(353 S. K. m. 160)
Daire ile askeri mahkeme arasında ortaya çıkan uyuşmazlık, suçun sübuta erip ermediği noktasındadır.
Kurulumuzca uyuşmazlık konusunun incelenmesine geçilmeden önce, direnilmek suretiyle beraat hükmü kurulurken sanığa son söz hakkının tanınıp tanınmadığı ve savunma hakkının kısıtlanıp kısıtlanmadığı hususları tartışılmıştır.
Yargıtay ve Askeri Yargıtayın istikrar kazanmış içtihatlarında; bozmadan sonraki yargılama aşamasının bozmadan önceki yargılama aşamasının devamı olduğu ve aralarında nitelik farkı bulunmadığından aynı usul hükümlerinin bozmadan sonraki aşamada da uygulanması gerektiği kabul olunmuştur. Bozma kararı ile yerel mahkeme hükmü tüm sonuçları ile ortadan kalktığından, bozmaya uyulmaması hâlinde önceki hükmün tekrar ve aynen tesis edilmesi gerekmektedir. Bu itibarla, "son soruşturmanın sanığın son sözü ile sonuçlandırılması" kuralının bozmadan sonraki aşamada da uygulanmasında hukuki zorunluluk bulanmaktadır.
İnceleme konusu dosyada; hükmün bozulmasından sonra 20.6.2003 tarihinde icra edilen duruşmaya sanık ve müdafii katılmış, sanığın kimliği tespit olunup önce sanığın ve akabinde müdafiinin bozmaya karşı diyecekleri sorulmuş, bu kişilerin beyanları alındıktan sonra askeri savcının talebi üzerine kendisine mehil verilerek duruşma ertelenmiştir. 4.7.2003 tarihinde yapılan duruşmaya sanık ve müdafii gelmiş, askeri savcının bozmaya karşı beyanı alındıktan sonra tekrar sanığa söz verilmiş, ancak sanığın ardından müdafiinin savunma yapmasına rağmen son olarak sanığa söz hakkı tanınmadan direnme kararı tesis olunmuştur.
353 sayılı Kanunun 160/4üncü maddesi; "Sanık namına müdafii tarafından savunmada bulunulsa da savunmaya ekleyecek başka bir şey olup olmadığı sanığa sorulur." hükmünü amirdir. Ceza Muhakemesi Hukukunda "müdafilik" kavramının, Hukuk Usulü Muhakemesindeki "vekil" kavramıyla özdeş olmadığı ve müdafiinin, sanıktan bağımsız olarak işlev görebilen savunma makamının ayrı bir sujesi olduğu izahtan varestedir.
Bu nedenle, müdafiinin en son konuşmuş olmasının, en son konuşan kişinin sanık olduğu anlamına gelmediği, dolayısıyla "'son söz hakkını" kullanamamış olan sanığın savunma hakkının kısıtlanmış olduğu açıktır.
Diğer taraftan; "son söz" kuralı, sanığın savunma hakkını korumaya yönelik emredici bir usul hükmü olup, ayrıca adil yargılanma ilkesiyle doğrudan ilintili olması nedeniyle kamu düzenine ilişkin bulunduğundan, askeri savcı tarafından sadece bu usul hatası temyiz sebebi olarak öne sürülse dahi, 353 sayılı Kanunun 208'inci maddesinde düzenlenmiş olan temyiz (ve dolayısıyla bozma) yasağının geçerli olması mümkün değildir. Kaldı ki, somut olayda, askeri savcı sanığa son söz hakkı tanınmadığı gerekçesiyle değil, suçun sübuta erdiği düşüncesiyle temyiz yoluna başvurmuştur.
Bu itibarla, her ne kadar direnilmek suretiyle sanık hakkında beraat hükmü kurulmuş ise de, sanığa son söz hakkı tanınmadan yargılama sonuçlandırılıp, sanığın savunma hakkı kısıtlandığından, 353 sayılı Kanunun 160/4 ve 207/H maddelerine aykırılık nedeniyle hükmün bozulmasına karar vermek gerekmiştir.
(¤¤)
Full & Egal Universal Law Academy