AVRUPA İNSAN HAKLARI MAHKEMESİ
İKİNCİ BÖLÜM
KABUL EDİLEBİLİRLİK HAKKINDA KARAR
Başvuru No. 79650/16
Osman ARSLAN ve Şahibe ARSLAN / Türkiye
Başkan
Arnfinn Bårdsen,
Hâkimler
Egidijus Kūris,
Pauliine Koskelo,
Saadet Yüksel,
Lorraine Schembri Orland,
Frédéric Krenc,
Diana Sârcu,
ve Bölüm Yazı İşleri Müdürü Hasan Bakırcı’nın katılımıyla, 29 Kasım 2022 tarihinde Daire halinde toplanan Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (İkinci Bölüm),
Yukarıda belirtilen 25 Kasım 2016 tarihli başvuruyu,
Davalı Hükümet tarafından sunulan görüşleri ve başvuranlar tarafından cevaben sunulan görüşleri dikkate alarak,
Gerçekleştirilen müzakerelerin ardından aşağıdaki kararı vermiştir:
OLAY VE OLGULAR
1. Başvuranlar Osman Arslan ve Şahibe Arslan, Türk vatandaşları olup, sırasıyla 1937 ve 1946 doğumludurlar. Başvuranlar, Diyarbakır’da ikamet etmektedirler. Başvuranlar, Mahkeme önünde Diyarbakır Barosuna bağlı Avukat A. Zeytun tarafından temsil edilmişlerdir.
2. Türk Hükümeti (“Hükümet”), Türkiye temsilcisi olan, Türkiye Cumhuriyeti Adalet Bakanlığı İnsan Hakları Dairesi Başkanı Hacı Ali Açıkgül tarafından temsil edilmiştir.
3. Davanın kendine özgü koşulları, taraflarca ifade edildiği şekliyle, aşağıdaki gibi özetlenebilir.
4. Jandarmalar, 23 Aralık 1994 tarihinde, bir grup teröristin Diyarbakır’ın Ağaçgeçit köyüne doğru ilerlediği yönünde bir bilgi almalarının ardından, söz konusu köyde mevzi almışlardır.
5. İhsan Arslan, olay yerinde bulunmaktaydı ve jandarmalar, ilgiliye hemen teslim olması emrini vermişlerdir. İlgili, bu emre uymamış ve askerlere ateş açarak, kaçmaya çalışmıştır. Askerler, buna karşılık vermişler ve karşılıklı ateş edilmesi sonucunda, İhsan Arslan ölümcül bir şekilde yaralanmıştır.
6. Jandarmalar, olay yerinde Kalaşnikof tipi saldırı tüfeği, Uzi tipi makineli tabanca, 7,65 mm kalibreli tabanca, dört şarjör ve 39 boş kovan bulmuşlardır.
7. Müteveffa hastaneye getirildiğinde, Cumhuriyet savcısı, kendi gözetimi altında, cesedin üzerinde dış muayene yaptırmıştır.
8. Adli tabip, ölümün mermiyle yaralanmanın neden olduğu kanama sonucu meydana geldiğini belirtmiştir.
9. Cumhuriyet savcısı, 22 Şubat 1995 tarihinde kovuşturmaya yer olmadığına karar vermiştir. Cumhuriyet savcısı, yasa dışı silahlı bir örgüte üye olan İhsan Arslan’ın jandarmalarla birlikte karşılıklı ateş edilmesi sırasında 23 Aralık 1994 tarihinde öldürüldüğünü ifade etmiştir.
10. Bu kararın ardından, dava hakkında takipsizlik kararı verilmiştir.
11. Başvuranlar, 25 Temmuz 2005 tarihinde, 5233 sayılı Terör ve Terörle Mücadeleden Doğan Zararların Karşılanması Hakkında Kanun’a dayanarak, avukatları aracılığıyla, oğullarının ölümü nedeniyle maruz kaldıklarını belirttikleri zarara ilişkin tazminat talebiyle Diyarbakır Valiliği Zarar Tespit Komisyonuna (“Komisyon”) başvurmuşlardır. Başvuranlar, talepleri çerçevesinde, Cumhuriyet savcılığı tarafından oluşturulan soruşturma dosyasında bulunan bilgilere itiraz etmişler ve İhsan Arslan’ın silahlı çatışma sırasında öldürülmediğini, bir terör örgütü üyesi olmadığını ve olayların meydana geldiği dönemde, Diyarbakır şehir merkezinde bir taksi şoförü olarak çalıştığını ileri sürmüşlerdir.
12. Komisyon, tazminat talebinin ileri sürülen Kanun’un uygulama alanına girmediği kanısına vararak, bu talebi reddetmiştir. Komisyon, İhsan Arslan’ın yasa dışı silahlı örgüt olan PKK’nın üyesi olduğunu ve güvenlik güçleriyle birlikte yaşanan silahlı çatışma sırasında hayatını kaybettiğini kabul etmiştir.
13. İlk derece ve temyiz idare mahkemeleri, başvuranların iddialarını, Komisyon’un kararını ve ceza soruşturmasında toplanan delilleri inceledikten sonra başvuruyu reddetmiştir. 5233 sayılı Kanun’un yalnızca terör eylemleri veya terörle mücadele tedbirlerinden doğan zararların tazmin edilmesiyle ilgili olduğunu vurgulayan idare mahkemeleri, ceza soruşturmasının başvuranların oğlunun terör örgütü üyesi olduğunun, silahlı bir mücadeleye katıldığının ve yakalanması sırasında güvenlik güçleri tarafından öldürüldüğünün tespit edilmesine imkân verdiği kanısına varmışlardır. Böylelikle idare mahkemeleri, söz konusu zararın ilgilinin kendi eylemlerinden kaynaklandığı sonucuna varmışlardır. Dolayısıyla idare mahkemeleri, Komisyonun haklı olarak, başvuranların maruz kaldıkları zararların, davanın koşullarında, 5233 sayılı Kanun’a dayanılarak tazmin edilemeyeceğine karar verdiği sonucuna varmışlardır.
14. İlgililer, özellikle oğullarına ilişkin olarak yaşam hakkının ihlal edildiğini ve idare mahkemeleri tarafından tazminat taleplerinin reddedilmesi nedeniyle adil yargılanma gerekliliklerinin göz ardı edildiğini ileri sürerek, Anayasa Mahkemesi nezdinde bireysel başvuruda bulunmuşlardır. Başvuranlar aynı zamanda, Komisyon ve idare mahkemeleri nezdinde yürütülen yargılamanın, kendi ifadelerine göre makul olmayan süresinden şikâyet etmişlerdir.
15. Anayasa Mahkemesi öncelikle, başvuranların şikâyetlerinin esasen, Komisyon ve idare mahkemeleri önünde yürütülen tazminat davasıyla ilgili olduğunu gözlemlemiş ve ilgililerin ceza soruşturması sırasında usuli nitelikte herhangi bir iddia ileri sürmediklerini tespit etmiştir. Anayasa Mahkemesi sonuç olarak, başvuruyu yalnızca yargılamanın adilliği açısından incelemeye karar vermiştir. Anayasa Mahkemesi ardından, Komisyon kararının iptaline ilişkin talebin reddedilmesinin 5233 sayılı Kanun’un ruhuna uygun olduğu, keyfi veya açıkça mantıksız olmadığı ve esasen sadece adilliğin söz konusu olmadığına dair delil sunmaksızın, yargılamanın sonucundan şikâyet eden başvuranların şikâyetlerinin açıkça dayanaktan yoksun olduğu kanaatine varmıştır. Anayasa Mahkemesi öte yandan, Komisyon ve idare mahkemeleri nezdindeki yargılamanın uzunluğuna ilişkin olarak ilgililerin lehinde bir karar vermiş ve dolayısıyla, ilgililere bir tazminatın ödenmesine hükmetmiştir.
İLGİLİ İÇ HUKUK ve UYGULAMA
16. “Terör ve Terörle Mücadeleden Doğan Zararların Karşılanması Hakkında Kanun” başlıklı 5233 sayılı Kanun (bundan sonra “Tazminat Kanunu” olarak anılacaktır), 14 Temmuz 2004 tarihinde TBMM tarafından kabul edilerek, 27 Temmuz 2004 tarihinde yürürlüğe girmiştir.
17. Tazminat Kanunu özellikle, terör veya terörle mücadele eylemleri nedeniyle göç eden ya da yerinden edilen gerçek veya tüzel kişilerin uğradıkları maddi zararların tazmin edilmesinin sağlanmasını amaçlamaktadır.
Tazminat Kanunu’nun Kapsadığı Durumlar18. Tazminat Kanunu’nun 7. maddesi aşağıdaki şekildedir:
“Bu Kanun hükümlerine göre sulh yoluyla karşılanabilecek zararlar şunlardır:
a) Hayvanlara, ağaçlara, ürünlere ve diğer taşınır ve taşınmazlara verilen her türlü zararlar,
b) Yaralanma, engelli hâle gelme ve ölüm hâllerinde uğranılan zararlar ile tedavi ve cenaze giderleri,
c) Terörle mücadele kapsamında yürütülen faaliyetler nedeniyle kişilerin mal varlıklarına ulaşamamalarından kaynaklanan maddî zararlar.”
Tazminat Kanunu’nun Kapsamadığı Durumlar19. Tazminat Kanunu’nun 2. maddesinin d) fıkrasında, bu Kanun’un kapsamadığı durumlar arasında, “terör eylemleri ya da güvenliğe ilişkin endişeler ile ilgili olmayan” ekonomik veya sosyal nedenlerle köylerini terk eden kişilerin durumu belirtilmektedir.
Tazminatın Hesaplanması20. 7. madde uyarınca uğranılan zarar ve ödenmesi gereken tazminat, zarar tespit komisyonları tarafından belirlenmektedir.
Tazminat Komisyonlarına Başvurma Prosedürü21. 6. madde, terör veya terörle mücadele etmek için makamlar tarafından alınan tedbirler nedeniyle bir zarara uğrayan herhangi bir kişinin yetkili Tazminat Komisyonu nezdinde tazminat talep edebilmesini öngörmektedir. Bu talep, ilgilinin zarara neden olan olayı öğrendiği tarihten itibaren altmış günlük bir süre içinde ve her halükârda, ihtilaf konusu olayın meydana gelmesinin ardından bir yılı geçmeyecek şekilde sunulmalıdır. Tazminat Komisyonu, talebin sunulmasından itibaren altı aylık bir süre içinde karar vermelidir. Gerekirse, vali bu süreyi üç ay uzatabilmektedir.
ŞİKÂYETLER
22. Başvuranlar, oğullarının yaşam hakkının ihlal edilmesinden şikâyetçi olmaktadırlar. Başvuranlar, oğullarının ölüm koşullarını belirlemek için yürütülen soruşturma bağlamında Sözleşme’nin 2. maddesinin gerekliliklerine saygı gösterilmediğini ve Anayasa Mahkemesi nezdindeki hukuk yolunun Sözleşme’nin 13. maddesi anlamında etkin olmadığını iddia etmektedirler.
HUKUKİ DEĞERLENDİRME
23. Başvuranlar, davanın koşullarının Sözleşme’nin 2 ve 13. maddelerinin ihlaline neden olduğunu ileri sürmektedirler.
24. Hükümet, altı aylık süre sınırına riayet edilmemesi de dâhil olmak üzere, kabul edilebilirliğe ilişkin çeşitli itirazlarda bulunmuştur. Ayrıca, Anayasa Mahkemesi’nin yargılamanın adilliğine ilişkin incelemesinin etkinliğinin eleştirilemeyeceğini ileri sürmektedir.
25. Mahkeme öncelikle, başvuran Osman Arslan’ın 1 Şubat 2018 tarihinde hayatını kaybettiğini ve ilgilinin ölümünün ardından, herhangi bir kişinin ilgili adına yargılamayı sürdürmek istediğini dile getirmediğini ve böylelikle, başvurunun Osman Arslan ile ilgili kısmının Sözleşme’nin 37. maddesinin 1. fıkrası uyarınca kayıttan düşürülmesi gerektiğini kaydetmektedir.
26. Mahkeme, Sözleşme’nin 35. maddesinin 1. fıkrasında öngörülen altı ay süre kuralının hukuki güvenliğin sağlanmasını ve Sözleşme bakımından sorunlar ileri süren davaların makul bir süre içinde incelenmesinin temin edilmesini amaçladığını hatırlatmaktadır (Sabri Güneş/Türkiye [BD], no. 27396/06, § 39, 29 Haziran 2012). Ayrıca, bu kural aynı zamanda, yetkili makamların ve ilgili kişilerin, uzun bir sürenin geçmesinin neden olacağı belirsizlikten korunmalarını hedeflemektedir (Bayram ve Yıldırım/Türkiye (k.k.), no. 38587/97, 29 Ocak 2002, Bulut ve Yavuz/Türkiye (k.k.), no. 73065/01, 28 Mayıs 2002, ve Taşçɪ ve Duman/Türkiye (k.k.), no. 40787/10, 9 Ekim 2012).
27. Mahkeme ayrıca, yaşam hakkının ihlaline ilişkin davalarda, herhangi bir hukuk yolunun bulunmaması veya mevcut hukuk yollarının etkin olmaması halinde, Sözleşme’nin 35. maddesinin 1. fıkrasında belirtilen altı ay süre kuralının genellikle ihtilaf konusu eylemlerin tarihinden itibaren işlediğini kaydetmektedir. Bununla birlikte, özel hususlar, bir başvuranın görünüşte mevcut olan bir hukuk yolunu kullanması veya ileri sürmesi ve yalnızca daha sonra bu hukuk yolunu etkisiz kılan koşulların varlığının farkına varması halinde, istisnai koşullarda uygulanabilmektedir. Bu durumda, başvuranın ilk defa bu durumu öğrendiği ya da öğrenmesi gereken tarihin altı aylık sürenin başlangıç noktası olarak alınması gerekmektedir (yukarıda anılan Taşçɪ ve Duman kararı, § 16).
28. Mahkeme, herhangi bir soruşturmanın açılmaması, yürütülen soruşturmanın durması veya etkin olmaması, son olarak da dikkate alınan dönemde, durum ne olursa olsun, gelecekte etkin bir soruşturmanın yürütüleceğine dair en küçük bir gerçekçi şansın bulunmaması durumunda dahi, başvuranların durumu öğrendikleri veya öğrenmeleri gereken tarihten sonra Mahkemeye başvurmak için çok uzun bir süre beklemeleri ya da açık bir neden olmaksızın beklemeleri halinde, başvuruları süresinden sonra sunulması nedeniyle reddettiğini hatırlatmaktadır (diğer kararlar arasında bk. Torlak ve diğerleri /Türkiye (k.k.) no. 48176/11 ve diğer başvurular, § 42, 29 Mayıs 2018, ve bu kararda ileri sürülen atıflar).
29. Mevcut davada, Mahkeme, Cumhuriyet savcısının, 22 Şubat 1995 tarihinde, İhsan Arslan’ın yasa dışı silahlı bir örgüt üyesi olduğunu ve yakalanması sırasında karşılıklı ateş edildiği esnada güvenlik güçleri tarafından öldürüldüğünü kabul ederek, kovuşturmaya yer olmadığına karar verdiğini tespit etmektedir. Başvuranların itiraz etmedikleri bu karara dayanılarak, dava dosyası hakkında takipsizlik kararı verilmiştir.
30. Hâlbuki başvuran Şahibe Arslan, avukatı aracılığıyla, Cumhuriyet savcısının kovuşturmaya yer olmadığına karar vermesinin ardından on yıldan fazla bir süre sonra 5233 sayılı Kanun tarafından öngörülen Tazminat Komisyonuna başvurmuştur. İlgili tarafından kullanılan hukuk yolu yalnızca terör eylemleri ya da terörle mücadele etmek için yetkili makamlar tarafından alınan tedbirler nedeniyle zararlara maruz kalan kişilere tazminatın ödenmesiyle ilgili olması sebebiyle, bu hukuk yolu söz konusu ceza davasında kesinlikle yeterli değildir. Bu bağlamda, Mahkeme, Sözleşme’nin 2. maddesi bakımından, cezai nitelikte bir soruşturmanın ölüme kasten sebebiyet verilmesi halinde genellikle gerekli olduğunu (Stig Wolch Jørgensen ve diğerleri/Danimarka (k.k.), no. 30173/12, § 51, 28 Haziran 2016), Devletin kendi yetki alanına giren kişilerin hayatını korumak için gereken tedbirleri alma yükümlülüğünün, güç kullanımının kişinin ölümüne yol açması halinde zımnen resmi ve etkin bir soruşturmanın yürütülmesini gerektirdiğini (Güzelyurtlu ve diğerleri/Kıbrıs ve Türkiye [BD], no. 36925/07, § 218, 29 Ocak 2019, ve Mustafa Tunç ve Fecire Tunç/Türkiye [BD], no. 24014/05, § 169, 14 Nisan 2015) ve dolayısıyla, Sözleşme’nin 2. maddesinden doğan usuli yükümlülüklerin yalnızca tazminat ödenmesine karar verilmesiyle yerine getirilemeyeceğini hatırlatmak istemektedir (Al-Skeini ve diğerleri/Birleşik Krallık [BD], no. 55721/07, § 165, AİHM 2011).
31. Ayrıca, Mahkeme, mevcut davada yürütülen ceza soruşturmasının etkin olmadığını ileri süren başvuranın kovuşturmaya yer olmadığına dair kararın tarihinden itibaren altı aylık bir süre içinde Mahkemeye başvurması gerektiği sonucuna varmaktadır. Nitekim davanın koşullarında, Tazminat Komisyonuna başvurulması ceza soruşturmasıyla ilgili şikâyetlere ilişkin olarak altı aylık süreyi durduracak nitelikte değildir ve ilgili, Mahkemeye süresinden sonra başvurmasını haklı göstermek için herhangi bir gerekçe ya da bir avukat tarafından temsil edilmesine rağmen, altı aylık süreyi durduracak nitelikte özel bir koşul ileri sürmemiştir. Sonuç olarak, başvurunun bu kısmı süresinden sonra sunulmuştur ve Sözleşme’nin 35. maddesinin 1 ve 4. fıkraları uyarınca reddedilmelidir.
32. Ulusal mahkemeler nezdinde başvuran tarafından kullanılan tazminat yolunun etkinliğine ilişkin olarak, Mahkeme, Tazminat Komisyonunun ret kararının idare mahkemeleri tarafından bir incelemeye tabi tutulduğunu gözlemlemektedir. İdare mahkemeleri, başvuran tarafından sunulan tazminat talebinin 5233 sayılı Kanun’un uygulama alanına girmediği, zira maruz kalınan zararın yasa dışı bir örgütün içinde silahlı mücadeleye katılan İhsan Arslan’ın kendi eylemleri nedeniyle meydana geldiği kanısına varmışlardır. Bu bağlamda, Anayasa Mahkemesi gibi, Mahkeme, söz konusu mahkemeler tarafından yapılan değerlendirmede keyfi veya açıkça mantıksız herhangi bir unsur tespit etmemektedir.
33. Sonuç olarak, başvuranın şikâyetleri, açıkça dayanaktan yoksundur ve Sözleşme’nin 35. maddesinin 3. fıkrasının a) bendi ve 4. fıkrası uyarınca reddedilmelidir.
Bu gerekçelerle, Mahkeme, oy birliğiyle,
Başvurunun Osman Arslan ile ilgili kısmının kayıttan düşürülmesine;
Başvurunun diğer başvuranla ilgili kısmının kabul edilemez olduğuna
karar vermiştir.
İşbu karar, Fransızca dilinde tanzim edilmiş olup, 12 Ocak 2023 tarihinde yazılı olarak bildirilmiştir.
Hasan Bakırcı Arnfinn Bårdsen
Yazı İşleri Müdürü Başkan