(1632 S. K. m. 66, 73) (765 S. K. m. 46, 47, 59, 71) (1412 S. K. m. 74) (5237 S. K. m. 32, 34) (353 S.K. m. 115, 165, 166) (5271 S. K. m. 223)
Müteaddit firar suçlarından sanık terhisli İs.Er Mesut IHLAMUR hakkındaki 2nci Kor. K.lığı Askeri Mahkemesinin 29.12.2004 tarih ve 2004/38-1045 sayılı mahkûmiyet hükümlerinin, sanık tarafından süresinde temyiz edilmesi üzerine, Askeri Yargıtay Başsavcılığının 05.04.2006 tarih ve 2006/2196 sayılı bozma görüşünü içeren tebliğnamesi ekinde Dairemize gönderilen dava dosyası üzerinden yapılan temyiz incelemesi sonunda;
GEREĞİ DÜŞÜNÜLDÜ:
Askeri Mahkemece; sanığın,
1) 17.12.1999-14.05.2001 tarihleri arasında firar suçunu işlediği kabul edilerek eylemine uyan ASCKnın 66/1-a, TCKnın 47 ve 59/2nci maddeleri uyarınca sonuç olarak üç ay on gün hapis cezası ile cezalandırılmasına,
2) 14.06.2001-07.11.2001 tarihleri arasında firar suçunu işlediği kabul edilerek eylemine uyan ASCKnın 66/1-a, TCKnın 47 ve 59/2nci maddeleri uyarınca sonuç olarak üç ay on gün hapis cezası ile cezalandırılmasına,
3) 11.01.2002-11.02.2002 tarihleri arasında firar suçunu işlediği kabul edilerek eylemine uyan ASCKnın 66/1-a ve 73, TCKnın 47 ve 59/2nci maddeleri uyarınca sonuç olarak bir ay yirmi gün hapis cezası ile cezalandırılmasına,
4) 19.11.2002-21.03.2003 tarihleri arasında firar suçunu işlediği kabul edilerek eylemine uyan ASCKnın 66/1-a, TCKnın 47 ve 59/2nci maddeleri uyarınca sonuç olarak üç ay on gün hapis cezası ile cezalandırılmasına,
5) 22.03.2003-09.08.2003 tarihleri arasında firar suçunu işlediği kabul edilerek eylemine uyan ASCKnın 66/1-a, TCKnın 47 ve 59/2nci maddeleri uyarınca sonuç olarak üç ay on gün hapis cezası ile cezalandırılmasına,
Sanığa verilen hapis cezalarının 765 sayılı TCKnın 71inci maddesi uyarınca içtima edilerek sonuç olarak on beş ay hapis cezası ile cezalandırılmasına,
Sanığın 11.02.2002-14.02.2004, 07.11.2001-09.11.2001, 21.03.2003-22.03.2003 ve 09.08.2003-11.08.2003 tarihleri arasında nezarette; 09.11.2001-12.12.2001, 14.02.2002-15.05.2002 ve 11.08.2003-12.12.2003 tarihleri arasında tutuklulukta geçirdiği sürelerin 353 sayılı Kanunun 251inci maddesi uyarınca; 11.03.2002-20.03.2002 ve 03.12.2003-10.12.2003 tarihleri arasında müşahede altında geçirdiği sürelerin CMUKun 74üncü maddesi uyarınca mahkûmiyet süresinden mahsubuna, karar verilmiştir.
Bu hükümlerin sanık tarafından deprem nedeniyle bunalım geçirdiği, verilen cezanın yerinde olmadığı belirtilerek temyiz edildiği,
Tebliğnamede, sanık hakkında TCKnın 47nci maddesinden yararlanması gerektiğine dair rapor verilmesi nazara alınarak durumunun 5237 sayılı TCKnın 32nci maddesi kapsamında yeniden değerlendirilmesi için adli gözlem altına alınması gerektiğinden hükümlerin noksan soruşturma nedeniyle bozulması, 12.06.2001-09.11.2001 tarihleri arasında firar suçunu işlediğinden bahisle hakkında kamu davası açılan sanık hakkında ek sorgu ve savunması alınmadan yüklenen firar suçunun 14.06.2001-07.11.2001 tarihleri arasında oluştuğunun kabulünün usule aykırı olup bu suça ilişkin hükmün usûlden de bozulması yönünde görüş bildirildiği anlaşılmaktadır.
Sanık hakkında 25.12.2001-07.01.2002 tarihleri arasında işlediği ileri sürülen izin tecavüzü suçundan dolayı tesis olunan beraet hükmü, taraflarca temyiz edilmediğinden temyiz incelemesi dışındadır.
Yapılan incelemede, sanığın Gelibolu 2nci Kor. Yzc.Köp.Tb. 4üncü Yzc.Köp.Bölüğünde askerlik hizmetini yaparken;
1) Gelibolu Asker Hastanesince ortopedi muayenesi için sevk edildiği Çorlu Asker Hastanesinde 15.12.1999 günü muayene olup Birliğine dönmesi kararlaştırılan sanığın dönüş için tanınması gereken 1 günlük yol süresi sonunda en geç 16.12.1999 günü saat 24.00e kadar Birliğine katılması gerekirken, dönmeyip uzunca bir süre firarda kaldıktan sonra 14.05.2001 günü kendiliğinden Birliğine döndüğü (Dz.32, 34),
2) Gelibolu Asker Hastanesince ortopedi muayenesi için sevk edildiği Çorlu Asker Hastanesinde 12.06.2001 günü muayene olup eksersiz önerilerek Birliğine dönmesi kararlaştırılan sanığın dönüş için tanınması gereken 1 günlük yol süresi sonunda en geç 13.06.2001 günü saat 24.00e kadar Birliğine katılması gerekirken, dönmeyip altı günden fazla süre firarda kaldıktan sonra 07.11.2001 günü Hendek İlçe Emniyet görevlilerinin telefonla babasını arayıp firar olarak aranan oğluyla Polis Karakoluna gelmesini bildirmeleri üzerine sanığın babası ile birlikte Karakola giderek eylemine son verdiği (Dz.22, 76, 159, 162, 288),
3) Sanığın 11.01.2002 günü izinsiz Birliğini terk edip firar ettiği, yokluğunun sabah içtimasında tespit olunduğu, altı günden fazla bir süre firarda kalan sanığın altı haftalık mehil dolmadan 11.02.2002 günü kendiliğinden Birliğine katıldığı (Dz.86, 165, 166),
4) Yargılama konusu yapılmayan 23.05.2002 tarihinde başlayan firar eylemi nedeniyle 17.11.2002 günü Hendek İlçesinde güvenlik görevlilerince evinde yakalanıp(Dz.192, 219, 220, 224) mevcutlu olarak 19.11.2002 günü saat 07.30da Nöb. Astsubayına teslim edilen sanığın aynı gün saat 08.15de izinsiz Birliğini terk ederek firar ettiği ve altı günden fazla süre firarda kaldıktan sonra 21.03.2003 günü saat 15.30da Hendek İlçesinde polis tarafından yakalandığı (Dz.322, 325),
5) Bir önceki firarı nedeniyle 22.03.2003 günü 07.15de mevcutlu olarak Birliğine teslim edilen sanığın aynı gün saat 16.30da izinsiz Birliğini terk ederek firar ettiği (Dz.303) ve bir süre firarda kaldıktan sonra Hendek İlçesinde tespit edilmemiş bir biçimde ele geçip 09.08.2003 tarihinde Hendek Askerlik Şubesince mevcutlu olarak Birliğine sevk edildiği ve 10.08.2003 günü Birliğine teslim edildiği (Dz.299,303), maddi vakıa olarak ortaya çıkmış bulunmaktadır.
Sanığın ikinci firar eyleminde, 07.11.2001 günü kaçma olanağı varken davet üzerine babası ile birlikte polis görevlilerine teslim olması dehalet niteliğinde olup Mahkemece ele geçme biçiminin yakalanma olarak kabul edilmesi hatalı ise de, altı haftalık mehilin dolmuş olması karşısında dehalet ya da yakalanmanın ceza uygulamasına bir etkisi söz konusu olmadığından, belirtilen hata bozmayı gerektirir nitelikte görülmeyerek hataya işaretle yetinilmiştir.
Tebliğnamede, ikinci firar eyleminin 12.06.2001-09.11.2001 tarihleri arasında işlendiğinden bahisle kamu davası açılmasına karşın, ek savunma alınmadan suçun 14.06.2001-07.11.2001 tarihleri arasında gerçekleştiğinin kabul edilmesinin usule aykırı olduğu ileri sürülmüş ise de,
353 sayılı Kanunun 115inci maddesi hükmüne göre iddianamede, suç teşkil eden eylemin neden ibaret bulunduğunun gösterilmesi gerekmektedir. 165inci maddeye göre de, hükmün konusu, duruşmanın sonucuna göre iddianamede gösterilen eylemden ibarettir. Şu hâlde hüküm ile iddianamenin aynı maddi olaya ilişkin olması gerekmektedir. Bununla beraber eylemin sınırları aynı kalmak koşuluyla duruşma sırasında ortaya konulan delilere göre hükümde, eylemin işleniş biçiminde yer ve zamanında değişiklik yapılabilir. Zira, suç teşkil eden eylemin belirtilmesi demek, dava konusu olayın başka olaylardan ayırt edilebilecek şekilde sınırlandırılması demektir. Ancak olayın sınırlandırılmış olması esaslı olmayan noktalarda değişiklik yapılmasına engel değildir.
Somut olayda sanık hakkındaki iddianamede(Dz.24) sanığın 10.06.2001 tarihinde Çorlu Asker Hastanesine sevk edilip muayene olmayarak dönmediği, 09.11.2001 tarihinde Birliğine katıldığı ve bu suretle firar suçunu işlediği ileri sürülmüş olup, yargılama sırasında sanığın sevk edildiği Çorlu Hastanesinde 12.06.2001 günü muayene olup muayene sonunda Birliğine dönmediği ve 07.11.2001 tarihinde ele geçip 09.11.2001 tarihinde Birliğine teslim edildiği belirlenmiştir. Öte yandan Çorlu Asker Hastanesinin sanığın 12.06.2001 günü muayene olduğuna dair Dz.288deki yazısı duruşmada okunarak(Dz.338) hazır bulunan sanığa diyecekleri sorulmuştur. Duruşmada elde edilip ikame olunan delillere göre belirlenen suç tarihi itibarıyla, iddianamede belirtilen tarihlere göre suçun mahiyeti değişmediği gibi uygulanacak yasa maddesinde de değişiklik olmamıştır. 353 sayılı kanunun 166ncı maddesinde düzenlenen suçun vasfının değişmesi veya uygulanacak yasa maddesi yönünden bir değişiklik bulunmadığına göre, konunun ek savunma ile bir ilgisi bulunmamaktadır. Bu nedenle tebliğnamedeki usulden bozma istemi kabule değer görülmemiştir.
Sanığın 22.03.2003 tarihinde başlayan beşinci firar eyleminin nerede, hangi tarihte ve ne şekilde sona erdiği konusundaki noksanlık Mahkemece Dz. 318, 324, 332, 347, 348 ve 362deki yazışmalara rağmen giderilmemiş olup, sanığın ele geçmesinden sonra Hendek Askerlik Şubesince Birliğine sevk edildiği 09.08.2003 tarihinin suçun sona erdiği tarih olarak kabul edilmesinde isabet bulunmadığından, öz vakıanın tespitine yönelik noksan soruşturmadan dolayı bu eyleme ilişkin mahkûmiyet hükmünün bozulmasına karar verilmiştir.
Sanık hakkında Çanakkale Deniz Hastanesi Sağlık Kurulunun 09.12.2003 tarih ve 1763(4) sayılı raporuyla nevrotik adaptasyon bozukluğu tanısı konarak 2 ay hava değişimi ve suç tarihinde ceza ehliyetinin tam olmadığı ve ceza ehliyetini etkileyecek nitelikte bir akıl ve ruh hastalığı bulunduğundan 765 sayılı TCKnın 47nci maddesinden yararlandırılması gerektiğine dair rapor verilmiş; aynı Hastane Sağlık Kurulunun 29.04.2004 tarih ve 641(4) sayılı raporu ve 17.08.2004 tarihli ek raporuyla kronik nitelik kazanmış nevrotik adaptasyon bozukluğu tanısıyla 29.04.2004 tarihinden itibaren askerliğe elverişsiz olduğu sonucuna varılmış ve bu tespit doğrultusunda Mahkemece, suç tarihlerinde askerliğe elverişli olduğu kabul edilen sanık hakkında 765 sayılı TCKnın 47nci maddesi uyarınca cezada indirim yapılmış ise de;
01.06.2005 tarihinde yürürlüğe giren 5237 sayılı TCKnın 32nci maddesinde akıl hastalığı konusu farklı şekilde düzenlenip, tam akıl hastalığı-kısmi akıl hastalığı ayrımı terk edilerek anılan maddenin 1inci fıkrasında tam akıl hastaları ile algılama ve irade yeteneği önemli derecede azalmış olan kısmi akıl hastaları arasında ceza sorumluluğu bakımından fark gözetilmemiştir. (2001 TCK DÖNMEZER TASARISI Md.34, gerekçe; 5237 sayılı TCK Adalet Alt Komisyonu ve TBMM Adalet Komisyonu Raporları; TCK Gazi Şerhi 2nci Bası 2005 Doç.Dr.İzzet ÖZGENÇ)
Hükümet Tasarısı olarak TBMMye sevk edilen 2001 TCK DÖNMEZER TASARISInın akıl hastalığı ve geçici hâller başlıklı 34üncü maddesinin 1inci fıkrasının 1 ve 2nci bentleri,
1.Fiili işlediği zaman bilincini veya hareket serbestliğini tamamen kaldıracak veya önemli derecede azaltacak biçimde akli malûliyet hâlinde bulunan kimseye ceza verilemez.
Ancak, bu kişinin muhafaza ve tedavi altına alınmasına, soruşturma evresinde sulh ceza hâkimi ve kovuşturma evresinde görevli mahkemece karar verilir. Muhafaza ve tedavi altında bulundurma, akıl hastalığı dolayısıyla kişideki tehlike hâlinin salâh bularak veya diğer bir nedenle ortadan kalkmasına kadar devam eder ve süresi bir yıldan az olamaz. şeklinde olup,
Belirtilen fıkranın gerekçesi, Akıl hastalığı ve geçici hâllerin ceza sorumluluğuna etkisini düzenleyen bu maddenin (1) numaralı fıkrasında tam akıl hastalığı ile bilincin (şuurun) ve hareket serbestliğinin önemli derecede azalmasına neden olan akıl hastalıkları ele alınmıştır.
Fıkranın öngördüğü sistem, tam akıl hastaları ile bilinç ve hareket serbestliği önemli derecede azalmış olan kısmi akıl hastaları arasında ceza sorumluluğu bakımından fark gözetmemek şeklinde ifade olunabilir. Bu suretle sosyal savunma ilkelerinden, akıl hastalığı hakkında çağımızda elde edilen bulgulardan esinlenen bir sistem benimsenmiştir.
Bu hüküm getirilirken, tam ve kısmi akıl hastalığının birbirinden ayrılmasını sağlayan ölçünün belirlenmesindeki büyük zorluk da göz önünde tutulmuş ve uygulamada bu nedenle ortaya çıkan adaletsizliğin giderilmesi amaçlanmıştır.
Maddenin ilk fıkrası bu görüşün ışığı altında düzenlenmiş ve fiili işlediği zaman bilincini veya hareket serbestliğini önemli derecede azaltacak veya tamamen kaldıracak surette akıl hastası olduğu tıbben saptanan kişiler aynı statü içine alınmışlardır. Akıl hastalığının ceza sorumluluğuna etkisi bakımından ise normatif ve biyolojik sistemler birlikte esas alınmıştır.şeklinde belirtilmiştir.
Yine Hükümet Tasarısının 34üncü maddesinin 2nci fıkrası,
(2)- (1) numaralı fıkranın birinci paragrafında yazılı derecede olmamakla birlikte, suçu işlediği sırada akıl sağlığında veya bilincinde bozukluk bulunan ve bu nedenle işlediği fiilin haksız niteliğini tam olarak değerlendiremeyen faile ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası yerine müebbet hapis, müebbet hapis cezası yerine yirmi beş yıl hapis cezası verilir.
Diğer hâllerde verilecek ceza sekizde bire kadar indirilebilir. Bu ceza süresinin bir akıl sağlığı kurumunda tedavi ve muhafaza suretiyle geçirilmesine de karar verilebilir. şeklinde olup,
Belirtilen fıkranın gerekçesi, Maddenin (2) numaralı fıkrasında, Türk ceza hukukunda önemli bir yenilik getirilmekte ve birinci fıkranın birinci paragrafında yazılı derecede olmayan yani bilinci ve hareket serbestliğini tamamen kaldırmayan veya bunları önemli derecede azaltmayan akıl sağlığındaki ve bilinçteki bozukluk nedeniyle, işlediği fiilin haksız niteliğini tam olarak değerlendiremeyen failin cezasını sekizde bire kadar indirmek hususunda hâkime yetki verilmektedir. Böylece, köyde, mahallede, halkın meczup olarak değerlendirdiği kişilerin ceza sorumluluklarının derecelendirilmesinde hakime yetki verilmiş olmaktadır. Hâkim bozukluk nedeniyle belirtilen oranlar içinde cezayı saptarken, bozukluğun derecesini elbette ki, göz önünde bulundurmakla yükümlüdür. şeklinde belirtilmiştir.
5237 sayılı TCKnın akıl hastalığı başlığını taşıyan 32nci maddesi,
MADDE 32- (1) Akıl hastalığı nedeniyle, işlediği fiilin hukuki anlam ve sonuçlarını algılayamayan veya bu fiille ilgili olarak davranışlarını yönlendirme yeteneği önemli derecede azalmış olan kişiye ceza verilmez. Ancak, bu kişiler hakkında güvenlik tedbirine hükmolunur.
(2) Birinci fıkrada yazılı derecede olmamakla birlikte işlediği fiille ilgili olarak davranışlarını yönlendirme yeteneği azalmış olan kişiye, ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası yerine yirmibeş yıl, müebbet hapis cezası yerine yirmi yıl hapis cezası verilir. Diğer hâllerde verilecek ceza, altıda birden fazla olmamak üzere indirilebilir. Mahkûm olunan ceza, süresi aynı olmak koşuluyla, kısmen veya tamamen, akıl hastalarına özgü güvenlik tedbiri olarak da uygulanabilir. şeklinde olup,
Maddenin düzenlenmesinde görev alan TBMM Adalet Alt Komisyonunca hazırlanan ve Adalet Komisyonu ile TBMM Genel Kurulunca da aynen benimsenen madde gerekçesi,
Kusur yeteneğini etkileyen bir neden olan akıl hastalığının varlığı durumunda, kişi işlemiş bulunduğu fiilin anlam ve sonuçlarını algılayamamakta veya işlediği fiille ilgili olarak irade yeteneği önemli ölçüde etkilenmektedir. Kişi bu durumda kusurlu olamayacağından, hakkında cezaya hükmedilemeyecektir. Ancak, fiili hukuka aykırı niteliğe sahip olduğundan, kişi hakkında akıl hastalarına özgü güvenlik tedbirlerine başvurulacaktır.
Ayrıca işaret etmek gerekir ki, akıl hastalığı kişinin işlediği her fiil açısından algılama veya irade yeteneği üzerinde etkili olmayabilir. Örneğin, kleptomani akıl hastası olan kişinin hafif değerdeki şeylere yönelik olarak işlediği hırsızlık suçu açısından irade yeteneğinin olmadığı söylenebilir. Ancak, bu kişinin kasten adam öldürme suçunu işlemesi durumunda, malûl olduğu akıl hastalığı bu fiille ilgili olarak algılama ya da irade yeteneğini etkilemez.
Kişinin akıl hastası olup olmadığının tespiti ile, hastalığının algılama ve irade yeteneği üzerinde ne gibi etkilerinin olabileceğini, davranışlarını ne surette etkilediğini genel olarak belirleme, tıbbi bir konudur. Uzman bilirkişi bu hususu ortaya koyduktan sonra, akıl hastası olan kişinin somut olay açısından algılama veya irade yeteneğinin olup olmadığını, akıl hastalığının somut olay açısından kişinin bu yeteneklerini ne ölçüde etkilediğini normatif olarak belirleme görevi, hâkime aittir.
Hükümet tasarısında akıl hastalığı durumunda kişinin kusur yeteneği, akıl hastası hakkında uygulanacak tedbirler ve bunların usulü aynı maddede düzenlenerek, farklı konuları ilgilendiren hükümler tek bir madde içinde yer almaktaydı. Sistematik açıdan hatalı olan bu düzenleme değiştirilmiştir. Madde metninde sadece akıl hastalığının kusur yeteneğine etkisi düzenlenmiş; buna karşılık, akıl hastaları hakkında uygulanacak güvenlik tedbirlerinin ilgili bölümde düzenlenmesi uygun bulunmuştur.şeklinde belirtilmiştir.
Görüldüğü gibi, 2001 TCK DÖNMEZER TASARISI ile getirilen tam akıl hastalığı-kısmi akıl hastalığı ayrımının kaldırılmasına yönelik sistem, 5237 sayılı TCKda da aynen benimsenmiştir. Nitekim, 03.01.2005 tarihinde Ankara Büyük Anadolu Otelinde yapılan Yeni Türk Ceza Kanununun Tanıtımı Ve Eğitimcilerin Eğitimi Seminerinde kanunun TBMMdeki hazırlık çalışmalarına katılan akademisyenlerin açıklamaları da (Bak: Adalet Bakanlığı Eğitim Dairesi Başkanlığı İnternet Sitesi) bu yönde olup, sözü edilen açıklamalar,
Yeni Kanunda akıl hastalığı bakımından önemli çok önemli değişiklik bulunmaktadır. Yeni Kanunun sisteminde, ilk olarak akıl hastasının tehlike hâli dikkate alınacaktır ve bunlar yüksek güvenlikli hastanelerde barındırılacaklardır. Burada 32nci maddenin 2nci fıkrasında bir düzenleme bulunmaktadır. Bilimsel verilere göre, bir kişi ya akıl hastasıdır, ya da değildir. Bu sistemde artık tam akıl hastası, kısmi akıl hastası diye bir ayrıma yer verilmemektedir. Dolayısı ile tam ve kısmı akıl hastası ayırımı kaldırılmıştır. Kişi akıl hastası sayılırsa bu kişi hakkında sadece buna ilişkin güvenlik tedbiri uygulanacak ve oradaki rejim uygulanacaktır. Maddenin 2nci fıkrasında 1inci fıkrada öngörülen derecede olmamakla birlikte işlediği fiille ilgili olarak davranışlarını yönlendirme yeteneği azalmış olan kişiye, maddede öngörüldüğü şekilde indirimli ceza verilecektir. Buradaki düzenleme, yürürlükteki Kanunun kısmi akıl hastalığı kavramını muhafaza ettiği şeklinde değerlendirilmemelidir.
Tekrarlayacak olursak, 32nci maddede tam akıl hastalığı veya kısmi akıl hastalığı diye bir ayrım terkedilmiştir. Bu sistemde bir insanın akıl hastası olması başka şeydir, akıl hastalığının ceza hukuku sorumluluğu üzerindeki etkisi başka bir olaydır. Şimdi bunları birbirine karıştırmamak gerekmektedir. Kişi suç oluşturan fiili işlediği tarihte akıl hastasıdır, ama hangi akıl hastasıdır, bu noktada akıl hastalarının tam ve kısmi diye bir ayrıma tabi tutulmamaktadır. Ancak psikiyatri biliminin verileri çerçevesinde, bir kişinin fiili işlediği sırada şu veya bu akıl hastası olup olmadığını tespit etmek gerekmektedir. Bu husus bir bilirkişi marifetiyle tespit edilecektir. Bilirkişi bu konuda somut olayla, suçla bağlantılı olmak üzere genel psikiyatri biliminin verileri çerçevesinde önümüze bilgiler sunacaktır. Somut olay açısından mahkemenin yapacağı değerlendirme şu olmalıdır. Bir kusurlulukta iki temel unsur üzerinde durduk. Bunlardan bir tanesi algılama yeteneği yani bir kişinin işlediği fiilin hukuki anlam ve sonuçlarını kavrayabilecek durumda olması; ikincisi ise kişinin işlediği fiilin hukuki anlam ve sonuçlarını kavramakla beraber davranışlarını hukukun gereklerine göre yönlendirebilme yeteneğine sahip olmasıdır. Bazı durumlarda kişi gerçekleştirdiği davranışın hukuki anlam ve sonuçlarını kavramakla beraber davranışlarını hukukun gereklerine göre yönlendirme yeteneğinden yoksun olabilir. Örneğin, bir kleptomani akıl hastası hırsızlık konusu, ufak tefek eşyaya yönelik hırsızlık suçunu işleme açısından içinden gelen önüne geçemeyeceği bir dürtünün etkisiyle suç işlemektedir. Bu kişi gerçekleştirdiği fiilin anlam ve sonuçlarını kavramaktadır. Ama o ufak tefek şeyleri çalmakta, örneğin içtiği çay kaşığını aşırmaktan veyahut da bir marketten çikolata paketini aşırmaktan kendini alıkoyamamaktadır. Bir kişi algılama ve irade yeteneğine sahip olduğu takdirde, yani bu iki unsur bir arada bulunduğu takdirde kusurlu addedilmektedir. 32nci maddenin 1inci fıkrasında bu genel tespitler çerçevesinde işlediği fiilin hukuki anlam ve sonuçlarını algılayamayan veya bu fiil ile ilgili olarak davranışlarını yönlendirme yeteneği önemli derecede azalmış olan kişiye ceza verilememektedir. Akıl hastalıkları psikozlar ve psikonevrozlar olarak bir ayrıma tabi tutulmaktadır. Özellikle psikonevroz hallerinde kişinin algılama yeteneği üzerinde herhangi bir etki söz konusu değildir. Örneğin psikopati olayında psikopat olan bir kişi gerçekleştirdiği davranışın hukuki anlam ve sonuçlarını kavrayabilecek durumdadır. Ancak bu kişinin bu psikopati akıl hastalığı dolayısıyla davranışları üzerindeki yönlendirici yeteneği zayıflamaktadır. İşte bu gibi bazı hâllerde de kişinin psikiyatri biliminin verileri çerçevesinde algılama yeteneği üzerindeki etkisi tam olarak belirlenemeyebilir. Bu gibi durumlarda algılama yeteneğinin önemli ölçüde etkilenmemiş olmasının kabul edildiği hâllerde dahi kişiyi ceza hukuku bakımından sorumlu tutuyoruz. Yani akıl hastalığı ile sağlam kişi arasında tespit noktasından bir gri alan kalmaktadır. Bu gri alanda kişiye akıl hastasıdır diyebileceğimiz durumlar olduğu gibi, yok ya sapasağlam bir adam da diyebileceğimiz noktalar olabilir. Bu gibi durumlarda kişi hakkında ceza sorumluluğu yoluna gidilmektedir. şeklinde belirtilmiştir.
Bu açıklamalar ışığında, 765 sayılı TCKnın 46ncı maddesinin 5237 sayılı TCKnın 32nci maddesinin 1inci fıkrasına ve 765 sayılı TCKnın 47nci maddesinin 5237 sayılı TCKnın 32nci maddesinin 2nci fıkrasına uyduğu şeklinde bir kabul hatalı olup, 765 sayılı TCKnın 46 ve 47nci maddelerinde düzenlenen tam ve kısmi akıl hastalığının 5237 sayılı TCKnın 32nci maddesinin 1inci fıkrasında düzenlendiği açıkça görülmektedir.
Tebliğnamede sanığın akli durumunun 5237 sayılı TCKnın 32/1inci maddesi kapsamına girip girmediği hususunda yeniden adli gözlem sonucu sağlık kurul raporu alınıp sonucuna göre hüküm kurulması gerektiği ileri sürülmüş ise de, sanıkta suç tarihinde psikiyatri bilimi verilerine göre 765 sayılı TCKnın 47nci maddesine uygun olarak kısmi akıl hastalığı tespit edildiğinde ve kusur yeteneğini etkileyen bu durumun 5237 sayılı TCKya göre cezasızlık nedeni oluşturduğunda kuşku yoktur. Bu nedenle yeniden adli gözleme ve ek rapor alınmasına gerek bulunmamaktadır. 01.06.2005 tarihinden önce 765 sayılı TCKnın 47nci maddesine uyduğu belirtilen akli malûliyetlerin, 01.06.2005 tarihinden itibaren 5237 sayılı TCKnın 32/1nci maddesinde belirtilen algılama ve irade yeteneği önemli derecede azalmış akıl hastalığı olarak değerlendirilmesi gerekmektedir. Nitekim 5252 sayılı Türk Ceza Kanununun Yürürlük ve Uygulama Şekli Hakkındaki Kanunla ilgili Hükümet Tasarısının 18inci maddesinde Yürürlükten kaldırılan 765 sayılı Kanunun 47nci maddesine göre verilmiş ceza hükümleri, tazminata ilişkin kısımları hariç olmak üzere Türk Ceza Kanununun yürürlüğe girmesi ile birlikte kendiliğinden ortadan kalkar ve bu hükümlerden infazı tamamlanmamış olanlar hakkında Türk Ceza Kanununun öngördüğü tedbirlerin uygulanmasına, dosya üzerinden evvelce hükmü vermiş olan ve hükümlü bu mahkemenin yargı çevresi dışında ise o yerdeki ve aynı derecedeki mahkeme tarafından karar verilir. hükmüne yer verilmiş iken TBMM Adalet Komisyonu Raporunda Ceza kanunlarının zaman bakımından uygulanması ile ilgili kurallar göz önünde bulundurularak; Tasarının, "kısmi akıl hastalığı"na ilişkin 18inci maddesi metinden çıkarılmıştır. şeklinde karar verilmiş ve sözü edilen Kanun, Tasarının bu maddesi olmaksızın kabul edilmiştir. Zaman bakımından uygulama kuralına göre derhal sanık lehine uygulanacak olan bu durum için yeniden soruşturma yapılmasına gerek bulunmamaktadır.
Yukarda yapılan açıklamalar ve akıl hastalığı konusunda ceza hukukunda yapılan bu yeni düzenleme kapsamında, suç tarihlerindeki akli durumu 5237 sayılı TCKnın 32/1inci maddesinde belirtilen algılama ve irade yeteneği önemli derecede azalmış kısmi akıl hastalığına uyan sanık hakkında sübut bulan firar eylemleri ile ilgili olarak 5237 sayılı TCKnın 32/1inci ve 5271 sayılı CMKnın 223üncü maddesi uyarınca ceza verilmesine yer olmadığına ve güvenlik tedbirine hükmolunmasına karar verilmesi gerektiği hâlde, Mahkemece 765 sayılı TCKnın 47nci maddesi uygulanarak cezada indirim yapılmak suretiyle tesis olunan mahkûmiyet hükümlerinin uygulama yönünden bozulmasına karar verilmiştir.
Üye Hâkim Albay Ülkü COŞKUN ve Üye Dz.Hâkim Albay Ramazan ŞAFAK, cezasızlık ve güvenlik tedbiri uygulanmasına dair bozmaya katılmayarak, mahkûmiyet hükümlerinin tebliğnamede belirtildiği şekilde ceza ehliyetine yönelik noksan soruşturma yönünden bozulması yönünde oy kullanmışlardır.
Kabule göre, sanığın 11.03.2002-20.03.2002 ve 03.12.2003-10.12.2003 tarihleri arasında müşahede altında geçirdiği sürelerin CMUKun 74üncü maddesi uyarınca mahkûmiyet süresinden mahsubuna karar verilmiş ise de, her iki adli gözlemin sanığın tutuklu olduğu tarihlerde yapılması nedeniyle mükerrer mahsuba neden olunduğu anlaşıldığından, hataya işaret edilmiştir.
SONUÇ VE KARAR: Yukarıda açıklanan nedenlerle;
Sanığın temyizine atfen ve resen, 353 sayılı Kanunun 221/1inci maddesi gereğince mahkûmiyet hükümlerinin beşinci firar eyleminin sona erme tarihinin saptanmasını müteakip tüm suçlar yönünden 5237 sayılı TCKnın 32/1nci maddesi uyarınca cezasızlık ve güvenlik tedbiri uygulanması yönünden BOZULMASINA,
Tebliğnameye aykırı olarak, 19.04.2006 tarihinde Üye Hâkim Albay Ülkü COŞKUN ve Üye Dz.Hâkim Albay Ramazan ŞAFAKın farklı bozma gerekçelerine karşın bozmada oybirliğiyle karar verildi.
FARKLI BOZMA GEREKÇESİ
01.06.2005 tarihinde yürürlüğe giren 5237 sayılı TCKnın 32nci maddesinde akıl hastalığı konusu farklı şekilde düzenlenip, 1inci fıkrada işlediği fiilin hukuki anlam ve sonuçlarını algılayamayan veya fiille ilgili olarak davranışlarını yönlendirme yeteneği önemli derecede azalmış olan kişiler arasında ceza sorumluluğu bakımından fark gözetilmemiş; ayrıca sözü edilen maddenin 2nci fıkrasıyla Türk Ceza Hukukuna önemli bir yenilik getirilerek, 1inci fıkrada yazılı derecede olmayan yani algılama ve irade yeteneğini tamamen kaldırmayan veya bunları önemli derecede azaltmayan akıl sağlığındaki ve bilinçteki bozukluk nedeniyle, işlediği fiilin haksız niteliğini tam olarak değerlendiremeyen failler hakkında ceza indirimi ya da ceza süresi kadar güvenlik tedbiri uygulaması öngörülmüştür. Bu yeni düzenleme kapsamında sanığın suç tarihlerindeki akli durumunun yeniden adli gözlem altına alınarak değerlendirilmesi ve askerliğe elverişli olup olmadığının sağlık kurulunca saptanması gerektiğinden hükmün noksan soruşturma nedeniyle bozulmak yerine, cezasızlık ve güvenlik tedbiri uygulanması için bozulmasına dair çoğunluk kararına katılmadık. (¤¤)
Full & Egal Universal Law Academy