( 353 S. K. m. 120 )
Daire ile Başsavcılık arasında ortaya çıkan ve Daireler Kurulunca çözümlenmesi gereken sorun, 353 S.K.nun 120 nci maddesinde belirtilen; iddianamenin sanığa tebliği ile duruşma günü arasında geçmesi gereken yedi günlük yasal süreye uyulmamış olması halinde, aynı kanunun 130/3 üncü maddesinde düzenlenen, askeri mahkeme kıdemli hâkimi tarafından tehir veya talik isteme hakkının bulunduğu hususunun sanığa hatırlatılmamış olmasının, hükmün usul yönünden bozulmasını gerektirip gerektirmeyeceği noktasındadır.
Daire, bu usule aykırılıkları bozma sebebi yaparken, Başsavcılık bozma sebebi sayılmaması gerektiğini ileri sürmektedir
Dava dosyası bu açıdan incelendiğinde;
İddianame duruşmadan önce sanığa tebliğ edilmeyip istinabe mahkemesince duruşmada okunmak suretiyle tebliğ olunduğundan, 353 sayılı Kanunun 130/3 üncü maddesinde yazılı "duruşmanın bir başka güne bırakılmasını isteme hakkı"nın sanığa bildirilmesi gerektiği halde, açıkça bir bildirimde bulunulmadığı, ancak hüküm mahkemesinin bu hakkın sanığa hatırlatılmasına ilişkin talimatı okunduktan ve sanığın savunmasını yapacağını bildirmesinden sonra sorgu ve savunmasının tespit olunduğu, sanığın temyiz dilekçesinde de bu hakkın hatırlatılmamış olmasını temyiz sebebi yapmadığı anlaşılmaktadır.
Ayrıntıları Askeri Yargıtay Daireler Kurulunun 22.11.2001 tarih ve 104-107 sayılı kararında açıklandığı üzere,
353 sayılı Askeri Mahkemeler Kuruluş ve Yargılama Usulü Kanununun 120 nci maddesinde öngörülen, iddianamenin tebliği ile duruşma günü arasında geçmesi gereken en aşağı bir haftalık süre, adil yargılanma hakkının temel gereklerinden olup doktrinde "koruyucu süre" olarak adlandırılmakta ve bu süreye uyulmaması halinde savunma hakkının kısıtlandığı kabul edilmektedir.
Diğer taraftan, süreden feragat mümkün olmakla beraber, hakkını bilmeyen bir kimsenin bundan feragat etmesinin söz konusu olamayacağı nedeniyle 130/3 üncü maddede yazılı hakkının sanığa bildirilmemesinin de "öğrenme hakkı"nı ihlâl ettiği ve dolayısıyla savunma hakkını kısıtladığı baskın görüş olarak benimsenmiştir.
Savunma hakkının kısıtlanmış olması, hem 353 sayılı Kanunda hem de CMUK. nunda mutlak bozma sebeplerinden biri olarak düzenlenmiş olmakla beraber, bu yasaya aykırılığın müeyyidesinin "nispi butlan" olduğu, dolayısıyla işlemin geçersiz olduğunun ancak ilgililer tarafından istenebileceği, hem doktrinde hem de uygulamada kabul edilmiş bulunmaktadır.
Somut olayda; hüküm mahkemesinin bu haklara yönelik hatırlatıcı talimatı okunmuş, ayrıca, CMUK. nun 135 inci maddesinde sayılan savunmaya ilişkin hakları hatırlatılmış ve bu husus zapta geçirilmiştir. Sanık buna rağmen savunmasını yapacağını belirtmiştir. Bu durumda sanığın 353 sayılı Kanunun 120 ve 130 uncu maddesinde yazılı hakkını öğrendiğini ve bu hakkını kullanmaktan vazgeçtiğini kabul etmek gerekmektedir. Diğer taraftan, söz konusu hakkın hatırlatılmamasının müeyyidesi "nispi butlan" olup sanık yargılamanın hiçbir aşamasında savunma hakkının kısıtlandığından bahsetmediği gibi, bu hususu özel bir temyiz nedeni de yapmamıştır.
Bu nedenlerle, sanığın savunma hakkının herhangi bir şekilde kısıtlanmadığı sonucuna varılmış ve Başsavcılığın itirazının kabulü ile aksi düşünceye dayalı Daire kararının kaldırılması gerekmiştir.
(¤¤)
Full & Egal Universal Law Academy