(353 S. K. m. 152, 207, 158, 159)
Daire ile Başsavcılık arasında ortaya çıkan ve Daireler Kurulunca çözümlenmesi gereken sorun, iddianamenin sanığa tebliği ile duruşma günü arasında geçmesi gereken en az yedi günlük yasal süreye uyulmamış olma-sı ile 353 S.Y. nın 152, 158 ve 159 uncu maddeleri uyarınca sübut sebepleri olarak kullanılacak yazılı delillerin duruşmada okunması ve taraflara ne diyeceklerinin sorulmamasının hükmün usul yönünden bozulmasını gerektirip gerektirmeyeceğidir.
Daire; bu usule aykırılıkları bozma sebebi yaparken, Başsavcılık bu hususların bozma sebebi sayılmaması gerekliğini ileri sürmektedir.
Bu çerçevede yapılan incelemede; kurulumuzda öncelikle iddianamenin sanığa tebliği ile duruşma günü arasında geçmesi gereken en az yedi günlük yasal süreye uyulmamış olmasının bozma nedeni sayılıp sayılmayacağı tartışılmıştır.
Davanın açılmasını müteakip Askeri Hakim tarafından yapılan inceleme sonunda alınan tensip kararı uyarınca, sanığa iddianamenin tebliği ile tebellüğ belgesinin gönderilmesi, sanığın 4.4.2000 tarihinde yapılacak duruşmada hazır bulundurulması ve bazı bilgi ve belgelerin gönderilmesi için Birlik Komutanlığına talimat yazılmış. Birlik Komutanlığınca yazılan cevabi yazıyla, islenen diğer hususlar yerine getirilmiş, ancak sanığın hava değişiminde olması nedeniyle iddianamenin tebliğ edilemediği bildirilmiştir.
4.4.2000 tarihinde yapılan duruşmaya sanık katılmamış, duruşmada gelen bir takım belgeler okunduktan sonra; sanığın duruşmaya celbi için Birlik Komutanlığına talimat yazılmasına, psikiyatri uzmanının duruşmaya celbine ve duruşmanın 25.4.2000 günü net 14.15'e bırakılmasına karar verilmiştir.
Birlik Komutanlığınca, sanığa duruşmaya katılması hususu bir tebellüğ belgesiyle 11.4.2000 tarihinde tebliğ edilmiş, ancak daha önce yazılan talimat gereği olarak iddianamenin tebliğ edilmesi işlemi yapılmamıştır.
25.4.2000 tarihinde yapılan duruşmaya sanık katılmış, kimlik tespitinden sonra Askeri Hâkim tarafından hatalı olarak sanığın celbi hakkındaki tebellüğ belgesi iddianamenin tebliği hakkındaki belge olarak değerlendirilmiş ve bu belgedeki tebliğ tarihine güre yasal sürenin geçtiğine işaret edildikten sonra iddianame okunmuş ve sanığın sorgusuna geçilmiştir.
Sanık sorgusunda ayrıntılı olarak savunmasını yapmış, her iki firar suçuyla ilgili alarak birliğinden ayrılış ve katılış tarihlerine kadar ayrıntılı anlatımlarda bulunmuş, rahatsızlığına ilişkin belgeleri mahkemeye sunmuştur.
Sanığın daha sonra 25.4.2000, 31.5.2000 ve 15.6.2000 tarihli duruşmalara katıldığı, en son 25.7.2000 tarihli duruşmaya kendi isteğiyle katılmadığı ve o celse hükme varıldığı belirlenmektedir
Dava konusu olayda iddianamenin duruşmadan önce sanığa tebliğ edilmediği, dosyada mevcut tebellüğ belgesinin sanığın duruşmaya katılması hususuna ilişkin olduğu, mahkemece yanlış saplama ile bu tebellüğ belgesinin iddianame tebellüğ belgesi olarak değerlendirilip, yasal sürenin geçtiği sanısıyla iddianamenin okunup sanığın sorgusunun tespit edildiği belirlenmektedir. Bu durumda iddianamenin duruşmada okunmak suretiyle sanığa tebliğ edildiği anlaşılmakta olup, sanığın sorgu ve savunmasının tespitinden önce bir haftalık savunma hazırlık sürecinin hatırlatılmadığı anlaşılmaktadır.
353 sayılı Askeri Mahkemeler Kuruluşu ve Yargılama Usulü Kanunun 120 nci, Ceza Muhakemeleri Usulü Kanunun 210 ncu maddesinde düzenlenmiş olan süre; doktrinde "koruyucu süre" diye adlandırılan sürelerdendir. Kanun burada, bir işlemin yapılabileceği sürenin aşağı haddini belirtmiş olup, işlemin daha önce yapılması hukuka aykırıdır. Kanun Koyucu bu hükmü düzenlerken, müdafaa hakkının özüne ilişkin bir hüküm sevk etmiştir. Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinin 6 ncı maddesinde de "dürüst yargılama hakkının" temel gereklerinden biri olarak, (kendisine yöneltilen isnadı detaylı olarak ve anlayabileceği bir şekilde öğrenme hakkının yanı sıra) konumuz açısından önem taşıyan, "müdafaayı hazırlamak için yeterli zaman ve imkana sahip olmak hakkı" da temel bir hak olarak düzenlenmiştir.
Gerek 353 S.K. nun 120 nci, gerekse CMUK. nun 210 uncu maddelerinde, sözleşmede düzenlenen bu hak somut bir hale getirilmiştir. Bu süreye riayet edilmemesi, sanığın müdafaa hakkını esaslı suretle kısıtlayacağı için, hem 353 S.K. nun 207, CMUK. nun 308 nci maddelerindeki mutlak bozma sebebi oluşur, hem de Avrupa Sözleşmesinin 6 ncı maddesi ihlal edilmiş olur.
Avrupa Konseyi tarafından hazırlanan, "sanığın yokluğundaki son soruşturmayı" düzenleyen taban kurallara göre ise sanığın tebliğden "gerçeklen" haberdar olması gerekir.
Gerçekten haberdar olmanın, kullanmadığı hakkı kullanmamanın doğuracağı sonuçlarını da bilmek olduğu kuşkusuzdur.
Bu nedenle, duruşmanın bir başka güne bırakılmasını isteme hakkı olduğunun sanığa hatırlatılmaması, diğer bir temel hak olan "haklarını öğrenme hakkını ihlâl etmektedir.
Sanığın müdafaası açısından sahip olduğu "iddianamenin tebliği ile duruşma günü arasında en aşağı bir hafta geçmesi" (353 sayılı Kanunun Md.120) hakkının ihlâli, bu şekilde yapılan işlemi "hukuka aykırı bir işlem haline getirir". Buna riayet etmemenin müeyyidesi butlandır.
İşlemin batıl olduğunun tespiti, sadece ilgililer tarafından istenebileceği için burada prensip olarak, "nisbi butlan" söz konusudur. Sanık, duruşmaya ara verilmesini isteme hakkına sahip olduğu mahkemece kendisine bildirildiği halde, bu hakkını kullanmazsa mahkemece aykırılık re'sen nazara alınmaz (Kunter/Yenisey Muhakeme Hukuku Dalı Olarak Ceza Muhakemesi Hukuku 10. Hası 1998, No.29X S.483). Ancak, mahkeme kendisine bu hakkını hiç bildirmemişse yukarıda belirtildiği gibi "haklarını öğrenme hakkı" ihlâl edilmiş olur ve müdafaa hakkının özü kısıtlanmış olduğundan 353 sayılı Kanunun 207 nci maddesinde düzenlenen mutlak temyiz ve bozma sebebi gerçekleşmiş olur.
Bahse konu bu süreden vazgeçme mümkünse de, haklarım bilmeyen kişinin bundan feragat etmesi hüküm ifade etmez. Bu nedenle sanığın sorgusundan sonraki 25.4.2000. 31.5.2000 ve 15.6.2000 tarihlerindeki duruşmalara katılmış olması sanığın yasal süreden vazgeçtiği şeklinde yorumlanamaz. Bu durumdu sanığın savunma hakkının kısıtlandığının kabulü gerekmekte olup sanığın bu hususu özel bir temyiz nedeni yapıp yapmamasının da önemi bulunmamaktadır. Bu hususta prensibi koyup, her dava dosyasının özelliklerine göre çeşitli hal tarzları üretmekten vazgeçmek gerekmektedir.
Bu hale göre, Dairenin bozma kararı yerinde olup, aksı düşünceye dayalı itirazın reddi gerekmiştir.
Daire ile Başsavcılık arasında ortaya çıkan ve Daireler Kurulunca çözümlenmesi gereken diğer bir anlaşmazlık, sübut sebepleri olarak kullanılacak yazılı delillerin duruşma sırasında okunmamış olmasının hükmün usulden bozulmasını gerektirir mahiyette bozma sebebi sayılıp sayılmayacağına ilişkindir.
Hazırlık tahkikatı aşamasında dava dosyasına giren ve sübut sebeplen olarak kullanılan yazılı delillerin duruşma aşamalarında okunmadığı, tarafların (sanık-Askeri Savcı) bu deliller konusundaki diyeceklerinin sorulmadığı açıktır. Esasen bu konuda usule aykırı davranıldığı hususunda anlaşmazlık da yoktur. Anlaşmazlık bu usule aykırılığın hükmün özüne etkili olup olmadığı, bu hususun bozma nedeni sayılıp sayılmayacağı konusundadır.
353 sayılı Yasanın 152, 158 ve 159 ncu maddeleri uyarınca sübut sebepleri olarak kullanılacak yazılı delillerin okunması ve taraflara ne diyeceklerinin sorulmadı gerekir. Sanığın, delillerin ikamesinin tamamlandığı ve yazılı delillerin okunman gereken son duruşmaya katılmamış olması bu sorumluluğu ortadan kaldırmaz. Zira Askeri Savcı da davanın taraflarından biridir ve duruşmada hazır bulunmaktadır. Bu usule aykırılık da savunma hakkının ihlâli mahiyetinde olup, hükmün define etkili, 353 sayılı Kanunun 207/11 maddesine göre kanuna mutlak aykırılık teşkil eden bozma sebebi mahiyetindedir. Bu hale göre, Dairenin bu hususu da bozma nedeni sayması yerinde olup, aksi düşünceye dayalı itirazın reddi gerekmiştir. (As. Yrg. Daireler Kurulunun 6.1.2000 tarih ve 2000/26-7 sayılı kararı da bu doğrultudadır).
(¤¤)
Full & Egal Universal Law Academy