(353 S. K. m. 120)
Bu suretle, iddianamenin tebliği ile duruşma günü arasında en az bir haftalık bir sürenin geçmesi gerektiğine ilişkin 353 sayılı Kanunun 120 nci maddesinde öngörülen usul kuralı ile bu kurala uyulmaması durumunda böyle bir hakkı olduğunun bizzat duruşma hâkimi tarafından sanığa hatırlatılması gerektiğine ilişkin aynı yasanın 130/3 ncü maddesinde yazılı emredici kurala; sanığın sorgusunu düzenleyen 353 sayılı Kanunun 83 ncü, 146 ve 156 ncı maddelerinin hükümlerine; dinlenen tanık beyanına karşı sanığa bir diyeceği olup olmadığının sorulması gerektiğine ilişkin 353 sayılı Kanunun 159 ncu maddesi hükmüne aykırı davranılarak savunma hakkı kısıtlandığından Dairenin bozma kararı yerinde görülmüştür.
Daire ile Başsavcılık arasındaki uyuşmazlık,
a) İddianamenin tebliği ile duruşma günü arasında en az bir haftalık bir sürenin geçmesi gerektiğine ilişkin 353 sayılı Kanunun 120 nci maddesinde öngörülen usûl kuralı ile bu kurala uyulmaması durumunda, böyle bir hakkı olduğunun bizzat duruşma hakimi tarafından sanığa hatırlatılması gerektiğine ilişkin aynı yasanın 130/3 ncü maddesinde sızılı emredici kurala,
b) Sanığın sorgusunu düzenleyen 353 sayılı Kanunun 83 ncü, 146 ve 156 nci maddelerinin hükümlerine;
e) Dinlenen tanık beyanına karşı sanığa bir diyeceği olup olmadığının sorulması gerektiğine ilişkin 353 Sayılı Kanunun 159 ncu maddesi hükmüne;
Uyulmamasının bozma nedeni sayılıp sayılmayacağına ilişkindir.
Daire kararında, bu aykırılıkların tümü, 353 sayılı Kanunun 207 nci maddesinin üçüncü fıkrasının (H) bendinde belirtilen, "savunma hakkının kısıtlanması" anlamında mutlak bozma nedeni kabul edilmiş iken, Başsavcılık, bu aykırılıkların varlığını kabul etmekle beraber, bunların mutlak bozma nedeni olmadığı gibi, hükmün esasına etkili olmaması nedeni ile bozmayı gerektirmeyen nispi aykırılıklar olduğu görüşünü ileri sürmektedir.
Dava dosyası ve özellikle sanığın duruşma sorgusu ile tanık F.Y.'nin beyanının tespit edildiği istinabe duruşma tutanağı bu açıdan incelendiğinde:
Dosyada iddianamenin sanığa tebliğ edildiğine dair bir belgeye rastlanılmadığı,
Sanığın duruşmadan vareste tutulmasını istemesi üzerine, CMUK. nun 3842 sayılı yasa ile değişik 135. maddesindeki yasal haklarının hatırlatıldığı, sanığın yasal haklarını anladığını ve savunmasını kendisinin yapacağını söylemesinden sonra da kendisinden savunma ve delillerinin sorulduğu anlaşılmakta ve sanığın sorgusuna ilişkin bolüm:
"...Sanığa talimat ve ekleri okundu. Duruşmadan vareste tutulmasını istemekle sanığa 3842 sayılı Yasa ile değişik CMUK. nun 135 nci maddesindeki yasal hakları hatırlatıldı. Soruldu; yasal haklarımı anladım, savunmamı kendim yapacağım demekle savunma ve delilleri soruldu;
Sanık savunmasında; Ben bu konuda daha evvel ifade vermiştim. Varsa tarafıma okunsun, dedi. Sanığa talimata ekli 22.1.2000 tarihli ifadesi okundu, soruldu; Doğrudur, aynen tasvip ederim, başka ilâve edecek bir husus yoktur, savunma olarak kabul ediyorum pişmanım dedi..." şeklinde yer almakta ve böylece,
a) İddianamenin sanığa tebliğ edilmediği,
b) Suçlamanın niteliği ve kapsamından sorgu anında haberdar olduğu,
c) Savunmasını hazırlayabilmesi için bir haftalık süre istemeye hakkı olduğunun hakim tarafından sanığa hatırlatılmadığı,
d) Sorgunun usulüne uygun yapılmadığı, sorgu ve savunmasının hazırlık ifadesine aut suretiyle tespit edildiği ve
e) Sorgunun yapıldığı olurumda dinlenen tanık F.Y.'nin ifadesine karşı ne diyeceğinin sanıktan sorulmadığı,
Açıkça anlaşılmaktadır.
Esasen bu usule aykırılıkların varlığı konusunda Daire ile Başsavcılık arasında uyuşmazlık da mevcut değildir.
Söz konusu olan bunların bozma nedeni sayılıp sayılmayacağıdır.
Uyuşmazlığın odak noktasını bu usule aykırılıkların savunma hakkını kısıtlayıp kısıtlamadıkları teşkil ettiğine göre, öncelikle savunma hakkının niteliği incelenip, hangi hallerde savunma hakkının kısıtlandığı konusu irdelenmelidir.
Evrensel hukuk normlarında, öğretide ve yargı kararlarında savunma hakkının niteliği ve kapsamı, çeşitli vesilelerle açıklanmıştır. Savunma hakkı, ceza muhakemesi süresi olan sanığın en önemli hakkıdır. Bu hakkın kutsallığı ve göz ardı edilemez nitelikte olduğu hem İnsan Hakları Beyannameleri, hem de Anayasamız ile korunmuştur. İnsan Hakları Evrensel Beyannamesinde, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinde ve Siyasi Haklar Sözleşmesinde bu hakla ilgili özel hükümlere yer verilerek güvence altına alınıp gerçekleştirilmesinden sözleşmeye taraf devletler yükümlü tutulmuştur. Anayasamızın 36. maddesi de savunma hakkını temel haklardan biri olarak kabul etmiş bunun sonucu olarak Usul Kanunlarımızda savunma hakkının kısıtlanması mutlak temyiz sebeplerinden biri olarak sayılmıştır (CMUK.- md. 308/8 ve 353 S.K: md.207/H).
Ceza Yargılamasında savunma görevinin bizzat sanık veya temsilcisi tarafından yapılması demek olan ferdi savunma sanık için hak teşkil eden bir çok olanakların bulunmasını gerektirir; isnadı öğrenme hakkı, hakim önünde sorguya çekilme hakkı, savunma için zamana ve imkana sahip olma hakkı, tanıklara soru sormak ve kendi tanıklarının dinlenmelerini istemek hakkı, tercüman yardımından yararlanma hakkı, ilk nazarda sayılabilecek haklardır.
Sorguya çekilme hakkı da savunma hakkının temelidir. Sorgunun yapılmamış olması, bu hakkın kısıtlanması anlamına gelmektedir. Keza sorguya çekilen sanığın isnadı öğrenme hakkı ile savunma için yeterli zamana ve imkâna sahip olma hakları da savunma hakkının temel öğeleridir. Bu bağlamda, sanığın bu haklarını öğrenme hakkına da sahip olduğunu kabul zorunluluğu vardır. Bu: "Adil Yargılanma Hakkının bir gereğidir.
Anayasamızın 36 ncı maddesine, 4709 sayılı Kanunla yapılan değişiklikle giren "Adil Yargılanma Hakkı"na ilk olarak İnsan Hakları Evrensel Bildirgesinin 10 ncu maddesinde yer verilmiş, 4.11.1950 tarihli "Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi"nin 6 ncı maddesinde geniş olarak düzenlenmiş, daha soma da 19.12.1966 tarihli "Siyasal Haklar Bildirgesi"nin 14 ncü maddesinde yer almıştır.
Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinin 6 ncı maddesinin 1 nci fıkrasında "Herkesin bağımsız ve tarafsız bir mahkeme önünde aleni ve hakkaniyete uygun yargılama hakkı"na sahip olduğu belirtildikten sonra, 2 nci fıkrada "Bir suçla itham edilen herkes, suçluluğu kanuna göre kanıtlanıncaya kadar masum sayılır" denilerek, masumiyet karinesi düzenlenmiş 3 ncü fıkrada ise, 1 nci fıkrada belirtilen "Adil Yargılanma Hakkı" nın ayrıntıları açıklanmıştır.
3 ncü fıkrada açıklanan haklar;
1- Suç ithamı hakkında bilgi edinme hakkı,
2- Savunma için yeterli zaman ve kolaylıklara sahip olma hakkı,
3- Savunmasını bizzat yapma veya seçeceği bir avukat aracılığıyla yaptırma hakkı,
4- Tanıklara soru sorma, savunma tanıklarının iddia tanıklarıyla aynı şartlar altında dinlenmesinin saklanması hakkı,
5- Gerektiği takdirde ücretsiz bir tercümanın yardımından yararlanma hakkı,
şeklinde sayılmıştır.
Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinin kararları ve doktrin "Fair trial" veya "Fair hearing" olarak adlandırılan 1 nci fıkrada tanımlanan "Adil Yargılanma Hakkı" açısından altı temel ilkeyi daha geliştirmişlerdir. Bu ilkeler:
1- Silahlarda eşitlik ilkesi,
2- Hâkim önünde sorguya çekilme hakkı,
3- Usulü işlem yapılırken hazır bulunma hakkı,
4- Delillerin ortaya konulması ve değerlendirilmesi ile ilgili haklar,
5- Hükmün gerekçeli olmasına ilişkin haklar,
6- Yardıma muhtaç olan sanığın Devlet tarafından gözetilmesi ilkesidir.
Bu 6 ilke Adil Yargılanma Hakkı veya sözleşmedeki ifadesiyle "Hakkaniyete uygun yargılanma hakkı" nın tabii mantıları olarak kabul edilmektedir.
Öğretide de savunma hakkının niteliği ve hangi hallerde savunma hakkının kısıtlandığı, dolayısıyla bozma nedeni sayılıp sayılmayacağı hususu incelenmiştir. İnceleme konumuzla sınırlı olarak öğretide yer alan bu görüşlere de özetle temas etmekte yarar görülmektedir.
Prof. Dr. Feridun YENİSEY, "...şüpheli veya sanığın ceza muhakemesi sujesi olarak en önemli hakkı müdafaa hakkıdır. Hatta denebilir ki sanığın bütün hakları bir tek müdafaa hakkı terimi içinde toplanabilir...müdafaa hakkı Anayasa ile korunmuştur....Sanık duruşmada hazır bulunmalıdır...sanık, aleyhindeki isnatları ve mütalaaları bizzat veya temsilcisi vasıtasıyla öğrenebilmelidir ... sanık kendi fikirlerini serbestçe açıklayabilmelidir... sanık haklarını öğrenme hakkına sahiptir. Ve bu hakkı kendisine hatırlatılmalıdır. Kanun bu hatırlatmayı ilgililere ödev olarak vermiştir... Y.C.G.Krl.nun 19.11.1994 gün ve 8-322/343 sayılı kararı da ifade alma ve sorguda sanığa haklarının hatırlatılmadığının bozma nedeni olduğunu belirtmiştir..." (Ceza Muhakemesi Hukuku 11. Bası Sh.384 dip not) görüşünü ileri sürmektedir.
Dr.Süheyl Donay ise, İnsan Hakları Açısından Sanığın Hakları ve Türk Hukuku adlı eserinde, sanığın kendisine yönelik isnadı öğrenme, savunmasını hazırlamak için gerekli zaman ve kolaylıklara sahip olma, kendi kendini savunma veya savunmasını bir müdafii yoluyla yapma, tanıkları davet etme veya ettirme veya sorguya çekme ve tercüman yardımından yararlanma haklarının bulunduğunu belirtmektedir. (İnsan Hakları Açısından Sanığın Hakları ve Türk Hukuku. İstanbul 1982 S.41,138,150, 179).
İnceleme konumuzla doğrudan ilgili olan iddianamenin tebliği ile duruşma günü arasında en az bir haftalık sürenin geçmesi ve buna hakkı olduğunun hakim tarafından sanığa hatırlatılması hususundaki görüşlere gelince, bu hakkının hatırlatılmamasının bozma sebebi sayılmayacağına dair görüşlere rastlanılmakta ise de (Baha KANTAR-Ceza Muhakemeleri Usulü Birinci Kitap 4.Bası S,210) baskın görüş, bu aykırılığın nispi butlan doğurduğu, dolayısıyla resen nazara alınamayacağı ancak bundan etkilenen kişi tarafından ileri sürüldüğü ahvalde bozma sebebi sayılacağı yönündedir (Erdener YURTCAN CMUK Şerhi ve İlgili Mevzuat-Mayıs 1995, 2.Bası, Cilt 2, S.164 Faruk EREM-Ceza Usul Hukuku Ankara 1970. S.251 Öztekin TOSUN, Suç Muhakemesi Hukuku, 2. Bası, Cilt 2 S.127. KUNTER-YENİSEY Ceza Muhakemesi Hukuku, 11.Bası S.382-383 ve 453).
Aynı konu "Adil Yargılanma Hakkı" bakımından irdelendiğinde böyle bir hakkı okluğunun sanığa hatırlatılmamasının sanığın bir başka hakkını ''Haklarını Öğrenme Hakkı"nı ihlâl ettiği kabul edilmekte ve şu görüşler ileri sürülmektedir; "...Sanığın hukuki bilgileri savcıdan azdır: meslekten suçlular dışında, ceza yargılaması hukukunun nasıl uygulandığı konusunda bilgi sahibi değildir. Bu nedenle sahip bulunduğu bütün hakkı sanığa mahkeme tarafından hatırlatılırsa, ancak o zaman yargılama sanığa karşı dürüst yapılmış olur..." Bir başka ifadeyle dürüst bir muhakeme yapılabilmesi için temel şart, sanığa sahip bulunduğu hakların öğretilmesidir.
Avrupa Konseyi tarafından hazırlanan "sanığın yokluğunda son soruşturma"yı düzenleyen taban kurallara göre sanığın tebliğden "Gerçekten" haberdar olması gerekir.
Gerçekten haberdar olmaktan maksat, kullanmadığı hakkı, kullanmamasından doğan sonuçları da bilmek olduğundu kuşku yoktur.
Bu nedenle duruşmanın bir başka güne bırakılmasını istemeye hakkı olduğunun sanığa hatırlatılmaması, diğer bir temel hakkı olan "Haklarını Öğrenme Hakkı" nı ihlâl etmektedir.
Duruşmaya ara verilmesini isteme hakkına sahip olduğu, hakim tarafından kendisine bildirildiği halde, sanık bu hakkını kullanmayabilir; bu takdirde aykırılık resen nazara alınmaz. Ancak kendisine bu hakkı hiç bildirilmemişse en başta "Haklarını Öğrenme Hakkı" ihlâl edilmiş olduğundan, savunma hakkının özü kısıtlanmış, dolayısıyla, 353 sayılı Kanunun 207 nci maddesinde düzenlenen mutlak bozma sebebi gerçeklenmiş olur (Kunter-Yenisey, Ceza Muhakemesi Hukuku-11.Bası S.383.453; Schroeder-Yenisey-Peukert, Ceza Muhakemesinde "Fair trial" ilkesi İstanbul 1999 S.68,124 ve Dr. Süheyl DONAY, İnsan Hakları açısından Sanığın Hakları ve Türk Hukuku-İstanbul 1982, S.41. 138, 150,179).
353 sayılı Kanunun 130, maddesinin son fıkrasında, Askeri Mahkeme Kıdemli Hakimine verilen görev bu ilkenin ifadesinden başka bir şey değildir.
Bu açıklamaların ışığında somut olaya bakıldığında; iddianamenin tebellüğ belgesine bağlanmış bir şekilde önceden sanığa tebliğ edilmediği, ilk defa istinabe Mahkemesinde, sanık sorgu için hakim huzuruna alındığında, yazılan talimat ve eklerinin kendisine okunması üzerine isnattan haberdar olduğu, sanığa sorgu ve savunmasını hazırlayabilmesi için gerekli olan zaman ve imkanın tanınmadığı, duruşmanın bir başka güne bırakılmasını istemeye hakkı olduğunun hakim tarafından kendisine bildirilmediği anlatılmaktadır. Her ne kadar, istinabe mahkemesince, sanığa CMK. nun 135. maddesindeki hakları hatırlatılmış ise de, bu maddede yazılı haklar arasında, CMUK. nun 221. ve 353 S.K.nun 130/3 ncu maddelerinde düzenlenen savunmasını hazırlaması için süre isteme hakkı yer almamaktadır.
Oysa 353 sayılı Askeri Mahkemeler Kuruluşu ve Yargılama Usulü Kanununun 120 nci ve Ceza Muhakemeleri Usulü Kanununun 210 ncu maddelerinde düzenlenen süre, savunma hakkının özüne ilişkin bir hüküm niteliğindedir. Bu süreyi kullanma hakkı olduğunun sanığa hatırlatılması zorunluluğunu içeren 353 sayılı Kanunun 130 ve CMUK. nun 221 nci Maddelerine uyulmaması ise, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinin 6 ncı Maddesinin 3 ncü fıkrasında açıklanan "Suç İthamını detaylı olarak ve anlayabileceği bir şekilde öğrenme hakkı"" ile, "Savunmayı hazırlamak için yeterli sunan ve imkana sahip olma hakkı" nı ihlâl etmektedir.
Sanığın aynı oturumda sorgu ve savunmasının tespit edilmiş olması, onun yasal süreden vazgeçtiği şeklinde yorumlanamaz. Haklarını bilmeyen bir kişinin bu hakkından zımnen vazgeçtiğini söylemek mümkün değildir.
Yargıtay ve Askerî Yargıtay'ın bir kısım kararlarında; sanığa müteakip oturumlarda savunma imkanının verilerek sorgudaki usulsüzlüğün telafi edilmesi halinde bu hususun bozma nedeni sayılmadığı görülmekte ise de; bu değerlendirme yapılırken, sanığın savunma hakkının kısıtlanıp kısıtlanmadığı ölçü alınmış ve savunma hakkının kısıtlanmadığı sonucuna varıldığı takdirde bozma sebebi teşkil etmeyeceğine karar verilmiştir.
Sonuç olarak, iddianamenin tebliği ile duruşma günü arasında en az bir haftalık sürenin geçmemesine rağmen, istinabe mahkemesinin, sanığa duruşmanın tehiri veya talikini istemeye hakkı olduğunu hatırlatmamakla sanığın savunma hakkının kısıtlandığı görüşüyle, hükmün 353 sayılı Kanunun 207/3-H maddesi uyarınca bozulmasına karar veren Daire kararı yerinde görülmüştür.
Diğer taraftan, 353 sayılı Kanunun 146 ncı maddesi, duruşmanın başlaması başlığı ile duruşmaya sanık, müdafii, tanık ve bilirkişilerin yoklaması ile başlanacağını, daha sonra sanığın kimliğinin tespit edilip, As. Savcının iddianameyi okuyacağını, bilahare aynı kanunun 83 ncü maddesi gereğince sanığın sorgusunun tespit edileceğini âmirdir.
Sorgunun usulü ise 83 ncü madde de gösterilmiştir. Bu hükme göre; "..Sorgu sanığın kendi lehine olup söyleyeceği delillere engel olmamalıdır."
Sanık duruşmada, sorgulanmadan, eski ifadesinin okunmasını istemesi üzerine, bu ifade okunmuş, sanık da bu ifadesini aynen tekrar ettiğini bildirmiştir. Bu durumda sanığın sorgusunun usulüne uygun olarak yapıldığını söyleme olanağı yoktur. Esasen sanığa savunması için süre verilmeyip 353 S.K.nun 130 ncu maddesinde belirtilen duruşmanın bir başka güne bırakılmasını isteme hakkının hatırlatılmaması yapılan bu sorguyu ta baştan batıl hale getirmiştir.
"Sanık kendi fikirlerini serbestçe açıklayabilmelidir. Sorguya çekilmesi bunun için savunma hakkının bir parçasıdır. Duruşmadaki kararlardan önce dinlenmesi de bunun içindir. Duruşmada son sözün sanığa verilmesi de bunu sağlar..." (KUNTER-YENİSEY Ceza Muhakemesi Hukuku 11.Bası, S.382-383)
Sanığın sorgusunun savunmanın bir parçası olarak kabul edilmesi susma hakkının reddedildiği anlamına gelmez. Zira sanığın susma hakkını kullandığını söylemesi ile sanığın sorguya çekilip lehindeki delilleri söylemesine imkân vermeden eski ifadesinin okunup onu aynen tekrar ettiğini bildirmesiyle yetinilmesi farklı şeylerdir.
Her ne kadar, sanığa hazırlık ifadesinin okunmasından sonra söz verildiği ve böylece kendi lehine olan delilleri söylemesine imkân tanınmış olduğu söylenebilirse de, sanığın mahkemece sorgulanmaması, hazırlık ifadesinin tekrarıyla yetinilmesi, vicdanı delil sistemini benimsemiş Ceza Yargılama Hukukumuz ile bağdaşmamakta, gerek Anayasamızın değişik 36 ncı maddesinde ve Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinin 6 ncı maddesinde yer alan "Adil Yargılanma Hakkı" na, gerek 353 sayılı Kanunun 146,83 ve 156 ncı maddelerine aykırılık teşkil etmektedir. Dolayısıyla sanığın "Savunma Hakkı"nın kısıtlandığı sonucuna varıldığından, Daire kararının bu bölümü de yerinde bulunmuştur.
Daire ile Başsavcılık arasındaki uyuşmazlığın üçüncü konusu olan tanık F.Y.'nin beyanına karşı huzurda bulunan sanığa bir diyeceği olup olmadığının sorulmamasının bozma nedeni sayılıp sayılmayacağına gelince;
353 sayılı Kanunun 159 ncu maddesi, "Tanığın ve bilirkişinin veya suç ortağının dinlenmesinden veya herhangi bir yazılı delilin okunmasından sonra, bunlara karşı sanığın bir diyeceği olup olmadığı sorulur" hükmünü amirdir. Bu hüküm, CMUKnun 250 nci maddesinde aynen yer almaktadır.
Görüldüğü gibi, Yasa burada da hakime bir görev yüklemektedir. Duruşmayı yöneten hakim, dinlenen tanık, bilirkişi veya suç ortağının beyanlarına ve okunan yazılı delillere karşı bir diyeceğinin olup olmadığını sanığa soracaktır. Yasanın bu hükmü Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinin 6 ncı maddesinin 3 ncü fıkrasında "Adil Yargılanma Hakkı" nın ayrıntısı olarak açıklanan, sanığın, tanıkları sorguya çekmek, tanıklara soru sormak hakkının iç hukukumuza yansıması niteliğindedir. Anayasamızın 36 ncı maddesine "Adil Yargılanma Hakkı" kavramının girmesiyle usul yasamızın bu hükmü bir bakıma anayasal temele oturmuş olmaktadır.
Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinin çeşitli kararlarında, sanığa, tanık ifadelerine itiraz etme ve tanığa soru yöneltme hakkı verilmesinin, iddia ve savunmanın silahlarının eşitliği ilkesinin doğal bir uzantısı olduğu kabul edilmektedir.
Hal böyle iken, Askerî Mahkemenin tanığın ifadesine karşı sanığa ne diyeceğini sormaması emredici bir usûl kuralına riayetsizlik niteliğinde olduğu gibi, anayasanın 36 ncı maddesindeki "Adil Yargılanma Hakkı" nın ihlâli ve 353 sayılı Kanunun 207/3 - H maddesindeki "Hüküm için önemli noktalarda mahkeme kararı ile savunma hakkının kısıtlanmış olması" sonucunu doğurduğundan, bu aykırılığı bozma nedeni yapan daire kararı yerinde bulunmuş ve Başsavcılığın bu konuya ilişkin itirazının da reddine karar verilmiştir.
Yargıtay Ceza Genel Kurulunun 5.4.1976 gün ve 8-165/172 sayılı kararında bu görüş benimsenmekte ve "Duruşmada dinlenen tanıklara bir diyeceğinin olup olmadığının sanıktan sorulmaması savunma hakkını kısıtlar. Tanık anlatımlarının mahkemece dayanak olarak alınmadığı, geçerli sayılmadığı, hükmün sonucuna etkili olmadığı gibi nedenlerle bu kuralın ihlâli doğru değildir" denilmektedir. (¤¤)
Full & Egal Universal Law Academy