(1632 S. K. m. 146) (5237 S. K. m. 21, 22, 52, 62, 89)
Sanığın, 4.6.2009 tarihinde saat 19.00 sıralarında, katılan Er E.A., Er H.A. ve Onb. K.E. ile Birliklerinin 7 numaralı çevre emniyet nöbet yerinde nöbetlerine başlamalarının ardından, emir ve talimatlara riayetsizlik ederek kendisine zimmetli bulunan
seri numaralı
Piyade Tüfeğini kurcalamaya başladığı, silahına takılı şarjörün boş olduğu zannıyla kurma kolunu çekip bıraktığı, emniyetini açtığı silahının tetiğe dokunması sonucu silahın ateş aldığı ve silahtan çıkan merminin sanığa birkaç metre mesafede bulunan katılanın sol ayak bileğine isabet ettiği, olayın ardından önce Birlik Revirinde, ardından
Devlet Hastanesinde ve
Devlet Hastanesinde, müteakiben
Ortopedi ve Travmatoloji Kliniğinde tedavisi yapılan katılan hakkında
Adli Tıp Anabilim Dalı Başkanlığınca düzenlenen 19.8.2009 tarihli adli raporda (Dz. 84); katılanın ateşli silah yaralanmasına bağlı açık tibia-fibula parçalı kırığı ve a.tibialis posterior yaralanmasının yaşamını tehlikeye sokacak nitelikte olduğu, vücuttaki kemik kırıklarının hayat fonksiyonlarını ağır (6) derecede etkileyecek nitelikte olduğu, duyulardan veya organlardan birinin işlevinin sürekli zayıflaması veya işlevinin yitirilmesi niteliğinde yaralanmasının olup olmadığının değerlendirilmesi için tedavisinin tamamlanmasını müteakip muayene edilmesinin uygun olduğu kanaatinin bildirildiği, katılanın tedavisinin tamamlanmasının ardından sevk edildiği
Adli Tıp Şube Müdürlüğünce tanzim edilen 26.7.2012 tarihli adli raporda (Dz. 208); katılanın ayak bileğindeki deformasyon ve fonksiyon kaybının, duyulardan veya organlardan birinin işlevinin sürekli zayıflaması niteliğinde olduğunun belirtildiği, dosya kapsamındaki kanıtlardan anlaşılmaktadır.
Kriminal Polis Laboratuvarı Müdürlüğünün 22.6.2009 tarihli ekspertiz raporunda (Dz. 89); olay günü sanık tarafından kullanılan
seri numaralı
Piyade Tüfeğinin, atışına mani mekanik herhangi bir arızasının bulunmadığı, olay yerinde bulunan kovanın bu silahtan atıldığı hususlarının tespit edildiğinin belirtildiği görülmektedir.
Kriminal Polis Laboratuvarı Müdürlüğünün 20.7.2009 tarihli ekspertiz raporunda (Dz. 92); atışın bitişik atış mesafesinden yapılmış olduğu yönünde mütalaa bildirilmesine rağmen; olay yerinde bulunan tanıklardan Onb. K.E.nin, bu mesafeyi 2-3 metre (Dz. 179), Er H.A.nın 2-3 adım (Dz.39, 156), katılanın 2,5-3 metre (Dz. 129, 173) ve sanığın 3-4 metre (Dz. 38) olarak belirtmiş olmaları çelişkili gibi görülmekte ise de; olaydan 6-7 ay önce sanık ile katılanın temizlik sırası nedeniyle tartışıp hemen ardından barıştıkları yönündeki katılanın beyanı dışında, sanık ile katılan arasında husumet bulunduğuna dair delilin bulunmadığının anlaşılması, (sanık ile katılan arasında temizlik sırası nedeniyle cereyan ettiği katılan tarafından ileri sürülen tartışmanın ise, olaydan çok uzun bir süre önce cereyan eden, barışma ile sonuçlanmış ve tüm erbaş ve erler arasında olabilecek bir olay olması nedeniyle, bu olayın, sanık ile katılan arasında dava konusu olayın cereyan ettiği sırada husumet bulunduğuna yönelik delil teşkil etmeyeceği), dava dosyasında sanığın, katılanı kasten vurduğunu gösteren herhangi bir inandırıcı delilin mevcut olmaması, olayın görgü tanıkları Onb. K.E. (Dz. 36, 179) ve Er H.A.nın (Dz. 40, 156), olaydan önce sanık ile katılan arasında herhangi bir sorunun bulunmadığı ve olaydan sonra sanığın şoka girdiği yönünde beyanlarının bulunması hususları birlikte değerlendirildiğinde; atış mesafesinin ne olduğu konusundaki çelişkili durumun esasa bir etkisinin bulunmadığı sonucuna varılmıştır.
Sanığa, doldur-boşalt yerinde rütbeli personel nezaretinde doldur-boşalt işlemi yapılacağı, nöbet sırasında silahının yarım dolduruşta bulunması, emir verilmeden tam dolduruş yapmaması, silahını devamlı emniyette bulundurması, dolu tüfekle, emniyette olsa dahi şaka yapılmaması, dolu veya boş tüfekle kesinlikle arkadaşına doğrultup tetik düşürülmemesi hususundaki emir ve talimatların tebliğ edildiği anlaşılmaktadır (Dz. 8-9, 57).
TCKnın 21/1inci maddesinde, Suçun oluşması kastın varlığına bağlıdır. denilmek suretiyle ceza hukukunda kural olarak suçun varlığından söz edebilmek için kastın bulunması zorunlu görülmüştür.
Aynı Kanunun 22nci maddesinin 1 ve 2nci fıkralarında ise bu kurala istisna getirilmek suretiyle, taksirli fiillerden dolayı da cezai sorumluluk kabul edilerek kanunda taksirin tanımı; Taksirle işlenen fiiller, kanunun açıkça belirlediği hâllerde cezalandırılır. Taksir, dikkat ve özen yükümlülüğüne aykırılık dolayısıyla bir davranışın suçun kanuni tanımında belirtilen neticesi öngörülmeyerek gerçekleştirilmesidir. şeklinde yapılmıştır.
Kanundaki düzenlemeden de hareketle, doktrinde ve uygulamada taksirin unsurları;
1- Fiilin taksirle işlenebilen bir suç olması,
2- Hareketin iradiliği,
3- Neticenin iradi olmaması (İstenmemiş olması),
4- Hareketle netice arasında nedensellik bağının bulunması,
5- Neticenin öngörülebilir olması, şeklinde kabul edilmektedir.
Taksirle gerçekleştirilen davranışın haksızlık unsurunu, objektif özen yükümlülüğünün ihlali oluşturmaktadır. Objektif özen yükümlülüğünün belirlenmesinde, failin kişisel yetenekleri göz önünde bulundurulmaksızın, objektif esastan hareket edilir.
Bilinçli taksir ise, TCKnın 22/3üncü maddesinde; Kişinin öngördüğü neticeyi istememesine karşın, neticenin meydana gelmesi olarak tanımlanmaktadır.
Kanundaki düzenlemelerden de açıkça görülebileceği üzere, taksir ile bilinçli taksir arasındaki fark, taksirde failin öngörülebilir nitelikteki neticeyi öngörmemesi, bilinçli taksir hâlinde ise bu neticeyi öngörmüş olmasıdır.
TCKnın 21/2nci maddesinde; Kişinin, suçun kanuni tanımındaki unsurların gerçekleşebileceğini öngörmesine rağmen, fiili işlemesi hâlinde olası kast vardır. denilmek suretiyle de, olası kastın tanımı yapılmış ve devamında olası kastla işlenen suçlara dair cezaların ne şekilde olacağı hüküm altına alınmıştır.
Görüldüğü üzere, gerek olası kastta, gerekse bilinçli taksirde, hukuka aykırı netice öngörülmekte; fakat olası kastta netice kabullenilerek, bilinçli taksirde ise netice istenmeden hareket edilmektedir. Diğer bir ifadeyle, olası kastta fail neticeyi arzu etmese dahi gerçekleşebileceğini bilerek ve bu sonuca katlanarak umursamadan hareket ederken, bilinçli taksirde, neticenin gerçekleşmeyeceği inanç ve beklentisi vardır. Açıklanan nedenlerle, her olayda failin, gerçekleştirdiği maddi eyleme ilişkin manevi unsurun neden ibaret olduğunu, diğer bir deyişle; fiilin kastla mı, olası kastla mı, bilinçli taksirle mi veya basit taksirle mi gerçekleştirildiğini ortaya koyabilmek için, somut olayın meydana geldiği şartlar, failin kişiliği, tecrübesi ve yeteneği, olayın gerçekleşme şekli gibi tüm unsurların Mahkemece irdelenmesi ve değerlendirilmesi gerekmektedir.
Somut olayda; sanığın, herhangi bir teknik arızası bulunmadığı anlaşılan silahının ateşlenebilmesi için kurma kolunu çekip bırakması, emniyet mandalını açması, silahının tetiğine dokunması suretiyle silahı ateşlemesi şeklindeki hareketlerinin tümünü iradi olarak yaptığı kuşkusuzdur.
Olayın meydana geldiği sırada yaklaşık 6,5 aylık asker olan sanığın, emniyet ve kaza önleme tedbirleri ve silahı konusundaki bilgisi birlikte değerlendirildiğinde, söz konusu iradi hareketlere bağlı olarak meydana gelebilecek sonucun, sanık tarafından öngörülemeyeceğini söylemek mümkün olmadığından; olaydan önce katılan ile arasında tartışma, kavga, husumet bulunmadığı anlaşılan sanığın silahını boş zannettiği için neticeyi kabul etmesinden bahsedilemeyeceği, dolayısıyla, sanığın kast ile hareket etmediği, ancak katılanın yaralanmasını istemediği hâlde, bu sonucu öngörerek bir şey olmayacağı düşüncesiyle iradi nitelikteki hareketlerini sürdürmesi nedeniyle, fiilinin bilinçli taksirle yaralama suçunu oluşturduğu anlaşılmaktadır.
Bu itibarla, Askeri Mahkemece; yasal, haklı ve isabetli gerekçelerle, sanığın atılı suçu işlediği kabul edilerek, seçimlik cezalardan adli para cezası tercih edilip alt sınırdan uzaklaşılarak temel cezanın belirlenmesinde, meydana gelen yaralanmanın katılanın yaşamını tehlikeye sokması ve kemik kırılmasına sebep olması dikkate alınarak tayin edilen cezanın yarı oranında arttırılmasında, suçun bilinçli taksirle işlenmesi nedeniyle cezasında 1/3 oranında artırım yapılmasında, takdiri indirim uygulanmasında, hükmün açıklanmasının geri bırakılması ve erteleme hükümlerinin tatbik edilmemesinde hukuka aykırılık bulunmadığından, sanığın temyiz sebeplerinin reddiyle, mahkûmiyet hükmünün onanmasına karar verilmiştir.
SONUÇ VE KARAR: Açıklanan nedenlerle;
Sanığın kabule değer görülmeyen temyiz sebeplerinin, 353 sayılı Kanunun 217/2nci maddesi gereğince REDDİNE;
Usul ve esas yönlerinden hukuka uygun bulunan mahkûmiyet hükmünün ONANMASINA;
11.5.2016 tarihinde, tebliğnamedeki görüşe uygun olarak, oybirliği ile karar verildi. (¤¤)
Full & Egal Universal Law Academy