(353 S. K. m. 257)
Şahsi davacı vekilleri, 30.11.1999 tarihînde J.Gn.K.lığı Askerî Mahkemesinde kayda giren dilekçeleriyle, sanıkların 14.4.1999 tarihinde hakaret, tehdit ve haneye taarruz suçlarını işledikleri iddiası ve TCK'nın 191,193 ile 480 inci maddeleri uyarınca cezalandırılmaları istemiyle 2.Kor.K.lığı Askeri Mahkemesi nezdinde şahsi dava açmışlar, davacının rızasının bulunması nedeniyle konut dokunulmazlığını ihlal suçunun oluşmadığını kabul eden ve hakaret suçlarına ilişkin isnatların dava dilekçesinde ortaya konmadığını belirten Askeri Mahkeme, 353 sayılı Kanunun 202, 257 ve CMUK'un 352 nci maddeleri uyarınca itirazı kabil olmak üzere şahsi davanın reddine karar vermiştir.
Şahsi davacı vekili; duruşma açıldıktan sonra usule ilişkin işlemlerin durdurulmasına karar verilemeyeceğini, dava dilekçesinde isnatların açıkça gösterildiğini ve iddia konusu suçların sübuta erdiğini belirterek, kararın bozulması istemiyle ve duruşma istemli olarak süresinde temyiz başvurusunda bulunmuştur.
Tebliğnamede; subaylar hakkındaki yargılamanın heyet hâlindeki askeri mahkemece yürütülmesi gerektiği belirtilerek, hükmün görev noktasından bozulması yönünde görüş bildirilmiştir.
Kanun yolu nev'i bakımından yapılan incelemede;
353 sayılı Kanunun 205 inci maddesi: "Askerî mahkemelerde verilen hükümler temyiz edilebilir."; aynı Kanunun 257 nci maddesi: "Askerî mahkemelerde 197 ve 198 inci maddelerdeki şartlar dairesinde katılma yolu ile dava olunabileceği gibi şahsî dava da açılabilir. Bu hâllerde Ceza Muhakemeleri Usulü Kanununun hükümleri tatbik olunur. Bu başvurmalar üzerine askerî mahkemenin vereceği kararlar temyiz olunabilir" hükümlerini içermektedir. Kanunun 257 nci maddesinin 2 nci fıkrasında açıkça "kararların" temyiz olunabileceği belirtilmiş, "hüküm" kavramına yer verilmemiştir. Kanun koyucunun CMUK'a atıfla yetinmeyip genel kanun yolu hükümleri cari iken, son fıkrada böyle bir düzenlemeye gitmesinde özel bir maksat olup olmadığının tespiti bakımından madde gerekçesi yetersiz kalmaktadır. Ancak, 353 sayılı Kanundan önce yürürlükte bulunan 1631 sayılı Askerî Muhakeme Usulü Kanununun 281 inci maddesi ile, 353 sayılı Kanunun 257 ve 258 inci maddeleri birlikte değerlendirildiğinde, kanun koyucunun şahsî dava yönünden kanun yolunu özel olarak düzenlediği ve şahsî davanın reddine ilişkin karara karşı temyiz yolunu öngördüğü anlaşılmaktadır. Şöyle ki; 1631 sayılı Kanunun müdahale yolu ile dava, şahsî dava ve memnu hakların iadesi başlığını taşıyan 281 inci maddesinin D fıkrasında; "B, C fıkralarında yazılı müracaatlar üzerine askerî mahkemelerden verilecek kararlar temyiz olunabilir" hükmü yer almakta iken, bu müesseselerin aynen korunup düzenlendiği 353 sayılı Kanunun 257 nci maddesinin son fıkrasında "kararlar", Kanunun 258 inci maddesinde (yasaklanmış hakların geri verilmesi) ise "hükümler" tabirlerine yer verilmiştir. Kanun koyucunun önceden bir maddede düzenlenmiş müesseseleri iki ayrı maddede yeniden tanzim ederken, bilinçli olmadan bu ayrıma gittiğini kabul etmek hukuken mümkün değildir. Öte yandan; doktrinde, hükümler dışında kararların da temyiz olunabileceği, ancak bunun özel olarak ilgili maddede belirtilmesi gerektiği kabul olunmuştur. Her ne kadar, şahsî davanın reddi kararının verildiği yargılama aşaması, ön soruşturmaya tekabül eden ve 21.5.1985 tarih ve 3206 sayılı Kanun ile kaldırılan ilk tahkikat aşamasına benzerlik gösterip, söz konusu karar Yargıtay tarafından bir hâkimlik kararı olarak algılanarak itirazı kabil bir karar niteliğinde kabul edilmiş olsa da,özel kanun niteliğindeki 353 sayılı Kanunun 257 nci maddesinin son fıkrasındaki düzenlemeye nazaran, henüz duruşma açılmadan verilmiş olmakla birlikte, hâkimin işten el çekmesi sonucunu doğuran bu karara karşı itiraz değil, temyiz yolunun açık olması gerektiği anlaşılmıştır.
Askeri Mahkeme, nihaî kararını verirken, itiraz yolunun açık olduğunu belirtmiş ise de; kanun yolundaki bu yanılgı hukuken önem taşımayıp, yasada yazılı kanun yolunun uygulanması gerektiği hususunda herhangi bir tereddüt bulunmadığından, karardaki bu hata nazara alınmaksızın kararın temyiz incelemesine geçmek gerekmiştir.
353 sayılı Kanunun 218 inci maddesi, ancak "ağır cezalı işlerde" duruşmalı temyiz incelemesi yapılabileceğini öngördüğünden, şahsî davacı vekilinin bu yöndeki talebi kabul edilmemiştir.
Usul yönünden yapılan incelemede:
Şahsî dava dilekçesini alan kıdemli hâkimin, duruşma hazırlığı tensip kararı aldıktan sonra heyet hâlinde kurulmuş askerî mahkemece duruşmanın açılmasını temin ettiği, iki celse icra edilen duruşma sonunda "duruşmanın açılması konusunda bir karar verilmek üzere davanın durdurulmasına" karar verildiği, CMUK'un 352 nci maddesi uyarınca verilmesi gereken karar bakımından gerekli araştırmaları yaptıran kıdemli hâkimin, tensip zabıtları düzenlemek suretiyle yargılamaya devam ettiği ve toplanan delilleri yeterli görüp yine tensip kararıyla temyiz konusu kararı verdiği görülmüştür.
CMUK'un 352 nci maddesi: "Sanık ve varsa malen sorumlu olan, cevaplarını bildirdikten veya süre geçtikten sonra sulh veya asliye hâkimi duruşmanın açılmasına veya davanın reddine karar verir." hükmünü havi olup, 353 sayılı Kanunun 257 nci maddesinin CMUK'a yaptığı genel atıf nedeniyle, askerî mahkeme hâkiminin bu kararı tek başına vermeye yetkili olduğu görülebilir ise de; 353 sayılı Kanunun 3 ve Ek 1 inci maddelerinin açık hükümlerine nazaran, subay ve astsubayların mutlak surette heyet hâlinde kurulmuş askerî mahkemece yargılanmalarının gerektiği ve şahsî dava yönünden CMUK'a yapılan göndermenin, mahkemenin kuruluşundaki bu amir hükümleri bertaraf etmediği kabul olunmalıdır.
Bu itibarla; subay olan sanıklar hakkında verilen davanın reddi kararının heyet hâlinde kurulmuş askerî mahkeme verine, tek hâkimden kurulmuş askeri mahkemece verilmesi kanuna aykırı bulunmuş ve 353 sayılı Kanunun 207/3-A maddesi kapsamında kanuna mutlak muhalefet teşkil eden bu durum hükmün usul noktasından bozulmasını gerektirmiştir. (¤¤)
Full & Egal Universal Law Academy