(353 S. K. m. 120)
Daire ile Başsavcılık arasında ortaya çıkan uyuşmazlık; "yasal süreden faydalanma hakkının sanığa hatırlatılması ve yasal süreden feragat etmesi hâlinde tutanağa bu hususun yazılması ile sanığın duruşmadan vareste tutulmayı istediği takdirde sorgusunun tespit edilmesi" istemini içeren askeri mahkeme talimatı ve iddianamenin, kendisine istinabe duruşması öncesinde iddianamenin tebliği hususunda şüphe bulunan sanığa sorgusundan evvel okunulmasıyla yetinilip açıkça hakları hatırlatılmadan ve sanığın buna ilişkin beyanı tutanağa yazılmadan sorgu ve savunmasının alınmasının, dolayısıyla istinabe mahkemesinde ifade vermesi nedeniyle zımnen duruşmadan vareste tutulmayı istediğinin kabulüyle yokluğunda yargılama yapılıp hüküm kurulmasının, savunma hakkının kısıtlanması olarak nitelenip nitelenmeyeceği noktasındadır.
Daire, haklarını bilmeyen sanığın bilmediği haklarından vazgeçmesinin mümkün olmaması nedeniyle bu usule aykırılıkları bozma sebebi yaparken, Başsavcılık hakların hatırlatılmasını öngören ayrıntılı talimatın istinabe duruşmasında okunmasıyla sanığa haklarının hatırlatıldığı, istinabe mahkemesinde ifadesini veren sanığın zımnen duruşmadan vareste tutulma ve yasal süreden feragat etme iradesinin bulunduğunun kabulü gerektiği, bu nedenle sanığın savunma hakkının kısıtlanmadığı gerekçesiyle herhangi bir usule aykırılık bulunmadığı görüşündedir.
Bu çerçevede yapılan incelemede;
Tensip kararı uyarınca, sanığın askerlik hizmetini ifa ettiği Niğde İl Merkez Jandarma Komutanlığına 20.2.2002 tarih ve 2002/754 sayılı talimatı gönderen Askeri Mahkemenin, bu talimatla;
a) Sanığa iddianame ile duruşma gününün tebliğini ve tebellüğ belgesinin askeri mahkemeye gönderilmesini,
b) Sanığın en yakın askeri mahkeme veya asliye ceza mahkemesine sevkinin yapılmasını,
c) Sanığa kanuni süreden faydalanma hakkı hatırlatılarak, kanuni süreden feragat etmesi hâlinde talimat zaptına bu hususun da yazılıp, sanık duruşmadan vareste tutulmayı istediği takdirde ekli İddianame ve ifade tutanağı uyarınca sorgu ve savunmasının tespiti ile istinabe zaptının askeri mahkemeye gönderilmesinin teminini istediği;
İl Merkez Jandarma Komutanlığının düzenlediği tebliğ-tebellüğ belgesinde tebliğ konusunun "duruşma gününün tarihi" olarak belirtildiği, ancak tebliğ edilen belge kısmına tarih ve numarası ile iddianamenin yazıldığı, tebliğ tarihinin ise gün belirtilmeksizin "Mart 2002" şeklinde gösterildiği, bu belgenin üst yazısında "iddianame ve duruşma gününün" sanığa tebliğ edildiğine ilişkin açıklık bulunduğu, üst yazının tarihinin aynı şekilde "Mart 2002" olarak yazıldığı, İl Mrk.J.K. lığının Niğde Asliye Ceza mahkemesine askeri mahkeme talimatının gereğinin ifası için yazdığı yazıda "Mart 2002" şeklinde tarihin bulunduğu;
Niğde 2 nci Asliye Ceza Mahkemesine talimatın ulaştığı 11.3.2002 günü sanık hazır olduğundan istinabe duruşmasına başlandığı, kimlik tespiti sonrasında "Sanığa CMUK'un 135 inci maddesindeki yasal hakları hatırlatıldı. Sanıktan soruldu: Ben yasal haklarımı anladım, savunmamı kendim yapacağım dedi." cümlesi zapta geçilip iddianame ve eklerinin okunduğu, iddianamenin tarih ve numarası olarak belirtilen tarih ve sayının aslında askeri mahkemenin talimatına ait tarih ve sayı olduğu, akabinde sanığın sorgu ve savunmasının tespit edildiği;
İstinabe duruşma tutanağının ulaştığı Askeri Mahkemenin, duruşma günü gelmeyen sanığın yokluğunda oturumu açtığı, kimlik bilgilerini kontrol ettikten sonra "sanığın duruşmalardan vareste tutulmayı talep ettiği anlaşıldı." şeklinde bir saptamayı duruşma tutanağına yazıp Askeri Savcının talebi doğrultusunda 353 sayılı Kanunun 136 ncı maddesi uyarınca sanığın duruşmalardan vareste tutulmasına karar verdiği, sanığın yokluğunda yargılamayı yürütüp yine sanığın yokluğunda mahkûmiyet hükmünü tesis ettiği görülmüştür.
Gerek tebliğ-tebellüğ belgesinde çelişkilerin bulunması ve gerekse üst yazı ile tebliğ-tebellüğ belgesinde tarihin gün olarak belirtilmemiş olması karşısında, sanığa Birlik Komutanlığınca iddianamenin tebliğ edilip edilmediği ve tebliğ edildiyse hangi tarihte tebliğ edildiği hususlarında şüphe bulunduğunun, dolayısıyla istinabe duruşma günü öncesinde sanığa usulüne uygun bir şekilde iddianamenin tebliğ edilmediğinin kabulü gerektiği açık olup,
istinabe duruşmasında da iddianame sadece okunduğundan geçerli bir tebligattan bahsedilemeyeceği izahtan varestedir.
Diğer taraftan; istinabe duruşmasında sanığa CMUK'un 135 inci maddesindeki hakları hatırlatılarak "Ben yasal haklarımı anladım, savunmamı kendim yapacağım" seklindeki beyanı zapta geçilmiş, iddianamenin tebliği ile duruşma günü arasında bir hafta geçmemiş ise sanığın duruşmanın tehir veya talikini isteme hakkının bulunduğunu düzenleyen CMUK'un 210 veya 353 sayılı Kanunun 120 nci maddelerine temas edilmemiştir. Sanığın CMUK'un 135 inci maddesindeki haklarını anladığına dair beyanı alındıktan sonra iddianame ve talimat okunmuş, talimatla yazılı hatırlatmalara ilişkin herhangi bir beyanı tutanağa yazılmamıştır. Bu nedenle; talimatta yeterli açıklık bulunduğu kabul olunsa dahi, talimat okunduktan sonra sanığın talimattaki hususlara dair diyeceği sorulmadığından, iradesinin hangi yönde olduğunun meçhul kaldığı aşikârdır.
Öte yandan; askeri mahkemenin söz konusu talimatının sanığın anlayabileceği açıklıkta ve usulün ilgili hükümlerini sergileyecek nitelikte olmadığı, özellikle kanuni sürenin neyi ifade ettiğini ve feragat etmemesi hâlinde hukuki sonuçlarını içermediği dikkate alındığında, talimatın okunmasından sonra sanığın beyanının alınmış olması hâlinde dahi, bu beyanının sanığın gerçek iradesini yansıttığı hususunda ciddi şüphe hasıl olacağı görülmüş, sırf bu talimatın istinabe duruşmasında okunmuş olmasının 353 sayılı Kanunun 130 veya CMUK'un 221 inci maddelerinde hâkime verilen hatırlatma görevinin yerine getirildiğini göstermeyeceği anlaşılmıştır. Kaldı ki, sanığın sorgusu bakımından yetki verilen istinabe mahkemesi hâkimi, talimatta açıkça "sanığın kanuni süreden faydalanma hakkı hatırlatılarak kanuni süreden feragat etmesi hâlinde talimat zaptına bu hususun da yazılıp" ibaresi bulunmasına rağmen, bu konuda sanığın herhangi bir beyanını tuta geçmemiş, sanığın yasal sureye ilişkin iradesi Askeri Mahkemenin bilgisine sunulmamıştır.
Bu itibarla; yasal hazırlık süresi hatırlatılmadan ve açık bir beyanı alınmadan, bu süreden feragat ettiğinin kabulüyle sanığın sorgusunun tespiti 353 sayılı Kanunun 120 ve 130 uncu maddelerine aykırılık olarak değerlendirilmiştir.
353 sayılı Kanunun 136 ncı maddesinde, sanığın istemi üzerine duruşmada hazır bulunma zorunluluğundan vareste tutulabileceği hükme bağlanmıştır, önceki paragraflarda izah edildiği gibi; talimat okunduktan sonra talimatta değinilen hususlara ilişkin herhangi bir beyanı alınmadığından, sanığın iradesinin duruşmalara katılmamak yönünde olduğu konusu açıklığa kavuşmuş değildir. "Savunmamı kendim yapacağım" cümlesini kullanan sanığın, askeri mahkemeye hiç gitmeyip istinabe mahkemesinde ifade vermekle yetineceğini kabul etmek makul olmadığı gibi, bu cümlenin, sanığın müdafi tutmak istemediği, ancak askeri mahkemeye gidip ifade vermeyi düşündüğü ihtimalini bertaraf etmediği açıktır. Kaldı ki, asker kişi olan sanığın TSK İç Hizmet Kanunun 33 üncü maddesinin (a) bendindeki "Vazifenin bulunmayı icap ettirdiği yerden izinsiz hiçbir asker gündüz ve gece ayrılamaz. " hükmüne nazaran, askeri mahkemece çağrılmadıkça, kendiliğinden kışla dışına çıkıp bir başka garnizondaki askeri mahkemeye gitmesi beklenemeyeceğinden, sanığın askeri mahkemedeki duruşmaya katılmamış olmasının duruşmadan vareste tutulma niyetine bir emare olarak görülmesi de mümkün değildir. Bu itibarla; askeri mahkemede icra edilecek duruşmaya sanığın katılmak isteyip istemediği hususunda açık beyanının alınmadığı, dolayısıyla yasaya aykırı olarak duruşmadan vareste tutulup, yokluğunda yapılan yargılama neticesinde hüküm kurulduğu anlaşılmıştır.
Yukarıda değinilen usule aykırılıkların sanığın savunma hakkını kısıtladığı kuşkusuzdur. Esasen, hukuk âleminde önemi bakımından görüş birliği bulunan "savunma hakkının" mer'i mevzuatımızda çeşitli hükümlerde tezahür ettiği bilinen bir keyfiyet olmakla birlikte, özellikle Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinin 6 ncı maddesinin 3 üncü fıkrasında açıklanan "adil yargılama hakkının", 17.10.2001 tarihli Resmi Gazetede yayımlanan 4709 sayılı Kanun ile Anayasamızın 36 ncı maddesine açık bir lâfız ile ilâve edilmesi akabinde, bu kavram çerçevesinde mevcut Kanun hükümleri gözden geçirilmiş ve uygulamaya yeni bir yön verilmeye çalışılmıştır. Nitekim, Askeri Yargıtay Daireler Kurulunun 22.11.2001 tarih ve 2001/104-107 sayılı ilâmı, bu anlayış doğrultusunda verilmiş örnek kararlardan birisidir.
Bu kararda da vurgulandığı gibi, yasaların sanığa tanıdığı hakların sanığa hatırlatılmaması, sanığın bir başka hakkının, "haklarını öğrenme hakkının" ihlâl edildiği anlamına gelmektedir. Keza, 353 sayılı Kanunda buna ilişkin amir hükümler bulunmakta olup, İddianamenin tebliği ile duruşma günü arasında bir haftalık süre geçmemiş ise, duruşmanın ertelenmesini isteme hakkı bulunduğunun sanığa bildirilmesine dair 130 uncu maddesi ile hükmün tefhiminden sonra hazır bulunan sanığa kanun yolları ve usullerinin anlatılacağına dair 174 üncü maddesi, haklarını öğrenme hakkı bakımından örnek gösterilebilecek düzenlemelerdir.
Netice itibariyle; 353 sayılı Kanunun 120, 130 ve 136 ncı maddelerine aykırı hareket edilmesinin, adil yargılanma hakkının ihlâli ve savunma hakkının kısıtlanması niteliğinde olduğunda herhangi bir tereddüt bulunmamaktadır. Bu yasaya aykırılıkların ise 353 sayılı Kanunun 207 nci maddesi kapsamında kanuna mutlak muhalefet teşkil ettiği ve ilgililer tarafından ileri sürülmeseler dahi, yasaya aykırılığı saptamaya yetkili mercilerce resen nazara alınmaları gerektiği açıktır.
Bütün bu irdelemeler karşısında; Daire kararının yerinde olduğu anlaşılmış ve isabetli bulunmayan Başsavcılık itirazının reddine karar vermek gerekmiştir.(¤¤)
Full & Egal Universal Law Academy