(5237 S. K. m. 32)
5.P.Er Eğt.Tug.K.lığı Askeri Mahkemesinin 24.10.2002 tarih ve 2002/65-469 Esas ve Karar sayılı hükmüyle, sanığın 9.5.1999- 11.6.1999 tarihleri arasında firar suçunu islediği kabul edilerek, ASCK' nın 66/1-a ve TCK nın 59/2'nci maddeleri uyarınca on ay hapis cezasıyla mahkûmiyetine hükmolunmuş;
Sanığın temyiz başvurusu üzerine, Askeri Yargıtay 3'üncü Dairesinin 25.3.2003 tarih ve 2003/381-377 sayılı ilâmı ile; mahkûmiyet hükmünün usule aykırılık ve noksan soruşturma nedeniyle bozulmasına karar verilmiş;
Bozma ilâmına uyup bozma gereklerini yerine getiren askeri mahkeme, sanığın 9.5.1999-11.6.1999 tarihleri arasında firar suçunu işlediğini kabul ederek, ASCK' nın 66/1-a, TCK' nın 47 ve 59/2' nci maddeleri uyarınca üç ay on gün hapis cezasıyla mahkûmiyetine hükmetmiş;
Sanık müdafii; işlenemez suçun söz konusu olduğunu ve rahatsızlığın hangi tarihten itibaren başladığının araştırılmadığını öne sürerek hükmü temyiz etmiştir.
Yapılan incelemede;
Tokat 48' inci Piyade B. Eğitim Alay Komutanlığı emrinde askerlik hizmetini ifa eden sanığın, 5.5.1999 tarihimle, revir baştabipliği tarafından Ankara Mevki Hastanesi psikiyatri kliniğine sevk edildiği, 7.5.1999 yapılan muayenesi sonucunda "nevrotik kişilikte adaptasyon bozukluğu" teşhisi konularak birliğine gönderildiği, bir günlük yol müddeti sonunda birliğine katılmadığı ve firar halindeyken 11.6.1999 günü İstanbul'da polis tarafından yakalanıp, 26.6.1999 günü birliğine teslim edildiği dosya kapsamından anlaşılmıştır.
1997 yılının Temmuz ayında yapılan son yoklaması sırasında askerliğe elverişli bulunarak, 26.11.1998 tarihinde eğitim birliğine sevk edilen sanığın, 22.2.1999 ve 8.3.1999 tarihlerinde Ankara Mevki Hastanesinde muayene olduğu, "depressif reaksiyon" teşhisiyle istirahat raporları aldığı, 8-12 Nisan 1999 tarihleri arasında aynı hastanede yatarak tedavi gördüğü, "nevrotik adaptasyon bozukluğu" tanısına istinaden ilâç tedavisi önerildiği, firar eyleminden sonra, 14.6.1999-21.6.1999. 4.8.1999-6.8.1999 ve 21.9.1999-24.09.1999 tarihleri arasında Kasımpaşa Deniz Hastanesinde yatarak tedavi gördüğü, "nevrotik adaptasyon bozukluğu" teşhisiyle hava değişimi raporları aldığı, aynı hastane tarafından düzenlenen 24.12.1999 tarih ve 4925 sayılı raporla, "kronik nitelik kazanmış nevrotik adaptasyon bozukluğu" tanısıyla sanığın "askerliğe elverişli olmadığı" sonucuna ulaşıldığı, Kasımpaşa Deniz Hastanesinin 10.11.2000 ve 23.9.2002 tarihli raporlarıyla, askerliğe elverişsizlik hâlinin, sanığın rahatsızlığının kronikleştiğine karar verildiği tarih olan, 24.12.1999 tarihinden itibaren geçerli olduğuna işaret edildiği ve aynı hastanenin adli gözlem sonucunda düzenlediği raporla, önceki raporların sonuçlarına aynen yer verilmekle birlikte, ayrıca sanığın müsnet suç itibariyle TCK' nın 47'nci maddesinden yararlanabileceğine karar verildiği görülmüştür.
Sanığın suç tarihlerinde askerliğe elverişli olduğu ve sonraki bir tarihten itibaren askerliğe elverişsiz bulunduğu hususları, sıhhati konusunda herhangi bir kuşku bulunmayan sağlık raporlarıyla ortaya konulmuş olduğundan, sanık müdafiinin temyiz sebepleri kabule değer bulunmamıştır.
Ancak, 1.6.2005 tarihinde yürürlüğe giren 5237 sayılı Türk Ceza Kanununun "Akıl hastalığı" başlıklı 32'nci maddesinde sanığın lehine durum yaratabilecek bir düzenlemeye yer verildiği görülmektedir.
765 sayılı TCK' nın 46'ncı maddesinin ilk fıkrası: "Fiili işlediği zaman şuurunun veya harekâtının serbestisini tamamen kaldıracak surette akıl hastalığına duçar olan kimseye ceza verilemez" şeklinde olup, bu madde kapsamında rahatsızlığı bulunan faillerin muhafaza ve tedavi altına alınmalarını öngörmektedir. Aynı Kanunun 47'nci maddesinin ilk fıkrası ise: "Fiili işlediği zaman şuurunun veya harekâtının serbestisini ehemmiyetli derecede azaltacak surette akli maluliyete müptelâ olan kimseye verilecek ceza...indirilir" biçimindedir.
5237 sayılı TCK hazırlanırken, bu ikili ayrıma son verilmiş ve tam-kısmi akıl hastalığı aynı madde ve aynı fıkra içerisinde düzenlenmekle birlikte, bu kez "fiille ilgili olarak davranışları yönlendirme yeteneğinin azalmasındaki derece" nazara alınarak ikili ayrım yapılmıştır. Nitekim Hükümet tarafından kaleme alınan gerekçede "Fıkranın öngördüğü sistem, tam akıl hastaları ile bilinç ve hareket serbestliği önemli derecede azalmış olan kısmi akıl hastaları arasında ceza sorumluluğu bakımından fark gözetmemek şeklinde ifade olunabilir." değerlendirmesine yer verilmiştir.
5237 sayılı TCK' nın 32'nci maddesi: "(1) Akıl hastalığı nedeniyle işlediği fiilin hukuki anlam ve sonuçlarını algılamayan veya bu fiille ilgili olarak davranışlarını yönlendirme yeteneği önemli derecede azalmış olan kişiye ceza verilmez. Ancak, bu kişiler hakkında güvenlik tedbirine hükmolunur.
(2) Birinci fıkrada yazılı derecede olmamakla birlikte, işlediği fiille ilgili olarak davranışlarım yönlendirme yeteneği azalmış olan kişiye, ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası yerine yirmi beş yıl, müebbet hapis cezası yerine yirmi yıl hapis cezası verilir. Diğer hâllerde verilecek ceza, altıda birden fazla olmamak üzere indirilebilir. Mahkûm olunan ceza, süresi aynı olmak koşuluyla, kısmen veya tamamen, akıl hastalarına özgü güvenlik tedbiri olarak da uygulanabilir." şeklinde yasalaşmıştır.
Meclis Adalet Komisyonunca hazırlanan madde gerekçesinde: "Kişinin akıl hastası olup olmadığının tespiti ile hastalığının algılama ve irade yeteneği üzerinde ne gibi etkilerinin olabileceğini, davranışlarını ne surette etkilediğini genel olarak belirleme, tıbbi bir konudur. Uzman bilirkişi bu hususu ortaya koyduktan sonra, akıl hastası olan kişinin somut olay açısından algılama veya irade yeteneğinin olup olmadığını, akıl hastalığının somut olay açısından kişinin bu yeteneklerini ne ölçüde etkilediğini normatif olarak belirleme görevi, hâkime aittir." saptamasına yer verilmiştir.
Tüm bu yasal düzenlemeler ve gerekçeler dikkate alındığında; yeni ceza yasası sisteminde, failin akıl hastası olup olmadığının ve akıl hastası ise, bu rahatsızlığının algılama ve irade yeteneğini ne şekilde etkilediğinin uzman tabip tarafından tespit edilmesi ve sonrasında, somut olayda failin bu rahatsızlığının ne ölçüde etkili olduğunun hâkim tarafından takdir edilerek, yasanın hangi fıkrası uyarınca ve ne şekilde uygulama yapılacağının yine bizzat hâkim tarafından gösterilmesi gerektiği ortaya çıkmaktadır.
İnceleme konusu dosyada; her ne kadar sanık hakkında, TCK' nın 47'nci maddesinden yararlanabileceğine ilişkin bir adli rapor bulunmakta ise de, bu raporun 5237 sayılı Kanunun 32' nci maddesinin öngördüğü anlamda bir irdeleme, tartışma ve tanımlama içermediği ve adli rapor yeni yasa öncesinde düzenlendiğinden, hâkime ışık tutabilecek nitelikte değerlendirmelerden yoksun olduğu anlaşılmaktadır.
5237 sayılı Kanunun 32'nci maddesinin ilk fıkrası kaplamında akıl hastalığı bulunan failler hakkında sadece güvenlik tedbiri uygulanabilmekte; ikinci fıkra kapsamında değerlendirilen failler hakkında ise, hâkimin takdirine göre, eczada İndirim yapılabileceği gibi, hükmolunan cezanın güvenlik tedbiri olarak uygulanmasına da karar verilebilmekledir.
Bu itibarla, sanığın akıl hastalığının niteliğinin, 5237 sayılı Kanunun öngördüğü şekilde uzman tabip tarafından ortaya konulmasından sonra, bizzat hâkim tarafından, sanığın hukuki durumunun değerlendirilmesinde ve kanunun 32'nci maddesinin hangi fıkrası ve hangi cümlesi uyarınca uygulama yapılması gerektiğine karar verilmesinde hukuki zorunluluk bulunmaktadır.
Sonuç olarak; 5237 sayılı Kanunun 7 nci maddesinin 2'nci fıkrasında vücut bulmuş, "lehe kanunun tatbiki" şeklinde tanımlanabilecek genel prensip uyarınca, sanık hakkında lehe bir durum oluşabilmesi ihtimali göz önünde bulundurulup, mahkûmiyet hükmünün noksan soruşturma nedeniyle bozulmasına karar vermek gerekmiştir.
(¤¤)
Full & Egal Universal Law Academy