(1632 S. K. m. 91, 106) (5271 S. K. m. 219)
.. Kolordu Komutanlığı Askeri Mahkemesinin 17.12.2014 tarihli ve 2014/720-1322 E.K. sayılı hükmü ile; sanığın 21.3.2014 tarihinde ölümle sonuçlanan silahla amire fiilen taarruz suçunu işlediği kabul edilerek, ASCKnın 106ncı maddesi delaletiyle, ASCKnın 91/2 ve 91/3üncü maddesinin ikinci cümlesi gereğince takdiren müebbet hapis cezasıyla cezalandırılmasına karar verildiği;
Dairemizin 6.10.2015 tarihli ve 2015/419-611 E.K. sayılı kararı ile; 28.5.2014, 25.6.2014, 23.7.2014, 17.9.2014, 15.10.2014, 12.11.2014 ve 10.12.2014 tarihli duruşmalara ait tutanakların, duruşmaya katılan hâkim üyeler tarafından imzalanmamasının, CMKnın 219/1inci maddesine aykırı düştüğü açıklanmak suretiyle, hükmün usule aykırılık sebebiyle bozulmasına karar verildiği;
Askeri Mahkemenin 11.12.2015 tarihli ve 2015/1670-1548 E. K. sayılı hükmü ile; CMK'nın 232/'üncü maddesinin sadece hüküm ve kararların duruşmaya katılan hâkimler tarafından imzalanmasını öngörmesi sebebiyle, herhangi bir hüküm ve karar ihtiva etmeyen duruşma tutanaklarının CMK'nın 219/1inci maddesi gereğince sadece mahkeme başkanı ve tutanak katibi tarafından imzalanmış olmasının herhangi bir usule aykırılık oluşturmadığı açıklanıp, eski hükümde direnilmek suretiyle; sanık hakkında ASCKnın 106ncı maddesi delaletiyle, ASCKnın 91/2 ve 91/3'üncü maddesinin ikinci cümlesi gereğince takdiren müebbet hapis cezasına hükmolunduğu;
Askeri Yargıtay Daireler Kurulunun 5.5.2016 tarihli ve 2016/25-38 E.K. sayılı kararıyla direnme hükmünün usul yönünden bozulması üzerine, Askeri Mahkemenin temyize konu edilen hükmü ile; sanığın, 21.3.2014 tarihinde ölümle sonuçlanan silahla amire fiilen taarruz suçunu işlediği kabul edilerek, ASCKnın 106ncı maddesi yollamasıyla, 91'inci maddesinin 2 ve 3'üncü maddeleri uyarınca müebbet hapis cezası ile cezalandırılmasına, başka herhangi bir indirim uygulanmasına takdiren yer olmadığına karar verildiği;
Bu hükmün, sanık müdafii tarafından, suç nitelendirmesine, haksız tahrike, eksik incelemeye dayanan sebeplerle temyiz edildiği; görülmektedir.
Yapılan incelemede:
Sanık ile maktul Er H.G.in aynı birlikte görev yaptıkları, 21.3.2014 tarihinde maktulün 19.30-21.30 saatleri arasında
numaralı kuledeki nöbetini tutmaya başladığı, saat 21.13 sıralarında devriye çavuşu M.Ö.in 21.30-23.30 nöbetçileri olan sanık ile E.K.ı koğuştan alarak üzerlerine zimmetli silahları ile birlikte Ani Müdahale Mangasına giderek doldur-boşalt yaptırdıktan sonra nöbet yerine doğru götürdüğü, sanığın hızlı bir şekilde önden gittiği, yaklaşık on dakika sonra nöbet yerine vardıkları, devriye çavuşunun o sırada halihazırda 3 numaralı kule nöbet yerinde nöbetçi olan maktulü nöbet değişimi için kulübenin 2-3 metre ilerisine çağırdığı, ortamın karanlık olduğu, herhangi bir aydınlatma bulunmadığı, maktulün nöbet kulübesinden çıktığı esnada sanığın aniden omzundaki silahı yere attığı, hiçbir şey söylemeden maktulün üzerine atladığı, aynı gün saat 21.00 sıralarında kışla yemekhanesinden temin ettiği siyah saplı ekmek bıçağını rastgele 2-3 kez maktule sapladığı, aldığı darbeler üzerine maktulün nöbet kulübesinin içerisine doğru düştüğü, devriye çavuşunun ne yapıyorsun diye bağırarak sanığı kucaklayıp geriye doğru savurduğu, sanığın kaçmaya başladığı, haber verilmesi üzerine olay yerine gelen Ani Müdahale Mangası personeli tarafından hastaneye kaldırılan maktulün tüm müdahalelere rağmen kurtarılamayarak vefat ettiği, kaçarak Tabur binasına giren sanığın ise Tabur Nöbetçi Subayı ve diğer personel tarafından ikna edilmesi sonucu elindeki bıçağı bırakıp teslim olduğu, sanığın bıçak darbelerinin maktulün göğüs sol üst yanında meme ucunun 7 cm. sol üst yanında 3 cm. uzunluğunda bir açısı dar, bir açısı geniş, sol uyluk ön iç yan bölgesinde 1,5 cm. iç yana doğru 5 cm. yüzeysel kas içi seyirli bir açısı dar, bir açısı geniş ve göğüs sol yanında meme başının 3,5 cm. sol alt yanında 0,4 cm. ve 0,2 cm. boyutlarında cilt altı kas kesisi yaralanmasına yol açtığı, İstanbul Adli Tıp Kurumu Başkanlığının 31.3.2014 tarihli ve 1070 sayılı otopsi raporuna göre maktulün ölümünün kesici-delici alet yaralanmasına bağlı trakea ve büyük damar kesisinden gelişen dış kanama ve kan aspirasyonundan ileri gelen solunum yetmezliği sonucu meydana geldiği anlaşılmaktadır.
Ceza Muhakemesi Hukukunda görev konusunu düzenleyen kurallar kamu düzenine ilişkindir. Görevli olmayan mahkemenin davaya bakması kesin hukuka aykırılık teşkil eder ve bu durum 353 sayılı Kanunun 207nci maddesinin üçüncü fıkrasının "A" bendi uyarınca mutlak bozma sebebidir. Bu nedenle, Kurulumuzca esasa girilmeden öncelikle görev konusu tartışılmıştır. Askeri yargıda genel görev 353 sayılı Kanun'un 9'uncu maddesinde düzenlenmiştir. Buna göre, Askeri mahkemeler kanunlarda aksi yazılı olmadıkça, asker kişilerin askeri olan suçları ile bunların asker kişiler aleyhine yahut askerlik hizmet ve görevleri ile ilgili olarak işledikleri suçlara ait davalara bakmakla görevlidirler. Askeri mahkemelerde yargılamayı gerektiren ilginin kesilmesi halinde ise, aynı Kanunun 17'nci maddesi uyarınca, suçun; askeri bir suç olmaması veya askeri bir suça bağlı bulunmaması halinde askeri mahkemenin görevi sona erecektir.
Somut olayda, sanığın suç tarihinden önce askerliğe elverişli olmadığının tespit edilmesi halinde, 353 sayılı Kanunun 9 ve 17'nci maddeleri kapsamında Askeri mahkemede yargılanması mümkün değildir.
Eğitim Hastanesi Sağlık Kurulunun 9.7.2014 tarihli ve 2014/8596 numaralı TSK Sağlık Raporuyla sanığın suç tarihlerinde askerliğe elverişli olduğunun belirtilmesi karşısında, inceleme konusu hükümde göreve yönelik noksan soruşturma bulunmadığına karar verilmiştir.
Üyeler
ve
; bozmadan sonra dava dosyasına giren
Hastanesi Baştabipliğinin 22.2.2016 tarihli rapor ön bildirim belgesinde sanığın suç tarihinde askerliğe elverişliliği ile ilgili kuşkulu ibarelere yer verilmesi nedeniyle konunun açıklığa kavuşturulması gerektiği, zira bu durumun suç vasfına bağlı olarak Askeri yargının görevli olup olmadığı hususunun tespitinde belirleyici olduğu görüşüyle çoğunluğun bu kararına iştirak etmemişlerdir.
Diğer taraftan, sanığın suç oluşturduğu sabit görülen fiilinin kabulünde herhangi bir isabetsizlik bulunmadığından, tebliğnamede noksan soruşturma olarak ileri sürülen tanıklar M.Y., Ş.D. ve F.K.ın beyanlarının yeniden tespit edilmesi gerektiği yönündeki görüşe, adı geçen tanıkların beyanlarının yeterli görülmesi nedeniyle iştirak edilmemiştir.
İnceleme konusu hükümde göreve yönelik noksan soruşturma bulunmadığı karara bağlandıktan sonra, askeri mahkemenin görevli olup olmadığı hususunun tartışılmasına geçilmiştir. Askeri Ceza Kanununda üst ve astlara karşı yapılan en basit kasten yaralamadan, öldürmeye kadar her türlü fiili taarruz için özel düzenlemeler mevcuttur. Bu durumda 353 sayılı Kanunun 9'uncu maddesi uyarınca yargılama Askeri mahkemelerde görülecek, sanığın terhis edilmesi veya bir başka nedenle askerlikle ilişiğinin kesilmesi halinde de suçun askeri bir suç olması nedeniyle Aynı Kanunun 17'nci maddesi uyarınca yargılama Askeri mahkemece sonuçlandırılacaktır. Aynı rütbe ve kıdemi taşıyan asker kişilerin birbirlerine karşı işledikleri kasten yaralama ve öldürme fiilleri ise genel hükümlere tabidir. Bu durumda da suçun asker kişi tarafından asker kişi aleyhine işlenmiş olması nedeniyle yargılamaya Askeri mahkemelerce başlanacak, ancak sanığın askerlikle ilişiğinin kesilmesi halinde ise Askeri mahkemenin görevi sona ereceğinden, dosyanın görevsizlik kararı verilerek adliye mahkemesine gönderilmesi gerekecektir.
Somut olayda, mağdur ile aynı rütbeyi taşıyan sanığın terhis olması nedeniyle, yukarıda açıklanan sebeplerle sanığın eyleminin hangi suçu oluşturacağının, dolayısıyla suç vasfına bağlı olarak görevli yargı kolunun belirlenmesi gerekmektedir.
Askeri Yargıtayın yerleşik kararlarında vurgulandığı üzere, ASCKnın 15inci maddesinde; nöbetçi, "Hazarda ve seferde emniyet, muhafaza, disiplin, tarassut maksatlarıyla, silahlı olarak bir yere konulan ve muayyen bir talimatı bulunan tek veya çift askerdir" şeklinde tanımlanmaktadır. Aynı Kanunun 106ncı maddesinde ise; nöbetçiye taarruz edenlerin, bu suçu amire karşı yapmış sayılarak, cezalandırılacakları belirtilmiştir. Söz konusu kanun hükmü ile; kanun koyucu tarafından nöbetçi, ifa ettiği hizmetin önemi göz önünde bulundurularak korunmak istenmiştir. Diğer bir deyişle silahlı nöbetçiye karşı işlenmiş suçlar, şahsa karşı değil, askeri itaate karşı işlenmiş suçlar olarak telakki edilmektedir. Bu bakımdan karakol, nöbetçi ve devriyenin bütün asker kişilere karşı amir sayılmaları (hizmeti düzenleyip yürüten kendi amirleri hariç), ancak, görev nedeniyle kendilerine verilen yetki hudutları dâhilindeki müdahaleleri sırasında (görevi icra halinde) madde metninde yazılı suçların kendilerine karşı işlenmesi halinde söz konusu olacaktır.
Öte yandan, silahlı nöbetçinin ifa ettiği görev sebebiyle amir sayılması ve ASCKnın 106ncı maddesinde yazılı kanuni himayeden yararlanabilmesi için nöbet görevinin ASCKnın 15/1, İç Hizmet Kanununun 76, 77 ve İç Hizmet Yönetmeliğinin 395inci maddelerine uygun bir biçimde yapılması ve nöbetçinin talimatla tespit olunan nöbet hizmeti kapsamına girmeyen, görev hudutlarını aşan, mevzuatla bağdaşmayan yersiz müdahale ve gereksiz fiilleri işlememesi gerekmektedir.
Diğer taraftan, aynı nöbet saat dilimine dâhil silahlı nöbetçi erbaş ve erlerin, keza birlikte nöbet tutan silahlı devriyelerin, mevzuatla bağdaşan durumda olmaları halinde özellikle birbirlerine karşı nöbet hizmetinden kaynaklanan amirlik durumları bulunmamaktadır. Ayrıca, nöbetçi statüsünün ancak nöbet yerine gelinip nöbet değişimi yapılmasından sonra kazanıldığı kabul edilmelidir. Dolayısıyla, nöbet kıtasında yer alsa bile, mahalline götürülerek nöbet hizmetini devralması sağlanmadığı sürece bu durumdaki asker kişilerin ASCKnun 106ncı maddesinin sınırlı biçimde belirlediği nöbetçi himayesinden yararlanması mümkün değildir.
Somut olayda, sanığın nöbet değişimi sırasında henüz nöbetini devretmemiş olan mağdura karşı öldürme fiilini gerçekleştirdiği görülmektedir. Nöbetçi statüsünde bulunan mağdurun, sanığa karşı, nöbet hizmeti kapsamına girmeyen, görev hudutlarını aşan, mevzuatla bağdaşmayan yersiz müdahale ve gereksiz fiilleri bulunmamaktadır. Bu nedenle; mağdurun, ASCK'nın 106ncı maddesi kapsamında sanığın amiri konumunda bulunduğu kabul edilmelidir.
Askeri Ceza Kanunun Üçüncü Babının Beşinci Faslında Askeri İtaat ve İnkıyadı Bozan Suçlar arasında bulunan ve bu niteliği itibariyle de sırf askeri suçlardan sayılan Âmire ve Üste fiilen taarruz suçu Askeri Ceza Kanunun 91'inci maddesinde özel olarak düzenlenmiştir. Bu maddede, âmir ve üstün kişiliğinde somutlaşan askeri otoritenin, astın her türlü fiili taarruzundan korunması amaçlanarak, taarruzun biçimine, yapıldığı ortama ve doğurduğu sonuçlara göre hafiften ağıra doğru çeşitli ve kesin yaptırımlar ön görülmüştür.
ASCK'nın 91'inci maddesi; "1. Amire veya mafevka fiilen taarruz eden veya fiilen taarruza teşebbüs eden üç seneden, az vahim hallerde altı aydan aşağı olmamak üzere hapsolunur. 2. Taarruz veya taarruza teşebbüs silahlı olarak veya bir hizmet esnasında veya toplu asker karşısında veyahut silah ve tehlikeli bir alet ile yapılmış ise beş seneden, az vahim hallerde bir seneden aşağı olmamak üzere suçluya hapis cezası verilir. 3. Taarruz, amirin veya mafevkin vücudunda tahribatı mucip olmuşsa onbeş seneden az olmamak üzere ağır hapis, eğer ölümü mucip olmuşsa müebbet ağır hapis, az vahim hâllerde yirmidört seneden otuz seneye kadar ağır hapis cezası verilir. 4. Taarruz veya taarruza teşebbüs seferberlikte yapılmışsa yirmi seneden, az vahim hâllerde onbeş seneden az olmamak üzere ağır hapis, eylem amir veya mafevkin vücudunda tahribatı mucip olmuşsa müebbet ağır hapis, ölümü mucip olmuş ise ölüm cezası verilir." hükmüne amirdir.
Maddenin ilk iki fıkrasında Türk Ceza Kanununun genel hükümlerinden farklı olarak, suçun teşebbüs halinde kalması dahi tamamlanmış suç gibi cezalandırılmıştır. Maddenin üçüncü fıkrasında ise, eylem sonucu âmirin vücudunda tahribatın veya ölümün meydana gelmesi hali cezai yaptırıma bağlanmıştır. Burada fiilin tamamlanmış olması şart olduğundan teşebbüse yer verilmemiş, doğrudan doğruya fiilin doğurduğu sonuca göre ceza belirlenmiştir. Dördüncü fıkrada ise diğer üç fıkrada belirtilen fiillerin seferberlik halinde işlenmesi halinde verilecek olan cezalar gösterilmektedir.
ASCK'nın 91'inci maddesinde yer alan bu düzenleme ve Askeri Yargıtayın 28.12.1945 tarihli ve 1945/3864-6100 E.K. sayılı İçtihatları Birleştirme Kurulu Kararı göz önüne alındığında; gerek tahribat veya ölüm gibi sonuç doğuran, gerek bu sonuçlar meydana gelmemekle birlikte cismani bütünlüğe yönelik her türlü fiili taarruzda, taammüt ve öldürmeye ilişkin bir kastın ayrıca aranmasına gerek bulunmamakta ve fiilen taarruz kastıyla hareket edilmesi, suçun oluşması açısından yeterli olmaktadır. Diğer bir ifadeyle, âmir ve üstün vücut bütünlüğüne yönelik fiili taarruzlar ASCK'nın 91'inci maddesinde özel olarak düzenlenmiş olup, en basit müessir fiilden öldürmeye kadar her türlü fiili taarruz için, fiilin işleniş biçimine, suçun işlendiği ortama ve eylemin doğurduğu sonuca göre ceza tayin edilmiş olduğundan, bu gibi durumlarda Türk Ceza Kanununun kasten müessir fiil ve kasten adam öldürmeye ilişkin hükümlerinin uygulanması mümkün değildir. Aksi düşüncenin kabulü halinde, sanığın zihninde oluşan ve sübjektif bir nitelik taşıyan suç işleme iradesine göre, kimi fiillere üste fiilen taarruz, kimi fiillere kasten veya taammüden adam öldürme, öldürmeye teşebbüs veya yaralama niteliklerini vermek gibi farklı sonuçlar doğmasının yanı sıra, uygulamada birlik sağlanamayacağı ve çelişkiler meydana gelebileceği gibi, Askeri Ceza Kanununun 91'inci maddesinin konuluş amacına ve Kanunun sistematiğine de ters düşen bir durum yaratılmış olacaktır.
Bu görüşe karşı, öldürme kastıyla hareket edilen ve fakat tahribat veya ölüme yol açmayan amire veya üste fiilen taarruz halinde ASCK'nın 91/2'nci maddesinin uygulanmasının ceza adaletine uygun düşmeyeceği ve bu nedenle TCK'nın 81 veya 82'nci maddeleri ve teşebbüs hükümlerine göre uygulama yapılması gerektiği şeklinde bir düşünce ileri sürülebileceği akla gelebilirse de; böyle bir görüşe katılmak, ceza uygulama tekniğine aykırı düşeceği gibi, suç ve cezaların kanuniliği ilkesiyle de bağdaşmayacaktır. Kaldı ki; ASCK'nın 91/2'nci maddesinde beş yıldan yirmi yıla kadar ceza öngörüldüğünden, hâkim, bu sınırlar içerisinde, gerekçesini göstermek şartıyla, takdir hakkını kullanarak fiile ve sanığın kişiliğine uygun cezayı serbestçe tayin ve tespit etmek hak ve yetkisine sahip bulunmaktadır. Nitekim Askeri Yargıtay İçtihatları Birleştirme Kurulunun 28.12.1945 tarihli ve 1945/3864-6100 E.K., Askeri Yargıtay Genel Kurulunun 29.12.1950 tarihli ve 1950/1855-2420 E.K., Askeri Yargıtay Daireler Kurulunun 20.2.1992 tarihli ve 1992/26-25, 17.6.1993 tarihli ve 1993/56-55 E.K., 24.2.2000 tarihli ve 2000/49-54 E.K. ve 19.4.2001 tarihli ve 2001/41-41 E.K. sayılı ilamları da bu doğrultudadır.
Yukarıda yapılan açıklamalar ışığında somut olay değerlendirildiğinde; sanığın sabit görülen fiiliyle amiri konumunda bulunan mağduru öldürmek suretiyle, ASCK'nın 91'inci maddesinde düzenlenen ölümle sonuçlanan âmire fiilen taarruz suçunu işlediği anlaşılmaktadır. Dolayısıyla, sanığa isnat edilen suçun askeri bir suç olması ve asker kişi olan amiri aleyhine işlenmiş olması nedeniyle, 353 sayılı Kanunun 9'uncu maddesi uyarınca başlangıçtan itibaren yargılama görevi Askeri mahkemeye aittir. Sanığın suç tarihinden sonra askerliğe elverişsiz hale gelmesi nedeniyle terhis edildiği anlaşılmakta ise de, terhis edilmiş olmasının, işlenilen suçun askeri bir suç olması nedeniyle, 353 sayılı Kanunun 17'nci maddesi uyarınca Askeri mahkemenin görevine bir etkisi bulunmamaktadır. Bu itibarla; suç vasfı itibariyle de yargılama görevinin Askeri mahkemeye ait olduğuna karar verilmiştir.
Üyeler
. ve
; sanığın öldürme fiilinin nöbet hizmetiyle bir ilgisinin bulunmadığı, sanığın mağdura karşı beslediği husumet nedeniyle gerçekleştirildiği, ASCKnın 106ncı maddesinde sınırlı olarak tanımlanan ve dar yorumlanması gereken amirlik himayesinin dar yorumlanması gerektiği, sanık ile mağdurun kişisel ilişkisinin bir sonucu olarak, nöbet görevinin icra ve ifasından kaynaklanmayan bir biçimde, nöbet değişikliği için beklenilen yer ve zaman diliminde gerçekleşen kasten bir insanı öldürme fiilinin, askeri itaatin korunması kapsamında değerlendirilmesi ve mağdura amirlik statüsü verilerek suç niteliğinin silahla amire fiilen taarruz sonucu ölüme sebebiyet olarak kabul edilmesinin söz konusu olamayacağı, bu durumda sanıkla mağdurun aynı rütbede olması ve sanığın terhis edilmesi nedeniyle, askeri mahkemenin görevinin sona erdiği, yargılamanın TCK hükümleri uygulanmak suretiyle adliye mahkemesinde yapılması gerektiği düşüncesiyle, çoğunluğun kararına katılmamışlardır.
Bu itibarla, Askeri Mahkemece gösterilen yasal ve yeterli gerekçeyle; sanığın suç oluşturduğu sabit görülen fiilinin kabulünde ve bunun nitelendirilmesinde, sanık hakkında haksız tahrik hükümlerinin uygulanmamasında herhangi bir hukuka aykırılık bulunmadığı sonuç ve kanaatine varıldığından, sanık müdafiinin eksik incelemeye, suç nitelendirmesine ve haksız tahrike dayanan temyiz sebepleri kabule değer görülmemiştir.
Yukarıda yapılan açıklamalar ışığında uygulamaya ilişkin gerekçe incelendiğinde; temel ceza belirlenirken gerekçe gösterilmeksizin aleyhe sonuç doğuracak şekilde, sanığın fiilinin "az vahim hal" kapsamında değerlendirilmediği görülmektedir. Anayasa'nın 141/3 ve CMK'nın 34/1'inci maddeleri uyarınca bütün mahkeme kararlarının gerekçeli yazılması zorunludur. Gerekçe, verilen hükmün dayanaklarının akla, hukuka ve dosya içeriğine uygun olarak izah edilmesidir. Yasal ve yeterli olmayan, dosya içeriğine uymayan bir gerekçeyle karar verilmesi hem kanun koyucunun amacına uygun düşmeyecek, hem de tarafları tatmin etmeyerek keyfiliğe yol açacaktır.
Askeri Ceza Kanununda bazı suçlar için az vahim hal kabul edilerek daha az ceza tertip edilmesine rağmen, bu kavramın bir tanımını yapılmamıştır. Yerleşik Askeri Yargıtay kararlarına göre, zaman ve mekâna; fiilin işleniş tarzına ve amacına yahut suçtan doğan neticenin ağırlığına veya hafifliğine göre "az vahim halin" uygulanıp uygulanmayacağını hâkim takdir edecektir. Takdirin objektif ölçütlere dayanıp dayanmadığı, makul ve mantıki olup olmadığı, herhangi bir zaafa düşülüp düşülmediği hususlarının denetiminin ise Askeri Yargıtay tarafından yapılacağı hususunda bir tereddüt bulunmamaktadır.
Bu itibarla; temel cezanın belirlenmesi bakımından, denetime imkân verecek ölçüde gerekçe içermeyen yerel mahkeme hükmünün, uygulamaya ilişkin gerekçesizlik nedeniyle bozulmasına oy birliği ile karar verilmiştir.
Ayrıca, Askeri Mahkemece "Olayın hemen sonrasında pişmanlık göstermeyen sanık yaralı olan maktule yardım etmek yerine koşarak olay yerinden kaçmıştır. Sonrasında kendiliğinden yetkili makamlara teslim olabilecekken Tb.Nöb.Sb. tarafından ikna edilmesi neticesinde teslim alınmış ve elindeki bıçağı bırakmıştır. Bu olaylardan sanığın pişmanlık göstermediği sonucuna varılmıştır. Maddi olayda sanık tutuklu olduğu süreçte iki kez hücre hapsi cezasıyla cezalandırılmıştır. Bu cezalara ilişkin gerekçeli kararlar irdelendiğinde aslında sanığın işlemiş olduğu suçtan yeterince ders çıkarmadığı anlaşılmaktadır." şeklinde gerekçe gösterilerek sanık hakkında takdiri indirim yapılmadığı görülmektedir.
TCK'nın 62'nci maddesinde düzenlenen takdiri indirim hükümlerinin uygulanması bakımından, hâkim; failin geçmişi, sosyal ilişkileri, fiilden sonraki ve yargılama sürecindeki davranışları, cezanın failin geleceği üzerindeki olası etkilerinin yanında, her somut olaya göre değişebilecek ve önceden öngörülemeyecek nedenleri de birlikte değerlendirerek, bu hususta hak, adalet ve nasafet kurallarına uygun biçimde uygulama yapmalıdır.
Somut olayda, sanığın sabıkasının bulunmadığı, fiilden sonra kışla dışına kaçmak yerine kolayca yakalanabileceği Tabur binasına gittiği, nöbetçi subayına direnmeden elindeki suç aletiyle teslim olduğu, aşamalarda suçlamayı kabul ederek samimi beyanlarda bulunduğu, kovuşturma evresinde duruşma tutanaklarına yansıyan olumsuz bir davranışına rastlanılmadığı gibi pişmanlığını da dile getirdiği dikkate alındığında, Askeri Mahkemenin takdiri indirim yapılmamasına ilişkin gerekçesinin dosya içeriği ile uyumlu olmadığı, sanığın tutuklu iken iki kez hücre hapsiyle cezalandırılması şeklindeki disiplin yaptırımlarının da tek başına takdiri indirim uygulanmamasına gerekçe yapılamayacağı kanaatine varıldığından, hükmün ayrıca yasal ve yeterli gerekçe gösterilmeden takdiri indirim yapılmamasına karar verilmesi yönünden de bozulmasına karar verilmiştir.
Başkan
; takdiri indirim yapılmamasına ilişkin gerekçenin yasal ve yeterli olduğu görüşüyle, çoğunluğun bu yöndeki bozma kararına iştirak etmemiştir.
Sonuç Ve Karar: Yukarıda açıklanan nedenlerle;
Sanık müdafiinin temyizine atfen ve resen, 353 sayılı Kanunun 221/1inci maddesi uyarınca, mahkûmiyet hükmünün uygulamaya yönelik gerekçesizlik nedeniyle BOZULMASINA;
14.2.2017 tarihinde, tebliğnameye sonuçta uygun sebepte farklı olarak, Başkan
ın karşı oyu ve oyçokluğuyla karar verildi. (¤¤)
Full & Egal Universal Law Academy