(353 S. K. m. 173)
Dosya içeriğine göre, Daire ile Başsavcılık arasındaki uyuşmazlık eylemin sübutuna ve nitelendirilmesine ilişkin olarak Askeri Mahkemece karar yerinde gösterilen gerekçenin yeterli ve yasal olup olmadığıdır.
Daire, Askeri Mahkemece sübutun ve eylemin üste fiilen taarruz suçunu oluşturduğunun kabulü için gösterilen "sanığın tevilli ikrarı, yeminli tanık beyanları ve tüm dosya münderecatı" şeklindeki gerekçeyi "önceki hükmün suç vasfı yönünden bozulmuş olması yanında, usul ekonomisini de gözeterek" yasal ve yeterli bulmuş iken,
Başsavcılık; önceki hükmün bozulmakla ortadan kalkmış olması sebebiyle, yeniden hüküm kurulurken, hükmün gerekçesinde suçun kanuni unsurları olarak sabit ve gerçekleşmiş sayılan vakaların gösterilmesinin 353 sayılı Kanunun 173 üncü maddesi gereği olduğu, Anayasanın 141/3, 36/1 ve 353 sayılı Kanunun 50, 173 ile CMK. nun 32 ve 260 inci maddeleri gözetildiğinde, mahkemece karar yerinde yazılan hususların usule uygun bir gerekçe sayılamayacağı; gerekçesizliğin ise, 353 sayılı Kanunun 207/G (CMUK. nun 308/7 nci) maddesi gereğince hükmün bozulmasını gerektirdiği görüş ve düşüncesindedir.
Hüküm bu açıdan incelendiğinde, Askeri Mahkemece olayın oluşuna ilişkin kabul "sanığın, 10.3.2000 tarihinde, bir gün evvel eşi S.Ç. ile görüşerek, kendisi hakkında olumsuz bilgiler aktaran, aynı karakolda görevli J.Astsb. Üçvş.M.Ç.'nin karakol istikametinde, hareket halindeki özel aracının önüne çıkarak, üstü durumundaki Astsb.M.Ç.'nin aracına doğru, kalça hizasında tuttuğu, 14 A 926 seri nolu G-3 piyade tüfeği ile ateş ettiği" şeklinde anlatılıp böylece sanığın silahla üste fiilen taarruz suçunu işlediği kanısına varıldığı belirtildikten sonra, bu hususun "sanığın tevilli ikrarı, yeminli tanık beyanları ve tüm dosya münderecatı ile sabit olduğu" şeklinde bir gerekçeye yer verildiği görülmektedir.
Gerçekten T.C. Anayasasının 141/3 üncü maddesi, bütün mahkemelerin her türlü kararlarının gerekçeli olarak yazılacağını amirdir. Usul yasaları da Anayasanın bu hükmü paralelinde düzenlemeler getirmişlerdir. Nitekim 353 sayılı Kanunun 50 nci maddesi, CMUK. nun 32 nci maddesine paralel olarak "Askeri mahkemelerce verilen her türlü kararlar gerekçeli olarak yazılır." hükmünü taşımaktadır. 353 sayılı Kanunun 173 üncü maddesi hükmün gerekçesinde gösterilmesi gereken hususların, CMUK. nun 260 inci maddesi paralelinde neler olduğunu açıklamıştır. Bu maddeye göre, hükmün gerekçesinde, mahkemece suçun kanuni unsurları olarak sabit ve gerçekleşmiş sayılan vakıaların gösterilmesi gerekmektedir. Eğer delil başka vakalardan çıkarılmış ise bunlar da hükümde gösterilecektir.
Diğer taraftan, temyiz incelemesi sırasında gerekçe de denetleneceğinden, gerekçe Askeri Yargıtay'ın denetimine imkân verecek şekilde açık ve anlaşılır olmalıdır (Y.C.G.Krl. nun 5.6.1989 gün ve 2/116-213 sayılı içtihadı). Dolayısıyla, mahkemece sübutun kabulüne ve eylemin nitelendirmesine esas alınan deliller gösterilmeli, bu deliller karşında savunma irdelenmeli, sanık tarafından ileri sürülen delillere itibar edilmemiş ise bunun sebepleri akla ve mantığa uygun olarak açıklanmalıdır Bir başka anlatımla, sonuç çıkarma işleminin ve bu sırada yapılan muhakemenin gerekçede gösterilmesi, denetimin gereği gibi ve usulüne uygun olarak yapılabilmesi bakımından zorunludur. As. Yrg. Drl. Krl. 7.1.1999 gün ve 21-76 ve Y.C.G.Krl.nun 10.4.1995 gün ve 5/87-113 sayılı kararları da bu yöndedir. Ayrıca, bozma ile ilk hüküm ortadan kalkmış olduğundan, bozmadan önceki hükme ve bunun gerekçesine atıfta bulunmak da hükmü gerekçesizlikten kurtarmaz. (Y.5.C.D. 55/2181, 5.C.D.nin 7.10.1992 gün ve 2949/3560, Y.C.G.Krl. 30.5.1994 gün ve 6/133-156; 8.C.D. 31.5.1985 gün ve 322/291; 4.C.D.nin 16.6.1993 gün ve 3944/4913 sayılı kararları).
Gerekçenin usule uygun ve yeterli olmamasının, gerekçe yokluğu ile aynı sonuçlan doğurduğu da göz ardı edilmemelidir. Bu nedenle, gerekçesizlik kadar, yetersiz gerekçe de mutlak bozma nedeni sayılmaktadır.
Askeri Mahkemece, hükümde mahkûmiyet gerekçesi olarak "sanığın tevil yollu itirafı ve tanık beyanları ile tüm dosya münderecatı" gösterilmiştir. Bunu, yukarıda yapılan açıklamaların ışığı altında yasal ve yeterli bir gerekçe olarak kabule olanak bulunmamaktadır. Zira Mahkeme, sanığın eyleminin ne şekilde gerçekleşmiş olduğunu, kanunda unsurları gösterilen söz konusu suçun oluşma biçimini inandırıcı delillerle göstermemiş, sanığın beyanının nasıl tevilli itiraf sayıldığı, mağdur Astsb. dışındaki tanık beyanlarının nasıl değerlendirildiği gerekçede açıklanmamıştır.
Mahkeme, delillerin ayrıntısını ortaya koymadan, delillerin değerlendirmesini yapmadan, sübut ve vasıf ile ilgili mantıki muhakemeyi belirtmeden, genel bir ifade ve bozma kararına uygun suç vasfını kabul ile karar vermiştir. Başka bir ifadeyle, sanığın hangi beyanının tevilli itiraf kabul edildiği, tanıkların hangi sözlerinin sübut ve vasfın belirlenmesinde ön planda tutulduğu hükümde gösterilmemiştir.
Gerçekten de sanığın, Astsb. M.Ç. ile aralarında 200 m. kadar bir mesafe var iken, aralarında geçen olay nedeniyle sinirlendiği için kendisini kaybettiğine, deşarj olmak için havaya iki el ateş ettiğine, tüfeğin tanıklarca elinden alınmak istendiği sırada birkaç kez daha ateş aldığına, Astsb. M.Ç 'yi istese vurabileceğine, amacının ona zarar vermek olmadığına ilişkin beyanlarının, eylemin silahla üste fiilen taarruz sayılması için ne şekilde tevilli itiraf sayıldığı, mahkemece bu konuda bir değerlendirme yapılmamış olması sebebiyle, anlaşılamamaktadır. Keza, tanık beyanlarının vasfı belirlemedeki etkisi gerekçede gösterilmemiştir. Bu nedenle, hükmün 353 sayılı Kanunun 207/G maddesi uyarınca gerekçesizlikten bozulması gerekir. As. Yargıtay Drl.Krl.nun 14.1.1972 gün ve 5/5 sayılı İçtihadı da bu mahiyettedir.
(¤¤)
Full & Egal Universal Law Academy