(1632 S. K. m. 66 )
Daire ile Başsavcılık arasında ortaya çıkan uyuşmazlık, yargılamada öz vakıanın tespitine ilişkin noksan soruşturma bulunup bulunmadığı ve var ise bu eksikliğin hükmün bozulmasını gerektirip gerektirmediği noktasındadır.
Daire; sanığın valilik makamına verdiği dilekçe sonucuna dair dosyada belge bulunmadığı, kırk beş günlük deprem izni verilmesi hâlinde suç başlangıç tarihinin değişebileceği, ancak izin tecavüzü süresinin uzunluğu, sanığın terhisli oluşu ve söz konusu hatanın suçun sübutuna. vasfına ve uygulamaya herhangi bir etkisinin bulunmamasına nazaran, suç başlangıç tarihine ilişkin bu noksanlık ve hatanın hükmün bozulmasını gerektirmediği sonucuna varmış iken, Başsavcılık; deprem iznine dair emrin dosyaya konulmamasının eksiklik olduğu, kırk beş günlük iznin sanığa tanınması hâlinde suç başlangıç tarihinin değişeceği ve öz vakıanın hatalı tespitine yol açan bu noksanlığın mutlak surette hükmün bozulmasını gerektirdiği düşüncesindedir.
Bu çerçevede yapılan incelemede;
Askerlik hizmetini ifa eden sanığın, 19.8.1999 tarihinde, memleketi İzmit'e yedi günlük izine gönderildiği, izin süresi bitiminde kıt'asına katılmadığı, uzun süre izin tecavüzünde bulunduktan sonra 16.3.2002 günü birliğine teslim olduğu, birliğine dönüşünde "oturduğu evin depremde enkaz haline geldiğini" belgeleyen, mahalle muhtarlığı ve emniyet karakol amirliğince onaylanmış, deprem izninden yararlanma talebini içeren valilik makamına hitaben yazılmış tarihsiz dilekçeyi bölük astsubayına sunduğu, savunmalarında, bu başvurusuyla ilgili olarak, "deprem izni için birliğine belge göndermediğini, valilikten kırk beş gün izin aldığını ve oradan herhangi bir belge vermediklerini" ifade ettiği, sanığın şahsi dosyasında deprem iznine dair bir belgeye rastlanılmadığı ve Kocaeli valiliğinden bilgi istenilmediği gibi, deprem iznine ilişkin Bakanlar Kurulu kararı veya Genelkurmay Başkanlığı emir suretlerinin dava dosyasına konulmadığı anlaşılmıştır.
Askeri mahkeme gerekçeli hükmünde, "sanığın deprem izninden yararlanma hakkının bulunduğunun kabul edilmesi hâlinde dahi, askerlik şubesine veya birliğine herhangi bir müracaatı bulunmadığından, bu iznin sanığa tanınamayacağı" değerlendirmesine yer vermiş ise de, yerleşik Askeri Yargıtay kararlarına nazaran, bu kabulün yerinde olmadığı ve deprem felâketi nedeniyle yakınları zarar gören erbaş ve erlere, müracaat şartı aranmaksızın kırk beş gün izin ve ayrıca yol süresi verilmesi gerektiği izahtan varestedir.
Diğer taraftan, ceza yargılamasında esas prensip, duruşmada ikame olunan delillere dayanılarak hüküm kurulması olduğundan, yargılama konusunu doğrudan ilgilendiren idari tasarrufları gösterir karar, tamim, genelge ve emir gibi yazılı belgelerin dava dosyasına konulması ve duruşmada okunmak suretiyle tarafların ve kamunun bilgilendirilmesi gereklidir. Ancak, deprem izni konusundaki Genelkurmay Başkanlığı emri, Resmi Gazetede yayımlanan Bakanlar Kurulu kararına istinaden çıkarıldığından, keza, bu emrin içeriği ve uygulaması kamu nezdinde bilinen bir keyfiyet hâlini aldığından, yukarıda değinildiği gibi, deprem izin hakkını haiz olduğu hususunda herhangi bir tereddüt bulunmayan sanığın yargılanmasında, ilgili karar veya emir suretinin dosyaya konulmamış olmasının esasa etkili bir eksiklik olmadığı da açıktır.
Öte yandan; sanığın başvurusuna ve neticesine dair Kocaeli valiliğinden bilgi istenilmemiş ise de; sanığın sunduğu belgenin sıhhati konusunda kuşku bulunmaması ve kendisine izin verildiğini, ancak belge verilmediğini belirtmesi karşısında, uzun süre sonra yapılacak araştırmanın sonuç almaya elverişli olamayacağı da düşünüldüğünden, askeri mahkemece bu hususun araştırılmamış olması da eksiklik olarak görülmemiştir.
Sonuç itibariyle; yargılamada herhangi bir noksan soruşturma bulunmadığı, ancak, askeri mahkemenin, sanığa, kırk beş günlük deprem izin hakkı ve yol süresi tanımaksızın, izin tecavüzü suçunun başlangıç tarihini ve dolayısıyla öz vakıayı hatalı tespit ettiği kanısına varılmıştır. Bu hata, gerekçeli hüküm veya kısa karar içerisinde yer alan basit bir maddi hata olmayıp, gerekçe içerisinde yapılan hatalı bir değerlendirmenin ürünü olduğundan, askeri mahkemenin sanığın eyleminin kabulünde yanılgıya düşmesi şeklinde tezahür etmektedir.
Askeri Yargıtay Daireler Kurulunun 10.2.2000/39-41, 3.7.2003/64-64, 25.9.2003/70-66, 13.11.2003/89-96 ve 4.12.2003/105-106 tarih ve sayılı kararlarında; "mütemadi suç niteliğindeki suçlarda, başlangıç ve bitiş tarihlerinin bizzat öz vakıayı teşkil ettiği, öz vakıanın hatalı tespiti nedeniyle oluşan yasaya aykırılığın hükmün esasına da müessir olduğu, sonuç cezada değişiklik olup olmayacağı ve sanığın terhis edilmiş olması nedeniyle askerlik
hesabına etkisinin bulunup bulunmayacağı hususlarının bu değerlendirmede dikkate alınamayacağı ve bozma neticesinde sanığın hukuki durumunda olumlu ya da olumsuz herhangi bir değişiklik yaratmayacak dahi olsa hükmün bozulmasında zorunluluk bulunduğu" saptamalarına yer verilmiştir.
İnceleme konusu olayda da, suçun başlangıç tarihi hatalı tespit edilmiş ve dolayısıyla öz vakıanın belirlenmesinde yasaya aykırılık hasıl olmuştur. Sanık terhisli olsa dahi, bu idari statü değişikliğinin temyiz yolunda hukuki bir etken olarak değerlendirmeye alınması kabul edilemez. Asıl olan maddi vakıanın doğru bir şekilde ortaya konulması olduğundan, sonradan giderilemeyecek bu yasaya aykırılığın, kanun yolu aşamasında dikkate alınması ve hükmün bu nedenle bozulması gereklidir.
Bu nedenlerle; Başsavcılığın itirazı sonuç itibariyle isabetli bulunmuş, Daire kararının kaldırılıp, mahkûmiyet hükmünün, öz vakıanın hatalı tespiti nedeniyle bozulmasına karar vermek gerekmiştir.
(¤¤)
Full & Egal Universal Law Academy