(353 S. K. m. 160)
Daire ile Yerel Mahkeme arasında ortaya çıkan uyuşmazlık, sanığa yüklenen suçun sübuta erip ermediğine ilişkin olmakla beraber, öncelikle usul yönünden yapılan incelemede;
Askeri Yargıtay 4 üncü Dairesinin 4.6.2002 gün ve 2002/603-600 sayılı "bozma" kurarından sonra Askeri Mahkemece yeniden yapılan yargılamada, 17.9.2002 tarihli duruşmaya gelen sanık ve müdafi ine bozma ilâmı okunarak diyecekleri sorulmuş, sanık ve müdafii, bozma ilâmına uyulmamasını ve beraat kararında dilenilmesini; daha sonra söz verilen Askeri Savcı da bozma İlâmına uyulmasını istemişler, bu celsede, mahkeme başkam ve duruşma hâkimindeki değişiklik ve dosyanın kapsamlı olması nedeniyle bozmaya karşı bir karar vermek üzere dosyanın tetkike alınmasına ve duruşmanın 22.10.2002 tarihine talikine karar verilmiştir. 22.10.2002 tarihinde yapılan duruşmada ise, sanık ve müdafii hazır olduğu halde, onlara söz verilmeden, ''tararların geçen celse bozmaya karşı beyanlarının alındığı ve bu hususta bir karar vermek üzere dosyanın tetkike alınması yönündeki ara karar doğrultusunda dosya incelenmiş olmakla" denilerek, bozma ilâmına uyulmayıp direnilmesine ve sanığın üste fiilen taarruz suçunu işlediğini gösterir yeterli ve kesin delil elde edilemediğinden beraatına karar verilmiştir. Dolayısıyla Askeri Yargıtay bozma ilânımın okunduğu celse, duruşma askeri savcıya söz verilerek bitirildiği gibi, son celsede sanık duruşmada hazır bulunduğu hâlde, "son sözü" sorulmadan önceki katarda direnilmiştir.
Sanığın beraatına ilişkin hüküm, Askeri Savcı tarafından sanık aleyhine temyiz edilmesi üzerine, Askeri Yargıtay 4 üncü Dairesince sanık aleyhine sübut yönünden bozulmuş, bozma ilâmına karşı mahkemece direnilerek yeniden kurulan beraat hükmü de yine Askeri Savcı tarafından sanık aleyhine temyiz edilmiştir. Sanık aleyhine temyiz olması nedeniyle, öncelikle emredici usul kurallarının uygulanıp uygulanmadığı, usule ilişkin bir hata olup olmadığı incelenmeli, olmadığı takdirde işin esasına girilmelidir.
353 sayılı Kanunun "Askeri Savcı, davaya katılan, davacı ve sanığın iddia ve savunmaları" başlıklı 160 inci maddesinde, delillerin ikamesi ve tartışması bittikten sonra söz davacıya ve davaya katılana, onlardan sonra da iddiasını bildirmek üzere askeri savcıya ve daha sonra da sanığa verilir.
Askeri Savcı, sanığa, sanık ve müdafii de savcıya cevap verme hakkına sahiptir.
Duruşmayı yöneten askeri hâkimin müsaadesi ile davacıya da cevap verebilir. Son söz sanığındır." denilmektedir. Aynı husus CMUK'un 251 inci maddesinde de düzenlenmiş ve en son sözün sanığa ait olduğu belirtilmiştir.
Maddeden açıkça anlaşılacağı üzere, sanığın hazır bulunması hâlinde duruşma mutlaka sanığa "son söz" verilerek bitirilecektir. Savunma hakkı ile yakından ilgili olan bu usul kuralı emredici nitelikte olup, "savunmanın kısıtlanmayacağına ilişkin ilkenin doğal bir sonucudur. Sanığa son söz verilerek kendisinden Önce dinlenenlere karşı diyecekleri ve savunması saptanmalı, "son sözden sonra başkaca usule ilişkin işlemler yapılmış ise yeniden sanıktan son diyeceği sorulmalıdır. Bu kurala uyulmaması yasaya mutlak aykırılık oluşturmaktadır.
İlk defa, hüküm kurulurken "son sözün sanığa verilmesi" kuralı, bozmadan sonra başlayan yargılama sürecinde de, kamu davasının "kesintisizlik" ve "süreklilik" ilkesinin doğal sonucu olarak aynen geçerlidir. Çünkü dava sonuçlanmamış, yargılama henüz devam etmektedir ve aynı usul kurallarına tâbidir. Aksi halde yargılama, bozmadan önce ve bozmadan sonra diye iki evreye ayrılmış olacaktır. Bu durum ise yargılamanın, hükmün kesinleşmesine kadar kesintisiz süreceğini kabul eden usul yasasına aykırıdır. Ayrıca yasalarımızda bu kuralın bozmadan sonra uygulanmayacağına dair bir hüküm de bulunmamaktadır.
353 sayılı Kanunun 208 inci maddesinde belirtilen, "sanığın lehine olan hukuki kurallara aykırılık sanığın aleyhine hükmün bozulması için askeri savcıya ve teşkilâtında askeri mahkeme kurulan kıt'a komutanı veya askeri kurum amirine bir hak vermez," şeklindeki hüküm nazara alındığında, son kararın beraat kararı olması, sanık lehine bulunması nedeniyle, sanığa son söz verilmemesinin sanık lehine olan bir hukuki kuralın ihlâli olduğu ileri sürülebilir ise de; sanığa "son söz" verilmesi emredici nitelikte bir usul kuralı olduğu, bu kurala uyulmamasının yasaya mutlak aykırılık oluşturacağı cihetle ve beraat kararının sanık aleyhine temyiz edilmesi de dikkate alındığında, sanık hakkında verilen karar beraat olsa bile sanığa "son söz" verilmelidir. Sanık hakkında beraat kararı verilmekle beraber henüz kesinleşmediğine göre sanık aleyhine de bozulabilecektir. Son sözün verilmesi konusunda beraat ve mahkûmiyet yönünden bir ayırım yapılmamıştır. 353 sayılı Kanunun 208 inci maddesi, sadece sanık lehine olan hukuki kurallara aykırılık halinde askeri savcıya ve komutana temyiz hakkı vermemektedir.
Usul hükümlerinin, emredici kurallarının bir tarafa bırakılarak önce işin esasının incelenmesi, sübut olmadığı takdirde hükmün onanması, sübutun varlığında ise bu usule ilişkin eksiklik nedeniyle hükmün bozulması, ikili uygulamalara ve yanlış anlamalara neden olacaktır. Bu şekilde yani önemli usule ilişkin eksikliğe rağmen esasa ilişkin inceleme yapılarak bozma kararı verilmesi durumunda sübutun varlığı kabul edilmiş olacağından, arlık bundan sonra sanığa "son söz" verilmesi hükmünün uygulanmasının mantıki ve hukuki bir anlamı kalmayacaktır. Direnme kararı verilirken de en son sözün sanığa verilmesine ilişkin kural burada da aynen geçerlidir.
Askeri Yargıtay Daireler Kurulunun 28.3.2002 tarih ve 2002/25-27 sayılı, 18.4.2002 tarih ve 2002/32-3 sayılı, 6.6.2002 tarih ve 2002/47-47 sayılı, 6.6.2002 tarih ve 2002/49-48 sayılı. 20.6.2002 tarih ve 2002/48-50 sayılı, 2002 tarih ve 2002/59-57 sayılı, 3.10.2002 tarih ve 2002/70-72 sayılı, 7.11.2002 tarih ve 2002/81-84 sayılı; Yargıtay Ceza Genel Kurulunun 8.4.1991 tarih ve 4-38/113 sayılı, 12.4.1993 tarih ve 4-30/90 sayılı, 3.7.1995 tarih ve 4-211/239 sayılı, 5.3.1996 tarih ve 7-22/31 sayılı, 28.5.1996 tarih ve 3-110/114 sayılı, 9.12.1997 tarih ve 1-271/295 sayılı, 12.12.2000 tarih ve 11-242/251 sayılı kararlarında "son söz sanığındır" kuralının direnme kararı verilirken de geçerli olduğu, bu usul kuralının "emredici nitelikte" olup 'Savunmanın kısıtlanamayacağına" ilişkin ilkenin sonucu bulunduğu, hu kurala uyulmamasının yasaya mutlak aykırılık oluşturacağı vurgulanmış; Yargıtay Ceza Genel Kurulunun 24.10.1995 tarih ve 6-238/305 sayılı kararında da, sanığın beraatına ilişkin hüküm sanık aleyhine temyiz edilmişse, temyiz davasında öncelikle, emredici usul kurullarının uygulanıp uygulanmadığının incelenmesi, uygulanmışsa dosyanın esasına girilmesi benimsenmiştir.
Bu nedenlerle, direnme sonucu kurulan hüküm beraat olsa bile, "son sözün" sanığa ait olduğu kuralı aynen geçerli olup, söz konusu davada sanığa "son söz" verilmemesi 353 sayılı Kanunun 160 inci maddesine aykırı olduğundan, hükmün bu yönden bozulması gerekmiş, bozma nedeni karşısında esasa ilişkin inceleme yapılmamıştır. (¤¤)
Full & Egal Universal Law Academy