(1412 S. K. m. 254) (1632 S. K. m. 135, 30)
Askeri mahkemece; sanığın rüşvet almak suçunu işlediği kabul edilerek, ASCK' nın 135'nci maddesi delaletiyle, TCK'nın 212/2, 4, 59/2, 31, 353 sayılı Kanunun 251 ve ASCK'nın 30/B maddeleri uygulanmak suretiyle sonuç olarak, dört yıl iki ay ağır hapis ve 120.000 Alman Markı karşılığı Türk Lirası kadar ağır para cezası ile mahkûmiyetine, yol, gözetim, tutukluluk ve adli gözlem alımda geçen sürelerin cezasından mahsubuna, TSKdan çıkarılmasına ve ceza
süresi kadar kamu hizmetlerinden yasaklanmasına dair verilen karar,sanık müdafii tarafından, sebepleri gösterilerek temyiz edilmiş, Askeri Yargıtay 2nci Dairesinin 22.1.2003 gün ve 2003/114-109 Esas ve Karar sayılı ilâmı ile, hüküm noksan soruşturma nedeniyle bozulmuş, yerel mahkemece bozma kararına uyularak, yeniden yapılan yargılama esnasında, ilâmda belirtilen noksan hususlar ikmal edilerek, sanığın rüşvet almaya eksik teşebbüs suçunu işlediği kabul edilerek, ASCK'nın 135'nci maddesi delaletiyle, TCK'nın 212/2-4, 61/1, 59/2, 31, 353 sayılı Kanunun 251 ve ASCK'nın 30/B maddeleri uygulanmak suretiyle sonuç olarak, bir yıl dört ay yirmi gün ağır hapis ve 33.333 Alman Markı karşılığı Türk lirası kadar ağır para cezası ile mahkûmiyetine, yol, gözetim, tutukluluk ve adli gözlem altında geçen sürelerin cezasından mahsubuna, TSK.'dan çıkarılmasına ve ceza süresi kadar kamu hizmetlerinden yasaklanmasına karar verilmiş, hüküm askeri savcı ve sanık müdafii tarafından nedenleri gösterilerek temyiz edilmiştir.
Askeri savcı tarafından verilen temyiz dilekçesinde; sanığın sabit olan eyleminin rüşvet almak suçunu oluşturduğu, mezkûr suçun tamamlandığı, rüşvet isteyen açısından, rüşvet sözleşmesinin tamamen gerçekleştiği, bu nedenle suçun oluştuğu ileri sürülerek hükmün bozulmasının talep edildiği,
Sanık müdafii tarafından verilen temyiz dilekçesinde; müvekkilinin müsnet suçu işlemediği, düzenlenen bir komplo ile suç yaratılmaya çalışıldığı, videobant kayıtlarının kesin delil niteliğinde bulunmadığı, Gazi Emir Ulaştırma Okul Komutanlığı emrine tayini çıkan sanığın, yerine getirmesi imkânsız olan bir vaatte bulunmasının da mümkün olmadığı, bu nedenle beraatının gerektiği, aksi kanaat hâsıl olursa, sanığın eyleminin TCK'nın 240'ncı maddesinde belirtilen memuriyet görevini kötüye kullanmak suçunu teşkil edebileceği, ileri sürülerek hükmün bozulmasının talep edildiği görülmüştür.
Tebliğnamede hükmün, lehe kanun hükümlerinin uygulanması yönünde mahkemesince değerlendirme yapılması bakımından, hükmün, usul ve esas yönünden herhangi bir incelemeye tâbi tutulmadan bozulmasının gerekliği görüşü bildirilmiş ise de;
31.3.2005 tarihli 5320 sayılı Kanunun 8/2'nci Maddesinde; "Bu Kanunun yürürlük tarihinden önce ilk derece mahkemelerince karar verilmiş olup, temyiz edilmekle Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığına gönderilmiş bulunan dava dosyalarında, lehe kanun hükümlerinin uygulanması yönünde mahkemesince değerlendirme yapılması gerektiği açıkça anlaşılanlar, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığınca doğrudan ilgili mahkemesine iade edilebilir. Bu hâlde duruşma yapılarak karar verilir." şeklindeki düzenleme ile Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığına, temyiz başvuruları nedeniyle intikal eden dava dosyalarını mahal mahkemelerine iade etme olanağı yarattığı görülmekle birlikte, aynı madde içerisinde bu iade esaslarının da belirlendiği, buna göre, dava dosyaları üzerinde bir incelemenin yapılması ve lehe kanun hükümlerinin uygulanması yönünde, mahkemesince değerlendirme yapılmasının gerektiği "açıkça anlaşılan" dava dosyalarının iadeleri cihetine gidilmesinin öngörüldüğü, ancak söz konusu yasada, Yargıtay Ceza Dairelerinde mevcut dava dosyalan ile ilgili olarak izlenecek usul ve yöntemin belirtilmediği anlaşılmaktadır.
12.10.2004 tarih ve 25611 sayılı Resmi Gazetede yayımlanan ve 1.6.2005 tarihinde yürürlüğe giren 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu ile ilgili olarak, anılan Kanunun yürürlüğe konulmasına ilişkin usul ve esasları belirleyen ve 13.11.2004 tarihli Resmi Gazetede yayımlanan 5252 sayılı 'Türk Ceza Kanununun Yürürlük ve Uygulama Şekli Hakkında Kanunun". "Lehe olan hükümlerin uygulanmasında usul" başlıklı 9/1 'inci maddesindeki: "1.6.2005 tarihinden önce kesinleşmiş hükümlerle ilgili olarak, TCK'nın lehe olan hükümlerinin derhâl uygulanabileceği hâllerde, duruşma yapmaksızın karar verilebilir" ve aynı maddenin ikinci fıkrasındaki; "Birinci fıkra hükmü, 1.6.2005 tarihinden önce verilip de, Yargıtay tarafından lehe olan hükümlerin uygulanması hususunda değerlendirme yapılması gerektiği gerekçesi ile bozularak mahkemesine gönderilen hükümler hakkında da uygulanır." şeklindeki amir hükümler çerçevesinde 1.6.2005 tarihinden önce verilmiş olan mahkûmiyet hükümleri hakkında, 5237 sayılı Türk Ceza Kanununun lehe olan hükümlerinin öncelikle dikkate alınmasında yasal zorunluluk bulunmaktadır.
Bu itibarla, 5252 sayılı kanunun 9/3'üncü maddesinde yer alan; "Lehe olan hüküm, önceki ve sonraki kanunların ilgili bütün hükümleri olaya uygulanarak, ortaya çıkan sonuçların birbirleriyle karşılaştırılması suretiyle belirlenir." şeklindeki düzenleme de göz önünde bulundurularak, 1.6.2005 tarihinden sonra Askeri Yargıtaya intikal eden dava dosyaları ile ilgili olarak Dairece yapılacak usul ve esasa ilişkin inceleme safhalarında, lehe kanun hükümlerinin uygulanmasının, yerel mahkemece takdir ve değerlendirme yapılmasını gerektirecek hâlin belirlendiği temyiz inceleme aşamasında, temyiz incelemesinin sonuçlandırılması ve "Lehe olan hükümlerin uygulanmasına imkân sağlanmasına ilişkin değerlendirmenin yerel mahkemece yapılması" yönünden, hükmün bozulması cihetine gidilmesinin gerektiği sonucuna varılmakla, tebliğnamedeki görüşe katılınmayarak dosya ile ilgili incelemeye geçilmiştir.
Usul Yönünden Yapılan İncelemede:
Askeri mahkemece, sanık hakkında, rüşvet almaya eksik teşebbüs etmek suçundan mahkûmiyet hükmü tesis edilirken, sanık ile J.Er A.F.K. arasında geçen konuşmaları içeren bandın da, müsnet suçun sübutuna temel teşkil eden delillerden birisi olduğunun takdir ve kabul edilmesinde isabet görülmemiştir.
Şöyle ki; 353 sayılı Kanunun 163'üncü maddesi hükmüne göre, "Askeri mahkeme irat ve ikame olunan delilleri, duruşmada edineceği kanıya göre değerlendirir." Anılan madde, 1412 sayılı Ceza Muhakemeleri Usul Kanunun 254'üncü maddesinden aynen alınarak düzenlenmiştir, 18.11.1992 tarih ve 3842 sayılı Kanunun 24'üncü maddesi ile, anılan maddeye; "Soruşturma ve kovuşturma organlarının kanuna aykırı olarak elde ettikleri deliller, hükme esas alınmaz." şeklinde bir hüküm eklenmiştir.
Ceza Yargılama sistemimiz "kanıt serbestliği" ilkesini benimsemiştir.
Bu nedenle, her şey kanıt olabilir, davanın tarafları kanıt ileri sürebilir, yargıç kendiliğinden kanıt araştırabilir, kanıt ileri sürmede zaman kısıtlaması yoktur.
Kanıtları değerlendirmede de, yargıca tam bir serbestlik tanınmıştır. Yargıcı bağlayan üstün kanıtlar söz konusu olmayıp, yargıç tüm kanıtları serbestçe değerlendirerek vicdani kanaate varacaktır.
Ceza Yargılama Yasaları dışında Anayasada da yargıca kanıtları serbestçe değerlendirme yetkisi tanınmıştır. Anayasanın 138'inci maddesine göre; ''Hâkimler görevlerinde bağımsızdırlar, Anayasa, kanun ve hukuka uygun olarak vicdani kanaatlerine göre hüküm verirler." Yargıç, kanıtları değerlendirirken hangi kanıta neden itibar ettiğinin, hangi kanıtlara da neden itibar etmediğini gerekçe göstermek suretiyle karara yerinde açıklamalıdır.
Ceza Yargılamasının temel amacı, daha önce işlenmiş olan eylemle ilgili maddi gerçeğin onaya çıkarılmasıdır. Ancak, bu amaç, ne pahasına olursa olsun gerçekleştirilemez. Yapılan araştırma ve soruşturma, mutlak ve sınırsız değildir. Bu etkinlikler sırasında yasa koyucu. Ceza Yargılama Yasasının çeşitli maddelerinde, kanıtın kendisi ve elde edilmesiyle ilgili birçok sınırlamalar ve yasaklar getirmiştir. Ceza Yargılama Yasasında, 3842 sayılı Yasayla yapılan değişiklik de bu bağlamda olmuş, kanıt elde etme (mad,135/a) ve hukuka aykırı olarak elde edilen kanıtlarla ilgili değerlendirme (mad. 254/2) yasakları getirilmiştir.
Askeri Yargıtayın yerleşik uygulamasında kabul gördüğü üzere; "hukuka aykırı kanıtlar" konusunda, 353 sayılı Kanunda hiçbir düzenleme bulunmadığından, CMUK'un 254/2'nci maddesi askeri mahkemeler tarafından da kıyasen uygulanabilir.
Bu hükümlerden anlaşılacağı üzere, asıl olan, duruşmada ikame olunan ve yasaya uygun olan delillere göre vicdani kanaatin oluşturulmasıdır. Her ceza yargılaması faaliyeti, kendi içerisinde bir bütünlük arz ettiğinden, usul hükümlerinin koruduğu hukuki değerler ile yargılama konusuna dair maddi bulgular birlikte değerlendirilmek suretiyle, yargılamanın hukuka uygunluğu konusunda belirleme yapılmalıdır. Ancak, usul yasasının mutlak surette yasakladığı hususlar, ilk plânda nazara alınmalı, "yasaya aykırı olarak elde edilmiş bulgular", delil değerlendirmesine kesinlikle dâhil edilmemelidir.
Açıklanan bu nedenlerle, askeri mahkemece, sanık ile J.Er A.F.K. arasında geçen konuşmaları (rüşvet anlaşmasına ilişkin) içeren ve hukuka aykırı olarak elde edildiği anlaşılan söz konusu videobandın, hükme dayanak teşkil eden delillerden olduğunun takdir ve kabulü ile tesis olunan mahkûmiyet hükmünün, usul yönünden yasaya aykırı olduğu sonucuna varıldığından, hükmün öncelikle usul yönünden bozulması cihetine gidilmiştir.
Hükmün usul yönünden bozulması nedeniyle, askeri savcı ve sanık müdafii tarafından temyiz dilekçelerinde ileri sürülen hususlarda, şimdilik temyiz incelemesi yapılmamıştır.
(¤¤)
Full & Egal Universal Law Academy