(765 S. K. m. 46)
Askeri Mahkemece, hakkında Gölcük Deniz Hastanesi Sağlık Kurulunca 1.11.2001 tarihli ve (340) sayılı raporla "kronik nitelik kazanmış bipolar afektif bozukluk" tanısı konularak verilmiş TSK'da Görev Yapamaz" şeklinde rapor bulunmakla birlikte, yargılama ve tebligat aşamasında henüz TSK'dan ilişiğinin kesilmemiş olduğu görülen ve halen Karamürsel Eğitim Merkezi Komutanlığında görevli bulunduğu anlaşılan sanık Devlet memuru O.S.'nin, 9.10.2001 tarihinde saat (01.10) sularında özel bir araç ile süratli bir şekilde ve korna çalarak Gölcük Tersane Komutanlığı İşçi Gazinosu giriş kapısına yaklaştığı, giriş kapısının önünde ani bir fren yaparak durduğu, işçi gazinosu giriş kapısında nöbetçi olan mağdur sivil işçi A.K.'nin nöbet kulübesinden dışarı çıkması üzerine, yakasına yapışarak "Niye açmıyorsun kapıyı, burada âmir, memur benim. Her şey benden sorulur" dediği, bu sırada dışarıda bulunan polisler tarafından götürüldüğü şeklinde meydana geldiği iddia olunan olayda, sanığın bu şekildeki söz ve davranışları yüklenen suçu oluşturabilecek nitelikte olmakla birlikte, Gölcük Deniz Hastanesi Psikiyatri Kliniğinde yapılan adli gözlem sonunda düzenlenen adli raporda suç tarihinde "bipolar afektif bozukluk" denilen ruhsal bir hastalık içinde olduğu ve bu hastalığın cezai ehliyetini kaldırdığı bildirildiğinden kasıt yokluğundan görevli memura mukavemet suçundan dolayı "beraatına" ve "iyileşinceye kadar muhafaza ve tedavi altına alınmasına" karar verildiği görülmektedir.
Ancak,
TCK. nun 258 inci maddesinde tanımlanan "görevli memura mukavemet" suçunun oluşabilmesi için; memura görevini ifa ettiği sırada cebri, şiddet ve tehdit ile mukavemet edilmesi ve sanıkta memurun görevini ifasını engelleme kastının bulunması gereklidir. Ayrıca, söz konusu cebir ve tehdidin, muhatabı etkileyecek ciddiyet ve elverişlilikte olması önem arz etmekte olup, sonucun alınmış olması şart değildir.
Diğer taraftan, TCK. nun 46 ncı maddesinin uygulanabilmesi ile ilgili olarak;
Öğretide;
"...Muhafaza ve tedavi tedbiri, o kimsenin suç işlemesinin bir sonucu olduğundan, suç işleyen kimseye uygulanan bir müeyyidedir. Bu tedbir de bir cezadır ve bu tedbirin uygulanması için açılmış dava da ceza davasıdır. Muhakeme sonunda hâkim sanığın suç işlediğine kanaat getirirse ve akıl hastalığının da TCK. nun 46 ncı maddesine girdiğini görünce, Ceza Kanununun sistemine göre mecburi olarak muhafaza ve tedavi kararını verecektir Mahkeme, son soruşturmada eylemini sabit gördüğü sanığın 46 ncı maddeye giren akıl hastası olduğunu anlayınca, duruşmaya son vererek tedbire karar verecektir. Ayrıca beraat kararı verecek değildir. Çünkü emniyet tedbiri de bir cezadır. Hem beraat ve hem de ceza olamayacağı gibi, aynı eylemden dolayı hem beraat ve hem de muhafaza ve emniyet tedbiri gibi suça bağlı bir karar da verilemez. Mahkemenin tedbire karar vermesi için sanığın suçu işlemiş olması şart olduğuna göre, sanığın suçu işlediği sabit olmazsa beraat kararı verilebilecektir. Bu takdirde muhafaza ve tedavi tedbiri bahis konusu olamayacaktır. Çünkü Kanunumuz suç işlemeyen kimselerin cebren muhafaza ve tedavisi hakkında bir hüküm ihtiva etmemektedir..." (KUNTER-Ceza Muhakemesi Hukuku-4 ncü Bası-Sahife 634-635),
"...Eylem sabitse ceza verilmemesine, değilse beraata karar verilecektir. Muhafaza ve tedavi tedbirleri suçun sabit olması hâlinde alınabilir" (İ.MALKOÇ-M GÜLER - TCK. Genel Hükümler -1996 Basım sayfa 283), şeklindeki görüşlere yer verilmiş durumdadır.
Uygulamada ise;
Askeri Yargıtay 1 inci D.nin 30.3.1988 tarihli ve 1988/289-284 esas ve karar sayılı kararında; ".. .TCK. nu bir sistematiğe göre hazırlanmış, yazılmış ve kabul edilmiştir. Birinci kitabın başlığı "Esaslar" şeklinde olup, 46 ncı maddenin yer aldığı 4 üncü Bab'ın başlığı da; "cezaya ehliyet ve bunu kaldıran veya hafifleten sebepler" şeklindedir. Konumuz da TCK. nun esaslarından olan, cezayı kaldıran bir husustur. O halde, öncelikle ortada bir ceza olmalı ki, bundan sonra bu cezayı hafifleten veya kaldıran bir hususun yani TCK. nun 46 ncı maddesinin tatbiki düşünülsün. Yoksa mahkeme her akıl hastasını suçlu olup olmadığına bakmadan muhafaza ve tedavi altına aldırmak durumunda değildir. Mahkeme, suçlunun sanık olduğuna ve müsnet suçu işlediğine kanaat getirdikten sonra, suçu işlediği anlaşılmakta ise, TCK. nun 46 ncı maddesine göre karar vermesi gerekir...",
Askeri Yargıtay Drl.Krl.nun 5.1.1989 tarihli ve 1989/38-8 esas ve karar sayılı kararında da, " ...Akıl hastası olan bir kimseye TCK.nun 46 ncı maddesinin uygulanması için fiilin işlenmiş olması gerekmektedir...", hususları kabul edilmiş bulunulmaktadır.
Ayrıca, Yargıtay 4 ncü C.D.nin 3.11.1967 tarihli ve 3927 E, 5661 K. sayılı kararında; "..Suçu sabit olan sanığın cezai ehliyetinin bulunmadığı anlaşıldığı takdirde TCK.nun 46/2 nci maddesine göre ceza tayinine yer olmadığına karar verildikten sonra aynı zamanda (muhafaza ve tedavi altına alınmasına) da karar verilmesi gerekir.....",
Yargıtay C.G.K. nun 25.2.1985 tarihli ve 245/106 E.ve K sayılı kararında, " Cezai sorumluluğun tespiti sorunu bulunduğunda ayrıca Yargıtay'ca işin esasının incelenip incelenmeyeceği hususu ön sorun olarak ortaya atılmış ve yapılan müzakerelerde bu sorunun davayı durduran, davaya mani olan bir sebep olmadığı, bu halde dahi delillerin toplanması gerektiği, Yargıtay incelemesi sırasında da işin esasına girilmesi ve dava hakkında tüm görüşün ortaya konulması davaya yarar ve sürat sağlayacaktır...",
Yargıtay 4.C.D. nin 9.2.1993 tarihli ve 241/721 esas ve karar sayılı kararında da; "...Belirtilen tedbirin uygulanabilmesi için, öncelikle failin suçu işleyip işlemediğinin araştırılması ve işlediğinin saptanması zorunludur. Mahkemece bu saptama yapılmadan tedbir uygulanmıştır. Bu nedenle, kurulan hüküm yasaya aykırı görüldüğünden, hükmün bozulmasına karar verilmiştir....",
şeklindeki kabule yer verildiği görülmektedir.
Açıklanan bu hususlardan; TCK. nun 46 ncı maddesinin uygulanabilmesi için, öncelikle, failin üzerine atılı bulunan suçu işleyip işlemediğinin tespit ve belirlenmesi ve daha sonra işlemediğinin saptanması halinde "beraatına", işlediğinin belirlenmesi halinde ise, "ceza tayinine yer olmadığına" ve aynı zamanda "muhafaza ve tedavi altına alınmasına" karar verileceğinin öğretide benimsendiği, keza uygulamanın da bu yönde olduğu anlaşılmaktadır.
Dava konusu olayda; mağdur tanık sivil işçi A.K. ile sanığı olay mahallinden alarak karakola götüren polis memurlarının beyanları ile dosya içeriğinden, keza, sanığın, mağduru ceketinden tuttuğuna ve kendisine "âmirin, memurun benim" şeklindeki sözleri şaka mahiyetinde söylemiş olabileceğine yönelik dolaylı ikrarından, olay gecesi sanığın kornaya basıp ani bir fren yaparak kapalı ve kilitli tutulması gereken kapı önünde durması üzerine, nöbet tuttuğu yerden çıkan mağdur sivil işçi A.K nin kapıya yaklaşmasını müteakip, kapıyı açmak için herhangi bir çaba ve zorlama göstermeyip, sadece arabadan inerek "kapıyı niye açmıyorsun, âmirin, memurun benim" şeklinde sözler sarf etmesi ve adı geçen mağdurun yakasından tutması şeklinde oluştuğu anlaşılan eyleminin, muhatabı etkileyecek ciddiyette ve elverişlilikte suç teşkil eden fiil ve hareketler olarak değerlendirilmemesi durumunda sanık hakkında üzerine atılı bulunan suçun unsurlarının olayda oluşmaması nedeniyle "beraat" kararı verilmesinin söz konusu olabileceği, aksi halde suçun sübuta erdiği kanaatine varıldığında ise, bu defa "ceza tayinine yer olmadığına" ve buna bağlı olarak "muhafaza ve tedavi altına alınmasına" karar verilmesi icap ettiği halde, Mahkemece, sanığa yüklenen suçun maddi ve manevi unsurlarının olayda oluşup oluşmadığı suçun kendi bünyesinde tartışılıp değerlendirildikten sonra bir karara varılması yerine, sadece, sanığın suç tarihinde TCK. nun 46 ncı maddesinden yararlanabileceği yönündeki rapor dikkate alınıp, şuur ve harekat serbestisini tamamen ortadan kaldıran bu şekildeki ruhsal rahatsızlığına dayanılarak manevi unsur (kast) yokluğundan beraatına, keza bu karar ile birlikte, aynı zamanda şahsi hürriyeti kısıtlayıcı bir nitelik taşıyan muhafaza ve tedavi altına alınmasına da karar verilmesinde yasal isabet bulunmadığı anlaşılmıştır.
Açıklanan bu hususlar doğrultusunda; Mahkemece, öncelikle mevcut delil durumu dikkate alınarak, sanığın dava konusu eyleminin unsurları itibariyle olayda sübuta erip ermediğinin tartışılması ve değerlendirilmesi suretiyle açıkça ortaya konmasını müteakip, beraat ya da mahkûmiyet sonucuna varılıp varılmadığının açıklığa kavuşturulması ve daha sonra eylemin sabit görülmemesi hâlinde "beraata", sabit görülmesi hâlinde ise "ceza tayinine yer olmadığına" ve aynı zamanda TCK. nun 46 ncı maddesi uyarınca "muhafaza ve tedavi altına alınmasına" karar verilmesi gerektiği halde, sanıkta mevcut olduğu belirlenen "bipolar afektif bozukluk" denilen ruhsal bir hastalık nedeniyle suç tarihi itibariyle TCK. nun 46 ncı maddesinden yararlanabileceğine ilişkin rapora istinaden hem beraat kararı verilmesi ve hem de suçun oluştuğunun kabulü hâlinde uygulanacak olan TCK. nun 46 ncı maddesinin tatbiki suretiyle sanığın "iyileşinceye kadar muhafaza ve tedavi altına alınmasına" karar verilmesi yerinde görülmemiş ve bu yoldaki kararın sübut ve uygulama yönlerinden yasaya aykırı olduğu sonucuna varılarak hükmün belirtilen bu noktalardan dolayı, ancak aleyhe temyiz olmadığından aleyhe sonuç doğması hâlinde kazanılmış hakka riayet edilerek bozulmasına karar verilmesi gerekmiştir.
(¤¤)
Full & Egal Universal Law Academy