(353 S. K. m. 163)
KONU: Üste hakaret suçundan sanık Lv.Bnb.F.G. hakkında 5 nci P.Er.Eğt. Tug.K.lığı Askeri Mahkemesince verilen mahkumiyet hükmünü bozan Askeri Yargıtay 2 nci Dairesinin bu kararma karşı Başsavcılığın itirazının incelenmesidir.
OLAY VE İDDİA: 5 nci P.Er Eğt.Tug.K.lığı As.Savcılığının 21.3.1997 gün ve 1997/42-69 sayılı iddianamesi ile;
Sanığın 4 Ekim 1996 günü 4 ncü Komd.Tugayının iaşe işlemlerini görüştüğü Tugay Loj.Şb.Md.olan Kur.Bnb.Ömer Faruk KÜÇÜK' e telefonda "Binbaşım oraya gelir senin sülaleni, ananı, avradını....sinkaf ederim, beni oraya getirme" demek suretiyle hizmet esnasında üste hakaret suçunu işlediği belirtilerek As.C.K.nun 85/1 nci maddesinin 1 nci fıkrasının ikinci cümlesi gereğince cezalandırılması istemi ile kamu davası açılmıştır.
HÜKÜM: 5 nci P.Er Eğt. K.lığı Askeri Mahkemesinin 24.2.1998 gün ve 1998/184-22 sayılı hükmü ile;
Sanığa isnat edilen eylemin adiyen üste hakaret suçunu oluşturduğu kabul edilerek As. C.K.nun 85/1 (takdiren ve teşdiden), TCK. nun 5 l/son ve 59/2 nci maddeleri uyarınca neticeten 8 gün hapis cezası ile cezalandırılmasına karar verilmiştir.
TEMYİZ: Hüküm, sanık tarafından kendisine isnat edilen üste hakaret suçunun oluşmadığı belirtilerek temyiz edilmiştir.
TEBLİĞNAME: Askeri Yargıtay Başsavcılığının 20.10.1998 gün ve 1998/3205 sayılı tebliğnamesi ile; hükmün onanmasına karar verilmesi yönünde görüş bildirilmiştir.
DAİRE KARARI: As. Yargıtay 2 nci Dairesinin 28.10.1998 gün ve 1998/728-726 sayılı ilamı ile; sanığın cezalandırılmasına yeterli kanıt bulunmadığı, ortaya konan kanıtlara göre atılı suçun gerçekleşmesinin kuşkulu olduğu sonucuna varıldığı belirtilerek hükmün esastan bozulmasına karar verilmiştir.
İTİRAZ TEBLÎĞNAMESİ: Askeri Yargıtay Başsavcılığının 19.11.1998 gün ve 1998/3205 sayılı tebliğnamesi ile;
Dosyada mevcut deliller bir bütün olarak değerlendirildiğinde, sanığa isnat edilen üste hakaret suçunun maddi ve manevi unsurları itibariyle oluştuğu belirtilerek Daire kararına itiraz edilmiştir.
DAİRELER KURULU KARARI
Rapor okunup, sözcü üyenin açıklamaları dinlenildi. Başsavcılığın itirazının süresinde olduğu anlaşılmakla dosya incelendi.
GEREĞİ DÜŞÜNÜLDÜ: Dosya içeriğine, iddia ve kabule göre olay; 5 nci Piyade Er Eğitim Tugayı Lv.Şb.Md.olan sanık Lv.Yzb.F. G.'in, ikmal sırasında bulunması gereken irtibat subayının gelmemesi üzerine, 4 Ekim 1996 günü telefonla arayıp konuştuğu 4 ncü Komando Tugayı Loj.Şb.Md.olan Mağdur Kur.Bnb.Ö.Faruk KÜÇÜK' le, irtibat subayının gönderilmemesi konusunda aralarında çıkan tartışma sırasında ona avrat küfretmek suretiyle hizmet esnasında üste hakaret suçunu işlediği iddiasından ibaret olup Daire ile Başsavcılık arasındaki anlaşmazlık maddi olayın sübutuna ilişkindir ve dosyada mevcut delillerin mahkumiyet için yeterli olup olmadığının açıklığa kavuşturulması gerekmektedir.
Daireye göre; dosyada mağdur Bnb. Ömer Faruk KÜÇÜK' ün anlatımı dışında tarafsız tanık veya başka bir kanıt bulunmamaktadır. Mağdurun herhangi bir kanıtla desteklenip doğrulanmayan anlatımlarını ise kuşku ile karşılamak gerekir. Her ne kadar mağdur, kendisine hakaret içeren sözlerin sanık tarafından söylendiğini olayın tanıklarına anlatmış, onlar da bunu doğrulamışlarsa da, bu tanıkların bilgileri kendi görgülerine dayanmamaktadır; dolayısıyla yasal anlamda tanık sayılmaları mümkün değildir. Bu nedenle bu tanıkların beyanlarının sübutun kabulünde dikkate alınmaması gerekir. Askeri mahkemenin, sübjektif bir takım gerekçelerle mağdurun anlatımının doğru olduğu yargısına varması hatalı bir değerlendirmedir. Mağdurun iç alemini anlamaya olanak bulunmadığından, çeşitli nedenlerle sanıktan şikayetçi olması mümkündür. Bu duruma göre sanığın cezalandırılmasına yeterli kanıt bulunmamaktadır. En azından suçun gerçekleştiği konusunda kuşku vardır.
Başsavcılık ise; suçtan zarar görenin şahsi davacı statüsünde değilse, tanık olarak kabul edilmesi, hatta yanlış uygulamanın aksine yeminli olarak dinlenilmesi gerektiği görüşündedir. Başsavcılığa göre, tanıklığın her zaman görgüye dayalı olması da gerekmez. Duyum da tanığın bir biçimde edindiği bir bilgidir. Dava konusu olayda, sanıkla mağdur arasında evvelce yaşanmış husumet doğuracak bir olay geçmemiştir, hatta birbirlerini dahi tanımamaktadırlar. Mağdurun tanıklığına itibar etmemek için hiç bir neden söz konusu değildir. Kaldı ki olaydan kısa bir süre sonrasına ve mağdurun dışa vuran ruh hali ile anlatımlarına tanık olan Tuğg. Kudret CENGİZ, Tuğg. Tuncer AKÇAY ve Tuğg. İrfan ÖNGÖR' ün beyanlarda birer yan delil olarak itibar etmek gerekir. Bunlar yasal olarak tanıktırlar. Anlatımlarına itibar edilmemesi için hiçbir neden yoktur. Bu nedenle dosyada mevcut deliller bir bütün olarak vicdani delil sistemi içinde değerlendirildiğinde, sanığa yüklenen suç maddi ve manevi unsurları itibariyle oluşmuştur.
Bu açıklamalardan da anlaşılacağı üzere, dava dosyasında mevcut olup duruşma sırasında ikame olunan delillerin sübut bakımından değerlendirilmesinin yapılması gerekmektedir.
Delillerin sübut bakımından değerlendirilmesi ispatla ilgili faaliyet olduğu için bu görev, sübut konusunda karar vermeye yetkili makama yani askeri mahkemeye ait ve askeri mahkeme Anayasanın 138/1 nci maddesi hükmüne göre de değerlendirme serbestisine sahip ise de, serbestlik, keyfilik olmadığından, delillerin değerlendirilmesinde hukuka ve mantık ilkelerine uyulup uyulmadığı hususu Askeri Yargıtay denetimine açıktır.
Dava dosyası sübut delilleri açısından incelendiğinde, olayın mahiyeti itibariyle maddi delili bulunmadığı, sanığın suçlamayı kabul etmediği ve sübut delillerinin "beyan" dan ibaret olduğu görülmektedir.
Sanık tüm sorgu ve savunmalarında, olayın mağduru olan Ö.Faruk KÜÇÜK de hazırlık ve duruşma ifadelerinde, telefon görüşmesi sırasında odalarında bir başka kimsenin bulunmadığı ve yaptıkları konuşmaları üçüncü bir kişinin duymadığını beyan ettiklerinden, olayın "görgü tanığı" bulunmamaktadır. Bir başka ifadeyle olayın doğrudan doğruya delili "mağdur beyanı"ndan ibarettir.
Mağdur beyanının niteliği ve olayın "görgü tanığı" olmamakla birlikte askeri mahkemece, tanık sıfatıyla yeminli olarak dinlenen ve sübut delili olarak kabul edilen Tuğg. Tuncer AKÇAY, Tümg.Kudret CENGİZ ve Tuğg.İrfan ÜNGÖR' ün beyanlarının niteliği konusunda Daire ve Başsavcılık tarafından farklı değerlendirmeler yapılmış olduğundan, tanık kavramı, suçtan zarar görenin tanık sıfatıyla dinlenmesinin mümkün olup olmadığı ve bu kişinin beyanının maddi olayın ispatı bakımından önem ve değeri üzerinde durulması zorunlu görülmüştür.
Deliller bir tasnife göre, "somut olaya münhasır deliller" ve "genel mahiyette deliller" olmak üzere ikiye ayrılırlar. Somut olaya münhasır deliller, ispat olunacak olayı doğrudan doğruya ispat eden delillerdir. Suçu işlenirken gören bir tanığın beyanı bu tür bir delildir. Bu tür deliller "beyanlar" ve belgeler" den oluşur. Beyanlar; "sanık beyanı", "tanık beyanı" ve sanık ile tanık dışındaki kişilerin beyanı olmak üzere üç çeşittir (Kunter, Ceza Muhakemesi Hukuku S.628,630).
Doktrinde tanık; "uyuşmazlığın tarafından olmayan, fakat uyuşmazlık konusu maddi sorunla ilgili, duyu organlarından en az biri aracılığıyla bilgi edindiği adli bir faaliyet yürüten resmi makamlarca varsayılan üçüncü kişi" olarak tanımlanmaktadır (Dr.M. FEYZÎOĞLU, Ceza Muhakemesi Hukukunda Tanıklık S.28).
Tanığın uyuşmazlık konusu olayla ilgili duyulan aracılığıyla edindiği bilgileri sübut konusunda karar verecek olan makama veya onun yerine duruşma yaparak tanık dinlemeye yetkili kılınmış bir mahkeme veya hakim huzurunda yapmış olduğu sözlü açıklama ise "tanık beyanı" olarak adlandırılmaktadır.
Şu halde, bir kimsenin tanık sıfatını alabilmesi için, o kimsenin uyuşmazlığın tarafı olmaması gerekmektedir.
Doktrinde, suçun doğrudan doğruya mağduru olan "suçtan zarar gören" in tanık sayılıp sayılmayacağı ihtilaflıdır. Baskın görüş, davada makam itibariyle taraf olanların (müdahil ve şahsi davacının) tanık olarak dinlenmeyeceği, buna karşılık şahıs itibariyle taraf olmanın, o kimsenin tanık sıfatıyla dinlenmesine engel teşkil etmediğidir.
Kunter'e göre, suçtan zarar gören şahıs itibariyle taraf olduğundan tanık değildir. Bu kişinin beyanı gerçeğin ortaya çıkmasında hakime yardım edebilir yani delil olabilir. Ancak, bu kişinin menfaat durumu gözönünde tutulunca beyanının kuşku ile karşılanması tabiidir ve yeminsiz dinlenir (Ceza Muhakemesi Hukuku S.649-650).
Gözü büyük de şikayetçinin taraf olduğu ve bu nedenle tanık olarak dinlenemeyeceği görüşündedir (Ceza Muhakemeleri Hukuku Şerhi Cilt 3 S.36).
Tosun ise, şikayetçinin kamu davasına müdahil olmadığı ve şahsi dava açmadığı sürece tanık sıfatıyla dinlenmesi gerektiğine işaret etmektedir (Suç Muhakemesi Hukuku Cilt l.S.623-625).
Buna karşılık Öztürk müdahilin bile, tanık olabileceği görüşündedir (Uygulamalı Ceza Muhakemesi Hukuku S.315).
Uygulamada, mağdurların genellikle "sıfatı nedeniyle yeminsiz soruldu" açıklaması yapılmak suretiyle yeminsiz dinlenildikleri görüldüğü gibi, beyanı tespit edilmeden önce yemin ettirildiğine de rastlanmaktadır. Kanunumuza göre tanık dışındaki delil kaynaklarına yemin verilmez. Ancak durumu bu denli tartışmalı olan suçun mağdurunun yeminli yada yeminsiz dinlenilmiş olması, kanuna aykırı sayılmamalı ve bu husus bozma sebebi yapılmamalıdır. Zira, mağdurun yan delillerle desteklenen beyanlarının delil olarak kabul edilmemesi için hiç bir sebep yoktur.
Dava konusu olayda, 29.4.1997 tarihli oturumda mağdurun talimat yoluyla dinlenilmesine karar verilmiş olup bu kararda "tanık" olarak dinlenilmesinden söz edilmemiş olmakla birlikte, yazılan talimatta tanık olarak dinlenilmesi istenildiğinden, Tunceli Asliye Ceza Mahkemesince tanık sıfatıyla dinlendiği ve beyanından önce kendisine yemin ettirildiği anlaşılmıştır (Dz.42). Ancak, sonradan şikayetinden vazgeçmiş olsa bile, mağdur, sanık hakkında şikayet dilekçesi vermiştir. Bu nedenle uyuşmazlığın tarafıdır ve kendisinden tarafsız olması beklenemez. Sanığın, mağdurun sarfettiği sözlerle ilgili beyanı da göz önüne alındığında, suçun doğrudan doğruya mağduru olan ve suçtan zarar gören durumunda bulunan Bnb.Ö.Faruk KÜÇÜK' ün beyanlarının kuşkuyla karşılanması gerektiğine dair Dairece yapılan değerlendirmede bir isabetsizlik görülmemiştir.
Davanın "görgü tanığı" durumunda olmayan ve fakat askeri mahkemece tanık sıfatıyla yeminli olarak dinlenen Tuğg.Tuncer AKÇAY, Tümg.Kudret CENGİZ ve Tuğg.İrfan ÜNGÖR' ün durumuna gelince; bu kişilerin uyuşmazlık konusu olayın tarafı olmadıklarında kuşku yoktur. Bu nedenle de tanıktırlar ve beyanları da "tanık beyanı"dır. Yukarıda da açıklandığı üzere tanık, maddi sorunu oluşturan olay hakkında duyu organları aracılığıyla edinilmiş bilgisi bulunduğu varsayılan kişidir. Bu bilginin doğrudan doğruya veya bir başkasından edinilmiş olması mümkündür. Bir başka ifadeyle maddi olay hakkındaki bilginin dolaylı yoldan edinilmiş olması, o kimsenin tanık sıfatını ortadan kaldırmaz. Bununla beraber doğrudan edinilen bilginin değerinin, olayların çoğunda, dolaylı yoldan edinilmiş bilgiye nispetle daha fazla olduğu da gözden uzak tutulmamalıdır. Dikkat edilecek olursa, burada dolaylı yoldan edinilen bilginin delil değeri söz konusudur. Ancak maddi olayla ilgili dolaylı yoldan bilgi edinmiş bir kimsenin tanık sayılması başka, bu kişinin beyanının ispat değeri başka şeydir. Bu bakımdan Daire kararında, adı geçen tanıkların, "olaya ait bilgilerinin kendi görgülerine dayanmaması nedeniyle yasal anlamda tanık sayılamayacağı" şeklindeki anlatımın maksadı aşan bir ifade olduğu sonucuna varılmış ve bu değerlendirmeye, bu tanıkların beyanlarının "ispat" bakımından tek başına yeterli olmadığı anlamını vermek suretiyle iştirak edilmiştir.
Bu tanıkların beyanları incelendiğinde, Daire kararında belirtildiği üzere, tanıkların doğrudan bilgilerinin uyuşmazlık konusunu teşkil eden "hakaret olayı"na ilişkin olmayıp mağdurun olay sonrası ruhsal durumunu ortaya koyan fiziki görünümüyle ilgili olduğu, buna karşılık maddi olayla ilgili bilgilerinin mağdurun anlatımına dayalı yani "dolaylı bilgi" mahiyetinde olduğu anlaşılmaktadır. Bu tanıkların, mağdurun anlatımlarını doğru olarak anlattıklarında ve olay sonrası mağdurun ruhsal durumu hakkında vermiş oldukları bilgilerin sağlam ve güvenilir olduğunda kuşku yoktur. Bir başka ifadeyle bu tanıklar, şüphesiz doğru söylemekte ve gerçeği anlatmaktadırlar. Ancak tanıkların, mağdurun anlatımlarına dayanan ve onun olay sonrası aşırı üzgünlüğünü gösteren ruhsal yapısına ilişkin beyanlarının, hakaret teşkil eden maddi eylemin ispatı bakımından tek başına bir değeri yoktur. Tanıkların beyanları, bir başkasının değil, mağdurun beyanına dayalı olduğundan, yan delille desteklendiğini söylemek de mümkün değildir. Sanığın, telefon görüşmesi sırasında mağdurun "ben böyle ikmalin, bizi buraya getirenin, böyle Silahlı Kuvvetlerin anasını avradını sinkaf ederim" tarzında küfürler ettiğini söylemesi ve olay sonrası mağdurun bu sözlerini amiri durumunda bulunan P.Kd.Alb.Sezer ERTUNÇ' a bildirmesi ve bu tanığın 21.10.1997 tarihli oturumda sanığın bu beyanını doğrulaması karşısında, sübutun kuşkulu kaldığı sonucuna varan Daire kararında bir isabetsizlik görülmemiş ve Başsavcılığın itirazının reddi gerekmiştir.
SONUÇ VE KARAR: Açıklanan nedenlerden dolayı, 353 S.K.nun 224 ncü maddesi uyarınca Başsavcılığın itirazının REDDİNE, 10.12.1998 tarihinde OYBİRLİĞİ ile karar verildi. (¤¤)
Full & Egal Universal Law Academy