(1632 S. K. m. 91)
İddianamede konu edilen maddi olayın sübutunda kuşku olmayıp, Daire ile Askeri Mahkeme arasındaki anlaşmazlığın ve temyiz nedenlerinin suç vasfına ve tahrik hükümlerinin uygulanmasına yönelik olduğu anlaşılmaktadır.
Bu çerçevede her iki olayın ayrı ayrı incelenmesi gerekmektedir.
I- Onb. A. A.'in öldürülmesi olayı;
Sanık erin, aralarında çıkan tartışma ve kavga sonucu Onb.A. A.'i öldürmeye karar verdiği ve onu kasten öldürdüğü hususunda bir anlaşmazlık yoktur. Bu tür olaylarda suç vasfının tayini konusunda faklı içtihatlar bulunmakla beraber ölüm vuku bulmuş ise, As. CK. nun 91/4 ncü maddesindeki suçun oluşacağı yolundaki içtihatların istikrar kazandığı görülmektedir. Askeri Yargıtay İçtihatları Birleştirme Kurulunun 28.12.1945 tarih ve 1945/3864-6100 sayılı, Askeri Yargıtay Genel Kurulunun 29.12.1950 tarih ve 1855-2420 sayılı kararlarında; üste taarruz kastıyla yapılan eylemlerde, T.C.K.nun "kasten katil ve taammüden katil unsurlarını" aramaya gerek olmadığı, eylemin işleniş şekline ve neticeye göre faile, 91 nci maddenin ilgili fıkrası uyarınca ceza tayini gerektiği kabul edilmiştir. Aksine bir düşüncenin kabulü, failin zihninde oluşan ve sübjektif nitelik taşıyan suç işleme iradesine göre bazı eylemlere üste fiilen taarruz, bazı eylemlere ise kasten veya taammüden adam öldürme niteliklerini vermek gibi farklı sonuçlar doğmasına yol açacaktır. Bu durumun, Askeri Ceza Kanununun sistematiğine aykırı olması yanında, uygulamada çelişkili kararlar verilmesine de neden olacağı açıktır.
Dava konusu olayda, sanığın üstü olan Onb.A. A.'e karşı silahla fiili taarruzu sonucu ölüm meydana geldiğine ve sanığın taarruz kastı ile hareket ettiği hususunda da kuşku bulunmadığına göre; eylemin As.CK.nun 91/4 ncü maddesi içerisinde değerlendirilmesi gerekmektedir. Failin, ayrıca öldürme veya taammüt kastıyla hareket edip etmediğinin irdelenmesine gerek bulunmamaktadır. Bu nedenle Askeri Mahkemenin suç vasfına ilişkin kabulü ile uygun gerekçelerle temel cezayı ölüm cezası olarak tayin etmesinde bir isabetsizlik bulunmadığından, Askeri Savcının ve sanık müdafiinin suç vasfına ilişkin temyiz nedenleri kabule değer görülmemiştir.
Ancak, Askeri Mahkemenin sanık hakkında ağır tahrik hükümlerinin uygulanmasına ilişkin takdirinde isabet görülmemiştir. Zira
Askeri Mahkemece, maktul Onb.A. A.'in sanıkla yaptığı kavga sırasında sanığa küfretmesi, yumrukla vurması ve onun İlçe Jandarma Bölük komutanına şikayet etmesi üzerine, bu sebeple sanığın başlangıcına sebebiyet vermediği bir olay nedeniyle arkadaşlarının arasında azarlanması, dayak yemesi ve mahkemeye verilmekle tehdit edilmesi hususlarının ağır tahrik olarak kabul edildiği görülmektedir.
Dairenin bozma ilamında da belirtildiği üzere; olay sanığın, herkes tarafından su içilen pet şişeden bardak kullanmadan su içmesiyle başlamış ve şişeyi yeniden doldurması için er H.CANGUR tarafından yapılan itirazı kabul etmekle beraber yavaş, hareket ettiği için olay günü nöbetçi çavuş olan maktul tarafından uyarılmıştır. Sanığın buna karşı cevabı da "s
git, sen karışma" şeklinde olmuştur.
Maktel, bu olaydan sonra sanığın peşinden giderek yemekhanede onunla tartışıp kavga ve küfür etmiş ve yumruk vurmuştur. Bu duruma göre ilk haksız eylemin sanıktan sadır olduğu anlaşılmaktadır. Çünkü sanığın bardak kullanmadan şişeden su içmesi görgü kurallarına aykırı ve arkadaşlarını tahrik edici bir davranış olduğu gibi (mağdur tanık Emin YILMAZ, sanığın bu davranışını sık sık yaptığını ifade etmektedir), kendisinin üstü konumundaki maktule karşı hitabı da askeri disiplinle bağdaşmayan ve suç teşkil eden bir davranıştır. Ayrıca, Maktulün, sanığı karakol komutanına şikayet etmesini, haksız bir şikayet olarak kabul etmek de mümkün değildir. Maktul Onb. disipline taalluk eden bu hususla üzerine düşen görevi yapmıştır. İlçe Jandarma komutanından kaynaklanan söz ve davranışların ise, sanığın söz konusu eylemi nedeniyle haksız tahrik olarak kabulü olanağı bulunmamaktadır.
Maktulün şikayeti üzerine anılan komutan, mevduat hükümleri çerçevesinde hareket etmek zorundadır. Aksine davranışı, ancak kendisine karşı yapılan fiiller bakımından haksız tahrik oluşturabilir.
Bunlara ilave olarak, kanunun, normal bir kişiyi göz önünde tutarak, böyle bir kimseyi elem ve gazaba sevk edecek fiilin haksız tahrik teşkil etmesini kabul ettiği gözden uzak tutulmamalıdır. Bu husus, hem tahrikin varlığı ve hem de derecesinin tayini bakımından önem arz etmektedir. Diğer bir ifade ile bu konuda objektif kriterin nazara alınması gerekir. Bu çerçevede olaya bakıldığında; maktulün haksız tahrik teşkil eden hareketlerinin niteliği ve işleniş biçimi itibariyle ağır tahrik oluşturacak boyutta olmadığı, bu hareketler ile öldürme fiili arasında geçen zaman fazlası da dikkate alındığında sanığın kendisine yapılan hareketlere göre aşırı bir tepki gösterdiği Ve eylemler arasında aşırı nispetsizlik bulunduğu görülmektedir.
Bu nedenlerle; Askeri Savcının sanık hakkında hafif tahrik hükümlerinin uygulanması gerektiği hususundaki temyiz sebepleri kabule değer olduğu ve mahkemenin bu konudaki takdirinde zaaf bulunduğu sonucuna varılmış ve hükmün bozulmasına oyçokluğu ile karar verilmiştir.
II- Er Emin YILMAZ'ın yaralanması olayı;
Dosya kapsamındaki delillere göre; sanığın Onb.Abdi ALTEMEL'i öldürme eylemi sırasında maktulün önünde duran Er Emin YILMAZ'ın da ilk atışta sağ böğründen hafifçe (iş ve güçten kalmayacak şekilde) yaralandığı hususunda kuşku yoktur. Ancak, sanığın bu atış sonrasında peş peşe ve tek atış konumunda atışa devam ederek, bu atışlarda yaralanıp yere düşmüş olan maktulun yanına gelip onu öldürdüğü anlaşılmaktadır. Otopsi raporuna göre maktulün vücudunda on adet mermi giriş; deliği bulunmaktadır.
Askeri Mahkemece ve Dairece, sanığın ilk atışı ile hem er Emin YILMAZ'ın ve hem de maktulün vuruldukları kabul edilmiş ve sanık müdafii tarafından da bu nedenle olayda T.C.K.nun 79 ncu maddesi hükümlerinin uygulanması istenilmiş ise de, sanığın ilk atışında gerek er Emin'in ve gerek maktulün vurulduklarına dair bir tespit dosyada bulunmamaktadır. Bu kabul, mağdur er Emin'in anlatımlarına dayanmaktadır. Ancak, sanığın çok kısa mesafeden ve peş peşe ateş ettiği dikkate alındığında bunun aksinin de kabul edilmesi mümkündür. Nitekim sanığın, olay akabinde C.Savcısı tarafından saptanan ifadesinde olayı samimi bir şekilde anlattığı ve "...ilkin yere ateş ettiğini, Emin ile Bülent kaçıştılar biraz daha yaklaşıp Abdi'ye birinci kez isabet ettirdiğimi hatırlıyorum." dediği görülmektedir. Dolayısıyla sanığın birden fazla eylemi ile gerçeklesen olayda tek fiil ile maktulün ölmüş olduğunu ve er Emin'in de yaralandığını kabul etmek mümkün değildir. Kaldı ki, Daire ilamında da belirtildiği üzere; fikri içtimanın şartlarından biri de fiilin bir olmasıdır. Ceza hukukunda fiil sözcüğü, sadece hareketi değil aynı zamanda neticeyi de kapsadığından ilk atış sırasında her ikisinin de vuruldukları kabul edilse bile ortada birden fazla netice olduğuna göre meydana gelen netice sayısı kadar suçun varlığı da kabul edilmelidir. Bu nedenle, sanık müdafiinin T.C.K.nun 79 ncu maddesinin uygulanması gerektiğine dair temyiz nedeni kabule değer görülmemiştir. Bu olayla ilgili olarak, sanığın maktulün yanında bulunan erler Emin YILMAZ ve Bülent BİLİR'in de vurulabileceklerini, bunun sonucunda da ölebileceklerini veya yaralanabileceklerini öngörmesi ve eyleminin sonuçlarına katlanması gerektiği hususunda kuşku yoktur. Ancak, bu kişiler bakımından öldürmek amacıyla hareket ettiğini kabul etmek de mümkün değildir. Sanığın, Onb.A. A. i öldürme amacına ulaşması sırasında meydana gelebilecek muhtemel neticeler konusundaki kastı "belirli olmayan kast" olarak tanımlanabilir. Bu takdirde failin kastı meydana gelen netice ile belirlenecektir. Dava konusu olayda da, maktulün yanında bulunan kişilerden er Emin YILMAZ, sanığın açtığı ateş sonucunda yaralandığına göre, sanığın tamamlanan bu eylemden sorumlu tutulması ve eylemin silahla müessir fiil olarak nitelendirilmesi gerekmektedir. Bu nedenle, eylemin kasten adam öldürmeye teşebbüs olarak değerlendirilmesi yasaya aykırı görülmüş ve hükmün vasıf yönünden bozulmasına oyçokluğu ile karar verilmiştir. (¤¤)
Full & Egal Universal Law Academy