(5237 S. K. m. 22, 50, 61)
Dava: Sanığın, 09.08.2009 tarihinde ...Tepe isimsiz üs bölgesinde, müteveffa P.Er M.K. ile birlikte ayrı mevzide görevli oldukları, gündüz her mevzide bir askerin bulunduğu, ancak birbirlerini kontrol etmek amacıyla mevziler arası gidip gelebildikleri, sanığın kendi mevzisinden çıkarak müteveffanın bulunduğu mevziiye gittiği, birlikte silah bakımı yaptıkları, sanığın silahının üzerine zimmetli xxxxx seri numaralı HK- 33E piyade tüfeği olduğu, müteveffanın önce kendi silahını temizlediği, daha sonra sanığın kendi silahını temizlemeye başladığı, silah bakımının bitmesi üzerine sanığın silahının kurma kolunu çekip bıraktığı, şarjörü çıkartmak istediği, ancak şarjörü çıkartamadığı, bunun üzerine müteveffanın da sanığa şarjörü çıkartırken yardım etmek istediği, bu sırada sanığın elinin tetiğe değmesi nedeniyle silahın ateş aldığı ve müteveffa P.Er M.K.nin karın bölgesinden yaralandığı, ilk müdahalenin olay yerinde sanık tarafından yapıldığı, müteveffanın hücum yeleğini çıkarttığı, kalp masajı yaptığı, olay yerinden koşarak ilk yardım çantasınıalmaya gittiği, bu sırada bağırdığı, Mehmet, Mehmet dediği, yolda sanığı Uzm.Çvş. S.Y.nin gördüğü, sanığın şoka girdiği ve ellerinin titrediği, Uzm.Çvş. S.Y.ye kazayla P.Er M.K.yi vurduğunu söylediği, daha sonra olay yerine doktorun geldiği, damar yolu açıldığı ve P.Er M.K.yi helikopter ile hemen hastaneye sevk edildiği; mevziide görevli olan askerlerin silahlarının yarım dolduruşta bulunduğu, yani şarjör silaha takılı emniyetin kapalı olduğu, silahı sanığın temizlerken emniyetini fark etmeden açmış olabileceği, sanığın bu hususu hatırlayamadığı, sanığın olay anında altı aylık asker olup, mekanik nişancılık eğitimi aldığı, kendisine olaydan önce emniyet ve kaza önleme özel talimatlarının tebliğ edildiği, bu talimatlara göre hiçbir şekilde canlıya silah doğrultulmayacağının sanık tarafından bilindiği, sanığın buna rağmen tedbirsiz ve dikkatsiz davranarak silahın emniyetini farkında olmadan açtığı, şarjörü çıkartmaya çalıştığı sırada namlunun müteveffayı gösterdiği ve sanığın elinin tam dolduruşta olan silahın tetiğine gittiği, silahın ateş alması sonucu P.Er M.K.nin, sevk edildiği Asker Hastanesinde vefat ettiği; yapılan otopsi ve ölü muayene işlemi sonucunda müteveffanın vücudunda boğuşma, darp, cebir izi, delici, kesici ve ezici alet izine, zehirlenme bulgusuna rastlanmadığının, müteveffanın kesin ölüm sebebinin ateşli silah mermi çekirdeği yaralanmasına bağlı tranverskolon, duedonum ve abdaminal aort hasarı ve kanamasından kaynaklandığının belirtildiği; Jandarma Bölge KriminalLaboratuar Amirliği tarafından, sanığa zimmetli ve olayda kullanılan 15625 seri numaralı HK-33E piyade tüfeğinde yapılan inceleme sonucunda silahın kendiliğinden ateş alacak herhangi bir mekanik arızasının bulunmadığının belirtildiği, Jandarma Genel Komutanlığı Kriminal Amirliği tarafından düzenlenen raporda ise, atışın uzak atış olduğunun tespit edildiği, dosyada mevcut delillerden maddi vaka olarak anlaşılmaktadır.
Öncelikle belirtmek gerekir ki, adam öldürme fiillerinde, suç niteliğinin belirlenebilmesi, sanığın suç kastının saptanması ile mümkün olmaktadır. Kast, suçu teşkil eden hareketin neticelerini bilerek ve isteyerek işlemek iradesidir. Yani, irade sadece hareketi değil, aynı zamanda neticeyi de kapsamalıdır. İstenilen ve meydana gelen neticenin uygun olması halinde kastın varlığından söz edilebilir. Kastın varlığının kabulü için; failin iradesinin hem suçu oluşturan fiile, hem de bu fiilden meydana gelecek neticeye yönelik olması gerekmektedir. Failin iradesinin sadece fiile yönelik olması, neticenin istenmemiş veya düşünülmemiş olması halinde ise kasttan değil, ancak taksirden söz edilebilir.
Yerleşik yargı kararlarına göre, adam öldürme suçlarında failin iç dünyasını ilgilendiren kastının belirlenmesinde, failin dışa yansıyan davranışlarından hareket edilerek bir sonuca ulaşmak mümkündür. Bu bağlamda;
(a) Fail ile ölen arasında olay öncesine dayalı, öldürmeyi gerektirir bir husumetin bulunup bulunmadığı;
(b) Failin olayda kullandığı aracın öldürmeye elverişli olup olmadığı;
(c) Failin, davranışlarına kendiliğinden mi, engel bir sebebin etkisi ile mi son verdiği;
(d) Olay sonrasında failin ölene yönelik davranışları gözetilerek, failin olay sırasındaki konumu, davranışları ve kullandığı vasıtanın özellikleri itibariyle suç kastının ortaya konulmasının gerekli olmasının yanı sıra, ölendeki darbe sayısı ve şiddeti, darbenin vurulduğu bölgenin hayati bakımdan önemi ve failin kullandığı aracın kullanılış biçimi de failin kastının belirlenmesinde önem arz etmektedir.
Özellikle, değerlendirme yapılırken, öldürme sonucunu doğuran hareketlerin iradi olarak yapıldığı sonucuna varılsa bile, netice istenmemiş veya neticenin istenmiş olduğuna ilişkin kesin ve inandırıcı deliller elde edilememiş ise, olayda kastın değil, taksirin varlığını kabul etmek gerekir.
Taksir; 5237 sayılı TCKnın 22nci maddesinde, Dikkat ve özen yükümlülüğüne aykırılık dolayısıyla bir davranışın suçun kanuni tanımında belirtilen neticesi öngörülmeyerek gerçekleştirilmesi şeklinde tanımlanmaktadır.
Bilinçli taksir ise, TCKnın 22/3üncü maddesinde; Kişinin öngördüğü neticeyi istememesine karşın, neticenin meydana gelmesi olarak tanımlanmaktadır.
Kanundaki düzenlemelerden de açıkça görülebileceği üzere, taksir ile bilinçli taksir arasındaki fark, taksirde failin öngörülebilir nitelikteki neticeyi öngörmemesi, bilinçli taksir halinde ise bu neticeyi öngörmüş olmasıdır.
Uyum ve kararlılık gösteren Askeri Yargıtay kararlarında, öldürme sonucunu doğuran bir dizi hareket iradi olarak yapılmış olmakla birlikte sonuç istenmemiş ise, olayda kastın değil taksirin bulunduğu, eylemin kasten işlendiğinin kabulü için, sanığın iradi davranışlarını arzuladığı neticeyi elde etmek amacıyla, bilerek ve isteyerek yaptığının hiçbir şüphe ve tereddüde yer vermeyecek şekilde ortaya konulması gerektiği, adam öldürmenin kasten işlendiği konusunda şüphe ve tereddüt varsa, bu durumun sanık aleyhine yorumlanamayacağı kabul edilmektedir.
Öte yandan, sanık ile ölen M.K.nin samimi arkadaş oldukları tüm birlik personeli tarafından ve ölenin babası tarafından ifade edilmiş olup, bu durum aralarında bir sorun bulunmadığını ortaya koymaktadır.
Ayrıca, ölenin vücudunda kavga ya da boğuşmayı akla getirecek darp veya cebir izi mevcut değildir. Dinlenilen tanık beyanlarına göre sanık, ölenin yaralanmasından büyük bir üzüntü duyarak şoka girmiş ve meydana gelen neticenin tasavvur ve iradesine uygun düşmediğine delalet eden psikolojik tepkiler göstermiş, sıhhiye görevlisi olması sebebiyle de ilk tıbbi müdahaleyi gerçekleştirmiştir. Esasen mevzii görevi esnasında sanığın öleni kasten vurmasını gerektirecek bir sebep de ortaya çıkmamıştır.
Yapılan açıklamalar ışığında somut olaya dönüldüğünde; sanıkla ölenin samimi arkadaş olmaları, aralarında bilerek ve isteyerek öldürmeyi gerektirecek bir nedenin, herhangi bir husumetin bulunmaması, sanığın öleni kasten vurduğunu gösteren kesin ve inandırıcı hiç bir belirtinin ve delilin mevcut olmaması, olayın hemen öncesinde sanıkla ölen arasında bir tartışmanın bulunmaması, olaydan sonra sanığın üzüntüsünden şoka girdiği yönünde belirtiler göstermesi, ayrıca mevcut delillere göre, sanığın öleni kasten öldürmesi için hiçbir sebebin ortaya konamaması, eylemin gelişimi sürecinde taraflar arasında birbirini tahrik edici davranışların bulunmaması hususları birlikte değerlendirildiğinde, Askeri Mahkemece yasal ve inandırıcı gerekçelerle, sanığın eyleminin silahı ve cephanesi hakkında tedbirsizlik, dikkatsizlik, talimat ve emirlere aykırı hareket etmek sonucu, taksirle (öngörülebilir neticeyi öngörmeyerek) ölüme sebebiyet vermek suçunu oluşturduğunun kabulünde isabetsizlik bulunmadığı sonucuna varılmıştır.
TCKnın 22/4üncü maddesinde, taksirle işlenen suçtan dolayı verilecek olan cezanın failin kusuruna göre belirleneceği öngörülmüştür. TCKnın 61/1inci maddesinde de; hakimin iki sınır arasında temel cezayı belirlerken, suçun işleniş biçimini, suçun işlenmesinde kullanılan araçları, suçun işlendiği zamanı ve yeri, suçun konusunun önem ve değerini, meydana gelen zarar veya tehlikenin ağırlığını, failin kast veya taksire dayalı kusurunun ağırlığı ile failin güttüğü amaç ve saiki göz önünde bulundurmak zorunda olduğu belirtilmiştir. Mevcut düzenlemelere göre, hakim yasal gerekçelerini göstermek suretiyle iki sınır arasında temel cezayı serbestçe belirleyebilecektir. Bu belirleme hakimin takdir hakkı içinde olmakla birlikte, bu takdirini kullanırken anılan maddede sayılan nesnel ve öznel ölçütleri gözetmesi, yanılgıya, çelişkiye düşmemesi gerekmektedir.
Her olayın özelliğine göre, taksire dayalı kusurun ağırlığı farklılık arz edebileceğinden, bu hususta önceden bir belirleme yapmak olanağı da bulunmamaktadır.
Ancak, failin taksir teşkil eden tek bir hareketi sonucu meydana getirmiş olabileceği gibi, her biri taksir teşkil eden birden fazla hareketinin birleşmesiyle de sonuç meydana gelmiş olabilir. Bir başka ifadeyle, failin hem tedbirsizlik ve dikkatsizliği veya meslek ve sanatta acemiliği, hem de emir ve talimatlara riayetsizliği suç teşkil eden neticeye yol açmış olabilir. Her iki durumda da failin taksiri söz konusu olmakla birlikte, son durumda kusurlu davranışları daha ağır olduğundan, kusurunun daha yoğun olduğunu kabul etmek gerekir.
Diğer taraftan, mağdurun kusurlu hareketinin neticenin gerçekleşmesinde sanığın kusuruna katkıda bulunduğu durumda da, sanığın tek başına kusurlu olmasına göre daha az yoğunlukta kusurdan söz etmek mümkündür.
Sanığın, görev sırasında taşıdığı silahın eğitimini gördüğü, atış yaptığı ve silahın emniyeti ile ilgili talimatların kendisine tebliğ edildiği, dolayısıyla silahın kullanımı, mekanik işleyişi ve emniyeti konusunda yeteri kadar bilgi ve beceri seviyesinde olduğu anlaşılmaktadır.
Dosyada mevcut deliller ışığında yapılan kabule göre, sanığın kusurundan bahsedilerek cezanın teşdiden verilmesine ilişkin gerekçe ve takdir yönünden de bir isabetsizlik bulunmamaktadır.
Ancak, TCKnın 50/4üncü maddesinde; Taksirli suçlardan dolayı hükmolunan hapis cezası uzun süreli de olsa; bu ceza, diğer koşulların varlığı halinde, birinci fıkranın (a) bendine göre adli para cezasına çevrilebilir. Ancak, bu hüküm, bilinçli taksir halinde uygulanmaz düzenlemesi yer almaktadır.
Bu itibarla, somut olayda bilinçli taksir hükümlerinin uygulanmamış olması ve sanığa verilen uzun süreli hapis cezasının seçenek yaptırımlara çevrilmesine yasal engel bulunmaması karşısında, gerekçeli hükümde sanığa verilen hapis cezasının, yasal imkansızlık nedeniyle adli para cezasına çevrilmediği yönündeki gerekçe hatalı olduğundan, mahkumiyet hükmünün uygulamaya ilişkin gerekçe yönünden bozulmasına karar verilmiştir. (¤¤)
Full & Egal Universal Law Academy