ANAYASA MAHKEMESİ KARARI
Esas Sayısı:1993/4 (SiyasîParti-Kapatma)
Karar Sayısı:1995/1
Karar Günü:19.7.1995
R.G.Tarih-Sayı:22.10.1997-23148
DAVACI: Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı
DAVALI: Sosyalist Birlik Partisi
DAVANINKONUSU : Sosyalist Birlik Partisi'nin, tüzük ve proğramının, Birinci BüyükKongre'de alınan kararın, bu karara dayanak oluşturan Genel Yönetim Kuruluraporu ile Genel Başkan ve Genel Başkan Yardımcısı'nın Parti adına yaptığıaçıklamaların; Anayasa'nın Başlangıç'ı ile 2., 3., 6., 14., 69. maddelerine,Siyasî Partiler Yasası'nın 78. maddesinin (a) bendine, 80. maddesine ve 81.maddesinin (a) ve (b) bentlerine aykırılığı savıyla, aynı Yasa'nın 101.maddesinin (a) ve (b) bentleri uyarınca kapatılmasına karar verilmesiistemidir.
I-DAVA
YargıtayCumhuriyet Başsavcılığı'nın kapatılma istemli kamu davasına ilişkin 28.12.1993günlü, SP. 43 HZ.l993/57 sayılı iddianamesinde şöyle denilmektedir:
"I-Giriş
Çalışmalarıylaulusal iradeyi oluşturarak genel ve yerel seçimler yoluyla siyasal iktidarasahip olmayı ve siyasal kararları etkilemeyi hedef alan kuruluşlar olan siyasalpartileri, Anayasanın 68. maddesinin ikinci fıkrası hükmü, demokratik siyasalhayatın vazgeçilmez ögeleri saymak suretiyle demokrasinin belirleyici temelözelliklerinden birisi olarak kabul etmiştir.
Kişileringenel oy hakkı çerçevesinde tek tek sahip oldukları siyasal tercihleri,programları yönünde toplayıp birleştirerek siyasal iktidara ulaşmayı amaçlayansiyasal partilerin ulusal iradenin oluşmasındaki rol ve görevleriyle olağanderneklerden farklı bir durumda bulunduğunu gözeten Anayasa, bu nedenle onlarıöncelikle kendi yapısı içinde düzenleme gereğini duymuş ve 68. ve 69.maddelerinde kuruluşları, tüzük ve programlarında ve çalışmalarında uymaklayükümlü oldukları hususları ve kapatılmaları hakkında genel niteliktekikuralları getirmiştir. Ancak, önceden izin alınmadan kurulabileceği ve onlarolmadan gerçek bir demokratik hayatın var olamayacağı kabul edilen siyasalpartilerin, çalışmalarında hiçbir sınırlamaya bağlı olmayacaklarını söylemekolanaksızdır. Çünkü, toplum hayatında çok önemli işlevlere sahip bulunansiyasal partilerin demokratik düzeni ve cumhuriyetin niteliklerini hedef alanbir güç merkezi durumuna gelmesi toplumu tehdit etmeye başlar ve kamu düzenibozulur. Toplumun hukuksal açıdan örgütlenmiş biçimi olan devletin bizzat kendivarlığına yönelen bu gibi tehlikelere karşı hukuk devleti ilkesi çerçevesiiçinde gereken önlemleri alması onun demokratik hukuk devleti olma niteliğiningereğidir. Anayasa, siyasal partileri demokratik, siyasal hayatın vazgeçilmezögeleri ve demokrasinin simgesi saymış olmakla birlikte, çalışmalarındasınırsız bir özgürlük tanımamış, onların ülke zararına çalışmaların odağıolabilmesi olasılığını öngörerek bu gibi hallerde kapatılabileceklerini kabuletmiştir. Getirilen yasaklamalara uyulmaması durumunda, Türkiye Cumhuriyetininkendisiyle özdeşleşmiş olan niteliklerin ve devletin dayanağını oluşturan temelilke ve esasların sarsılacağı ve Türkiye Cumhuriyeti Devletinin tehlikeyedüşeceğinde hiç kuşku yoktur. Yukarıda belirlenen nitelikler ve işlevlerinsonucu olarak Anayasa 69. maddesiyle, kurulan partilerin tüzük veprogramlarının ve kurucularının hukukî durumlarının Anayasa ve yasa hükümlerineuygunluğunun kuruluşlarını takiben ve öncelikle denetleme ve gerektiğindekapatma davası açma görevini Cumhuriyet Başsavcılığımıza vermiştir.
Siyasalpartilerin kuruluşlarından itibaren çalışmaları, denetimleri konularında olduğukadar kapatılmalarına ilişkin ilke ve esaslar belli bir düzen içerisindeayrıntılı olarak Siyasî Partiler Yasası (Daha sonra "SPY" olarakanılacaktır)'nda yer almış, Anayasada belli edilen yasaklara uymadığıCumhuriyet Başsavcılığınca tespit edilen siyasal partiler hakkında Anayasa Mahkemesindekapatma davası açılması benimsenmiştir.
Davalısiyasal parti, gerekli bildiri ve belgelerin 15.1.1991 tarihinde İçişleriBakanlığına verilmesiyle SPY'nın 8. maddesine göre tüzel kişilik kazanmıştır.Cumhuriyet Başsavcılığımız da Anayasa ve SPY'nın yüklediği görev uyarınca,diğer partiler gibi, davalı siyasal partinin yurt düzeyindeki çalışmalarınıkuruluşundan başlayarak izlemeye başlamış, görevden ötürü (re'sen) yapılanizleme yanında 9.11.1993 gün ve SP.33 Muh.1993/154 sayılı yazımız üzerine davalısiyasi partice 12.10.1993 gün ve 706 sayılı yazı ekinde gönderilen yayınlarınincelenmesi ve değerlendirilmesinden, davalı siyasî partinin çalışmalarında,kapatmayı gerektiren yasaklamalara aykırı davranışların var olduğu kanısınavarılmıştır.
II-Açıklamalar
SPY'nın78., 80. ve 81. maddelerini de içeren, dördüncü kısmındaki yasaklara aykırılıkhalinde partinin kapatılmasını düzenleyen 101. maddesinde bir siyasal partihakkında kapatma kararının şu hallerde verileceği belirlenmiştir: (a) Partitüzük, program ve diğer mevzuatının yasanın dördüncü kısmında yer alanhükümlere aykırı olması veya (b) Parti büyük kongresinde, merkez karar veyönetim kurulunca veya bu kurulun iki ayrı kurul olarak oluşturulduğu hallerdeilgili kurulca ya da Türkiye Büyük Millet Meclisi grup yönetim veya grup genelkurullarınca Yasa'nın dördüncü kısmındaki hükümlere aykırı karar alınması veyagenelge ve bildiriler yayınlanması veya karar alınmamış olsa bile bu kurullarcaaynı hükümlere aykırı faaliyetlerde bulunulması yahut parti genel başkan veyagenel başkan yardımcısı veya genel sekreterinin sözü edilen bu maddelerhükümlerine aykırı olarak sözlü ya da yazılı beyanda bulunması veya (c) partimerkez karar ve yönetim kurulunca Yüksek Seçim Kuruluna partiyi temsilenkonuşma yapacağı bildirilmiş olan kimsenin radyo ve televizyonda yaptığıkonuşmanın Yasa'nın dördüncü kısmında yer alan maddeler hükümlerine aykırıolması.
Budava açısından 101. maddenin (c) bendinin uygulanması söz konusu değildir. Bunedenle, var olan kanıtların (a) ve (b) bentleri uyarınca değerlendirilmesigerekmektedir. (a) bendinde tüzük ve programı esas alması yanında (b) bendindede sözlü ya da yazılı beyanlarıyla partinin kapatılmasına neden olabilecekparti organları arasında büyük kongre, merkez karar ve yönetim kurulu veya bukurul iki ayrı kuruluş olarak oluşturulmuş ise bunların her biri ile genelbaşkanı ve genel başkan yardımcısı sayılmıştır.
Davalısiyasî partinin tüzük ve programındaki kapatılma nedeni olabilecek kimibelirsizlikleri; davalı siyasi partinin büyük kongre kararı, genel yönetimkurulu raporları, genel başkan Sadun AREN ve genel başkan yardımcısı SıtkıCOŞKUN'un parti adına açıklamaları ile kapatılmaya ilişkin kanıtlar dahabelirgin hale gelmiştir.
PartiTüzüğünün, partinin amaçlarını belirleyen 2. maddesinde,
"...Parti, ulusal baskı ve şiddetin her türlüsüne karşı mücadele eder. Kürtsorununa barışçı, demokratik ve adil bir çözüm yolunun bulunması, bununkoşullarının yaratılması için çalışır..." denilmekte ve parti programının,
Katılımcıdemokrasi başlığı altında,
"Ülkemizinkarşı karşıya bulunduğu çok boyutlu, derin sorunlar ve dünyadaki hızlı, çokyönlü değişiklikler, Türkiye'de köklü bir politik yenilenmeyi, demokratikyeniden yapılanmayı zorunlu kılmaktadır. Toplumsal yaşamın her alanında yıkıcıetkilerde bulunan tıkanıklığı aşmak, toplumsal dinamizmin önünü açmak, ancakbaskıcı anlayış ve rejime son vermekle ve köklü bir demokratikleşmeyle mümkünolacaktır.
Bunabir ilk adım olarak Partimiz
........
Kürtlerinvarlığının ve kimliğinin resmen tanınmasını, kendi sözlerini söyleyebilmelerini
.......
zorunlugörmektedir..."
Kürtsorunu başlığı altında,
"Partimiz,Türkiye Cumhuriyeti yurttaşlarının önemli bir bölümünü Kürtlerin oluşturduğuolgusundan hareketle, "Kürt Halkı'nın varlığı" gerçeğini söylemeyiengelleyen yasaklar zinciri ortadan kaldırılmadıkça, Kürt sorununu tartışma veçözümler üretme olanağının bulunmadığı görüşündedir.
Partimiz,Kürt sorunu çözülmeden ülkemize demokrasinin gelemeyeceği, demokrasi sorununaçözüm bulunmadan da Kürt sorununun çözülemeyeceği inancındadır. Kürt sorunu,Türkiye'nin, Türklerin ve Kürtlerin, demokrasi ve özgürlükten yana olanherkesin sorunudur. Çünkü bu sorun, baskıcı rejimin hem bir nedeni hem birsonucudur.
Partimiz,Kürt sorununun, İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi, Avrupa İnsan HaklarıSözleşmesi, Helsinki Sonuç Belgesi doğrultusunda Türkiye'nin yeniden yapılanmasıtemelinde barışçı, demokratik yöntemlerle çözülmesinden yanadır.
Partimiz,Kürt sorununa barışçı, demokratik ve adil bir çözüm yolu bulunması, bununkoşullarının yaratılması için ciddi, tutarlı ve inançlı bir uğraş verecektir.
Partimiz,kendini Kürt halkının yerine koymadan, onlar adına çözümler önermeden, Türklerve Kürtler arasında demokratik bir ortamda oluşacak bir mutabakatla, buekonomik, politik, sosyal ve kültürel boyutlu karmaşık sorunun çözüme ulaşmasıiçin çalışacaktır.
Partimiz,Kürtlerin kendi kimlikleri ile tartışmalara katılması, sorunun çözümünde tarafolabilmeleri için, Kürt dili ve kültürü üzerindeki yasak ve baskılarınkaldırılması için, Kürtçe yazma ve konuşmayı yasaklayan 2932 sayılı Yasa'nın vebenzer yasaların kaldırılması, Ceza Yasası'nda ve Siyasî Partiler Yasası'ndakiilgili yasaklara son verilmesi için çalışacaktır.
Partimiz,acil olarak Doğu ve Güneydoğu Anadolu'da savaş hali ve gerekçelerinin ve devletterörünün son bulması, militarist, şoven, baskıcı resmî anlayışın, Kürtleri birgüvenlik rizikosu kabul eden görüşlerin terkedilmesi, yerlerinden yurtlarındanolmalarının önlenmesi, zorunlu göç ve sürgüne, kötü muamelelere hedef olmaktankurtulmaları için mücadele edecektir."
Eğitimbaşlığı altında,
diğerdüzenlemeler yanında "... Kürtlerin ana dillerinde eğitim görmeleri imkanıda sağlanmalıdır..."
Kültürbaşlığı altında,
"...Kürtlerin kendi kültür varlıklarını yaşatmaları ve geliştirmeleridesteklenecektir..."
İbareleriyer almaktadır.
SiyasîPartiler yasasının belirlediği yöntem ve esaslara göre parti mevzuatındaki budüzenlemelerin anlamının; partinin büyük kongeresi ile ilgili kurullarınınaldığı kararlar, yayınladığı genelge ve bildirileri, bir karara dayanmasa bilefaaliyetleri, genel başkan, genel başkan yardımcısı ve genel sekreterininyazılı veya sözlü beyanları ile birlikte değerlendirilmesi zorunlu görülmüştür.
Davalısiyasî partinin Büyük Kongresi 2-3 Mayıs 1992 tarihinde yapılmıştır. Bukongrede partinin genel yönetim kurulunun çalışma raporu incelenmiş ve göndemindekikonuları görüşerek bazı noktaların bir sonuç bildirgesiyle duyurulmasıkararlaştırılmıştır. Gerek genel yönetim kurulu çalışma raporu ve gereksebirinci kongre sonuç bildirgesi ve kararları parti yayını olarakyayınlanmıştır.
Birincikongre genel yönetim kurulu çalışma raporunda;
"...Kürt sorununun bugün geldiği yer Kürt halkının uzun mücadele sürecinin vebirleşik olarak kürt politik örgüt ve hareketlerinin varlığıyla gelinen yerdir.Son 10 yılda Türkiye açısından PKK. öne çıkan kürt örgütü durumundadır.
....
Nevrozolayları ve sonrasındaki şiddet askersel çözüm yanlısı güçler, Hizbullak (h)vb. kontgerilla organizasyonlarını da daha yoğun kullanarak kendi tutumlarınıhükümete kabul ettirmişlerdir. Bu durumda Kürt realitesini yok sayan, onların ulusalve uluslararası yasa ve antlaşmalardan doğan ve her ulusun sahip olduğu kendigeleceğini özgürce belirleyebilmek için vazgeçilmez olan hak ve özgürlükleriniyadsıyan ve bu konulardaki yasal ve barışçı girişimi şiddetle bastırangeleneksel politika en azından bugün tekrar üstünlük kazanmış görünmektedir.Oysa, bu politikanın bizzat kendisinin bölücü niteliği 70 yıllık uygulamasınınsonuçlarıyla ortadadır.
.....
SBPGYK'sı şiddete dayalı yöntemlerin ne Kürtlere ne de Türklere hiçbir yararıolmadığı ve terkedilmesi gerektiğinin yaşamsal öneminin altını çiziyor. Birbütün halinde şiddet Türk ve Kürt nüfusunun gittikçe daha çoğunu sertlikyanlısı güçlere doğru kutuplaştırma ve her iki halkı da birbirine karşıcepheleştirme eğilimi taşıyor.
.....
GYK'mızKürt sorununun çözümü açısından şu temel noktaların altını çizmektedir.
Kürtsorunu Kürt kimliği ve özgürlüklerini tanımamak ve gereğini yerinegetirmemekten kaynaklanmaktadır.
Kürtlernasıl yaşamak istiyorlarsa öyle yaşamakta özgür olmalıdırlar. Bu en doğal insanhakkıdır. Bu hak bağımsız yaşamayı da içerir.
Nasılyaşamak istedikleri konusunda Kürtler özgür olunca, bu sorun çözüm yolunagirebilir.
Kürtlerüniter devlet içinde yaşamaktan, bağımsız devlet kurmaya kadar çeşitlialternatif yaşam biçimlerini seçmekte özgür olmalıdırlar.
Buözgürlük hiçbir tehdit, korku ve müeyyide taşımayan bir özgürlük olmalıdır.
Şiddeteylemleri ve PKK. ile Kürt sorununu özdeş görmemek, karıştırmamak gerekir. Kürtsorunu PKK'dan önce de vardır. PKK. bu işten vazgeçerse de, Kürt sorunuçözülmezse Kürt sorunu gene varolmaya devam edecektir.
Türkiyehalkı ve demokrasiden yana olan herkesin ortak çabası ile Kürt sorunuçözülebilir ve çözülmelidir. Bu noktada GYK'mız işçi sınıfının sendikal,politik hak ve özgürlükler mücadelesi ile Kürtlerin hak ve özgürlükleriningerçekleştirilmesinin yakın bağına dikkatleri çekiyor.
Kürtsorunu çözülmeden 12 Eylül'den tam çıkış ve demokrasi gelemez. Demokrasiuygulanmadan, Kürt sorunu çözülemez. Yani Türkler ve Kürtler arasında tam hakeşitliği sağlanmadan, sorunun tam bir açıklıkla ve sınırsızca tartışılması içinpolitik ve yasal koşullar sağlanıp, yasaklar kalkmadan hangi çözümün doğruolduğunu sağlıklı bir biçimde tartışmak bile mümkün değildir.
Sorununçözümünün birinci koşulu; çözüm olarak önerilebilecek bütün görüşlerinaçıklanma, savunulma ve alternatif olarak da kendini istediği biçimde ifadeetmesi özgürlüğünün kabul edilip, güvence altına alınmasıdır. İkinci koşul,problemin ilgililerinin demokratik ortamda oluşacak tercihlerine karşı kesinbir kabul ve saygı dışında hiçbir yaptırım uygulanmayacağı güvencesinin yasaltemelde sağlanmasıdır. Üçüncü koşul; özgür demokratik bir tartışma sonucuoluşan sonuçla birlikte ilerde sorunun şu veya bu evrede gündeme tekrar gelmesihalinde ele alınabilmesi işlevli mekanizmalara sahip olmasıdır.
Öncetüm yasakların, baskı ve eşitsizliklerin kalktığı şiddetin ve silahınterkedildiği tam ve güvenceli demokratik bir ortam. Bu olmadan GYK'mız Kürtsorununu tartışmak ve çözümler üretme olanağının çok sınırlı olduğugörüşündedir.
Kürtsorunu, Kürtlerin özgür iradesini temel alan, Kürtlerin ve Türklerin tam hak eşitliğitemelinde ortak çıkarlarını sağlayan demokratik bir mutabakatla, bölge ve dünyabarışına hizmet eden, şiddeti bütün biçimleriyle reddeden, barışçı, demokratikve adil bir çözümle sonuca ulaştırılabilir.
Öncekiyıllarda çözümü daha kolay olan Kürt sorunu, gün geçtikçe çözümü zorlaşan birsorun haline gelmektedir. Türkiye Cumhuriyetinin geleneksel politikalarıyla,Kürt realitesinin çatıştığı bir konumdan Kürtlerle Türklerin çatıştığı birkonuma doğru yuvarlanma tehlikesi ciddidir. Bu noktada, Türkiye solunun üzerinedüşeni yeterince yerine getirdiği söylenemez. Partimiz sorundaki tehlikeligelişmeye dikkati çekmiş, Genel Başkanımız Sadun AREN bu konuda doğrudan SayınS.DEMİREL ve E.İNÖNÜ'ye mektupla görüşlerimizi iletmiş, kamuoyuna açıklamalaryapmıştır. İl örgütlerimizin girişimleri olmuştur. Ama en başta Kürtlerin yoğunyaşadığı illerde parti örgütlerimizi kuramamış oluşumuzdan başlayarak sorundaeksik kaldığımızı da kabul etmeliyiz.
Türklerve Kürtlerin özgür ve gönüllülükleri temelindeki birliğinden yana olan SBPbirinci kongresi vesilesiyle Türkiyenin Türk-Kürt tüm yurttaşlarına, kamugörevi yürüten ya da yurttaş insiyatifi niteliğinde bulunan bütün kurumlarınaseslenmekte ve aşağıdaki önerilerin hayata geçirilmesi için zaman yitirilmemesigerektiğini hatırlatmaktadır.
Yukarıdaifade edilen noktalardan çıkarak gerçekleştirilmesi gereken değişikliklerin birbölümü hükümet kararnameleriyle, bir bölümü yasa değişiklikleriyle, bir bölümüise yeni bir anayasa ile sağlanabilir.
İvedilikleharekete geçilmesi gerektiğinden, anayasa gibi geniş mutabakatlar gerektirenkonuların ele alınmasından önce hükümet kararnameleri ve yasa değişiklikleriyletemel adımların atılması gerekmektedir.
SosyalistBirlik Partisi Türkiye'nin, tüm yurttaşların esenlik içinde yaşadığı bir ülkehaline gelebilmesi için ulaşılması gereken hedefleri şöyle tanımlamaktadır :
1)Kürtlerin varlığı yasal temelde tanınmalıdır.
2)Devlet ve hükümet Kürt sorununun çözümünde askersel araç ve çözümleri değil,politik araçlar ve çözümü benimsediğini açıklamalıdır.
3)Olağanüstü hal hemen sona ermeli, koruculuk sistemi kaldırılmalı, özel timbölgeden çekilmelidir.
4)Anayasa ve siyasî partiler yasası barışçılığı esas alan tüm görüşlerin tam birözgürlük içinde dile getirilmesini sağlamalıdır. Ayrılıkçı partiler de yasalolabilmelidir. Bu ayrılma durumunun hangi koşulların yerine gelmesiylegerçekleşebileceğinin anayasada tanımlanmış olmasını gerektirir.
5)Kürt sorununu yasal yollardan dile getirmek ve en uç önerileri bileseslendirebilmek mümkün olmadığı için yasal yolların dışına çıkmış olanlar içinbir genel af getirilmelidir.
6)Merkezi devlet örgütlenmesinde ademi merkeziyetçiliği güçlendirecek şekildebölgesel düzenlemeler yapılmalı, eyalet sistemine geçilmeli, eyalet meclislerikurulmalı, eyalet il ve ilçe yönetimleri seçimle görev getirilmelidir.
7)Eğitimde yerel yönetimlerin söz sahibi olması sağlanmalı ve yerel yönetimlerinkararlarına bağlı olarak Kürtçe derslerinin konulması mümkün olabilmelidir.
8)Radyo ve televizyonlardan Kürtçe de yayın yapılmalıdır.
9)Devlet katlarında ve Silahlı Kuvvetlerde görevli kürt kökenli yurttaşlarınkendi ulusal kimliklerini açık ifade edebilmeleri sağlanmalıdır. Devletinyasama, yürütme ve yargı erk organlarının bileşiminin ülke nüfusunun etnik-ulusalbileşimine uygun hale gelmesiyle eşitlik sağlanmağa başlanılmış olabilir.Haklarda ve devletin tüm yapısında farklı kökenlerden tüm yurttaşların tameşitliği ve devletin milliyetçilikten arındırılması, yani Türk vasfındanuzaklaştırılmasıyla, devlet Türklerin, Kürtlerin ve ülkede yaşayan tüm ulus veetnik kökenden yurttaşların demokratik devleti olma imkanını kazanabilir. EğerKürt olduğunu ifade eden bir teğmen general olabiliyorsa, Kürtlerin devletin enyüksek katlarına gelebildiği ancak o zaman söylenebilir.
TürkiyeCumhuriyeti'nin ve bu Cumhuriyette yaşayan tüm yurttaşların esenliği budeğişikliklere ulaşılabilmesine bağlıdır. Geleneksel devlet politikasında ısrarTürkiye'yi içeride kaosa, dışarıda ise bir barbarlar ülkesi konumunasürükleyecektir..." denilmektedir.
DavalıPartinin büyük kongeresinde alınan karara dayalı partinin görüşleri "1.kongre sonuç bildirgesi ve kongere kararları" ismi ile parti yayını olarakbir kitapcık haline getirilmiştir. Burada "Kürt Sorunu Hakkında KararTasarısı" başlığı altında aynen,
".....
SBP1. Kongresi, Kürt sorununun çözümü açısından şu temel noktaların altınıçizmektedir.
Kürtsorunu, kürt kimliği ve özgürlüklerini tanımamak ve gereğini yerinegetirmemekten kaynaklanmaktadır.
Kürtlernasıl yaşamak istiyorlarsa öyle yaşamakta özgür olmalıdırlar. Bu en doğal insanhakkıdır. Bu hak bağımsız yaşamayı da içerir.
Nasılyaşamak istedikleri konusunda kürtler özgür olunca, bu sorun çözüm yolunagirebilir.
Kürtlerüniter devlet içinde yaşamaktan, bağımsız devlet kurmaya kadar çeşitlialternatif yaşam biçimlerini seçmekte özgür olmalıdır.
Buözgürlük hiçbir tehdit, korku ve müeyyide taşımayan bir özgürlük olmalıdır.
Şiddeteylemleri ve PKK ile Kürt sorununu özdeş görmemek, karıştırmamak gerekir. Kürtsorunu PKK'dan önce de vardı. PKK bu işten vazgeçerse de, Kürt sorunuçözülmezse Kürt sorunu gene varolmaya devam edecektir.
Türkiyehalkı ve demokrasiden yana olan herkesin ortak çabası ile Kürt sorunuçözülebilir ve çözülmelidir. Bu noktada Kongremiz işçi sınıfının sendikal,politik hak ve özgürlükler mücadelesi ile Kürtlerin hak ve özgürlükleriningerçekleştirilmesinin yakın bağına dikkatleri çekiyor.
Kürtsorunu çözülmeden 12 Eylül 'den tam çıkış ve demokrasi gerçekleşemez. Demokrasiuygulanmadan, Kürt sorunu çözülemez. Yani Türkler ve Kürtler arasında tam hakeşitliği sağlanmadan, sorunun tam bir açıklıkla ve sınırsızca tartışılması içinpolitik ve yasal koşullar sağlanıp, yasaklar kalkmadan hangi çözümün doğruolduğunu, sağlıklı bir biçimde tartışmak bile mümkün değildir.
Sorununçözümünün birinci koşulu;çözüm olarak önerilebilecek bütün görüşlerin açıklama,savunulma ve alternatif olarak da kendi istediği biçimde ifade etmesiözgürlüğünün kabul edilip, güvence altına alınmasıdır. İkinci koşul; probleminilgililerin demokratik ortamda oluşacak tercihlerine karşı kesin bir kabul vesaygı dışında, hiçbir yaptırım uygulanmayacağı güvencesinin yasal temeldesağlanmasıdır. Üçüncü koşul; özgür, demokratik bir tartışma sonucu oluşansonuçla birlikte ilerde sorunun şu veya bu evrede gündeme tekrar gelmesihalinde ele alınabilmesi işlevi mekanizmalara sahip olmasıdır.
Öncetüm yasakların, baskı ve eşitsizliklerin kalktığı şiddet ve silahınterkedildiği tam ve güvenceli demokratik bir ortam bu olmadan kongremiz Kürtsorununu tartışmak ve çözümler üretme olanağının çok sınırlı olduğugörüşündedir.
Kürtsorunu, Kürtlerin özgür iradesini temel alan, Kürtlerin ve Türklerin tam hak eşitliğitemelinde ortak çıkarlarını sağlayan demokratik bir mutabakatla, bölge ve dünyabarışına hizmet eden, şiddeti bütün biçimleriyle reddeden barışçı, demokratikve adil bir çözümle sonuca ulaştırılabilir.
Öncekiyıllarda çözümü daha kolay olan Kürt sorunu, gün geçtikçe çözümü zorlaşan birsorun haline gelmektedir. Türkiye Cumhuriyeti'nin geleneksel politikalarıyla,Kürt realitesinin çatıştığı bir konumdan, Kürtlerle Türklerin çatıştığı birkonuma doğru yuvarlanma tahlikesi ciddidir.
SBP.Kongresi şiddete dayalı yöntemlerin, ne Kürtlere ne de Türklere hiçbir yararıolmadığı ve terkedilmesi gerektiğinin yaşamsal öneminin altını çiziyor. Birbütün halinde şiddet, Türk ve Kürt nüfusunun gittikçe daha çoğunu sertlikyanlısı güçlere doğru kutuplaştırma ve her iki halkı da birbirine karşıcepheleştirme tehlikesini taşıyor. Son günlerde Batı Anadolu'da tekrar uçverdirilen olaylar vahimdir. Dış Türkler olgusundan da çarpıtılarak yararlananşoven, pantürkist çevrelerin kışkırtmaya çalıştığı milliyetçi hisleri bu açıdantehlikeli bir toplumsal psikolojik zemin yaratıyor.
Kongremiz,Kürt sorununun bu ortam içinde ve şiddet makasında, en azından belli bir süreiçin çözüm olanaklarının daraltılıp ertelendiği bir duruma, kitlenmetehlikesiyle karşı karşıya olduğuna dikkatleri çekmektedir. Çünkü Kürtlerinvarlıklarını inkar politikasından bile tam anlamıyla vazgeçilmemiştir.Hükümetin kuruluşunu izleyen günlerde Başbakan DEMİREL'in "Kürtrealitesini tanıyoruz" sözleri resmî devlet televizyonunda sansür edilebilmiştir.Gene Başbakan'ın 30 Mart 1992'de yabancı basın için İstanbul'da düzenlediğibasın toplantısında sarfettiği "Kürt" sözcüğü yine TRT tarafındanyansıtılmamıştır. Kısaca, "devlet içindeki devletin" Kürt sorununuçözümsüzlüğe doğru yuvarlama tehlikesi artmaktadır.
Türklerinve Kürtlerin özgür ve gönüllülük temelindeki birliğinden yana olan SBP.,Birinci Kongresi vesilesiyle, Türklerin Türk-Kürt tüm yurttaşlarına, kamugörevi yürüten ya da yurttaş insiyatifi niteliğinde bulunan tüm kurumlarınaseslenmekte ve aşağıdaki önerilerin hayata geçirilmesi için zaman yitirilmemesigerektiğini hatırlatmaktadır.
Yukarıdaifade edilen noktalardan çıkarak gerçekleştirilmesi gereken değişikliklerin birbölümü hükümet kararnameleriyle, bir bölümü yasa değişiklikleriyle, bir bölümüise yeni bir anayasa ile sağlanabilir.
İvedilikleharekete geçilmesi gerektiğinden, anayasa gibi geniş mutabakatlar gerektirenkonuların ele alınmasından önce, hükümet kararnameleri ve yasadeğişiklikleriyle temel adımların atılması gerekmektedir.
SosyalistBirlik Partisi 1.Kongresi Türkiye'nin tüm yurttaşların esenlik içinde yaşadığıbir ülke haline gelebilmesi için, ulaşılması gereken hedefleri şöyletanımlamaktadir.
1)Kürtlerin varlığı yasal temelde tanınmalıdır.
2)Devlet ve hükümet Kürt sorununun çözümünde askersel araç ve çözümleri değil,politik araç ve çözümleri benimsediğini açıklamalıdır.
3)Olağanüstü hal hemen sona erdirilmeli, koruculuk sistemi kaldırılmalı, özel timbölgeden çekilmelidir.
4)Anayasa ve siyasî partiler yasası, barışçılığı esas alan tüm görüşlerin tam birözgürlük içinde dile getirilmesini sağlamalıdır. Ayrılıkçı partiler de yasalolabilmelidir. Bu ayrılma durumunun, hangi koşulların yerine gelmesiylegerçekleşebileceğinin Anayasada tanımlanmış olmasını gerektirir.
5)Kürt sorununu yasal yollardan dile getirmek ve en uç önerileri bileseslendirebilmek mümkün olmadığı için, yasal yolların dışına çıkmış olanlariçin bir genel af getirilmelidir.
6)Merkezi devlet örgütlenmesinden adem-i merkeziyetçiliği güçlendirecek şekildebölgesel düzenlemeler yapılmalı, eyalet sistemine geçilmeli, il ve ilçeyönetimleri seçimle göreve getirilmelidir.
7)Eğitimde yerel yönetimlerin söz sahibi olması sağlanmalı ve yerel yönetimlerinkararlarına bağlı olarak Kürtçe derslerinin konulması mümkün olabilmelidir.
8)Radyo ve televizyonlardan Kürtçe yayın da yapılmalıdır.
9)Devlet katlarında ve Silahlı Kuvvetlerde görevli Kürt kökenli yurttaşlarınkendi ulusal kimliklerini açık ifade edebilmeleri sağlanmalıdır. Devletinyasama, yürütme ve yargı erk organlarının bileşiminin ülke nüfusunun etnikulusal bileşimine uygun hale gelmesiyle eşitlik sağlanmağa başlanılmışolabilir. Haklarda ve devletin tüm yapısında farklı kökenlerden tümyurttaşların tam eşitliği ve devletin milliyetçilikten arındırılması, yani Türkvasfından uzaklaştırılmasıyla, devlet Türklerin, Kürtlerin ve ülkede yaşayantüm ulus ve etnik kökenden yurttaşların demokratik devleti halinegetirilebilir. Eğer Kürt olduğunu ifade eden bir teğmen general olabiliyorsa,Kürtlerin devletin en yüksek katlarına gelebildiği ancak o zaman söylenebilir.
TürkiyeCumhuriyeti'nin ve bu Cumhuriyette yaşayan tüm yurttaşların esenliği budeğişikliklere ulaşabilmesine bağlıdır. Geleneksel devlet politikasında ısrarTürkiye'yi içerde kaosa, dışarda ise barbarlar ülkesi konumunasürükleyecektir."
Denilmekteve bu kararın 6 karşı oyla çoğunlukla kabul edildiği belirtilmektedir.
Partiningenel yönetim kurulunun çeşitli tarihlerdeki bu açıklamalarının"Bülten" adı ile yayınlanan ve "Sosyalist Birlik Partisi GenelMerkez Haber Bülteni" olduğu belirtilen parti yayınının 4., 7., 8. ve 11.sayılarında yer aldığı ve benzer görüşlere yer verildiği görülmektedir.
PartininAnayasa değişikliğine ilişkin önerisi Bülten'in 7. sayısında yer almıştır veburada "Eğitim dili Türkçe olmalı, ancak değişik etnik kökenliyurttaşların yoğun olarak yaşadıkları bölğelerde, halkın yaygın olarakkonuştuğu dillerde de eğitim yapılmalıdır. Her dilde özel okul açmak serbestolmalıdır." ilkesine yer verilmektedir.
GenelMerkez Haber Bülteni'nin Temmuz 1992, Ağustos 1992 ve Eylül 1992 tarihlisayılarında davalı parti genel başkanının çeşitli yayın organı temsilcileri ileyaptığı röportajlardaki beyanları yayınlanmıştır. Genel Başkan Sadun AREN'inkonu ile ilgili olarak sorulara partisi adına verdiği yanıtlar aynen şöyledir;
".....
VoRealites: Kürt sorunu konusunda ne düşünüyorsunuz'
AREN:Türk hükümeti Kürt kimliğini tanımak istemiyor. Sorunun çözümü Kürt kimliğinintanınmasından geçiyor.
VoRealites: Kürt sorunu konusunda, bağımsızlık, özerklik veya federasyonönerileri içinde siz hangisine taraftarsınız'
AREN:Bu konuda kararı Kürtler vermeli. Biz onlara özerklik veya federasyon türü biröneriyi dayatamayız. Çözüme ulaşabilmek için önce konunun tartışılabileceği birortam yaratılmalı.
VoRealites: 17 Mayıs tarihinde Irak'ta yaşayan Kürtler, arasında seçimleryapıldı. Bunun Türkiye'de yaşayan Kürtler üzerinde bir yansımasınınolabileceğini düşünüyormusunuz'
AREN:Düşünmüyorum. Türkiye'de yaşayan Kürtler Irak'takinden çok farklıdırlar; ileridurumdadırlar. Çok uzun süredir birlikte yaşadıkları Türklerle kaynaşmışlardır.Türkiye'nin batısında yaşayan birçok Kürt, yaşadıkları bölgenin halkıyla okadar bütünleşmişlerdir ki, Kürt kimliklerini ileri sürmemektedirler. Bir örnekverecek olursak, şu andaki Hükümetin Dışişleri Bakanı Kürttür. Arap ülkelerindeise durum farklıdır. Oradaki Kürtler yerli halkla karışıp bütünleşmemişlerdir.
VoRealites: Bu nedenle mi, Türkiye'de ne kadar Kürdün yaşadığı hesaplanamıyor'
AREN:Evet, tamamen öyle. Bu rakamın on ile yirmi milyon arası olduğu söylenebilir.Altmışlı yıllardaki nüfus kayıtlarında insanlara "ana diliniz ne'"sorusu soruluyordu. Bu soru Kürt nüfusunun saptanmasına olanak veriyordu. Bugünbu tür soruların sorulmuyor olması, nüfus içindeki Kürt oranının tespitiniolanaksız kılıyor.
VoRealites: PKK'nın "Kürtlerin temsilcisiyim" iddiasını nasıldeğerlendiriyorsunuz'
AREN:Bunu söyleyemezler. Silah kullandıkları sürece Kürtler de kendilerinden korkuyor.Zor bir soru.
VoRealites: Türkiye'nin iç durumunu nasıl yorumluyorsunuz'
AREN:Demokratikleşme yönünde gelişmeler var. Güneydoğudaki silahlı mücadeledemokratikleşmenin önünde bir engel oluşturuyor. Eğer eski SSCB sınırlarıiçerisinde bir Türk müdahalesi gerçekleştirilirse, bu durum da olumsuzgelişmelere neden olur.
.......
Vorwarts:Türkiye'de Kürt halkının varlığından bahsetmek yasa önünde suç sayılıyorsa,partinin Kürt konusundaki tavrı nedir'
AREN:Partimiz Kürt sorunu konusunda yaklaşık olarak Kutlu ve Sargın'ın partisininsavunduklarına yakın şeyler söylüyor. Türkiye'de Kürt halkının varlığını, buhalkın Türklerin sahip olduğu haklara sahip olması, gelecekleri hakkındakendilerinin karar vermesi gerektiğini savunuyoruz. Kanunlara karşı geliyor sayılsakbile, bizim konuya bakışımız böyledir. Şu anda hükümet bu konuda kesin birtavır takınmıyor, var olan kanunu da bize karşı kullanmıyor.
Kürtsorunu şu anda Türkiye'nin önemli sorunu. Güney Doğu'da PKK önderliğinde birsilahlı savaş sürmektedir. Bu durum sorunun barışçı çözümünü engellemektedir.Biz silah kullanılmasına karşıyız.PKK silahlarını bırakmalı, hükümet dePKK'cılara af çıkartmalı. PKK mücadelesini yasal yollardan yürütebilmelidir.Ancak o zaman sorunlar tartışılıp bir çözüm bulunabilir.
Vorwarts:Türkiye'de demokratikleşme süreci o kadar kuvvetli değil. PKK'nın silahlımücadelesi buna engel olabilirmi'
AREN:Düşünceme göre evet. Fakat şunu da belirtmekte yarar görüyorum ki, şu anda hiçkimse Kürtlerin tam olarak ne istediğini bilmiyor. Türkiye Kürtlerinin durumu,Irak ve İran'dakilerden farklı. Kanunlar önünde Türkler ve Kürtler arasında birfark yoktur. Kürt halkının yarısı bugün ülkenin batısında yaşamaktadır.Buradaki halkla kaynaşmış, aralarında derin bağlar oluşmuştur. Bir Kürt başbakanveya amiral olabilir. Ama Kürt olarak, Kürt asıllı olarak değil. 15 milyonKürdün 8 milyonu Türklerle iç içe yaşamaktadır. Bu nedenle Kürtlerinbağımsızlığı veya özerkliği durumunda başka problemler de çıkacağından, çokçaKürt bu çözüm önerilerine taraftar değildir. Bugün ayrılma yönünde mücadeleeden Kürtler vardır. Düşünceme göre, serbest bir referandum yapılacak olursasonuç arzuladıkları gibi olmayacaktır. Öncelikle Kürtlerin varlığı resmî olarakkabul edilmeli, okulda, toplumda, kendi dillerini konuşabilmeli, kültürlerinisürdürebilmelidirler. Konunun açıkça tartışılabileceği bir ortam yaratılmalı,böyle bir ortamda yapılacak bir referandumla gelecekleri konusunda kararverebilmelidirler. Partimiz sorunun barışçıl ve demokratik yöntemlerleçözümünden yanadır.
........"
".......
L'HUMANİTE:TBKP, gibi yasanın hışmına uğramamak için kongre metinlerinizde Kürt sorunununasıl ele aldınız'
S.AREN: Bildiğiniz gibi, eğer yasa çerçevesinde kalmak istenirse, ülkemizde nebir şey yapılabilir, ne de bir şey söylenebilir. Siyasî Partiler Yasası,partilerin, Türkiye'de etnik ya da dinsel azınlıklar bulunduğunu ileri sürmekhakkının olmadığını söylüyor. Buna göre, Kürtlerin olduğu bile söylenemez....Kürt'lerin bütün sorunu bu; olmak mı, olmamak mı, varlık mı, yokluk mu sorunu.Biz, Kürt'lerin hak eşitliğini savunuyor ve onları bir azınlık olarak görmeyikabul etmiyoruz. Ama bu, sorunu çözmeye yetmez. Gereken şey, Kürt'lerin kendiyazgılarını kendilerinin kararlaştırabilmesidir. Kongrenin başlıcasloganlarından biri de buydu: "Kürtler, istedikleri gibi yaşamakta özgürolmalıdırlar".
-Gerçekte bu ne anlama geliyor'
-Örgütlenebilmeleri, geleceklerini tartışmak için kendi partilerini kurmalarıgerektiği anlamına geliyor. Olası çözümlerden biri, bağımsızlıktır. Bir başkasıfederasyondur. Bir üçüncüsü, kültürel özerkliktir. Şimdi olduğu gibi, üniterbir Türk devleti içinde yaşamayı da seçebilirler. Ama bunu söylemek onlarınişi. Şimdilik bunu kendileri de bilmiyorlar. Çünkü bu çözümleri özgürcegörüşmek, olası tüm tercihlerin sonuçlarını tartışma olanakları yok.
-Öyleyse siz, Kürt partilerinin kurulmasından yanasınız'
-Kuşkusuz. Demokratik bir ortam yaratmak gerekiyor. Bugün durum nedir' Hükümet,"Kürdistan"dan söz edilmesini bir suç olarak görüyor ve bunu yapanherkesi mahkemeye veriyor. Ama eğer bir Kürt: "Ben böyle çok iyiyim, budurumun değişmesini istemiyorum" derse, bu kez de PKK ona saldırıyor. Bukoşullarda görüşüp tartışmak olanaksız. O halde silahların susması, hükümetinbir genel af çıkarması ve PKK'nın yasallaştırılması gerekiyor.
-PKK'nın yasallık kurallarına uymaya karşı olduğunu mu düşünüyorsunuz'
-Bilmiyorum. Ama bir şeyden başlamak gerekiyor. Eğer hükümet ilk adımı atarsaPKK'nın nasıl bir karşılıkta bulunacağı görülecek. Bir şey kesin, bu sorunsilahla çözülemez. İki taraf da bunu kabul etmek ve insan öldürmeye son vermekzorunda.... Sorun şu ki, PKK hükümetin tek muhatabı olmak istiyor. Ama biz,halk için de var olan bütün eğilimlerin kendini dile getirebilmeleri içinbirçok örgüt olması gerektiğini düşünüyoruz. Bizim önerdiğimiz şema şu:Kürt'lerin özgürce örgütlenmesi, tartışma ve referandum. Sonra, Kürtler eğerbağımsızlığı seçerlerse bunu kabul etmek ve sınırlar sorunu gibi, Türk'lerin veKürtlerin malları sorunu gibi, batı bölgelerinde yaşayan Kürtler sorunu gibiteknik sorunları çözmek için görüşme masasına oturmak gerekecek.
-Böyle bir şema şimdilik çok azınlıkta kalmıyor mu'
-Doğru. Bu fikir, Türk toplumu tarafından hoşgörü ile karşılanmıyor. Ama işleriilerletmek için bu fikri dile getirmek de önemli. Bu bir zihniyet sorunu. Kürthalkının özgür kararını kabul etmek zorunda olduğumuzu kabul ettirmekte başarısağlamak gerekiyor. Türkiye için temel sorunlardan biridir bu. Eğer bu sorunçözülebilirse, bütün öteki sorunlar da çözülebilir. Demokratlaşmanın temeli bu.Çünkü Kürtler için özgürlük kabul edilebilirse, kadınlar için de özgürlük kabuledilebilir ve bu böylece sürer gider ... her şey birbirine bağlı. Bütüntabuları yıkmak gerek"
....."
".....
-Sayın AREN, Kürt sorunu konusunda partiniz iyi niyetli yaklaşımlar içinde olsada bu konuda somut bir pratiğiniz yok. Bunun nedenini açıklarmısınız'
-Öncelikle bizim partimizin görüşünü aktarmak istiyorum, böylece sorunuza daaçıklık getirebilirim.
Kürtlerbir ulustur. Türklerden farlı bir kimliği olan, kültürü olan bir ulustur.Türkiye'nin aslî unsurudur. Kürtler, azınlık falan sayılmazlar. Eskiden beriTürklerle yan yana yaşamış kaynaşmış bir halktır.
Türkdevletinin Kürtler üzerinde uyguladığı yok sayma politikası sorunun bu şekildegelişmesine neden olmuştur. Belki daha farklı bir gelişme yaşanabilirdi. Biz bupolitikayı reddediyoruz. Yani öncelikle Kürtlerin varlığı kabul edilmeli, onlarüzerindeki tüm yasaklamalar ve kısıtlamalar kaldırılmalıdır. Ondan sonraKürtler nasıl yaşamak istediklerine kendileri karar vermelidirler. Hangibiçimde olursa olsun, Kürt halkının geleceği Kürtler tarafındanbelirlenmelidir. Bu nedenle parti olarak çözüm önerileri üretmek ve bunlarıKürt halkına dayatmaktan yana değiliz.
Bugünekadar Kürt halkının kendi özgür idaresiyle karar verme şansı olmadığından doğruzeminde bir gelişme yaşanmamış. Yani Kürtler üniter bir devlet içinde mi,federal bir devlet içinde mi, yoksa tamamıyla ayrılıp bağımsız bir devletolarak mı yaşamak istiyorlar' Bunu bilmiyoruz. Karşılıklı iki güç arasında Kürthalkı kendi isteğini dile getirmek fırsatından yoksun kalmıştır. Biz bunedenlerle sonunu sahiplerine, yani Kürt halkının özgür iradesinebırakılmasından yanayız. Bundan dolayı, nasıl yaşayacakları konusunda herhangibir önerimiz olamaz. Ancak, Kürt kimliğinin ve kültürünün üzerindeki baskılarmutlaka sona ermelidir. Bu biçimde yaşama ya da ayrı yaşama biçimlerinden hangisiolursa olsun bu mutlaka gereklidir.
Bizedüşen görev bu düşüncelerimizi dile getirmektir. Biz de bunu sık sık,gittiğimiz her platformda dile getiriyoruz."
Genegenel başkan Sadun AREN'in çeşitli sebeplerle parti adına konu ile ilgiliyaptığı açıklamalar partinin yayın organı "Bülten"in 4., 10. ve 11.sayılarında yer almıştır. Bu beyanlar,
"....Kürt sorunu önce özgürce oluşturulacak bir tartışma ortamında tartışılmalıdır.Parti olarak biz "Kürtler nasıl yaşamak istiyorlarsa öyle yaşamakta özgürolmalıdırlar" diyoruz. (Bülten Sayı:4)
".... Bu vesile ile hükümetin Kürt sorununun çözümüne yönelik bazı adımlaratmasının yerinde olacağı inancındayız. Örneğin TV. ve radyoda Kürtçe yayın veKürt dilinde eğitim yapılmasını bunlar arasında sayabiliriz." (Bültensayı: 10).
".... Dünyadaki benzer olaylar ve ülkemizde Kürt sorununun izlediği gelişmeçizgisi bu sorunun silahlı yollarla değil, fakat ancak siyasal, demokratik vebarışçı yollarla çözülebileceğini en açık biçimde ortaya koymuştur. Bu nedenleherşeyden önce Hükümetin, PKK'nın silahlı eylemleriyle asıl Kürt sorununubirbirinden ayırması gerekmektedir. Bundan sonra yapılacak iş Kürt halkınıtemsil edebilecek parti ve örgütlerle bir diyaloğ içinde soruna barışçı vedemokratik çözümler aramaktır. Unutmayalım ki daha PKK'nın bile tam olarak neistediği bilinmemektedir.
BuradaKürtçe eğitim görme olanağı ve Radyo-Tv'de Kürtçe yayın yapılmasıgereçekleştirilmelidir. Bunlar talep edildiği takdirde de karşılanması gerekenen doğal demokratik haklardır." (Bülten Sayı: 11).
biçimindedir.
DavalıPartinin genel başkan yardımcısı Sıtkı COŞKUN'un 28 Şubat 1993 günü Paris'teyapılan "Türkiye'de siyasi durum ve görevimiz" konulu toplantıdapartisi adına yaptığı açıklamalar "Bülten"in 7. sayısında yeralmaktadır. Bu beyanın bir bölümü aynen "... Kürt sorunu bugün ülkenin engüncel ve can alıcı sorunudur. Kürt sorunu çözülmeden demokrasi gerçekleşemez.Her Kürt, Türk yurttaşlarla eşit olana kadar, üzerindeki her türlü baskı veayrımcılık bitene kadar her bilinçli Türk insanı "ben Kürdüm"diyebilmelidir..." şeklindedir. Sıtkı COŞKUN başka bir beyanında da"... Sosyalist Birlik Partisi bu noktadan hareketle, Türk ve Kürthalklarını Çekiç Güç'e karşı çıkmaya çağırıyor, MGK'nın ve hükümetin ÇekiçGüç'ün görev süresinin uzatılması önerisine karşı, milletvekillerinin red oyuvermesini istiyor." (Bülten Sayı: 10) demektedir.
III-Kapatma Nedenleri ve Değerlendirme:
A)Kapatma Nedenleri
Dahaönce de değinildiği gibi, siyasal partilerin amaçları ve kapatılmalarınailişkin esaslar Anayasa'nın 68. ve 69. maddelerinde düzenlenmiş bulunmaktadır.68. maddenin dördüncü fıkrası, siyasal partilerin tüzük ve programlarınındevletin ülkesi ve ulusuyla bütünlüğüne, insan haklarına, ulus egemenliğine,demokratik ve lâîk Cumhuriyet ilkelerine aykırı olamayacağı; beşinci fıkrası,sınıf ve zümre egemenliğini veya herhangi bir tür diktatörlüğü savunmayı veyerleştirmeyi amaçlayan parti kurulamayacağı kuralını getirmiş, 69. maddeninbirinci fıkrası ise, siyasal partilerin tüzük ve programları dışında faaliyettebulunamayacakları, Anayasanın 14. maddesinde yer alan sınırlamaların dışınaçıkamayacakları, çıkanların temelli kapatılacakları, sekizinci fıkrası da,siyasal partilerin yabancı devletlerden, uluslararası kuruluşlardan, yabancıülkelerdeki dernek ve gruplardan herhangi bir suretle ayni ve nakti yardım veemir alamayacakları ve bunların Türkiye'nın bağımsızlığı ve ülke bütünlüğüaleyhindeki karar ve faaliyetlerine katılamayacakları, bu hükümlere aykırıhareket eden siyasal partinin temelli kapatılacağı kuralını kabul etmiştir.
Çalışmalarıile ulusal iradenin oluşmasını sağlayarak siyasal iktidara sahip olmayıhedefleyen siyasal partilerin toplum düzeni ve demokratik hayatın devamıbakımından taşıdıkları önem onların kuruluş ve faaliyetlerinin izlenmesininbenzeri örgütlerden farklı olmasını zorunlu kılmıştır. Nitekim, genel çizgileriitibariyle olağan derneklere benzese bile, siyasal partilerin uymaları gerekenesasların Anayasa'da yer alması, çalışmalarının Anayasa ve yasalar hükümlerineuygun olup olmadığının derneklerden farklı olarak özel biçimde izlenip,denetlenmesi, demokratik hayatın vazgeçilmez ögeleri sayılmalarının sonucudur.Ancak, siyasal partilerin yukarıda belirtilen hedefe ulaşmaları içinyapacakları çalışmalarda mutlak bir özgürlükten yararlanmaları beklenemez.Demokratik hukuk devleti olmanın gereği olarak, bu özgürlük Anayasa veyasalarla sınırlandırılmış, siyasal partiler çalışmalarında herhangi birininçiğnenmesi halinde, Anayasa'nın Türkiye Cumhuriyetinin özünden ayrılmayacakolan nitelikler ve devletin dayandığı temel ilke ve görüşler hiçe sayılmış olurve böylece doğrudan doğruya Türkiye Cumhuriyeti tehlikeye düşer.
Siyasalpartilerin kurulmalarına, faaliyetlerine, denetlenmelerine, kapatılmalarınailişkin esasları düzenleyen SPY, Anayasa'nın 68. ve 69. maddelerinde öngörülenilke ve esaslara paralel olarak, siyasî partilerle ilgili yasaklar başlıklıdördüncü kısmında partilerin amaç ve faaliyetlerinde uyacakları hususlarıdüzenlemiş, bu ilke ve esaslara uymamanın yaptırımını 101. maddenin (a), (b) ve(c) bentlerinde "partinin kapatılması" olarak belirlemiştir.
Siyasalpartiler için öngörülen yasaklamalar, davanın konusunu ilgilendirdiği ölçüde,şu biçimdedir:
SPY.nın78. maddesinde; "Siyasî partiler:
a)Türkiye Devletinin ... Anayasanın başlangıç kısmında ve 2. maddesindebelirtilen esaslarını; anayasanın 3. Maddesinde açıklanan Türk Devletininülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğüne, diline ... dair hükümlerini ....değiştirmek;
...dil, ırk, .... ayrımı yaratmak amacını güdemezler veya bu amaca yönelikfaaliyette bulunamazlar, başkalarını bu yolda tahrik ve teşvik edemezler.
...."hükmü getirilmiştir. Sözkonusu yasaklamaların Cumhuriyetin niteliklerini,devletin ülkesi ve ulusuyla bölünmezliğini ve Atatürk milliyetçiliği ilkesinikorumaya yönelik olduğu anlaşılmaktadır. Madde metninde belirtilen AnayasanınBaşlangıç'ında, "... hiçbir düşünce ve mülahazanın ... Türk varlığınındevleti ve ülkesiyle bölünmezliği esasının ... Atatürk milliyetçiliği, ilke veinkılâpları ... karşısında koruma göremiyeceği" ifade edilmiş, Anayasanın2. maddesinde ise, Cumhuriyetin nitelikleri sayılırken Başlangıç'a göndermeyapılmak suretiyle "bölünmezlik" ya da bütünlük ilkesinden dolaylıolarak söz edilmiş, 3. maddesinin birinci fıkrasında ise, "Türkiye Devletiülkesi ve milletiyle bölünmez bir bütündür. Dili Türkçe'dir." biçimindekihükümle "bölünmezlik" ilkesi açık olarak konulmuş, 14. maddesininbirinci fıkrasında, Anayasadaki hak ve özgürlüklerin hiçbirinin devletin ülkesive milletiyle bölünmez bütünlüğünü bozmak ... dil, ırk, din ve mezhep ayırımıyaratmak ... amacıyla kullanılamayacağı kabul edilerek temel hak veözgürlükleri kötüye kullanılmasının önüne geçilmek istenmiştir.
Sözüedilen bölünmezlik ilkesinin siyasal, tarihsel ve hukuksal dayanaklarını AmasyaGenelgesi ile başlayıp, Misak-ı Millî (Ahd-ı Millî) bildirgesi ile sonuçlananbelgeler dizisi oluşturur. Gerçekten, 21-22.6.1919 tarihli Amasya Genelgesinin1. maddesinde, "Vatanın tamamiyeti, milletin istiklali tehlikededir."tesbiti yapıldıktan sonra, 7.8.1919 tarihli Erzurum Kongresi kararlarında,"Trabzon vilayeti ve Canik sancağiyle Vilayat-ı Şarkiye adını taşıyan,Erzurum, Sivas, Diyarbakır, Mamuretilaziz, Van, Bitlis vilayeti ve bu sahadahilindeki müstakil livalar, hiçbir sebep ve bahaneyle birbirinden ve Osmanlıtopluluğundan ayrılması düşünülemeyen bir bütündür. Buralarda yaşayanmüslümanlar birbirlerinin sosyal ve ırki durumlarına saygılı ve özkardeştirler.", "Vatanın bütünlüğü, milli istiklalin sağlanması veSaltanat ve Hilafetin masuniyeti için kuva-yı milliyeyi amil ve irade-imilliyeyi hakim kılmak esastır.", ve "Mondros mütarekesiylesınırlarımız içinde kalan ve her bölgesinde olduğu gibi Doğu AnadoluVilayetlerinde de ezici bir çoğunluğu İslamlar teşkil eden, iktisadi vekültürel üstünlüğü müslümanlara ait bulunan ve yekdiğerinden gayrıkabil-iinfikak öz kardeş olan din ve ırkdaşlarımızla meskun memleketlerimizinbölünmesinden vazgeçilmeli, mevcudiyetimize, hukuk-ı tarihiye, ırkîye vedîniyemize riayet edilmelidir." biçimindeki ilkelerle ülke ve ulusunbölünmezliği vurgulanmıştır. 11.9.1919 tarihli Sivas Kongresi kararlarında ise,"Heyet-i Temsiliye, Şarkî Anadolu'nun heyet-i umumiyesini temsileder."
ibaresiyerine "Heyet-i Temsiliye vatanın heyet-i umumiyesini temsil eder."hükmü getirilmiş, "Hükümet-i Osmaniye bir tazyik-i düvelî karşısındaburaları (yani Şark vilayetlerini) terk ve ihmal etmek ızdırarında bulunduğuanlaşıldığı takdirde alınacak idarî, siyasî, askerî vaziyetlerin tayin vetesbiti" yani geçici yönetim oluşturmak meselesini düzenleyen hükümde yeralan "buraları" ibaresi yerine de "mülkümüzün herhangi bircüzünü terk ve ihmal etmek ..." biçiminde kapsamlı ve genel bir kayıtgetirilmiştir. İstanbul'da toplanan Meclis-i Meb'usan'ca 28.1.1920 tarihindekabul edilip Büyük millet Meclisi'nce de benimsenen Misak-ı Millî Bildirgesinin1. maddesinde, "Devlet-i Osmaniye'nin münhasıran Arap ekseriyetiyle meskunolup 30 Teşrinievvel 1918 tarihli mütarekenin hin-i akdinde muhasım ordularınişgali altında kalan aksamın mukadderatı, ahalinin serbestçe beyan edecekleriaraya tevfikan tayin edilmek lazım geleceğinden, mezkur hatt-ı mütarekedahilinde dînen, ırkan ve aslen müttehit, yekdiğerine karşı hürmet-i mütekabileve fedakarlık hissiyatıyla meşhun ve hukuk-ı ırkiye ve içtimaiyeleri ileşeriyat-ı muhitalarına tamamiyle riayetkar Osmanlı-İslam ekseriyetiyle meskunbulunan aksamın heyet-i mecmuası hakikaten veya hükmen hiçbir sebeple tefrikkabul etmez bir küldür." denilerek bölünmezlik ilkesi doğrulanmıştır.
Anayasanın,bir tarihsel olgu ve hukuksal temel niteliğinde olan bölünmezlik ilkesinedevletin temel amaç ve görevlerini düzenleyen 5., temel hak ve özgürlüklerinsınırlanmasıyla ilgili 13., basın özgürlüğünü dezenleyen 28. ve 30., dernekkurma özgürlüğünü düzenleyen 33., gençliğin korunmasından söz eden 58., siyasalpartilerin tüzük ve programlarının uyacakları esasları belirten 68.,yükseköğretim kurumlarını düzenleyen 130., radyo-televizyon idaresi ve kamuylailişkili haber ajanslarını düzenleyen 133., kamu kurumu niteliğindeki meslekkuruluşlarını düzenleyen 135. maddelerinde bu ilkeye yer verdiği 143.maddesiyle bu bütünlük aleyhine işlenen suçlar için özel yargı yerleri olanDevlet Güvenlik Mahkemeleri kurduğu, hatta 81. maddesinde milletvekili 103.maddesinde Cumhurbaşkanı yemini metnine dahil ettiği görülmektedir. Bütün budüzenlemeler, Anayasanın Türkiye Devletinin ülkesi ve ulusuyla bölünmezliğiilkesine karşı gösterdiği duyarlık ve titizliğin birer işaretidir. Gerçekten,toplumun hukuksal bağlamda örgütlenmesi demek olan devletin ve dolayısıylatoplumun kendi varlığına yönelebilecek tehditlere karşı korunmasını sağlayanbölünmezlik ilkesi bir yönüyle ülkenin tümlüğünü, diğer yönüyle de ulusumeydana getiren ögelerin bütünlük oluşturmasını ifade eder. Bu ilkenin öylesinebir özelliği vardır ki, bir yönünün herhangi bir biçimde ihlal edilmesi, diğeryönünün de ihlal edilmesi sonucunu doğurmaktadır.
LozanBarış Antlaşması görüşmelerinde Başdelege İsmet Paşa, "Büyük MilletMeclisi Hükümeti; Türk yurdunun birliğine ve bölünmezliğine en büyük önemivermekte, hakların ve ödevlerin, çıkarların ve yükümlülüklerin yurttaşlarcaeşit olarak paylaşılması gerektiğine inanmaktadır." biçimindeki sözlerlebütünlük ilkesini açıklığa kavuşturmuştur.
78.maddenin (a) bendi, siyasal partilerin devletin ülkesi ve ulusuyla bölünmezbütünlüğü yanında, devlet dilinin Türkçe olduğuna dair kuralı da değiştirmeamacını güdemeyeceklerini ve bu yolda faaliyette bulunamayacaklarınıbelirtmektedir. Anayasanın 3. maddesinin birinci fıkrası, devlet dilinin Türkçeolduğu hükmünü taşımaktadır. Bölünmezlik ilkesinin bir gereği ve sonucu olan buhüküm, resmî işlemlerin ve yazışmaların Türk dilinde yapılması, resmîbelgelerin bu dilde düzenlenmesi, öğretimin ve ulusal kültürün yalnızcaTürkçeye dayanması, başka deyişle ülkedeki tek ulusal kültürü Türk kültürününoluşturması demektir.Türkçe bireyler arasında yalnızca bir resmi dil olma durumunuçoktan aşmış; ayrı etnik kökenlerden gelseler bile, yüzyıllar boyunca karışıpkaynaşmış ve bir ortak kaderi paylaşmış, ortak bir kültüre ulaşmış kitlelerinhem günlük yaşantıda, aile içinde ve işyerinde yaygın biçimde kullandığı ortakbir iletişim aracı olabilmiş, hem de aynı kitlelerin ortak bilim, kültür vesanat dili olma derecesine ulaşabilmiş ve böylece gerek bireysel, gereksetoplumsal iletişimin sağlanmasında ana araç olmuştur. Türkçenin kazandığı buyaygınlık ve genellik gözönüne alındığında, etnik grupların sahip olduklarıyerel dillerin resmi dil yerine genel iletişim ve eğitim dili olarakkullanılması düşüncesi kabul edilemez. Yerel düzeyde kalmış, gelişememiş dillerbireylere manevi varlıklarını geliştirme olanağı sağlayamaz.
Diğertaraftan, hernekadar Anayasanın 26. maddesinin üçüncü fıkrasında,"Düşüncelerin açıklanması ve yayılmasında kanunla yasaklanmış olanherhangi bir dil kullanılamaz." hükmü getirilmişse de, günümüzdekullanılması yasaklanmış bir dilin bulunmadığı, her yurttaşın istediği diliözel yaşantısında özgürce kullandığı yaşanan gerçeklerdendir. Anayasanın 42.maddesinin son fıkrasında, "Türkçeden başka hiçbir dil, eğitim ve öğretimkurumlarında Türk vatandaşlarına ana dilleri olarak okutulamaz ve öğretilemez..." kuralı yer almış, uluslararası sözleşmelerin hükümleri bundan ayrıtutulmuştur. İlköğretimin zorunlu olması, eğitim ve öğretim birliğininsağlanması gereği olarak böyle bir düzenlemeye ihtiyaç duyulmuştur.
Dilkonusunda Anayasada bulunan bir diğer hüküm de 14. maddenin ilk fıkrasındaki,"Anayasada yer alan hak ve hürriyetlerden hiçbiri, devletin ülkesi vemilletiyle bölünmez bütünlüğünü bozmak, Türk Devletinin ve Cumhuriyetinvarlığını tehlikeye düşürmek ..... amacıyla kullanılamazlar ..."biçimindeki kuraldır. Bu hükümle, Anayasadaki hak ve özgürlüklerin dil ayırımıyaratmak amacıyla kullanılamayacağı kabul edilmiştir.
Davanınkonusu bakımından, SPY.nın 78. maddesinin (a) bendinde incelenmesi gereken birbaşka husus da "millet (ulus)" ve "milliyetçilik (Atatürk milliyetçiliği"kavramlarıdır. Yüksek Mahkemenizin de, 16.7.1991 gün, Esas 1990/1 (Siyasî PartiKapatma), Karar 1991/1 sayılı, 10.7.1992 gün, Esas 1991/2 (Siyasî PartiKapatma), Karar 1992/1 sayılı ve en son 14.7.1993 gün, Esas 1992/1 (SiyasîParti Kapatma), Karar l993/1 sayılı kararlarında belirtildiği gibi; "..."millet" KAVRAMI; insanlığın gelişme süreci sonunda vardığı enilerlemiş birlikteliği oluşturan toplumsal yapıyı anlatır. "Ulus" veyerine göre "Halk" sözcükleriyle de anlatılan bu yapı, bir gelişme düzeyini,bilinçli ve kişilikli bireyler olgusunu gösterir. "Milliyetçilik"ise, büyük bir toplumsal gerçek ve "millet düşüncesi"nin üzerinekurulu olan çağın en etkin kültür ve politik anlayışıdır. Milliyetçilik,Türkiye Cumhuriyeti'nin ve Türk Devrimi'nin temel ve önde gelen ilkelerindenbiridir. Cumhuriyet döneminde "millet" ve "milliyetçilik"kavramları, başta teokrasiden demokrasiye geçişi sağlayan Atatürk olmak üzereCumhuriyetin kurucularıyla, onların koyduğu temel ilkeler üzerinde Cumhuriyetiyöneten kuşaklarca yorumlanmış ve 1924, 1961, 1982 Anayasalarında yer almıştır.1982 Anayasasının Başlangıç'ında, " ... Atatürk'ün belirlediğimilliyetçilik anlayışı ...", 2. maddesinde "... Atatürkmilliyetçiliği...", 42. maddesinde " ... Atatürk ilkeleri ..."ve 134. maddesinde "Atatürkçü düşünce ..." sözcükleriyle Atatürkmilliyetçiliği güçlü biçimde yer almaktadır. Atatürk milliyetçiliği, ayrımcı veırkçı bir kavram değil, Türkiye Cumhuriyetini kuran Türk halkının, kökeni neolursa olsun, devlet yönünden tartışmasız eşitliği, içtenlikli birliği vebirlikte yaşama istencini içeren çağdaş bir olgudur. Ayrımcılığı dışlayıp"ulus" yapısı içinde kaynaşmayı öngören bu kavram; etnik kökenleriylekimliklerin ayrımcılığa varan resmi bir tanıtım belirtisi olarak söylenmesiniengellemektedir...
"Ulus,tarihsel ve sosyolojik yönden belirli aşamaları geçmiş ve belirli niteliklerikazanmış bir topluluktur. Türk ulusu, Kurtuluş Savaşı'nın kazanılmasıylasınırları çizilmiş "vatan" kavramına dayanır. Ulus; vatan üzerindeyaşayan, geçmişten geleceğe doğru bir zaman akışı içinde, ortak yaşam istek veamacına bağlanan kültür ve ülkü birliğine dayanır. "Ulus" kavramı darçerçeveli topluluk ve dinden başka toplumsal bir bağı olmayan ve başka ögearamayan ümmet kavramlarından çok farklıdır. Ulus, tarihsel ve sosyalgelişmenin yarattığı birlikte yaşama olgusudur. Irk gibi antropolojik vefilolojik niteliklere dayanan dar bir kavram da değildir. Ulus, ortak bir tarihbilinci yaratmamış göçebe, yerli dil ve soy gruplarından oluşan sosyolojik biryapı olan kavim de değildir ..."
Anayasanın2. maddesinin gerekçesinde, "Atatürk milliyetçiliği" olarak ifadeedilen milliyetçilik kavramı, bütün bireylerin kaderde, kıvançta ve tasadaortak, bölünmez bir bütün halinde, diğer bir deyişle, ulusal dayanışma veadalet anlayışı içinde yaşamaları olarak tanımlanmıştır. Başlangıç'ın dokuzuncuparagrafında Türk vatandaşlarını millî gurur ve iftiharlarda, millî sevinç vekederlerde, millî varlığa karşı hak ve ödevlerde, nimet ve külfetlerde vemillet hayatının her türlü tecellisinde ortak olduğunun belirtilmesi de Atatürkmilliyetçiliğinin tanımından başka bir şey değildir.
TürkiyeCumhuriyeti'nin niteliklerini oluşturan ve onun ulusal devlet olmasının birsonucu olan Atatürk milliyetçiliği, çağdaş milliyetçilik anlayışıdır. Yani,hangi kökenden gelirse gelsin, bireyleri bir araya getiren, bir arada yaşatanşey, onlardaki aynı bir ulusa mensup olma duygu ve düşüncesi, bu yoldagösterilen kararlılık ve irade birliğidir. Subjektif nitelikteki bumilliyetçilik düşüncesinde esas olan, kökeni ne olursa olsun, bireyin, kendisigibi olanlarla birlikte, kaderde, kıvançta ve tasada ortak ve bölünmez birbütün oluşturdukları duygu, düşünce ve inancıdır. Bu bakımdan, sınırları belli,bölünmez vatan esasını temel alır. Gerçekçi ve çağdaş milliyetçilik anlayışınıtemsil eder. Irk düşüncesi, kan bağı, diğer biyolojik ölçütler ve soyca başkagörünen toplulukların bütünden ayrı sayılmaları düşüncesi bu milliyetçilikanlayışında yer almaz. Kültür milliyetçiliğidir. Bu nedenle, kökenlerine,soylarına, bakılmaksızın, bireyleri ortak bir kültüre mensup oldukları bilincive manevi mutabakatı etrafında toplar, onları "tek ulus" yapısıiçinde kaynaştırıp, bütünleştirir. Yüksek Mahkemeniz de bir tarihsel olguolarak bu milliyetçilik anlayışını kararlılık gösteren bir biçimde böyleyorumlamaktadır. Nitekim, 20.7.1971 gün, Esas 1971/3 (Parti Kapatılması), Karar1971/3 sayılı kararda, "... Türkiye Cumhuriyeti sınırları içinde Türkmilliyetçiliği ideolojisi egemendir ve Anayasamız (Başlangıç) kurallarıarasında bunu bildirdiği gibi, bütün Anayasa yapısının oturduğu temel dahibudur. Bu, Türk kültürüne dayanan bir milliyetçiliktir ve bunda ırk düşüncesive kökence başka görünen toplulukların ayrı tutulması düşüncesi yer almışdeğildir..."; 8.5.1980 gün, Esas 1979/1 (Parti Kapatılması), Karar 1980/1sayılı kararda, "... geçmişte "panislamist" ve"panturanist" görüşlerin neden olduğu acı deneyimleri yaşamış olanTürk Ulusunun din, dil, ırk ve mezhep gibi esaslara dayalı ayrılık çabalarınaödün vermeyen, birleştirici ve toplayıcı bir "milliyetçilik"anlayışına Anayasanın Başlangıç hükümleri arasında yer verilmesi,imparatorluktan ulusal devlete dönüşmüş olan bir toplumun bilinçli birdavranışıdır..."; 27.11.1980 gün, Esas 1979/31, Karar 1980/59 sayılıkararda, "... Anayasada, ırkçılık, turancılık ya da din veya mezhepdoğrultusunda bütünleşmeyi amaçlayan inanışları reddeden Türk Devletinevatandaşlık bağı ile bağlı olan herkesi Türk sayan birleştirici vebütünleştirici bir milliyetçilik anlayışı benimsenmiştir..."; 18.2.1985gün, Esas 1984/9, Karar 1985/4 sayılı kararda, "... Atatürkmilliyetçiliği, Türk Devletine vatandaşlık bağı ile bağlı olan herkesi Türksayan, dil, ırk, din gibi düşüncelerle yapılacak her türlü ayırımı ret eden,birleştirici ve bütünleştirici bir anlayışı temsil eder..." biçimindekigörüşlere yer verilmiştir.
Özellikleson iki yıl içinde benzer davalar dolayısıyle vermiş olduğu kararlarda YüksekMahkemenizin, giderek kazandığı öneme paralel olarak sözü edilen ilkeninanlamını daha da artan bir duyarlılıkla yorumlayıp zenginleştirdiğigözlenmektedir. Nitekim, 16.7.1991 gün, Esas 1990/1 (Siyasî Parti Kapatma),Karar 1991/1 sayılı kararında şöyle denilmiştir: "... Bugün, TürkiyeCumhuriyeti içinde yaşayan insanların bir kesimi değişik kaynaklardan gelsebile kültürleriyle tek bir yapı oluşturmuştur. Türkiye Cumhuriyetinde dil vekültürün bugünkü düzeye gelmesinde, ülkenin her karış toprağında, her kökendenve soydan gelen vatandaşlarımızın payı vardır... ülkenin her yeri her yurttaşındır.
"KurtuluşSavaşı'ndan önce Anadolu'nun yer yer işgal edildiği, bütün güç ve olanaklarınael konulduğu bilinmektedir. Bu çok kötü koşullar içinde Anadolunun bir kısımtopraklarının parçalanması için yoğun çabaların sürdürüldüğü sıralarda, 19Mayıs 1919'da Samsun'a çıkan Atatürk'ün 18.6.1919 günü, 1. Kolordu KomutanıCafer Tayyar Paşa'ya çektiği telgrafta; "Bütün Anadolu halkının millîbağımsızlığı kurtarmak için baştan aşağı tek bir vücut gibi birleşmiş"olduğu belirtilmektedir.
"Atalarımıztarihin geçmiş günlerinde olduğu gibi, o karanlık günlerde de bölücü propagandave desteklere kapılmadan, kendi özgür istençleriyle ve ortak istekleriyleçağların yarattığı ortak kültürde birleşmeyi ve Türk Ulusu'nu oluşturmayısağlamıştır. Bu olgu, bugün de ulusça bağlı olduğumuz bir tür ulusal ant vetoplumsal uzlaşmadır. Yasama, yürütme ve yargı organlarıyla yönetimgörevlerinde, yerleşimde, çalışma hayatında, temel hak ve özgürlüklerdeeşitliği kabul eden bu tarihsel dayanışma, kaynaşma ve oluşum, Kurtuluş Savaşı'ndazafere ulaşmayı, ülkesi ve ulusuyla bölünmez bir bütün olan Türkiye Cumhuriyetidevletini kurmayı başarmıştır.
"TürkDevletinin vatandaşları arasında etnik ya da diğer herhangi bir nedenle siyasalveya hukuksal ayrılık söz konusu değildir... Türk Milleti içinde yer alan herkökenden vatandaş, hiçbir ayırım gözetilmeksizin, istek ve başarılarına göreher görev ve işte çalışmış, Türkiye'nin her yerinde, köyünde, şehirinde yaşama,yerleşme, okuma, evlenme, gelişme ve yükselme ile Türk dil ve kültüründenfaydalanma ve katkıda bulunma olanağına kavuşmuştur....
"Türkiye'de;Türk Ulusunun dengeli, tutarlı tumumu, hoşgörüsü, insan sevgisi vedeğerbilirliği millî bütünlüğü adaletli biçimde sağlamıştır. Millîbütünlüğümüzün temeli, ortak kültüre, lâiklik ilkesi ile akla, mantıklıdüşünceye, sağduyuya, adalete dayanan "Atatürk milliyetçiliği"dir.
"Anayasamız,Türk Devleti'ne vatandaşlık bağı ile bağlı olan herkesi Türk sayan birleştiricive bütünleştirici bir milliyetçilik anlayışına sahiptir. Devletin, ülkesi vemilletiyle bölünmez bütünlüğü, bu çağdaş milliyetçilik anlayışının belirginniteliklerinden birini oluşturmaktadır.
"AnayasaMahkemesi'nin yine siyasal partilere ilişkin 20.7.1971 günlü, Esas 1971/3,Karar 1971/3 sayılı kararında bu konuda şöyle denilmiştir :
"1921Anayasası'ndan 1961 Anayasasına değin sürekli olarak üzerinde durulmuş bir ilkeolan (Türk Devleti'nin ulusu ve ülkesi ile bölünmezliği) ilkesi, Erzurum veSivas Kongreleri'nde saptanan biçimi ile Misakı Milli kurallarında dayanağınıbulmaktadır. Misakı Milli'nin gösterdiği sınırlar içinde birbiriyle kaynaşmışolarak yaşayanların gerçekten ve hukuka aykırılık kabul etmez bir bütünoldukları kesinlikle belirlenmiş ve bu mütünlük içinde Kürt halkından hiçbirzaman söz edilmemiş olduğu gibi, Lozan Barış Antlaşması görüşme ve kararlarındada, Misakı Milli'nin çizdiği sınırlar içinde azınlıklar sayılırken Kürtayırımına yer verilmemiştir.
"Budurum yalnızca bir olayın değil, doğrudan doğruya bir gerçeğin de anlatımıolmaktadır. Bu gerçeğin de en aydınlık anlamıyla doğrudan doğruya Atatürk'ünulus anlayışında bulmaktayız. Atatürk'ün kendi el yazısı ile düzenlediğinotlarında: "Bugünkü Türk Milleti, siyasî ve içtimaî camiası içindekendilerine Kürtlük fikri, çerkezlik fikri ve hatta lâzlık fikri veya Boşnaklıkfikri propaganda edilmek istenmiş yurttaş ve millettaşlarımız vardır. Fakatmazinin istibdat devirleri mahsulü olan bu yanlış göstermeler hiçbir milletferdi üzerinde üzüntü ve kınamadan başka bir tesir hasıl etmemiştir. Çünkü bumillet efradı da umum Türk Camiası gibi aynı müşterek maziye, tarihe, ahlâka vehukuka sahip bulunuyorlar" demiş ve "Ulus"u, "TürkiyeCumhuriyetini kuran Türkiye halkına Türk Milleti denir." ..."(biçiminde tanımlamış).
"10.7.1992gün, Esas 1991/2 (Siyasî Parti Kapatma), Karar 1992/1 sayılı kararda "...Uluslar, varlıklarını tarihsel gelişmeler ve gerçeklerle kazanırlar. Ortakkültürün, sosyal dayanışmanın ve birlikte yaşama duygusunun doğuşu, gelişipgüçlenmesi tarihe dayanır. Tek vücut durumunda ve tam ulus yapısı içindebütünleşerek Kurtuluş Savaşı'nı yapmış halkın vatanı Türk vatanı, Milleti TürkMilleti, Devleti de Türk Devleti'dir. Dünya çağlar boyu Anadolu için"Türkiye" ve burada yaşayanlar için "Türkler" adınıkullanmıştır. Bu durum, ulus bütünlüğü içinde yeralan farklı etnik gruplarıgörmeme anlamına gelmez.
"TürkUlusu'nu oluşturan, binlerce yıl birarada yaşamış, kaynaşmış, ortak kültüre,ahlâka ve dine sahip insanların tarihleri birdir. Vatanı üzeninde yaşamış bütüngeçmiş kuşaklar, ülkenin ve ulusun tümlüğünü ve onurunu sürdüreceği kuşkusuzolan, gelecek kuşaklarla birlikte düşünülmelidir. Her ulusun olduğu gibitarihsel gerçeklere dayanan Türk Ulusu'nun ortak kimliği ve kültürü desavunmasız bırakılamaz. Herşeyden önce Türk Devleti'nin bağımsızlığına, kimliğineve özbenliğine, ulusal bütünlüğüne düşman olan tüm karşıtlıklarla uğraşmakuluslararası hukuksal belgelerin benimsendiği temel bir görev ve haktır...
"Yüzyıllardanberi süregelen tarihsel ve manevi birliğe ek olarak, bütün yıkıcı ve bölücüfaaliyetlere karşın birlikte Ulusal Kurtuluş Savaşı'na katılıp Cumhuriyetikuran ve böylece kader ve gönül birliğini kanıtlamış bulunan; ülkenin heryöresindeki vatandaşlar arasında ulusal bütünlük perçinlenerek, Türk Ulusu'nunsiyasal ve toplumsal birliği kurulmuştur.
"TürkiyeCumhuriyeti vatandaşları, ortak tarihsel değerlere ve kültüre sahiy, aynıulusal kimlik taşıyan ve tek vücut olan Türk Ulusu'nun bireyleridir.
"TürkiyeCumhuriyeti, milliyetçiliğe büyük önem vermiş ve bu kuram Anayasalarda temelilke olarak yer almıştır. Atatürk Milliyetçiliği, ülke ve ulus bütünlüğünükoruyan temel ilkedir. Türkiye Cumhuriyeti, Atatürk Milliyetçiliğine içtenliklebağlıdır. Eşitlikçi ve birleştirici içereğiyle çağdaş anlayışı yansıtan AtatürkMilliyetçiliği toplumsal dayanışmanın güvencesidir. Atatürk Milliyetçiliği,yaşamsal ve bilimsel gerçek olarak benimsenmiştir. Bu tarihsel ilke aynızamanda ulusal varlığın korunmasına ve yüceltilmesine hizmet edecek yaşamanlayışı ve biçimidir. İnsancıl, uygar ve barışçıdır. Kardeşliği, sevgiyi,dayanışmayı ve çağdaş evrensel değerleri kucaklar ..." denilmiş; 14.7.1993gün, Esas 1992/1 (Siyasî Parti Kapatma), Karar 1993/1 sayılı son kararda iseönceki iki kararda yer alan esaslar aynen tekrarlanmak suretiyle Anayasamızdakimilliyetçilik anlayışının niteliği bir kez daha vurgulanmıştır.
Bölünmezbütünlük ilkesi ile yakın ilişkisi bulunan egemenliğin, kullanılmasıyla ilgiliolarak SPY.nın 80. maddesi siyasî partilerin "Türkiye Cumhuriyetinindayanağı olan Devletin tekliği ilkesini değiştirmek" amacını güdemeyeceğive bu amaca yönelik faaliyette bulunamayacağı yasağını koymuştur.
TürkiyeCumhuriyeti tekil devlet esasına göre kurulan bir devlettir. Bu husus aynızamanda Türkiye Cumhuriyetinin ulusal devlet olmasının da sonucudur. Butarihsel gerçekten hareket eden Cumhuriyet anayasaları federatif devletsistemini kabul etmemiş, devletin tekil yapısını korunması için güçlü ve ödünvermez yaptırımlar öngörmüştür.
Tekildevlet yapısını sağlayan bölünmez bütünlük ilkesidir. Bu ilke, azınlıkyaratılmaması, bölgecilik ve ırkçılık yapılmaması ve eşitlik ilkesininkorunması anlamına gelir. Şu halde tekil devlette, birden çok ulusa ve tek olanegemenliği paylaşan federe devletlere yer yoktur. Egemenliğin kullanılmasını veAnayasanın 6. maddesinde belirtildiği gibi, onun tek sahibi olan ulus yapısınıbölen düzenlemeler, bütünlük ve tekil devlet ilkesiyle bağdaşmaz. Siyasalpartiler Türkiye'de bu ilke ve esaslar tersine çalışma yapamazlar. Bu hususYüksek mahkemenizin 10.7.1992 gün ve 2-1 sayılı kararı ile, 4.7.1993 gün ve 1-1sayılı kararında geniş şekilde açıklanmıştır.
Bölünmezlikilkesinin bir diğer güvencesini oluşturan SPY.nın 81.maddesinin (a) bendinde,Türkiye Cumhuriyeti ülkesi üzerinde ulusal ya da dinsel kültür ya da mezhepveya ırk veya dil farklılığına dayanan azınlıklar bulunduğunu ileri sürmek; (b)bendinde ise Türk dilinden veya kültüründen başka dil ve kültürleri korumak,geliştirmek ve yaymak yoluyla Türkiye Cumhuriyeti ülkesi üzerinde azınlıklaryaratarak ulus bütünlüğünün bozulması amacını gütmek ve bu yolda faaliyettebulunmak yasaklanmıştır. Maddenin gerekçesine göre, "Ülkemizde LozanAntlaşmasıyla kabul edilen azınlıklar dışında bir azınlık yoktur. Herhangi birülkede resmî dilin dışında bazı dillerin bilinmesi veya yer yer konuşulması azınlıkyaratmaz. Hele siyasî, sosyal, ekonomik ve kültürel alanlarda olduğu gibi heralanda bütün haklara sahip ve borçlarda eşit bir şekilde yükümlü olan tek birmilletin evlatları arasında azınlıktan söz etmek mümkün değildir.
"Birmemlekette resmî dilin her vatandaş tarafından bilinmesi, hangi alanda olursaolsun, eşitlik ilkesinin hakkıyla uygulanabilmesi ve adlî ya da idarî işlerinçabukluk ve selametle yürütülmesi bakımından yararlı, hatta zorunludur. Buitibarla, resmî dili genç, ihtiyar, kadın, erkek her vatandaşın bilmesinisağlamak devletin görevidir."
Maddenin(a) bendinde siyasal partilere, ulusal ya da dinsel veya ... ırk veya dilfarklılığına dayan azınlıklar bulunduğunu ileri sürmek yasaklanmıştır.Gerekcede de açıklandığı gibi, Lozan Antlaşmasıyla kabul edilen azınlıklar buyasağın dışında kalmaktadırlar.
İçhukuk kuralı haline gelmiş olan ve uluslararası hukuk alanında da sonuçlardoğuran Lozan Barış Antlaşmasının Türkiye'deki azınlıklar konusundakihükümlerine esas teşkil eden hazırlık çalışmalarına Yüksek Mahkemeniz özellikleson bazı kararlarında ayrıntılı olarak yer vermektedir. Bunlara göre, "... Müslüman topluluklar arasındaki değişik gruplara azınlık statüsütanınmadığı, kuşku ve duraksamaya yer bırakmayacak bir açıklıkta Lozan Barış Konferansıtutanaklarında bir çok kez vurgulanmıştır.
"Altkomisyon önce, etnik azınlıkların, başka bir deyimle, müslüman olmayanazınlıkların da, örneğin Kürtlerin, Çerkeslerin ve Arapların tasarıdaki korumatedbirlerinden yararlanmalarında direnmiştir. Türk temsilci heyeti, buazınlıkların korunmaya ihtiyaçları olmadığını ve türk yönetimi altındabulunmaktan tamamiyle memnun olduklarını söylemiştir. Alt komisyon buinandırıcı sözler üzerine koruma tedbirlerini yalnız müslüman olmayanazınlıklarla sınırlamayı kabul etmiştir.
"Barışgörüşmelerinde söz alan İsmet İNÖNÜ: "Türkiye'de hiçbir müslüman azınlıkyoktur; çünkü, kuramsal yönden olduğu kadar uygulamada da müslüman nüfusunçeşitli unsurları arasında hiçbir ayırım gözetilmemektedir." demiştir.Aynı konferansın 20 Kasım 1922 günlü oturumunda Rıza Nur Bey tarafından okunanbildiride şu görüşler yer almıştır: "Müttefiklerin tasarısı Müslümanazınlıklardan söz etmektedir; oysa, Türkiye'de bu gibi azınlıklar söz konusuolamaz; çünkü, tarihsel gelenekler, moral düşünceler, görenekler,yapılagelişler, Türkiye'de yaşayan Müslümanlar arasında tam bir birlikyaratmaktadır."
"TürkDelegasyonunun bu görüşleri Konferansça benimsenmiş ve "Müttefik TemsilciHeyetlerince Sunulan Azınlıkların Korunmasına İlişkin" 15 aralık 1922günlü tasarının 4., 6., 7. ve 8. maddelerinde geçen "din ya da dil"."soy, din ya da dil azınlıkları" sözcükleri yerini "gayrımüslimekalliyetler" sözcüklerine bırakmıştır. Böylece, Türkiye'de değişik birdil kullanmanın ya da soy unsurunun bir grubun azınlık sayılmasında ölçü olarakkabul edilemiyeceği Lozan Barış Antlaşması'yla kabul edilmiştir. AynıKonferansta, Kürt azınlığın yaratılması yönünde, özellikle Lord Curzontarafından gösterilen çabalar, Türk Delegasyonun "Kürtler, kaderlerininTürklerin kaderleriyle ortak olduğu görüşündedirler; azınlık haklarındanyararlanmak istememektedirler." gerçeğini bildirmeleri karşısında kabulgörmemiştir..." (Anayasa Mahkemesinin siyasal parti kapatılmasına ilişkin16.7.1991, 10.7.1992, 14.7.1993 günlü kararları)
Busuretle, ülkemizde sadece "Müslüman olmayanlar" azınlık kapsamınadahil edilmişlerdir. Müslüman olmayanlara da Müslümanlara sağlanan medenî veyasiyasî haklardan yararlanma olanağı verilerek yasalar önünde din ayırımıyapılmaksızın herkesin eşit olduğunu belirtmek amacıyla böyle bir düzenlemeyegidilmiş ve örneğin antlaşmanın 38. maddesinin ikinci fıkrasında,"Gayrımüslim ekalliyetlerin bütün Türk tebaasına tatbik edilen ...serbesti-i seyrüsefer ve hicretten tamamiyle istifade etmeleri", 40.maddede, "Gayrımüslim ekalliyetlere mensup Türk tebaasının ... masraflarıkendilerine ait olmak üzere her türlü müessesatı hayriye, diniye veyaiçtimaiyeyi, her türlü mektep ve sair müessesatı talim ve terbiyeyi tesis,idare ve murakabe etmek ve buralarda kendi lisanlarını serbestçe istimal veayini dinilerini serbestçe icra etmek hususlarında müsavi bir hakka malikbulunacakları" kabul edilmiştir. (Anayasa Mahkemesinin siyasî partikapatılmasına ilişkin 16.7.1991 günlü kararı)
Bundanayrı olarak, bir de, 18.10.1925 tarihli Türk Bulgar Dostluk Antlaşmasında, Türkiye'deyaşayan Bulgarların azınlık sayılmaları kabul edilmiş ise de, yeni TürkDevletinin lâik mevzuatı kabul etmesinden sonra bu kimseler azınlık statüsündenkendiliklerinden vazgeçmişlerdir.
Sonuçolarak, Türkiye'deki hukuk düzeninde bu iki antlaşma ile kabul edilenlerindışında herhangi bir azınlığın bulunduğu söylenemez.
Özellikle,belirli bir büyüklüğe ulaşmış devletlerde ırk, dil, din, mezhep yönündençeşitli boyutlara varan farklılıklara sahip toplulukların, yani ulus olgusunaoranla ikincil nitelikte kesimlerin bulunması doğal olduğu kadar, gözlenen birgerçektir de. Yüksek Mahkemenizin 8.5.1980 gün, Esas: 1979/1, (PartiKapatılması) Karar: 1980/1 sayılı kararında belirtildiği üzere, bu gibitoplulukların dilinin ya da dininin toplumun öteki kesimlerinden ayrıolduğundan nesnel biçimde söz etmek tek başına bir "azınlığın bulunduğunuileri sürmek" anlamına gelmez. SPY.nın 81. maddesine benzer hükmü içereneski 648 sayılı Yasanın 89. maddesinin birinci fıkrasını yorumlayan YüksekMahkemeniz, aynı kararında, "azınlıklar bulunduğunun ilerisürüldüğünün" kabul edilebilmesi için, "söz konusu topluluğuntoplumun öbür kesimlerinden ayrılan varlığını ve niteliklerini koruması vesürdürmesi için kendisine özel bir hukuksal güvence tanınması gerektiğinin,yani bu kimselerin "azınlık hukuku"ndan yararlanmaya hak kazanmışolduklarının da açık ya da üstü örtülü biçimde ileri sürülmüş olmasıgerektiğini" belirtmiş bulunmaktadır. Bu gibi toplulukların her birineazınlık hakkı tanınması ülke ve ulus bütünlüğü ilkesine aykırı düşer. Heleböylesi topluluklar ortak geçmişten gelen tarihsel, kültürel ve manevi bütünlükanlayışı içinde kendi kaderlerini o ulusun kaderleriyle özdeşleştirme istek veiradesini göstermişlerse, böyle bir hakkın tanınmasına gerek kalmaz.
Bizimtoplumumuzda da "farklı kesimlerin varlığı" olgusunu görmekmümkündür. Gerçekten, X.Yüzyılda Türklerin Anadolu yarımadasına gelmelerindensonra, Türkler ve o dönemde anadolu toprağında yaşamakta olan her soydantopluluk birbirini izleyen çeşitli siyasal oluşumlar içinde birlikteyaşamışlar, bu oluşumlar arasından yükselen Osmanlı İmparatorluğunun çatısıaltında da bu yaşayış devam etmiş, zaman içinde bu birlikteliğe Kafkasya,Balkan ve Arap Yarımadası ahalisi de dahil olmuştur. Daha sonra, çeşitlitarihsel ve askersel olaylar sonucunda, Osmanlı Devleti sınırlarını Doğu Trakyave Anadolu'ya kadar küçültmek zorunda kalmış ve tarih sahnesindeki yeriniTürkiye Cumhuriyetine terketmiştir. Böylece, bin yıllık bir süreç içerisindeTürkler ve diğer etnik topluluklar aynı siyasal oluşumlar içinde iyi ve kötügünleri birlikte yaşamışlar, acılara birlikte göğüs germişler, sevincli günleribirlikte kutlamışlar, gerek birbirleriyle, gerekse başka topluluklarla, çeşitlitarihsel, siyasal nedenlerle ya da göç hareketleri sonucunda karışıpkaynaşmışlar, aynı toplumsal kaderi paylaşmışlardır. Bu kader birliği, her türetnik topluluğu aynı toplumsal pota içinde kaynaştırıp, bütünleştirmiştir.Ortak bir geçmişe, tarihe, dine, ahlaka, hukuka, değer yargılarına, başkadeyişle aynı bir ortak kültüre sahip insanlar, soyu ne olursa olsun, tek birulusa mensup olma bilinç ve istenciyle, bir tür toplumsal ant ve toplumsaluzlaşma sonucu ulusal sınırlar içinde "Türk Ulusu"nu oluşturmuşlar veortak kararlılık, istenç ve heyecanla Türkiye Cumhuriyetini kurmuşlardır. Bubirliktelik duygu ve düşüncesi o kadar güçlüdür ki örneğin, Kürt kökenlilerdiğer yurttaşlarla omuz omuza Kurtuluş Savaşına fiilen katılarak can, kan vegözyaşı pahasına yurdumuzun işgalci düşmanlardan temizlenmesinde ve onu takibenTürkiye Cumhuriyetinin kurulmasında üstün hizmetler görmüşlerdir. Bugün dahiTürk Ulusuyla birlik ve bütünlük içinde olma duygusunun eksilmeden devam ettiğigörülmektedir. Nitekim, Doğu ve Güneydoğu Anadoludaki ayrılıkçı, terörden kaçanyurttaşlar, soydaşlarının bulunduğu Irak'a, veya İran'a sığınmamakta, tersine,hepsi de İstanbul, Ankara, İzmir, Adana v.s. gibi şehirlere göç ederekgeleceklerini yurdun başka yörelerindeki yurttaşlarla birlikte güvence altınaalmak istemektedirler. Bu itibarla, Türk Ulusu yanyana yaşamlarını sürdürençeşitli halklardan değil, kendi özgür iradesiyle, ortak geçmişin yarattığıortak kültürde geleceği de kapsayacak biçimde birleşmeye, kaynaşıp,bütünleşmeye karar vermiş olan tek halktan, Türk halkından meydana gelmiştir.
Anayasanın66. maddesinin birinci fıkrasında, Türk Devletine vatandaşlık bağı ile bağlıolan herkesin Türk olduğu belirtilerek, Türk Ulusundan sayılmak için kabuledilen tek koşulun "vatandaşlık bağı" olduğu, bunun dışında kalandil, din, ırk v.s. gibi farklılıkların nazara alınmadığı, Türk Ulusunun, birhukuksal bağ anlamında vatandaş sayılanların oluşturduğu bütünlüğü ifade ettiğibenimsenmiştir. "Türk olmak" Türkiye Cumhuriyetinin yurttaşı olmakdemektir. Bu ulus bütünlüğü içinde, şu ya da bu nedenle, yasanın deyişiyle,ulusal veya dinsel kültür, mezhep yahut ırk ya da dil ayırımına dayananazınlıklar yoktur. Yüksek Mahkemenizin siyasî parti kapatılmasıyla ilgili10.7.1992 ve 14.7.1993 günlü kararlarında belirtildiği gibi, "... Türkulusunu oluşturan etnik gruplar arasında çoğunluk ya da azınlık biçiminde birayırıma yer verilmemiştir. Türkiye Cumhuriyeti Devletine vatandaşlık bağı ilebağlı olan herkesi "Türk" sayan birleştirici ve bütünleştiricimilliyetçilik anlayışı kabul edilmiştir. Türkiye Cumhuriyeti Devletinevatandaşlık bağı ile bağlı olan herkesin, hangi etnik gruptan olursa olsun,"Türk" sayılması, onun etnik kimliğini inkar anlamında değil,dünyaca, devletine "Türkiye Cumhuriyeti Devleti", ulusuna "TürkUlusu" ve vatanına "Türk Vatanı" denen ve toplum yapısındaçeşitli etnik gruplar bulunan ülkede bütün vatandaşlar arasında eşitliğinsağlanması ve hepsi çoğunluk içinde bulunan etnik grupların azınlığa düşmesiniönleme amacına yöneliktir.
"Diğerkökenli yurttaşlar gibi, Kürt kökenli yurttaşların da kimliklerini belirtmeleriyasaklanmamış; ancak, azınlık ve ayrı ulus olmadıkları, Türk Ulusu dışındadüşünülemeyecekleri, devlet bütünlüğü içinde yer alacakları ortaya konulmuştur..."
Birdevletin nüfus ögesini oluşturan bireylerin hepsinin ayrımsız aynı soydan vedilden olmaları olanaksızdır. Genellikle her ülkenin nüfusu değişik oranlardada olsa, başka soya ya da soylara mensup toplulukları içerir. Ancak, bu gibitopluluklara soy ve dil farklılığına dayanılarak azınlık hakları tanımak ülkeve ulus bütünlüğü ilkesine uymaz. Türk Ulusunu oluşturan, ulus bütünlüğü içindeyeralan etnik ögeler, Anayasanın 66. maddesinin birinci fıkrasında anlamınıbulan ve Türk Devletine sadece vatandaşlık bağıyla bağlı olan herkesi Türksayan milliyet anlayışı karşısında toplumda azınlık ya da çoğunlukoluşturmazlar. Türk ulusunun manevî bütünlüğü içinde karışıp kaynaşmış olan herbirey hukuksal ve toplumsal bağlamda mutlak eşit durumdadır. Hiç bir etnikkökenin diğerine üstünlüğü yoktur. Her yurttaş, başka yurttaşlara tanınmış olanher türlü siyasal, ekonomik, toplumsal, kültürel, medenî v.s. haklardansınırsız biçimde yararlanabilmektedoir. Türk Vatandaşlığı kavramı herkesi eşitve ayrıcalıksız kılmaktadır. "Eşit vatandaş"lık, Fransız Büyükdevrimi (1789)'nden bu yana, hepsi çoğunluğu oluşturan her bireyin, soy, dil,din ve mezhep gibi ayırıcı özellikleri dikkate alınmaksızın, en üst düzeyde veen değerli varlık olarak kabul edilmesi demektir. Herkesin böylesine eşit veayrıcalıksız olduğu bir hukuksal statüde azınlıktan ya da çoğunluktan söz etmekolanaksızdır.
81.maddenin (b) bendinde ise, siyasal partilerin Türk dilinden ve kültüründenbaşka dil ve kültürleri korumak, geliştirmek veya yaymak yoluyla TürkiyeCumhuriyeti ülkesi üzerinde azınlıklar yaratarak ulus bütünlüğünün bozulmasıamacını gütmeleri ve bu yolda faaliyet göstermeleri yasaklanmıştır. Bu hükümleanlatılan, Türk dili ve kültüründen başka dil ve kültürleri korumak,geliştirmek ya da yaymak yoluyla ülkede azınlıklar yaratarak ulus bütünlüğününbozulması amacını siyasal partilerin güdemeyecekleri ve bu yolda faaliyetgösteremeyecekleridir. Burada belirtilmesi gereken, 81. madde ile ulusuoluşturan bireyler arasındaki etnik ayırımların, sahip bulunulan farklı dil vekültürlerin yasaklanmadığıdır. Ancak yüzyıllardır birlikte hayat sürmüş, ortakbir geçmişe, tarihe, dine, geleneklere ve değer yargılarına sahip bireylerinoluşturduğu ulus bütünlüğü içinde bu ögelerden meydana gelen ortak kültürdenayrı, bireyler arasında bu bakımdan ayrımlaşma nedeni olabilecek yuğunlukta birkültür farklılığından söz edilemez. Özel yaşantılarında çeşitli etnikkökenlerden gelen yurttaşların kimliklerini belirtmeleri, dillerinikonuşmaları, gelenek ve göreneklerini uygulamaları karşısında herhangi biryasal ya da toplumsal engel yoktur. Yasaklanan, azınlık ve ayrı bir ulusoluşturduklarının ifade edilmesi suretiyle ulus bütünlüğünün bozulması amacınıgütmeleridir.
Sözkonusu kuralın küçük değişikliklerle benzeri olan eski 648 sayılı SPY.nın 89.maddesinin (b) bendini yorumlayan Yüksek Mahkemeniz 8.5.1980 gün, E.1979/1(Parti Kapatma), K.1980/1 sayılı kararında şu hükme varmıştır: "... Buhükümde de ......"azınlıklar yaratma" deyiminin açıklığakavuşturulması gerekmekte olup, söz konusu deyimin de maddenin tümü içindedeğerlendirilmesi ve birinci fıkrasındaki "azınlıklar bulunduğunun ilerisürülmesi" deyimiyle sıkı ilişki gözönünde tutularak, aynı doğrultudayorumlanması zorunludur. Böyle bir yorumla, varılacak sonuç ise "azınlıkyaratma" deyiminin ancak bir "vatandaş topluluğunda azınlıkhukukundan yararlanmaları gerektiği düşüncesini yaratmak" anlamınagelebileceğidir....
"Yukarıdada değinildiği gibi, azınlıklar dil, din ve ırk gibi nitelikleri nedeniyletoplumun çoğunluğundan ayrı varlıkları ve bu varlıklarını sürdürmeye hakları bulunduğuhukukça tanınan vatandaş toplulukları olduklarından, ülkemizde azınlıkhukukundan yararlanmaya hak kazanmış gruplar bulunduğunu ileri sürmek, ya daTürk dilinden ve kültüründen gayrı dil ve kültürleri korumak, geliştirmek veyayaymak yoluyla kimi vatandaş gruplarında azınlık hukukundan yararlanmalarıgerektiği düşüncesini yaratmaya çalışmak, kuşkusuz, yukarıda açıkça ortayakonulan anayasal durum karşısında Anayasanın Başlangıcı ile 2. ve 3.maddelerinde yeralan "ülke ve ulus bütünlüğü" temel hükmüne ve butemel hükmü içeren 57/1 maddesine aykırı düşer..."
YineYüksek Mahkemenizin 20.7.1971 gün, E. 1970/1 (Parti Kapatılması), K. 1971/1sayılı kararında belirtildiği gibi, "... bir siyasî partinin Türkiyeülkesi üzerinde Türkçeden başka dil konuşan azınlık bulunduğunu ileri sürerekve o azınlığı erek edinerek onun için birtakım haklar ve yetkiler tanınmasınıistemesi ulusal yapıda gitgide kopmalara, bölünmelere yol açması demektir. YineTürk yurttaşları arasında Türk dilinden ve kültüründen başka dil ve kültürlerikoruma çabalarına girişmek Türkiye ülkesi üzerinde ulus bütünlüğünün bozulmasısonucunu doğurmağa elverişli bir tutumdur..."
Şuhalde, dillerini, kültürlerini ve sanatlarını kullanabilmeleri vegeliştirebilmelerini, ana dillerinde eğitim hakkı sağlanmasını istemeksuretiyle bir kısım yurttaşları ırk, dil ve kültür bakımlarından şu veya bu adaltında ulus bütünlüğünden ayrı sayma, onlarda bu bütünlükten ayrı bir azınlıkoluşturdukları düşünce ve bilincini yaratma, ulus bütünlüğünün bozulmasıylasonuçlanabilecek ya da en azından böyle bir tehlikenin belirmesine yolaçabilecek olan, Türkiye Cumhuriyet iülkesi üzerinde azınlık yaratma demektir.Siyasal partiler yönünden böyle bir amaç ülke ve ulus bütünlüğü ilkesineterstir. Daha önce de belirtildiği gibi, Türk Ulusu bütünlüğü içinde belirliuluslararası sözleşmelerle azınlık oldukları kabul edilen "Müslümanolmayan" yurttaşlar hariç, herhangi bir azınlıktan söz etmek olanaksızdır.Her Türk yurttaşı hukuk düzeninin sağladığı her türlü hak ve özgürlükten,herhangi bir etnik ayırımcılık söz konusu olmaksızın, sınırsız ve mutlakbiçimde yararlanmakta, ulus bütünlüğü içinde bireysel mutluluk ve huzurunugerçekleştirmeye çalışmaktadır. Böylesine ayrıcalıksız konumdaki bir kısımyurttaşlar arasında, bir azınlığa mensup olduğu duygu ve düşüncesini yaratmakve onların sınırlı haklar rejimine tabi kılınmasını, ulusun bizzat kendisi ikenazınlık haline gelmesini istemek ulus bütünlüğünü bozmaktan başka biçimdeyorumlanamaz.
B)Değerlendirme
Davalısiyasî partinin tüzük ve programı, birinci büyük kongre kararı, bu kararadayanak teşkil eden genel yönetim kurulu raporu, genel yönetim kurulunun buyöndeki kararları, genel başkan Sadun AREN ve genel başkan yardımcısı SıtkıCOŞKUN'un partisi adına yaptığı açıklamaların içerikleri, açıklanan Anayasa veSPY. hükümlerinin ışığı altında, taşıdıkları düşünsel bütünlük içindedeğerlendirildiğinde, yasaya aykırılık şöylece ortaya çıkmaktadır.
DavalıSosyalist Birlik Partisi tarafından:
a)-Partimiz Kürt sorunu çözülmeden ülkemize demokrasinin gelemeyeceği, demokrasisorununa çözüm bulunmadan da Kürt sorununun çözülemeyeceği inancındadır. Busorun baskıcı rejimin bir nedeni ve aynı zamanda sonucudur.
-Partimiz, militarist, şoven, baskıcı resmî anlayışın, Kürtleri bir güvenlikrizikosu kabul eden görüşlerin terk edilmesi, yerlerinden yurtlarındanolmalarının önlenmesi, zorunlu göç ve sürgüne, kötü muamelelere hedef olmaktankurtulmaları için mücadele edecektir.
-Kürt realitesini yok sayan, onların ulusal ve uluslararası yasa veantlaşmalardan doğan ve her ulusun sahip olduğu kendi geleceğini özgürcebelirleyebilmek için vazgeçilmez olan hak ve özgürlüklerini yadsıyan ve bukonulardaki yasal ve barışçı girişimi şiddetle bastıran geleneksel politika enazından bugün tekrar üstünlük kazanmamış görünmektedir. Oysa bu politikanınbizzat kendisinin bölücü niteliği 70 yıllık uygulaması sonucuyla ortadadır.
-Kürtler nasıl yaşamak istiyorlarsa öyle yaşamakta özgür olmalıdırlar. Bu endoğal insan hakkıdır. Bu hak bağımsız yaşamayı da içerir.
-Nasıl yaşamak istedikleri konusunda kürtler özgür olunca, bu sorun çözüm yolunagirebilir.
-Kürtler üniter devlet içinde yaşamaktan, bağımsız devlet kurmaya kadar çeşitlialternatif yaşam biçimlerini seçmekte özgür olmalıdırlar.
-Bu özgürlük hiçbir tehdit, korku ve müeyyide taşımayan bir özgürlük olmalıdır.
-Sorunun çözümünün birinci koşulu; çözüm olarak önerilebilecek bütün görüşlerinaçıklama, savunulma ve alternatif olarak da kendi istediği biçimde ifade etmesiözgürlüğünün kabul edilip, güvence altına alınmasıdır. İkinci koşul: probleminilgililerin demokratik ortamda oluşacak tercihlerine karşı kesin bir kabul vesaygı dışında hiçbir yaptırım uygulanmayacağı güvencesinin yasal temeldesağlanmasıdır. Üçüncü koşul: özgür demokratik bir tartışma sonucu oluşansonuçla birlikte ilerde sorunun şu veya bu evrede gündeme tekrar gelmesihalinde ele alınabilmesi işlevli mekanizmalara sahip olmasıdır.
-Olası çözümlerden biri bağımsızlıktır. Bir başkası federasyondur. Bir üçüncüsükültürel özerkliktir. Şimdi olduğu gibi, üniter bir Türk devleti içindeyaşamayı da seçebilirler. Ama bunu söylemek onların işi.
Denilmeksuretiyle SPY.nın 78. maddesinin (a) bendine aykırı olarak nitelikleriAnayasada belirtilen Türk devletinin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğüneve diline dair hükümlerin değişitirilmesi amacı güdülmüştür.
b)Kürt sorununun çözümü önerileri arasında federasyon önerilmesi yanında,
-Merkezi devlet örgütlenmesinden adem-i merkeziyetçiliği güçlendirecek şekildebölgesel düzenlemeler yapılmalı, eyalet sistemine geçilmeli, il ve ilçeyönetimleri seçimle göreve
geterilmelidir.
-Eğitimde yerel yönetimlerin söz sahibi olması sağlanmalı ve yerel yönetimlerinkararlarına bağlı olarak Kürtçe derslerinin konulması mümkün olabilmelidir.
denilmeksuretiyle Anayasanın 6. ve SPY. nın 80. maddesine aykırı olarak Devletintekliği ilkesini değiştirme amacına yönelik faaliyette bulunulmuştur.
c)-Partimiz Kürtlerin varlığının ve kimliğinin resmen tanınması ve kendi sözlerinisöyleyebilmelerini zorunlu görmektedir.
-Kürtlerin varlığının ve kimliğinin resmen tanınması ve kendi sözlerinisöylemeleri zorunlu görülmektedir.
-Kürtlerin kendini istediği biçimde ifade etmesi özgürlüğünün kabul edilipgüvence altına alınması gerekir.
-Kürt sorunu, Kürt kimliği ve özgürlüklerini tanımamak ve gereğini yerinegetirmemekten kaynaklanmaktadır.
-Kürtler Türkler'den farklı kimliği ve kültürü olan ayrı bir ulustur.
denilmeksuretiyle SPY.nın 81. maddesinin (a) bendine aykırı biçimde Türkiye Cumhuriyetiülkesi üzerinde, Türklerden ayrı bir ulusal kimliğe sahip olan ve varlığı ilekimliğinin korunması gereken bir Kürt azınlığının bulunduğu ilerisürülmektedir.
d)- Partimiz Kürtlerin kendi kimlikleri ile tartışmalara katılması, sorununçözümünde taraf olabilmeleri, Kürt dili ve kültürü üzerindeki yasak vebaskıların kaldırılması için çalışacaktır.
-Kürtlerin ana dillerinde eğitim görmeleri imkanı, sağlanıp, kendi kültürvarlıklarını yaşatmaları, geliştirmeleri desteklenecektir.
Şeklindegörüşler ileri sürülüp, olası çözümler arasında Kürtlere kültürel özerkliktanınabileceği belirtilerek Türk dili ve kültüründen başka dili ve kültürükorumak, geliştirmek yoluyla azınlıklar yaratarak ulus bütünlüğünün bozulmasıamacı izlenmiş ve böylece SPY.nın 81. maddesinin (b) bendine aykırı davranılmışbulunulduğu görülmüştür.
IV-Sonuç ve İstem :
Yukarıdayasal dayanakları ve gerekçeleriyle açıklandığı üzere, davalı Sosyalist BirlikPartisi'nin Anayasanın Başlangıç kısmı ile 2., 3., 6., 14., 69. maddelerine veSPY.nın 78. maddesinin (a) bendine, 80. maddesine ve 81. maddesinin (a) ve (b)bentlerine aykırı nitelikte beyan ve açıklamaların mevcut olduğuanlaşıldığından,
SosyalistBirlik Partisi'nin SPY.nın 101. maddesinin (a) ve (b) bentleri gereğincekapatılmasına karar verilmesini arz ve talep ederim".
II-DAVALI SİYASî PARTİNİN ÖN SAVUNMASI
SosyalistBirlik Partisi'nin 28.2.1994 günlü Ön Savunmasında şöyle denilmektedir:
"1.Üç Yıl Sonra Açılan Dava :
YargıtayCumhuriyet Başsavcılığı'nın 28.12.1993 günlü iddianamesi ile Sayın Mahkemenizinhuzuruna getirilen bu davada, SBP'nin kapatılması istenmektedir. Başsavcılığınkapatma isteği, Parti'nin bir kısım çalışmalarına olduğu kadar, kuruluşbelgelerine de dayanmaktadır. Gerçekten de, iddianamenin daha başında,"deliller" bölümünde, kapatma isteğine "davalı siyasi partinintüzük ve programı" kanıt gösterildikten başka (sh.2), iddianamenin 4.sayfasında Parti tüzüğünden, 5. ve 6. sayfalarında programdan alıntılaryapılarak tüzük ve program suçlanmakta, iddianamenin sonunda"değerlendirme" başlığı altında (sh.39) "davalı siyasî partinintüzük ve programı"nın suçlandığı bir kez daha vurgulanmaktadır.
Başsavcılığınbu suçlamasında, daha ilk bakışta hayretle gözlenen bir olgu vardır. Bu da,SBP'nin kuruluş belgelerinin tarihidir. 15 Ocak 1991 olan bu tarih, CumhuriyetBaşsavcılığı'nın iddianamesinde gösterilmemektedir. Diğer suçlamalara dayanakoluşturan Parti çalışmaları hakkında tarih belirtilirken (örneğin sh.6,1.Kongre tarihi, sh. 14, Prof.Aren'le yapılan röportajların yer aldığıBültenler; sh. 19, Sıtkı Çoşkun'un katıldığı toplantı tarihi) Parti'nin kuruluştarihi gösterilmemiştir. Bunun nedeni ise, bu belgelerin, üç yıl sonra birsuçlamaya muhatap edilmeleri olmalıdır.
OysaBaşsavcılığın bazı siyasî partiler için Sayın Mahkemenizde açtığı kapatmadavalarının iddianameleri şöyle başlamaktadır:
"SosyalistParti, 1 Şubat 1988 tarihinde Siyasî Partiler Kanununda öngörülen bildiri vebelgelerini, İçişleri Bakanlığına vererek kurulmuş, tüzel kişilikkazanmıştır." (C.Başsavcılığı'nın 15.2.1988 günlü ve SP. 23 Hz. 1988/2sayılı iddianamesi)
"4Haziran 1990 tarihinde İçişleri Bakanlığı'na kuruluş bildiri ve belgelerinivermek suretiyle Türkiye Birleşik Komünist Partisi (TBKP) adıyla bir siyasîparti kurularak tüzel kişilik kazanmış..." (C.Başsavcılığının 14.6.1990günlü ve SP. 30.Hz. 1990/34 sayılı iddianamesi)
"DavalıParti, 1.2.1988 tarihinde İçişleri Bakanlığı'na kuruluş bildiri ve belgelerinivermek suretiyle Sosyalist Parti adı altında tüzel kişilik kazanmıştır."(C.Başsavcılığı'nın 14.11.1991 günlü ve SP. 13. Hz. 1991/94 sayılı iddianamesi)
Kuruluşundan3 yıl sonra, bir siyasî partinin tüzük ve programı ile suçlanması oldukçailginçtir. Bu 3 yıl boyunca tüzüğü ve programı nedeniyle herhangi birsoruşturmaya uğramayan SBP'nin şimdi bu belgeler de vesile edilerek kapatılmasıistenmektedir. Bir siyasî parti için kapatmanın, "idam cezası" olduğuyolunda hukuksal görüşler ileri sürülmüştür. (As.Yarg.Başsavcılığı'nın30.4.1984 günlü ve 1984/567 sayılı tebliğnamesi) Bu kadar vahim bir niteliktaşıyan tüzük ve program, 3 yıl süreyle soruşturmaya hedef olmamıştır. Bununise açık bir anlamı vardır. Bu tüzük ve program toplumsal olduğu kadar hukuksalolarak da meşruiyet kazanmıştır. 3 yıl sonra gelen bu soruşturma,"kapatma" biçiminde yöneldiği sonucun vahim niteliği ile kendisiçelişmektedir.
İddianamenin3. sayfasında şöyle denilmektedir: "Cumhuriyet Başsavcılığımız Anayasa veSPY'nın yüklediği görev uyarınca, diğer partiler gibi, davalı siyasal partininyurt düzeyindeki çalışmalarını kuruluşundan başlayarak izlemeye başlamış,görevden ötürü (re'sen) yapılan izleme yanında 9.11.1993 gün ve SP 33 Muh.1993/154 sayılı yazımız üzerine davalı siyasi partice 12.10.1993 gün ve 706sayılı yazı ekinde gönderilen yayınların incelenmesi ve değerlendirilmesinden,davalı siyasî partinin çalışmalarında, kapatmayı gerektiren yasaklamalaraaykırı davranışların var olduğu kanısına varılmıştır."
Buifade kendisiyle çelişmektedir. SBP'nin "kuruluşundan başlayarak"yapılan izleme, -ki bu SPY'nın 10. maddesinin açıkça öngürdüğü birgerekliliktir- "kapatmayı gerektiren yasaklamalara aykırı" görülmüşsebugüne kadar böyle bir dava niçin açılmamıştır.' Gerçekte yasaklamalara aykırılıkyoksa, bugün böyle bir dava açılmasının anlamı nedir' Sözü edilen, "davalısiyasî partice 12.10.1993 günlü yazı ekinde gönderilen yayınların" ancakşimdilerde, kapatmayı gerektiren bir sorumluluk taşıdığı kanaatiniyaratamayacağını ise, aşağıda ele alacağız.
Geneiddianamenin 4. sayfasında şöyle denilmiştir: "Davalı siyasî partinintüzük ve programındaki kapatılma nedeni olabilecek kimi belirsizlikler; davalısiyasî partinin büyük kongre kararı, Genel Yönetim Kurulu raporları, GenelBaşkan Sadun AREN ve Genel Başkan Yardımcısı Sıtkı COŞKUN'un parti adınaaçıklamaları ile kapatılmaya ilişkin kanıtlar daha belirgin halegelmiştir."
"Kapatılmanedeni olabilecek belirsizlikler" ne demektir' Bir "belirsizlik"nedeni ile mi kapatma istenmektedir' İddianame bu belirsizliğin ne olduğunusöylemelidir. Bu belirsizlik şimdi nasıl "daha belirgin" halegelmiştir' İddianame bunu açıklamalıdır. Gariptir ki, iddianame,"belirsizlik" olarak nitelendirdiği hususun giderilmiş olduğunusöyleyememekte, ancak "daha belirgin hale" geldiğini belirtmektedir.Bu ise, hala belirgin olmayan yanları bulunan, yani kısmen belirgin, kısmenbelirgin olmayan demektir. Belirgin olmayana da dayanan bir suçlama, kapatmaisteğinde inandırıcı görülebilir mi'
Aslındaiddianame, SBP'nin masumiyetini görmektedir. İşte bunun yanı sıra kapatmaisteğinin açıklanması sıkıntı yaratmaktadır.
SPY'nın9. maddesi, yeni kururulan siyasi partilerin tüzük ve programlarının,C.Başsavcılığı'nca, Anayasa ve kanun hükümlerine uygunluğunun incelenipdenetleneceğini öngörmektedir. Gene aynı madde hükmüne göre bu denetlemedegörülecek noksanlıkları gidermeyen, istenecek ek bilgi ve belgeleri göndermeyensiyasî partiler hakkında kapatılmaya dair hükümler uygulanacaktır. Yukarıyaalıntıladığımız ifadeden anlaşıldığı üzere, SBP'nin tüzük ve programı hakkındada yapılmış olan, "Anayasa ve kanun hükümlerine uygunluk" denetimindeolumsuz bir kanaate ulaşılmamıştır. Çünkü Parti tüzük ve programınındeğiştirilmesi veya düzeltilmesi konusunda Yargıtay Cumhuriyet başsavcılığı'ndanherhangi bir yazı alınmamıştır. Yukarıda sözü edilen davalarda Sosyalist Partidavasının iddianamesi, partinin kuruluşundan 14 gün sonra TBKP'nin iddianamesiise 10 gün sonra hazırlanmıştır.
2.Suçlanan Parti Çalışmalarının Üstünden 1,5 Yıl Geçmiştir.
CumhuriyetBaşsavcılığı'nın iddianamesinde, SBP, tüzük ve programından başka bir kısımfaaliyetler nedeniyle de suçlanmaktadır. Partinin suçlanmasına neden yapılan bufaaliyetler;
a)1.Kongereye sunulan Genel Yönetim Kurulu Çalışma Raporu ve bu kongrede alınan kararlarve Kongre Sonuç Bildirgesi ile,
b)Genel Başkan prof. Sadun Aren ile Genel Başkan Yardımcısı Sıtkı Coşkun'un SBPBülteni'nde yayınlanan bazı röportaj veya toplantılardaki konuşmalarıdır.
Nevar ki, yukarıda partinin kuruluş belgeleri için söylediklerimiz, bunlar içinde geçerlidir.
SBP'nin1. Olağan Kongresi 2-3 Mayıs 1992 tarihlerinde yapılmıştır. bu tarih ileiddianamenin hazırlandığı tarih arasında bir buçuk yıldan fazla bir süregeçmiştir. Üstelik tüzük ve programdan belirsizlikler bulunduğunu ileri sürenBaşsavcılık, Kongre belgeleri için böyle bir şey söylememekte, aksine bubelirsizliğin örneğin bu belgelerle daha belirgin hale geldiğini ifadeetmektedir. Şu halde 1. Kongre'ye sunulan Çalışma Raporu ile Kongre'de alınankararlar, Parti'nin kapatılmasına neden oluşturacak sarih ögeler taşımasınakarşın, böyle bir dava açılmamış, birbuçuk yıl beklenmiştir. Aradan böyle birsüre geçtikten sonra, ancak şimdilerde bu davanın açılmasına acaba neden gerekgörülmüştür'
Prof.Aren'in ve S.Coşkun'un demeç ve açıklamaları için de aynı şey sözkonusudur.Prof. Aren'in Vo Realites ve Vorwarts dergileri ile I'Humanite ve Azadigazetelerinde yayınlanan röportaj ve demeçlerinin hepsi de 1992 yılı ortalarınaaittir. Ve iddianame tarihinden bir-birbuçuk yıl daha eskidir.
SBPhakkında kapatma nedeni oluşturduğu iddia edilen bulguların geçmişi üç yılauzanırken, bu süre zarfında Parti kongresini yapmış, 44 il, 200'ü aşkın ilçe ve200'ü aşkın beldede örgütlenmiş ve bir yığın siyasal etkinliklerde bulunmuştur.Parti bu faaliyetlerde bulunurken herhangi bir engelleme ile karşılaşmamış, biruyarıya muhatap olmamıştır. (Karşılaşılan bir yığın idari engeller ise buanlamda değildir.)
İddianamede,"davalı siyasî partice 12.10.1993 günlü yazı ekinde gönderilen yayınlarınincelenmesi"nden söz edilmiştir. (sh.3) Buna bakılırsa, C.Başsavcılığıparti yayınlarını zamanında temin edip inceleyemediğini, bunların kendisine geçulaştığını söylemektedir. Ne var ki, SPY'nın 10. maddesi,"C.Başsavcılığı'nca her siyasî parti için bir sicil dosyası"tutulacağını öngörmekte ve maddenin (c) bendinde, "partinin faaliyetlerinidüzenleyen her türlü yönetmelikler ve yayınları"n da bu dosyayakonulmasını emretmektedir. Maddenin 4. fıkrasına göre bu belgelerin,C.Başsavcılığı'na intikal ettirilme süresi onbeş gündür. Bu süreye, siyasîpartilerin yayınlarını C.Başsavcılığı'na iletmek için uymak zorunda olduklarıkadar, C.Başsavcılığı da, -iddianamesinde belirttiği gibi re'sen yürüttüğügörevinde bu süreye uyacaktır. Görülüyor ki, onbeş günlük süre kısa birsüredir. kanunda 15 gün içinde yapılması öngörülen bir işin; birbuçuk yıl gibi,üç yıl gibi bir süre sonra yapılması, C.Başsavcılığı'na kanunen tanınmış birhak değildir. Tekrar ifade edelim ki, bu, partinin kabul edilmiş olan toplumsalve hukuksal meşruiyetine, her nedense şimdilerde uygun görülen bir karşıçıkmadır. Bu davanın SBP'nin seçimlere katılma hakkını elde ettiğinin kamuoyunaaçıklanmasının hemen ardından gelmesi oldukça ilginçtir.
SPYAnayasa'ya Aykırıdır.
YargıtayC.Başsavcılığı SBP'nin kapatılmasını, 2820 sayılı SPY hükümlerine dayanarakistemektedir. İddianamede SBP, SPY'nın 18, 80. 81/a ve 81/b maddelerineaykırılık iddiasıyla suçlanmaktadır. Davada SPY, "uygulanacak kanun"durumundadır. (Anayasa md. 152; 2949 sayılı K. md. 28).
SPY'nınbu hükümleri Anayasaya aykırı hükümlerdir. Anayasa'nın 69. maddesine göre,siyasî partilerin faaliyetleri, Anayasa'nın 14. maddesindeki sınırların dışınaçıkamaz. Anayasa'nın 14. maddesinde sıralanan yasaklamalarla SPY'nın bahsigeçen hükümleri tam bir uyum gösteren hükümler değildir. Bu hükümler Anayasa'yıaşan sınırlamalar getirmekte, siyasî partilere sağlanan Anayasal güvenceyiortadan kaldırmaktadır. Bu itibarla iddianamenin dayandığı SPY hükümleri,Anayasa'nın 10, 11, 12, 13, 14, 68 ve 69. maddelerine aykırıdır.
Ancakönem taşıyan konu, 2820 sayılı kanunun Anayasa'ya aykırılığının, Anayasa'nıngeçici 15. maddesi karşısındaki durumudur. Bu maddenin kapsamı hakkında, sonzamanlarda giderek yoğunlaşan görüşler ortaya çıkmaktadır. Gerçekten de, geçici15. maddenin, özetle; bir kısım yasama işlemlerini anayasal denetimin dışındatuttuğu, bunun ise Cumhuriyetin hukuk devleti olma niteliğini zedelediği,Anayasa'da gösterilen hürriyetçi demokrasi ve bunun icaplarıyla belirlenenhukuk düzeninin dışına çıkılması sonucunu doğurduğu; geçici bir maddenin,Anayasa'nın temel kuralllarını süresiz işlemez hale getirmesinin Anayasalsistemle bağdaşmayacağı, bunun, maddenin geçicilik özelliğine de uygundüşmeyeceği; bu geçici maddenin, sürekli bir kural olarak kabulu durumunda,Anayasa'nın öngördüğü hukuk devleti, Anayasa'nın üstünlüğü ve anayasaldenetimle ilgili temel kuralların, 12.9.1980 - 6.12.1983 tarihleri arasındaçıkan yasama metinleri yönünden Anayasa'nın işlerliğini kaybettiği; geçici birmaddenin sürekli bir kural niteliğinde anlaşılması halinde, geçici hükmün,Anayasa'nın kimi temel kurallarının önüne geçmesi sonucunu doğurduğu; Anayasayapımcısının, geçici 15. madde ile koyduğu yasaklamayı sürekli kılmakisteseydi, geçici maddeler arasına değil, temel maddeler arasına koymasıgerekeceği düşünceleri belirmiş ve bu yöndeki düşünceler giderek güç veyoğunluk kazanmıştır.
4.Anayasa'nın Geçici 15. Maddesi Hakkında:
Bunlarlabirlikte, SPY'nın tümü itibariyle gördüğü değişiklikler yüzünden orijinal biçimve bütünlüğünü kaybettiği; kanunun 7 yılda 10 kez değiştirildiği, bu nedenlegeçici 15. maddenin koruması altında bulunamayacağı düşünceleri de ciddiboyutlar kazanmıştır. Bu konuda Anayasa Mahkemesi'nde çoğunlukla benimsenengörüş şöyledir:
"Geçicimaddeler geçerliği, uygulama süreleriyle değil, geçici olarak düzenlediklerihukuksal ilişki ve kurumlarla kendisi ve bağlı olduğu temel metinleriniçerikleri ve anlamları ile değerlendirilir. Geçici maddeler, değişik hukuksaldüzenlemeler arasında bağlantı kurar, kazanılmış hakların saklı tutulmasını,uygulamanın daha geniş bir zaman dilimine yayılarak yapılmasını sağlarlar. Buyönden de geçici maddeler ile temel hükümler arasından farklılıklar bulunmasıdoğaldır. Geçici maddelerin taşıdıkları hukuksal değer, diğer maddelerdenfarklı değildir. Hatta temel düzenlemeden ayrık hükümler getirmesi yönündenuygulama önceliğine ve etkinliğine sahiptirler." (Anayasa Mahkemesi'nin16.7.1991 günlü ve 1990/1 (S.P.Kapatma) E. 1991/1, karar sayılı ve 10.7.1992günlü ve 1991/2 (S.P.Kapatma) E. 1992/1 K. sayılı kararları)
YüksekMahkemenin bu görüşünü aşağıda değineceğimiz "ihmal"e ilişkin görüşüile birlikte ele alacağız. Nitekim Anayasa'ya aykırılık sorununun geçici 15.madde ile tıkandığı görüşünün ağırlık kazandığı hallerde "Anayasa'nıntemel ilkelerine ve bu ilkelere egemen olan hukukun ana kurallarınaolabildiğince uygun düşecek biçimde yorum" tekniğinin kullanılması(Anayasa Mahkemesi, 28.9.1984, 1984/1 (S.P.Kapatma) E. 1984/1 K.) yolunagidebileceği gibi; Anayasa'nın temel hükümleri ile çelişen bir yasa hükmünün,Anayasa Mahkemesi'nin deyişiyle bir yana bırakılması, yani ihmali gibi birçözüm yolu da bulunabileceği düşünceleri ortaya çıkmıştır. Bu konuda AnayasaMahkemesi, 16.7.1991 günlü ve 1990/1 E., 1991/1 K. sayılı kapatma davasıkararının gerekçesinde; önce gene Anayasa Mahkemesi'nin 28.9.1994 günlü ve1984/1 E. sayılı Siyasî Parti Kapatma Davası Kararından;
"Geçici15. maddenin, Anayasa'ya aykırı hükümlerinin sığınabileceği bir yer olarakdeğil, 12 Eylül Harekatının zedelenmesine imkan verilmemesi için ve tıpkı 1961Anayasası'nın geçici 4. maddesindeki gibi bir düzenlemeden ibaret olduğu kabuledilmelidir. Bahis konusu geçici maddenin kapsamında olan ve böylece Anayasalkoruma altında bulunan yasa hükümlerinin, sırf bu nedenle Anayasa'ya aykırıoldukları ileri sürülemeyeceği gibi, bunların Anayasa Mahkemesi'nce ihmaledilmesinden de sözedilemez. Bu durumdaki hükümlerin ancak, Anayasa'nın temelilkelerine ve bu ilkelere egemen olan hukukun ana kurallarına olabildiğinceuygun düşecek biçimde yorumlanmaları düşünülebilir." alıntısıaktarıldıktan sonra şöyle devam edilmektedir:
"Bukararda da açıkça belirtildiği gibi Anayasa'nın geçici 15. maddesi, olağanüstükoşullar altında siyasal bir geçiş döneminde çıkarılan yasaların AnayasaMahkemesi'nce denetlenmesini ve Anayasaya aykırı olduklarının ileri sürülmesiniönleyici, açık bir Anayasa hükmüdür... Anayasa koyucunun belli bir dönemdeçıkarılan yasaların Anayasa Mahkemesi'nin denetimi dışında kalması yolundayaptığı siyasal tercihin ifadesi olan geçici 15. madde, konuyu açık bir biçimdeortaya koymuştur. Anayasa Mahkemesi'nin herhangi bir nedenle de olsa bu kuralıyok sayması olanaksızdır."
Bukarardan bir yıl sonra Anayasa Mahkemesi, aynı konuyu, aynı anlayış ilebenimseyerek yinelemişse de, gerekçedeki ifade değiştirilmiştir. nitekim10.7.1992 günlü ve 1991/2 E., 1992/1 K. sayılı kapatma kararında, aynı görüş bukez şöyle söylenmiştir:
"Geçici15. madde, salt Anayasa'ya aykırı hükümlerin sığınabileceği bir yer olmayıp,1961 Anayasası'nın geçici 4. maddesindeki gibi bir koruma düzenlemesidir."
Görülüyorki,Anayasa Mahkemesi Anayasa'ya aykırılık konusunda SPY'nın, Anayasa'nın geçici15. maddesinin koruması altında bulunduğunu ve bu kanun hükümlerininuygulanmasının ihmal edilemeyeceğini kabul ederken, bu görüşünü, bir düzenioluşturan yasal düzenlemelerin korunması olarak benimsemektedir. Bu düzen ise12 Eylül harekatının getirdiği düzendir. Geçici 15. madde, 12 Eylül Harekatınınzedelenmesine imkan verilmemesi için konulmuştur. O halde Anayasa Mahkemesi'ncede bu kuralın yok sayılması olanaksızıdr.
AnayasaMahkemesi'nin sonuç itibariyle bir farklılık yaratmamakla birlikte, bir yılarayla verdiği bu kararlar, ayrıntıda da olsa bir değişikliğe uğramaktan uzakkalamamaktadır. Örneğin 16.7.1991 günlü kararda, "Anayasa'nın geçici 15.maddesinin uygulanmasında anayasa hükümleri arasında da bir çelişmeyoktur" denilip, 28.9.1984 tarihli kararda ifade edildiği gibi, bumaddenin "Anayasa'ya aykırı hükümlerin sığınabileceği bir yer olarak"görülmemesi gerektiği söylenmişken, bu kez 10.7.1992 tarihli kararda"Geçici 15. madde, salt Anayasa'ya aykırı hükümlerin sığınabileceği biryer olmayıp" denilmektedir.
5.Siyasî Parti Kapatma Sorunu:
Ülkemizdeson yıllarda, siyasî parti kapatma davalarının çok sayıda örneklerigörülmüştür. Oysa doğası gereği siyasî partilerin yargı organı tarafındankapatılması az rastlanan bir dava türü olmalıdır. Haklarında kapatma kararıverilen siyasî partilerin büyük çoğunluğunu; sosyalist, marksist programlıpartiler oluşturmaktadır. Bu partilerin hepsi de, "Kürt sorunu" ileilgili nedenlerden dolayı kapatılmışlardır. Hiç kuşkusuz ki, sosyalist,marksist partiler etnik sorunları görmezlikten gelemezler. Ama bu konu,yalnızca sosyalist partilerin sorunu değildir. Ülke yönetimine talip olan ciddibir siyasî partinin, ister muhalefette, ister iktidarda olsun, ülkenin her birkesimi ve tüm sorunları ile ciddi bir biçimde ilgilenmesi, onun boşlayamayacağıaslî görevlerinden biridir. Bir siyasî partinin ülke sorunlarına ister muhalefette,isterse iktidarda olsun, çözümler araması, getirmesi veya önermesi, mutlakgörevlerinden biridir. Ekonomik programları ne olursa olsun, politik eğilimlerine olursa olsun, siyasal çözüm bulmakla görevli olan partiler tüm toplumkesimlerine yönelmek zorundadırlar. Örneğin şu görüşler, bugün koalisyonhükümetinin ortağı olan bir siyasî partinin görüşleridir:
"Doğuve Güneydoğu Anadolu'nun bazı bölümlerinde yaşayan yurttaşların ağırlıklı birbölümü etnik açıdan Kürt kökenlidir... Kürt kimliğini kabul ederek kendine"Kürt kökenliyim" diyen yurttaşlara, bu kişiliklerini hayatın heralanında istedikleri gibi ve özgürce belirtme hakkına sahip olmaları olanağısağlanacaktır." (SHP'nin Doğu ve Güneydoğu Sorunlarına Bakış ve ÇözümÖnerileri. Ankara, Temmuz 1990, S. 28-43).
Ancak,Anayasa Mahkemesi'nin yargısı, bütün siyasî partilere uzanabilmekte değildir.Bu, C.Başsavcılığı'nın tekelinde olan bir inisiyatiftir. Bu durumda AnayasaMahkemesi'nin gözeteceği eşitlik ve adalet ölçütlerinde, dikkate alınacakönemli hususlar vardır.
AnayasaMahkemelerinin, genellikle anayasal koruma görevini yerine getirebilmek için,temel kurallara uygun olmasa bile, özgürlüklere aykırı olacağını ve hatta zararvereceğini bilerek, koruma işlevine haklılık aradıkları, temel hak veözgürlüklerin çeşitli alanları üzerdinde bu tür yorumlar ve çözümlerürettiklerinin çok sık önrekleri görüldüğü ileri sürülmüştür. (DominiqueRousseau: Anayasa Mahkemelerinin Politikaları, 1992, S.130-131) Bu nedenleAnayasa Mahkemeleri, bir üst düzey mahkemesi (Yüksek Mahkeme) olarak, siyasîmahkemelerdir. Prof. Bahri Savcı, Anayasa Mahkemelerinin, hemen her yerde siyasimahkemeler olduğunu kaydetmektedir.
Şimdibizde görülen siyasî parti kapatma tablosunda da, kuşkusuz siyasal tercihlerinetkileri gözlenmektedir. Sosyalist, marksist partilerin Kürt sorununa, etnikkonulara yaklaşım ve açılımına Anayasa mahkemesi olanak tanımamaktadır. Bu,Anayasa Mahkemesi'nin Devletin üst düzey politikası ile bütünleşen tutumudur.Bu nedenle marksist programa sahip olmayan bir siyasî parti, örneğin ülkeüzerinde ırk veya dil farklılığına dayanan azınlıklar bulunduğunu ileri sürse (SPY,md. 81/a) ya da Türk dilinden başka bir dili korumak niyetini açıklasa (SPY,md. 81/b) bu, önemli görülmeyecektir.
Oysaiddianamede zikredilen (bk. sh. 27, 29, 38), Anayasa Mahkemesi'nin 20.7.1971günlü ve 1971/3 E., 1971/3 K. sayılı kapatma kararından bu yana, özellikle sonyıllarda oldukça artan sayıdaki kapatma davalarında, aynı tutum, bir siyasîtercih olarak ortaya çıkmıştır. Şimdi kapatılmış olan bu siyasî partilerin,geçmişte kalan faaliyetlerine bakıldığı zaman, toplumsal dinamiğin bugün çok farklınoktalara ulaşmış olduğunu görürüz.
Ancakher parti kapatma olayında, demokrasi ve özgürlüklerden önemli kayıplarverildiği kuşkusuzdur. Çeşitli görüş ve düşüncelere açık, çok sesli birdemokrasi anlayışı, gelişecek bir ortak bulamamaktadır. Siyasî partilerkapatmanın demokratik rejime bir katkı getirmesi düşünülemez; aksine Anayasa'da"demokratik siyasî hayatın vazgeçilmez unsurları" olduğu belirtilen(md. 68) partilerin kapatılması, demokratik hayatın unsurlarını yok etmeksonucunu doğurur.
6.Uluslararası Sözleşmeler :
Türkiyeson yıllarda, uluslararası hukukla daha geniş bağlantılar kurmuştur. Artık,özellikle Avrupa hukuku, Türkiye'ye daha fazla yansımaktadır. Anayasa'nın 90.maddesinin 5. fıkrasına göre, uluslararası antlaşma hükümleri, yalnızcauluslararası hukuk değil, iç hukuk olmuştur. Bu nedenle uluslararası hukukun,usulüne göre onaylanan sözleşmeler yoluyla iç hukukumuza giren kuralları,yalnızca kanun olarak değil, uygulamaları Anayasa emri olarak (md. 90/5)güçlendirilen normlardır. 1974 tarihinde, Türk Hükümetince imzalanan HelsinkiNihai Senedi ile, ilke olarak; uyuşmazlıkların barışçı yollarla çözümü,düşünce, vicdan, din ve inanç özgürlükleri de dahil olmak üzere, insanhaklarına ve temel özgürlüklere saygı; halkların hak eşitliği ve kendikaderlerini tayin hakkı, diğer imzacı ülkelere karşı taahhüt edilerekbenimsenen temel haklar oldu.
HelsinkiNihai Senedi'nin ardından Avrupa Güvenlik ve İşbirliği Konferansı'na (AGİK)katılan ülkeler AGİK süreci sonunda, ortaklaşa yeni bir ferman oluşturdular:Yeni bir Avrupa için Paris Şartı. Paris Şartı, 1990'ların Avrupasında, temelhaklar ve özgürlüklere ilişkin resmî düzeydeki ortak görüşün ifadesidir.
ParisŞartı ile Helsinki ilkeleri pekiştirilmekte ve Avrupa'nın toplumsal, hukuksal,ekonomik, demokratik, kültürel, askerî konsepsiyonunun güvenliği dilegetirilmektedir. Bunlar bilinen ilkeler olmakla birlikte, gene de hatırlamaktayarar vardır. Örneğin Şart'ın, "İnsan Hakları, Demokrasi ve HukukunÜstünlüğü" başlıklı ilk bölümünde şöyle denilmektedir:
"Ulusalazınlıkların etnik, kültürel, dil ve dini kimliklerinin korunacağını, ulusalazınlıklara mensup kişilerin bu kimliklerini ayrıma tabi tutulmaksızın ve kanunönünde tam bir eşitlikle, hür olarak ifade etmeye, korumaya ve geliştirmeyehakları olduğunu teyit ederiz."
Avrupa'dayeni bir çağa geçildiğinin belirtildiği Şart, "İnsani boyut" başlığıaltında, gelecek için rehber niteliğinde gördüğü ilkeleri şöyle ifade etmiştir:
"Ulusalazınlıkların toplumlarımızın hayatına zengin katkılarını artırmak azmi ile,durumlarının daha da iyileştirilmesine çalışacağız. Barış, adalet, istikrar vedemokrasinin yanı sıra halklarımız arasındaki dostane ilişkilerin de ulusalazınlıkların etnik, kültürel, dili ve dini kimliklerinin korunmasını vekimliğin kuvvetlendirilmesi için gerekli şartların yaratılmasını gerektirdiğineilişkin derin inancımızı teyit ederiz. Ulusal azınlıklarla ilgili sorunlarınancak demokratik bir siyasî çerçevede tatminkar olarak çözümlenebileceğinibeyan ederiz. Ulusal azınlıklara mensup fertlerin haklarına, evrensel insanhaklarının bir parçası olarak, bütünüyle saygı gösterilmesi gerektiğini dekabul ediyoruz." (Basın yayın ve Enformasyon Genel Müdürlüğü, Ankara,Aralık 1990)
Butaahhüt niteliğindeki beyanların altında, Türkiye'nin o tarihteki Cumhurbaşkanıve Başbakananı'nın birlikte imzaları bulunmaktadır.
Ötetaraftan; Türkiye, 6366 sayılı Kanunla onaylanan insan haklarının ve temelözgürlüklerin korunmasına ilişkin sözleşmenin (AİHS) de imzacılarındandır. Busözleşmenin 9. maddesi, düşünce özgürlüğünü, 10. maddesi ise görüşlerini veanlatım özgürlüğünü güvenceye almaktadır.
Sözleşmenin14. maddesi ise, "Bu sözleşmede tanınan hak ve özgürlüklerden yararlanma,cinsiyet, ırk, renk, dil, din, siyasal veya diğer kanaatler, ulusal veya sosyalköken, ulusal bir azınlığa mensupluk, servet, doğuş veya herhangi başka birdurum bakımından hiçbir ayrım gözetilmeksizin sağlanır" demektedir.
İddianamede,bu ilkelerin yer aldığı metinler görmezlikten gelinmiştir.
Busözleşmeye ek 1 numaralı protokolün 3. maddesi ise, akit tarafların, yasamaorganının seçilmesinde halkın düşüncesinin özgürce açıklanmasını sağlayacakşartlar için de makul aralıklarla gizli oyla seçim yapmayı taahhüt ettiklerinihükme bağlamaktadır. Anayasa'nın 66. maddesi, "Türk Devletine vatandaşlıkbağı ile bağlı olan herkesin Türk" olduğunu belirtmektedir. Buna göre,devlete vatandışlık bağı ile bağlı olmak, "Türk olmak" anlamındadır.türk olan herkes; Anayasa'da, kanunlarda, uluslararası sözleşmelerde, devletinuygulanmasını yükümlenip taahhüt ettiği her düzeydeki belgede yer alanhaklarını kullanabilecektir. Dahası, bu hakların gerçekleştirilmesini istemehakkına sahip olacaktır.
Yani,bu hükümlere göre, Kürt halkına ilişkin çözüm önerilerinin yer aldığı birprogram vatandaşın seçme hakkına ulaştırılamadığı, bunun engellendiği birdurumda (Örneğin bu konuda görüşleri olan bir siyasî partinin kapatılması gibi)sözleşme hükümleri ihlal edilmiş olur. (Ek protokol md. 3) Çünkü "halkındüşüncesinin özgürce açıklanmasını sağlayacak şartlar" oluşturalamamış,tam tersine ne ölçüde varsa o da yok edilmiştir. Aynı şekilde, Anayasalarda veAnayasal oluşumu etkileyecek konuma sahip seçme, seçilme haklarını düzenleyenmetinler ve bunların başta gelenlerinden olan siyasal partiler yasasında yeralan hakların, yalnızca "Türk" olarak tanımlanan; ama, her kesim vedüzeydeki otoritelerin ifade etmekten kaçınamadığı Kürt realitesini dışlayan enazından görmezlikten gelen düzenlemesi, bu sözleşme hükümleriyle açıkçaçelişkilidir.
Türkiye,bireysel başvuru hakkının istemeyerekte olsa -kabul edildiği 28 Ocak 1989tarihinden bu yana, AİHS'nde yer alan temel hak ve özgürlükleri korumaklayükümlü olan; Avrupa Konseyi'nin yargı organlarının yargısına tabibulunmaktadır. Türkiye şu ana kadar, Avrupa İnsan Hakları Komisyonu'ncaaleyhinde düzenlenmiş raporlarda öngörülen gereklilikleri yerine getirmektenuzak kalamamıştır. T.C. Hükümeti, şimdi yakın bir tarihte (Mart 1994) Avrupaİnsan Hakları Divanı önünde de kendisini savunacaktır. Esasen Türkiye, Divan'ınzorunlu yargı yetkisini tanımazdan önce (1990) Komisyon'un yargı alanındabulunurken; Komisyon, Divan'ın içtihatlarına uyumlu görüşler ürettiği için,-dolaylı bile denilemeyecek kadar- Divan'ın kararlarına (içtihat) riayet etmeyükümlülüğünde idi.
AİHS,"Dünya'da barış ve adaletin asıl temelini oluşturan ve sağlanıpkorunabilmesi her şeyden önce, bir yandan gerçekten demokratik bir siyasalrejimin varlığına, öte yandan da insan hakları konusunda ortak bir anlayış veortaklaşa saygı esasına bağlı olan bu temel özgürlüklere derin inançlarını birdaha tekrarlayarak... aşağıdaki hususlarda anlaşmışlardır" demektedir.
Yanisözleşme dibacesi, sözleşme hükümlerine riayetin "derin bir inanç"ınifadesi olduğunu buyurucu ve bağlayıcı olarak belirtmektedir.
Komisyon(ve divan) iç yönetmeliği ise, sözleşme de yer alan temel haklara ilişkinilkelerin korunması konusunda, derin bir inançla taahhütte bulunan devletlerin,onu gerçekleştirebilmek için ellerinden gelen çabayı göstereceklerini de ifadeetmektedir.
Yineleyelimki, Anayasa'ya göre, uluslararası sözleşmeler kanun hükmündedir. (md. 90/5)
Ancak,kanun hükmünde uygulanmaları Anayasal güvenceye alınan bu metinler başka birmetin karşısında (2820 saylı SPY) görmezlikten gelinebilmektedir.
7.SBP ve Kürt Sorunu:
İddianamedeyer alan suçlamalara göre, SBP'nin kapatılması isteğinin nedenleri;
a)Partinin kuruluş belgeleri,
b)1. Kongre belgeleri ve
c)Genel Başkan Prof.Sadun Aren ile Genel Başkan Yardımcısı Sıtkı Coşkun'un bazıdemeç ve açıklamalarıdır.
İddianame,bunlarla ilgili suçlamalar yaparken tamamiyle soyut iddialar ileri sürmekte;gerçekte bu suçlamalara konu ettiği dökümanları ele almamaktadır. İddia gayetsoyuttur. İddia bir parti belgesinin zikrettikten sonra; ardından hiç ilgisizbir konuya geçmekte, fakat bununla parti belgesi arasında bir bağ, bir ilintikurmaya gerek görmemektedir. Başsavcılığın başka tür bir suçlama yöntemikullanması zaten mümkün değildir. Çünkü üç yıl sonra açılan bu dava suçlamadasamimi kanıtlara dayanmamaktadır. İddia yukarıda belirtildiği gibi bugünekadar, kapatılmalarına karar verilen sosyalist Programlı partilerle ilgiligenel kavramları ve bunlara dayalı suçlamaları somutlaştıramamaktadır.
İddianameyegöre, yalnızca Kürt halkının varlığından söz etmek bile partinin kapatılmasınıgerektirir. Asla hukuksal bir biçimde izahı mümkün olmayan, çağ dışı birdüşünceyi kanunlaştıran bu hükmün Anayasa'ya aykırılığının ileri sürülemeyeceğikonusunda, Anayasaya madde konulması sebepsiz değildir. Bu düzenleme kendimantığı ile tutarlı olabilir; fakat akılcı ve hukuki olma niteliğini kazanamaz.
Azınlıklarbulunduğunu ileri sürülemeyeceği veya azınlıklar yaratılamayacağına ilişkindüzenlemeler (SPY 81/9, 81/6) ancak, ya Kürtlerin olmadığı ya da siyasîpartilerin Kürtlerden söz edemeyeceği biçiminde anlaşılabilir. Bunların herikisinin de demokratik olma niteliği ile bağdaştırılması imkansızdır. Oysa,siyasî partilerin işlevlerinin demokratik olamayan bir ortamda yerine getirmesimümkün değildir.
Yukarıdada belirttiğimiz gibi şimdiye kadar kapatılmalarına karar verilen sosyalistpartilerin hepsinin de kapatılma nedeni aynıdır. Şu halde, Kürt halkınınvarlığı politik düzeyde dile getirilemez.
Kürtsorunu ülkenin yaşadığı en sıcak olaylardan biridir. Sorunun çözümü içinbaşlıca iki yaklaşım sözkonusu olmaktadır.
a)Askeri çözüm,
b)Barışçı çözüm
SiyasîPartiler bu seçeneklerden hangisini benimsiyorlarsa onu programına alacaktır.Barışçı çözüm bu seçeneklerden biridir. Ancak Kürt halkının varlığındansözetmesi mümkün olmayan bir siyasî partinin soruna çözüm önermesi de mümkündeğildir.
Kürtsorununa çözüm aranması yalnızca Kürtleri ilgilendiren bir konu değildir. KonuTürkiye'nin bir sorunudur. Bu nedenle, gündeminde kürt sorunu bulunmayan birsiyasî partinin programı eksiktir.
Devletinülkesi ve milleti ile bölünmez bütünlüğü iddiası ise, öteki iddiaları gibi,iddianamede soyut kalmaktadır. İddianamede konuya ilişkin yapılan yorumunSBP'nin program ve faaliyetleri ile somut hiçbir bağlantısı kurulamamaktadır.SBP'nin Kürt sorununa bakışı programında yer almış ve iddianameye de aynenalıntılanmıştır.
Kürtsorununa barışçı bir çözüm bulunmasının demokrasinin de sorunu olduğu ve temelhak ve özgürlükleri kısıtlayan hükümlerin kaldırılması, kuşkusuz ki, bir siyasîpartinin hakkı ve ödevidir. SBP'nin üzerinde, "Kürtler nasıl yaşamakistiyorlarsa öyle yaşamakta özgür olmalıdırlar" yazılı olan bir afişinedeniyle, İzmir DGM'de bakılan bir davada; bunun, "onlara ayrı bir devletkurmak ve T.C. ülkesini bölme özgürlüğü tanınacağı veya böyle bir özgürlüğünkastedildiği anlamına" gelemiyeceği "Kürtlere ayrı devlet kurmaözgürlüğü istendiği gibi anlamı" çıkarılamadığı, "böyle bir maksatgüdüldüğünü kabul etmenin tahmini olacağı" gerekçesiyle suç oluşmadığındanberaat kararı verilmiştir. (İzmir DGM. 24.12.1992, 1992/105 E., 1992/143 K.)
GenelBaşkan Prof. Sadun Aren'in ve Genel Başkan Yardımcısı Sıtkı Coşkun'un görüş veaçıklamaları Devletler Hukuku kuralları ve uluslararası andlaşmalarlauyumludur. Gerek parti olarak SBP, gerekse, partinin yöneticileri, bölünmeyideğil barış içinde bir arada yaşamayı savunmaktadırlar. Partinin hiçbiryöneticisi hakkında -yukarıda sözü edilen İzmir DGM davası dışında- birsoruşturma açılmamıştır.
AnayasaMahkemesi'nin iddianame ile birlikte partiye tebliğ edilen 11.1.1994 günlü arakararında; iddianamenin yazıldığı tarihte partinin Genel Başkanı, Genel BaşkanYardımcısı ve Merkez Karar Yürütme Kurulu üyelerinin isimlerinin bildirilmesiistenmiştir. SPY.nın 95., dahası Anayasa'nın 84. maddesini hatırlatan bu konuüzerinde ileride esas hakkındaki savunmamızda duyuracağız.
8.Sözlü Açıklama Yapmak İstiyoruz
Nihayetson olarak 2949 sayılı Kanunun 33. maddesi hükmü gereğince tarafımıza sözlüaçıklama olanağı tanınmasını diliyoruz. Şimdiye kadar bakılan siyasî partikapatma davalarında tanınan bu olanağı kullanmak istiyoruz. Bu nedenle gerekparti temsilcisi ve ilgililerinin sözlü açıklama yapmak için çağrılmalarınıdiliyoruz.
9.Sonuç
YargıtayCumhuriyet Başsavcılığı'nın, SBP'nin kapatılmasına ilişkin isteğinin reddine kararverilmesini dileriz."
III-YARGITAY CUMHURİYET BAŞSAVCILIĞI'NIN ESAS HAKKINDAKİ GÖRÜŞÜ
YargıtayCumhuriyet Başsavcılığı'nın 11.3.1994 günlü ve SP.43 Hz.1993/57 sayılı esashakkındaki görüşü şöyledir :
"SosyalistBirlik Partisi hakkında 28.12.1993 günlü iddianame ile açılan kapatma davasınedeniyle Yüksek Mahkemenizden istenilen esas hakkındaki görüşümüzle birliktedavalı parti savunmanının 28.2.1994 günlü ön savunmasında değinilen konularaverilen yanıtlar aşağıda sunulmuştur.
AnayasaMahkemesi tarafından bir siyasî partinin kapatılmasına karar verilmesi ile osiyasî partinin hukukî varlığı sona ermektedir. Halbuki Anayasa'ca siyasîpartiler demokratik hayatın vazgeçilmez unsuru olarak kabul edilmektedir. Bunedenle siyasî partilerin kapatılması için dava açılması ve kapatılması kararıverilmesi durumunda titizlikle davranılması gerekmektedir. Yüksek Mahkemenizin8.12.1988 gün ve 2-1 sayılı kararında, dava konusu parti programının birmaddesine değinilerek, partinin henüz faaliyeti görülmeden sırf programındakibu madde nedeniyle anayasa'ya aykırı düştüğü sonucuna varılamayacağıbelirtilmiştir.
Davalısiyasî partinin kapatılma nedeni saydığımız yasaklamalarla ilgili siyasîpartiler yasasının 78/a, 80, 81/a ve 81/b maddeleri "amacını güdemezlerve/veya bu amaca yönelik faaliyette bulunamazlar ve .... bulunduğunu ilerisüremezler" şeklinde sona ermektedir.
Buaçıklamalar karşısında davalı siyasî partinin tüzük ve programınınfaaliyetleriyle birlikte değerlendirilerek neyi amaçladığının ortayaçıkarılması bakımından, partinin tüzük ve programı yanında faaliyetleri de aynıderecede önem kazanmaktadır.
Açıklanansebeblerle ön savunmada, partinin kuruluşundan üç yıldan fazla zaman geçtiktensonra tüzük ve programının suçlanamayacağı şeklindeki ileri sürülen iddiayerinde değildir.
Önsavunmada ayrıca kapatma nedeni sayılan parti faaliyetlerinin dava tarihindenbir buçuk yıl önceye rastladığı aynı şekilde ileri sürülmektedir. Bu sav dayerinde değildir. Çünkü, davalı siyasî parti, Siyasî Partiler Yasası'nın 10/c maddesindebelirtilen yayınlarını 15 günlük yasal süresi içinde Cumhuriyet BaşsavcılığımızSiyasî Partiler Sicil Bürosuna verme zorunluğunu yerine getirmemiştir. aksine,yayınlar aynı yasanın 102. maddesinde yazılı zorlamaya dayalı olarak, 9.11.1993gün ve SP. 33 Muh. 1993/154 sayılı yazımız üzerine gönderilmiş ve bunlar28.12.1993 günlü iddianamemizin hemen başında partinin tüzük ve programıyanında delil olarak gösterilmiştir.
Kaldıki,Siyasî Partiler Yasası'nın 101/d maddesi hükmü ayrık olmak üzere, siyasîpartiler hakkında kapatılma davası açılması bir süreye tabi değildir.
Önsavunmada, Anayasa ve Siyasî Partiler Yasasında birtakım değişiklikleryapılması nedeniyle orijinal halinden uzaklaşılmış olmakla Siyasî PartilerYasasının Anayasaya aykırılığının incelenmesi ve anılan Yasanın 78., 80. ve 81.Maddelerinin Anayasanın 10., 12., 13., 14., 68. ve 69. maddelerinin Anayasayaaykırı olduğu savı ileri sürülmüştür.
Busavın yanıtlanmasında, konu ile Anayasanın geçici 15. maddesi arasındaki ilişkiöncelikle incelenmelidir. Sözü edilen maddeninin son fıkrasında, birincifıkrada belirtilen 12.9.1980 tarihinden ilk genel seçimler sonucu toplanacakTürkiye Büyük Millet Meclisinin Başkanlık Divanını oluşturuncaya kadar geçeceksüreye gönderme yapılarak, bu dönem içinde çıkarılan yasaların, yasa hükmündekararnamelerin ve 2324 sayılı Anayasa Düzeni Hakkında Yasa uyarınca alınankarar ve tasarrufların Anayasaya aykırılığının iddia edilemeyeceği belirtilmişve böylece yetkili organca kaldırılıncaya veya değiştirilinceye kadar Anayasayauygunluk denetimi yolunda bu hükümlerin tartışılmasının önlenmesi biçiminde birsiyasal tercih ortaya konmuştur.
22.4.1983tarihinde kabul edilmiş olan Siyasî Partiler Yasası, 12.9.1980 ile 6.11.1983tarihinde yapılmış olan ilk genel seçimden sonra Türkiye Büyük Millet MeclisiBaşkanlık Divanının oluşması arasındaki dönemde kabul edilmiş olduğundan,geçici 15. maddenin son fıkrası kapsamında bulunmaktadır. Böyle olunca,Anayasal koruma altına alınmış olan söz konusu yasanın tümünün ya da kimimaddelerinin Anayasaya aykırılığı ileri sürülemez.
Öteyandan, Siyasî Partiler Yasasının getirdiği yasaklar ve dolayısıyla 78., 80. ve81. maddelerde öngörülen kısıtlamalar, Anayasanın 68. ve 69. maddelerinde yeralan kapatma nedenlerinin somutlaştırılması, başka deyişle bu kapatmanedenlerinin beliriş, ortaya çıkış biçimleri olarak düşünülmelidir. Bu hükümler"ulusal devlet niteliğinin korunması" ilkesinin siyasal partileryönünden öngörülmüş yaptırımları demektir. Çünkü, Anayasanın 69. maddesinin sonfıkrasında, "siyasal partilerin kuruluş ve faaliyetleri, denetleme vekapatılmaları yukarıdaki esaslar dairesinde kanunla düzenlenir." kuralıgetirilmiş, yasakoyucu da Siyasî Partiler Yasasındaki yasaklamaları kabul etmeksuretiyle Anayasada öngörülen düzenlemeyi gerçekleştirmiştir. Yüksek Mahkemenizde birçok kararlarında aynı sonuca varmış bulunmaktadır.
Belirtilennedenlerle, Siyasî Partiler Yasasının 78., 80. ve 81. maddelerinin Anayasayaaykırı olduğu savı yerinde değildir.
Önsavunmada ileri sürülen, Anayasanın 90. maddesi uyarınca iç hukuk kuralı halinegelen Helsinki Sonuç belgesi'nin ardından AGİK süreci sonucu Yeni Bir Avrupaİçin Paris Antlaşması (Şartı) hükümleri ve İnsan Haklarını ve Ana HürriyetleriKorumaya Dair Sözleşme maddelerinin, varlığı ileri sürülen sorunun çözümündeesas alınacağı bu metinlerde yer alan ilkeleri görmezlikten gelinerekdüzenlenen iddianamenin dayanaktan yoksun bulunduğu şeklindeki sava gelince;
3.7.1973-1.8.1975tarihleri arasında toplantılarını sürdürmüş olan Avrupa Güvenlik ve İşbirliğiKonferansı (AGİK) sonucunda kabul edilen Helsinki Sonuç Belgesi'nde yer alanilkeler: (1) Egemen eşitlik, egemenlik niteliğindeki haklara saygı, (2) Güçtehdidine başvurmaktan ya da güç kullanmaktan kaçınma, (3) Sınırlarınçiğnenmezliği, (4) Devletlerin toprak bütünlüğü, (5) Anlaşmazlıkların barışçıçözümü, (6) İçişlerine karışmama, (7) düşünce, vicdan ya da inanç özgürlüğüdahil insan haklarına ve temel özgürlüklere saygı, (8) Halkların hak eşitliğive kendi yazgılarını belirleme hakkı, (9) Devletler arasında işbirliği, (10)Uluslararası hukuka göre üstlenilen yükümlülüklerin iyi niyetle yerinegetirilmesidir.
AGİK'inkendi adıyla anılan süreç içeriğinde, Paris'te yaptığı toplantılar sonucunda21.11.1990 tarihinde imzalanan "Yeni Bir Avrupa İçin Paris Antlaşması(Şartı)" da, demokrasi ve insan haklarına ağırlık veren ilkeleri arasında,ulusal azınlıkların etnik, kültürel, dilsel ve dinsel kimliklerinin korunması,ulusal azınlığa mensup olanların ayırıma uğramaksızın ya da yasa önünde tam bireşitlikle kimliklerini özgürce dile getirme, koruma ve geliştirme haklarındansöz etmiştir. (Sencer, M., Paris Şartı ve İnsan Hakları, 16.12.1991 günlüCumhuriyet Gazetesi)
Davalıpartinin, Helsinki Sonuç Belgesi'ndeki, halkların kendi kaderini belirlemehakkı ile Paris Şartının azınlık haklarına ilişkin hükümlerine uygun çözümlerinamaçlandığı sonucuna varmak gerekir. Uluslararası bir sözleşme niteliğindeolmayan ve bu nedenle hukuken bağlayıcılığı bulunmayan Helsinki SonuçBelgesi'nde yer alan, halkların kendi kaderini belirleme hakkından ilk kez 1918tarihli Wilson ilkeleri arasında söz edilmiş, uluslararası hukukta kabulü deBirleşmiş Milletler Antlaşmasında yer almasıyla gerçekleşmiştir. Bu hakkınanlamı ve kapsamı, özellikle 1960'lı yıllarda başlayan bir süreç içerisindekabul edilen Birleşmiş Milletler kararlarıyla belirlenmiş bulunmaktadır. Bunagöre, kendi kaderini belirleme hakkının iki yönünün olduğu görülmektedir.Birinci yönü, devletlerin iç örgütlenmelerine ilişkin olup, bir halkın dilediğiyönetim biçimini, herhangi bir dış baskı olmadan seçme hakkı bulunduğunu, yanidevlet ve hükümet biçimlerinin saptanmasında halklara serbestlik tanınmasınıifade etmektedir. İkinci yönü, bir halkın bağımsız bir devlet kurmak dahil,dilediği devlete bağlı olmayı seçme hakkı olarak anlaşılmaktadır. Ancak, kendikaderini belirleme hakkının, bu ikinci yönü bakımından kullanılması, yerleşmişbir uluslararası hukuk ilkesi olan ve Helsinki Sonuç Belgesi'nin de doğruladığı"devletin ülkesinin bütünlüğü'ne saygı gereği olarak bazı sınırlamalarabağlanmıştır. Bu bağlamda, kendi kaderini belirleme hakkı sömürge yönetimialtındaki halklara tanınmakta, bir devletin tam parçasını oluşturan topraklarüzerinde bulunan toplulukların ayrılması yoluyla yeni bir devletin kurulmasıkabul edilmemektedir. Bu haktan yararlanmak isteyen bir topluluğun sömürgeyönetiminde yaşayan bir halk mı, yoksa içinde yaşadığı devletin ülkebütünlüğünü bozacağı gerekçesiyle bu hakkı kendisine tanınmayan bir halk mıolduğu bakımından kabul edilen ölçüte göre, bir devletin ülkesinin tümündegeçerli olan genel statüde bulunup herhangi bir ayırıma bağlı tutulmayan ülkeparçalarında yaşayan toplulukların birtakım değişik özelliklere sahip olması,kendini belirleme hakkından yararlanabilecekleri anlamına gelmekte, (Pazarcı,H., Uluslar arası Hukuk dersleri cilt : II, 2. bası, Ankara, 1990, ss.8-12);başka deyişle, eğer devletlerin yönetimleri çeşitli grupları temsil edici birnitelik taşıyorsa ve gruplara karşı etnik köken, din, dil, renk yahut başkafarklılıklarla dayalı bir ayrımcılık güdülmüyorsa, artık kendi kaderinibelirleme hakkından söz edilmemektedir. (Sosyal, M., Tutarlılık, 7.4.1992 günlüHürriyet Gazetesi)
1993yılının Haziran ayında AGİK süreci içinde kabul edilen Viyana Bildirgesi'ndeise, kendi kaderini belirleme hakkı terörizmden ayrılmış, sömürge halkları içinkabul edilen bu hakkın sadece meşru eylemler yoluyla kabul ettirilmesineçalışılması benimsenerek, terör yöntemi sömürge halklarının kendi kaderinibelirleme mücadelesinde bile geçerli sayılmıştır.
Buesaslar açısından bakıldığında, Türkiye Cumhuriyeti'nde kendi kaderlerinibelirleme hakkından yararlanması gereken sömürge halkı niteliğinde veya başkacabir topluluk, grup v.s. yoktur. Türkiye'de tek bir ulus, Türk Ulusu vardır.Kürt kökenli vatandaşlar, diğer etnik kökenli vatandaşlarla "ulus"bütünlüğünü oluşturmuş ve birbiriyle kaynaşarak "Türk Ulusu"nu meydanagetirmiştir. Ulusu meydana getiren bireyler arasında, temel hak veözgürlüklerden yararlanma ve onları kullanma yönünden hukuksal ve pratik olarakhiçbir ayırım yoktur. Ayrıca bir ulus, ayrı bir halk ya da azınlık varmış gibi,üstü kapalı ibarelerle, dolaylı yoldan yapılan çözüm çağrılarının bölünmeyiamaçladığı kuşkusuzdur.
Hukuksalyönden bağlayıcılığı bulunmayan Paris Şartı her ne kadar azınlıklara birtakımhaklar tanımışsa da, kimlerin azınlık sayılacağı konusunda bir tanımlamagetirmemiştir. Esasen, uluslararası hukukta üzerinde oybirliği sağlanan birazınlık tanımlaması da bulunmamaktadır. Böyle olunca, azınlık veya Şart'tageçen ve sınırlandırılmış biçimiyle "ulusal azınlık" terimininyorumlanması imzacı devletlerin kendi hukuk düzenlerine ve uygulamalarına bağlıkalmaktadır. (Kırca, C., Paris Şartı'na Göre Azınlıklar ve Türkiye, 24.12.1991tarihli Cumhuriyet Gazetesi) Türkiye devleti'nin kendi azınlık hukukunu hangibiçimde düzenlediğine ve kimleri azınlık saydığına iddianamede ayrıntılarıyla değinilmişti.Bir kez daha ve kısaca belirtmek gerekirse, Türkiye Cumhuriyeti'nde Lozan BarışAntlaşması ve Türkiye ile Bulgaristan Arasındaki Dostluk Antlaşması hükümlerinegöre azınlık oldukları kabul edilen Rum, Ermeni, Musevi ve Bulgar'lardan başkaazınlık yoktur.
Açıklanannedenlerle, devletin ülkesi ve ulusuyla bölünmezliğini bozmaya yönelikgirişimlere olanak veren hükümler taşımayan Helsinki Sonuç Belgesi ile Yeni BirAvrupa İçin Paris Antlaşması (Şartı)nın sözde çözüme esas alınması görüşüyerinde değildir.
İnsanHaklarını ve Ana Hürriyetleri Korumaya Dair Sözleşmeye gelince, bu sözleşmegenel olarak, İnsan Hakları Evrensel bildirgesindeki kişisel ve siyasal haklarıgüvence altına almaktadır. Ancak, bu sözleşme ve eki protokollerde azınlıklarve etnik gruplara ilişkin bir hüküm bulunmamaktadır. Sözü edilen her ikiuluslararası metinde düzenlenmiş olan hak ve özgürlükler Türkiye Cumhuriyetianayasasına dahil edilmişlerdir. Kaldıki, bu belgelerdeki hak ve özgürlüklersınırsız da değildir.
İnsanHakları Evrensel Bildirgesinin 29. maddesinde, "Herkes haklarını kullanmakve hürriyetlerden istifade etmek hususlarında ancak kanun ile sırf başkalarınınhak ve hürriyetmlerinin tanınmasını ve bunlara saygı gösterilmesini sağlamakmaksadıyla ve demokratik bir cemiyette ahlak, nizam ve genel refahın muhikicaplarını karşılamak için tespit edilmiş kayıtlamalara tabidir."denilmiş, 30. maddesinde de, "İşbu beyannamenin hiçbir hükmü, içinde ilanolunan hak ve hürriyetlerin bir devlet, zümre veya fert tarafından yok edilmesinigüden bir faaliyete girişmeye veya bilfiil bunu işlemeye herhangi bir hakgerektirir mahiyette yorumlanamaz." hükmü getirilmiştir. İnsan Haklarınıve Ana Hürriyetleri Koruma Sözleşmesinin 11. maddesinin ikinci fıkrası da,"Bu hakların kullanılması, demokratik bir toplulukta zaruri tedbirlermahiyetinde olarak millî güvenliğin, amme emniyetinin, nizamı muhafazanın,suçun önlenmesinin sağlığın ve ahlakın veya başkalarının hak ve hürriyetlerininkorunması için ve ancak kanunla tahdide tabi tutulur.
Bumadde, bu hakların kullanılmasında idare, silahlı kuvvetler veya zabıtamensuplarının muhik tahditler koymasına mani değildir." şeklindeki hükmüile sözleşmede yer alan hak ve hürriyetlerin ulusal güvenlik, kamu güvenliği vedüzenin korunması vs. amaçlarıyla sınırlanabileceğini kabul etmiş, 17.maddesinde de, "Bu sözleşme hükümlerinden hiçbiri bir devlete, topluluğaveya ferde işbu sözleşmede tanınan hak ve hürriyetlerin yokedilmesini veyamezkur sözleşmede derpiş edildiğinden daha geniş ölçüde tahditlere tabitutulmasını istihdaf eden bir faaliyete girişmeye veya harekette bulunmayamatuf herhangi bir hak sağlandığı şeklinde tefsir edilemez." kuralınıgetirmiştir.
Anayasave Siyasî Partiler yasasında öngörülen, siyasal partilere ilişkin yasaklamalar,sözleşmede yer alan özgürlükleri kaldırıp azaltma anlamında ve demokratiktoplum düzeninin gereklerine aykırı görülemez. Bunlar, Uluslararası Hukukta varolan egemenliği, ülke ve ulus bütünlüğünü korumaya, ırkçılığa dayalıbölünmeleri önlemeğe yöneliktir.
Davalıparti, İnsan Hakları ve Ana Hürriyetleri Korumaya Dair Sözleşmenin 11.maddesinin ikinci fıkrası ile 17. Maddesinde düzenlenmiş olan kurallarlabağdaşmayacak biçimde faaliyette bulunmuştur.
YüksekMahkemeniz de, parti kapatılması ile ilgili 10.7.1992 gün, E. 1992/2, K.1992/lsayılı, 14.7.1993 gün, E.1993/1, K.1993/1 ve en son olarak 23.11.1993 gün,E.1993/1, K.1993/2 sayılı kararlarında davanın konusuyla ilgili olarak sözüedilen uluslararası belgeleri aynı biçimde yorumlamış bulunmaktadır.
CumhuriyetBaşsavcılığımızca yürütülen soruşturmada hiçbir kuşku ve duraksamaya yervermeyen, tamamen objektif nitelikteki kanıtların elde edilmesi sonucu, CezaMuhakemeleri Usulü Yasasının 163. maddesi anlamında, bunlar yeterli görülerekYüksek Mahkemenize işbu dava açılmıştır.
Davanınyasal dayanakları, gerekçeleri ve kanıtları iddianamede açıkça ve ayrıntılıbiçimde ortaya konmuş, partinin tüzük ve programı yanında parti yetkilikurulların kararları ile parti adına yapılan konuşmalar ile bunların yer aldığıyayınlarının içerikleri çözümlenmiş, Anayasa ve Siyasî Partiler yasasındadüzenlenmiş olan davayla ilgili kapatma nedenleri yerleşik nitelik kazanmışiçtihat ışığında açıklanmış, yasak kapsamına giren fiil ile irtibatlandırılarakdavalı siyasî partinin kapatılması gerektiği sonucuna varılmıştır. Davanınilerleyişinde, kanıtlarda bir değişiklik olmadığı gibi geçersizliği yönünde biritiraz da gelmediğinden sonuç bağlamda yeni bir husus bildirilmemiştir.
Sonuç:
28.12.1992günlü iddianamemizde ve onu tamamlayıcı nitelikte yukarıda yasal dayanakları vegerekçeleriyle açıklandığı üzere, davalı Sosyalist Birlik Partisi'nin tüzük veprogramı ile, partiye ait basılı yayınlarda yer alan, partinin büyük genelkurulu, genel yönetim kurulu, genel başkanı ve genel başkan yardımcısınınkararlar, bildirileri, demeç ve açıklamaları Anayasanın Başlangıç kısmı ile 2.,3., 6., 69. maddelerine ve Siyasî Partiler yasasının 78/a, 80, 81/a-bmaddelerine aykırı nitelikte bulunduğundan,
SosyalistBirlik Partisi'nin Siyasî Partiler Yasası'nın 101. maddesinin (a) ve (b)bentleri gereğince kapatılmasına karar verilmesini arz ve talep ederim".
IV-DAVALI SİYASî PARTİNİN ESAS HAKKINDAKİ SAVUNMASI
SosyalistBirlik Partisi'nin 2.5.1994 günlü esas hakkındaki savunmasında :
"YargıtayCumhuriyet Başsavcılığı, 11 Mart 1994 tarihinde davanın esası hakkındakigörüşünü (EHG) bildirmiş, bu görüş aynı tarihte davalı Sosyalist BirlikPartisi'ne tebliğ edilmiştir.
EHG'ün,daha önceki siyasî parti kapatma davalarından farklı bir görünüm taşıdığı ilkbakışta göze çarpmaktadır. EHG, -deyim yerindeyse- davada son bir"değerlendirme" yapmamakta, ön savunmaya cevap vermektedir. NitekimSayın başsavcılık EHG'üne, 28.21994 günlü ön savunmada değinilen konularaverilen yanıtlar aşağıda sunulmuştur" diyerek başlamaktadır. (S.2) EHG'ünsonunda, "Davanın ilerleyişinde, kanıtlarda bir değişiklik olmadığı gibigeçersizliği yönünde bir itiraz da gelmediğinden sonuç bağlamda yeni bir hususbildirilmemiştir" denilmektedir. (S. 10) Bu hale göre, EHG yenilik taşıyanbir belge değildir; yeni bir görüş getirmemektedir. Anayasa MahkemesininKuruluşu ve Yargılama Usulleri Hakkındaki 2949 sayılı Kanun'un 33. maddesi,siyasî partilerin kapatılmasına ilişkin davalarda Ceza Muhakemeleri UsulüKanunu'nun uygulanacağını hükme bağlamaktadır. Bu madde aracılığı ileuygulanması söz konusu olan CMUK'nun 251. maddesi, cevap verme hakkını kuralolarak C.Savcısına değil, sanığa tanımaktadır.
YargıtayC.Başsavcılığı ön savunmayı yanıtlarken, daha önceki siyasî parti kapatmadavalarından yalnızca biçim olarak değil, içerik olarak da farklı bir tutumgöstermektedir. EHG ile iddianame savunulmakta, ne var ki, iddianameye haklılıkkazandırmak noktasında EHG oldukça zorlanmaktadır.
A.Uluslararası Sözleşmelerin Hukuken Bağlayıcılıklarının
EHG'tebazı saptamalar yapılmakta, daha sonra da bu saptamalardan hareketle bazısonuçlara varılmaktadır. EHG'te şu saptamalar yapılmıştır:
"Uluslararasıbir sözleşme niteliğinde olmayan ve bu nedenle hukuken bağlayıcılığı bulunmayanHelsinki Sonuç Belgesi ..." (S. 5)
"Hukuksalyönden bağlayıcılığı bulunmayan Paris Şartı ..."
Butür deyişler, bu belgelerden duyulan rahatsızlığın ifadesidir. Uluslararasısözleşmelerin bağlayıcılık niteliği, sözleşmede bu konuda açık bir hükme yerverilmiş olması gibi hususlardan kaynaklanmaz. Uluslararası sözleşmelerinbağlayıcılığı devletler hukuku kurallarına göre değerlendirilir. Bu konudakibaşlıca kural, ahde vefa (pacta sunt servanda) kuralıdır. Gerçekten deuluslararası ilişkilerde devletlerin biribirlerine karşı yükümlendikleritaahhütler riayet görmelidirler. Aksi takdirde, bu konuda devletlerinbiribirlerine karşı imzalayarak yükümlülük altına girmelerinin bir anlamıkalmaz. Aynı şekilde; "Usulüne göre yürürlüğe konulmuş milletlerarasıandlaşmalar kanun hükmündedir" diyen Anayasa kuralının da (md. 90/5) biranlamı kalmaz.
Ahdevefa kuralı gereğince, Devletin üstlendiği yükümlülüklere bağlılığı, sadece Devletindış ilişkilerini ilgilendiren bir husus değil, aynı zamanda iç uygulamalarındada riayet etmesi gereken yükümlülüklerdir. Çünkü, riayet taahhüdü, yalnızca dışilişkiler için değil,iç uygulamalar için de geçerlidir. Bu nedenle ahde vefailkesi, Devletin ülke içindeki uygulamaları açısından da geçerlidir.
Sözkonusu olan sözleşmeler açısından Türkiye'nin bu sözleşmelere uymayükümlülüğünün nasıl garanti edildiğine bir bakalım.
a)Helsinki Sonuç Belgesi:
1Ağustos 1975 tarihinde imzalanan Helsinki Sonuç Belgesi'nin VIII. bölümünde şutemel görüşler yer almaktadır:
"KatılanDevletler, halkların hak eşitliğine ve kendi yazgılarını belirleme haklarınasaygı gösterirler. Bu durumda Birleşmiş Milletler antlaşmasının amaç veilkeleriyle ve Devletlerin toprak bütünlüğüne ilişkin olanlar dahil, ilgiliuluslararası hukuk kurallarına uygun davranır.
Tümhalkların hak eşitliği ve halkların kendi yazgılarını belirleme haklarındanötürü, her zaman tam bir özgürlük içinde ve dış karışma olmaksızın iç ve dışsiyasal statülerini ne zaman ve nasıl isterse belirleme ve siyasal, ekonomik,toplumsal ve kültürel gelişmelerini diledikleri gibi sürdürme haklarıvardır."
Bubildirgeyi imzalayan 35 Devlet, yükümlendikleri konuda biribirlerine şugüvenceyi vermektedirler:
"KatılanDevletler, ister uluslararası hukukun genel olarak benimsenmiş ilke vekurallarından doğsun, ister taraf oldukları anlaşma ve öteki sözleşmelerdenuluslararası hukuka uygun olarak doğan yükümlülükler olsun, uluslararası hukukagöre üstlendikleri yükümlülükleri iyi niyetle yerine getirir.
"Yasalarınıve düzenlemelerini belirleme hakkı dahil, egemenlik haklarını kullanırlarken,uluslararası hukuka göre üstlendikleri yasal yükümlülüklerine uygun davranır veayrıca Avrupa Güvenlik ve İşbirliği Konferansı Son Belgesinin hükümlerinigereği gibi gözönünde bulundurarak uygular." (Aynı belge, X Bölüm)
............
"Yukarıdaöne sürülen tüm ilkelerin birincil önemi vardır ve bu nedenle, herbiri,ötekiler gözönüne alınacak biçimde yorumlanarak aynı ölçüde ve kayıt konmaksızınuygulanır.
KatılanDevletler, bu Bildirgede öne sürülmüş olan tüm ilkelere tam anlamıyla saygıgöstermeye ve tümü tarafından bu ilkelerin saygı görerek uygulanmasındandoğacak yararların herbirine sağlanması için bu ilkeleri karşılıklı ilişki veişbirliğinde her bakımdan uygulamaya kararlılıklarını dile getirir." (aynıbölüm)
ŞimdiHelsinki Sonuç belgesinin bağlayıcılığı konusu değerlendirilirken bunlarınhatırlanmasında yarar vardır.
b)Paris Şartı :
GeneEHG'te bir sözleşme niteliğinde olmadığı ifade edilen Paris Şartı'nın"İnsan Hakları, Demokrasi ve Hukukun Üstünlüğü" başlıklı ilkbölümünde şöyle denilmektedir:
"Ulusalazınlıkların etnik, kültürel, dil ve dini kimliklerinin korunacağını, ulusalazınlıklara mensup kişilerin bu kimliklerini ayrıma tabi tutulmaksızın ve kanunönünde tam bir eşitlikle, hür olarak ifade etmeye, korumaya ve geliştirmeyehakları olduğunu teyit ederiz."
GeneParis Şartı'nda şu hükümler yer almaktadır:
"Ulusalazınlıkların toplumlarımızın hayatına zengin katkılarını arttırmak azmiyle,durumlarının daha da iyileştirilmesine çalışacağız. Barış, adalet, istikrar vedemokrasinin yanısıra halklarımız arasındaki dostane ilişkilerin de ulusalazınlıkların etnik, kültürel, dil ve dini kimliklerinin korunmasını ve bukimliğin kuvvetlendirilmesi için gerekli şartların yaratılmasını gerektirdiğineilişkin derin inancımızı teyit ederiz.
Ulusalazınlıklarla ilgili sorunların ancak demokratik bir siyasî çerçevede tatminkarolarak çözümlenebileceğini beyan ederiz. Ulusal azınlıklara mensup fertlerinhaklarına, evrensel insan haklarının bir parcası olarak, bütünüyle saygıgösterilmesi gerektiğini de kabul ediyoruz." (Aynı belge, İnsani BoyutBaşlıklı bölüm).
21Kasım 1990 tarihinde imzalanan Paris Şartı'nda imzası bulunan 34 ülke biribirlerineşu güvenceyi vermişlerdir:
"NihaiSenedin On İlkesi, son onbeş yıldan bu yana daha iyi ilişkiler kurulması içinbize nasıl ışık tuttuysa, arzuladığımız bu gelecekte de bize rehber olacaktır.Bütün AGİK yükümlülüklerinin tam olarak uygulanması, ülkelerimizin emelleriningerçekleştirilmesine imkan sağlayacak girişimler için temel teşkiletmelidir." (Giriş bölümü).
"Biz,taraf Devletlerin aşağıda belirtilen yüksek temsilcileri, Zirve Toplantısı'nınsonuçlarına verdiğimiz büyük siyasî önemi müdrik olarak ve kabul ettiğimizkararlar uyarınca hareket etme kararlılığımızı beyan ederek, aşağıyaimzalarımızı atıyoruz." (Sonuç cümlesi).
EHG'tebağlayıcılığı bulunmadığı belirtilen bu uluslar arası metinlerde riayetyükümlülüğü böylece yer almış iken, şimdi bunlara uyulmayacağıbelirtilmektedir.
c)İnsan Haklarını ve Ana Hürriyetleri Korumaya dair
Sözleşme:
SayınBaşsavcılık, İnsan Haklarını ve Ana Hürriyetleri Korumaya Dair Sözleşmehakkında ise; bu sözleşme ve eki protokollerin azınlıklar ve etnik gruplarailişkin bir hüküm içermediğini ileri sürmektedir. Buna bakılırsa, davanınkonusu gözden kaçırılmaktadır. Bu davanın konusu, bir siyasî partininkapatılması ile ilgilidir. İktidar olabilmeleri doğal hakları olan siyasalpartilerin faaliyetleri, yalnızca azınlık hakları ve etnik grupdeğerlendirmelerinin ötesinde, düşünce özgürlüğü, ifade özgürlüğü, eşitlik,siyasî programlarını gerçekleştirebilme yöntemi olan seçimlere katılmabakımından önem taşır. Bu Sözleşme hükümlerinin bu kapsamda ele alınıpdeğerlendirilmesi gereklidir.
4Kasım 1950 tarihinde Avrupa Konseyi üyesi ülkeler arasında imzalanan buSözleşme ilkelerine bağlılık, Sözleşmenin başlangıcında şöyle ifade edilmiştir:
"Dünyadabarış ve adaletin asıl temelini oluşturan ve sağlanıp korunabilmesi, her şeydenönce, bir yandan gerçekten demokratik bir siyasal rejimin varlığına, öte yandanda insan hakları konusunda ortak bir anlayış ve ortaklaşa saygı esasına bağlıolan bu temel özgürlüklere derin inançlarını bir daha tekrarlayarak;...aşağıdaki hususlarda anlaşmışlardır."
AnayasaMahkemesi, bu Sözleşme hükümlerini "buyurucu ve bağlayıcı" olaraknitelendirmektedir. (Any. Mhk., 29.1.1980, 1979/38 E., 1980/11 K.)
Türkiyebugün her zamankinden daha fazla uluslar arası sözleşmelere riayet yükümlülüğüaltındadır. Çünkü, Türkiye, artık imza koyduğu uluslararası sözleşmelerle,uluslararası yargı kuruluşlarının yaptırımlarıyla karşı karşıya gelmekdurumundadır.
B.Davanın gecikerek açılmış olmadığı:
EHG'ünön savunmayı yanıtladığı konulardan birisi de, davanın üç yıl gibi bir süregeçtikten sonra açılmış olduğuna ilişkin savunmadır. Bu konudaki savunmanınayrıntıları 28 Şubat 1994 tarihli ön savunmada belirtilmiştir. SBP'ninkurulmasından üç yıl sonra açılan bu davada, Parti'nin Tüzük ve Programısuçlanırken, Sayın Başsavcılık şöyle demektedir :
"...davalı siyasî partinin tüzük ve programının faaliyetleriyle birliktedeğerlendirilerek neyi amaçladığının ortaya çıkarılması bakımından, partinintüzük ve programı yanında faaliyetleri de aynı derecede önemkazanmaktadır." Şu halde Tüzük ve Program tek başına ele alındıkları zamanbir suç oluşturmamakta, kanuna aykırılık taşımamaktadır. Bunların kanunaaykırılığı Parti faaliyetleri ile birleştiğinde görülmektedir. Oysa, önsavunmada belirtildiği gibi, örneğin Sosyalist Parti (1988) ve Türkiye BirleşikKomünist Partisi haklarında açılan davalar, henüz bir parti faaliyetigörülmeden, partinin kuruluşundan itibaren 10 - 15 gün sonra açılmış, kapatmanedeni yalnızca tüzük ve programlarına dayandırılmış davalardır.
Buhusus, iddianamede yer alan Parti Tüzük ve Programındaki "kapatılma nedeniolabilecek belirsizliklere" kavramı ile aynı anlamı paylaşmaktadır. Ne varki, bu belirsizliğin ne olduğu iddianamede açıklanamadığı gibi, şimdi EHG'te debelirtilememektedir.
Ötetaraftan, Parti faaliyetlerinin tek başına değil, Tüzük ve Program ile birarada değerlendirilmesi ile kanuna aykırılığın ortaya çıktığının ilerisürülmesi, Tüzük ve Program için olduğu kadar, söz konusu faaliyetler için de,tek başına bir suçluluk taşımadıklarının ifadesidir. Çünkü, bu faaliyetler,Tüzük ve Programa uygun bir şekilde yapılmıştır. Zaten suçlulukları da bundankaynaklanmaktadır. Bu tüzük ve program ise, üç yıl süreyle her hangibirkovuşturmaya uğramamıştır. Ön savunmada da ifade edildiği gibi, bu SBP'ninkuruluş belgelerinin toplumsal ve hukuki meşruiyet gördüğünün kabulüdür.
c.Azınlıklar Konusu:
EHG'teyer verilen konulardan biri de, azınlıklar konusudur. EHG, 2820 sayılı SiyasîPartiler Kanunu'nun 81/a maddesinde yer alan yasaklama ile ilgilideğerlendirmesini yaptıktan sonra; "Bir kez daha kısaca belirtmekgerekirse, Türkiye Cumhuriyeti'nde Lozan Barış Antlaşması ve Türkiye ileBulgaristan arasındaki Dostluk Antlaşması hükümlerine göre azınlık olduklarıkabul edilen Rum, Ermeni, Musevi ve Bulgar'lardan başka azınlık yoktur."denilmektedir. EHG'teki bu deyiş ile 2820 sayılı Kanunun 81/a maddesini uyumlugörmeğe olanak yoktur. Çünkü söz konusu kanun maddesine göre, siyasî partilerinTürkiye Cumhuriyeti ülkesi üzerinde millî kültür veya ırk veya dil farklılığınadayanan azınlıklar bulunduğunu ileri sürmesi mümkün değildir; böyle bir durumPartinin kapatılma nedenidir. Ancak konusu bir siyasî partinin kapatılması olanbir davada, Yargıtay C.Başsavcılığı, Türkiye'de var olan, hem de birden fazlasayıdaki azınlıkları ad vererek belirtmektedir. Şimdi Sayın BaşsavcılığınEHG'ünde anılan bu azınlıkların var olduklarını söylemek siyasî partilereyasaktır. 2820 sayılı Kanunun 81/a maddesi bunu açıkça yasaklamaktadır. Ancakbu çok önemli bir çelişkidir. Ülkede azınlıkların bulunduğu bir gerçektir. Busiyasal belgelerde ifade olmakta, Yargıtay C.Başsavcılığı'nın EHG'ündebelirtilmektedir. Ne var ki, bu gerçeği dile getirmek siyasî partiler için enbüyük yasaklardan biridir. Bu yasağın yaptırımı, Partinin kapatılması; AskeriYargıtay Başsavcılığı'nın deyişiyle o parti hakkında "idamcezası"dır. (As. Yarg. Başsavcılığı, 30.4.1984 günlü ve 1984/567 sayılıtebliğname). İşte açıklanması olanaksız olan çelişki bu noktadadır. Azınlıklarvardır, fakat azınlıklar sorununu siyasî partiler dile getiremeyeceklerdir. Bukonuda şunlar düşünülebilir:
-Ülkede azınlıklar bulunduğundan siyasî partiler söz edemezler. Ancak resmîDevlet kuruluşları için böyle bir yasaklılık yoktur.
Nevarki, Yargıtay C.Başsavcılığı, bu durumda kendi tutumu ile çelişmektedir.Esasen böyle bir kabul eşitlik ilkesi ile bağdaşmaz.
-Siyasî partilerin ülke üzerinde azınlıklar bulunduğunu ileri süremeyeceklerineilişkin yasak, Rum, Ermeni, Musevi ve Bulgar azınlıklarını kapsamaz. Bunlarındışında bir azınlık bulunduğunu ileri sürmek yasaktır.
Ancak2820 sayılı Kanunun 81/a maddesi, böyle bir ayrık kavram çıkarılmasınaelverişli değildir. Madde, bütünsel bir düzenleme yapmakta, bir istisnaya yertanımamaktadır. "Millî kültür veya ırk veya dil farklılığı"; YargıtayC.Başsavcılığı tarafından EHG'te sayılan azınlıklar için de geçerlidir.
Özetolarak söylemek gerekirse, azınlıklar konusundaki düzenleme, büyük çelişkileriçindedir. Ne tür yasaklar konulursa konulsun, Devletin çeşitli makam, mevki vekuruluşları bunun aksine olan gerçeği ifade etmekten geri kalmamaktadırlar.
D.İddianamenin kürt halkı anlayışı:
Yukarıdadeğinildiği gibi, iddianame ve EHG, Parti faaliyetlerini, Parti tüzük veProgramı ile birlikte değerlendirdiğini ileri sürerek, bunları birliktesuçlamaktadır. Ne var ki, suçlanan Parti faaliyetleri, kendi sorumlulukçerçevesini aşan bir kapsamda suçlanmaktadır. Parti Genel Başkanı Prof.SadunAREN ile Genel Başkan yardımcısı Sıtkı COŞKUN'un röportaj ve konuşmaları, kendianlam ve kapsamlarının dışına çıkılarak yorumlanmakta ve bu konuşmalartaşıdıkları boyutların ötesinde bir sorumluluk alanı içine çekilmektedir.
2949sayılı Kanun'un 33. maddesi aracılığı ile, davada uygulanmakta olan CMUKhükümleri, cezada kıyasa olanak tanımaz. Bu nedenle, örneğin Lozan Konferansı,Misakı Millî ilkeleri vb. gibi kavramlardan hareket edilerek yapılan konuşmalarile ilgili sonuçlar çıkarmak ceza hukuku ilkeleri ile çelişir.
Önsavunmada da değinildiği gibi, Anayasa Mahkemesi'nin bugüne kadar bakılansosyalist program sahibi siyasî partiler hakkında verdiği kapatma kararları,sosyalist siyasî partileri kürt sorunu hakkında bir görüş sahibi olmaktan uzaktutmaktadır. Ancak ülkede var olduğunun isbatlanması gerekmeyecek kadar açıkolan bir sorun hakkında, çözüm önerileri bulunan siyasî partilerin görüşlerininitibar edilip edilmeyecekleri bir yana, daha bunun öncesinde, bu görüşleritıkama ve bunlara önerilebilme olanağını bile tanımama sonucunu yaratan bututum, herşeyden önce demokrasinin önünü tıkamaktadır. Bu nedenle davadauygulanması istenilen, Siyasî Partiler Kanunu'nun 78., 80. ve 81. maddeleri,gerçekte hukuksal bir öze dayanmamaktadır. Kürt sorununun çözümünde SBP'ningörüşlerine yer tanınmaması, Yüksek Mahkemenizin yargı organı olarak askerselçözüm insiyatifine güç kazandırma yaklaşımı sonucunu yaratır. Oysa yargı organıbundan uzak kalmalıdır. Anayasa Mahkemesi'nin sosyalist siyasî partileri kürtsorunu ile ilgili görüş ve öneri sahibi olmaktan uzak kılan bu tutumundeğişmesi gerektiği inancındayız." denilmiş ve Sosyalist BirlikPartisi'nin kapatılması hakkındaki dâvanın reddine karar verilmesi istemindebulunulmuştur.
V-DAVALI PARTİ TEMSİLCİLERİNİN SÖZLÜ AÇIKLAMALARI
3.5.1994günü yapılan sözlü açıklamada, Partiyi temsile yetkili Parti Genel BaşkanıSadun AREN, MYK Üyesi Kenan SOMER ve Partinin Vekili Av. Erşen ŞANSALdinlenilmiş, ayrıca savunmalarına ilişkin yazılı belgeler ya da diğer kayıtlarvarsa bunları da verebilecekleri Genel Başkan'a hatırlatılmıştır.
SözlüAçıklamada:
GenelBaşkan Sadun AREN :
"Şimdievvela çok kısa olarak, Sayın Heyetinize Partim hakkında özet bilgi vermekistiyorum. Partim, Sosyalist Birlik Partisi, esas itibariyle sosyalist birpartidir. Amacı, sosyalizme getirdiği yeni yorumla bir sosyalist toplum oluşturmaktır.Bu toplum, özgürlükçü, eşitlikçi ve barışçı bir toplumdur ve bu topluma ulaşmaaracımız da demokratikleşmedir. Bu sosyalizm konusundaki yeni anlayışımızdır.Böyle olunca, elbetteki her şeyden önce toplumun kendisini böyle birdemokratikleşmeye elverişli bir yapıya kavuşturulması lazım gelir. Bunuönleyici yapılarla mücadele edilmesi, bunların düzeltilmesi lazım gelir. Buyapılardan birisi, yani demokratikleşmeyi önleyici yapılardan birisi Kürtsorunudur, kadın sorunudur, şeriat sorunudur, çevre sorunudur vesaire. Bunlar,doğrudan doğruya sosyalizmle ilgili olmadıkları halde, yani bir işçi sınıfımeselesinden olmadıkları halde, mutlaka demokratik bir şekilde çözümlenmelerigerekir. Partimizin özgürlükçü bir dünya anlayışının gereği olarak Kürt sorunuylauğraşması doğaldır. Kaldı ki, Kürt sorunuyla uğraşmak için sosyalist olmak dagerekmez. Her partinin ülkenin sorunlarına çözümler getirmeye çalışmasıgerekir. Yani, şunu demek istiyorum: Partimizin Kürt sorunuyla ilgilenmesininözel bir nedeni yoktur. Parti olmamızdan, özellikle de sosyalist bir partiolmamızdan kaynaklanmaktadır.
Bizimkapatılmamıza neden olarak gösterilen yasa maddeleri esas itibariylebölücülüğü, bölücülük kastını aramamaktadır. Yasa maddelerinin ihlalini bukastın bir çeşit karinesi saymaktadır. Oysa bu pek doğru bir yaklaşım değildir.Çünkü, mesela: Kürt dilinin geliştirilmesinden, Kürt kültürününgeliştirilmesinden bahsetmek, bunların radyoda, televizyonda kullanılmasındanbahsetmek esas itibariyle beraber yaşamak öngörülüyorsa, bir anlam taşır, Yoksaayrılıkçılık esas alınırsa, Kürtlerin bu gibi haklardan yararlanmasını talepetmek geçersiz bir şeydir. Nitekim, ayrılmayı talep eden akımlar, Kürt akımlarıböyle demokratik özgürlükler filan talep etmiyor. Çünkü, bu hakları talep etmek,beraber yaşamayı isteyenler için söz konusudur. Bu bakımdan Kürtlerindillerinin, kültürlerinin geliştirilmesini isteyen beyanlarımız bir bölücülükkarinesi olarak düşünülemez. Tersine beraber yaşamanın bir karinesi olarak dadüşünülebilinir. Tabiî bu hakların böyle Kürtlere bazı haklar tanınması, meselabizim böyle bir şeyimiz var, Kürtler nasıl yaşamak istiyorlarsa öyle yaşamaktaözgür olmalıdırlar diyoruz. elbetteki bu ayrılma isteklerini de bir hak olaraktanımak anlamına gelir; fakat bir hakkı tanımak başka şey, onun savunusunuyapmak başka şey, Meşhur bir örnek olduğu için söylemek isterim, mesela:Boşanma hakkını tanımak, insanlar birbirlerinden boşansın demek değildir. Biradam gelip bir çifte "Sizin boşanma hakkınız vardır" diyebilir; ama,onların boşanmasını istemeyebilir. Tabiî bir de gelir, "Kızım sen buadamdan boşan" der, o zaman farklı bir durum vardır; fakat bir hakkısadece istemek, yani "dillerini konuşabilmelidirler, yahut istiyorlarsaayrılmalıdırlar filan ..." demek bunları illa yapın demek değildir. Demekki, biz böyle bir ayrılıkçılık hiçbir zaman düşünmedik. Zaten böyle bir şeyhiçbir yerde böyle bir beyanımız da yoktur. Sadece bu sözlerimizyorumlanmaktadır.
Bizimgörüşümüz, Kürt sorununun tartışılarak çözülmesi biçimindedir. Yani, Kürtsorunu tartışılsın. Kürtler nasıl yaşamak istiyorlar, bağımsız mı yaşamakistiyorlar veya üniter bir devlet içinde mi yaşamak istiyorlar ve bu iki uçarasında bir sürü çözümler var, federasyonlar var, özerklik var, federasyonunda çok çok çeşitleri var. Bunun hangisini istiyorlarsa, bunu kendi aralarındatabiî onlar tartışarak bulmaya çalışmalıdırlar ve o neyse, hangi çözümse, okabul edilmelidir. Bizim görüşümüz budur. Bunun böyle olduğu iddianamemizde deyazılıdır. L'HUMANİTE Gazetesine vermiş olduğum bir beyanatta, beyanat değilde, bir röpörtajda, röpörtajı yapan bayan soruyor, "Sizin görüşünüz nedir,Kürt sorunu hakkındaki çözümünüz nedir'" diyor, Ben diyorum ki, bizim birçözümümüz yoktur. Çünkü biz böyle bir şey öneremeyiz. Öyle bir şey değil bizçözümün mekanizmasını önerebiliriz. Demin söylediğim tarzda tartışılır, hangikonuda anlaşırlarsa, o çözüm olur. Biz, bir çözüm düşünüp bunu Kürt halkınadayatmak düşünmeyiz, bunu bir yol olarak görmeyiz; çünkü bu sorunu çözmez.Özgür beraberlik, samimi beraberlik ancak Kürtlerin de istedikleri bir çözümleyapılabilir. Bunlar iddianamenin 18 inci sayfasında, altlara doğru böylesöylenmiştir. Bu konuyla ilgili olarak, yani bir azınlık meselesi üzerindedurmak istiyorum: Çünkü, yasanın bir maddesi Partiler Yasasının sanıyorum 81inci maddesi, "Azınlık yaratılamaz Türkiye toprakları üzerinde, dinî veyaırkî nedenlere dayanan bir azınlık yaratılamaz" diyor. Ve Sayın Savcı daişte "Türkiye'de yalnız Bulgar; Rum, Ermeni veya Yahudi azınlıkları vardır,başka azınlık yoktur" diyor. Şimdi biz zaten böyle bir azınlıktan filanbahsetmiyoruz. Kürtlerin bir azınlık olduğunu da kabul etmiyoruz. Biz KürtleriTürkiye'nin aslî bir unsuru sayıyoruz. Ve Kürtlere haklar verilmesini, birmuahadeyle, yani öbür azınlıklar bir muahadeyle verilmiştir. Bir uluslararasıanlaşma sonucu verilmiştir. Biz öyle uluslararası bir anlaşma sonundaverilmesin, bizim Büyük Millet Meclisimiz gerekiyorsa bu hakları verir. Yaniböyle uluslararası anlamda bir azınlık diye görmüyoruz Kürtleri zaten yani bunubizim düşündüğümüz Kürt toplumu, Türkiye'deki Kürt toplumu bir azınlık olarakdüşünmüyoruz yani bunu, Türkiye'nin bir parçası olarak düşünüyoruz.
Efendim,bizim kapatılmamızla ilgili maddeler, yasa maddelerinin gerekçesinin hakkındabir yorum getirmek istiyorum: Farklı bir yorum getirmek istiyorum. Bana şimdişöyle bir madde var: "Türkiye toprakları üzerinde işte ırk, din, filan ...Dayalı azınlıklar bulunduğu öne sürülemez" diyor madde, Yani maddeninyazılışı şunu ifade ediyor, "yani vardır; ama, öne sürülemez, iddiaedilemez demek istiyor; çünkü yoksa zaten iddia edilemez veya iddia edilse bilebilimsel olarak reddedilir. Demek ki var; fakat öne süremezsiniz diyor."Partiler öne süremez" diyor, Bunun gerekçesi ancak şu olabilir:Azınlıklar, yani Türkiye'de bulunan -şimdi konumuz Kürt olduğu için Kürtdiyeceğim- Kürtlerin varlıkları fazla vurgulanırsa, hele partiler tarafındanvurgulanırsa, bu insanlar ayrılmayı düşünmeye başlarlar. Onun için bizözellikle partilerin bu farklılıkları, bu uygulamasını yasaklayalım. Yani, yasaböyle bir yasa olması lazım gelir. O takdirde bir anlamı var. Yani, azınlıkdurumundaki insanlar uyanmasınlar, "Ben demek azınlıkmışım, öyleyse öyleolayım filan ..." demesinler diye bir şey konulmuş, Onun için gerçekten bubilincin henüz gelişmediği bir aşamada geçerli bir madde olabilir. Ve birtehlikeyi, yani bir azınlık sorununun çıkmasını önleyici olabilir. Bu anlamdabir anlamı vardır; ama, bu sorun, bu azınlık sorunu ortaya çıktıktan sonra,herkes bunu gördükten, öğrendikten sonra, hem yurt içinde, hem yurt dışında veülkenin ileri gelen insanları cumhurbaşkanları, başbakanları ve diğer partileride böyle bir Kürt kimliğinden, varlığından bahseder hale geldikten sonra, artıkbu maddelerin geçerliliği kalmamıştır. Çünkü önlemek istenen şey artıkortadadır. Ortaya çıkmıştır. Bir Kürt sorunu vardır. Bunu "yoktur"demenin hiçbir anlamı yoktur. Bundan ötürü, bence bu maddeler kadük olmuştur,bu aşamada, çünkü son 10 yıldır, tabiî bizim partimizin, hele faaliyette bulunduğuson 3 yıldır Kürt sorunu artık dağlarda kan dökülerekte yürütülmektedir. Buuluslararası düzeyde de söz konusudur. Hala bu şeyden bahsedildi, Kürtlerdenbahsedildi, Kürt halkından bahsedildi diye bir parti kapatılırsa olmaz. Bundansonrası için geçerli olamaz. Bu kadar ayan beyan bir hale geldikten sonra Kürtsorunu. Onun için bu maddenin böyle algılanmasını düşünüyorum, daha doğru olurdiye düşünüyorum ve bir Kürt azınlık sorununun ortaya çıkmasının önlenmesideğil, çıkmış olan bu sorunun çözülmesi önemlidir. Bir çözüme kavuşturulmasıönemlidir. Ve her partinin görevidir bu konuda bir çözüm getirmek; çünkü,bildiğiniz gibi, bu yüzden binlerce insanımız ölmektedir, askerimiz ölmektedir,Kürtler, Türkler ölmektedir, binlerce genç, şu, bu sebeple hapishanelerde yatmaktadır,onlarca aydınımız, yazarımız, bilim adamımız hapislerdedir bölücülük yaptıdiye. Bunu ortadan kaldırmak lazımgelir. Bu sorunu örtbas etmek değil, çözmeklazımgelir. Ve her partinin görevidir ve bu anlamda olarak partimizin bir görevyaptığını düşünüyorum. Kapatılmasını gerektirecek bir suç işlediğini değil;fakat, tebrik edilmesi gereken bir görev yaptığını düşünüyorum. Bu sorununmutlaka demokratik bir biçimde çözülmesi lazım gelir, ama, siz Kürt sorununu-Siz derken tabiî heyetinizi kastetmiyorum- ama, toplumda Kürt sorunununtelaffuz edilmesi yasaklanırsa, o zaman bir çözüm tıkanmış olur. Onun önütıkanmış olur demokratik çözümün önü tıkanmış olur. Ne çözüm kalır, silahlıçözüm kalır. Tabiî bu çözümden yana olan insanları daha güçlendirir. Çünkü,başka bir çare yok."Kürt bile dedirttirmiyorlar, dilini bilekonuşturtturmuyorlar" diyerek, silahlı eyleme insan kazanmak tabiî çokdaha kolaydır; ama, elbetteki ülkemizde çok aklı başında veya Türkiye tarihininbilincinde bir sürü Kürt de vardır, bunlar da demokratik çözümlerden yanadır.Bu insanlar hiçbir şey yapamamaktadır. Ve silâhlı eylemin yolu tamamiyleaçılmıştır ve 10 senedir silâhlı eylemin, silâhlı çözümün yani bizi Türkiye'yine hale getirdiği, ne duruma getirdiği açıktır, ortadadır. Ekonomimiz de tabiîbüyük bir ağırlığı vardır bu silahlı mücadelenin, kötü bir duruma gelmiştir,demokrasimiz kötü bir duruma gelmiştir; çünkü, ayrılıkçılığı bastırayım derken,onları yasaklıyayım derken, başka birçok şeylerde ister istemezyasaklanmaktadır. Yurt dışındaki itibarımıza halel gelmiştir. İnsan haklarıihlâllerinin çok büyük bir kısmı Kürt sorunuyla ilgilidir. Her konuda birsıkıntı içindeyiz. Bu maddeler, yani Kürt sorunundan bahsedilmesini yasaklayanmaddeler, Türkiye'nin demokratik, ekonomik, her konuda, kültürel her konudagelişmesinin önünde bir barajdır, bir engeldir. Bu engelin mutlaka aşılmasılazım gelir. Bu engeli aşmak lazımdır. Ve toplumun artık hakikaten büyükgelişmeler göstermiş olan Türkiye toplumunun, bu önündeki engelleri aşması herkonuda önünü açmak gerekir. Bu maddelerde düğümlenmektedir. Türkiye'ninönündeki engeller; çünkü bu maddeler başka şeylere de yansımaktadır. Kadınsorununa da yansımaktadır, şeriat sorununa da yansımaktadır. Siz Kürt sorununubu kadar baskı altına alırsanız, tabiî şeriatçılar da bilmem ne yapar, başkakonularda da öyledir. Hükümet ne yapar, yahut da Parlametoya düşüyor tabiî buiş esas itibariyle; ama Parlamentonun bugün görüyoruz pek bu işlerle uğraşacakhâli yoktur. Ben Yüksek Heyetinizin bu konuda bir ışık yakabileceğinidüşünüyorum. Yani, bu maddeleri uygulanmasını bir tarafa koyabileceğini, uygunbir yorum yaparak, bu maddelerin kadük hale getirmesini bir hukuk devrimi, birdemokrasi devrimi olacağını düşünüyorum. Hakikaten ülkemizin önü açılacaktır vebu yalnız Kürt sorununda değil, başka birçok sorunda Türkiye'nin önünüaçacaktır. Tabiî bu arada partimizde bu kadar emek vererek kurduğumuz, bu günegetirdiğimiz partimiz de kapatılmamış olacaktır. Benim söyleyeceklerim bukadardır..."
KenanSOMER :
"SayınYargıçlar, 60'lı yıllarda Devlet Planlama teşkilatında çalışan Uzman Yardımcısırahmetli Ali Özoğuz, Türkiye'nin kalkınacağını, ama mevzuatın izin vermediğinisöylüyordu. Bugün demokratikleşme konusunda da benzer bir durumda bulunuyoruz.Demokratikleşeceğiz; ama mevzuat izin vermiyor. Bu gerçeği Anayasa mahkemesiBaşkanımız da birkaç kez makamına uygun terimlerle dile getirmişlerdi. Partikapatma kararı vermekten hoşlanmadıklarını; ama, Anayasa ve yasaları uygulamakzorunda olduklarını söylemişlerdi. Yani, Anayasa ve öteki antidemokratikmevzuat değişmedikçe, bu tatsız durumun böyle süreceğini, kimi durumlardaistemeye istemeye siyasî parti kapatma kararları vermeleri gerektiğinibelirtmişlerdi. Kesin çözümün mevzuat değişikliğinde olduğundan kuşku yok;ancak, başka çözümler de vardır. Örneğin: Amerikan anayasası denilen tarihselmetnin, yüksek yargıçların yorumlarıyla geliştirilip, güncelleştirildiğibilinmektedir. Yüksek yargıçların bu yaratıcı, hukuksal etkinlikleri söz konusuanayasa metninin ikide bir tepkisel değişikliklere uğramadan, tarihsel varlıkve saygınlığını sürdürebilmesi olanağını da sağlamıştır. Bu yol, bizim AnayasaMahkememizin de büsbütün yabancısı olduğu bir yol değildir. Örneğin Yeşillerpartisinin kapatılma kararına muhalefet şerhi koyan bir Yüksek Yargıcımız,mevzuatta öngörülmesine karşın, muhasebe yanlışlık ya da eksiklikleri ve başkanedenlerle parti kapatılmasını doğru bulmadığını açıklamıştır. Yasalarındeğiştirilmesi elbette Yasama Organının işidir. Ancak, hukukun geliştirilmesive demokratikleştirilmesi yalnızca yasama etkinliğine indirgenemez. Devletimizitemellendiren hukukun güncelleştirilip, demokratikleştirilmesi konusunda,Anayasa Mahkememize büyük görevler düştüğü açıktır. Özellikle mevzuat mı,demokrasi mi gibi bir seçenekle sık sık karşılaşıldığı ve yasama organının,hukukun demokratikleştirilmesi yönünde beklenen etkinliği gösteremediği birdönemde, bu yolda en büyük görevin Anayasa mahkemesine düştüğü söylenebilir.Hiç değilse biz böyle düşünüyoruz."
DâvalıVekili Av. Erşen ŞANSAL ise :
"SayınBaşkan, sayın üyeler; dosyaya sunduğumuz yazılı metinleri elinizde bulunangörüşlerimizin kimi yerlerine bu sözlü açıklama sırasında değinmekte yarargörüyoruz. Onun için parça parça olacak bazı konularda arz edeceklerimiz var.
Efendim,Sayın Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı'nın, esas hakkındaki görüşlerindeuluslararası sözleşmelerin bağlayıcılığı konusuna değiniliyor ve örneğin şöyledeniliyor özet olarak: "Helsinki Sözleşmesi bir hukuki bağlayıcılıktaşımaz. Paris Şartı uluslararası sözleşme niteliğinde değildir" deniyorve bu nedenle, Helsinki Sonuç Belgesinde ve Paris Şartında var olan,Hükümetimizin yetkili imzaları ile katılınmış olan, daha sonra Yasama Organıncada katılınmış olan bu belgelerin bir bağlayıcılığı bulunmadığı konusu gündemegetiriliyor.
Efendim,uluslararası sözleşmelerin bağlayıcılığı, sözleşme metninde bu konuda açık birhüküm taşımasını gerektirmez. Devletler Hukuku kurallarına göre yapılacak birdeğerlendirmede, ahde vefa kuralının gereği yerine getirilir. Aksi takdirde buuluslararası sözleşmelere, bir imza konulmuş olmasının hiçbir anlamı kalmaz.Yani, Hükümet tarafından kabul edilmiş, yasama organı tarafından kabul edilmişolan bir sözleşmenin, eğer uygulanması bir kenara bırakılıyorsa, bu takdirde,konulan imzanın ve o sözleşmeye taraf olmuş olmanın hiçbir anlamı yoktur.Hatta, bu durumda, Anayasanın 90 ıncı maddesi, usulüne uygun olarak yürürlüğekonulmuş olan sözleşmelerin, uluslararası sözleşmelerin, kanun hükmündeolduğunu belirten Anayasanın 90 ıncı maddesi hükmünün de bir anlamı kalmaz. Bunedenle, uluslararası sözleşmelerin, ahde vefa kuralı gereğince bağlayıcılığıvardır. Bu bağlayıcılık, yalnızca uluslararası alanda sonuçlar yaratacakbağlayıcılık değil, iç hukukta, iç uygulamalar açısından da yarattığıbağlayıcılık sonucudur.
Esasen,uluslararası sözleşmeler nedeniyle, Türkiye, son zamanlarda, artık, özellikleAvrupa'nın ortak hukukunu yaşamaya daha çok katılmaktadır. Bu anlamda, bu türbir düşüncenin, esas hakkındaki mütalaada ifade edilen uluslararasısözleşmelerin bağlayıcı olmadığı yolundaki bir görüşün uluslararası alandasavunulması mümkün de olmayacaktır.
Aynışekilde, bu iki belgeden başka, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinin, doğrudandoğruya siyasî partilerin, doğrudan doğruya azınlıkların ve etnik grupların biryapısal özelliğiyle ilgili düzenleme getirmediği, bir hüküm taşımadığı esashakkındaki mütalaada ifade edilmiştir. Bu nedenle, konunun Avrupa İnsan HaklarıSözleşmesi açısından da herhangi bir şekilde davanın reddini gerektirecek yöndeele alınmadığı ifade edilmektedir. Oysa, bu dava, bir siyasî partininkapatılması davasıdır. Siyasî bir parti, şu neden, bu nedenle kapatılabilir;bunlardan birisi, örneğin bir azınlık meselesi olabilir, bir haklar meselesiolabilir, başka bir mesele olabilir, Sayın Aren'in az önce ifade ettiklerigibi. Bu durumda da, siyasî partilerle ilgili temel hükümlerin, güvencelerinihlal edilmesi söz konusudur. Sayın Başsavcılık, işin bu yanını, herhaldegörmezlikten gelmişlerdir.
Efendim,bir diğer konu, Sayın Anayasa mahkemesinin, siyasî parti kapatma davalarında,bugüne kadar, kararlarının seyri meselesidir. Özellikle sosyalist porgramsahibi olan siyasî partiler konusunda, Anasaya Mahkemesi, son yıllarda, artıkbelli ve yerleşik sayılabilecek bir görüş ifade eden kararlar vermiştir. Bukararlarda, son zamanlarda, muhalefet görüşleri, ayrık görüşler de yeralmaktadır. Ancak, şöylece özetlenebilecek bir görüş bugün Anayasa Mahkemesindehakimdir: Sosyalist partilerin Kürt meselesi hakkında herhangi bir görüş veproğram sahibi olmaları, mümkün değildir, yasaklıdır. Yani, kanunun, sosyalistpartiler açısından yasaklı bir durumu vardır. Gerçi başka partilerle ilgili birdurum söz konusu olabilir mi; biz bu tarafı üzerinde durmuyoruz, bu konuylailgili açılmış davalar olduğu takdirde ne olacaktır, onunla ilgili konularüzerinde durmak istemiyoruz. Ancak, sosyalist partilerin Kürt meselesiyleilgili herhangi bir görüş ifade edememeleri, bu konudan yasaklı olmaları,demokrasinin önünü tıkamaktadır ve bu konuda, Anayasa Mahkememiz, Sayın AnayasaMahkememiz, görüşlerinde bir değişiklik yapma durumundadırlar. Görüşümüzböyledir.
Efendim,şimdiye kadar sayın Mahkemeye getirilen siyasî parti kapatma davalarından; yanisosyalist program sahibi siyasî partilerle ilgili kapatma davalarından, budavada görülen bir farklılık var. Bu nedenle bu davada biz, Anayasamahkemesinin geçmiş kararları doğrultusunda, ortaya çıkacak olan bir görüşün,değiştirilebilir olduğu konusunu ele almak ve tartışmakta yarar görüyoruz.
Efendim,gerçekten, farklı bir husus olarak, Sayın Başsavcılık, esas hakkındakigörüşlerinde, Türkiye'de saydıkları azınlıklar bulunduğunu ifade ediyorlar.Şimdi, bizim bir siyasî parti olarak, Sayın Başsavcılığın görüşüne katılmamızbile mümkün değildir. Anayasanın 81 inci ve 80 inci maddeleri, 78 ve 81 incimaddeleri karşısında, bizim, Sayın Başsavcılığın görüşlerine katılmamız bilemümkün değildir. Yani Başsavcılığın, azınlıklar, azınlık gruplar vardırbiçimindeki görüşünün doğru olduğunu söylememiz bile mümkün değildir; ancak, bukonuyla ilgili farklı şeyler düşünülebilir. Örneğin, azınlıklar bulunduğukonusunu, bir resmî kuruluş ifade edebilir; fakat siyasî parti ifade edemez,dile getiremez biçiminde bir düşünce olabilir bu.
SayınBaşsavcılığın esas hakkındaki görüşünde, ülkede, Bulgar, Rum, Ermeni ve Museviazınlıkların bulunduğu ifade edilmektedir. Bizim, bir siyasî parti olarak,Sayın Başsavcılığın bu görüşünü doğrular bir tutum içerisinde olmamız bilemümkün değildir. Bu takdirde, gene Siyasî Partiler Kanununun ilgili yasaklayıcıhükümleri dolaylı olarak karşımıza çıkmış olacaktır. Ne var ki, bu durumu, şudüşüncelerle mazur görmek mümkün olabilir:
Örneğinesas hakkındaki mütalaada, sayılan azınlık gruplarının dışında bir azınlıkgrubu olduğu söylenemez, yahut, bu azınlıkların var olduğu devletin resmîmercileri ve makamları tarafından ifade edilebilecektir, ama, siyasî partilertarafından ifade edilmesi mümkün değildir biçiminde açıklanabilir. Fakat, buaçıklamalar da yapay olacaktır; çünkü Siyasî Partiler kanunun 80 ve 91 incimaddeleri, bu tür yorumların yapılmasına olanak verecek bir açıklıktaşımamaktadır.
Efendim,yazılı olarak sunduğumuz ön savunmamızda ve son savunmamızda ifade ettiğimizgibi kapatma isteği, Partinin kuruluş belgelerinin yanı sıra, partiyöneticilerinin bazı açıklamaları ve basında yer alan röpörtajlarınadayandırılmaktadır.Bununla ilgili iddianamede alıntılar yapılmış ve ilgilibölümler gösterildikten sonra, ayrıntılı bir yoruma geçilmiştir. Bu yorumda,Türkiye'nin meseleye bakışı konusunda, örneğin Lozan Konferansı ilkeleri,örneğin Misakı Millî ilkeleri ele alınmakta, tartışılmaktadır.
Şimdi,iddianameye de alıntılanan Parti yöneticilerinin görüşleri ve konuşmalarıylailgili çok kısa metinler, bu kadar geniş bir boyutta yorumlanmaya elverişlideğildir. Yani, siyasî parti, Birleşik Sosyalist Parti yöneticilerinin, bukonuyla ilgili görüşleri, Misakı millî ve Lozan Konferansıyla ilgili görüşleriyoktur o belgelerde ve basına intikal eden konularda. Bu nedenle, YargıtayCumhuriyet Başsavcılığının yaptığı yorumlar, fazla abartılı bulunmaktadır. 2949sayılı Kanunun 33 üncü maddesinin atıfta bulunduğu Ceza Muhakemeleri UsulüKanunu'nun 251 inci maddesi, dolaylı olarak uygulanacak olan madde, gene aynışekilde, dolaylı bir ilkeyi söz konusu etmektedir. Cezada, aleyhte yorumyapılabilmesi mümkün değildir, genişletici bir yorum mümkün değildir. Bunedenle, iddia geniş bir suçlama getirmektedir.
Efendim,ön savunmamızda arz ettiğimiz bir hususu, bu vesileyle burada da SayınKurulunuzun bilgelerine sunmakta yarar görüyorum. Sosyalist Birlik Partisi,Kürt Meselesiyle ilgili görüşlerinden dolayı, bir istisna dışında, hiç yargımercii önüne çıkmamıştır. Bir süre önce yapılan bir afiş nedeniyle, İzmirDevlet Güvenlik Mahkemesine intikal eden bir olayda, şimdi iddianameylehuzurunuza getirilen ve suçlanan bir cümle "Kürtler nasıl yaşamakistiyorlarsa öyle yaşamalıdırlar, öyle yaşama hakkına sahip olmalıdırlar"biçimindeki bir cümle, bu afişte yer almaktaydı. İzmir Devlet Güvenlik Mahkemesi,bu konuyla ilgili 3711 sayılı Kanuna aykırılık nedeniyle açılan davada, bucümlenin hiçbir suç öğesi içermediğini ve kanuna aykırı olmadığını bu nedenlesuçun oluşmadığını ve sanıkların beraatine karar verilmesi gerektiğini hükümaltına almış ve karar kesinleşmiştir.
SayınBaşkan, sayın üyeler; dosyadaki yazılı savunmalarımızın da dikkate alınmasıyla,açılan kapatma davasının reddine karar verilmesini saygıyla diliyoruz."demişlerdir.
C-Anayasa Mahkemesi Başkanı ve üyelerinin konuya ilişkin sorularıyla Parti yetkililerininyanıtları, soruna açıklık kazandıran boyutlarıyla tutanaklardadır.
VI-İNCELEME
A-Ön Sorunlar
1-Davanın Siyasî Partiler Yasası'nın 9. Maddesine Aykırı Olarak Açılıp AçılmadığıSorunu Davalı Parti'nin savunmalarında özetle, davanın Siyasî PartilerYasası'nın 9. maddesine aykırı olarak açıldığı, ayrıca Parti'nin suçlanmasınaneden olarak gösterilen genel yönetim kurulu raporu, kongre kararları ve Partiadına yapılan kimi röportaj ve konuşmalarla iddianamenin hazırlanması arasındabirbuçuk yıldan fazla zaman geçtiği, halbuki Siyasî Partiler Yasası'nın 10.maddesinde Cumhuriyet Başsavcılığı'na verilecek kimi belgeler için partilereonbeş günlük süre tanındığı, Başsavcılığın re'sen yürüttüğü görevlerini dekendisinin de bu süreye uymasının gerektiği ileri sürülmüştür.
YargıtayBaşsavcılığı, dâvalı Parti'nin görüşlerinin yerinde olmadığını bildirmiştir.
SiyasîPartiler Yasası'nın 9. maddesi gereğince, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı,kurulan partilerin tüzük ve programları ile kurucularının hukuksal durumlarınınAnayasa'ya ve yasa hükümlerine uygunluğunu, ayrıca, verilmesi gerekli bilgi vebelgelerin tamam olup olmadığını kuruluşlarından sonra öncelikle ve ivedilikleincelemek durumundadır. Buna göre Cumhuriyet Başsavcılığı, saptadığınoksanlıkların giderilmesini, gerekli göreceği ek bilgi ve belgeleringönderilmesini isteyebilecektir. Bu isteğe uyulmamasının yaptırımı da, siyasîpartilerin kapatılmasına ilişkin hükümlerin uygulanmasıdır. Böylece CumhuriyetBaşsavcılığı'nın partileri denetleme görevinin içeriği ve sınırı belirlenmişolmaktadır. Anılan maddede, partilerin tüzük ve programları ile kurucularınınhukuksal durumlarının Anayasa ve yasa hükümlerine aykırı olması ya da bunlardanoksanlıklar saptanması durumları birbirinden ayrılmış ve değişik hukuksalsonuçlara bağlanmıştır. Şöyle ki, Cumhuriyet Başsavcılığı'nca saptanannoksanlıkların giderilmesi gerekli görülen ek bilgi ve belgelerin gönderilmesi,yazı ile istenmedikçe, bu nedene dayanılarak siyasî partilerin kapatılmasınadair hükümlerin uygulanmasına, yani yazılı istemin dava açmanın ön koşuluniteliğini almış olmasına karşın, kurulan partilerin tüzük ve programları ilekurucularının hukuksal durumlarının Anayasa'ya ve yasa hükümlerine aykırıolması nedeniyle kapatılmaları için dava açılması, 104. madde dışında böyle birön koşula bağlanmamıştır.
AyrıcaSPY'nın 10. maddesinin (b) bendindeki bilgilerle birlikte, (c) bendinde,"Partinin faaliyetlerini düzenleyen her türlü yönetmelikler veyayınlar"ın ve bu bilgi ve belgeler ile bunlarda ve parti tüzük veprogramlarında yapılan değişikliklerin, yayın ve değişiklik tarihinden itibarenonbeş gün içinde Cumhuriyet Başsavcılığı'na gönderileceği hükme bağlanmıştır.Oysa, 9. Maddede de, partilerin tüzük ve programları ile kurucularının hukuksaldurumlarının Yasa'ya uygunluğunun Cumhuriyet Başsavcılığı'nca denetlenmesi birsüreye bağlı tutulmamıştır.
CumhuriyetBaşsavcılığı, Sosyalist Birlik Partisi'nin tüzük ve proğramı ile partinin GenelBaşkanı ve Yardımcısının beyan ve açıklamalarının, ayrıca Genel Yönetim Kuruluraporu ile kararlarının Siyasî Partiler Yasası'nın Dördüncü Kısmı'nda yer alan78. maddesinin (a) bendi ile 80. ve 81. maddesinin (a) ve (b) bentlerineaykırılığı nedeniyle kapatılmasını istemektedir. Bu nedenle, 9. maddedeCumhuriyet Başsavcılığı'na noksanlıkların giderilmesi ile ilgili olarak tanınanyetkiyi yasaya aykırılıkları da kapsayacak bir duruma getirmek ve bu hususu birdava koşulu olarak kabul etmek, siyasî partilerin tüzük, program vefaaliyetlerinin Yasa'nın Dördüncü Kısmındaki "Siyasî Partilerle İlgiliYasaklar"a aykırı durumlarda, bu koşul yerine getirilmeden, doğrudan 100.ve 101. maddelerdeki nedenlerle kapatma davası açılmasına olanak vermemekanlamına gelir. Dâva Siyasî Partiler Yasası'nın Dördüncü Kısmı'nda yer alan yasaklaraaykırılık nedeniyle açılmış olduğundan, 9. maddeye göre bir uyarı yapılmadandava açılmasında Yasa'ya aykırılık görülmemiştir.
2-Siyasî Partiler Yasası'nın kimi Maddelerinin Anayasa'ya Aykırılığı Sorunu
Dâvalısiyasî parti savunmalarında özetle :
SiyasîPartiler Yasası'nın 78. maddesinin (a) bendi ile 80. maddesi ve 81. maddesinin(a) ve (b) bentlerinin Anayasa'ya aykırılığı ileri sürülmüştür.
Anayasa'nın68. ve 69. maddelerinde siyasî partilerin uyacakları esaslar ve kurallarbelirlenmiştir. Kapatma nedenlerinin Anayasa'da gösterilmiş olması;sınırlamanın yasalarla genişletilmesini önlemek ve bir anayasal güvencesağlamak amacına dayanır. Anayasa'da öngörüldüğü gibi siyasî partilerdemokratik siyasî hayatın vazgeçilmez öğeleridir. Bu nedenle partilerin özgürcekurulmaları ve faaliyette bulunmaları asıldır.
Aykırılığıileri sürülen kurallar, Anayasa'nın 68. ve 69. maddelerin gereklerini yerinegetirmek amacıyla konulmuştur. Ancak, bunların Anayasa'ya uygunluğunu tartışmakAnayasa'nın geçici 15. maddesinin açıklığı karşısında olanaksızdır. Anayasa'nıngeçici 15. maddesinin son fıkrası ile birinci fıkrası arasında, belirli birdönemde çıkarılan yasalar hakkında Anayasa'ya aykırılıkların iddia edilememesiyönünden bir zaman ayrımı yapılmamış, üçüncü fıkrada yer alan "budönem" sözcükleri birinci fıkrada açıklanmıştır. Böylece, belirli birdönemde çıkarılan yasalar için Anayasa'ya aykırılık savında bulunulamayacağıöngörülmüştür. Geçici maddeler uygulama süreleriyle değil, geçici olarakdüzenledikleri hukuksal ilişki ve kurumlarla kendisi ve bağlı olduğu temelmetinlerin içerikleri ve verdikleri anlam ile değerlendirilmelidir. Geçicimaddeler, değişik hukuksal düzenlemeler arasında bağlantı kurar, kazanılmışhakların saklı tutulmasını ve uygulamanın geniş bir zaman dilimine yayılmasınısağlar. Geçici maddelerle temel hükümlerin farkı budur. Hukuksal değerbakımından ise, geçici maddelerle diğerleri arasında bir farklılıkbulunmamaktadır. Geçici madde yasama organı tarafından yürürlüktenkaldırılıncaya kadar uygulanması zorunlu bir kuraldır. Karar başlığının"geçici madde" olması, uygulamada yeterliği yönünden de bir farklılıkgerektirmez. Maddenin içeriği, 12 Eylül Harekatı ve yönetimi süresinde elealmamayı değil, yürürlükte kaldığı sürece 12 Eylül 1980'de 6 Aralık 1983'ekadar yapılan düzenlemelere karşı Anayasa yargısı yolunu kapatmıştır. Tersinegörüşler yerinde olsaydı Anayasa'nın 177. maddesinde bu konuda bir açıklık olurya da Anayasa'ya hiç konulmazdı. Anayasa'da düzenlenen bir konunun AnayasaMahkemesi'nce, uygulanmaması düşünülemez. Bu nedenle, Anayasa'nın geçici 15.maddesine göre, 12 Eylül 1980'den ilk genel seçimler sonucu toplanacak TürkiyeBüyük Millet Meclisi'nin Başkanlık divanı oluşturuluncaya (6 Aralık 1983) kadargeçen süre içinde çıkarılmış olan yasaların Anayasa'ya aykırılığı ilerisürülemeyeceğinden, bu dönem içinde çıkarılan 22.4.1983 günlü, 2820 sayılıSiyasî Partiler Kanunu'nun da Anayasa'ya aykırılığı savında bulunulamaz.
Ayrıcasavunmalarda, yürürlüğe girdiği tarihten başlayarak S.P.Y.'nda birçokdeğişiklik yapılması nedeniyle, bu Yasa'nın Anayasa'nın geçici 15. maddesikapsamı içine alınamayacağı ileri sürülmekte ise de, davada uygulanan maddeler,değişikliğe uğrayan maddelerden olmadığı için bu sav üzerinde durulmamıştır.
3-Siyasî Partiler Yasası'nın Kimi Kurallarının "İhmali" Sorunu
Dâvalısiyasî parti, ön savunmasında ve sözlü açıklamasında, Siyasî PartilerYasası'nın Anayasa ile çelişen kurallarının "İhmal" edilmesiniistemiştir.
Biryasa kuralının ihmali, incelenmekte olan işte uygulanacak kural hakkında iptaldavası açılmamış olsa bile o kuralın Anayasa'ya aykırılık nedeniyle iptaledilebilecek nitelikte olması koşuluna bağlıdır. Sözkonusu kuralların,Anayasa'nın geçici 15. maddesi karşısında, Anayasa'ya uygunluk denetimiyapılmasının olanaksızlığı nedeniyle ihmal edilmeleri de sözkonusu olamaz.
Bunedenlerle, Siyasî Partiler Yasası'nın ilgili kurallarının ihmal edilmesiistemi yerinde görülmemiştir.
GüvenDİNÇER bu görüşlere katılmamıştır.
B-Esas Yönünden
1-Genel Açıklama
Anayasa'nın67. maddesinde öngörülen genel ve eşit oy hakkı çoğulcu, katılımcı kurallar vekurumlar düzeni olan çağdaş demokrasilerde yurttaşların devlet yönetiminekatılmalarının temel koşuludur. Bu nedenle, bireysel iradeleri birleştiripyönlendirerek onlara işlerlik kazandıran özgün kuruluşlara gereksinimduyulmuştur. Bu kuruluşlar, dağınık siyasal tercihleri birleştirip açıklık vegüç sağlayarak devlet hizmetlerini daha yararlı kılmak, hak ve özgürlüklerigüvenceye bağlayarak toplumsal barışı güçlendirmek, anayasal ilkelerdoğrultusunda kamuoyu oluşturarak toplumsal yaşama daha çok aydınlık getirmekyönünden vazgeçilmez öneme sahip olan siyasal partilerdir.
Anayasa'nın68. maddesinin ikinci fıkrasında, "Siyasî partiler demokratik siyasîhayatın vazgeçilmez unsurlarıdır" ilkesi ne yer verildikten sonra, üçüncüfıkrasında da, "Siyasî Partiler önceden izin almadan kurulurlar ve Anayasave kanun hükümleri içinde faaliyetlerini sürdürürler" denilmektedir.
Siyasalpartilere ilişkin Anayasa kuralları, Anayasakoyucunun demokrasinin benimsenmesiyönünden bu konuya özel bir önem ve değer vermiş olduğunu göstermektedir.
Siyasalpartilerin kuruluş ve çalışmalarının özgürlük içinde olması temel ilkedir. Siyasalpartiler, belli siyasî düşünceler çerçevesinde birleşen yurttaşların özgürcekurdukları ve özgürce katılıp ayrıldıkları kuruluşlardır. Kamuoyunun oluşumundaönemli etkinliği olan siyasî partiler, yurttaşların istem ve özlemleriningerçekleşmesine çalışan ve siyasal katılımları somutlaştıran hukuksalyapılardır.
Demokrasininsimgesi sayılan siyasî partilerin, devlet yönetimindeki etkinlikleri ve ulusalistencin gerçekleşmesindeki rolleri nedeniyle, Anayasakoyucu, onları ötekitüzelkişilerden farklı tutup, kurulmalarından başlayarak çalışmalarındauyacakları ilkeleri; kapatılmalarında izlenecek yöntem ve kuralları özel olarakbelirlemekle kalmamış; Anayasa'nın 69. maddesinin son fıkrasında, çalışma,denetleme ve kapatılmalarının Anayasa'da belirlenen ilkeler çerçevesindeçıkarılacak bir yasayla düzenlenmesini uygun bulmuştur.
Anayasauyarınca 2820 sayılı Siyasî Partiler Yasası çıkarılmış; siyasî partilerinkuruluşlarından başlayarak çalışmaları, denetimleri, kapatılmaları konularında,belirli bir sistem içerisinde ayrıntılı kurallar getirilmiştir. Getirilensistemde, yasaklara uymayan siyasal partilerin Yargıtay CumhuriyetBaşsavcılığı'nca izleneceği ve gerektiğinde kapatılmaları için AnayasaMahkemesi'nde dava açılacağı öngörülmüştür.
Siyasalpartilerin, demokratik yaşamın vazgeçilmez öğeleri olmaları, devlet örgütü vekamu hizmetleriyle yoğun ilişki içinde bulunmaları, onların her istedikleriniyapabilecekleri anlamına gelmez. Siyasal partilerin baskı ve engellerden uzakkalmalarını sağlamaya yönelik kurulma ve çalışma özgürlüğü, Anayasa ve bu alanıdüzenleyen yasalarla sınırlıdır. Bu belirleme, aynı zamanda demokratik hukukdevleti olmanın da gereğidir.
Varlığıve etkisi, işlevleriyle ortaya çıkan devlet, belirli topraklar üzerindeyerleşmiş, bağımsız ve egemen aynı üstün güce bağlı örgütlü insanlar topluluğuolarak da tanımlanır. Bu tanıma göre, ülke ve ulus bütünlüğüyle egemenlik,yasalara dayanan bir otoriteye bağlı örgütlenme, bir devlet için vazgeçilmezöğelerdir. Her canlının kendini koruma içgüdüsü bulunduğu gibi, devletin dekendi varlığını koruma hakkı, uluslararası hukuk düzeninde de kabul edilmiştir.
Devletlerhukukunda, devletin varlığını güçlendirerek sürdürmek, bağımsızlığına veyapısına yönelik tehlikelere karşı önlemler alıp uygulamak yetkisi biçimindetanımlanan kendini koruma hakkı, insan hak ve özgürlüklerinden başlayarakdemokratik toplum düzenini bozucu, devletin öğelerini yıkıcı her tür eylemikarşılayacak çabaları kapsar. Devletin temel dayanaklarını, sürekliliğini vedemokrasiyi yokedici sakıncaları gidermek için yasal düzenlemeleringerçekleştirilmesi hukuk devleti için en doğal davranıştır.
2-Değerlendirme
YargıtayCumhuriyet Başsavcılığı, davalı Parti'nin tüzük ve proğramında yer alanbelirlemelerle, Parti'nin Birinci Büyük Kongre Kararı ve bu karara dayanakoluşturan Genel Yönetim Kurulu Raporunu, Genel Başkan ve Genel BaşkanYardımcılarının Parti adına yaptıkları açıklamaları Anayasa Mahkemesi'ne kanıtolarak sunmuş ve bu kanıtların Siyasî Partiler Yasası'nın 78. maddesinin (a) bendiile 80. maddesine ve 81. maddesinin (a) ve (b) bentlerine aykırılıkoluşturduğunu ileri sürmüştür.
DavalıParti ise bu değerlendirmelerin yerinde olmadığını belirtmiştir.
ÖncelikleSosyalist Birlik Partisi yetkililerinin, Parti adına yaptıkları yazılı ve sözlüaçıklamaları ile faaliyetlerinde ileri sürdükleri; Kürtlerin üniter devletiçinde yaşamaktan, bağımsız devlet kurmaya kadar çeşitli alternatif yaşambiçimlerini seçmekte özgür olmaları gerektiği; olası çözümlerden birininbağımsızlık, bir başkasının federasyon, bir üçüncüsünün kültürel özgürlükolduğu; Kürtlerin nasıl yaşamak istiyorlarsa öyle yaşamakta serbest olmalarıgerektiği, kürtlerin istiyorlarsa nazari olarak ayrı bir devletkurabileceklerinin kabul edilmesi ve buna olanak sağlanması gibi görüşlerin,"Devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğü"nün bozulmasıamacını taşıyıp taşımadığının saptanması gerekmektedir.
TürkiyeCumhuriyeti Devleti'nin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğü ve bunupekiştiren ortak dil, kültür, eğitim ve Atatürk Milliyetçiliği kavramlarıhukuksal, siyasal olduğu kadar, tarihsel ve sosyal gerçeklere dayanmaktadır.
"Devletin,ülkesi ve milletiyle bölünmezliği" ilkesi, Anayasa'nın birçok maddesindeözellikle vurgulanmış, Türk Milleti'nin bağımsızlığı ve bütünlüğüyle, ülkeninbölünmezliğini korumak devletin temel amaç ve görevleri arasında gösterilmiştir(Madde 5). Ülke ve ulus bütünlüğünü korumak için temel hak ve özgürlüklerinkısıtlanabileceği kabul edilmiş (Madde 13 ve 14); aynı amaçla basın ve dernekkurma özgürlüklerine özel sınırlamalar getirilmiş (Madde 28, 30, 33); gençlerinbu anlayış doğrultusunda yetişme ve gelişmelerini sağlayıcı önlemler alınmasıdevlete özel görev olarak verilmiş (Madde 58); bilimsel araştırma ve yayındabulunma yetkisinin Devletin varlığı ve bağımsızlığıyla ulusun ve ülkeninbütünlüğü ve bölünmezliğine karşı kullanılamayacağı belirtilmiş (Madde 130);kamu kurumu niteliğindeki meslek kuruluşlarının bu nedenle Devletçe denetimiuygun bulunmuş (Madde 135); birlik ve bütünlüğe karşı işlenecek suçlar içinözel mahkemelerin kurulması öngörülmüş (Madde 143); aynı konu, TBMM üyeleri veCumhurbaşkanı yeminlerinin temel öğelerinden birini oluşturmuş (Madde 81 ve103) ve siyasî partilerin uyacakları esasların başlıcaları arasında yine"ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlük" ilkesi yer almıştır (Madde68 ve 69).
Uluslar,nice olaylar, durumlar ve gelişmeler sonucunda varlıklarını kazanırlar. Ortakkültürün, sosyal dayanışmanın ve birlikte yaşama duygusunun doğuşu, gelişipgüçlenmesi tarihsel bir gerçektir. Tek vücut durumunda ve tam ulus yapısıiçinde birleşip bütünleşerek Kurtuluş Savaşı'nı yapmış olan halkın vatanı, TürkVatanı; Milleti, Türk Milleti; Devleti de Türkiye Cumhuriyeti Devleti'dir.Dünya, 11. yüzyıldan bu yana, çağlar boyu, Anadolu için "Türkiye" veburada yaşayanlar için de "Türkler" adını kullanmıştır. Kuşkusuz budurum, ulus bütünlüğü içinde yeralan farklı etnik grupların bulunmadığıanlamına gelmez.
Anayasa'yave Siyasî Partiler Yasası'na göre ülke ve ulus bütünlüğü, devletin bölünmezliğinintemel ögeleridir. Ülke ve ulus bütünlüğünü bozmaya yönelik faaliyetler sonunda,devletin bölünmezliğinin tehlikeye girmesi söz konusudur. Ülke bütünlüğününhedef alınmasının, ulus bütünlüğünü; ulus bütünlüğünü bozmanın hedefalınmasının, ülke bütünlüğünü bozacağı kuşkusuzdur. Anayasa ve yasa, budeğerleri birlikte, ödünsüz ve mutlak olarak korumayı amaçlamıştır. Hiçbirorgan bu konuda hoşgörülü davranmak ve ödün vermek yetkisini kendinde göremez.
"Millet"(ulus) kavramı, insanlığın gelişme süreci sonucunda vardığı en ilerlemişbirlikteliği oluşturan, "bir" oluşu somutlaştıran toplumsal yapıyıanlatır. "Millet" sözcüğüyle anlatılan yapı, bir gelişme düzeyini,bilinçli ve kişilikli bireyler topluluğu gerçeğini gösterir. "Milliyetçilik"ise, büyük bir top lumsal olgu ve "millet düşüncesi"nin üzerinekurulu bir anlayıştır. Milliyetçilik, Türkiye Cumhuriyeti'nin ve TürkDevrimi'nin temel ve önde gelen ilkelerinden biridir. Cumhuriyet döneminde1924, 1961, 1982 Anayasa'larında "millet" ve "milliyetçilik"kavramlarına yer verilmiştir. 1982 Anayasası'nın Başlangıç'ında"Atatürk'ün belirlediği milliyetçilik anlayışı", 2. maddesinde"Atatürk milliyetçiliği", 42. maddesinde "Atatürk ilkeleri"ve 134. maddesinde "Atatürkçü düşünce" sözcükleri kullanılarak çağdaşmilliyetçilik anlayışı yer almaktadır. Bu anlayış ayrımcı ve ırkçı değil,Türkiye Cumhuriyeti'ni kuran Türk milletini oluşturan bireylerin kökenleri neolursa olsun, Devlet yönünden tartışmasız eşitliği, içtenlikli birliği vebirlikte yaşama istencini, başka uluslara karşıtlığı değil, dostlukilişkilerini, içte ve dışta barışla iyi gelenekleri koruyup güçlendirmeçabalarını, herkesi barındıran topraklara birlikte sahip çıkma bilincini içerençağdaş bir olgudur. Kökeni ne olursa olsun, ulus içinde herkes ayrımsız biçimdeyer almakta, ulusun birliği olgusu böylece somutlaşmaktadır. Ulus, tarihsel vesosyal gelişmenin yarattığı birlikte yaşama olgusudur. Irk gibi antropolojik vefilolojik niteliklere dayanan dar bir kavram da değildir. Ulus, ortak bir tarihbilinci yaratmamış göçebe, yerel dil ve soy gruplarından oluşan sosyolojik biryapı olan kavim de değildir. "Misak-ı Millî" sınırları içinde TürkiyeCumhuriyeti'nin üzerinde kurulduğu, Avrupa ve Asya kıtaları arasında köprüdurumunda olan, çeşitli göç ve sığınmalara kucak açan vatanda, bin yılı aşanuzun bir tarihsel gelişme sonunda beraberce yaşayan ve Kafkaslara, Balkanlara,Afrika ve Orta Doğu'ya uzanan Osmanlı İmparatorluğu'ndan arta kalan çeşitlietnik kökenlerden gelen insanlar, ortak geçmişe, tarihe, ahlâka, değeryargılarına, dine, hukuka ve eşit haklara sahip olarak karşılıklı şekildebirbirlerinin kültürlerini ve eski Anadolu uygarlıklarından kalan değerleri deözümseyerek birlikte ortak kültür ve kimliğe sahip bir vatan ve ulusoluşturmuşlardır. Yapısı bu biçimde olan Türk Ulusu içinde etnik kökene dayalıayrımcılığı gütmek gerçekle bağdaşmaz.
Bunedenle Atatürk, yeni Türk devletinin kuruluş günlerinde açıkca "TürkiyeCumhuriyetini kuran Türkiye halkına, Türk Ulusu denir" demiş veanayasalarımızda Ulusun birliği ve Ülkenin bütünlüğü esas alınmıştır. Buanlayıştan uzaklaşıp ulusu etnik kökene dayalı "Türk ve Kürt"biçiminde ayırarak, ırka dayalı savlarla bölücülüğe gitmek olanaksızdır."Halk ve ulus" sözcükleri hiçbir ayrım yapmadan her yurttaşı kapsar,her ayrılığı dışlar.
Anayasa'nın66. maddesinde, "Türk Devletine vatandaşlık bağı ile bağlı olan herkesTürktür" ilkesine yer verilmiştir. Bu ilkeyle evrensel bağlamda vatanı veulusuyla bir bütün olan Türkiye Cumhuriyeti'nde vatandaşlar arasında eşitliksağlanması, ulusu kuran herhangi bir etnik gruba ayrıcalık tanınması önlenmiş,birleştirici ve bütünleştirici bir temel oluşturulmuştur. Maddedeki"Türk" sözcüğü ırka dayalı bir anlam taşımamaktadır. Bir kimsenin"Ben Türküm" deyişi, "Türkiye Cumhuriyeti vatandaşıyım, TürkUlusu'nun bir bireyiyim" anlamını taşır. Irka dayalı bir"Türklük" savı ve etnik kökenleri değiştirme ya da kaldırma anlamınagelmez. Vatandaşlık ve ulusal kimliğin getirdiği haklar yanında sorumluluklarda vardır. Bu bağlamda etnik kökenler yurttaşlık niteliğini ve ulusal kimliğizedeleyemeyeceği gibi ayrı ulus olma savlarına, dayanak da yapılamaz.
TürkMilleti içinde yer alan her kökenden vatandaşa, davalı Parti'nin savunmalarındabelirtilenlerin aksine, hiçbir ayrım gözetilmeksizin tüm demokratik, siyasal vetemel haklar eşit olarak tanınmıştır. Nitekim, Cumhuriyet dönemiAnayasalarında, Erzurum ve Sivas Kongreleri'nde saptanan biçimi ile Misak-ıMillî'nin gösterdiği sınırlar içinde birbiriyle kaynaşmış olarak yaşayanların gerçektenve hukukça ayrılık kabul etmez bir bütün oldukları kesinlikle belirlenmiş ve bubütünlük içinde ayrıcalıklı bir Kürt halkından hiçbir zaman söz edilmemişolduğu gibi, Lozan Barış Andlaşması görüşme ve kararlarında da, Misak-ıMillî'nin çizdiği sınırlar içindeki azınlıklar sayılırken "Kürt"ayrımına yer verilmemiştir.
Anayasa'dakiulus bütünlüğü ilkesinden uzaklaşarak, Parti'nin tüzük, proğram vefaaliyetlerinde belirtildiği biçimde Türk ve Kürt Ulusları ayrımına gidilemez.Türkiye Cumhuriyeti'nde, tek bir devlet ve tek bir ulus vardır. Birden çok ulusyoktur. İçinde değişik kökenli bireyler olsa da hepsi Türk Ulusu bütünlüğüiçindedir. Tarihsel bir gerçek olan "Türk Ulusu" olgusu yerineırkçılığa dayanan ayrılıklar ve Türk vatandaşlığı niteliğini değiştiren savlargeçersizdir.
Kimisiyasal nedenlerle dış etkenlerden kaynaklanan, kimi varsayım, yorum vebahanelere dayanan, insan hakları ve özgürlük savlarıyla yoğunlaştırılansakıncalı amaçlara geçerlik tanınamaz. Devlet tekdir, ülke tümdür, ulus birdir.Ulusal birlik, devleti kuran, ulusu oluşturan toplulukların ya da bireylerin,etnik kökeni ne olursa olsun, yurttaşlık kurumu içinde ayrımsızbirliktelikleriyle gerçekleşir. Anayasa'da ve yasalarda yurttaşlar arasındaayrımı öngören hiçbir kural bulunmadığı gibi, kimsenin soy kökeninin yadsınmasıya da kabul edilebilecek yeni bir savı da yoktur. Ulusal ve tekil devlet etnikayrılıklarla tartışılamaz. Herkesin, herzaman karşılaşabileceği ve giderekhukuk devletinde giderilip karşılığı istenebilecek aykırılık, çelişki,haksızlık ve yanlışlıklar, insan hakları alanında sömürü nedeni yapılarak,gerçekler saptırılıp çarpıtılarak, üstü kapalı biçimde, ayrı ulus yoluyla ayrıdevlet amaçlanamaz. Tartışılamaz kavramlar ve değerlerle, ödün verilmesiolanaksız ilke ve niteliklerin kaynağı Türkiye Cumhuriyeti Anayasası'dır.Çağımızda da farklı etnik grupların zorunlu hukuksal öğelerinin varlığında,birlikte uluslaşması ve devletleşmesi uluslararası düzeyde gerçekliliğinikorumaktadır. Türkiye Cumhuriyeti devleti için farklı düşünmenin, haklı birnedeni yoktur. Vatandaşlık, bölge özelliklerini ve etnik farklılığı aşan,bütünleştirici çağdaş üst bir olgudur. Bu konuda bir kimsenin diğerinden farklıolmasına, din, kültür ve etnik kökene ilişkin ayrıcalıklara yer yoktur. İnsanhaklarının sadece bir kişiye, sınıfa ve zümreye değil ayrımsız olarak bütünvatandaşlara eşit olarak uygulanması esastır.
Herdevlette farklılık gösteren, tarihsel süreçle ulaşılan, devlet, ülke, uluskavramlarının yeniden değiştirilip biçimlendirilmesi olanaksızdır. Ulusal veuluslararası hukuk düzeninde insanlığın mutluluğu için bu temel olgularıkorumak üzere getirilen düzenlemelere siyasî partilerin uyma zorunluluğuvardır.
Kaldıki,çağımızda tek uluslu diğer demokratik devletler de, ulus bütünlüklerini korumakiçin yasal tedbirler almıştır. Türkiye'deki ulusal yapılaşmaya nazaran dahayeni olan Amerika'da; Alman, Fransız, İtalyan, İspanyol, slav soyundan ve diğeretnik kökenlerden gelen Amerikan vatandaşlarının ırka dayalı olarak ayrı ayrıuluslaşması ve bunlara ayrı devletler kurma hakkının tanınması olanağı bulunmadığıgibi, aynı biçimde demokratik tek uluslu devletlerde de bu yolun açılmasıolanağı yoktur. Çünkü, bu devletlerde de Devlet ve ulusun parçalanmasıdemokratik hak olarak görülmemektedir.
a-Siyasî Partiler Yasası Yönünden
Anayasa'nınBaşlangıç Kısmı ile 3., 6. ve 14. maddelerindeki kuralları somutlaştıran SiyasîPartiler Yasası'nın 78. maddesinin (a) bendinde, siyasî partilerin TürkDevleti'nin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğüne ilişkin hükümlerini,egemenliğin kayıtsız şartsız Türk Milletine ait olduğu ve bunun ancak,Anayasa'nın koyduğu esaslara göre yetkili olganları eliyle kullanabileceğiesasını, Türk Milleti'ne ait olan egemenliğin kullanılmasının belli bir kişiye,zümreye veya sınıfa bırakılamayacağı veya hiçbir kimse veya organın, kaynağınıAnayasa'dan almayan bir Devlet yetkisini kullanamayacağı hükmünüdeğiştiremeyecekleri; Türk Devleti'nin ve Cumhuriyeti'nin varlığını tehlikeyedüşürmek, temel hak ve hürriyetleri yok etmek, dil, ırk, renk, din ve mezhepayrımı yaratmak veya sair herhangi bir yoldan bu kavram ve görüşlere dayananbir Devlet düzeni kurmak amacını güdemeyecekleri hükme bağlanmıştır.
Partilerinamacı, Devletin ülkesi ve ulusuyla bölünmez bütünlüğünü bozmak değil, aksinebunu daha da pekiştirmek olmalıdır.
DavalıParti'nin, tüzük ve programı ile diğer siyasal etkinliklerinde, TürkiyeCumhuriyeti Devleti içinde Türk Ulusu bütünlüğünden ayrı, ırk esasına dayananbir Kürt Ulusu'nun varlığından ve bu ulusun kendi geleceklerini belirlemehakkından söz edilmektedir.
Oysa,Anayasa ve yasa kuralları karşısında hangi kökenden gelirse gelsin vatandaşlarıulus bütünlüğünden ayırmak veya karşılıklı mücadele ortamına çekmek, Kürtkökeninden gelen vatandaşları, Türk Ulusu bütünlüğünden ayırmak olanaksızdır.
Tarafolduğumuz uluslararası andlaşmalar da dil, ırk, renk, din ve mezhep ayrımıyaratılmasına ve bu kavram ve bu görüşlere dayanan bir Devlet düzenikurulmasına olur vermemektedir.
Demokratiksiyasal yaşamın vazgeçilmez ögesi olan siyasal partiler demokrasiye ters düşen,demokrasiyle bağdaşmayan, demokrasiyi güçsüz ve etkisiz düşürecek, toplumsalbarışı yıkacak proğram düzenleyemez ve eylemlerde bulunamazlar. Demokrasi,demokratik hak ve özgürlüklerden yararlanarak yıkılamaz. Hakkı ve özgürlüğükötüye kullanmaya engel olmak devletin görevidir. Partilerin de yapamayacaklarışeyler vardır ve bunların başında devletin varlığıyla ülkenin ve ulusunbirliğini bozmak gelir.
DavalıPartinin tüzük, program ve faaliyetlerinde Türk ve Kürt ulusları biçiminde birayrımın yapılması, Kürt halkının kendi kaderini belirleme hakkını özgüriradesiyle kullanmasından başka bir deyişle, Kürt olarak tanımladıkları birkısım yurttaşların Türkiye Cumhuriyetinden kopmasının amaçlanması, SiyasîPartiler Yasası'nın 78. maddesinin (a) bendinde söz konusu olan "devletinülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğü" ilkesine açıkça aykırıdır.
SiyasîPartiler Yasası'nın 80. maddesi ile, partilerin ve parti yetkililerinin TürkiyeCumhuriyetinin bölünüp parçalanmasına yol açacak, Devletin tekil yapısınıdeğiştirecek tarzda görüşler ileri sürmesi ve faaliyette bulunmasıyasaklanmaktadır.
DavalıParti'nin özellikle, Kürtlerin üniter devlet içinde yaşamaktan bağımsız devletkurmaya kadar çeşitli alternatif yaşam biçimlerini seçmekte özgür olmalarınıngerektiğini belirtmesi ve Kürtlerin istiyorlarsa Türk Devletinden ayrı birdevlet kurabileceklerini savunması böylece devletin tekliği ilkesine aykırıfaaliyette bulunması Siyasî Partiler Yasası'nın 80. maddesine açık aykırılıkoluşturmaktadır.
SiyasîPartiler Yasası'nın "Azınlık Yaratılmasının Önlenmesi" başlıklı 81.maddesinin (a) ve (b) bentlerinde siyasî partilerin Türkiye Cumhuriyeti ülkesiüzerinde millî veya dinî kültür veya mezhep veya ırk veya dil farklılığınadayanan azınlıklar bulunduğunu ileri süremeyecekleri, Türk dilinden veyakültüründen başka dil ve kültürleri korumak geliştirmek veya yaymak yoluylaTürkiye Cumhuriyeti ülkesi üzerinde azınlıklar yaratarak millet bütünlüğününbozulması amacını güdemeyecekleri ve bu yolda faaliyette bulunamayacaklarıöngörülmüştür.
Maddegerekçesinde, "Ülkemizde Lozan Andlaşması ile kabul edilen azınlıklardışında bir azınlık yoktur. Herhangi bir ülkede resmî dilin dışında bazıdillerin bilinmesi veya yer yer konuşulması azınlık yaratmaz. Hele siyasî,sosyal, ekonomik ve kültürel alanlarda olduğu gibi her bir alanda bütün haklarasahip ve borçlarla eşit bir şekilde yükümlü olan tek bir milletin evlâtlarıarasında azınlıktan söz etmek mümkün değildir...
Birmemlekette resmî dilin her vatandaş tarafından bilinmesi, hangi alanda olursaolsun eşitlik ilkesinin hakkıyla uygulanabilmesi ve adlî ya da idarî işlerinçabukluk ve selametle yürütülmesi bakımından yararlı hatta zorunludur. Buitibarla resmî dili, genç, ihtiyar, kadın, erkek her vatandaşın bilmesinisağlamak Devletin görevidir" denilmektedir.
TürkiyeCumhuriyeti Devleti'nin vatandaşları arasında etnik köken ya da diğer herhangibir nedenle düşünsel ya da uygulama bağlamında siyasal ve hukuksal ayrılık sözkonusu değildir. Anayasa'ya göre, ulus ve ülke bütünlüğü devletin en temelözelliği ve ilkesidir. Türkiye Cumhuriyeti içinde birden fazla ulus olamaz.Türk ulusu içinde değişik kökenli bireyler olabilir; ancak bunların hepsi heryönden tam bir eşitlikle Türkiye Cumhuriyeti vatandaşıdır ve ulus kavramıiçindedir.
Siyasîpartilerin, çalışmalarında, devletin ülkesi ve ulusu ile bölünmezliği temelkuralına uymaları; ülkenin ya da ulusun bütünlüğünü bozarak bir bölümününayrılması sonucunu doğurabilecek her türlü eylemden ve propagandadankaçınmaları, bu bütünlüğü daha da pekiştirecek biçimde yürütmeleri gerekir.Bunun sonucu da ülke ve ulus bütünlüğünü zedeleyebilecek olan her türlü yazı,söz ve davranışın siyasal partiler için yasak olmasıdır.
Anayasave Siyasî Partiler Yasası'na göre, ırk ayrımcılığı bir siyasal partinindayanağı, amacı ve ereği olamaz. Devletin bütünlüğünü koruması, en doğal hakkıve ödevidir.
DâvalıParti'nin Tüzük ve Proğramı ile faaliyetleri, farklı uluslar ve azınlıklarınvarlıklarının kabul edildiğini göstermektedir. Bunlar birliktedeğerlendirildiğinde, Türkiye Cumhuriyeti ülkesi üzerinde millî veya dinîkültür veya mezhep veya ırk veya dil farklılığına dayanan azınlıklarbulunduğunun belirtildiği, Türk dilinden veya kültüründen başka dil vekültürleri korumak, geliştirmek veya yaymak yoluyla ülke üzerinde azınlıklar yaratarakulus bütünlüğünün bozulması amacının güdüldüğü anlaşılmaktadır.
Asırlardırbirlikte yaşamış bir topluluğu, ırk temeline dayanan düşüncelerle ayrıma bağlıtutmak ve hepsini kapsayan ortak ulusal kültürü, dili ve kimliği yadsımakSiyasî Partiler Yasası'nın 81. maddesinin (a) ve (b) bentlerine aykırılıkoluşturur.
b-Uluslararası Andlaşma ve Sözleşmeler Yönünden
DâvalıParti'nin savunmalarında ileri sürdüğü iki hususun da açıklığa kavuşturulmasıgerekmektedir.
DavalıParti savunmalarında, uluslararası hukukun, usulüne göre onaylamış sözleşmeleryoluyla içhukukumuza giren kurallarının, yalnızca yasa değil, uygulanmalarıile, Anayasa emri olarak güçlendirilen normlar olduğunu, Helsinki Senedi, ParisŞartı ve İnsan Haklarını ve Ana Hürriyetleri Korumaya Dair Sözleşme'nin bunlararasında yer aldığını ve görüşlerini doğrulayan hükümler içerdiğini, ancak,Yasa hükmünde uygulanmaları anayasal güvenceye bağlanan bu metinlerin, başkabir metin karşısında (2820 sayılı SPK.) görmezlikten gelindiğini ileri sürmüş;Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı ise, Anayasa ve Siyasî Partiler Yasası'ndaöngörülen, siyasal partilere ilişkin yasaklamaların, sözleşmelerde yer alanözgürlükleri kaldırıp azaltma anlamında ve demokratik toplum düzeniningereklerine aykırı görülemeyeceğini, bunların uluslararası hukukta var olanegemenliği, ülke ve ulus bütünlüğünü korumaya, ırkçılığa dayalı bölünmeleriönlemeye yönelik olduğunu bildirmiştir.
AnayasaMahkemesi, siyasî parti kapatma davalarında usulüne uygun biçimde yürürlüğekonulmuş andlaşma kurallarını da gözetmektedir. Bu bağlamda kimi kararlarda,İnsan Hakları Evrensel Birdirgesi ile Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi'ne veAvrupa Sosyal Haklar Temel Yasası'na yollamada bulunulmuştur. İnsan Haklarınıve Ana Hürriyetleri Korumaya Dair Sözleşme kapsamındaki hak ve özgürlükler,Türkiye Cumhuriyeti Anayasası'nda da güvence altına alınmıştır. Önceliklehakları kullanmanın, özgürlüklerden yararlanmanın sınırsız olmadığınıvurgulayan İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi'nin 29. ve 30. maddeleri, içerikolarak demokratik düzeni yıkıcı söz ve eylemlere karşı sınırlamalargetirilmesinin ve önlemler alınmasının dayanağını oluşturur.
DâvalıParti'nin tüzük ve proğramının kimi bölümleri, İnsan Haklarını ve AnaHürriyetleri Korumaya Dair Sözleşme'nin örgütlenme hak ve özgürlüğüyle ilgili11. ve 17. maddeleri ile bağdaşmamaktadır. Sözleşme'nin 11. maddesinin ikincifıkrasında; "Bu hakların kullanılması, demokratik bir toplulukta, zarurîtedbirler mahiyetinde olarak millî güvenliğin, amme emniyetinin, nizamımuhafazanın, suçun önlenmesinin, sağlığın ve ahlâkın veya başkalarının hak vehürriyetlerinin korunması için ve ancak kanunla tahdide tâbi tutulur.
Bumadde, bu hakların kullanılmasında idare, silâhlı kuvvetler veya zabıtamensuplarının muhik tahditler koymasına mani değildir" denilmekte; 17.maddesinde de; "Bu sözleşme hükümlerinden hiçbiri bir devlete, topluluğaveya ferde, işbu Sözleşmede tanınan hak ve hürriyetlerin yok edilmesini veyamezkûr sözleşmede derpiş edildiğinden daha geniş ölçüde tahditlere tâbitutulmasını istihdaf eden bir faaliyete girişmeye veya harekette bulunmayamâtuf herhangi bir hak sağlandığı şeklinde tefsir olunamaz" hükümlerineyer verilmektedir.
Oysa,dâvalı Parti'nin tüzük ve proğramı ile bunu destekleyen diğer faaliyetlerindeTürkiye Cumhuriyeti toprakları üzerinde yaşayan ayrı dili ve kültürü olan birKürt Ulusu'nun varlığı ileri sürülmektedir.
Türkiye'detek bir ulus vardır. Türk ve Kürt kökeninden gelen vatandaşlar, diğer etnikkökenden gelen vatandaşlarla birlikte "Ulus" bütünlüğünüoluşturmaktadır. Ayrı bir ulus, ayrı bir halk ya da bir azınlık varmış gibibölünmeyi amaçlayan çabalara geçerlik kazandırılamaz. Uluslararası hukukdüzenindeki bu olguyu Türk Ulusu, her tür ayrılığı dışlayıp eşitliği sağlayarakLozan Barış Andlaşması'yla, gündeminden çıkarmıştır. Ülke ve Ulus bütünlüğünükoruma hakkı, uluslararası hukuk düzeninde de geçerlidir.
DâvalıParti, belirtilen belgelerin yanısıra, Helsinki Nihaî Senedi, Paris Şartı vekimi diğer uluslararası sözleşmelerin de iç hukuk kuralları haline geldiğini vebunlara uyulmadığını ileri sürmüştür. Helsinki Nihaî Senedi'nde, Devletlerinegemenlik haklarına saygı, sınırların dokunulmazlığı, devletlerin toprakbütünlüğüne saygı ve İçişlerine karışmama ilkelerine yer verilmiş; ParisŞartı'nda da, "Tüm ilkeler, herbiri diğerleri dikkate alınmak suretiyleyorumlanarak, kayıtsız şartsız ve aynı derecede uygulanır. Bu ilkelerilişkilerimizin temelini oluşturur.... Taraf devletlerin bağımsızlığını, egemeneşitliğini ya da toprak bütünlüğünü ihlâl eden faaliyetlere karşı demokratikgrupları savunmak hususunda işbirliği yapmaya kararlıyız. Dışarıdan yapılanbaskı, zora başvurma ve yıkıcılık gibi yasadışı faaliyetler burada söz konusuolan özelliklerdir" denilmiştir.
TürkiyeCumhuriyeti'nin de taraf olduğu "Yeni Bir Avrupa İçin Paris Şartı" daırkçılığı, etnik düşmanlığı ve terörizmi kınamış, ülke bütünlüğünü ve demokratikdüzeni yıkmayı amaçlayan hareketlere girişen kişi, grup ve örgütlere karşıkoruma ve kollama sorumluluğunu uluslararası bir çağrı olarak kabul etmiştir.
Demokrasi,hak ve özgürlüklerin güvenceye alındığı, çoğulcu, katılımcı bir kurallar vekurumlar düzenidir. Nitekim Birleşmiş Milletler'e üye devletlerinkatılmalarıyla 14-25 Haziran 1993 günlerinde, VİYANA'da gerçekleştirilen Dünyaİnsan Hakları Konferansı sonunda yayımlanan Deklerasyon'da da; kendi geleceğinibelirleme hakkının, "Eşit Haklar" ilkesine uygun olarak ırk, din verenk ayrımı gözetmeksizin ülkesine ait bütün insanları temsil eden bir hükûmetesahip egemen ve bağımsız bir devletin, ülke bütünlüğünü ve siyasî birliğinikısmî veya bütüncül biçimde parçalayacak herhangi bir eylemin desteklenmesi vebu eyleme yetki verilmesi anlamında yorumlanamayacağı değerlendirmesi yeralmıştır.
Görüldüğügibi, bütün bu uluslararası kurallar, devlet, ülke ve ulus bütünlüğününbozulmasına olanak tanımamaktadır.
Demokrasilerdeırk ayrımcılığı, bir siyasal partinin dayanağı, amacı ve ereği olamaz. Irkayrımcılığının aracı durumuna düşen partinin varlığını sürdürmesi yasalarkarşısında olanaksızdır. Cumhuriyet Başsavcılığı'nın davalı Parti'ninproğramında kapatma nedeni olarak gördüğü hususlar, Türkiye Cumhuriyeti içinyakın ve görülebilir bir tehlike oluşturmaktadır. Böyle bir tehlike içindebulunan bir devletinde, ülkesi ve ulusuyla bütünlüğünü koruması en doğalhakkıdır.
Belirtilennedenlerle davalı Parti'nin uluslar arası andlaşma, sözleşme ve belgelereyönelik savları yerinde görülmemiştir.
HaşimKILIÇ, gerekçenin uluslararası sözleşmelere ilişkin bölümüne katılmamıştır.
Sonuçolarak, Sosyalist Birlik Partisi, Tüzük ve Proğramındaki anlatımlarla ve buanlatımları destekleyen eylem, savunma ve sözlü açıklamalarıyla; Türkiye'dehukuksal ve siyasal yönden ırka dayalı bir Türk Ulusu kavramı ya da etnikkökene göre çoğunluk ve azınlık olmamasına karşın, farklı etnik kökenlerdengelen bütün vatandaşların eşit haklarla yer aldığı Türk Ulusu'nu ırk esasınadayalı olarak "Türk ve Kürt Ulusları" biçiminde ikiye bölmüş,"Kürtler üniter devlet içinde yaşamaktan, bağımsız devlet kurmaya kadarçeşitli alternatif yaşam biçimlerini seçmekte özgür olmalıdırlar"söylemiyle, Türkiye Cumhuriyeti Devleti'nin vatandaşı Kürtlere ayrı bir ulusolarak kendi kaderlerini tayin etme hakkını vermeye Devletin tekliği ilkesineayrı düşecek tarzda kendi devletlerini kurma hakkını tanımaya yönelik durumuylaDevletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğünü bozucu bir konumadüşülmüştür. Bu bağlamda dil ve kültür konuları da Türk Ulusu'nun ortak kültürve dilini dışlar nitelikte ayrı ulus ve devlet yaratma yolunda kullanılmıştır.Bunlar yalnızca düşünce değil, yasaklanan sakıncalı eylemleri kışkırtma, katkıve destek niteliğinde, faaliyetlerdir.
Böylece,Anayasa'nın 2., 3., 6., 14. ve 69. maddelerine ve Siyasî Partiler Yasası'nın78. maddesinin (a) bendine, 80. maddesine ve 81. maddesinin (a) ve (b)bentlerine aykırı davranılmıştır. Bu nedenlerle, Sosyalist Birlik Partisi'ninSiyasî Partiler Yasası'nın 101. maddesinin (a) ve (b) bentleri gereğincekapatılması gerekir.
VII-SONUÇ
YargıtayCumhuriyet Başsavcılığı'nın 28.12.1993 günlü, SP.43.Hz.1993/57 sayılıİddianamesi'nde Sosyalist Birlik Partisi'nin 2820 sayılı Siyasî PartilerYasası'nın 101. maddesi gereğince kapatılması istenilmekle, gereği görüşülüpdüşünüldü :
1-Sosyalist Birlik Partisi'nin Tüzük ve Proğramı ile 1. Büyük Kongre kararının,bu karara dayanak oluşturan Genel Yönetim Kurulu raporuyla bu yöndekikararlarının, Genel Başkan ile Genel Başkan Yardımcısının Parti adınayaptıkları açıklamaların kimi bölümleri Anayasa'nın 2., 3., 6., 14. ve 69.maddeleriyle, Siyasî Partiler Yasası'nın 78/a, 80., 81/a-b, maddelerineaykırılık oluşturduğundan adı geçen Parti'nin Siyasî Partiler Yasası'nın 101.maddesinin (a) ve (b) bentleri gereğince KAPATILMASINA,
2-Davalı Parti'nin tüm mallarının 2820 sayılı Yasa'nın 107. maddesi uyarıncaHazine'ye geçmesine,
3-Gereğinin yerine getirilmesi için karar örneğinin, 2820 sayılı Yasa'nın 107.maddesine göre Başbakanlığa ve Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı'nagönderilmesine,
19.7.1995gününde OYBİRLİĞİYLE karar verildi.
Başkan
Yekta Güngör ÖZDEN
Başkanvekili
Güven DİNÇER
Üye
İhsan PEKEL
Üye
Selçuk TÜZÜN
Üye
Ahmet N. SEZER
Üye
Haşim KILIÇ
Üye
Yalçın ACARGÜN
Üye
Mustafa BUMİN
Üye
Sacit ADALI
Üye
Ali HÜNER
Üye
Lütfi F. TUNCEL