(765 S. K. m. 455/1)
KONU: Sanık er H.G. hakkında tedbirsizlik ve dikkatsizlik sonucu ölüme sebebiyet vermek suçundan tesis olunan direnme niteliğindeki mahkumiyet hükmünün incelenmesidir.
OLAY VE İDDİA: Kuzey Deniz Saha Komutanlığı Askerî Savcılığının 4.6.1996 tarih ve 1996/518-156 sayılı iddianamesi ile;
"...23.3.1996 Cumartesi günü TCG Işın K.lığında görevli Tls.Er Murat SARMAN' ın saat 07.50 sıralarında saat 08.00 arası Kıç üstü silahlı nöbetini almak için iskele kıç kaportasının önüne geldiği, doldurt-boşalt yaptıktan sonra nöbetine başladığı, yanına gelen sanık Er H.G. ile konuşmaya başladığı, bu sırada geminin kıç üstü lumbarağzında havuzdan gemiye çıkışı sağlayan iskelede Er Halil Şeref ARMUTÇU' yu gören sanığın er Murat SARMAN' ın omzunda asılı bulunan 356106 seri nolu G-3 P.tüfeğini zorla almak için çektiği, silah kayışının Er Murat SARMAN 'in koluna takıldığı, ikinci kere silahı çektiğinde silahı almayı başardığı ve kıç üstünde iskelenin bulunduğu yere doğru yöneldiği, Er Murat SARMAN' ın sanığın peşinden giderek "şarjör dolu ne yapıyorsun" diyerek bağırdığı, güvertede bulunan Er İ.Oğuz DENİZ 'in önünden geçerken sanığın G-3 piyade tüfeğinin emniyetini açtığı ve kurma kolunu çektiği, bunun üzerine er İ.Oğuz DENİZ" in sanığa "ne yapıyorsun, tüfek dolu, mermiyi namlunun ağzına verdin" diyerek bağırdığı, tüm ikazlara rağmen sanığın havuzdan gemiye çıkışı sağlayan islenenin gemi ile bağlanan bölgesinde duran Er Halil ARMUTÇU' nun 4 metre kadar ilerisinde karşısında durarak nişan aldığı ve aynı anda G-3 piyade tüfeğini bir el ateşlediği , Er Halil ARMUTÇU' nun karın bölgesinden vurulduğu ve iskelenin sağına kıç vasat üzerine düştüğü, yaralının önce Kasımpaşa Deniz Hastanesine, ilk müdahaleyi müteakip GATA Haydarpaşa Hastanesine götürülürken yolda öldüğü, ölüm sebebinin ateşli silah mermi çekirdeği yaralanmasına bağlı vertebra kırıkları ile müterafık iç organ ve büyük damar yırtılmasından gelişen iç kanama ve medülla spinalis harabiyetinden gelişen medülla spinalü ve beyin kanaması olduğu, kullanılan G-3 piyade tüfeğinin atış etmesine mani mekanik herhangi bir arızasının olmadığı, olayda sarfolunan bir adet fişeğin birim fiyatının 49.000-TL olduğu, G-3 Piyade tüfeğinin özelliklerini bilmekte olup, silah eğitimi ve emniyet hususları konusunda eğitimi bulunmakta olan sanık Dz.Y/S Er H.G.Hn nöbetçinin silahını zorla almak ve tüfeğin dolu olduğuna dair ikazlara aldırmamak suretiyle tüfeği atış konumuna getirerek Dz.Er Halil ARMUTÇU' ya tüfeği doğrultarak nişan alıp tetiği çekmek ve böylece neticeye bilerek ve isteyerek ulaşmak suretiyle Dz.Er Halil ARMUTÇl nun ölümüne sebep olduğundan, eylemine uyan TCK.nun 448, 31, 33 maddeleri gereğince CEZALANDIRILMASINA, 49.000.» hazine zararının 353 S.K.nun l6.maddesi gereğince sanıktan tahsiline karar verilmesi istemiyle kamu davası açılmıştır.
İLK TEMYİZ SAFHASI: Kuzey Deniz Saha Komutanlığı Askerî Mahkemesi'nin 26.12.1996 tarih ve 1996/512-387 sayılı hükmü ile; Sanığın öldürme kastı ile hareket ettiği hususunun şüpheli kaldığı kabul edilerek, adı geçenin TCK. nun 455/1 ve 59/2 nci maddeleri uyarınca takdiren ve teşhiden dört yıl iki ay hapis ve 1.875.000.-TL ağır para cezasıyla cezalandırılmasına, Özgürlüğü bağlayıcı cezanın para cezasına çevrilmesi ve ertelenmesi isteminin REDDİNE, 49.000.-TL hazine zararının tahsiline, davaya katılanların şahsi haklarının saklı tutulmasına, müdahil tarafa vekalet ücreti ödenmesine karar verilmiştir.
Mahkumiyet hükmünün, Askerî Savcı ve müdahil vekilleri tarafından, suçun kasten adam öldürme olarak nitelendirilmesi gerektiği nedeniyle sanık aleyhine temyiz edilmesi üzerine Askerî Yargıtay 4 ncü Dairesi'nin 8.7.1997/408-404 sayılı ilamı ile; sübutu konusunda en ufak bir kuşku bulunmayan olayda suç vasfının sanığın olaydan önceki dış aleme yansıyan hareketlerine bakılarak tayin edilebileceği belirtildikten sonra, "...Hiç gerek yokken silahlı nöbetçi olan arkadaşı Murat SARMAN' ın adam öldürmeye elverişli vasıta olan G-3 piyade tüfeğini zorla ve iki hamlede elinden aldığı, önce Murat'ın, sonra da, diğer tanık er İsa Oğuz DENİZ' in uyarılarına karşın, silahı kurma kolunu çekmek suretiyle atış vaziyetine getirdiği, maktul erin karşısına geçerek (4) metre mesafeden öldürücü bölge olan karnına doğru, üstelik nişan almak suretiyle tetiği çektiği ve kurşunun maktulün karın bölgesine isabet ettiği gözönüne alınacak olursa artık bu koşullarda dikkatsizlik, tedbirsizlik, emir ve talimatlara aykırılıktan söz edilemez. Sanığın tüm hareketleri bilerek, isteyerek, kendi iradesi ile gerçekleşmiştir. Maktul ile sanık arasında geçmişte veya olaydan hemen önceki zamanlarda husumet, kavga, tartışma vs. olmayışı bu sonucu etkilemez. Sebebi ve saiki ne olursa olsun, sanık ani oluşan bir kasıtla suçu işlemiş ve maktul eri öldürmüştür. Sanığın olaydan sonraki çelişkili ifadeleri ve suçu başkalarına atma çabaları da bu görüşü destekleyici mahiyette görülmüştür.
Öte yandan sanık olay anında deneyimli bir asker olup, nevruz nedeniyle nöbetçilerin gerçek mermi ile nöbet tuttuklarını kendisi de bilmektedir. Bir an için bilmediği kabul edilse dahi şarjörde mermi olduğunu, silahı eline aldıktan sonra namluya mermi sürdüğünü gören tanık erlerin bağırarak uyarılarına aldırış etmemesi ve eylemine devam etmiş olması, nişan almak suretiyle karın bölgesine ateş etmesi kastının varlığı yönünden bu olayı, benzeri mahiyetteki diğer olaylardan ayıran en önemli özellikler olarak görülmüştür..." gerekçesi ile hükmün suç niteliği yönünden BOZULMASINA karar verilmiştir.
DİRENME HÜKMÜ: Kuzey Deniz Saha Komutanlığı Askerî Mahkemesi'nin 2.10.1997 tarih ve 1997/640-368 sayılı hükmü ile; Olay ve iddia, savunma, tanık anlatımları özet olarak açıklandıktan sonra,
"...Mahkememizce, olayda tereddütlü görülen, araştırılan, düşünülen değerlendirmede sıkıntıya girilen tek husus, eylemin "kasıtlı mı" yoksa "taksirli mi" olduğudur.
Yerleşmiş Yargıtay İçtihatlarına göre kast, cürmün neticelerini bilerek veya isteyerek işlemek iradesidir. Yani irade sadece hareketi değil aynı zamanda neciceyide kapsamalıdır. Ancak bu halde cürmü kasetten söz edilebilir. Başka bir anlatımla istenilen ile meydana gelen neticenin uygunluğu kastı oluşturur. Öğretide egemen olan görüşe göre "kast tipiklikte yer alan objektif unsurların failce bilinmesi ve istenmesi" biçiminde tanımlanmaktadır. Bu tanıma göre de, kastta "istemek ve bilmek" unsurlarının bulunması gerektiği görülmektedir. Bir başka deyimle failin neticeyi düşünmesi ve gerçekleştirmeye karar vererek hareket etmiş olması halinde kast vardır. Kast ta "bilme" unsuru "istemeyi" de gerektirmez. Yargıtay"ın çeşitli kararlarında bu durum açıkça kabul edilmiş ve failce istenilmiş neticenin dışında kalan neticelerin gerçekleşmesi halinde, bunların failce öngörülmüş veya kaale alınmış olup olmadıklarına bakmaksızın, taksirin varlığını kabul etmiştir.
Sanığın kastını ortaya koymak için sadece suçun işleniş biçiminden, yani sanığın dış dünyaya yansıyan iradi hareketlerinden yola çıkmak, manevi unsuru, maddi unsurdan çıkarmak gibi kesin olmaktan uzak, yanıltıcı bir nitelik arz edebilir. Bu sebeple sanığın, dış dünyaya yansıyan iradi davranışlarıyla birlikte, sanığın suç işlemezden önceki davranışları, maktulle arasındaki ilişkiler, failin saiki, hatta suç işledikten sonraki davranışları da gözönüne alınarak, sanığın öldürme kastıyla hareket edip etmediği sonucuna varılmalıdır. Yukarıda oluş biçimini açıkladığımız üzere, sanığın iradi davranışları her ne kadar maktulün ölümüne yol açabilecek tarzda ise de, sanığın silahın boş olduğunu sandığı, şaka yapmak amacıyla hareket ettiği şeklindeki savunmaları, olay tarihine kadar da nöbetlerin boş şarjörle tutuluyor olması, sanık ile maktulün çok iyi arkadaş olmaları, aralarında hiçbir husumetin bulunmaması ve olay esnasında maktulün davranışları ile sanığın kendisini öldürmeye yönelik davrandığı konusunda bir heyecan göstermemesi karşısında, sanığın neticeyi istemediği oluşa daha uygun düştüğünden, sanığın maktulü öldürmek kastıyla hareket etmediği, böyle bir neticeyi istemediği kanaatine varılmıştır. Olayda sanığın neticeyi istememesine rağmen, neticenin meydana gelmesi hali vardır. Bu durumda da, sanığı, irade etmediği neticeden sorumlu tutmak olanaklı değildir. Sanığın olayda cürmi kastının bulunmadığı, ancak ağır ve yoğunlaşmış bir taksirli halin bulunduğu kanaatine varılmış ve bu husus temel cezayı tayin ederken gözönünde tutulmuştur. Yine bütün bu açıklamalar eyleminin, sanığın kastıyla ilgili unsurunun "şüpheli" kaldığını da göstermektedir..." denilerek bozma ilamına uyulmayıp eski hükümde direnilmiştir.
TEMYİZ: Direnilerek kurulan mahkumiyet hükmü, Askerî Savcı ve müdahil vekilleri tarafından, suçun kasten adam öldürme olarak nitelendirilmesi gerektiği nedeniyle süresi içerisinde sanık aleyhine temyiz edilmiştir.
TEBLÎĞNAME: Askerî Yargıtay Başsavcılığının 16.2.1998 tarih ve 1998/359 sayılı tebliğnamesinde; "...sanığın silahı nöbetçi Murat SALMAN' dan zorla aldığı bu tanığın "şarjör dolu ne yapıyorsun" şeklindeki ikazlarına rağmen emniyeti açıp kurma kolunu çekerek namluya mermi sürdüğü, tanık İ.Oğuz DENİZ' in "Silahı doldurdun, namluya mermi verdin" şeklindeki ikazına karşılık ısrarla yürümeye devam ederek 4 metre gibi kısa bir mesafeden ve hayati önem taşıyan karın bölgesine NİŞAN ALMAK SURETİYLE silahın tetiğine basıp ateş ettiği dikkate alındığında, sanığın eylemi dikkatsizlik ve tedbirsizlik sonucu değil neticeyi de bilerek ve isteyerek oluşan ani bir kasıtla gerçekleştirdiğinin kabul edilmesi gerekmektedir. Artık böyle bir durumda sanığın maktulü öldürmek niyetinin olmadığının kabul edilmesi isabetli değildir.
Sanıkla maktulün önceden iyi arkadaş oldukları, olay sabahı birlikte kahvaltı yaptıkları ve maktulü öldürmesi için geçerli bir neden bulunmadığı gibi mühahazalar, tek başına eylemin kasten gerçekleştirilmediği sonucuna varılması için yeterli sayılamaz. Esasen eylemin önceden düşünülmüş olması halinde taammüt kavramı söz konusu olabilmektedir..." görüşü ile hükmün suç vasfı yönünden bozulması istenilmiştir.
DAİRELER KURULU KARARI
Rapor okunup, sözcü üyenin açıklamaları dinlenildikten sonra edilinen vicdani kanate göre;
GEREĞİ DÜŞÜNÜLDÜ: Maddi olayın, iddianamede belirtildiği şekilde gerçekleştiği hususunda kuşku olmayıp. Askerî Mahkeme, Daire ve Başsavcılığın kabulü aynı doğrultudadır. İhtilaflı olan husus, suç vasfının tayinidir.
Sanığın hareketleri, nöbetçi er Murat SARMAN' ın elindeki silahı zorla alıp kendisine silahın dolu olduğu hususlarında yapılan tüm uyarılara rağmen, kurma kolu çekip, maktul Halil ARMUTÇU ' ın 4 m. Kadar ilerisinde durup nişan alarak ateş etmesi ve maktulü vurmasından ibarettir. Bu hareketlerin tamamının iradi, bilerek ve isteyerek yapılmış hareketleri olduğu açıktır. Sanık da bu hareketleri tüfeği boş sandığı için yaptığım söylemektedir. Ancak, Askerî Mahkeme tarafından da kabul edildiği gibi, yalan ve yanlış beyanda bulunmaları için bir neden olmayan görgü tanıkları Murat SARMAN ve İsa Oğuz DENİZ in sanığın tüfeği almasından sonra tüfeğin dolu olduğu hususunda sanığı ayrı ayrı ikaz ettiklerini yeminli anlatımlarında beyan etmeleri, olayın diğer görgü tanığı Akın ÖNEN in bu beyanları doğrulaması, ' Murat SARMAN' ın, Askerî Mahkemece saptanın ifadesinde " o günlerde dolu şarjörle nöbet tutmamız söylendi, bunu Hasan da biliyordu, hatta kendisi şarjör doldurulurken ve takılırken yanımızdaydı" şeklindeki beyanı karşısında sanığın savunmasının samimi ve doğru olmadığı kabul edilmiştir.
Bu durumda, ortada taksirli bir hareket olmayıp netice, iradi hareketler sonucu meydana geldiğine göre; sadece sanık ile maktulün olay öncesi arkadaşlıklarına dayanılarak sanığın neticeyi istemediği öldürme kastının bulunmadığı sonucuna varılabilecek midir?
Doktrinde, kast "suçu teşkil eden hareketin neticelerini bilerek ve isteyerek işlemek iradesi" veya "Tasavvur edilen ve suç teşkil eden bir fiili gerçekleştirmeye matuf irade" olarak tanımlanmakta ve Türk Ceza Kanununun 45 nci maddesi ile "şuur ve irade nazariyesini kabul ettiğinin söylenebileceği" ifade edilmektedir.
Bu tanımlar ve kanunumuzun kast ile ilgili düzenlemesinden de anlaşılacağı gibi kast, failin iç dünyasını ilgilendirir. Bu itibarla kastın belirlenmesinde ancak, dışa yansıyan davranışlardan hareket edilerek bir sonuca varılabilir.Bu amaçla, olaydan önceki ve sonraki davranışların yanında failin olay anındaki hareketlerinin de ölçü olarak alınması gerekir. Bu genel ölçütlerin yanında ölüm ile sonuçlanan olaylarda; kullanılan vasıtanın niteliği, kullanılış biçimi, darbenin/darbelerin vurulduğu bölgenin hayati bakımdan önemi, ölendeki darbe sayısı ve şiddeti de gözönünde bulundurulmalıdır.
Somut olaya bu çerçevede bakıldığında; (G-3) piyade tüfeği gibi uzun namlulu, yakın mesafeden yapılan atışlarda hedefi vurma olasılığı yüksek ve hedefteki tahribatı fazla olan silahı, bu özelliklerini de bildiği halde (sanık olay tarihinde on aylık asker olup piyade tüfeği eğitimini almış ve atışlarını yapmıştır.) (4) metre gibi çok kısa bir mesafeden maktule tevcih eden ve öldürücü bölge olan karın bölgesine nişan alarak tetiği çeken sanığın, neticeye bilerek ve isteyerek ulaştığı anlaşılmaktadır. Bu şekilde cereyan eden bir olayda, ateşli silah yarasının tek başına öldürücü nitelikte olması da dikkate alındığında sanığın maktulü yaralamak kastıyla hareket ettiğinden de bahsedilemez. Bu durumda artık, sanık ile maktul arasında bir husumetin bulunmaması, olay anında maktulün bir heyecan göstermemesi ve sanığın ikinci kez tetiğe basmaması gibi hususların kastı belirleyici bir ölçü olması mümkün değildir.
Sonuç olarak; Daire kararında da açıkça belirtildiği gibi sanığın eyleminin "kasten adam öldürme" niteliğinde olduğu görüş ve kanaatine varılmış ve direnilerek kurulan mahkumiyet hükmünün suç vasfı yönünden bozulması cihetine gidilmiştir.
SONUÇ VE KARAR:
Yukarıda açıklanan nedenlerle;
Askerî Mahkemece direnilerek tesis olunan mahkumiyet hükmünün, Askerî Savcı ve müdahil vekillerinin temyizine atfen ve Başsavcılığın tebliğnamesine uygun olarak suç vasfı yönünden BOZULMASINA,
Üyelerden Hâk.Alb.Yavuz ÖĞÜT ve Hâk.Alb.Recep SÖZEN' in Askerî Mahkeme hükmünün onanması gerektiğine yönelik karşı oylarıyla ve OYÇOKLUĞU ile,
19.03.1998 tarihinde karar verildi.
KARŞIOY YAZISI:
Sanığın, olay günü sabahı, aynı tabakta birlikte kahvaltı yaptıkları, aralarında ne olay gününden önce, ne olay günü ve olay sırasında hiçbir anlaşmazlık ve sürtüşmenin bulunmadığı arkadaşı, maktulü kasten öldürmesi söz konusu değildir. Tanıkların ifadelerinde geçen, sanığın ateş ettiği tüfek ile ilgili meşguliyet anındaki maktulün hal ve davranışı, sanık arkadaşına, onun davranışlarına karşı takındığı tavır, tanıkların sanık ile ilgili değerlendirmeleri, sanığın kişilik yapısı birlikte değerlendirildiğinde, Askerî Mahkemenin karar yerinde yaptığı irdeleme ile ortaya koyduğu gibi eylem kasten Adam Öldürme değil, taksirle ölüme neden olma suçuna vücut verdiğini düşündüğümüzden çoğunluk görüşüne katılmadık. (¤¤)
Full & Egal Universal Law Academy