşler için de geçerlibulunduğunu; bundan dolayı, 'resmî görüşlerin ve icraatlerin muhaliflerininsiyasî arenada yer bulabilmelerinin' gerektiğini hükme bağlayan Divan veKomisyon kararları gözönünde bulundurulduğunda, davalı Parti hakkındaki kapatmaisteminin reddi gerektiğini düşündüğümden çoğunluk görüşüne katılmadım.
II- USUL YÖNÜNDEN DEĞERLENDİRME
A- 1995 YILINDA ANAYASA'NIN 68. ve 69.MADDELERİNDE YAPILAN DEĞİŞİKLİĞİN GETİRDİKLERİ
Türkiye'nin çeşitli tarihlerde imzalamışolduğu uluslararası sözleşmeler (Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi, İnsan HaklarıEvrensel Beyannamesi, Helsinki Nihaî Senedi, Yeni Bir Avrupa İçin Paris Yasasıgibi) millî hukukumuzu uluslararası hukukla bütünleştirme konusunda en önemlizorlayıcı unsur olmuştur. Bu süreç, 1961 ve 1982 Anayasalarının hazırlanmasında'hak ve özgürlüklerle' bunların nasıl sınırlandırılacağı konusunu etkilemiş,sözleşme hükümleriyle anayasal kurallar arasında önemli paralelliklersağlanmıştır. Avrupa Birliği'ne katılma çabaları 'Uyum Yasalarının'çıkarılmasını gündeme getirmiş, bu kapsamda 1995 Anayasa değişikliğigerçekleştirilmiştir. Hemen belirtmek gerekir ki, bu değişikliklerin temelinde'Uluslararası İnsan Hakları Standartlarının' ülkemizde uygulanmasını sağlamakamacı vardır. Önceki bölümde de belirtildiği gibi yakın bir tarihte Avrupaİnsan Hakları Mahkemesi'nin 'zorunlu yargı yetkisi' kabul edilerek Türkvatandaşlarına bireysel başvuru hakkının tanınması uluslararası hukuklabütünleşme gayretlerini daha da hızlandırmıştır. Çağımızda insan hak veözgürlüklerinin artık bir 'ideoloji' haline gelmesi 'uluslararası standartların'uygulanmaya konması ihtiyacını daha çok arttırmıştır.
Bu nedenle, 1995 Anayasa değişikliği de belirtilenhedeflere ulaşabilmek için yapılmış, hak ve özgürlüklerin önündeki anayasalengellerin kaldırılması amaçlanmıştır.
Genişletilen özgürlük alanı içinde siyasî haklarla siyasîpartilerin kuruluş, çalışma ve kapatılma hükümleri yeniden düzenlenmiştir. Bubağlamda, siyasî partiler daha güçlü ve etkin kuruluşlar haline getirilmiş,hemen kapatılması anlayışından uzaklaşılarak sağlıklı yapıya kavuşma şansı verilmişve siyasî yasaklar azaltılarak derneklerin, vakıfların, sendikaların,üniversite öğretim üyelerinin yasakları kaldırılmıştır.
1995 yılında Anayasa'da siyasî partilerle ilgili yapılandeğişiklikler özetle şöyledir :
- 1995 değişikliğinden önce Anayasa Mahkemesi kararıylatemelli kapatılan bir siyasî partinin kapatılma davasının açıldığı tarihteparti üyesi olan tüm milletvekillerinin üyelikleri düşerken, değişikliktensonra sadece beyan ve eylemleriyle partinin kapatılmasına sebep olanlarınmilletvekilliklerinin düşmesi esası getirilmiştir.
- 1995 değişikliğinden önce, temelli kapatılan siyasîpartilerin kapatılma tarihinde üyeliği devam eden kurucuları, Genel Başkanı,merkez karar ve yönetim kurulu ile her kademedeki yöneticileri yeni birpartinin kurucusu, yöneticisi ve denetçisi olamaz iken, değişiklikten sonra bukapsam oldukça daraltılarak sadece partinin temelli kapatılmasına beyan vefaaliyetiyle sebep olanlar beş yıl süreyle başka bir partinin kurucusu,yöneticisi, üyesi ve denetçisi olamayacaklardır.
- 1995 değişikliği ile kapatılmış parti mensuplarının üyeçoğunluğunun teşkil edeceği yeni bir siyasî partinin kurulamayacağı yasağıkaldırılarak, kapatılmaya sebep olan parti üye ve yöneticileri dışındakalanların tamamının başka ya da yeni bir siyasî partide yerlerini alabilmeolanağı getirilmiştir.
-Partilerin kapatılma sebeblerine ilişkinde önemli değişiklikler yapılarak özellikle 2820 sayılı Siyasî PartilerKanunu'nda oldukça genişletilmiş olan kapatma nedenleri 1995 değişikliğiyledaraltılmış, partilerin temelli kapatılmaları ancak şu üç sebebe bağlanmıştır:
Bir siyasî partinin tüzük ve programınınAnayasa'nın 68. maddesinin dördüncü fıkrası hükümlerine aykırı olması,
. Siyasî partinin yabancı devletlerden, uluslararasıkuruluşlardan, yabancı gerçek ve tüzel kişilerden maddi yardım alması (yabancıülkelerde yaşayan Türk uyruklu gerçek ve tüzelkişilerden yardım alınabilecek),
. Siyasî partinin Anayasa'nın 68. maddesinin dördüncüfıkrasında belirtilen yasaklara aykırı fiillerin işlendiği 'ODAK HALİNEGELMESİ'
1995 yılında 69. maddede yapılan değişiklik, SiyasîPartiler Kanunu'nda bulunan, ancak Anayasa'da bulunmayan 'SUÇ MİHRAKI OLMA'biçimindeki kapatma sebebinin ANAYASAL DAYANAĞI olmuştur.
Başsavcılık iddianamesinde, davalı partinin kapatılmasını'Lâik ilkeye aykırı fiillerin işlendiği SUÇ ODAĞI HALİNE GELME' sebebinebağladığından, Anayasa'nın 69. maddesinin altıncı fıkrasında belirlenen bukonunun incelenmesi gerekir. Fıkra aynen şöyledir:
'Bir siyasî partinin 68. maddesinin dördüncü fıkrası hükümlerineaykırı EYLEMLERİNDEN ötürü temelli kapatılmasına, ANCAK onun bu niteliktekifiillerin işlendiği bir odak haline geldiğinin ANAYASA MAHKEMESİNCE tesbitedilmesi halinde karar verilir.'
Bu fıkranın ne getirdiğini belirtmeden önce, 2820 sayılıSiyasî Partiler Kanunu'nun 101. ve 103. maddesinin açıklanması gerekir.
101. maddeye göre, partinin Büyük Kongre, Merkez Karar veYönetim Kurulu, TBMM Parti Grubu gibi yetkili kurulları dışında kalan kişi veyöneticilerden kimlerin beyan ve eylemlerinin partinin kapatılmasına sebepolacağı açıkça belirtilmiştir.
Belirtilen yetkili kurullar dışında,
- Parti Genel Başkanı, Genel Başkan Yardımcıları ileGenel Sekreterin parti yasaklarına aykırı sözlü ve yazılı beyanda bulunması,
- Bu kurullar dışında kalan yetkili kurul organ vemerciin (il, ilçe teşkilatları gibi) parti yasaklarına aykırı fiil işlemeleridurumunda Başsavcının bunların işten el çektirilmesi talebinin yetkililerce 30gün içinde yerine getirilmemesi,
- Açıklanan yetkili kurullar dışında kalan parti ÜYELERİNİNyasaklara aykırı fiillerinden ötürü (hüküm giymeleri koşuluyla) Başsavcılıkçapartiden ihraç edilmesi isteminin 30 gün içinde parti yetkililerince yerinegetirilmemesi,
- 103. Maddenin ikinci fıkrasına göre, hüküm giymişÜYELERİN parti yasaklarını çok kesif bir şekilde işlemiş olmaları ve partininBüyük Kongre, Merkez Karar ve Yönetim Kurulu veya TBMM grubunca zımnen ya dasarahaten benimsendiğinin Anayasa Mahkemesi'nce tesbit edilmesi durumunda,
Siyasî partiler kapatılabilecektir.
Siyasî Partiler Kanununa göre uygulama böyle iken,Anayasa'nın değişik 69. maddesi altıncı fıkrası ile 68. maddesinin dördüncüfıkrası siyasî partilerin kapatılmalarını KİŞİLERİN beyan ve eylemlerine değil,'SİYASÎ PARTİNİN EYLEMİ' ŞARTINA bağlamıştır.
Yeni düzenleme ile bir siyasî partinin kapatılması ancakBüyük Kongre, Merkez Karar Yönetim Kurulu ve TBMM Parti Grubunun yazılı-sözlükarar ve eylemlerinin Anayasa'nın 68/4. maddesindeki parti yasaklarına aykırıolması durumunda mümkün olabilecektir. Bu yetkili kurulların dışında kalan,
-Parti üyelerinin,
-Partinin taşra teşkilatlarının,
-Parti Genel Başkanı, Yardımcıları ve Genel Sekreterininbeyan ve eylemleri 'TEK BAŞINA' parti kapatma nedeni sayılmayacaktır. Ancak, bukişilerin beyan ve eylemleri,
- İlgili mahkeme kararlarıyla parti yasaklarınaaykırılığının sübut bulması,
- Bunun Parti yetkili kurullarınca zımnen ya da açıkçabenimsenmesi,
- Kesif biçimde işlenenbu fiillerin partiyi 'suç odağı' haline getirmiş olduğunun AnayasaMahkemesi'nce tesbit edilmesi,
durumunda o siyasi partinin kapatılması gerekecektir.
1995 Anayasa değişikliği ile siyasî partilerin kapatılmanedenleri diğer demokratik ülkelerdeki çağdaş gelişmelere paralel olarakdaraltılmış ve zorlaştırılmıştır. Nitekim, TBMM'de 69. maddenin değişikliğisırasında Anayasa Komisyonu sözcüsü bir soru üzerine yaptığı konuşmada bukonuya açıklık getirmiştir:
'...Partilerin temelli kapatılması iki şekilde olur; yapartinin programı veya tüzüğü kapatılma sebeplerini ihtiva eder, yaniAnayasa'nın değişmez maddelerinden doğan ilkelere aykırıdır, veyahut partinineylemleri, bu ilkelere aykırıdır. Şimdi burada bir tüzel kişinin eylemlerininbazı gerçek kişiler tarafından yapılması halinde hangi hallerde gerçek kişinineyleminin parti tüzel kişiliğine atfedilebileceği meselesi ortaya çıkar. Bu hertüzel kişinin mesuliyeti konusunda ortaya çıkan bir konudur. Burada bu açıdanhukuk bakımından Alman tatbikatından esinlenen çok önemli bir kayıtgetirilmiştir. Bugünkü Anayasada parti üyelerinin, kurucularının,idarecilerinin eylemlerinden ötürü kapatılır diyor; ama, her idarecinin, herkurucunun eylemi böyle bir kapatmaya sebebiyet verecek olursa, bu demokratikilkelerle bağdaştırılabilecek bir durum olamaz. Alman tatbikatında odak kavramıgetirilmiştir. Yani bu tarz Anayasamızın değişmez ilkelerinden doğan kayıtlaraaykırı eylemler, partinin üyeleri ve idarecileri tarafından işlenmişse, AnayasaMahkemesi'nin bakması gereken husus, sadece bu eylemlerin işlendiğini tesbitetmekten ibaret kalmayacak, aynı zamanda, bu yoldan, o partinin bu tarzeylemlerin işlendiği bir odak haline geldiğini, Anayasa Mahkemesi tespitetmekle mükellef tutulacaktır; bu da, siyasi partilerimiz açısından son dereceönemli bir teminattır' (TBMM. Tutanak Dergisi, 128 inci Birleşim, 23.6.1995Cuma, Sh.440)
'ODAK' kelimesi, batı tatbikatında anlamı belli olan birhukuki kavramdır. Bu, hem toplum için hem parti için bir teminattır.' (TBMM.Tutanak Dergisi, 128 inci Birleşim, 23.6.1995 Cuma 5h.458)
Görüldüğü gibi, kapatılma nedenleri daraltılmaklakalmamış, Genel Başkanın, yardımcısının, Genel Sekreterin konuşması esasalınarak partinin kapatılması kurallarından vazgeçilmiştir. Önceki bölümlerdeaçıklandığı gibi, Anayasa'nın 69. maddesinin altıncı fıkrasında düzenlenensiyasî partilerin 'suç odağı olma' şekli ile 2820 sayılı Yasa'nın 103.maddesinin ikinci fıkrasında öngörülen suç 'mihrakı olma' kavramı aynı temelesaslara oturtulmuş, 103. maddenin dayanağını 1995 yılından sonra Anayasa'nın69. maddesi oluşturmuştur. Başka bir anlatımla, 2820 sayılı Yasa'nın 103. maddesianayasal güvence altına alınmıştır.
Bu açıklamalardan şu sonucu çıkarabiliriz: İsterAnayasa'nın 69. maddesi direkt uygulansın, ister 2820 sayılı Yasa'nın 101/d ve103. maddeleri uygulansın 'ölçü' değişmeyeceğinden uygulamada da farklılıkolmayacaktır. Burada önemli bir noktanın hemen belirtilmesi gerekir.Anayasa'nın 69. maddesinin altıncı fıkrası ile Anayasa Mahkemesi'ne bir siyasîpartinin 'suç odağı haline gelip gelmediğini' TESBİT görevi yeni verilmiş birgörev değildir. Çünkü, 2820 sayılı Siyasî Partiler Kanunu'nun 103. maddesininikinci fıkrası gereğince, hüküm giymiş partili üyelerce parti yasaklarınınyoğun bir şekilde ihlâl edilmiş olduğunun ve bunun Büyük Kongre, Merkez Kararve Yönetim Kurulu veya TBMM grubunca benimsendiğinin 'SUBUT BULMASINI' yani'SUÇ ODAĞI OLMASINI' tesbit görevini Anayasa Mahkemesi zaten yapıyordu. Yapılandüzenleme Anayasa Mahkemesi'nin Yasa'da belirtilen görevinin anayasal güvenceyealınmasından ibarettir. Anayasa'nın 69. maddesinin 1995 yılında değişmesindensonra Siyasî Partiler Kanunu'nun 103. maddesinde bir değişiklik yapılmadığınagöre, uyum içinde bulunan bu iki hükmün elimizdeki parti davasındauygulanmasında anayasal bir sakınca yoktur.
Öte yandan, Anayasa'nın 69. maddesini yorumlarkenTürkiye'nin imzalamış olduğu uluslararası sözleşmelerden doğan yükümlülüklerigözardı etmek mümkün değildir. Belirtilen Anayasa kuralını uluslararasısözleşmelerin öngördüğü standartlara da uygun yorumlamak gerekecektir. Bunedenle, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi'nin 10. ve 11. maddelerini yorumlayanAİHM'nin ifade özgürlüğü ile örgütlenme özgürlüğünü sınırlamada 'terör veşiddet' unsuru ile 'somut ve ciddi bir tehlikenin varlığı' ölçütlerine göredeğerlendirme yaptığı gerçeğini görerek, Anayasa'nın 69. maddesini buna uygunyorumlamak gerekir.
B- SİYASÎ PARTİLER KANUNU'NUN 101/D ve 103. MADDELERİNİNUYGULANMASI
SiyasîPartiler Kanunu'nun 101/d ve 103. maddelerine göre bir partinin 'suç odağıhaline' gelmesinden dolayı Başsavcının kapatma davası açabilmesi aşağıdabelirtilen şartların gerçekleşmesiyle mümkündür.- Siyasî Partiler Kanunu'nun dördüncü kısmında belirlenenparti yasaklarına aykırı davranan 'PARTİ ÜYELERİNİN' işledikleri bufiillerinden dolayı hüküm giymiş olması. (Md. 101/d),
- Hüküm giymiş bu üyelerin partiden İHRAÇ edilmeleri içinBaşsavcının partiye bildirimde bulunması (Md. 101/d),
- Partinin, bu bildirimden sonra hüküm giymiş üyeyi 30gün içinde ihraç etmesi (ihraç etmemesi ayrı kapatma nedenidir),
- Hüküm giymiş, bildirim sonunda ihraç edilmiş üyelerinbu fiilleri kesif olarak işlediğinin Anayasa Mahkemesi tarafından tesbitedilmesi (Md. 103),
- Hüküm giymiş ihraç edilmiş bu üyelerin fiilleriniParti'nin Büyük Kongre, Merkez Karar ve Yürütme Kurulu ve TBMM Grubununsarahaten ve zımnen benimsendiğinin Anayasa Mahkemesi'nce tesbit edilmesi (Md.103).
Belirtilen bu usul şartları yerine getirilmeden kapatmadavası açılırsa Anayasa Mahkemesi'nce dava reddedilecektir. Nitekim bu usuleuyulmadığı için Anayasa Mahkemesi 14.3.1993 gün ve 1992/1 Esas, 1993/1 Kararsayılı Kararıyla HEP davasında kapatılma istemini reddetmiştir.
Refah Partisi'nin kapatılması için Başsavcılığın açtığıdavanın da öncelikle SPK'nun 103. maddesinde öngörülen koşulların yerinegetirilmemesi nedeniyle reddedilmesi gerektiğinden, aksi yönde oluşan çoğunlukgörüşüne katılmadım.
C- ANAYASA MAHKEMESİNİN USUL YÖNÜNDEN DAVAYISONUÇLANDIRMA BİÇİMİ
1- Genel Olarak
Yukarıda belirtilen bölümlerde Anayasa'nın yeni 69.maddesi ile Siyasî Partiler Kanunu'nun 101/d ve 103. maddelerinin kapatmadavasında nasıl uygulanacağı belirtilmiştir.
Anayasa Mahkemesi, davalı Partinin 'suç odağı haline'gelip gelmediğini incelerken Siyasî Partiler Yasası'nın 103. maddesiniuygulayarak işe başlamıştır. Ancak, 103. maddenin ikinci fıkrasında partiyasaklarına aykırı davranan üyelerin 'hüküm giymiş olma şartı' ile odaklaşmayaesas alınması koşulu Anayasa'ya aykırı bulunmuş, fıkra bu yönden iptaledilmiştir. Özellikle, lâiklik ilkesine aykırı fiillerin yaptırımı olan TürkCeza Kanunu'ndaki 163. maddenin yürürlükten kaldırılmış olması nedeniyle, bufiillere ilişkin 'hüküm giymiş olma' şartının hiçbir zaman gerçekleşmeyeceğidüşüncesi, iptal kararının ana gerekçesi olmuştur. Bu iptal kararı nedeniyleParti üyeleri için 'hüküm giymiş olmak' şartı aranmaması şu sonuçları ortayaçıkarmıştır:
- Anayasa Mahkemesi'nin parti kapatma davalarına dosyaüzerinden bakması anayasal zorunluluk olduğundan ÜYELERİN parti yasaklarınaaykırı fiilleri tesbit edilirken dosya üzerinde inceleme yapılmıştır. Bunedenle SAVUNMALAR alınmadan, tanıklar dinlenmeden, yargılama yapılmış;Anayasa'nın 36. maddesinde öngörülen, 'Herkes meşru vasıta ve yollardanfaydalanmak suretiyle yargı mercileri önünde davacı ve davalı olarak iddia veSAVUNMA hakkına sahiptir' kuralındaki hak arama özgürlüğü açıkça ihlaledilmiştir.
- Parti yasaklarına aykırı davrandığı ileri sürülenmilletvekillerinin dokunulmazlıkları kaldırılmadan suçlulukları AnayasaMahkemesi'nce tesbit edilmiştir.
- Başsavcı'nın ihraç istemi üzerine üyelerininfiillerinin parti kapatılmasına neden olabileceğinden haberdar olan parti buuyarıdan mahrum kalmıştır.
- Siyasî Partiler Kanunu'nun101/d ve 103. maddeleri gereğince parti yasaklarına aykırı hareket eden'ÜYELER' bu suçlarından dolayı ceza mahkemelerinde yargılanıp hüküm giymelerigerekirken, 103. maddenin ikinci fıkrasının iptali sonunda, iptal tarihindenönceki tüm eylemler Anayasa'nın 37. maddesinde öngörülen 'Kanuni hakimgüvencesine' aykırı olarak Anayasa Mahkemesi'nce yargılanmıştır.
2- Siyasî Partiler Kanununun 103. Maddesinin İkinciFıkrasının İptal Edilmesi.
Siyasî Partiler Kanunu'nun 103. maddesininikinci fıkrasında, 101. maddesinin (d) fıkrasına yapılan yollama ile birpartinin Kanunda yasaklanan fiillerin 'mihrakı haline' nasıl gelebileceğininşartları belirtilmiştir.
Ancak, Anayasa Mahkemesi bu dava görülürken 'hüküm giyme'koşulunun yer aldığı 103. maddenin ikinci fıkrasının tümünü Anayasa'nın69.maddesine aykırı bularak iptal etmiştir. Anayasa'nın 153. maddesinde iptaledilen bir yasa kuralının ancak Resmi Gazete'de yayımlandığı anda yürürlüktenkalkacağı belirtilmiş olmasına rağmen, Anayasa Mahkemesi her nedense bu kuralauymamıştır. Mahkeme, 9.1.1998 günü 1998/1 sayılı Kararla belirtilen kuralıiptal etmiş, Resmi Gazete'de yayımlanmadan 'YOK' kabul ederek, 16.1.1998 günübuna dayanarak 'davalı Partinin kapatılması kararını' vermiştir.
Oysa, iptal edilen kural Resmi Gazete'deyayımlanmadığından Partinin kapatıldığı gün halen yürürlüktedir. Yürürlükteolan bu kuralı yok sayarak buna dayalı hüküm vermek Anayasa'nın 153. maddesininolmadığı anlamını taşır. İptal kararı hukuksal boşluk doğurduğundan, TBMM'neiptal edilen kuralın yerine yenisini koyma olanağı da verilmemiştir. AnayasaMahkemesi iptal kararıyla aykırılığı gidermiş ve bir tür yasa yaparak 'yeni biruygulama' başlatmıştır. Anayasa'nın 69. maddesi çerçevesinde parti kapatılmausul ve esaslarının mutlaka 'KANUNDA' düzenlenmesi gerekirken, bu usul veesaslar Anayasa Mahkemesi kararıyla belirlenmiştir.
3- İptal kararının görülmekte olan davadauygulanma biçimi.
Siyasî Partiler Kanunu'nun dördüncü kısmında partileriçin yasaklanan fiiller tek tek belirtilmiş, buna aykırı hareket, baştapartinin kapatılması olmak üzere, kimi yaptırımlara bağlanmıştır. Buyaptırımlar birer ceza kuralı niteliğindedir. Kanunun 101. maddesinde öngörülensiyasî partinin kapatılmasına ilişkin yaptırımın TCK'nun 11. maddesindebelirlenen klasik cezalar arasında yer almaması failin tüzelkişi olmasındankaynaklanmaktadır. Parti tüzelkişiliği de ceza tehdidi altındadır. Anayasa'nın38. maddesinde öngörülen suç ve cezalarda yasallık ilkesi, yürürlüktekiAnayasa'nın 68. ve 69. maddelerine benzer olan 1961 Anayasası'nın 57.maddesinin gerekçesinde aynen şöyle ifade edilmiştir: 'Siyasi partiler gibiDevlet hayatında büyük rolü olan teşekküllerin, herhangi bir dernekle aynı hükmetabi olması ne ihtiyaçlara ne de hukuk esaslarına uygun düşer... Bu sebeplesiyasî partilerin tüzüklerini, faaliyetlerini ve işleyişlerini ilgilendirenhükümlerin, kanunla ayrıca düzenlenmesi zarureti mevcuttur. Hele demokrasiprensiplerine aykırı düşen partilerin kapatılması esası Anayasa ile konulduktansonra SUÇLARIN KANUNİLİĞİ prensibi, ne yolda hareket edişin demokratikolmadığının da kanunda belirtilmesi gerekir.'
Ayrıca, Siyasî Partiler Kanunu'nun 117. maddesi,partilere ilişkin yasakları işleyenlerin altı aydan az olmamak üzere hapiscezası ile cezalandırılacaklarını öngörmektedir. Siyasî Partiler Kanunu'nun 98.maddesi ile 2949 sayılı Kanunun 33. maddesi parti kapatma davalarında CezaMuhakemeleri Usulü Kanunu'nun uygulanacağını belirtmektedir. Bu hükümlerden,ceza davası olduğu açıkça anlaşılan parti kapatma davalarında, CMUK'unuygulanması da siyasî partiler için ayrıca GÜVENCE teşkil eden birtakımsonuçlar doğurmaktadır. Bunlar arasında sayılacak, üçüncü kişilerin eylemindensorumlu olunmaması; kanunsuz suç ve ceza olmaz ilkesi ve bunun sonucu olarakcezada genişletici yorum ve kıyasa yer verilmemesi; ceza usulünün biçimselgerçekle yetinmeyip maddî gerçeği araması; delil serbestisi esası; şüphehalinde sanık lehine hareket edilmesi gibi ilkeler parti kapatma davalarında dagözönünde tutulacak ceza hukukunun genel esaslarıdır.
Yasakoyucu, ceza hukukunun güvence ilkelerinden siyasipartiler de faydalansın diye HUMK'nun değil CMUK'un uygulanmasını öngörmüştür.Davalı siyasî parti, belirtilen ceza hukukunun güvencelerinden yoksunbırakılmıştır. Şöyle ki: Siyasî Partiler Kanunu'nun 103. maddesinin ikincifıkrası iptal edilmiş ve iptal kararı (Resmi Gazete'de yayımlanmadan) 'GERİYEDOĞRU' yürütülmüştür. Oysa, devlete olan güveni sarsmamak ve kargaşaya nedenolmamak için Anayasa'nın 153. maddesiyle 'iptal kararlarının geriyeyürümeyeceği' ilkesi kabul edilmiştir.
Görülmekte olan parti kapatma davası 'ceza davası'niteliğinde olduğundan, iptal kararlarının 'bazı hallerde' geriyeyürüyebileceği istisnasını idarî davalarda uygulandığı gibi düşünmek de mümkündeğildir. Ceza Hukukunun en temel ilkesine göre, failin lehinde olan yenidüzenleme ve durumlar geçmişe yürütülebildiği halde, ALEYHİNDE olan durumlargeçmişe yürütülemez. Nitekim, Yargıtay Ceza Genel Kurulu da 16.12.1968 gün ve412 sayılı kararında, '... iptal kararının bir hukuk kuralı olarak geçmişeetkisinin olmaması gerekir. 1961 Anayasası'nın 152. maddesinin 3. fıkrasında(iptal kararı geriye yürümez) hükümleri aynı zamanda kazanılmış hakların saklıtutulacağını göstermektedir. İptal edilen Kanun ya da hükümlerinden biri ilgilişahıslar veya müesseseler aleyhine idi ise, tabii ki böyle bir iptal leheolduğundan, şahıs veya müessese iptal kararından evvel vaki hususları AnayasaMahkemesi kararından bahisle her zaman def'ide bulunabileceklerdir. Görülüyorki ... (iptal kararı geriye yürümez) hükmünün genel hukuk kuralları, işinniteliği gözönünde tutulmak suretiyle mütalaası gerekir. Bu suretle İPTAL,ilgililerin ALEYHİNE olduğu takdirde geriye yürümeyeceği tabiidir' demektedir.
Anayasa'da belirtilen 'Hukuk Devleti'nde hukukgüvenliğini sağlayan bir düzenin kurulması asıldır. Devlet organlarıgörevlerini yerine getirirken 'Hukuk Devleti' niteliğini yitirmemeli, hukukunuygar ülkelerde kabul edilen temel ilkelerini sürekli gözönünde tutmalıdır.Devlete güven, hukuk devletinin sağlamak istediği huzurlu ve istikrarlı birortamın sonucu olarak ortaya çıkar. Yasaların Anayasa'ya uygunluğu KARİNESİasıldır. Yasalara gösterilen güven ve saygıdan kaynaklanan oluşumlarınsonuçlarını korumak gerekir.
Partiler faaliyetlerini öncelikle Siyasî PartilerKanunu'na göre yürütmektedirler. Siyasî Partiler Kanunu'nun 103. maddesi de birpartinin hangi hallerde 'suç mihrakı' haline geleceğini açıkça belirtmiş,partiye ve Başsavcılığa bazı mükellefiyetler yüklemiştir. Suç mihrakı halinegelmesinden ötürü bir partinin kapatılması önceki bölümde belirtildiği gibiçeşitli şartlara bağlanmıştır. Bu şartlardan suç mihrakı olmaya esas alınan,üyelerin 'hüküm giymiş olma' şartı, mahkememizce iptal edilmekle partilerin'suç mihrakı haline gelme'si kolaylaştırılmıştır. Bu yeni durum siyasî partininaleyhinedir. Daha önce bu kurala güvenerek üyesinin işlediği suçtan haberdarolan ve denetimini sağlayan partinin geriye gidilerek 1990 yılına kadar olantüm çalışmalarını bu kural yokmuşcasına yargılamak 'Hukuk Devletinin' sağlamakzorunda olduğu güvenceye kesin aykırılık oluşturur. Siyasî partiler ve siyasîhak sahipleri uymak zorunda olduğu kuralların hangi gün iptal edilerek suçlukonumuna düşeceği tehdit ve güvensizliği altında yaşayıp gelişemez. Bu davasebebiyle Anayasa Mahkemesi'nin Siyasî Partiler Kanunu'nun 103. maddesininikinci fıkrası için verdiği iptal kararı, ancak Resmi Gazete'de yayımlandığıgünden itibaren yürürlüğe girebilir. Bu nedenle davanın, 103. maddede öngörülenşartların yerine getirilmemesi nedeniyle reddedilmesi gerekirken, bu kurallarınyok kabul edilerek davalı partinin kapatılması hukuk kurallarına kesinaykırılık oluşturur.
D- SİYASİ PARTİLER KANUNU'NUN 101. MADDESİNİN (b)FIKRASININ KAPATMA KARARINA DAYANAK YAPILMASI NEDENİYLE DEĞERLENDİRİLMESİ :
Siyasî Partiler Kanunu'nun 101. maddesinin (b) bendinegöre; Genel Başkan, Genel Başkan Yardımcıları ve Genel Sekreterin, Kanun'undördüncü kısmında belirtilen parti yasaklarına aykırı olarak sözlü ya da yazılıbeyanda bulunması tek başına kapatma nedeni olarak belirtilmiştir. DavalıParti'nin Genel Başkanı Necmettin Erbakan ve yardımcıları Ahmet Tekdal ileŞevket Kazan'ın iddianamede belirtilen konuşmaları ve eylemleri lâiklikilkesine aykırı olduğu gerekçesiyle 101/b maddesine göre de kapatma nedeniyapılmıştır.
Başsavcı, iddianamede 'suç odağı haline' gelmesinedeniyle kapatılması gerektiğini belirtmesine karşın, Mahkememiz bunun dışındaek bir niteleme daha yaparak Kanun'un 101. maddesinin (b) fıkrasında belirtilennedenle de davalı Parti'yi kapatmıştır. Ceza Muhakemeleri Usulü Kanunu'na göre,davalı Parti'den bu yönden ek savunma alınması gerekirken alınmayarak Yasa'yaaykırı hareket edilmiştir.
Anayasa Mahkemesi, Demokratik Barış Hareketi Partisi'ninkapatılması istemini 22.5.1997 günü reddetmiştir. Dava, davalı Partinintüzüğünün, Siyasî Partiler Kanunu'nun 89. maddesinde belirtilen Diyanet İşleriBaşkanlığı'nın genel idare içinde yer alması ilkesine aykırı hüküm içermesinedeniyle açılmıştır. Kapatılma istemi reddedilirken bir kısım üyeler, Kanunun89. maddesiyle getirilen kapatma sebebinin anayasal dayanağı olmadığıgerekçesiyle ihmal edilerek doğrudan Anayasa kurallarının uygulanmasıgerektiğini belirtmiş; benim de katıldığım bir kısım üyeler de, Anayasa ileaçık çatışma halinde bulunan 89. madde Anayasa'nın geçici 15. maddesi gereğinceiptal edilemediğinden, Anayasa'ya daha uygun olan ve yasa niteliğindeki Avrupaİnsan Hakları Sözleşmesi'nin 11. maddesinin uygulanarak davalı partininKAPATILMAMASI gerektiğini savunmuşlardır. Demokratik Barış Hareketi Partisidavasında savunduğum görüşleri Refah Partisi davasında da gerekçe göstererek,Anayasa'nın 69. maddesine aykırılığı açık olan Siyasî Partiler Kanunu'nun 101.maddesinin (b) fıkrasının uygulanmaması gerektiği düşüncesindeyim. Zira, 1995yılında değiştirilen Anayasa'nın 69. maddesine göre, artık Genel Başkan,Yardımcısı ya da Genel Sekreterin sözlü ya da yazılı konuşmaları 'TEK BAŞINA'parti kapatma sebebi olarak kabul edilmemektedir. Yasa'nın 101. maddesinin (b)bendi Anayasa'nın geçici 15. maddesinin koruması altında bulunması nedeniyle,Anayasa'ya aykırılığı ileri sürülememektedir. Ancak, 101. maddenin (b) bendiile yasa niteliğinde olan Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi'nin 11. maddesi açıkçatışma halindedir. Zira, Sözleşmenin 11. maddesinin birinci fıkrasındaörgütlenme özgürlüğü düzenlenmekte, ikinci fıkrasında da 'milli güvenlik','kamu güvenliği', 'başkalarının hak ve hürriyetlerinin korunması' gibinedenlerle örgütlenme hak ve özgürlüğünün sınırlanabileceği belirtilmektedir.Önceki bölümlerde de izah edildiği gibi, Avrupa İnsan Hakları Divanı(Mahkemesi), partilerin, terör ve şiddetle ilgisi somut olarak kurulamadığısürece, partilerin bunun dışındaki nedenlerle kapatılamayacağını birçokkararında belirtmiştir. Sözleşmenin 11. maddesinin yorumundaki bu anlayışla,Siyasî Partiler Kanunumuzun 101. maddesinin (b) bendindeki parti yetkililerininterör ve şiddetle ilgisi bulunmayan sözlü ya da yazılı beyanda bulunmasınınkapatma nedeni sayılması anlayışı açık bir ÇATIŞMA halindedir.
Ceza Hukuku'nun genel ilkeleri gereğince, çatışma halindebulunan iki yasa kuralından LEH'e olanının uygulanması temel kuraldır. Hatta,Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi'nin, demokratik uygar ülkelerin benimseyipuyduğu normlar olduğu düşünülürse, üstünlüğünün tartışılmadan kabulü gerekir.
Bu nedenle, davalı Siyasi Parti'nin Genel Başkanı veYardımcılarının terör ve şiddetle ilgisi olmayan sözkonusu konuşmalarınınAnayasa'nın 69. maddesine açıkça aykırı olan Siyasî Partiler Kanunu'nun 101.maddesinin (b) bendi gereğince de değerlendirilerek kapatma kararı verilmesi,hem Anayasamıza hem de Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi'ne açık aykırılıkoluşturduğundan çoğunluk görüşüne katılmadım.
III- ESASA İLİŞKİN DEĞERLENDİRME
Davalı Partinin kapatılmasına neden olan İddianamedekibeyan ve eylemlerin esasına ilişkin muhalefet gerekçesi aşağıda açıklanmıştır.
A- GENEL BAŞKAN NECMETTİN ERBAKAN'IN FİİLLERİ
1- Necmettin Erbakan'ın 23 Mart 1993 günü Meclis BaşkanıHüsamettin Cindoruk'un başkanlığında TBMM'de siyasî parti liderleriyle Anayasadeğişikliği konusunda yaptığı konuşma ile 13.4.1994 günü TBMM'de parti grubundayaptığı konuşma
Başsavcı'nın iddianamesinde lâikliğe aykırı fiil olduğugerekçesiyle ileri sürdüğü Necmettin Erbakan'ın bu iki konuşmasının ortaknoktası Türkiye Büyük Millet Meclisi'nde yapılmış olmasıdır. Bu özelliğinedeniyle her iki konuşmanın öncelikle Anayasa'nın 83. maddesinde öngörülen'Yasama Sorumsuzluğu' yönünden incelenmesi gerekir.
Anayasa'nın 83. maddesinin birinci fıkrasında 'TürkiyeBüyük Millet Meclisi üyeleri meclis çalışmalarındaki oy ve sözlerinden,mecliste ileri sürdükleri düşüncelerden, o oturumdaki Başkanlık Divanınınteklifi üzerine meclisce başka bir karar alınmadıkça bunları meclis dışındatekrarlamak ve açığa vurmaktan sorumlu tutulamayacakları' öngörülmektedir.
Anayasa kuralı gayet açıktır. Milletvekilleri meclisçalışmaları sırasında kullandıkları oy ve ileri sürdükleri söz ve düşüncelerdendolayı sorumlu olmayacaktır. Hemen belirtmek gerekir ki, bu sorumsuzluk TBMMGenel Kurulu ile komisyon ve parti gruplarında yapılan çalışmaları da kapsar.Ancak sorun, Anayasa'da belirtilen 'sorumsuzluk' konusunun sınırının vekapsamının ne olacağından kaynaklanmaktadır. Herhangi bir yasa ile bu konudabir düzenleme yapılmadığına göre, çoğunluk görüşünde ileri sürülen gerekçeler,adetâ, milletvekillerinin 'Yasama Sorumsuzluğunun' sınırlarını da çizmektedir.
TBMM üyelerine tanınmış olan yasama sorumsuzluğu, başkabir ifadeyle 'Kürsü Sorumsuzluğu', milletvekillerinin tam bir serbestlik içindedüşüncelerini ileri sürmeleri ve oylarını kullanmaları, hiçbir baskı ve etkialtında kalmadan bağımsız ve özgür bir ortamda görevlerini yerinegetirebilmeleri için anayasal bir teminat olarak öngörülmüştür.
Bu anayasal güvence, esasen, milletvekilinin temsilettiği millî iradeye getirilmiş olan bir imtiyazdır. Hangi anlamda olursa olsuncezaî, hukukî, nakdî ya da siyasî sonuçlu yaptırımlar milletvekilini değil,temsil ettiği millî iradenin cezalandırılması anlamını taşır. Anayasa'nın 80.maddesine göre milletvekilleri seçildikleri bölgeyi veya kendilerini seçenlerideğil, bütün milleti temsil ettiklerinden getirilen 'sorumsuzluk'da millîiradeyi, hiçbir şeyden korkmadan, yılmadan, özgürce temsil edebilmeninteminatıdır. Bu güvencenin istisnası yoktur. Tam anlamıyla mutlaktır.Anayasakoyucu istisna getirmek isteseydi 'yasama dokunulmazlığında' olduğugibi, kimi ayrıcalıklı durumlar öngörebilirdi. Kanunla bile bu sorumsuzluğaistisna getirilemeyeceği gibi, yargı organlarının içtihatlarıyla da busorumsuzluğa sınır koymak mümkün değildir. Bireyin düşünce ve ifadeözgürlüğünün bile ancak kanunla sınırlanabileceği anayasal bir zorunluluk iken,milli iradenin temsilcisi olan TBMM üyesinin kürsü özgürlüğünü yargı kararıylasınırlamak, kaynağı Anayasa'da olmayan bir yetkiyi kullanmak anlamını taşır.Hiçbir hukuk düzeninde millet için suç olmayan bir düşüncenin milletin vekiliiçin suç olacağı kabul edilemez. Tam tersine, vatandaş için suç olan bir konu,onu temsil eden milletvekili için suç olmaktan Anayasa'nın 83. maddesigereğince çıkarılmıştır. Kürsü sorumsuzluğunun olabilmesi için mutlaka birsuçun işlenmiş olması gerekir. Sorumsuzluk münhasıran bir suç içingetirilmiştir. Suçun işlenmediği bir yerde sorumsuzluktan da bahsedilemez.Yasaklara aykırı davranılmış olacak ki, 'sorumsuzluk' uygulanabilsin.
Çoğunluk görüşünde belirtildiği gibi, Anayasa'nınöngördüğü 'sorumsuzluğu' milletvekiline kişisel olarak cezaî yönden getirilmişbir güvence olarak kabul etmek anayasakoyucunun amacına uygun olmayan bir yorumbiçimidir. Sorumsuzluğun amacı milletvekilinin düşündüğünü özgürce, hiçbirendişeye kapılmadan ifade etmek olduğuna göre, partiler için getirilenyasaklara aykırı davranacağı korkusuyla bu görevi nasıl yerine getirecektir.
Anayasa'nın 84. maddesinin son fıkrasında 'Partisinintemelli kapatılmasına beyan ve eylemleriyle sebep olduğu Anayasa Mahkemesi'nintemelli kapatmaya ilişkin kesin kararında belirtilen milletvekillerininmilletvekilliği bu kararın Resmi Gazete'de gerekçeli olarak yayımlandığıtarihte sona ereceği' belirtilmekte, 69. maddesinin sekizinci fıkrasında ise'Bir siyasi partinin temelli kapatılmasına beyan ve faaliyetleriyle sebep olankurucuları dahil üyeleri Anayasa Mahkemesinin temelli kapatmaya ilişkin kesinkararının Resmî Gazetede gerekçeli olarak yayımlanmasından başlayarak BEŞ YILsüreyle bir başka partinin kurucusu, üyesi, yöneticisi ve denetçisiolamayacağı' öngörülmektedir. Siyasî Partiler Kanunu'nun 117. maddesi de, 'Bukanunun dördüncü kısmında yazılı yasak fiilleri işleyenler, fiil daha ağır bircezayı gerektirmediği takdirde, altı aydan az olmamak üzere hapis cezası ilecezalandırılırlar' kuralını getirmektedir. Bu madde, dördüncü kısımdabelirtilen laikliğe aykırı fiil ve beyanları da kapsamaktadır.
Bir milletvekili, mecliste ileri sürdüğü söz vedüşüncesinden dolayı partisinin kapatılma davasında sorumlu tutulduğu takdirde,yukarda belirtilen hükümler gereğince,
- Milletvekilliği düşecek,
- Beş yıl süreyle bir partili olarak siyaset yapamayacak,
- Hapis cezasına çarptırılabilecektir.
Böyle bir durumda, milletvekili bu cezaların tehdidialtında iken düşüncesini özgürce ifade edemeyecektir.
Anayasa'nın 83. maddesinin ikinci fıkrasına göre suçişlediği iddia edilen bir milletvekilinin suçluluğu ancak, Meclisin vereceğiizin üzerine yapılacak yargılama sonunda subut bulur. TBMM, bu izni vermediğisürece milletvekilinin yargılanması mümkün değildir. Kaldı ki meclisçalışmalarındaki söz ve düşüncesinden dolayı, milletvekilini yargılamak Anayasa'yagöre hiç mümkün görülemez.
Milletvekillerinin 'kürsü sorumsuzluğu'na yargı kararıylagetirilen bu sınırlama, Anayasa'nın 13. maddesinde öngörülen 'Demokratik toplumdüzeninin gereklerine'de aykırıdır. Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi'nin 10. ve11. maddelerinde öngörülen düşünceyi ifade özgürlüğü ile örgütlenme özgürlüğüve bunların hangi ölçüde sınırlandırılacağı ilkeleri, Demokratik toplumdüzenini' kabul etmiş ülkelerce aynen benimsenmiştir. Gerekçemizin öncekibölümlerinde bu özgürlüklerin hangi ölçüde sınırlandırılacağı konusunda Avrupaİnsan Hakları Mahkemesi'nin kararlarındaki kriterler belirtilmişti. Buna göre,düşünceyi ifade özgürlüğü 'hukuk dışı bir eyleme' (terör ve şiddete) bitişikolması durumunda sınırlandırılabilmekte, şok düşünce ve görüşlerin her zamanifade edilebileceği kabul edilmektedir. Fert için kabul edilen bu özgürlükalanını onun temsilcisi olan milletvekili için kabul etmemek parlamentersisteme vurulan ağır bir darbe olur. özgürlüklerin yalnızca ne ölçüdesınırlandığı değil, sınırlamanın şartları, nedeni, yöntemi ve buna karşıöngörülen kanun yolları 'demokratik toplum düzeni' kavramı içindedeğerlendirilmelidir. Demokratik toplumlar, uluslararası sözleşme ve ekleriyleoluşturulan 'ULUSALÜSTÜ HAK VE ÖZGÜRLÜK STANDARLARINI' ölçü (norm) kabul edenve bunları uygulayan ülkelerdir. Hak ve özgürlükleri 'koruyan ve güçlendiren'bir organ olması gereken Anayasa Mahkemesi'nin bu anlayıştan uzaklaşarak Mecliskürsüsünde bile düşünceyi açıklamaya sınır getirmesi, parlamenter sistemin özünüzedeler.
Demokratik kültür, tekelciliği reddeder. Eğer farklı birdüşünce doğruysa, toplumun bundan faydalanmasının önüne geçilmemeli, yanlışsa,yine doğrunun daha iyi anlaşılmasına imkan vermelidir. Düşünce ürünündentoplumun faydalanması için mutlaka açıklanması gerekir.
Farklı grupların, farklı düşüncelerin bir arada barışiçinde yaşamalarını gaye edinen, meclis çalışmalarına bu konuda katkıda bulunandüşünce sahiplerinin meclis dışına atılması, siyasetten uzaklaştırılması hiçbirdemokratik ülkede görülemeyecek antidemokratik bir düşünce ürünüdür.
Bu durumda, Anayasa'nın 83. maddesine göre sorumsuzlukkapsamına giren bir fiil, milletvekili için suç olmadığından, 'YARGIORGANLARININ' görev ve yetki alanı dışında kalır. Milletvekili için suç olmayanbir fiilin yaptırımı olamaz. Başsavcı, iddianamesinde özellikle, TCK'undan163. maddenin kaldırılmasıyla laiklik ilkesine karşı işlenen fiillerin cezasızkaldığı, bu nedenle de Siyasî Partiler Kanunu'nun 103. maddesinde öngörülen'hüküm giyme' şartının gerçekleşemeyeceği, bu şartın Anayasa'nın 69. maddesineaykırı olduğu gerekçesiyle, maddenin doğrudan uygulanmasını talep etmiştir.Ancak, hemen belirtmek gerekir ki, TCK'daki 163. madde kalkmamış olsaydı bile,milletvekillerinin Anayasa'nın 83. maddesinin ikinci fıkrasında öngörülen'Dokunulmazlık'ları kalkmadan TCK'nun 163. maddesinden yargılanıp 'hükümgiyme'leri zaten mümkün değildi. Meclis içinde yaptığı konuşmadan hiçyargılanamayacak, meclis dışındaki suç teşkil eden fiillerden dolayı da yadokunulmazlığının kalkması ya da milletvekilliğinin sona ermesi beklenerekbundan sonra yargılaması yapılabilecekti. Sorumsuzluk nedeniyle 'yargılama'konusu dahi olamayacak bir konuşmayı dokunulmazlık kurumuna rağmen yargılamakonusu yapmak, suç olduğunu tesbit ederek siyasî partiyi kapatmak, sonuçtamilletvekilliğini düşürmek, siyasî yasaklı durumuna getirmek, demokratikülkelerde olmayacak bir anlayış ve davranış biçimidir.
Milletvekillerini yargılama hakkı (sorumsuzluk dışındakalan fiiller için) elbette mahkemelerindir. Ancak 'Dokunulmazlık' güvencesidevam ettiği sürece mahkemelerin bu hakkı da dondurulmuştur. Meclisikarıştırmadan, dokunulmazlığın kaldırılması kararına gerek duymadan ve meclisindeğerlendirmesine de olanak vermeden, hattâ daha da ileri giderek, 'sorumsuzlukalanı' içindeki bir konuşmayı 'suç' kabul etmek 'hukuksal kaos' doğurur.Çoğunluk görüşünde yer alan, 'milletvekilini' değil partiyi yargılıyoruz, bununsonucunda da milletvekilliği düşüyor, siyasî yasaklı oluyor' mantığı kabuledilemez. Zira, milletvekilinin fiili değerlendirilip Anayasa Mahkemesi'nce suçolduğu tesbit edildikten sonra Parti'nin kapatılmasına karar veriliyor. Butesbit işleminin niteliği, yargılama yapmaktan başka bir şey değildir.
Öte yandan, davalı Parti Genel Başkanı'nın 13.4.1994 günüTBMM Grup toplantısında yaptığı konuşması, amacı gözetilmeden farklı yorumlaryapılmak suretiyle değerlendirmeye alınmıştır. Genişletici yorum ve kıyasyoluyla yargısal sonuçlara ulaşmak ceza ve usul kurallarına göre mümkündeğildir.
2- 'Başörtüsü' ile İlgili Yapılan Konuşmalar
Başsavcı iddianamesinde, Refah Partili yöneticilerinkendilerine oy getirdiği düşüncesiyle hemen her konuşmada okullarda ve hattadevlet dairelerinde başörtüsü ile öğrenim görme ve çalışmanın anayasal bir hakolduğunu ileri sürerek halkı kışkırttıkları ve eylem düzenledikleribelirtilmiştir.
Çoğunluk görüşünde de, Anayasa Mahkemesi'nin daha öncebaşörtüsü konusunda 7.3.1989 gün ve 1989/12 karar sayılı ve 9.4.1991 gün ve1991/8 karar sayılı verdiği iki kararına karşın, Refah Partisi Genel Başkanı veyöneticilerinin başörtüsü konusunda laiklik ilkesine aykırı davranış vebeyanlarda bulundukları kabul edilmiş ve suç odağı oluşmasında esas alınmıştır.
3511 sayılı Yasa'nın 2. maddesiyle 2547 sayılı Yasa'yaeklenen 'Ek Madde 16' ile üniversitelerde 'dini inanç nedeniyle başörtüsütakılmasını' serbest kılan yasa kuralı Anayasa Mahkemesi'nin 7.3.1989 gün ve1989/12 sayılı kararıyla iptal edilmiştir. Anayasa Mahkemesi bu kanununiptaline ilişkin gerekçesinde şöyle demiştir:
'...Sorun, bir yasal düzenlemenin din kurallarına, dinselinançlara ve gereklere göre yapılıp yapılamayacağı noktasında yoğunlaşmaktadır.Madde içeriğinin, dinsel inanç gereği yapılan düzenlemenin konusunun başörtüsüya da başka bir şey olması önemli değildir. Önemli olan, bir düzenlemenin dinegöre yapılıp yapılmayacağıdır.'
'... Temelde sosyal, kültürel ve estetik nedenlere dayalıbir toplumsal olgu niteliği taşıyan giyim, çevre koşulları, kişisel görüşler,kültür ve gelenekle biçimlenir. Değişip gelişmesi de bu nedenlere bağlıdır.Bunların dışında dinsel inanç ya da dinsel kurallarla doğrudan ilişki vebağlantı kurularak yapılan düzenleme, hem devrim yasalarını, hem de lâiklikilkesini ilgilendirir...'
'İncelenen kural, kamu kuruluşlarından sayılanyükseköğretim kurumlarındaki bayanların giyimlerini düzenlerken, dinselgereklere uygunluğu nasıl olursa olsun, başörtüsü kullanımına dinsel inançnedeniyle geçerlik tanımakla, kamu hukuku alanındaki bir düzenlemeyi dinselesaslara dayandırmak suretiyle lâiklik ilkesine aykırılık oluşturmuştur...'
... Böylece İslamî esaslara uygun olup olmadığı bir yana,dinsel inanç gereği boyun ve saçların örtülmesine olanak vermekle, devlet kamuhukuku alanında bu hukukun gereklerine göre yapılabilecek giyimi düzenlemeyetkisini dinsel olura bağlamış olmaktadır...'
Kararın önemli noktalarından aldığımız bubölümlerden üç temel sonuç çıkarabiliriz:
-Dinsel esaslara dayandırılmak suretiyle yasaldüzenlemelerin yapılamayacağı, yapılırsa lâiklik ilkesi ve devrim yasalarınıilgilendireceği,
-Devlet gücünün salt dinsel inanca özel bir katkıdabulunamayacağı,
-Kılık ve kıyafetin temelde 'sosyal, kültürel, estetiknedenler, çevre koşulları, kişisel görüşler, örf ve adetlerle biçimlenen birolgu niteliğinde' olacağı.
Karardan alınan kesitlerdeki 'ortak payda', hukukî birdüzenlemenin 'din kurallarına göre' yapılamayacağıdır. 3511 sayılı Yasa ile2547 sayılı Yasa'ya eklenen Ek 16. madde din kurallarına göre düzenlendiği vedini kaynak esas alındığı için iptal edilmiştir. Anayasa Mahkemesi'nin verdiğibu iptal kararının özündeki temel görüş budur.
Bu iptal kararını, yükseköğretim kurumlarında kılık vekıyafetin ne tür olacağı ya da 'nelerin giyilemeyeceğini tesbit eden birdüzenleme olarak değerlendirmek mümkün değildir. Zira, kararımıza göre, iptalidoğuran anayasal aykırılık, belirtilen kılık ve kıyafetin ne şekilde olacağıdeğil, buna imkân getiren yasal düzenlemenin 'hukukî sakatlığı'dır.
Aksi halde, kararı başörtüsüyle üniversiteye girmeyiyasaklayan bir metin olarak yorumlamak, Anayasa Mahkemesi'ni gerektiğindekanunda yapabilen bir kuruma dönüştürmek demektir. TBMM'nin görev ve yetkisineel atma niteliğinde olan böyle bir düşüncenin hukuksal sonuç doğuracağıdüşünülemez. Anayasa Mahkemesi kararlarının bağlayıcılığı ilkesi, Anayasa yaaykırılığı giderilmiş yeni bir kanun yapılmasına engel değildir. Yasakoyucu budüşünceden hareketle, yükseköğretim kurumlarında kılık -kıyafetle ilgiliyaşanan karmaşaya, keyfi yorum ve uygulamalara son vermek için yasama takdirinikullanarak 2547 sayılı Yüseköğretim Kanunu'na Ek 17. maddeyi eklemiştir.
2547 sayılı Yasa'ya eklenen Ek 17. madde ile'Yürürlükteki kanunlara aykırı olmamak kaydı ile, Yükseköğretim kurumlarındakılık ve kıyafet serbesttir' hükmü getirilmiştir.
Açıkça görülmektedir ki, bu yasa hükmü 'din kurallarıesas alınarak' düzenlenmemiştir. Daha önce iptal edilen 3511 sayılı Yasa ilegetirilen madde, salt dinsel bir kıyafeti din kurallarını esas alarakdüzenlerken, dava konusu edilen 2547 sayılı Yasa'nın Ek 17. maddesi böyle biresasa dayanmaksızın, yükseköğretim kurumlarında herkesi içine alan genel birdüzenleme yapmıştır. Başka bir deyişle, yasakoyucu, yaptığı bu düzenlemede dinkurallarını esas almayarak lâiklik ve devrim yasalarına aykırı davranmamış,böylece tüm yükseköğretim mensupları için kılık ve kıyafette serbestlikgetirerek (kanunlara aykırı olmamak kaydı ile), eşitlik ilkesine uygunluksağlamıştır. Yükseköğretim mensuplarına bu yasa ile (kanuna aykırılık hariç),ister sosyal ister estetik isterse kültürel veya herhangi bir inanç gereği,istedikleri biçimde giyinebilecekleri bir özgürlük ortamı getirilmiştir.Yasama organı bu Yasa'yı çıkarırken, 'Kanunlara aykırı olmamak' koşulunundışında, yükseköğretim kurumlarında kılık ve kıyafet biçimini sosyal, kültürel,kişisel görüşler, gelenekler ve inançların gereği gibi olgu ve değerlerebırakmıştır. Zira üniversiteler evrensel ve özerk kuruluşlardır. Bu özelliklerisebebiyle bünyesinde özgür düşüncenin, özgür araştırmanın ve özgür tavrınbiçimlenmesi esas alınmıştır. Böyle genel bir düzenleme içinde 'inançlarıgereği' giyinebilecek bazı kimselerin de olabileceği gerçeği, düzenlemenin'dine göre' yapıldığı anlamına gelmez. İnançları gereği giyinmek isteyenlerinbu Yasa kapsamı dışında tutulması esasen eşitlik ilkesine aykırı bir davranışoluştururdu. Getirilen yasa en tabii bir hukuk kuralını belirtmiştir.Çıkarılmasaydı bile idarelerin öngörülen bu anlayışı düşünmesi gerekirdi.
Bu nedenle yeni Yasa'nın iptali istemi, AnayasaMahkemesi'nce daha önce tesbit edilen anayasal aykırılıklardan arınmışolduğundan, reddedilmiştir. Ne var ki, Anayasa Mahkemesi 2547 sayılı Yasa'yaeklenen Ek 17. maddenin Anayasa'ya aykırı olmadığını tesbit etmesine rağmen,'yorumlu red kararı' ile üniversitelerde serbest olan kıyafetler için 'istisnaîkural' koyarak Yeni Yasa kuralının 'başörtüsünü' kapsamadığı yorumunuyapmıştır. Oysa, Yasa'nın gerekçesinden ve TBMM'deki görüşmeler sırasındayapılan konuşmalardan, amacın üniversitelerde problem haline gelen başörtüsüsorununu çözmek olduğu kolaylıkla anlaşılmaktadır. Anayasa Mahkemesi buyorumuyla yasama organının amacını saptırmıştır.
Davalı Siyasî Parti savunmalarında, 2547 sayılı Yasa'nınEk 17. maddesinin Anayasa Mahkemesi'nce Anayasa'ya uygun bulunarak iptalisteminin reddedildiğini, bu Yasa gereğince üniversitelerde, hangi kıyafetolursa olsun, yasalara aykırı olmaması şartıyla giyilebileceğini, başörtüsütakmayı mevcut hiçbir kanunun yasaklamamasına rağmen, üniversiteye alınmayanbaşörtülü öğrencilerin hak ve özgürlüklerinin yok edildiğini, partilerinin debu hak ve özgürlüğü savunmaktan başka şey yapmadığını beyan etmiştir. Ayrıca,üniversitelerdeki başörtüsüyle ilgili sorun hakkında TBMM'de parti genelbaşkanı ve yetkililerince defalarca konuşma yapıldığını, bu konuşmaların TBMMdışında da tekrarlandığını, bu nedenle, suç olduğu iddia edilen beyanlarınAnayasa'nın 83. maddesinde öngörülen 'sorumsuzluk ve dokunulmazlık' kapsamındaolması gerektiğini belirtmiştir.
Siyasî Parti'nin, savunmasına ek olarak verdiğibelgelerden, çeşitli tarihlerde TBMM genel kurulu ve grup toplantılarındabaşörtüsü sorununun parti yetkililerince görüşüldüğü ve konuşulduğuanlaşılmaktadır. Bu konuşmaların TBMM'nce dışarıda tekrarlanması ve açığavurulması yasaklanmadığına göre, konunun tamamen 'yasama sorumsuzluğu' kapsamıiçinde değerlendirilmesi gerektiği tereddütsüz kabul edilmelidir. (Yukarıdakürsü sorumsuzluğu ve yasama dokunulmazlığı hakkında belirtilen görüşler aynenbu konu hakkında da geçerli olduğundan burada tekrarlanmamıştır).
Toplumsal bir problemin siyasal, hukuksal ve sosyal boyutlarınıortaya koyarak eleştirmek, çözüm üretmek bir siyasî partinin en temelgörevidir. Meclis kürsüsünde konuşularak 'sorumsuzluk' alanına girmeseydi bile,herhangi bir inanç grubunun hak ve özgürlüğünün önünde bulunan engellerinkaldırılması için bir siyasal partinin ya da üyesinin düşüncesini açıklaması,çözüm önermesi dinsel bir inancı istismar anlamında yorumlanamaz. Dini inanç vebunun yasama geçirilmesi Anayasa'da teminat altına alınmış temel hak veözgürlük olduğuna göre, bu konudaki sorunları çözmek için ileri sürülendüşüncelerin diğer anayasal hak ve özgürlüklerin savunulmasından farkı olamaz.Tıpkı sendikal bir hakkı ya da grevi savunmanın sosyal bir sınıfındiktatörlüğünü savunma anlamına gelmeyeceği gibi. Demokratik Devlet,farklılıkların bir arada bulunduğu, ancak insanların barış içinde yaşayabildiğiülke demektir. Herkesin aynı şeyi düşündüğü, aynı görüşü ifade ettiği,farklılıkların bulunmadığı, tekçi düşüncelerin dayatıldığı bir ülkede'demokratiklik'ten bahsedilemez. Siyasal, sosyal, hukuksal ve ekonomik sorunlarözgür bir ortamda tartışılmadığı sürece insanların iç dünyalarında devletiylesürekli kavga ettiği hastalıklı bir toplum yaratılmış olur.
Türkiye Cumhuriyeti Devleti'nin, demokratik toplumsalhukuk düzenini koruma hakkı olduğu tartışmasızdır. Devletin milletiyle bölünmezbütünlüğü ve lâiklik ilkesini Anayasa ve yasalarla teminat altına almak,devletin yapısal sağlığı açısından yeterli sayılamaz. Devletin görevi,düşünceleri ve inançları 'devletleştirmek' değil, alacağı tedbirlerle güvenlive özgür bir ortamda bireylerin ve siyasal örgütlerin terör ve şiddetebulaşmadan kendilerini ifade edebilmelerine olanak vermektir. Kendini korumanınesas teminatı budur. Hak ve özgürlüklerin teminat altına alındığı 'risksiz birdemokrasi' ancak kamuoyunun desteğini almakla oluşabilir. Bu destek iseekonomik sorunların çözüldüğü, düşünceyi ifade ve inanç özgürlüklerinin sorunolmaktan çıktığı ülkelerde mümkündür.
2547 sayılı Yasa'nın Ek 17. maddesine dayanaraküniversitelerde kanunlara aykırı olmayan kıyafetlerin giyilebileceğini savunanbir siyasi partinin bu fiili, sözkonusu Yasayı çıkararak üniversitelerdekibaşörtüsü sorununu çözen diğer siyasal partilerin fiillerinden daha ağır birsuç olarak nitelendirilemez. Kaldı ki, bu konuda tüm siyasal partiler gerekTBMM'de gerekse dışarıda olumlu-olumsuz düşüncelerini her zaman ifade etmiştir.Bu nedenle kapatma kararına karşıyım.
3- Başbakanlık Konutunda Din Adamlarına Verilen İftarYemeği.
Başsavcı, iddianamesinde, Başbakan Necmettin Erbakan'ın,lâikliğe aykırı söz ve davranışlarıyla tanınan bazı tarikat liderlerine, devrimyasalarına aykırı kıyafetleriyle geldikleri Başbakanlık Konutunda iftar yemeğivererek Devlet katında itibar gösterdiği ve eylemlerinin hoş karşılandığınıisbat etmeye çalıştığını vurgulamıştır.
Siyasî Parti'nin savunmasında da belirttiği gibi, TBMM'de4.2.1997 günü Gensoru müzakeresi ile konu hakkında meclis denetimi yapılmış veiddiaların varid olmadığı görülerek önerge reddedilmiştir. Mahkememizce bu konudeğerlendirilmiş, suç niteliği görülerek partinin kapanmasında esas alınmıştır.
Suç niteliği görülen iftar yemeği eyleminde Başbakanlıksıfatının ağırlıklı olarak fonksiyon icra etmesi nedeniyle, konunun önceliklebu yönden değerlendirilerek hukuksal bir sonuca varılması gerekir.
Başbakan ya da Bakanların 'siyasî sorumluluk' alanındagörülen fiilleri için Anayasa'nın 98. ve 99. maddelerinde öngörülen soru,meclis araştırması, genel görüşme veya gensoru ile meclis denetimigerçekleştirilir. Siyasî sorumluluk alanına giren konulara siyasal yaptırımlaruygulanır. Başbakan, bakan veya Kurul'un tamamına 'Güvensizlik oyu' verilerekgörevden uzaklaştırılır. Bunun dışında bu konu da yargı organlarınca yapılacakbir değerlendirme zaten sözkonusu olamaz.
Başbakanlık konutunda verilen iftar yemeği Başbakanınüniversite, yargı, bürokrat, işadamları, sendika temsilcileri gibi toplumunçeşitli kesimlerini çağırdığı, bu vesileyle kimi sorunların dile getirilerekgörüşüldüğü, toplumsal barış ve kaynaşmanın amaçlandığı sosyal etkinliklerdir.Bu kapsamda düşünülerek diyanet teşkilatı mensuplarına ve ilahiyatfakültelerinin dekan ve öğretim üyelerine de, 'suç' olduğu kabul edilen iftaryemeğinin verildiği anlaşılmaktadır. Ancak sorunun; laiklik karşıtıdavranışları olan kişilerin kıyafet yasalarına aykırı giyinerek konuta gelmişolmalarından kaynaklandığı iddia edilmektedir. Eğer, ortada yasadışı birdavranış sözkonusu ise, yapılması gereken ilgili ve yetkili olanlarıngörevlerini yerine getirerek suçlu görülenler hakkında yasal takibat yapmış olmalarıdır.Davalı siyasi partiyle organik hiçbir bağı olmayan ancak yasalara aykırı olduğuiddia edilen kıyafetlerinden dolayı siyasî parti liderinin sorumlu tutulmasınetice de partisinin kapatılması, milletvekilliğinin düşmesi ve siyasî yasaklıduruma gelmesi ne ulusal ne de uluslararası hukukun kabul edebileceği bir hukukanlayışı olamaz. Herşeyden önce böyle bir anlayış Anayasa'nın 38. maddesindeöngörülen 'Ceza sorumluluğu şahsidir' ilkesine açık aykırılık oluşturur. İftaryemeğine katılan kişilerin yasa dışı olduğu belirtilen kıyafetlerinden ötürübunu denetlemesi ne görevi ne de yetkisi olan bir siyasî kuruluşun; bu nedenlekapatılması kabul edilemez. Adına ister ceza davası diyelim isterse kendineözgü bir dava densin, esas alınan suç'la öngörülen ceza arasındaki 'ölçüsüzlük'bir gerçektir. Kanuna aykırı bir kıyafetle yemeğe gelen konuğun, bir siyasalpartinin kapatılmasına sebep olacak örnek başka bir ülke gösterilemez.
Başbakan bu konuda TBMM'ce denetlenmiş ve gensoruönergesi reddedilmiştir. Siyasal sorumluluk kapsamı içinde düşünülmesi gerekenbu fiil demokrasinin vazgeçilmez unsuru olan siyasal bir partinin kapatılmanedeni yapılamaz.
Dokunulmazlık gensoru, meclis araştırma ve soruşturmayollarını düzenleyen Anayasa kuralları ile Siyasî Partiler Kanunu'nun suçunişlendiği tarihte yürürlükte olan 103. maddesinin ikinci fıkrasında öngörülen'hüküm giymiş olma' koşulları gözardı edilerek partinin suç odağı halinegelmesinde esas alınması ve kapatılması kararına katılmak mümkün değildir.
B- ŞEVKET KAZAN'IN ANKARA DGM'NCE TUTUKLANAN SİNCANBELEDİYE BAŞKANINI CEZAEVİNDE ZİYARET ETMESİ
Başsavcı, iddianamesinde, Adalet Bakanı Şevket Kazan'ınSincan Belediye Başkanını Ankara DGM'nin kararını protesto ettiği imajınıyaratacak biçimde hapishaneye giderek ziyaret ettiğini, bunun 'laiklikilkesine' aykırı fiil olduğunu ileri sürmüştür.
Anayasa'nın 15. maddesinde savaş, seferberlik,sıkıyönetim ve olağanüstü hâllerde kimsenin, mahkeme kararıyla saptanıncayakadar suçlu sayılmayacağı öngörüldüğüne göre, normal dönemlerde yargı kararıolmadan bir kimsenin 'suçlu' sayılmasının mümkün olmaması doğaldır. O tarihtesuçluluğu hükümle sabit olmamış bir tutuklunun ziyaret edilmesi bir partininkapatılmasına neden olacak ağırlıkta görülemez.
C- GENEL BAaKAN YARDIMCISI AHMET TEKDAL'IN KONUaMASI
Söz konusu konuşmada geçen, parlamenter sistemin hakimolduğu yerlerde hak sistemini (nizamını) tesis etmek için gayret gösterilmesigerektiği, bunu da Refah Partisi'nin yapabileceği ifadeleri Parti'nin kapatılmadavasında esas alınmıştır.
Parti'nin Genel Başkan Yardımcısı olan sözkonusu kişi,davanın görüldüğü tarihte TBMM üyesidir. Anayasa Mahkemesi, bu kişiye aitolduğu belirtilen konuşmada laiklik ilkesine aykırı bir suç unsuru bulunduğusonucuna varmıştır. Mahkememiz dosya üzerinde inceleme yapmak zorunda olduğuiçin, klasik anlamda kişinin suçluluğuna hükmetmesine rağmen, kendisinidinleyerek bu konuşmadan neyi amaçladığı konusunda savunmasını da almamıştır.Üstü kapalı yargılama niteliğindeki bu uygulama Anayasa'nın 83. maddesineaykırıdır. 83. maddeye göre milletvekilinin yargılanması dokunulmazlığınınkaldırılması kararına bağlıdır. Bu karar olmadan hiçbir yargı merciininyargılama yapması mümkün değildir. Bu usule uyulmadan yapılan işlem hukukaaykırıdır.
Ayrıca, 'hak sisteminin tesis edilmesi' sözcükleriniyorumlamak suretiyle şeriat düzenini istemek anlamını çıkarmak ceza hukukuilkeleriyle de bağdaşmaz. Zira, suçun maddi ve manevi unsurlarının varlığıyorum ve kıyas yoluyla açığa çıkarılamaz.
D- KAYSERİ BELEDİYE BAŞKANI ŞÜKRÜ KARATEPE'NİN 10 KASIM1996 DAKİ KONUŞMASI
Bu konuşmanın suç olduğu kesin yargı kararıyla sabitolmuştur. Ancak, Mahkeme kararından da anlaşılacağı gibi, hüküm Türk CezaKanunu'nun 312/2. maddesi üzerine kurulmuştur. Madde, halkı sınıf, ırk, din,mezhep veya bölge farklılığı gözeterek kin ve düşmanlığa açıkça tahrik etmeksuçunu tarif etmektedir. Bu fiille, laiklik ilkesine aykırı fiil, birbirindenfarklı suç türleridir. Davalı Parti'nin laiklik ilkesine aykırı fiillerin odağıolmasına, TCK'nun 312. maddesi dayanak olamaz. Çünkü, Türk Ceza Kanunu'nun 312.maddesinde tarif edilen suç, Siyasi Partiler Kanunu'nun 78. maddesinde ayrı birkapatma nedeni olarak sayılmıştır.
E- BAKANLAR KURULU KARARIYLA ÇALIŞMASAATLERİNDE İFTAR NEDENİYLE DEĞİŞİKLİK YAPILMASI
Bakanlar Kurulu kararı, koalisyonuoluşturan partilere ait kollektif, objektif ve düzenleyici bir tasarruftur. Butasarruftan dolayı hükümet üyelerinden yalnız başına birisinin ya da birkısmının sorumluluğu söz konusu olamaz. Bu sorumluluk müşterektir ve daha çokMecliste 'gensoru' ve 'güvenoylaması' sonucu hükümetin düşmesini sağlar. Yani,Bakanlar Kurulu kararından dolayı bakanlar 'siyaseten' sorumludurlar.Parlamenter sistemin temelleri 'ortak sorumluluk' kuralına dayanır. Hükümet birbütün olup; yürütme organının politikasının oluşturulması, yürütülmesi vedenetlenmesinden sorumludur. Bakanlar, kendi yetki alanlarına giren işlerden veemirleri altında çalışanların işlem ve eylemlerinden ayrı ayrı sorumlu olmaklabirlikte 'hükümet kararı'ndan tüm bakanlarla birlikte ortak biçimdesorumludurlar. Bu nedenle, bir kısım bakanların davalı partiye mensup olmasınedeniyle bu karardan partinin sorumlu tutulması kabul edilemez.
Ayrıca, bu konu iddianameden sonra gönderilmiştir.İddianamede yer almamıştır. Ek suçlamaların Ceza Muhakemeleri Usulü Kanunu'nauygun olarak ek iddianameyle yapılması gerekmektedir. CMUK'nun 257. maddesinegöre hüküm ancak iddianamede ileri sürülen fiillere hasredileceğinden verilenkarara da esas alınamaz.
F- NECMETTİN ERBAKAN'IN KANAL 7 TELEVİZYONU'NUN KURULUŞYILDÖNÜMÜ NEDENİYLE YAPTIĞI KONUŞMASI
Bu konuşmaya ilişkin belge ve video kasetleri davanınaçılmasından sonra gönderilmiştir. İddianamede olmayan bir fiilin hangiyöntemle davaya esas alınacağı CMUK'da açıkça belirtilmiştir. Usul yasasındabelirtilen yönteme uyulmadan bu fiilin kapatma kararına esas alınması Yasa'yaaçık aykırılık oluşturur.
Ayrıca, bu konuşmayla ilgili İstanbul Devlet Güvenlikmahkemesinin takipsizlik kararı mevcuttur. Bu karara rağmen, konuşmadaki amaçve bütünlük gözetilmeden kimi sözcüklere dayanılarak yorumlar yapılması cezanıngenel ilkelerine uygun düşmez.
Bu nedenle esasa ilişkin belirtilen bölümlerde çoğunlukgörüşüne muhalif kaldım.
Üye
Haşim KILIÇ
KARŞIOY YAZISI
1- Refah Partisi'nin laiklik karşıtıeylemlerin odağı haline geldiğini kanıtlamak üzere dosyaya giren Refah Partilibazı belediye başkanlarının, Atatürk'ün hatırasına hakaret eylemleriniyaptırıma bağlayan 5816 sayılı Yasa'ya muhalefet suçundan dolayı verilmiş kesinmahkumiyet kararları, çoğunluk tarafından laiklikle ilgili görülmeyerekdeğerlendirmeye alınmamıştır. Oysa ki, devletimizin banisi ulu önder Atatürk'evaki hakaret ve sövmelerin asıl amacı, onun kurduğu laik cumhuriyeti yıkmayayöneliktir.
Temelleri Kemalist devrimlere dayalıTürkiye Cumhuriyeti'ni yıkarak yerine dini esasları uygun bir devlet düzenikurma özlemi içinde olanlar amaçlarına varmak için bu devrimleri yapanAtatürk'e saldırıp,onu halkın gözünde küçülttükten sonra, yaptığı devrimlerinde kişiliğine uygun, zararlı şeyler olduğunu ortaya koymayı en kolay yol olarakgörmektedirler.
Atatürk'ü din düşmanı göstererek, halkındini duygularını siyasi amaçları için kullanmak isteyenler büyük Atatürk'ün...benim milletim dindar olmalıdır. Çünkü İslam dini gelişmeye açık, ilme ve fenneen uygun olan dindir, şeklindeki sözlerini bilmezden ve görmezdengelmektedirler. Asla bir din düşmanı olmayan Atatürk, Anadolu insanı tarafındanen güzel şekilde yorumlanan ve uygulanan temiz İslami inançların, Arap ve Farsörfünün İslam dininin üstüne örtülerek yörüngesinden saptırılmasına ve siyasetealet edilmesine şiddetle karşı olan bir insandır. Atatürk bir konuşmasındaşöyle diyordu, '... bizi yanlış yola sevk eden habisler, bilirsiniz ki,alelekser din perdesine bürünmüşler, saf ve nezih halkımızı hep şeriatsözleriyle aldata gelmişlerdir. Tarihimizi okuyunuz, dinleyiniz, görürsünüz ki,milletimizi mahveden, esir eden, harap eden fenalıklar hep din kisvesi altında,küfür ve melanetten gelmiştir...' Diğer bir konuşmasında ise, '... Bundan sondayalnız bir şey hatıra gelebilir. O da, bazı adi politikacıların harismenfaatpereslerin, o vehim ve hayali uyandırmaya çalışması, o yüzden tatminihırs ve menfaat düşüncesinden ibarettir. Bütün mevcudiyetimle temin ederim ki,bu gibiler herneşekil, suret ve vesileyle olursa olsun mevcudiyetlerini ihsasettikleri gün TÜRK MİLLETİNİN amansız kahrına hedef olmaktan kurtulamayacaktır.Artık Türkiye din ve şeriat oyunlarına sahne olmaktan çok yüksektir...Türkiye'de cumhuriyet vardır ve cumhuriyetperverler vardır. Bu mukaddesmevcudiyetleri tahrip edici unsurlar artık Türkiye havasını teneffüsedemezler...' demektedir.
İşte yukarıda açıklanan gerçeklerkarşısında, Mahkememizce açık, seçik açıklanan ve yorumlanan laiklik ilkesi,demokrasinin çağdaşlaşmanın, ulusalbirliğin ve ümmetten ulusa geçişin temelinioluşturmaktadır. Oysa bunlara karşı olanlar bu ilkenin banisi Atatürk'e bunedenle saldırmaktadır. Öyle ise, Atatürk karşıtı eylemlerin laiklik ilkesineaykırılık oluşturduğundan da kuşku yoktur.
Bu nedenlerle Atatürk'e hakaret suçundanhüküm giyen Refah Partili kimi Belediye Başkanlarının eylemlerini laiklikkarşıtı ve Parti kapatma nedeni olarak görmeyen çoğunluk görüşüne karşıyım.
2- Refah Partisi Genel Başkanı NecmettinERBAKAN'ın Sivas'ın Sıcakçermik beldesinde yaptığı iddia edilen konuşmayıyaptığına dair kanıt bulunmadığını kabul eden çoğunluk, bu konuşmayı kapatmanedeni olarak saymamakta ise de, bu konuşma Sancak Dergisinde yayınlanmış olup,bu yayına karşı herhangi bir dava açılmadığı gibi, Dergi sorumlusu bu konuşmanınPartinin seminer çalışmasında yapıldığını ve teksir halinde dağıtıldığınıbildirmiştir. Bu duruma karşın, çoğunluk, gerekli araştırmayı yaparak bukonuşmanın yapılıp yapılmadığı konusunda kesin delillere ulaşmadan eksiksoruşturmayla sonuca vardığından bu değerlendirmeye katılmıyorum.
Üye
Yalçın ACARGÜN
KARŞIOY YAZISI
İNSAN HAK VE ÖZGÜRLÜKLERİNE DAYALI,
KATILIMCIDEMOKRATİK SİSTEMİN MEKANİZMASII- TOPLUMSAL YAPIDAKi DEĞİŞME, GELİŞME VE ÇEŞİTLİLİKBüyük düşünür Spengler'in görüşüyle,'kültürden medeniyete geçiş Klasik Dünya için Dördüncü, Batı Dünyası içinOndokuzuncu yüzyılda tamamlanmış' (1); geçen asrın sonlarıyla yirminci asrınilk yarısında dünya tarihinde önemli köşetaşlarından sayılan Sanayi İnkılâbı,I. ve II. Dünya Savaşları, bünye itibâriyle değişmeye yönelik insanoğlunu vekurduğu düzeni temelden sarsmış, kendi dönemlerinde âhenkli şekilde amatedrîcen hızlanarak değişikliğe uğrayan sosyal yapıları tamâmen değiştirmiş;kendiliğinden olagelen değişimler artık güdümlü ve süratli yapılır olmuş; böylece'değişim süreci' toplumların ana hedefi hâline gelince, hem sosyo-politik vesosyo-ekonomik hem de ailevi ve ferdi hayat çehre değiştirmiştir.
Dengeli ilerleme, 'PierreChaunu'nun deyişiyle, değişme ve devamlılık (istikrar) demek olan gelişme'(2) az rastlanan bir olgu olmuş; buna karşılık, dünya yüzünde ilmî gelişmelerinazarı itibâra alan, ama gelenek, görenek, âdet ve genel kültürü geri plânaiten, sanayileşme ve şehirleşmeye dayanan yeni bir sosyal düzen doğmayabaşlamış; burada pazar ve para ekonomisi gelişmiş; bürokrasi hâkimiyetkazanmış; aile toplumsal fonksiyonunu kaybetmiş; gittikçe daha fazlateşkilâtlanmaya gidilerek, tamamen aksi iddia edilmesine rağmen, fertler,gruplar, hattâ memleket ve devletler arasındaki bağımlılık artmış; her ne kadargeçen yüzyılların hayatını karakterize eden kilise, devlet ve aile otoritesinebaşkaldırılmış ise de, bugün yine 'tam bir dönüş yapıp, aynı başeğme noktasınagelinmiştir. Bu defa itaatin otokratik kimselere değil de, bürokratikteşkilâtlara karşı gösterilmesi' (3) gerekmiştir.
Bunun adı 'Modern Çağ'dır.
Modern 'Yirminci yüzyılın parolası şudur: Ondokuzuncuyüzyıldan söz yok! (yeni olunacak! ) Herşeyde yenilik! Ondokuzuncu yüzyıldankalma fon mevcut olduğu sürece bu mümkün oldu. En azından daima Ondokuzuncuyüzyıla karşı çıkıldı, başka türlü olmak istenildi. Şimdi ise Ondokuzuncuyüzyıl unutuldu. 'Yeni' olmak için, dünkü 'yeni'ye karşı olmak gerekti...'Mâziden kopma' -geçici olarak- çok güzel; devrimci, alışılmış ve psikolojikaçıdan son derece rahatlatıcı davranışları mümkün kılmaktadır' (4). Ama yinebugün 'Messieurs les Doctrinaires' (5) türemiş, geçmişteki köklü müesseselerinyerini 'izm'li cereyanlar almış, 'fert' yerine düşünen, onun yerine karar verenve fakat onu 'militan' olarak kullanıp, 'kütle insanı' (6) hâline getiren yenimihraklar, toplumu yönetir olmuştur. Dünkü ilkel feodal yapı ve bugüne yansıyanher türlü uzantısı (aşiret, sülâle, vs.) yıkılıp atılmaya çalışılırken, onunyerini modern feodal yapı almış, artık insanlar yalnızlıklarını partiler,dernekler, vakıflar, kulüpler, sendikalarda gidermeye başlamışlardır. Toplum,eski tarz sosyal normlarla idare edilmekten çıkmış, yeni sosyal düzen içinmümkün olduğu kadar kanun, tüzük, yönetmelik yapılmaya başlanmış, hukukîdüzenleme ve usulleri çoğaltmak suretiyle bütün anlaşmazlıkların çözüleceğisanılmış, ama 'bunun boş bir hayâl olduğu; dünyada çekişme, mücadele, kırılma,anlaşmazlık bulunmayan tek yerin, 'mezarlıklar olduğu' (7); kişinin 'mesutolmaya muhtaç bulunmadığını anlayabildiği gün saadetin içinde yerleşmeyebaşlayacağı' (8) unutulmuştur. Yirminci yüzyılın bitimine iki kala, insanlıkhâlâ kendini (hak ve hürriyetlerini) arayış içindedir.
Mal ve hizmet üretiminin had safhaya çıktığı; malvarlığının bir kısmını 'özgürlük, sorumluluk ve mülkiyet hakkının oluşturduğu'(9) modern dünyada insanoğlu doydukça acıkıyor. 'Arzular gerçek ihtiyaçlardandaha hızlı artıyor' (10). Çünkü 'zamanımızda insanlar her şeyi görüyor, herşeyi öğreniyorlar ve pek tabîî olarak yalnız görmekle, öğrenmekle kalmıyor,başkalarında gördüklerini kendileri de istiyor, başkalarının yaptıklarınıkendileri de yapmak istiyorlar... Her yeni istek, nerede ise gelecekmiş gibigörünen mutluluğun gelmekte biraz daha gecikmesine sebep oluyor. Ve nihâyetinsanlar o hâle geliyorlar ki, hayatlarında mutluluğun dolduramadığı yeri busefer üzüntüler, sıkıntılar, rahatsızlıklar, belki de ıstırablar, bu aradakavgalar, çekişmeler doldurmuş oluyor; bütün bunlar hayattan memnun olmamanınbaşlıca sebepleri yerine geçip oturuyorlar' (11).
Bu sûretle, E. Fromm'un ifade ettiği gibi, 'gerçek vemâkul ihtiyaçların karşılanması, beklenmedik bir dönüşümle, mal veya eşyaaçlığı adı verilen yepyeni ve güçlü bir hastalığı ortaya çıkarıyor.Melânkolik mizaçlı kimseler nasıl sürekli olarak birşeyler satınalma veya yemearzusuna kendilerini kaptırırlarsa, modern insan da yeni birşeylere sahip olmakiçin doymak bilmez bir açlık içinde kıvranmaktadır. 0, bu arzusunu daha iyi birhayat yaşamak arzusunun bir belirtisi gibi savunur. Modern insan satınaldığı şeylerinkendi hayatını doğrudan zenginleştirmiyorsa bile, zamandan tasarruf sağladığınıiddia ediyor. Fakat aynı insan tasarruf ettiği zamanı ne yapacağını bilmiyor vegelirinin bir bölümünü de tasarruf etmekle öğündüğü boş zamanları öldürmek içinsarfediyor' (12). Çalıştığı mekanik ve otomatik iş düzenine, şuur altında daolsa, adapte oluyor, sadece kendi hayatına değer veren bir kimsenin aslında ohayatının da başkalarınca değerli bulunmadığını görmezlikten geliyor. Böylece'Devler', yani 'Tarihte Yıldızın Parladığı Nâdir Anlar'ı (13) meydana getirenbüyük insanlar görülmemeye başlanıyor. Çünkü artık çok kolay şekilde,zorlanmadan, ayağa kadar hazır olarak gelen radyo, televizyon, video, film,projeksiyon, plâk, teyp, gazete, mecmua, dergi, kitap gibi birinci sınıfmalzeme ile bıkkınlık derecesinde kültürel doyum söz konusudur... Her şey -söz,yazı, resim, dans, müzik ve mimik- kaydedilip saklanmaktadır... Üstün başarılarkendiliğinden oluyor sanılmaya ve özel bir takdir ve hayranlık uyandırmamayabaşlamıştır. Ressamlar zahmetsizce bir resmi yirmi ayrı üslûptayapabilmektedir. Genç piyanistler teknik olarak en az Liszt yahut Rubinsteinkadar çalabiliyorlar... Sonuç'.. Herhalde pek çok şey daha iyi değil, daha kötüoluyor. insanoğlunun yalnızlığı artıyor. Aileler küçülüyor, akrabalıkkayboluyor. Yaşlılar bir tarafa itiliyor. Televizyon; tiyatronun, sinemanın,konserin, kitabın, magazin ve gazetenin, herkese açık konferansların ve açıkoturumların yerini almıştır. Mektuplaşma azalmakta, sohbetle birlikte ahbaplıklarda körelmektedir. Gerçi şurada burada, şu veya bu şekilde biraraya gelmelervar. Meselâ turistik toplu geziler, kamplarda dinlenme tatilleri, kokteylpartiler, şehrin eski semtlerine yapılan geziler gibi. Fakat bütün bunlarsürekli değiller... Burada söz konusu, gelip geçiciliktir. Fırtına ne kadarşiddetli olursa olsun, uzun süren ve sindire sindire 'yağan bereketli yağmurlâzım' (14). Maddî refah iyidir ama, 'meyvelerin âdilane dağıtılması gerek'(15).
İstikrar ve devamlılıkkayboldu. Bu kayboluş tabîî telâkki edilmeye başlandı ve 'değişme toplumlarınkanunu oldu' (16). 0 kadar ki, devamlı yenilik isteyen, kalıbına sığmayaninsanoğlu için bu değişiklik isteği zamanla bir 'kalıp' haline geldi. Hızlananteknolojik gelişmenin sosyal gelişmenin önünde gitmesinin doğurduğusosyo-ekonomik problemlere köklü çareler aranmadığı gibi, bulunan ve alınan hertedbir sistemin yeniden çözülmesine yol açtı. Meselâ Büyük İhtilâl'den sonra,'hangisi olursa olsun, tartışılmamış ve ülkenin bütünü tarafından kabul edilmiştek bir Fransız rejimi görülmemiştir. Bir kriz baş gösterdi mi, kökü ne olursaolsun, rejim yeniden mesele edilmiştir' (17). Salt iktidara karşı muhalefetartmakta, her grup içinde yeni muhalefetler doğmakta, 'kişi rekabetleri fikirrekabetleri ile karışmakta, koalisyonlar hep geçici ve ilk fırsattabozulabilir' (18) olmaktadır.
Bunun sebebi, ana sistemin, esas itibariyle ülkeninsosyo-ekonomik yapısının tam bir tecanüse sahip bulunmamasıdır. 'Ülke çokfarklı ise, bu farklılık bütün müesseselere yansır' (19). Fakat meselâ Amerikave İngiltere gibi memleketlerde 'rejim istikrarlıdır, çünkü oralarda millîdeğerlerle kaynaşmıştır' (20). Evrendeki dengeye benzer şekilde sistemlealt-sistemleri arasında uyum, âhenk bulunur. Bu insicam, 'farklılaşma' hâlindede mevcuttur. Ancak oyun, kuralları içinde cereyan etmezse, 'bozulma''yabancılaşma' ve 'kopma' ortaya çıkar.
'Fromm'a göre özgürlük, daha fazla sorumluluk sahibiolmak demektir... Frankl ise daha ileriye giderek, sorumsuz insan özgürdeğildir, sorumluluk özgürlüğün kıstasıdır demekte, organizasyonları çokyakından incelemiş olan Herzberg, sağlıklı kişilerin sorumluluk aradığınıbelirtmektedir' (21). Eğer bir iş yerinde kararlara ve sorumluluklara az veyaçok bir katılma yoksa, çalışan 'yabancılaşacak', yalnız para için çalışacak,işine kendinden birşeyler katmayacaktır.
Birer canlı organizma olan açık ve kapalı sistemlerinhedefi bozulma, yabancılaşma, kopmaların önüne geçmektir. Bütün milletleriniktisadî, sosyal, idarî, kültürel ve askerî kalkınma yolunda birbirlerine rakipoldukları çağdaş dünyamızda ve üretimin zenginlik kaynağı olduğu bir cemiyettetek mesele, insanların önce fizyolojik, sonra sosyal ve moral ihtiyaçlarınıtatmin etmek olup, bunun için de onları 'Dünya Nimetleri'nden mümkün olduğukadar faydalandırmak, sadece yüksek bir hayat seviyesi değil, fakatdurumlarıyla orantılı bir yaşama şekli vermek gerektir.
Bütün insanların, asgarî düzeyde de olsa, ihtiyaçlarınıngiderilmesi gayet tabîîdir. Yalnız, üretmeden istihsalden pay istemek veyaürettiğinden fazlasına sahip çıkmak hakkâniyet ve adâlet mantığına tersdüşmektedir. Kazancın âdil dağıtılması baş şart olmalıdır. Binaenaleyh,'iktisadî gelişme üretimin arttığı ölçüde tüketimin artmasını gerektirmekte, buda hissedilir ihtiyaçları devamlı olarak yükseltmektedir. Bu neticeye ulaşmakiçin sanayi ve ticaret hayatı etkili bir âlet olan medyaya önem vermektedir'(22). Başka bir ifadeyle, devamlı surette tüketim reklâmı yapılmakta, bütündünya varlıkları o ölçüde üretim artışı için kullanılmaktadır.
Üretimin en ucuz, en kaliteli ve en az zamandagerçekleştirilebilmesi için de bizzat işletmeler bugün mecburen reforma veya enazından reorganizasyona tâbi tutulmaktadır.
Ana hedef, biryandan kişiyi layık olduğu yerde istihdam ederek onu memnun etmek ve böyleceonun beden ve ruh gücünden âzamî verimi almak; öte yandan, sorumluluklarıyayarak politik gücü, mülkiyeti yayarak ekonomik gücü dağıtmak; daha âdil birsosyal adalet, daha demokratik bir demokrasi, oyunun kurallarına göre oynandığıpolitik bir ortam oluşturarak, insanları mutlu, kurumları istikrarlı,hukuku hâkim kılmaktır.
Çünkü demokrasi, temsilcileri aracılığiylevatandaşın siyasî kararlara iştirak ettirilmesi amacına yönelikse, yetenekli vebilinçli yetişkinlerin de, çalıştıkları yerlerin aslî unsurları oldukları kabuledilerek, bilgi ve görgülerinden faydalanılması, hayatlarının önemli birbölümünü geçirdikleri işyerinde hür bir ortamda yaşamaları gerektir. Demokratikbir toplumda demokrasi, ailenin, atölyenin fabrika yahut büronun kapısından girmemezlikedemez.
Gelişme ve genişleme yoluyla sağlanacak bu sonucun anaaracı 'yönetim'dir ve dünyadaki sistemlerin makro ve mikro planda âhenkliişlemesi, ortadaki 'yönetici' ve 'yönetim tarzı'na bağlıdır.
Değişme modernçağın bir gereği olduğuna ve günlük hayatta her şey gibi kanunlar, âdetler,gelenekler, görenekler, örfler, görüş, duyuş, düşünüşler de değiştiğine göre,tek bir 'Yönetim Sistemi' etrafında kümelenmek ve ithale çalışmak mantıklıdeğildir. Duruma, şartlara uygun idare sisteminin araştırılması îcâbetmektedir. Claude Lévy-le Boyer'in dediği gibi, 'tipi ve faaliyet sâhaları neolursa olsun, organizasyonlardaki hayatın ortaya koyduğu psikolojik problemlerehazır çözüm reçeteleri yoktur, her yeni hâl kendi özellik ve ölçüleri içindeele alınıp incelenmelidir' (23). Jean Diverrez'in ifadesiyle ise, 'önemli olan,memleket şartlarına ve müesseselerine uygun olan sistemleri bulmaktır' (24). Buitibarla her müessesenin önce kendi içinde geçerli olabilecek yönetim tarzınıaraştırması, sonra bütün bunlardan ülke çapında genel bir teoriye ve uygulamayagidilmesi daha akıllıcadır.
Körü körüne bir 'taklit' millî şahsiyeti zedelemektedir.Bunun sonsuza kadar devamına müsaade etmemek, 'yeni, millî, orjinal, yararlı'sistemlerin tarafımızca da bulunmasına çalışmak gerektir. Tabîî, bunun için,insanları harekete geçiren yeterli bir altyapı (eğitim-fikir-düşünce düzeni) vemotivasyon sistemleri gerektir (25).
Ne yazık ki, gelişmekte olan memleketler Batı'nın bulup,tatbik edip, hattâ kusurlarını görüp uygulamadan kaldırdığı modelleri onunarkasından adapte etmeye çalışmakta, kültür normları ve değerlerinin değişikolması yüzünden aynı sistem oralarda farklı ve daha büyük çapta mahzurlardoğurmakta, devamlı değişen sosyo-politik sistemler dolayısiyle toplumdaki istikrarkaybolmaktadır. Meselâ İsveç gibi iktisâdi, siyasî, sosyal bakımdan farklı birmemlekette başarı ile uygulanan bir katılma modelinin Türkiye gibi kalkınmaktaolan bir ülkeye aynen tatbiki muhakkak surette aynı neticeyi vermeyecektir.
0 hâlde, canlı ve cansız bütün varlıkları organize ederekevrensel rekabet içinde değişmelerine, devamlarını sağlamalarına ve temeldendoyurulmalarına yardım etmek, özellikle de, insanlardaki 'psikolojik enerji'yiharekete geçirmek gerekmektedir.
Bir 'sosyal anlaşma' yaparak toplum haline dönüşenfertlerin kendi başlarına bırakılmalariyle ortaya çıkacak karışıklık ancakbasiretli bir planlama ve teşkilâtlandırma ile önlenebilir.
Çünkü toplum 'bugün tamamen yeni, devamlı gelişen,ekonomik, teknolojik ve sosyal verilerin etkisi altındadır' (26). Bilgiler,metodlar, âlet ve usuller değişmekte, fiyat ve kalite rekabeti globalleşmekte,bu yüzden ancak dinamik yapılar ayakta kalabilmektedir. P. Sudreau'nun dediğigibi, dinamizmin görüntüsü ile dolu olan 'çağımızın iki gereği: etkinlik vekaliteli hayat'a (27), Aurelio Peccei'nin ifade ettiği gibi, yalnızca 'gerikalan bütün her şey için birinci temel şart olan âdil bir toplum' (28)olmakla ulaşılabilecektir.
II- REFAH PARTİSİ'NİN KAPATILMA KARARINA KARŞI
BAZI İTİRAZ KONULARI
A-Kapatma Kararı Hakkında Bazı Usûl YanlışlarıRefah Partisi 19 Temmuz 1983'de kurulmuş; bugüne kadaryapılan genel ve yerel seçimlerde, sırasıyle, % 4, 1 - 7, 4 ' 10 - 17 - 20 -22 - 35 (3 Kasım 1996) oranında oy almış; Türkiye'nin en büyük partisi veiktidarın büyük ortağı konumuna kadar yükselmiştir (Temmuz 1996).
Türkiye Cumhuriyeti'nin 54. Hükûmeti hakkında 20 Mayıs1997'de, çok hukukluluk, Ramazan'da mesâi saatleriyle ilgili düzenleme,lâikliğe aykırı davranış, dış geziler, Adalet Bakanlığı düzenlemeleri gibikonularda verilen Gensoru TBMM'nde 246 ya karşı 282 oyla reddedilerek,Meclis, Hükümeti denetleme görevini yerine getirmiş, iddialarda sorumluluğugerektirecek herhangi bir husûsun bulunmadığını karara bağlamıştır.
Bu karardan bir gün sonra Cumhuriyet Başsavcılığı'ncaParti hakkında kapatma dâvâsı açılmıştır.
Anayasa'nın Başlangıç'ının üçüncü fıkrası ile 6.maddesinin ikinci fıkrası, 'Egemenlik'in sahibini ve bunun nasılkullanılacağını göstermektedir.
Başlangıç'ın dördüncü fıkrasında 'kuvvetler ayrımı'ilkesinden bahsedilmekte, hangi kuvvetin hangi yetkiyi kullanacağı ise, 7., 8.ve 9. maddelerinde açık biçimde ifade edilmektedir.
Hukukî düzenlemelerin ana hedefi 'kamu düzeni'ni sağlamakolduğuna göre, erklerarası yetki ve sorumluluğun sınırlarının kesin ve kalınçizgilerle belirlenmesi gayet tabîîdir.
Anayasal düzenlemelerden anlaşılacağı gibi, BakanlarKurulu, Bakanlar Kurulu üyelerinden biri veya birkaçı, siyasî sorumlulukaçısından ancak TBMM tarafından denetlenebilir. Bu denetimin yolları Anayasa'nın98. maddesinde yazılı ve sözlü soru önergeleri, Meclis Araştırması, GenelGörüşme, Gensoru ve Meclis Soruşturması olarak sıralanmıştır.
TBMM İçtüzüğü'nün geniş bir bölümü de (m. 96-114) budenetimle ilgilidir.
TBMM, bu yollardan herhangi birini kullanmamış ise,ihtiyaç duymamış, kullanmış ve gereğini yapmış ise, o takdirde de o denetimkonusu, bir başka kuvvet tarafından herhangi bir gerekçeyle yeniden gündemegetirilemez demektir.
Nitekim, bir denetim yolu olan Meclis Soruşturması'nıiçeren Anayasa'nın 100. maddesinin müzakeresinde, Komisyon Başkanı Prof. Dr.Orhan Aldıkaçtı, 'ilgili bakan hakkında soruşturma açılmasına mahalolmadığına karar verilmişse, artık o kimse hakkında hiç bir zaman bahse konuhadise ile ilgili olarak, soruşturma açılamaz, iddianame düzenlenemez, adlitakibat yapılamaz' demiş (0. Aldıkaçtı. Danışma meclisi, B: 150-0:4-13.9.1982),bu sûretle, başbakanlarla bakanların denetimleri, diğer denetim yollarındanfarklı düzenlemelere tâbi tutulmuş, bu madde ile hükümet üyeleri 83. maddeyeilave olarak ayrıca bir kere daha güvence altına alınmak istenmiş; Komisyonsözcüsü Prof.Dr. Kemal Dal ise, 'Bir hükümetin üyelerini, yaptıklarıgörev dolayısıyla, bulundukları mevki dolayısıyla, olur-olmaz ithamlardankorumak gerekir. Bu, ülkenin iyi yönetimi bakımından da gereklidir' demiş(Danışma Mec.B.140.0.1.1.9.1982); Prof. Aldıkaçtı ayrıca şu gerekçelerieklemiştir: 'Meclis soruşturması bilindiği gibi Başbakan veyahut Bakanlaraleyhine açılabilir. Meclis soruşturması açılıp mecliste karara bağlandıktansonra, eğer herhangi bir tahkikat yahut Yüce Divana sevk kararı verilmezse, bukarar kesindir. Halbuki bir mukayese yaparsak, mesela, yasama dokunulmazlığıkonusunda verilecek bir karar, sadece o seçim devresi içindir. Şimdi burada,niçin bir Bakanın görevi sırasında işlediği iddia olunan bir suçtan dolayı cezamahkemesine verilebilmesi yahut Yüce Divana verilebilmesi için bir Meclissoruşturması açılıyor'... Bunun amacı Bakanı himaye etmektir. Yani Bakanıngörevi sırasında bazı suçlar işleyebileceğini kabul etmesi ve Meclisinin bunutakdir ederek Bakan hakkında soruşturma yapmamaya karar vermesidir ve bu kararda dediğim gibi kesindir. Bakanlıktan ayrıldıktan sonra hakkında, Meclistetahkikat yapılan ve soruşturmaya mahal olmadığına karar verilen bakan hakkındatekrar savcılık bir tahkikat açamaz. Bunun bilinmesi lazımdır' (Danışma Mec. B:150. 0: 4 13.9.1982).
Bu ifadelerden de anlaşılmaktadır ki, Anayasa'nın 100.maddesinin gereği yerine getirilmeden, bir Başbakanın ya da Bakanın, hangidüşünce ile olursa olsun sorguya çekilmesi, yargılanması, itham edilmesi, hemAnayasa'nın anılan maddesine, hem de 'kuvvetler ayırımı' ilkesine aykırı düşer.
Milletvekillerinin, Anayasa'nın 83. maddesindekisorumsuzlukları dolayısiyle Meclis çalışmaları yargı konusu yapılamaz;dokunulmazlıkları dolayısiyle de, Meclis'ten izin alınmadan, sorumsuzlukkapsamındaki fiilleri yargılanamaz ve bunlardan dolayı cezâ verilemez.
B- Odak Olma Kavramı
1- Türk Hukukunda Odak Olma
a- Siyasî Partiler Kanunu ve Anayasa'ya Göre Durum
Odak olma kavramı, 2908 sayılı Dernekler Kanunu'nun 53.maddesi dışında, esas olarak Siyasî Partiler Kanunu ve Anayasa'da yer almıştır.
Anayasa Mahkemesi'ndeki görüşmeler sırasında SiyasîPartiler Kanunu'nun 103. maddesinin ikinci fıkrası Anayasa'ya aykırı bulunarakiptal edilince (9.1.1998), konunun sadece Anayasa'nın 69. maddesi çerçevesindeele alınması zarûreti doğmuştur.
69. maddeye göre bu mesele ikiye ayrılıp incelenebilir:
Önce, Anayasa'nın 69/6. maddesindeki, 'bir siyasîpartinin 68. maddesinin dördüncü fıkrası hükümlerine aykırı eylemlerinden ötürütemelli kapatılmasına...' ibâresi, partinin yetkili kurullarınca (Büyük Kongre,MKYK, Meclis Grup Yönetimince) bir karar alınmasının gerekliliğine işâretetmektedir. Buna göre yasayla, ancak bu kurulların kanuna ve Anayasa'ya aykırıkararlarını yerine getiren üyelerin eylemleri partiyi ilzâm edecektir.
Öte yandan, 69/8. maddede yer alan, 'bir siyasî partinintemelli kapatılmasına beyan ve faaliyetleriyle sebep olan kurucuları dahilüyeleri ...' ifâdesi ise, yukarıda sayılan kurulların kararı olmaksızın, kendibaşına gerçekten suç teşkil edecek söz ve davranışlar sergileyen üyelerikapsamaktadır.
Burada 69/6. maddedeki, partinin yetkili kurullarınınkararları söz konusu olmadığından, 69/8. maddedeki duruma göz atmakgerekmektedir.
b- Anayasa'nın 69. Maddesinin Sekizinci Fıkrası UyarıncaSuç İsnad
Edilen Yetkililerin Durumları
Siyasî partilerin eylemleri elbette gerçek kişilerceyapılacaktır. Ama her gerçek kişinin yaptığı faaliyeti parti eylemi olarakkabûl etmek mümkün müdür'
Birinci aşamada, 'lâik Cumhuriyet ilkesine' aykırı olduğuiddia edilen eylemler kısaca ve tek tek incelendikten sonra (Anayasa 68/4),ikinci aşamada, 'bu nitelikteki fiillerin işlendiği bir odak hâline geldiğininAnayasa Mahkemesi'nce tespit edilmesine' (Anayasa 69/6) geçilecektir.
aa- Olaylar (Eylemler)
Konu edilen kanıtların başlıcaları şunlardır:
(1) ÜniversitedeBaşörtüsü Meselesi
Bu iddiâya âit Başsavcılık dosyasında açık delil yoktur.Sâdece, gazeteci G. Şahin'in 24.12.1997'de gönderdiği ve 14.12.1995'de N.Erbakan tarafından yapıldığı söylenen konuşmanın kaseti vardır.
(2) 23.3.1993'de Anayasa Değişikliği ÇalışmalarıSırasında N. Erbakan
Tarafından Yapılan 'Çok Ulusluluk' Konuşması
Meclis çatısı altında 1995'den önce söylenmiştir.
(3) 9.4.1994'de N. Erbakan'ın Meclis Grubu'nda Yaptığı'tatlı mı olacak
kanlı mı'' Konuşması
(4) 13.5.1991'deki Sivas-Sıcak Çermik Konuşması
Sadece Sancak Dergisi'nde 1994'de yayınlanan sözlerdir.Başka hiçbir belgeye dayandırılmamıştır.
(5) Ocak 1997'de Başbakanlıkta Verilen İftar Yemeği
Cumhurbaşkanlığı dâhil, Ramazan'da heryerde verilen iftaryemeklerinin bir benzeri. Katılan dâvetlilerin, ikisi hâriç, hepsi Diyanetİşleri görevlisi. Kıyafet Kanunu'na muhalefet ayrı bir kovuşturma işi.
(6) Şevki Yılmaz'ın 'hesap soracağız' Dediği Konuşma
(7) H. Hüseyin Ceylan'ın 14.3.1993'de Kırıkkale'deYaptığı Konuşma
7
(8) Ahmet Tekdal'ın Konuşması
(9) H. Hüseyin Ceylan'ın 'çözüm şeriattadır' DediğiAlmanya Konuşması
(10) Şükrü Karatepe'nin 10.11.1996'daki Konuşması
(11) İ. Halil Çelik'in 8 Mayıs 1997'de Meclis KulisindeYaptığı Konuşma
(12) Şevket Kazan'ın Bekir Yıldız'ı HapishanedekiZiyareti
(13) RP'nin Konuşmacılar Hakkında Disiplin KovuşturmasınaGitmediği İddiası
(14) Din Eğitimi İle İlgili Değerlendirme
Başsavcılığın, RP'nin İHL ve İlahiyat Fakültelerininçokça açılmasına önayak olduğuna dâir iddiası.
(15) İddianameden Sonra Gelen Çeşitli Deliller
Dâvâ açılmadan önce vukû bulan bu dört yeni delil veyaolayın asıl iddianamedeki suçun niteliğini değiştirmediğinden ve zâten Parti debunlar hakkında savunmada bulunduğundan, değerlendirmeye alınması Kurul'caoyçokluğuyla (10/1) kabul edilmiştir.
(16) İddianameden Sonra Sunulan Ek Deliller
Konya Büyükşehir Belediye Başkanı'nın konuşması veÇayırova Belediye Başkanı'nın büst koyma eyleminin değerlendirmeye alınmamasıoybirliğiyle kabul edilmiştir.
bb- Değerlendirme
Yukarıda 1., 2., 3., 4., 5., 8., 12., 13., 14., 15., 16.sıralarda kısaca yer alan iddialar, AİHS'nin 9., 10., 11., 14., 17. ve 18.maddelerinde gösterilen ilkelere, Anayasa'nın 68. maddesinin dördüncü fıkrasıhükmüne ve Siyasî Partiler Kanunu'nun 103. ve 101/b maddelerine uymamalarıdolayısıyla, laikliğe aykırı suç teşkil etmeyeceklerdir. Bunların hiçbirindeParti tüzelkişiliğine isnad edilen herhangi bir eylem de yoktur. Siyasetsahnesinde bu tür tutum ve davranışlar olağandışı da görülmemektedir. Zâten hürfikir ve düşünce dünyasında kayıtlama ve yasaklamanın olmaması gerekir.Katılımcı ve çoğulcu demokrasi anlayışı hak ve hürriyetlerin genişlemesini icâbettirir. Bu, sâdece bir parti kapatma dâvâsı değil, genel anlamda, temel hak vehürriyetlerin bundan böyle nasıl sınırlandırılacağının belirlendiği tarihî birdâvâdır.
Geriye kalan 6., 7., 9., 10., 11. maddelerdeki iddialarise tek tek suç teşkil etmekle berâber, Parti'ye mâl edilebilecek, ve 'odakolma'yı gerektirecek nitelikte, ölçüde, yoğunluktadeğildir. Anayasa Mahkemesi DYP ile ilgili olarak 22.5.1984 günlü, E. 1984/1,K. 1984/1 sayılı kararında, 'Parti mensuplarının eylemleri yasal yollarlapartiye mâl olmadıkça, bu eylemlerden dolayı parti tüzelkişiliğinin sorumlututulması düşünülemez' demiştir. 14.7.1993'deki E. 1992/1 sayılı HEP'inkapatılmasıyle ilgili dâvâda Anayasa Mahkemesi, 500 civarında parti mensubuhakkında dâva açıldığı hâlde, henüz hüküm giyme olmadığı için SPK'nun 103.maddesindeki unsurların gerçekleşmediğini göz önünde bulundurarak odaklaşmanınolmadığı kanaatine varmış ve odaklaşma iddiasını reddetmiştir. Odak olmakiçin kullanılabilecek 'tekrar', 'devamlılık', 'kararlılık','yaygınlaşma' gibi koşullar yeterince gerçekleşmemiştir. Bunların,Parti'yi bağlamayan ferdî suçlar olarak görülmeleri gerektir. Devletin kollukteşkilatı bu ve benzeri olayları her zaman önleyecek güç ve kuvvettedir.Partiler demokrasilerin olmazsa olmaz şartıdır. Korunmalarının güçlendirilmesigerekirken, kapatılmalarında derneklerden bile garantisiz duruma düşürülmelerikabul edilir durum değildir.
Nitekim, Anayasa Mahkemesi'nin 16.6.1964 günlü, E:1963/101, K: 1964/49; 3.11.1983 günlü, E: 1983/4, K: 1983/4 (MuhafazakarParti); ve yukarda konu edilen DYP kararlarında, parti kapatma dâvâlarında CezaHukuku'nun bütün kurallarının, bu arada Ceza Hukuku temel prensiplerininuygulanacağı, 'Kanunsuz suç ve ceza olmaz', 'Kıyasa yer verilemez', 'Şüphesanık lehine yorumlanır', 'Kanun boşluğu, ancak yine kanunla doldurulabilir,yorum ve içtihatla suç ve ceza ihdas olunamaz', 'Ceza sorumluluğu şahsîdir. Birkimse başkasının fiilinden sorumlu tutulamaz' ilkelerine de atıfta bulunularak,açıkca kabul edilmiştir. Ayrıca suç ve cezalara ilişkin Anayasa'nın 38. maddesidâima gözönünde tutulmuştur.
Gerçek şudur ki, Türkiye'de her hatâ işleyen kişi veyakuruluşa yaptırım uygulanmamakta, 'onlar da yargı önüne getirilirse dâvâsınabakılır' denmektedir. Şikâyet vukûunda veya savcı tarafından re'sen dâvâaçılması hâlinde mesele yargı önüne gelmektedir. Yani, çıkartılan kanunlarherkes için geçerli olmamaktadır. Beklenmekte, istenmeyen kişi veya kuruluşgeldiğinde 'elek' sıklaştırılıp, mesele 'yargı darboğazı'nda çözülmektedir.
Bu, hem kanunların genelliği ilkesine aykırıdır, hem de,idarenin ve siyasetin kendi içinde çözebileceği (çözmesi gerektiği) işlerinyükünü 'yargıya devretmesine' yol açmaktadır.
Siyasetin esnek oyun kuralları yerine yargının sertkaideleriyle mesele çözümlenecek sanılmaktadır.
Her iş kendi ortamı içinde ve kurallarına göre çözülmeli,yargı, son aşamada ise müdâhale etmelidir.
Yönetenler (hizmet sunmaya tâlip olanlar) - yönetilenler(yararlananlar = usagés) ayrımında parti nerede yer alır' Çoğunluğu alan veiktidar olan bir parti hâlâ 'yöneten' statüsünde değilse, nerededir'
Anayasa'nın 6. maddesine göre, 'Hiçbir kimse veya organkaynağını Anayasa'dan almayan bir Devlet yetkisi kullanamaz'. Oturmuş, kendikendini denetleyen ve hesap veren, şeffaf, istikrarlı ve devamlılık arzeden birkamu yönetiminde 'durumdan vazife çıkarmak' anlayışı olmaz; Meclis vehükümetler seçimle gelir, seçimle gider; milletin oylarıyla iktidar olanpartiler yine milletin oylarıyla emâneti devrederler. Demokrasi, azınlıkhaklarına saygılı çoğunluk sistemidir; herkese eşit muamele ederek fertlerarasındaki eşitsizlikleri ortaya çıkarmak ve sonunda, herkesin kendi yeteneğiistikametinde gelişmesine fırsat ve imkân tanımaktır. Yoksa, demokrasi bölme veparçalama, susturma ve bastırma, gocundurma ve kaçırtma sanatı değildir.
Demokrasilerde bir parti kolayca elimine edilemez. Onuortadan kaldırmanın şartları kolaylaştırılamaz. Ne var ki, Başsavcılık, odakolmayı kolaylaştırmak için, 23.7.1995'de yapılan Anayasa değişikliğinden öncekiolaylarla, 21.5.1997'deki dâvâ tarihinden sonra işlenmiş olayları da işin içinekatmak ve bu bir cezâ dâvâsı değildir diyerek ortaya çıkacak sonuçlardanyararlanmak istemektedir. Bir kere bu dâvâ, CMUK'nun uygulanmasına rağmen, tambir cezâ dâvâsı değildir. Aynı zamanda bir hukuk dâvâsı da değildir. Bu birdâvâdır; nevi şahsına münhasır bir parti kapatma dâvâsı, bir hüküm dâvâsıdır.Her hükmün içinde de mutlaka bir tesbit vardır.
Odak olmanın yoğunluk ve derecesini Anayasa Mahkemesibelirleyecek ama bunu yaparken de hiçbir şart, ölçü, kıstas, kriter, ilkekullanmayacak; her parti kapatmasında istikrarlı bir çizgi tâkib etmeyecek; herolaya özgü bir davranış mı sergileyecektir'
Bu, kabul edilir bir tutum olamaz, zirâ Anayasa'nın 38.maddesindeki suç ve cezalara ilişkin esaslar zedelenmiş olur.
Eylemlerin siyasî partiye mâledilmesinin şartlarınıyasanın belirlemesi lâzımdır.
Anayasa'nın 69. maddesinin son fıkrası, 'siyasîpartilerin ... kapatılmaları... kanunla düzenlenir' dediğine göre, temel şart,kapatma kararının SPK'nda öngörülen hükümler ışığında verileceğidir. Fakat buhükümleri düzenleyen SPK'nun 103/2. maddesi iptal edildiğine ve TBMM'nce henüzyeni bir düzenleme de yapılmadığına göre, mesele mecburen Anayasa'nın 69.maddesinin altıncı fıkrası ışığında çözülecektir.
Anayasa Mahkemesi'nin, prensip olarak, odak olmayı hiçbirdayanak olmaksızın tesbit etmesi düşünülemez. Odak olmanın önce ölçütlerinikoymalı, bunu, kanun çıkana kadar bir içtihat kararı olarak saklamalıdır.
Bu içtihat kararı yeni yasal düzenleme yapılırken aynenalınıp kurallaştırılırsa mesele kalmaz, Mahkeme kendi kıstaslarının kanunhükmüne dönüşmesi karşısında bundan sonra da onları aynen uygulamaya devameder.
Yok, yeni yasal düzenleme kısmen veya tamamen farklıkriterler getirirse yine mesele kalmaz, kanun hükmü Mahkeme içtihadının önünegeçeceğinden, bundan sonra bunların uygulanmasına devâm edilir.
Ancak, şu anda ne eski kanun yürürlüktedir ne de yeniyasa çıkarılmıştır, durum askıdadır. Çözüm için TBMM'nin yeni düzenlemesinibeklemeye de imkân yoktur. Anayasa'nın 69. maddesinin altıncı fıkrasına göre,partinin lâik Cumhuriyet ilkesine aykırılık oluşturup oluşturmadığına AnayasaMahkemesi karar verecektir.
Peki, Mahkeme, SPK'nun iptal edilen 103/2. maddesindeki,'bu fiillerin o partinin üyelerince kesif bir şekilde işlenmiş olduğunun' ve'bu fiillerin kesif olarak işlenmesinin o partinin Büyük Kongre, MKYK veyaTBMM'ndeki grup genel kurulu yahut bu grubun yönetim kurulunca zımnen veyasarahaten benimsendiğinin sübûta ermesinin' dışında hangi kriterlerikullanmalıdır'
Şimdi bu noktada Alman örneğini incelemek lâzımdır.
2- Alman Hukukunda Odak Olma
a- Parti Kapatmanın Kısa Tarihçesi
Bu kavram Türkiye Cumhuriyeti Anayasası'ndayer aldığı şekliyle Federal Almanya Cumhuriyeti Anayasası'nda ve yargısında bulunmadığından,ancak mevcut uygulamadan ve literatürdeki yorumlardan hareketle bir sonucavarmak mümkün olabilir (29).
Alman Anayasası'nın partikapatma konusunda dayanak oluşturan 21. maddesi çerçevesinde cereyan edenuygulama ve yorumlar 'odak hâline gelme' kavramına ilk adımda 'yoğunlukkazanma' ifadesi ile yaklaşma imkânı veriyor. Denilebilir ki, Anayasa'yaaykırılığın tespitinde partiye mâledilecek (parti bünyesindeki) faaliyet, eylemve açıklamaların hangi yoğunluktan (Intensität) sonra aykırılığın oluşacağısorusu temel alınabilir.
Gerek mahkeme kararları gerekse literatürün yaklaşımları,verilen iki kapatma kararının, oluşturulan yeni kurumsal yapı ve siyasalsistemin ilk yıllarındaki özel konumu ile çok yakından bağlantılı olduğunugöstermektedir. Sosyalist İmparatorluk Partisi'nin (Sozialistische Reichpartei,SRP) kapatılması (23.10.1952) Hitler deneyimi ile doğrudan bağlantılı olup,gerekçelendirme, bu tarihî tecrübeye ve partinin Hitlerin partisi olan NSDAP'yeözde akraba olduğu tesbitine dayandırılmaktadır. Yine Almanya KomünistPartisi'nin (Komunistische Partei Deutschlands, KPD) kapatılmasında (17.8.1956)savaş sonrası şartlarının izleri açıkça belirtilmektedir. Bu iki karardansonra, benzer nitelikte partiler bugüne kadar bulunagelmiş ve hattâ bâzılarınınkapatılma tartışmaları kamuoyuna yansımışsa da (30), kapatma olayıgörülmemiştir. Niçin kapatma olayının olmadığı da aşağıdaki açıklamalardoğrultusunda daha iyi anlaşılabilir.
b- 'Odak Haline Gelme' veya 'Yoğunluk' NasılBelirlenebilir'
Korunan anayasal değerlerin (31) üzerindeki yorumlamalardan sonra literatürde 'anayasayaaykırılık unsurları' ile bu 'unsurların oluşumunun tespitinde değerlendirmeyealınabilecek kaynaklar' arasında ayrım yapılmaktadır. Yoğunluğun tespitiaçısından her iki konunun da ele alınmasında fayda vardır.
aa- Anayasa'ya Aykırılık Unsurları
Alman Anayasası'nın 21. Maddesi, 'zarara sokma', 'ortadankaldırma' veya 'tehlikeye atma'yı 'amaçlama'yı (32) Anayasa'ya aykırı ve partikapatma gerekçesi olarak görmektedir. Böyle bir hedefin veya çalışmanın vârolduğunun kabullenilebilmesinin şartları, tartışmanın temel noktasıdır. Zarârasokma (beeintrachtigen), ortadan kaldırma (beseitigen) ve tehlikeye atma(gefahrden) ifadelerinin açık ve yorum sâhasının da pek geniş olduğu vurgulanarak,itinâ ve ihtimam gösterme gerekliliği sıkça gündeme getiriliyor.Bu iki kavrama bilhassa, korunması istenen demokratik temel hak ve hürriyetlerile demokratik düzendeki partilerin önceliği (Parteienpriorität) prensibininihlâl edilebileceği kaygısıyla vurgulama yapılıyor. Bu itinâ doğrultusunda,partilerin bir dünya görüşünü, ilmî bir teoriyi benimsemeleri veya özgürlükçüdemokrasinin temel prensiplerine şüphe ile bakan düşünceleri, bunlarıeleştirmeleri, reddetmeleri ve onlara karşı başka düşünceleri savunmalarıAnayasa'ya aykırılık için yeterli değildir. Bütün bunlar Alman Anayasası'nın 5.maddesindeki ifade hürriyeti kapsamına girmektedir. Anayasa'ya aykırılığınobjektif kriterleri olarak, ancak bu düşüncelerin pratik siyasî davranışyoluyla gerçekleştirilmeye çalışılmasıyla başlar denilmektedir. Burada ortayaçıkan sınır meselesi, bu görüşleri benimsemek (sich bekennen) ile saldırgantavır almak (bekampfen=hücum etmek, saldırmak, savaş açmak) kavramları üzerindedüğümlenmektedir. Bu ifade, devlete ve demokratik düzenin temel öğelerineyönelik, aktif ve şiddete dönük (tecavüzkâr - agressive) bir saldırının veyamücâdelenin olması şeklinde algılanmakla birlikte, bu tür bir doğrudansaldırıyı hazırlayan eğitim, kışkırtma, propaganda da, saldırının başarılarınıbeklemeden önünün kesilmesi gereken ve dolayısıyla Anayasa'ya aykırı bir eylemolarak görülmektedir.
'Yoğunluk' kavramına anlam kazandırmak, AnayasaMahkemesi kararlarına ve doktrine göre, ancak Anayasa'ya aykırı eylemler toplubir bakışla (33) ele alınabildiği zaman mümkündür. Bu nedenle münferitdavranışların, saldırgan bir eğilim gösterseler bile, kendi başlarına yeterliolamayacakları, ancak toplu ve organize bir saldırının ayrılmaz parçalarıolduklarında önem kazanacakları anlaşılmaktadır. Tek tek ele alındıklarındaceza yargılaması konusu yapılabilecek veya polisiye tedbirlerle önlenebilecekmünferit davranışlar Anayasa'nın parti yasaklaması kapsamına alınamaz (34).Aranan, partinin bütünü için geçerli, 'toplu, genel ve sürekli bir eğilimin'oluşmasıdır (Anayasa Mahkemesi Karar Defteri, Band 5, sayfa 142, 143). Ne varki, ne zaman, hangi mertebeden sonra toplu veya genel ve saldırgan bir tutumunvar kabul edilebileceğini somutlaştırmak, net bir sınır çizmek, birbirindenayrılan yaklaşımlar gözönüne alındığında, pek de kolay görünmemektedir
bb- Anayasa'ya Aykırılık UnsurlarınınOluşumunun Tespitinde
Değerlendirmeye Alınabilecek Kaynaklar
Anayasa'nın koruduğu menfaatlere bir saldırının partigündeminde olup olmadığını tesbit edebilmek için ilk bakışda yukarıdasöylenenlere ters görünebilecek kaynaklar belirtilmektedir. Aykırılıkunsurlarının oluşumunun (partinin anayasal değerleri yok etmeye yönelikçalışmasının) tespitinde değerlendirmeye alınabilecek kaynaklar, yine Anayasamaddesinde gösterilen 'amaçlarına' ve 'taraftarlarının davranışlarına göre'belirlenmeye çalışılmaktadır. Yalnız, taraftarların davranışları (söz veeylemleri) partinin hedeflerini gerçekleştirmeye yönelikse değerlendirilmeyealınmakta ve hedefler (Ziele) kaynakların (delillerin) değerlendirilmesindeçerçeve oluşturmaktadır.
Bu deliller içerisinde parti programı, tüzüğü, resmîaçıklamalar gibi parti tüzel kişiliğini bağlayıcı yazılı ve sözlüaçıklamalar yer almakta, bunun yanında, yine partiye mâledilebilecek partiyönetimi, yöneticileri ve merkez organlarından başlayarak parti üyeleri vetaraftarlarına doğru genişleyen bir çerçevede yapılan davranışlar delil olarakkullanılabilmektedir (35).
Alman Anayasa hukukunda, 'odağı hâline gelme' veya'yoğunlaşma' açısından problem, 'aykırılık unsurları' ile 'değerlendirmeyetâbi tutulabilecek kaynaklar-deliller' arasındaki farklı vebirbirine ters gibi görünen yaklaşımlarda yatmaktadır. Çünkü münferit partiyöneticileri ve görevlilerinin (Parteifunktionare) söz ve eylemleri incelemeyealınabilecek kaynaklar arasında sayılmaktadır. İlk bakıştaki bu zıtlık,kaynaklara yaklaşımın, unsurlar (Anayasa'ya aykırı olmanın nitelikleri)doğrultusunda ele alınması yönündeki yargı pratiği ve literatürün yorumlarındaaçıklık kazanıyor.
Buna göre:
- Münferit söz ve eylemlerin, Anayasa'ya aykırılıkunsurları karinesince, saldırgan niteliğe bürünüp bürünmediklerine(ifade hürriyetinin yer aldığı, Anayasa'nın 5. md. alanı dışına çıkıpçıkmadıklarına),
- Bunun ötesinde, toplu bir saldırgan hareketinparçaları olup olmadıklarına dikkat etmek gerekmektedir. İşte, yoğunluğunbir çerçevesi burada ortaya çıkmakta, bu tür bir tecâvüzkâr tavrın partisathına ne kadar yayılmış olduğunu belirlemek önem kazanmaktadır.
- Ayrıca partiye mâledilebilecek hedeflerin Anayasa'yaaykırılığında yine Anayasa'nın 5. maddesi gündeme gelmekte; objektif olaraktehlikenin varlığını tesbit etmede teorik, ilmî veya dünya görüşüne âitfikirlerin ifade edilmesi değil, açıklananların zarar vermeye, ortadankaldırmaya (kuvveden fiile çıkarmaya) yönelik saldırgan bir muhteva kazanıpkazanmadığına bakmak gerekmektedir.
Toplu bakışın gerekliliği şüpheye yer vermeyecek kadaraçık olsa da, kabul etmek lâzımdır ki, tehlikenin (gerek ifade hürriyetisınırları gerekse saldırganlığın niteliği açısından) hangi sınırdan sonrabaşladığını aynı kesinlikle tesbit etmek kolay görünmemektedir. Yukarıdabelirtildiği gibi, uygulamadaki iki örneğe bakmak ve bilhassa neden partikapatma olayının bir daha görülmediğini şu iki sebebe dayanarak anlamakgerekmektedir:
- Alman Anayasa Mahkemesi her iki kapatma olayında da toplubakışı gerçekleştirmek için fevkalâde geniş bir delil toplama işinegirişmiş, özellikle parti dökümanlarını, propaganda malzemelerini, bildirilerielde etmiştir. Bir taraftan, resmî belgelerin ve bildirilerin arka plandakigerçek amaçları açıkça belirtmeyecekleri düşüncesinden hareketledeğerlendirmeye aldığı kaynakları geniş tutmuş, diğer taraftan, münferiteylemleri ve sözleri ön plana çıkarmamış ve bunları tek tek cezaî ve polisiyevak'alar olarak görmüştür. Tehlikeye sokma yaklaşımının genişliğine örnekolarak, SPR'nin, 'Hitler NSDAP'sinin devamı olduğu' sonucuna varılmasıgösterilebilir. Bu sonuca varabilmek için parti görevlilerinin NSDAP içindengelmeleri, parti içi teşkilatın hiyerarşik olması ve 'Führer' prensibinedayanması, parti belgelerindeki Büyük Alman İmparatorluğu amacının mevcutdevletin varlığına karşı olması gibi benzerlikler, sadece Anayasa'ya aykırılıkunsurlarının oluşması açısından değil, aynı zamanda yoğunluk kavramına yukarıdabelirtilen iki boyutuyla da yaklaşabilmek için kaynakların çok geniştutulduğunu görmek açısından önemlidir. Komünist Partisi kapatma kararında da(dâvâ Kasım 1951'den Ağustos 1956'ya kadar sürmüştür) dikkatler, delilkapsamının geniş tutulduğu ve Anayasa'ya aykırılık tartışmasının partisavunucuları tarafından reddedilmeyen proletarya egemenliğini getirme amaçlarıve bu amaçların ne zaman gerçekleştirileceği üzerinde yoğunlaşmıştır. Mahkemekısa veya uzun vâdeli bir amaç olmasını önemsiz sayıp, sâdece böyle bir amacınvarlığını tesbite yönelmiştir. Amacın parti savunucuları tarafındanreddedilmemesi ve fakat o gün için gerçekleşme imkanı olmadığı ve bu sebeplegündemlerinde bulunmadığı yönündeki ifadelerine rağmen dâvânın uzun sürmesiilginçtir.
- Aynı özellikleri gösteren partiler olsa bile, AnayasaMahkemesi önüne kapatma talebinin getirilmemesi, 'partilerin imtiyazı'(Parteienprivileg) prensibiyle açıklanabilir. Siyasî Partiler derneklere,sendikal organizasyonlara, vs.ye karşı sınırları çok daha geniş tutulmuş vedevlet müdahalesini sınırlandırmış bir koruma alanına sahip kabul edilirler.Bir yanda siyasî partilerin imtiyazı, öbür yanda onlara karşı korunan anayasaldeğerler, aynı madalyonun iki yüzü (korunan hürriyetler-korunan düzen)olarak parti yasaklaması konusunda o kadar açık ve net biçimde karşı karşıyagelmektedir ki, yasaklama konusunda mümkün olduğu kadar itinâlı ve ihtimamlı(Zurückhaltung) davranılması gibi bir genelleme, doktrinde konuyabaşlarken ve bitirirken vurgulama yapmak mecburiyeti hissedilen ortak noktaolarak belirmektedir.
C- Temel Hak ve Özgürlükler ile AİHS Arasındaki İlişki
Temel hak ve özgürlükler insanlık tarihi kadar eskidir.Asırlardır üzerinde çok yazılmış çizilmiş, asıl kalıcı metinler II. DünyaSavaşı ile birlikte ortaya çıkmıştır.
24.10.1945 deki Birleşmiş Milletler Andlaşması'ndan sonra29.5.1949 da İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi, 3.8.1949 da Avrupa KonseyiStatüsü, 3.9.1953 de Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi (AİHS), 3.7.1973'deHelsinki Nihai Senedi, 21.11.1990 da Paris Şartı gibi önemli belgeler imzalanıpyürürlüğe girmiş ve Türkiye bunların hepsini kabul edip iç hukukunun birparçası saymıştır.
1- Temel Hak ve Özgürlüklerin YeşerdiğiOrtam : Hukuk Devleti
Hukuk devleti, 'vatandaşların hukukîgüvenlik içinde bulundukları, devletin tüm eylem ve işlemlerinin hukukkurallarına bağlı olduğu ve bu bağlılığın bağımsız yargı organlarıncadenetlenebildiği bir sistem olarak tanımlanabilir. Hukuk devletinin temel amacıolan, vatandaşların hukuki güvenliğinin sağlanması, ayrıca tabîî (ya da kanunî)hakim güvencesini, kanunsuz suç olmaz ilkesini, ceza sorumluluğununkişiselliğini, mâsumiyet karinesini (yani suçluluğu hükmen sabit oluncaya kadarkimsenin suçlu sayılamayacağını) ve kazanılmış haklara saygı esasını da içerir.Nihayet, hukuk devleti, kanun devletinden farklı olarak, sadece idarenin eylemve işlemlerinin kanunlara uygunluğu değil, aynı zamanda, kanunların da daha üsthukuk normu olan Anayasa'ya ve hukukun temel ilkelerine uygun olması anlamınagelir (36).
Hukuk devleti anlayışının siyasî sistemindemokratikleşmesinden önce yerleştiği Türkiye'de, anayasal bazda, aksayan bazıyönler vardır. 'Mesela Yüksek Askerî Şûrâ kararlarının yargı denetimi dışındabırakılması (md. 125); olağanüstü hallerde, sıkıyönetim ve savaş hallerindeçıkarılan kanun hükmünde kararnamelerin Anayasa uygunluğunun denetlenmemesi(md. 148), hakim ve savcılar hakkında soruşturmanın Adalet Bakanlığına bağlımüfettişlerce yürütülmesi (md. 144), Adalet Bakanı ve Adalet BakanlığıMüsteşarı'nın Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulunun tabîî üyesi olmaları (md.159) dolayısıyla yürütme organının hakim ve savcıların özlük işlerinde birölçüde etkili olması, Milli Güvenlik Konseyi döneminde çıkarılmış kanun vediğer işlemler hakkında Anayasaya aykırılık iddiasıyla Anayasa Mahkemesinebaşvurulmaması (Geçici md. 15)'(37) bunlardandır.
Bu aksaklıklar niçin yıllardan berisüregelmektedir' 'Türkiye'nin hukuk devleti (ve onunla bağlantılı olarak insanhakları) sorunu, hukukî olduğu kadar sosyolojik bir normudur. Hukuk devletininvatandaşların gözünde taşıdığı değer, onların yargı sisteminin kolayerişilebilir, etkin, güvenilir ve herşeyden önce âdil bir sistem olduğuhakkındaki inançlarına bağlıdır. Bağımsız bir mahkeme tarafından makul bir süreiçinde hakkaniyete uygun ve açık olarak yargılanma hakkı, temel insanhaklarından biridir' (38).
Konuyu daha genel planda ele alan Prof.Dr. Hüseyin Hatemi, daha 1989 larda kaleme aldığı HUKUK DEVLETİ ÖĞRETİSİisimli kitabında, 'hukuk devleti amaç, demokrasi ise (ona) ulaşılması içinkullanılan ve sâlık verilen bir araçtır'(39) demektedir. Yine ona göre '...Doğru bir 'insan hakkı' öğretisine sahip olunmadıkça 'adâlet' anlayışına sahipolmaya da imkan yoktur. Adâlet bir ölçüdür. Bir terazidir.... Hukuk devletikavramı doğru bir 'insan hakları' anlayışına dayanmaktadır, dış dünyadagerçeklik kazanamaz. Hangi toplumda insan hakları gerçekten her birey içinsağlanabiliyorsa, hukuk devletine giden yolun yarısından çoğu alınabilmişdemektir. Hukuk devletinin göstergesi kanun, tüzük, yönetmelik, yönerge, vs.sayısı ve çokluğu asla değildir. Örgütlü zulüm, bazen en ince hukuk tekniğiayrıntılarına kadar düzenlenmiş olabilir' (40). İşte kanun devleti anlayışınınsuistimal edilmiş bu tarzı, tarihte sıkca rastlanan olgulardandır. 'Demokrasitek başına hukuk devletine olan ihtiyacı karşılamaya yeterli değildir.Demokrasi, hukuk devleti amacına ulaşmak için ileri sürülen yöntemlerdenbirisidir. Başka güvencelerle desteklenmeyen bir demokrasi, çoğunlukdiktatörlüğüne yol açabilir ve Hukuk Devleti ile hiçbir ilişkisi kalmamışolabilir....
Demokrasi kötüye kullanıldığında ortayaçıkan görünüm çok defa çoğunluk diktatörlüğü bile değildir. Temsilî demokrasiperdesi altında faşizm sahneye konmuştur. Yahut görünen, demokrasiye daha çokbenzemekle birlikte, o toplum gereken düzeyde bilinçlenmiş olmadığından, perdearkasında oligarşi vardır, ipleri çeken ve demokrasi oyununu oynatan baskıgrupları örgütlenmiş, çıkar gruplarının Magna Charta'sı yazılı Anayasakarşısında gizli ve gerçek Anayasa olarak yürürlüktedir... Halk demokrasiyiciddîye almadıkça ve bir oyun olarak seyrine baktıkça, her seçim sırasında da'figüran' olarak oyuna katılmaya razı oldukça iç irâde açıklanmaz ve budemokrasicilik oyunu sürüp gider' (41).
İş bununla da kalmaz. Yine Prof. Hatemi'yegöre, 'Halk oyunbozanlık eder de gücü gerçekten ele almaya kalkışırsa, 'bu biroyunda ve oyun bitti!' demek Özel Hukuk'ta olduğu gibi kolay değildir. ÖzelHukuk'ta bir mahkeme önüne gidilecektir. Demokrasi konusunda 'yalan' söylenmişise, gidilecek bir hâkim yoktur ve yine kâğıt üzerinde 'oyun'un yerine'demokrasi gerçeği'ni ikame etme yetkisi 'halk'tadır. 'Güç gerçekte bendedir vebu gücü sizlere devretmeye de hiç niyetim yok!' demek, Özel Hukuk alanındaolduğu kadar kolay değildir. Halk, 'şimdiye kadar oyun olarak oynadık,seyrettik ve figüran olarak katıldık ise de, bu oyun bizim çok hoşumuza gitti,kimbilir gerçeği nasıldır! Artık bu oyunu gerçeklik düzeyine aktarmakistiyoruz' derse, bilinçlenmiş ve hele örgütlenmiş halk karşısında, denge elbetteve derhal değişir ve güç elden gider... Şu halde demokrasinin bir 'oyun'olduğunun halk hiç bir zaman farkına varmamalı, ancak, gerektiğinde, perdeyikapatma ve daha gerçekçi bir oyunu sahneye koyma yetkisi yine güç sahiplerininelinde olmalıdır. Bu daha gerçekçi oyun, güç sahiplerinin hizmetindeki ustayazarlar tarafından elden geçirilerek, dil ve ayrıntılar bakımından'çağdaşlaştırılarak' güne uydurulur ve gerektiğinde 'demokrasi oyunu' yerinesahneye konur. Esasen bu oyunun adında, ne olursa olsun, 'bir çağdaşlık' ve'çağdaşlaştırma' ibaresi veya çeşnisi yahut çağrışımı vardır. Çünkü, demokrasioyununun tehlikeli olmaya başlaması, bireyin, insanlık değerinin güvencesi olantemel ilkelerin, değişmez ve her insan için eşit olarak geçerli (yürürlükte) olduklarınınkavranması ânından itibarendir' (42).
Demek ki, insan olmanın gerektirdiği hak vehürriyetleri elde etmenin zorluğu kadar onlara sahip çıkıp devam ettirmenin degüçlükleri vardır. Bu iş tek başına her ülkeye bırakılabilecek bir görev olarakgörülmemiş, daha 622 ve 1215'lerden başlayarak bugüne kadar tazeliğini korumuşve ortaya çok önemli belgeler çıkarılmıştır.
'İnsan haklarının milletlerarası alandakorunması her ne kadar en olgun seviyesine çıkmamış olsa da, son yüzyıllarınmuhakkak ki büyük uğraşlarından biri olmuş' (Nicolas Valticos) (43), 'çağımızınhukuk-siyaset gerçeği içinde düşündüğümüz insan haklarının hukukî açıdankorunmasına, İngiltere'de geçmişteki sui generis koruma hariç, 1776 Amerikan ve1789 Fransız İhtilallerinden itibaren başlanmıştır' (Aristovoulos Manessis)(44).
Zaman içinde 'sivil haklar', 'temelhaklar'. 'kişisel hürriyetler', 'kamu özgürlükleri' gibi terimlerle de anılan'insan hak ve hürriyetleri'nin bütünüyle ele alındığı en önemli belgelerinbaşında bugün AİHS gelmektedir. Bunun her ülkece kabul edilmesi, bir kere,'hukuk tekniği açısından mümkündür; düşünülen diğer birçok formüllerden dahafazla açıklık sağladığı için tercih edilebilir; politik açıdan da, kelimenin enyüce anlamıyla, arzuya şâyândır. Öbür yandan, bu Sözleşme, Avrupa'da insanhaklarının korunmasını daha da iyileştirecek ve tamamlayacak; Birlik üyeleriningerçek demokrasinin temel unsuru olan insan haklarına saygısınıkuvvetlendirecektir' (Peter Leupreht) (45).
İşte bunlar, hukuk devleti olmanın başşartlarıdır. Açıkça ifade etmek gerekirse, 'temel hakların korunmasımekanizmasının varlığı, modern bir demokrasinin asıl güçlü yanıdır... (Artıkbundan sonra, gittikçe) gelişmekte olan insan haklarını koruma sisteminin dahada iyileştirilmesine; bu sistemin pratiğe sokulmasına ve temel hakların bütünihlâllerinin cezalandırılmasına büyük dikkat sarfedilmelidir' (Federico Mancini' Vittorio di Bucci) (46).
Aslında mesele, olgunlaşmış bir zihin, bir'iyi niyet' sorunudur. Herşeyi olduğu gibi 'Anayasayı anlamak, onu en iyikorumak demektir. Hür bir toplumda ve hukuk devletinde bir yasanın en önemliniteliği, meşruîyet (yasallık) gücünü göstermesidir. Meşruîyet de hukukunherkesce kabullenilmesi demektir' (47).
2- Parti Üyelerinin Söz ve EylemlerininAİHS'ne Göre Ele Alınması
Yirmibirinci Yüzyıl'a girerken sosyo-politik alandadünyâda kullanılan çağdaşlık ölçütleri Demokrasi ile İnsan Hak veÖzgürlükleri'dir. Globalleşen dünyâdaki bütün çağdaş kuruluşlar,getirdikleri normlarla hep bunların düzenlenmesi ve gerçekleştirilmesi içingayret sarfetmektedir.
Kabul edilmiş ve usulüne göre yürürlüğe konulmuşmilletlerarası andlaşmaların Anayasa'ya aykırılığının öne sürülemeyeceği, millîhukukun bir parçası ve iç hukukla çatışma hâlinde öncelikli olduklarıAnayasa'nın 90. maddesinin âmir hükmü olduğuna göre, Birleşmiş Milletler İnsanHakları Evrensel Bildirgesi, Helsinki Nihâi Senedi, Paris Şartı gibi önemlibelgeler, özellikle Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi de hep bu kategori içindeyer almaktadır. Siyasî Partiler Kanunu ve Anayasa'daki boşlukların veçelişikliklerin bunlarla doldurulması bir hukuk güvencesi olmuştur.
İşte bu noktada, lâik Cumhuriyet ilkesine aykırıeylemleri nedeniyle Anayasa'nın 68. ve 69. maddeleri ile 2820 sayılı SiyasîPartiler Kanunu'nun 101. maddesinin (b) bendi ve 103. maddesinin birincifıkrası gereğince kapatılmasına karar verilen Refah Partisi'nin, buna sebepolan, Genel Başkan dâhil altı üyesinin bahse konu beyan ve eylemlerindenyukarıda belirtilen 1, 2, 3, 4, 5, 8, 12, 13, 14, 15, 16. sırada bulunanlarınAvrupa İnsan Hakları Sözleşmesi'nin ilgili maddeleri karşısındaki durumlarınıbelirlemek lâzım gelmektedir (48).
a- Düşünce, Vicdan ve Din Özgürlüğü Yönünden
Sözleşme'nin 9. maddesi şöyledir .
'(1) her şahıs düşünme, vicdan ve din hürriyetine sahiptir.Bu hak, din veya kanaat değiştirme hürriyetini ve alenen veya hususi tarzdaibadet ve ayin veya öğretimini yapmak suretiyle tek başına veya toplu olarakdinini veya kanaatini izhar eylemek hürriyetini tazammun eder.
(2) Din veya kanaatleri izhar etmek hürriyeti demokratikbir cemiyette ancak amme güvenliğinin, amme nizamının, genel sağlığın veyaumumi ahlâkın, yahut başkalarının hak ve hürriyetlerinin korunması için zaruriolan tedbirlerle ve kanunla tahdit edilebilir.'
Burada ifâde edilen düşünce, vicdan ve din özgürlüğüdemokratik toplum olmanın temellerinden birisidir. Sâdece inananların kişilikve hayat anlayışının değil, inançsızlar, din düşmanları ve şüphelilerin dünyagörüşünü de korur.
Düşünce ve inançlar açığa vurulduğu takdirde, bunlarSözleşme'nin 10. maddesi kapsamında değerlendirilmektedir. Nitekim, Komisyon veDivan genelde bu iki maddeyi birlikte ele almaktadır. Din özgürlüğü konusundaKomisyona fazla başvuru yapılmamış ve şikâyetlerin tümü reddedilmiştir.
Maddenin ikinci fıkrasına göre, bahsi geçen hak veözgürlükler ancak kanunlarla ve kamu güvenliği, kamu düzeni, genel sağlık veahlâk, başkalarının hak ve hürriyetlerinin korunması maksadıyla kısıtlanabilir.Ancak buradaki kısıtlama birinci fıkrada tanınan hakların tümü bakımından değil,sadece din veyâ inancı açıklama özgürlüğü açısından söz konusudur. Düşünce vevicdan özgürlüğü kişinin iç dünyasını ilgilendiren olgular olarak kısıtlamakapsamı dışında bırakılmıştır (Ş. Ünal, s. 207-208-209-211).
RP'nin bahsi geçen üyelerinin söz ve eylemlerinin bumaddeye aykırı bir yönü bulunmamakta ve kapatılma için bir sebep teşkiletmemektedir.
b- İfade özgürlüğü Yönünden
Sözleşme'nin 10. maddesi şöyledir:
'(1) Her fert ifade ve izhar hakkına maliktir. Bu hakiçtihat hürriyetini ve resmi makamların müdahalesi ve memleket sınırlarımevzuubahis olmaksızın, haber veya fikir almak veya vermek serbestisini ihtivaeder. Bu madde, devletin radyo, sinema veya televizyon işletmelerini müsaaderejimine tabi kılmalarına mani değildir.
(2) Kullanılması vazife ve mes'uliyeti tazammun eden buhürriyetler demokratik bir toplulukta, zaruri tedbirler mahiyetinde olarak,milli güvenliğin, toprak bütünlüğünün veya amme emniyetinin, nizamımuhafazanın, suçun önlenmesinin, sağlığın veya ahlâkın, başkalarının şöhret vehaklarının korunması, gizli haberlerin ifşasına mani olunması veya adaletkuvvetinin üstünlüğünün ve tarafsızlığının sağlanması için ancak ve kanunla,muayyen merasime, şartlara, tahditlere veya müeyyidelere tâbi tutulabilir.'
Demokratik sistem, düşünce ve görüşlerin serbestce açığavurularak millî irâdenin engellenmeden ortaya çıkması esası üzerinekurulmuştur. Bir toplumda halk hayatını ve geleceğini ilgilendiren konularüzerinde fikir üretemez ve bunları açığa vuramazsa, o toplum demokrasi olaraknitelendirilemez. Günümüzün modern çoğulcu ve katılımcı demokrasilerinde,seçilmiş yöneticilerle birlikte halk da kendi geleceğini ilgilendiren bütünkonularda düşüncelerini açığa vurmak suretiyle karar alma sürecini etkilemekteve katkıda bulunmaktadır. Açığa vurulan düşünceler ancak suçu övmesi, suçu veşiddeti teşvik edici nitelikte olması veyâ toplum ahlâkını bozması gibinedenlerle cezalandırılabilir ki, zâten bunlar cezâ kanunlarında da fikirdeğil, suç olarak nitelendirilmiştir. Düşünceler ve onları açığa vurmayaelverişli araçlar olmaksızın, bir rejim demokrasi olarak adlandırılamaz.
Ne var ki, bütün temel hak ve özgürlükler gibi,demokratik bir toplumda ifade hürriyetinin de sınırları vardır. ABD YüksekMahkemesi, ifade özgürlüğünün sınırlandırılması konusunda, 'açık ve mevcuttehlike' (clear and present danger) kavramı altında ilginç bir ölçügeliştirmiştir. Buna göre yapılan konuşma veyâ öne sürülen düşünceler toplumaçısından açık ve mevcut bir tehlike oluşturduğu takdirde yasaklanabilir (Ş.Ünal, s. 218-219-220-221).
Alman Anayasa hukukunda ise buna benzer iki kavramkullanılmaktadır:
- Ülkenin düzenine ve mevcudiyetine yönelik 'kesintehlike (danger imminent),
- Dışardan gelen ve Cumhuriyeti tehdit eden 'gerçek vemevcut tehlike' (Ulrich Karpen, s. 188).
Bu durumda, bahsi geçen söz ve eylemlerin 10. madde ilebağdaşmadığını söylemek ve kapatılma sebebi saymak mümkün görünmemektedir.
Adı geçen Parti müesses nizâmın ve rejimin birparçasıdır, aldığı oylarla kitle partisi düzeyine gelmiştir. Laikliği zedelemekdeğil pekiştirmek için, belki, vârlığının zorunluluğu bile düşünülebilir. Şu'gökkubbe altında' bugüne kadar zâten söylenmedik hiçbir söz kalmamışken, hemde TBMM çatısı altında söylenenleri bugün gelinen gelişme ortamında suç saymakancak bir geriye dönüş, hak ve özgürlükleri askıya almak olur.
Mahkememizin belirtilen sıralamadaki söz ve eylemlerinancak bir kısmını suç kabul edip, onlara dayanarak 'odaklaşma'nın varlığınısaptaması, Anayasa'nın 69. maddesindeki, '...fiillerin işlendiği bir odakhâline geldiğinin Anayasa Mahkemesi'nce tesbit edilmesi hâlinde ...' ibâresinigeniş yorumlamasından kaynaklanmaktadır. Odak olmanın hükmü elbette Mahkeme'ceverilecektir. Ancak hüküm safhasından önceki aşamalar, yine 69. maddenin sonfıkrasında yer alan, 'Siyasî partilerin... kapatılmaları... kanunla düzenlenir'kuralınca, ona âit değildir. Kanunkoyucunun irâdesi ile belirlenecek ilke,ölçüt, kıstaslara göre odaklaşma olup olmadığına karar verilecektir.
Sözleşme'nin 10. maddesi aslında bu tür söylem veeylemlerin meşrûiyeti için tam bir dayanak oluşturmaktadır.
c- Örgütlenme Özgürlüğü Yönünden
Sözleşme'nin 11. maddesi şöyledir:
'(1) Her şahıs, asayişi ihlâl etmeyen toplantılarakatılmak ve kendi menfaatlerini korumak için başkalarıyla birlikte sendikalartesis etmek veya sendikalara girmek hakkı da dahil olmak üzere, dernek kurmakhakkını haizdir.
(2) Bu hakların kullanılması, demokratik bir toplulukta,zarurî tedbirler mahiyetinde olarak millî güvenliğin, âmme emniyetinin, nizamımuhafazanın, suçun önlenmesinin, sağlığın veya ahlâkın veya başkalarının hak vehürriyetlerinin korunması için ve ancak kanunla tahdide tabi tutulabilir. Bumadde, bu hakların kullanılmasında silâhlı kuvvetler, zabıta mensupları vedevlet idare mekanizmasında görevli olanlar hakkında muhik tahditler konmasınamâni değildir.'
Örgütlenme, özellikle siyasî gruplaşma ve faaliyetlerinen geniş şekilde yer aldığı demokratik toplumun vazgeçilmez koşullarındanbiridir (Gölcüklü-Gözübüyük, s. 292).
Bu madde ile güvence altına alınan haklar, demokratik birtoplumun sosyal ve siyasî değerleridir. Birinci paragrafta toplantı, dernek,sendika kurma özgürlüğü açıklanmış, ikinci paragrafta da bunların hangi şartlaraltında kısıtlanabileceği belirtilmiştir. Komisyon ve Divan, önce şikâyetlerinbu madde kapsamına girip girmediğini tesbit etmekte, ikinci aşamada da, buözgürlüklere yapılan müdahalelerin ikinci paragrafa göre haklı olup olmadığınıaraştırmaktadır. ikinci paragrafa göre, bu müdahalenin haklı telâkkiedilebilmesi için, kanunda öngörülmüş olması, millî güvenlik ve kamu düzeni,suçluluğun önlenmesi, toplumun sağlık ve ahlâkının korunması ve nihayetbaşkalarının haklarının korunması gibi meşrû amaçlarla yapılması ve demokratikbir toplumun gereklerinin yapılan müdahaleyi zorunlu kılması şarttır.
Maddenin birinci paragrafı sadece barışcı amaçlarlayapılacak toplantı ve gösterileri korumaktadır. Barışcı (peaceful) terimininbir tanımı yapılmamış olmakla beraber, Komisyon, toplantıyı düzenleyen vekatılanların kamu düzenini bozmaya yönelik şiddet eylemlerinebaşvurma niyetlerini araştırmakta, toplantı ve ifâde özgürlüklerinibirbirleriyle çok sıkı bir şekilde bağlı saymaktadır (Ş. Ünal, s. 248-250).
Batı'da düşünme ve fikir hürriyeti ile teşkîlâtlanmaözgürlüğüne özel önem verilmekte; genelde, birincisinde, başkasına hakâretedilmemesi ve cinâyetin teşvik edilmemesi gibi sadece iki, ikincisinde ise,terörist faaliyetlere katılmama gibi tek bir sınırlama getirilmektedir.
Adı geçen Parti üyelerinin belirtilen söz ve eylemlerindemillî güvenliği, kamu emniyetini, barışı ve düzeni bozma; başkalarının hak veözgürlüklerini yok etme; sağlık ve ahlâkı zedeleme; toplantı yapma, dernek vesendika kurma haklarını kısıtlama gibi amaçların bulunmadığı, sâdece dünyagörüşlerini dile getirdikleri açıktır. Şiddete dönük, terörle ilişkili, düzenideğiştirmeye mâtuf ve dolayısiyle Sözleşme'nin 11. maddesindeki kısıtlamakapsamına giren bir durum yoktur.
d- Ayırımcılık Yasağı (İşlemde Eşitlik İlkesi) Yönünden
Sözleşme'nin 14. maddesi şöyledir:
'İşbu sözleşmede tanınan hak ve hürriyetlerden istifadekeyfiyeti, bilhassa cins, ırk, renk, dil, din, siyasî veya diğer kanaatler,milli veya sosyal menşe, milli bir azınlığa mensupluk, doğum veya her hangi birdurum üzerine müesses hiçbir tefrike tabi olmaksızın sağlanmalıdır'.
Sözleşme'nin, egemen devletçe sağlanıp korunmasınıemrettiği haklar ve özgürlükler 'herkes' için olduğu cihetle (m. 1) bunlarınkullanılmasında, bunlardan yararlanmada bireyler arasında ayırım gözetilmesi,açık bir hükümle, yasaklanmış bulunmaktadır. Bu husus yasalar önünde eşitlikilkesinin de açık bir sonucudur. Madde aynı, ya da benzer durumda bulunanbireyleri haksız farklı muameleye karşı korumaktadır.
Divan'ın da belirttiği gibi, 14. madde, Sözleşme iletanınan hak ve özgürlüklerin kullanılmasında her türlü ayırımı yasaklamışdeğildir; 14 madde bağlamında yasak olan husus, ayırımın 'objektif ve makûl birnedenden mahrum bulunması', yani 'meşru bir amaca yönelik olmaması' ve 'güdülenamaçla kullanılan araç arasında makul bir orantı ilişkisine' sahip bulunmamasıdır.
14. madde, Sözleşme'nin koruduğu 'hak ve özgürlüklerdenyararlanma' konusunda hüküm ifade ettiği için bağımsız bir varlığa sahipdeğildir, bu madde Sözleşme'de mevcut öteki normatif hükümleri tamamlamaktadır.Diğer bir deyişle Sözleşme ve ek protokollerinin normatif hükümlerinin,mahiyetleri ne olursa olsun, ayrılmaz bir parçası, onların mütemmim cüzüdür'(Gölcüklü-Gözübüyük, s. 304-305-306).
Ayırımcılığın söz konusu edilebilmesi için iki veya dahafazla birey veya gruplar arasında karşılaştırma yaparak, farklı muâmele görüpgörmediklerinin, görmüşlerse, yapılan ayırımın haklı nedenlere dayanıpdayanmadığının belirlenmesi gerekir. Komisyon ve Divan, âkit devletlere bukonuda geniş bir takdir hakkı tanımaktadır. Örneğin, 12.4.1991 tarih ve 3713sayılı Af Kanunu'nun uygulanması çerçevesinde, Komisyon'a Türkiye'den toplam 25başvuru yapılmıştır. Ayrılıkçı terörist şikâyetçiler, şartlı salıverilmelerikonusunda kendilerine diğer hükümlülere oranla daha ağır şartlar yüklendiğindenbahisle, bunun eşitlik ilkesine aykırı olduğundan yakınmışlardır. Komisyon,bütün başvuruları kabul edilemez nitelikte bularak geri çevirmiştir.
İrlanda ile ilgili diğer bir olayda, Divan, farklı birsonuca varmıştır. Olayda, yerel bir planlama ve geliştirme komisyonu, birvadide bulunan bütün arazi sahiplerine yapı izni verdiği hâlde, şikâyetçiyevermemiştir. Divan, 9.2.1993 tarihli kararında bu uygulamayı, Sözleşme'nin 14.maddesinde öngörülen, yasa önünde eşitlik ilkesine aykırı bulmuştur. Olay,Sözleşme'nin 50. maddesi çerçevesinde, İrlanda hükûmetinin şikâyetçiye maddî vemanevî tazminat ödemesiyle sonuçlandırılmıştır (Ş. Ünal, s. 263-264).
Bu maddede tek tek sıralanan ayırımcılık sebeplerindenhiçbiri, adı geçen Parti üyelerinin söz ve eylemlerinde, başkalarının buSözleşme'de gösterilen hak ve özgürlüklerden yararlanmamalarını engelleyiciunsur olarak yer almamaktadır.
e- Hakların Kötüye Kullanımının Yasaklanması Yönünden
Sözleşme'nin 17. maddesi şöyledir:
'Bu sözleşme hükümlerinden hiçbiri bir devlete, topluluğaveya ferde, işbu Sözleşmede tanınan hak ve hürriyetlerin yok edilmesini veyamezkûr Sözleşmede derpiş edildiğinden daha geniş ölçüde tahditlere tabitutulmasını istihdaf eden bir faaliyete girişmeye veya harekette bulunmayamatuf her hangi bir hak sağladığı şeklinde tefsir olunamaz'.
İki ayrı hüküm içeren bu madde ile önce Sözleşme'de yeralan hak ve özgürlüklerin kötüye kullanılması yasaklanmakta, yani Sözleşme'dekihak ve özgürlüklerden yararlanarak bunları yok etme girişimindebulunulamayacağı belirtilmekte; sonra da Sözleşme ile koruma altına alınan hakve özgürlükleri sınırlarken devletin, gene Sözleşme'nin izin verdiği sınırlarıaşmaması emrolunmaktadır. Kısaca söylemek gerekirse 17. madde Sözleşme'ninöngördüğü hak ve özgürlüklerin kullanılmasına ve sınırlanmasına sınırgetirmektedir (Gölcüklü-Gözübüyük, s. 316).
Adı geçen Parti üyelerinin söz ve eylemlerininhiçbirinde, Sözleşme'de tanınan hak ve hürriyetlerin yok edilmesi veyâkısıtlanması yönünde ne bir açıklık bulunmakta ne de bir îmâ sezilmektedir.Dolayısiyle, 17. madde ile bir uyumsuzluk söz konusu değildir.
f- Hakların Kısıtlanmasının Sınırlanması (SınırlamaSebeplerinin
Öngörülen Amaç Dışında Genişletilmemesi - Amaç SaptırmaYasası )
Yönünden
Sözleşme'nin 18. maddesi şöyledir:
'Bu Sözleşme'nin hükümleri gereğince, mezkûr hak vehürriyetlere yapılan takyitler ancak derpiş edildikleri gaye için tatbikedilebilirler'.
Bu madde hak ve özgürlükleri sınırlarken 'iyi niyet'kuralını koymakta, yani amaç saptırmayı yasaklamaktadır. Böylece, devletinsınırlama yetkisini sınırlayan 17. maddeye ilâve olarak, sınırlamanın içeriğide belirlenmekte; güdülen meşru amaca sadık kalınması emrolunmaktadır.
17. ve 18. maddeler, yukarıda belirtilen niteliklerisonucu, bağımsız bir mevcudiyete sahip değildirler; ancak, Sözleşme'ninsınırlama öngören diğer normatif bir hükmüyle bağlantılı olarak uygulanırlar.Bu nedenle anılan maddelerin, hiçbir sınırlamaya tabi tutulmayan yani mutlaknitelikteki (meselâ m. 3 ve m. 4/1 gibi) hak ve özgürlükler konusunda uygulanmakabiliyeti yoktur' (Gölcüklü-Gözübüyük, s. 318).
Bu durumda, sözü edilen Parti üyelerinin söz veeylemlerinin 18. maddeye aykırı düştüğünden bahsetmek mümkün değildir.
III-SONUÇYaşanılandünyâda farklılık ve çeşitliliğin süreceği, çatışma ve çekişmenin eksikolmayacağı , büyük balığın küçük balığı dâimâ yutacağı inkâr edilmez birgerçektir. Ama bütün bunlara rağmen, değişme ve gelişmenin sonsuza kadardurmayacağı da başka bir gerçektir.Prof Dr. Metin Sözen'in, 'Koca Mimar Sinan, 98 yıllıkömründe, bilinen o dünya çapındaki eserlerinin hiçbirini değil de, yalnızcaİstanbul'daki Moğlova Su Kemeri'ni yapmış olsaydı, yine aynı Sinan olarakanılmaya değerdi' dediği gibi, insanlık âleminde de başka hiçbir güzellikkalmayıp sâdece ADALET duygusu ve gerçeği vâr olsaydı, bu dünya yine deyaşanmaya değerdi.
Dünya güzel ama onu yaşanmaya değer kılan, insanoğlununbizzat kendisi.
'Teşkilatlanmış toplumlar' hâline gelmiş olan bugününmodern cemiyetleri maddi ve gayrimaddi yapılarıyla bir 'bütün' oluşturur. Bu'bütün'ün adı 'sistem'dir. Sistem, 'aralarında herhangi bir ilişki veyabağımsızlık bulunan bileşenlerin oluşturduğu bütündür.' Herşey kendi içinde bir'bütün', ama bir başkasının da parçasıdır (49).
Canlı ve cansız varlıklar az veyâ çok, ama tamâmenbirbiriyle irtibat hâlindedir, birbirine ihtiyaç duymaktadır. Herhangi birsistem içinde yapılacak değişiklik kısa yâhut uzun vâdede, az veyâ çok,diğerlerine etki edecektir. Mesele, sibernetik biliminin konusunuoluşturmaktadır.
Sibernetik, makinayı, âleti, işletmeyi, her tiporganizasyonu insan ve kâinat yapısı gibi en ideal olan yapıya uydurmak,benzetmek; insanlarla makinalar arasında irtibat kurmak; başka bir deyişle,insan beyninin çalışmasını açıklamak amacıyle karmaşık bilgisayarlar ile sinirsisteminin mukayesesini yapmak demek olup, daha çok makina ve hayvanlardakikontrol ve haberleşme üzerinde durur. Sistemci görüş uyarınca herşey birbiriylealâkalı olduğundan, hiçbir zerre ve hâdiseyi yekdiğerinden ayrı olarak ele alıpdüşünmek, gerçeği tam olarak yansıtmaz. Nasıl insan vücüdunda yüzlerce organmevcut olup bunların ayrı ayrı rolleri varsa, dış âlemde, insanın yaptığıherşeyde de pek çok faktör bulunur, sistemin işleyişinde bunların hepsinin(işçinin, iş verenin, tabiatın, sermâyenin) tesiri vardır, biri eksik kalırveyâ diğerinin hakkı az verilir yâhut az beslenirse, vücutta bu durumda bulunanbir organın körelmesi yâhut şişmesi gibi bir dengesizlik ve rahatsızlık husûlegelebilir, nihâyet bir ameliyâta kadar gidilebilir. Rollerin (fonksiyonların)çok farklı olması nisbetinde organların 'değerleri' arasında fark yoktur. Bufark zannedildiğinden de küçüktür. Dalağa ihtiyaç olduğu gibi tırnağa; kalbeihtiyaç olduğu gibi böbreğe de lüzum vardır. 0 hâlde, 'kâinat' seviyesindekidengeyi (makrokozmozdaki denge), 'toplum, aile, işletmeler seviyesinde'(mikrokozmozda) da kurmak gerektir.
Doğadaki canlılık ve düzen o kadar basit bir mekanizmaile kurulmuştur ki, bu basitlikteki büyüklük akıllara durgunluk vermektedir.
Bu mekanizma, yoğunluk farkıdır.
Atmosferdeki ısı ve okyanuslardaki tuz yoğunluğundakifarktan dolayı tabiatta kıpırdanma ve hareket olmakta; aynı yoğunluk farkı,insanlara da yansıyarak, birbirine hiç benzemeyen karakterler, duygular,düşünceler doğmaktadır.
Kâinattaki dengeyi sağlayan ise, birbirinden çok farklıbüyüklükteki cisimlerin ârızasızca hareketini temin eden üç temel unsurdur: ağırlık,hacim, mesâfe. Bunların gezegenler arasında mükemmel suretteayarlanmasiyle ay dünyaya çarpmamakta; güneş devamlı batıdan batmakta; ağaçlarasu ilkbaharda yürümekte; başka bir deyişle, karmaşık kâinat mükemmel bir düzeniçinde işlemekte, düzensizlik içinden düzen doğmaktadır.
Mâdemki, adına 'tabiat' denen ve bir defa yaratılıpsaatin zili gibi kurulup bırakılıveren evren ve onun içindeki, bir sistemdir,ama yine de hiç sektirmeden, hatâ yapmadan işlemektedir; işletmeler,üniversiteler, hükümetler, ne kadar büyük, karmaşık, geniş olurlarsa olsunlar,düzenli işleyebilirler, veyâ onların düzgün işleyişine uygun bir sistembulunabilir.
Eğer kâinattaki dengeyi sağlayan ağırlık, hacim, mesafeögeleri, aynı anlamları içinde, âile, iş, toplum, siyaset hayâtına yetki,görev, sorumluluk unsurları olarak aktarılabilir, aynı zamanda buhayat, dokunulmaz ve vazgeçilmez temel hak ve özgürlüklerle bezendirilebilirse,bu düzgün işleyen düzen ile haddini hudûdunu bilen insanlar (ve tabii kurum vekuruluşlar) topluluğu rahatlıkla meydana getirilebilir.
Her vücutta (sistemde) önce bir beyin (merkez) vardır,bütün organlar buna bağlıdır. İnsan vücudu belki herşeyden daha zengin, dahacanlıdır. Ayrıca onun bir üstünlüğü de, birer insan olarak herkesin vücutözelliklerini iyi tanımasıdır. Bununla berâber, insanların pekçoğu vücuttakiherşeyin nasıl işlediğini bilmemektedir. 0 hâlde vücut sistemi, bilinen vebilinmeyen özellikleri ile teşkilâtlara benzetilebilir. Eğer bir teşkilâtbölümü hakikaten tam anlamıyla otonomsa (muhtarsa, özerkse), o, teşkilâtın birkısmını oluşturmuyor, yâni yeni bir 'vücut' meydana getiriyor demektir. Bununtersine, bölüm az veyâ çok otonom değilse çok kısa zamanda kaybolmaya mahkûm olur,Başka bir deyişle, bölümün az veyâ çok bir özerkliği yoksa, genel idâre(merkez) onu devamlı olarak 'gütmek' mecburiyetindedir ki, bu da tamâmenimkânsızdır. Bu hâlde bölümü idâre eden ekip hiçbir şekilde vazife yapamaz hâlegelecektir.
Vücut bu ikili yapı tarzını binlerce yıldan beri anlamışdurumdadır. Vücudun organları bir noktada beyne bağlıdır, ama az veyâ çokmiktarda serbest de hareket edebilirler. Bunun çâresi otonom sinir sistemidir.Vücuttaki sinir sisteminin yapısı ve işleyişi tam olarak incelenirse, aynısistem işletmelere, siyasî ve sosyal yapılara aktarılarak hem organlarınçatışmasız işleyişi sağlanabilir, hem de büyüyen karmaşıklık ve gelişme devâmedecekse, bu değişikliğe intibâkı ve büyümeyi sağlayıcı sistemlerin bulunmasıkolaylaşabilir.
Kısaca, Sibernetik, kâinattaki hiçbir şeyin asıl sebebineinmeksizin, sâdece mevcut durumla ilgilenen, sosyal sistemin işleyişini, en'mükemmel' şey olan 'tabiat' sisteminin işleyişine kıyâs etmek suretiyle, onunhatâ yapmayan, şaşmayan, dakik nizâmının örnek alınmasını teklif eden veuygulayan bilim dalıdır. Tek kelimeyle, bu ilmin konusu doğaya-evrene dönüştür.
Doğada herşey bir düzen içinde cereyân eder. Birpapağanın rengi, bir kurbağanın sıçrayışı, bir bebeğin gülüşü güdümlü olarakdeğiştirilemez. İşte, işletmeler dâhil her türlü teşkilat da doğal kanunlarınauygun bir yapıya, organizasyona kavuşturulmalıdır. Teşkilâtların sinir sistemiherhalde 'haberleşme' (information) dur. Bu sinir sistemi felç olur işlemez,beyinle en alt kademeler arasında bir bilgi alış verişi bulunmazsa, sistem'kapalılaşır'. Netice ölümdür. Hâlbuki esâs olan, sistemin 'açık' olması,herşeyin birbiriyle irtibat hâlinde bulunmasıdır. Dünyâ üzerinde bulunan herşeynasıl birbirine son derece karmaşık şekilde az veya çok tesir ediyorsa,sosyo-politik sistemler içinde alınan her karârın ne ölçüde çevreye etkiliolduğunun da dikkatlice hesaplanması gerektir.
İnsanlık âleminin diğer canlılar dünyasından ayrılan enbâriz vasfı, onun, farklılaşmadan kaynaklanan çatışma ve çekişmeleri tabîîseyri içinde değil, adâletle çözme yetenek ve eğilimine sahip olmasıdır.
Irk, cins, renk, dil, din, felsefî görüş, duygu, düşünce,fikir farkı gözetmeksizin, herkese eşit muamele yapıldığı; birinci ve ikincisınıf vatandaş, yerli ve yabancı kişi ayırımına gidilmediği; otorite vemülkiyetin hakkâniyetle paylaştırıldığı; herkesin, en azından, kendiniilgilendiren kararlara iştirâk ettirildiği bir sistem kurulabildiği ölçüde,ancak, 'muasır medeniyetler seviyesi'ne çıkılabilecektir. Kim uygarlık veteknolojinin standartlarını yükseltmişse, bugün o önde bulunmaktadır.
Standartları yükseltmek, insanların önünü ve ufkunuaçmakla, tıkanıklık ve engelleri ortadan kaldırmakla, kültürel hayatızenginleştirmekle olur. Korunan, eğitilen, desteklenen birey, karşılığındaDevletini himâye edecek, onunla bütünleşecek, özdeşleşecektir. Her yer vezeminde karşılıklı etkileşimin olması bir doğa kanunudur.
Dünyânın her yanında suç târifleri, tipleri, çeşitleribellidir, karşılığındaki cezâlar da, aşağı yukarı, aynıdır. Bunlar yasalarcabelirlenmiştir; emniyet ve adâlet güçleri, hukuk fakülteleri, cezâ ve ıslahevleri gibi büyük teşkilâtlar bunlar için kurulmuştur. Bu sûretle hiçbir suçcezasız bırakılmamaya çalışılmaktadır.
Birliği ve bütünlüğü şiddet kullanarak parçalamak isteyenbir kısım azınlık dışındaki kurum, kuruluş ve kişilerin varlıkları vefaaliyetleri normal şekilde devam etmektedir. Yapıcı hamle ve serbest rekabetile bunlar kendilerini geliştirmekte, çevrelerindeki üretim ve tüketimmekanizmasına katkıda bulunmakta, sistem-içi düzenlemelerle yanlışlık veeksikliklerini gidermekte, yaratacakları hoşgörü ortamının herkesefaydalı olacağına inanmaktadırlar.
Prof. Dr. Niyazi Öktem'in dediği gibi, 'eğer kendinigüçlü hissediyor ve düşüncene itimat ediyorsan, senden farklı olanla gireceğinher diyalog zenginlik demektir'.
Türkiye Cumhuriyeti Devleti güçlü ve kuvvetlidir.Vatandaşlarına, sivil toplum teşkilâtlarına, partilere karşı kendini özel birkorumaya almasına, resmî söylemlere (ideolojilere) sığınmasına ihtiyacı yoktur.Lâiklik oturmuştur. Demokrasi kapısı açık tutulduğu sürece kurumlaşmaolacak, toplum kendi kendini kontrol eder hâle gelecektir.
Açıkçası, Devlet, taraf olmaktan çıkmalıdır. Plânlayan,koordinasyon kuran, denetleyen, hukukun üstünlüğü anlayışını pekiştiren;bayındırlık, güvenlik, hâriciye işlerini en iyi şekilde yapan bir üstörgütlenme olmalıdır.
Belki, Devlet'in tanımı bile değişmelidir. Kimse 'Devlet'değildir, veyâ tam tersine, herkes Devlet'tir, çünkü herkes bir kişininhizmetindedir. Ama ne var ki, bugünkü sistemde birkaç kişinin 'Devlet' olmasıonlara ayrıcalık sağlamakta, elindeki güç ve kuvveti bildiği gibi kullanmatehlikesi doğurmakta, asıl çekişme ve çatışmaların kaynağı da çoğu zaman buolmaktadır.
Politikafarklı bir zemindir. 'Siyasî mücâdele eşit şanslarla yürütülmelidir...Demokrasi fikri, siyasî partiler arasında şans eşitliği ilkesine dayanır' (50).O hâlde, partiler dâhil, herkesin şansını her yerde ve her zamanrastlantılardan (!) uzak ve eşit tutmak bir çağdaşlık ülküsüdür.Kimsenin kimseye üstünlük taslamaya kalkmayıp aklıselîminher zaman galip geldiği, kişi ve kuruluşlar arasında iyi niyet ve güvenduygusunun yerleştiği, sorumluluk anlayışı ve görev şuurunun pekişmişolduğu, topluluk hâlinde yaşama fedakârlığiyle insan hak ve hürriyetlerindekigelişmenin dengeli yürütüldüğü ve bu arada, tabîî, maddî kalkınmasınıtamamlama yolundaki bir TÜRKİYE, elbette, bölgesinin ve dünyanın saygınbir devleti olacaktır.
Zaman, enerjinin içe dönük değil, kalkınma ve gelişmeiçin harcanma zamânıdır. Sosyal hastalıkların en kuvvetli ilacı hukukdevleti anlayışı ve katılımcı-çoğulcu demokrasi uygulamasınıngüçlendirilmesi, olsa gerektir.
Bu düşüncelerle, Haşim KILIÇ'ın yazdığı karşıoy'dakigörüşleri de benimseyerek, çoğunluğun kapatma kararına katılmıyorum.
Üye Sacit ADALI KAYNAKLAR-DİPNOTLAR(1) OswaldSpengler : Batının Çöküşü, terc. Giovanni Scognamillo, I. Cilt, Dergâh Yay.,İstanbul 1978, s.45.
(2) P.Bleton - J.Bounine, vs. : Dynamique de I'Auto-réforme de I'Entreprise, Masson, Paris 1976,s. 40.
(3) Erich Fromm :Çağımızın Özgürlük Sorunu, terc. Bozkurt Güvenç, Ankara 1973, s.183.
(4) Jochannes A.Gaertner : Devler Nerede' terc. Y. Önen, Dünya Edebiyatından Seçmeler Derg.,Kültür Bak. Yay., Ekim 1980, C. 2- 5.1, s.16.
(5) Dostoyevski :Batı Çıkmazı -Puşkin Üzerine Konuşma, terc. Ü. Bilgin, Dergâh Yay., İstanbul1975, 5.14.
(6) Ortega YGasset : Kütlelerin İsyanı, terc. Nejat Muallimoğlu, Bedir Yay., İstanbul 1976.
Filozof Gasset kütle insanını şöyle tarif ediyor: Kendisiiçin -iyi veya kötü- özel sâhalara dayalı hiç bir hedef seçmeyen, kendiniherkes gibi hisseden ve bu hâlin kendisini düşündürtmediğini, gerçekte herkesgibi hissetmekle kendini mesut sayan insan. Ona göre cemiyette iki çeşit insanvar: seçkin azınlık ve kütle (s. 10).
(7) BernardGournay : Introduction â la Science Administrative, A. Colin, Paris 1966, s.211.
(8) André Gide :Yeni Nimetler, terc. S. Engin, İnsel Kitabevi, İstanbul 1942, s. 12.
(9) André Malterre: Les Cadres et la Réforme des Entreprises, Ed. France-Empire, Paris 1969, s.31.
(10) Sacit Adalı :Personel Yönetimi, TSİD Yay., İstanbul 1977, s. 2.
(11) aevket Rado :Dertli Çoban, Tercüman Gaz., 3.10.1982 tarihli nüsha, s.9.
(12) E. Fromm :a.g.e., s. 182.
(13) Stefan Zweig: İnsanlık Tarihinde Yıldızın Parladığı Nadir Anlar, terc. B. Arpad, İstanbulYay., İstanbul 1954.
(14) Gaerthner :a.g.m., s. 17-18.
(15) EricBodman-Berthand Richard : Changer les Relations Sociales- La Politique deJacques Delors, Les Ed. d'Org., Paris 1976, s.53'ten J.Delors . Entretiens desICI, 1.6.1975, s. 17.
(16) MichelCrozier : Le Phénomène Bureaucratique, Seuil, Paris 1963, s. 257.
(17) Raymond Aron: Demokrasi ve Totalitarizm, terc. V. Hatay, Kültür Bak. Yay., Ankara 1975, s.207.
(18) a.e., s. 205.
(19) a.e., s. 207.
(20) a.e., s. 210.
(21) ChrisArgyris: Participation et Organisation, Dunod, Paris 1974, S.4-5
(22) MauriceCliquet - Jacques Dumond: Rémunération et Intréssement, Entr. Mod. d'Ed.,Toulouse 1973, s. 19.
(23) ClaudeLévy-le Boyer: Psychologie des Organisations, PUF, Paris 1974, s. 237
(24) JeanDiverrez: Pratique de la Direction Participative, Entr. Mod. d'Ed., Paris 1971,s. 31
(25) KlasikYönetim anlayışında kişiyi harekete geçiren sebebler kısaca şunlardır(Actionnariat Participation: Les Echos, Compte rendu du forum du 24 Oct., 1978,s. 27) :
- Mâlik olma ihtiyacı (Besoin d'Avoir): Bu,ücretlere bağlı temel ihtiyaçtır. Menfaatlere katılma ile de destekli biryüksek ücret politikası güdülerek karşılanabilir. İşletmenin artan kârlarıseviyesinde ücretinin de yükseldiğini gören işçi, sırf ücret alırken gösterdiğigayretten çok daha fazlasını verecek ve sınıf çatışması şuurundanuzaklaşacaktır. Ek menfaatler temini için sosyal mücadeleye girişme zaruretikaybolacaktır.
- Muktedir olma ihtiyacı (Besoin de Pouvoir): Bu,sorumluluk sahibi olmaya bağlı bir ihtiyaçtır. İşletme organizasyonu çok sertveya fazla hiyerarşik ise, muhtemel bir teşebbüs gücü olmayacaktır.Binaenaleyh, çalışma organizasyonu eğer yeteri kadar ademimerkezîleştirilmişse,herkesin teşebbüse geçmesine imkân verilebilecektir. Bir robot durumundan,danışılan, fikri alınan, kendisini ilgilendiren kararlara katılan hâlegetirilecektir... Sorumlulukların devri, kararların alınışına katılma, bumuktedir olma ihtiyacını giderecektir.
- Vârolma ihtiyacı (Besoin d'Etre): Saygı görme insanoğlunun en derin isteklerinden biridir.En aşağıdan en yukarıya kadar, her seviyede, hürmet ihtiyacı sonsuzdur... Bubir davranış, konuşma, emir verme tarzıdır. Selâm verme, tebrik etme,memnuniyet yahut memnuniyetsizliğini belli etme şeklidir. Bu, beşerîilişkilerin temel unsurudur.
- Bilme ihtiyacı (Besoin de Savoir) : Her insanın niçin çalıştığını, nerden emir aldığını,işletmenin çalışışını, hedeflerini, vs.yi bilme ihtiyacı vardır. Bu ihtiyacınhaberleşme ve formasyon vermeyle karşılanması gerektir.
Ancak bugün Batı kültüründe ilk iki ihtiyaç büyük ölçüdetatmin edilmiştir. 'Bu medeniyet insanını tatmin edecek faktörler artık Vârolmave Bilme ihtiyaçlarıdır'. İtibardan ve sorumluluktan uzak kalan insanlarınmutlu olmayacakları anlaşılmış bulunmaktadır.
Buna karşılık, gelişmekte olan ülkeler için beceri vebilgi kadar gerekli olan 'aşk, şevk ve azmi' elde etmek, Maslow'un ifadelerininde ötesinde, önemli bir mesele oluşturmaktadır.
(26) Ariane Ravel: La Réforme de I'Entreprise, Dossier du CNIPE, Paris, Avril 1969, s. 63.
(27) PierreSudreau'nun 7 Şubat 1975 tarihinde Cumhurbaşkanı V. Giscard d'Estaing'e yazdığırapor.
(28) DanielDollfus : Changer I'Entreprise par la Promotion de I'Homme, PUF, Coll. SUP,Vendôme 1975, s. 19'dan A. Peccei: La Révolution Humaine, Successo, Janvier1975, s. 160.
(29) Bu konudayararlanılan kaynaklar şunlardır:
8 - Arnim ZIRN, DasParteienverbot nach Art. 21, Abs. 2 GG im Rahmen der Streitbaren Demokratie desGrundgesetzes, Diss, Tübingen, 1988.
- Horst MEIER, Parteiverbote und Demokratische Republik,Nomos, Baden-Baden, 1993.
- Karl-Heinz SEIFERT, Die politischen Parteien im Rechtder Bundesrepublik Deutschland, Carl Heymanns Verlag, Köln vd., 1975.
- Dimitris Th. TSATSOS vd. (ed.), Parteienrecht imeuropaishcenVergleich, Nomos, Baden-Baden, 1990.
- Ulrich Karpen (ed.):la Constitution de la RépubliqueFederale d'Allemagne, Nomos, Baden-Baden, 1996
(30) 60'larsonunda kapatılan SDR'in uzantısı olarak görülen Almanya NationalsosyalistPartisi, 80'ler başında Yeşiller, 80'ler sonunda nazi eğilimleri ile tanınanCumhuriyetçiler için kapatılma tartışmaları olmuş fakat Anayasa Mahkemesi'ninönüne hiçbiri getirilmemiştir. Yeşiller konusundaki tartışmanın bu hareketinsiyasal parti olarak görülüp görülemeyeceği sorusunda odaklandığı ve daha çokpartiler ve seçim kanunları çerçevesinde ele alındığı ve partininresmîleştirilmesiyle Anayasa'ya aykırılık tartışmasının da hızını kaybettiğigörülmektedir.
(31) 'Özgürlükçüdemokratik temel düzen' ve 'Federal Almanya Cumhuriyeti'nin varlığı',korunan iki anayasal değer olup, bunlardan birincisini savunanlar çoğunluktaolmakla berâber, Cumhuriyetin varlığının korunmasının diğerine göre önceliktaşıdığını söyleyenlere de rastlanmaktadır.
(32) 'daraufausgehen' ifadesi, subjektif yorumla amaçlamak (beabsichtigen) olarakçevrilebilir. Parti davranışlarının objektif sonuçları bakımından fiilî durumubelirten bir tercüme, 'çalışmak' olarak yapılabilir.
Alman Anayasası'nın Partiler başlıklı 21. maddesişöyledir:
'(1) Partiler, siyasî irâdesinin oluşmasında halklabirlikte hareket ederler. Kurulmaları serbesttir. lç teşkîlâtlanmalarıdemokrasi ilkelerine uygun olmalıdır. Kaynaklarının ve malvarlıklarının menşeive nerden geldiği hakkında açıkça hesap vermek zorundadırlar.
(2) Amaçlarıyla yâhut üyelerinin davranışlarıyla hür vedemokratik temel düzeni zarara sokmaya, ortadan kaldırmaya veyâ Federal AlmanyaCumhuriyeti'nin varlığını tehlikeye atmaya çalışan partiler anayasallıkkarşıtıdırlar. Anayasallık karşıtlığının ne olduğunu Federal Anayasa Mahkemesibelirler.
(3) Konunun ayrıntıları federal kanunlarca düzenlenir'.
Bu madde 'partileri özel bir korumaya alıyor ve onlarahalkın irâdesinin şekillenmesine katılma imkânı tanıyor. Fakat aynı madde; hürdemokratik düzenle mücâdele eden (çekişen) bütün partileri bu haklarındanmahrum bırakıyor. Bu noktada tek karar verici organ olarak Anayasa Mahkemesi'nigörüyor ve bu partilerin faaliyetlerinin kısıtlanması veya tamamen ortadankaldırılmasını bu Mahkeme'nin yargılamasından sonraya bırakıyor (Ulrich Karpen,s. 41).
(33)Zusammenschau' oder 'Gesamtschau' jener 'Unzahl feindseliger Einzelakte, vondenen jeder für sich betrachtet verhaltnismaBig und nicht notwendigverfassungwidrig erscheint'. BVerfGE 2, 20 vd.
(34) B VerwGE. 1,187 (Bundesverwaltunsgerichtsentscheidung: Federal İdare Mahkemesi Kararı(Danıştay mukabili) Band 1, S. 187).
(35) 21. Maddedesâdece parti taraftarları (Parteianhanger) ifadesi kullanılıyor. Kavramın nasılanlaşılması gerektiği üzerinde tartışmalar hâlen devam etmekteyse de, partimerkezinden üyelere ve onun ötesinde taraftarlara doğru genişleyen bir dairedesorumluluğun ve partiyi bağlayıcılığın azalacağı konusu tam netleşmeyen genelbir yaklaşım olarak göze çarpmaktadır. Anayasa Mahkemesi,amaç açıklamalarınakaynak olarak parti programı, tüzüğü, resmi açıklamalar gibi parti tüzelkişiliğini bağlayıcı yazılı ve sözlü açıklamalar yanında parti yöneticilerinin,sözcülerinin ve yazarlarının temellere ilişkin açıklamalarını da gözönündetutmaktadır (Bk. BVerfGE. 2, 47 vd., 69).
(36) 'Temel hukukilkelerinin bâzıları şunlardır: iyi niyet, ahde vefâ, kazınalmış haklara saygı,kanunların geriye yürümezliği, kesin hükme saygı, devlete ve kanunlar güven,özel kural-genel kural çatışmasında özel kuralın uygulanması' (Ergun Özbudun:'Kanun' devletinden 'hukuk' devletine..., Görüş Dergisi, Kasım 1994, s. 18)
(37) a.m., s. 19
(38) a.m., s.19-20
(39) HüseyinHatemi: Hukuk Devleti Öğretisi, İşaret Yay., İstanbul 1989, s. 23-24
(40) a.e., s.11-12
(41) a.e., s.13-14
(42) a.e., s.15-16
(43) JuliaIliopoulos-Strangas (Hrsg.):la Protection des droits l'homme dans le cadreeuropeen, Nomos, Baden-Baden, 1993, s. 59
(44) a.e., s.15-16
(45) a.e., s. 378
(46) a.e., s. 229
(47) UlrichKarpen: a.g.e., s. 190
(48) - Bu konudaşu üç kaynaktan yararlanılmıştır :
- Feyyaz Gölcüklü - Şeref Gözübüyük; Avrupa İnsan HaklarıSözleşmesi ve Uygulanması, Turhan Kitabevi, Ankara 1994
- Şeref Ünal: Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi, TBMMBasımevi, Ankara 1995
- Ulrich Karpen (ed): a.g.e. Nomos, Baden-Baden, 1996).
(49)Washington'daki sembol binalardan biri, Amerikan Kongresinin yer aldığı Kapitol'dur.Ortada, yerden 87 m. yükseklikteki kubbenin üzerinde kadın sûretinde HürriyetHeykeli bulunur. Heykel'in kaaidesinde ABD'nin şu parolası yer almaktadır: EPlurubus unum (Pek çok şeyden meydana gelen tek şey).
(50) UlrichKarpen: a.g.e., s. 89
İ Ç İ N D E K İ L E R
KARŞIOY YAZISI
İNSAN HAK VE ÖZGÜRLÜKLERİNE DAYALI KATILIMCI
DEMOKRATİK SİSTEMİN MEKANİZMASI
I- TOPLUMYAPISINDAKİ DEĞİŞME, GELİŞME VE ÇEŞİTLİLİKLER
II- REFAHPARTİSİ'NİN KAPATILMA KARARINA KARŞI BAZI İTİRAZLAR
A- Kapatma Kararı Hakkında Bazı UsûlYanlışlıkları
B- Odak Olma Kavramı
1- Türk HukukundaOdak olma
a-SPK veAnayasa'ya Göre Durum
b-Anayasa'nın 69.Maddesinin Sekizinci Fıkrası Uyarınca Suç İsnât Edilen
Yetkililerin Durumları
aa- Eylemler(Olaylar)
bb- Değerlendirme
2- Alman HukukundaOdak Olma
a- PartiKapatılmasının Tarihçesi
b- 'Odak HalineGelme' veya 'Yoğunluk
Nasıl Belirlenebilir'
aa- Anayasa'yaAykırılık Unsurları
bb-Anayasa'yaAykırılık Unsurlarının
Oluşumunun Tesbitinde Değerlendirilmeye
Alınabilecek Kaynaklar
C- Temel Hak ve Özgürlükler İle AİHSArasındaki İlişki
1- Temel Hak veÖzgürlüklerin Yeşerdiği Ortam: Hukuk Devleti
2- PartiÜyelerinin Söz ve Eylemlerinin AİHS'ne Göre Ele Alınması
a- Düşünce, Vicdanve Din Özgürlüğü Yönünden
b- İfade ÖzgürlüğüYönünden
c- ÖrgütlenmeÖzgürlüğü Yönünden
d- AyrımcılıkYasağı (İşlemde Eşitlik İlkesi) Yönünden
e- Hakların KötüyeKullanımının Yasaklanması Yönünden
f- HaklarınKanıtlanmasının Sınırlanması (Sınırlama Sebeplerinin
Öngörülen Amaç Dışında Genişletilmemesi Amaç SaptırmaYasağı)
Yönünden
III- SONUÇ
Kaynaklar - Dipnotlar
KARŞIOY YAZISI
Anayasa'nın Lâiklik ilkesine aykırı eylemlerin odağıhaline geldiği savı ile Refah Partisinin kapatılmasına karar verilmesiistemiyle açılan davada, Refah Partisi Genel Başkanı Necmettin Erbakan'ın13.5.1991 tarihinde Sivas'ın Sıcak-cermik beldesinde partisinin eğitimseminerinde yaptığı konuşmasındaki sözleri, davaya dayanak yapılan delillerdenbiri olarak ileri sürülmüştür.
Mahkememizce verilen kararda, sözü edilen bu konuşmanınyapıldığı yolunda kanıt gösterilemediği gerekçesiyle delil olarak kabuledilmemiçtir.
Refah Partisi Genel Başkanı Necmettin Erbakan'ın bukonuçması, Sancak Dergisinin Ocak 1994 tarihli, l3.sayısında 'Refahçı OlmayanPatates Dinindendir' başlığı ile yayımlanmıştır.
Davalı Parti savunmalarında, bu iddianın hiçbirdayanağının olmadığını, böyle bir konuŞmanın yapılmadığını, yazanlar hakkındaşikayetçi olduklarını, sorumlularının manevi tazminata ve cezaya mahkumedildiklerini ileri sürmüşse de, Davalı Parti Başkanının veya Partiyetkililerinin bu yazı nedeniyle bir tekzibi olmamış, sorumluları hakkında dabir dava açılmamıştır.
Her ne kadar, Sancak Dergisi sorumlu yazı işleri müdürüve yazarı haklarında, basın yoluyla Refah Partisine hakaret, yayın yoluylagerçek dışı itham ve isnatlarla hakaret ve saldırıda bulunmak suçlarından RefahPartisi Başkanlığı adına Genel BaŞkan Necmettin Erbakan ve Oğuzhan Asiltürk'ünşikayetçi ve davacı oldukları, ceza davası açıldığı, Dergi sorumlularınınmanevi tazminat ödemelerine de karar verildiği dosyadaki belgelerdenanlaşılmakta ise de, bü çikayet dilekçelerinin, Ankara C.Savcılığıncadüzenlenen iddianamelerin ve manevi tazminat ödenmesine dair Ankara Asliye 24.HukukMahkemesi kararının, davamızda delil olarak ileri sürülen Necmettin Erbakan'ın13.5.1991 Tarihinde yaptığı ve 'Refahçı Olmayan Patates Dinindendir' başlığıile Sancak Dergisinde yayımlanan yazı ile ilgisi bulunmamaktadır.
Yukarıda belirtilen şikayet dilekçeleri, iddianameler vemahkeme kararı, ancak Dergisinin aynı sayısında yayımlanan başka yazılarlailgilidir. Parti Genel Başkanı veya Parti yetkilileri, aynı Dergininaynı sayısında yayımlanan beş yazıdan, kapak ve iç sayfalardaki RP-PKK. ortak bayrağınaait yazı ve resimlerden dolayı şikayetçi ve davacı oldukları halde, aynıDerginin aynı sayısında yayımlanan 'Refahçı olmayan Patates Dinindendir'başlıklı yazıdan dolayı şikayetçi ve davacı olmamışlardır.
Ayrıca, Oktay Ekşi, Hürriyet Gazetesinde, sözü edilenkonuşmayı 'Refah Partisi Gihat Ordusudur' şeklinde ve Sancak Dergisinden alıntıyaparak yayımlamış. Turhan Dilliğil''İddia Ediyorum, RP Yasal Bir PartiDeğildir' adlı kitabında bu konuşmayı da yazmıştır. Cumhuriyet ve MilliyetGazetelerinde de sözü edilen konuşma gündeme getirilmiş, konuçma ile ilgiliyazılar, haberler yayımlanmıştır. Bu yazılardan hiçbirisi Refah Partisi GenelBaskanı veya Parti yetkilileri tarafından yalanlanmamış. Ve sorumlularıhaklarında şikayetçi veya davacı olmamışlardır..
Böylece, sözü edilen konuşmanın, belirtilen tarih vemahalde Refah Partisi Genel Başkanı Necmettin Erbakan tarafından yapıldığınınkanıtlandığı kabul edilerek davada delil olarak değerlendirilmesi gerekirken bukonuşmanın yapıldığının kanıtlanamadığı yolundaki çoğunluk görüşünekatılmıyorum.
Üye ALİ HÜNER KARŞIOYGEREKÇESİAnayasa'nın 69. maddesinde,bir siyasi partinin tüzüğü ve programının 68. maddenin dördüncü fıkrasınaaykırı olması ya da aynı fıkra hükümlerine aykırı fiillerin işlendiği odakhaline geldiğinin Anayasa Mahkemesi'nce saptanması veya yabancı devletlerden,uluslararası kuruluşlardan ve Türk uyrukluğundan olmayan gerçek ve tüzelkişilerden maddi yardım almaları halinde kapatılacağı belirtilmiştir. Böylecebir siyasi parti hakkında Anayasa Mahkemesi'nce kapatma kararı verilebilmesi,maddede sayılan bu üç durumdan birinin gerçekleşmesi koşuluna bağlanmıştır.
2820 sayılı Siyasi Partiler Yasası'nın 101. maddesinin(b) bendinde ise parti genel başkanı veya genel başkan yardımcısı veya genel sekreterininYasa'nın dördüncü kısmında yer alan maddeler hükümlerine aykırı olarak sözlü yada yazılı beyanda bulunması kapatma nedenleri arasında sayılmıştır. Bu kapatmanedeninin Anayasa'nın 69. maddesinde sayılanlardan farklı olması belirtilen,yasa kuralının Anayasa'ya uygunluk denetiminden geçirilmesini gerektirmektedir.
Oysa çoğunluk görüşüne göre, 22.4.1983 gününde kabuledilen Siyasi Partiler Yasası, 12 Eylül 1980 tarihinden ilk genel seçimlersonucu toplanacak Türkiye Büyük Millet Meclisinin Başkanlık divanınıoluşturduğu 6.12.1983 tarihine kadar geçen dönem içinde çıkarıldığından bu Yasakurallarının belirtilen tarihten sonra değiştirilmiş olmadıkça Anayasa'nınGeçici 15. maddesinin getirdiği engel nedeniyle Anayasa'ya aykırılığı ilerisürülemez.
İncelenen siyasi parti kapatma davasında uygulanmasıgereken, 2820 sayılı Siyasi Partiler Yasası'nın 101. maddesinin, daha sonraherhangi bir değişikliğe uğramaması nedeniyle Anayasa'nın Geçici 15. maddesikapsamında olduğu tartışmasızdır. Ancak bu maddenin dayanağını oluşturanAnayasa'nın 69. maddesi, 23.7.1995 günlü 4124 sayılı Yasa ile değiştirilmiştir.Geçici 15. maddenin, Anayasa'nın 69. maddesi gibi sonradan değişikliğe uğrayanAnayasa kurallarına aykırılık itirazlarının incelenmesine olanak vermeyecekbiçimde anlaşılması, Anayasa koyucunun 69. maddeyi değiştirme yönündekiiradesinin değerlendirme dışı bırakılması anlamına gelir.
Bu nedenle, Anayasa'nın 69. maddesinde yapılan SiyasîPartiler Yasası'nın 101/b maddesinin Geçici 15. madde kapsamından çıktığı kabuledilerek değişiklikle Anayasa'ya uygunluk denetimine bağlı tutulması gerekir.
Öte yandan, Yasa'nın 101.maddesinin Anayasa'nın Geçici 15. maddesi kapsamında bulunması nedeniyle,Anayasa'ya uygunluğunun incelenemeyeceği yolundaki görüş, kapatma nedenleriniaçık ve somut biçimde düzenleyen Anayasa'nın 69. maddesi karşısında haklı vegeçerli bir görüş olarak kabul edilemez. Anayasa'nın üstünlüğü ve bağlayıcılığıilkesi de bunu gerektirir.
Davalı partinin, laikliğe aykırı eylemlerin odağı halinegeldiği ileri sürülerek açılan kapatma davasında, yukarıda belirtilennedenlerle Siyasi Partiler Yasası'nın 101. maddesinin (b) bendinin dikkatealınmasına olanak bulunmadığından Davanın 103. maddeye göre incelenerek kararabağlanması gerekir.
Açıklanan nedenlerle, Siyasi Partiler Yasası'nın 101.maddesinin (b) bendinin Anayasa'ya uygunluk denetimine bağlı tutulamayacağınailişkin çoğunluk görüşüne ve davada bu kural uygulanarak oluşturulan gerekçeyekatılmıyoruz.
Üye
Lütfi F. TUNCEL
Üye
Fulya KANTARCIOĞLU