(353 S. K. m. 177)
Müteaddit arkadaşının ve üstünün bir şeyini çalmak suçu isnat olunan sanık P.Er M.G. ile dikkatsizlik ve tedbirsizlik sonucu yangına sebebiyet vermek suçundan sanıklar P.Erler M.Y., H.Y. ve S.A. haklarında şahsi, fiili ve hukuki bir bağlılık bulunmamasına karşın aynı iddianameyle kamu davası açıldığı, 24.10.2002 günü yapılan ilk duruşmada bütün sanıkların sorgularının saptanıp sanık M.G.'nin eylemleriyle ilgili tanıklar S.A., B.E., R.T., V.Ş., İ.G. ve R.Ş.'nin ifadeleri tespit olunduktan sonra sanık hakkındaki davanın ayrılmasına ve ayrı bir esasa kaydedilmesine karar verildiği, bu karar üzerine ana dosyada bulunan vak'a kanaat raporu, sevk belgesi, sanık kıt'a ifade tutanağı, el yazısı itiraf belgesi, nöbet çizelgesi, olay tutanağı, tanıklar A.K. ve S.A.'ya ait kıt'a ifade tutanakları, iddianame ve 24.10.2002 tarihinde yapılan duruşmaya ait tutanakların fotokopilerinin çektirilip asıllarına uygun olduğuna dair onay işlemi yapılmaksızın inceleme konusu bu dava dosyasına konduğu, bu aşamadan sonra onaysız belgelerden oluşan dava dosyası ile yargılama sürdürülüp hükme varıldığı, görülmektedir.
Evrak, bir olayın gerçeğe uygunluğunu veya bir şeyin varlığını gerçekleştirmeye yarayan ve bu maksatla kullanılan yazılı kâğıttır. Ceza yargılamasında ikame olunan deliller arasında yer alan evrakın asıl ya da hiç olmazsa onaylı suretlerinin dosyada bulunması gerekir. Evrakın asıl ya da onaylı olmasından güdülen amaç, bunların güvenilir bir belge olarak hükme esas alınmasını sağlamaktır.
Öte yandan, yargılamanın yöntemince yapılıp yapılmadığı ancak duruşma tutanağı ile kanıtlanabilir. Duruşma tutanağı, duruşmanın yasanın buyruğuna uygun olarak cereyan edip etmediği konusunda tek kanıttır. Bu nedenle duruşmanın aşama ve akışını gösteren tutanak yapraklarının sonradan değiştirilmesini önlemek ve bunlara güveni ve delil olma yeteneğini sağlamak amacıyla 353 sayılı Kanunun 177 ve CMUK'un 264 üncü maddeleri gereği olarak duruşmayı yöneten askeri hâkim ile tutanak kâtibi tarafından imzalanmaları zorunludur. İmza noksanı olan bir sayfa, içindekilerin sıhhati hakkında nasıl ki kuşku ve tereddüt uyandırıyorsa, onaysız tutanaklar da aynı şekilde kuşku yaratıcı nitelik taşır ve belgelendirme ilkesine aykırı olduğundan kanıt gücü yoktur.
Açıklanan nedenlerle, aslına uygunluğu onaylanmayan fotokopi iddianame, delil niteliğindeki evrak ve duruşma tutanaklarına dayanılarak hüküm kurulması yasaya aykırı olduğundan mahkûmiyet hükümlerinin usul yönünden bozulmasına karar verilmiştir.
Mahkûmiyet hükümlerine ilişkin gerekçe üzerinde yapılan incelemede;
Mahkemenin, sanığın P.Er E.Ç.'nin bir şeyini çalmak suçuna ilişkin gerekçesinde "mağdurun lavaboya bıraktığı cüzdanından 35 Milyon TL. aldığının sanık ve mağdurun ifadesinden anlaşıldığı" belirtilmiş ise de bu kabul, yargılamanın akışına uymamaktadır. Mağdur E.Ç 'nin hazırlıkta ifadesi belirlenmemiş olup, Mahkemece, bu tanığın ifadesinin istinabe yoluyla tespiti için talimat yazılmasına karşın 17.12.2002 tarihli oturumda "olayın gerek sanığın ikrarı gerekse tanık ifadelerinden yeterince aydınlanmış olması" gerekçesiyle talimat cevabının beklenmesinden vazgeçilmiştir. Mağdur E.Ç.'nin parasının çalınması anında düzenlenen bir tutanak ya da olayı ihbar eden bir şikâyet dilekçesi bulunmadığına ve diğer eylemlerin mağdurlarının bu olay hakkında bir beyanları olmadığına göre, bu durumda mahkûmiyet hükmünün sadece sanığın ikrarına dayalı olduğu görülmektedir. Oysa gerçeğin araştırılmasını gaye edinen ceza yargılamasında ikrar, mahkûmiyet için tek başına yeterli değildir. Sanığın suçlu olduğunu ikrar etmesi, tek hasına onun muhakkak suçlu olduğunu göstermemektedir. Başkasını kurtarmak için suçu üstüne alanlar veya yanılarak kendilerini suçlu sananlar da bulunduğuna göre, olasın gerekli bütün teferruatı ile öğrenilmesi için öz vakıanın araştırılması gerekir. İkrarın samimi olup olmadığını araştırmak ve kontrol etmek hâkim için bir görevdir. 353 sayılı Kanunun 96/3 üncü maddesi gereğince de sanık suçunu itiraf etse bile öz vakıanın soruşturulması gerekmektedir. Bu nedenle, tanık E.Ç. dava için çok Önemli bir delil kaynağı olmasına karşın dinlenmesinden vazgeçilmesi takdirde zaaf olup, 353 sayılı Kanunun 148 inci maddesine aykırılık oluşturduğundan bu eylemle ilgili mahkûmiyet hükmünün, ayrıca bu nedenle de bozulmasına karar verilmiştir.
Öte yandan, sanık beyanının bir delil olduğunda tereddüt yoktur, ancak, duruşmadaki ikrar, her delil gibi, hâkimi mutlak bağlamaz. Samimi olduğuna şüphe edilmeyen bir ikrarın hâkimin vicdani kanaatini oluşturmadaki etkisi inkâr edilemez ise de, bir hataya düşmüş olmak kaygısını ortadan kaldırmak için ikrarın samimi olup olmadığının diğer deliller nazara alınarak araştırılması, diğer delillerin ikrarı takviye edip etmediğinin ortaya konması gerekir. Diğer taraftan, tahrik edilerek sorulan sorulara cevap verilirken yapılan ikrara nazaran soru ile tahrik edilmeksizin kendiliğinden maddi vakıanın itirafı suretiyle olan ikrarın daha samimi ve daha ikna edici mahiyette olduğunda kuşku yoktur. Bu nedenlerle, parası çalınan erbaş ve erlerin olay tarihlerinde amirlerine bir başvuruları olup olmadığının, vaki şikâyet üzerine bir tutanak düzenlenip düzenlenmediğinin, 16.9.2002 tarihinde başlayan hazırlık soruşturmasında sanığın daha önce gerçekleşen hırsızlık olaylarına ilişkin soru üzerine mi yoksa bir soru yöneltilmeden kendiliğinden mi? itirafa yöneldiğinin sorulup araştırılması ve ilgililerin ifadelerine başvurulması suretiyle ikrarın samimi olup olmadığının belirlenmesi gerekir. Yapılacak bu tespitler, somut olayda belirsiz olan eylem tarihlerinin de anlaşılmasına yol açabileceğinden, sübutu kabul edilecek eylemler yönünden teselsül hükümlerinin uygulanıp uygulanmayacağı sorununun da çözümünü kolaylaştıracaktır. Açıklanan nedenlerle, Mahkemece, ikrarın samimi olup olmadığı hususunda hiçbir araştırma yapılmaksızın noksan soruşturma ile hükme varılması da bozmayı gerektirmektedir.
Kişide bir takım dürtü ve alışkanlıklara karşı koyamama, bu dürtü ve alışkanlıklar doğrultusunda olağandışı biçimde eylemlere girme şeklinde görülen ve adli psikiyatride alışkanlık ve dürtü bozuklukları adı verilen hastalıklar arasında patolojik çalma (kleptomani) yer almaktadır. Patolojik çalma, faydalanma, kullanma amacı gütmeksizin girişilen çalma eylemidir. Eylem öncesi gerginlik, eylemden sonra ise gevşeme, rahatlama hissedilir. Çalma eyleminde, kişide var olan oto kontrol ve irade dürtüsel baskı karşısında ezilir (Adli Psikiyatri, 1998 Basım, Cemil KUYU).
Bu açıklamalar ışığında dava konusu olaya dönüldüğünde, sanığın çalma eylemlerini faydalanma amacıyla yapmadığına, koğuş nöbetlerinde eylemlerini gerçekleştirirken oto kontrol kuramadığına ilişkin savunması ve bu hususa yönelen sanık vekilinin temyizi nazara alındığında, sanığın ceza ehliyetinin tespit ettirilmemiş olması da noksan soruşturma teşkil etmektedir. (¤¤)
Full & Egal Universal Law Academy