(353 S. K. m. 154)
İncelenen dosya içeriğine göre Daire ile yerel mahkeme arasında ortaya çıkan uyuşmazlığın konusu atılı eylemin hukuki vasfının belirlenmesine ilişkindir.
Daire; P.Er A.S.nin 217.2001 tarihinde başlayan firar eyleminin 23.7.2001 günü yakalanmakla son bulması nedeniyle sanığın ASCK'nın 68'nci maddesi uyarınca mahkûmiyetine karar verilmesi gerektiğini kabul ederek mahkemece verilen görevsizlik kararını bozmuş,
Yerel mahkeme ise, sanığın 23.7.2001 tarihinde yakalanarak ele geçtiği hususunun şüpheli kaldığını, bunun sonucu olarak da eylemin 21.7.2001-23.7.2001 tarihleri arasında temadi edip kendiliğinden dönmekle son bulan kısa süreli kaçma suçunu oluşturduğunu ileri sürerek, yargılama görevinin disiplin mahkemesine ait olduğundan bahisle askeri mahkemenin görevsizliğine karar vermiştir.
Mknz.. P. Tb. 3'üncü Mknz. Bl. K.lığı emrinde askerlik hizmetini sürdüren sanık A.S.'nın; 21.7.2001 tarihinde çıktığı günü, birlik çarşı izninden süresinde dönmeyerek, Ankara'ya gittiği, 23.7.2001 günü saat 00.30'da Ankara Emniyet Müdürlüğüne mensup polis görevlileri tarafından ikametgâhında ele geçtiği dosya kapsamından anlaşılmaktadır.
Çözümlenmesi gereken mesele sanığın ele geçtiği esnada dehalet iradesi tanıyıp taşımadığı, buna bağlı olarak da eylemin kısa süreli kaçma şeklindeki disiplin suçunu mu, yoksa yakalanmakla son bulan mehil içi firar suçunu mu oluşturduğudur.
Daireler Kurulu önüne getirilen uyuşmazlığın konusu bu çerçevede ifade edilse de, yargılama aşamalarında Ceza Yargılama Hukuku kurallarını ihlâl eden herhangi bir aykırılık bulunup bulunmadığının da öncelikli mesele olarak tartışılıp değerlendirilmesi gerekmektedir.
Anayasamızın suç ve cezalara ilişkin esaslar başlığını taşıyan 38' inci maddesinin 3.10.2001 gün ve 4709 sayılı Kanunun 15inci maddesiyle değiştirilen 5'inci maddesi "Hiç kimse kendisini ve kanunda gösteriler yakınlarını suçlayan bir beyanda bulunmaya veya bu yolda delil göstermeye zorlanamaz" hükmünü içermekte olup, madde metninin devamında ise "kanuna aykırı olarak elde edilmiş bulguların delil olarak kabul edilemeyeceği" ifade olunmuştur.
Madde kapsamında anlatılmak istenilen "kanunda gösterilen yakınları" ibaresinin kimleri kapsadığının belirlenmesi için ise CMUK' un 47 ve 50'nci maddelerine başvurmak gerekmektedir.
CMUK'un 47/1inci maddesinin 3'üncü fıkrası "sanığın nesepten veya usul ve füruu, yahut 3'üncü dereceye kadar nesepten veya kendisiyle sıhriyet hasıl olan evlilik bağı kalmasa bile ikinci dereceye kadar sebepten cıva: hısımları ve sanık ile aralarında evlatlık bağı bulunanların" tanıklıktan çekinebilme hakkına sahip olduğunu hükme bağlamıştır.
Aynı kanunun 50'nci maddesi ise, "tanığın kendisine sorulan ve vereceği cevap ile kendisini veya 47'nci maddenin l-2-3'üncü fıkralarında gösterilen yakınlarından birim ceza takibatına uğratabilecek suallere cevap vermeden çekinebileceğini" düzenlemiştir.
Yargılama konusu olayın tanıkları olduktan iddia edilen sanığın babası N.S. ile dayısı H.Y.'nin istinabe mahkemesinde ifade vermelerinin ardından beyanlar arasındaki çelişkinin giderilebilmesi açısından yeniden dinlenilmeleri için istinabe mahkemesine müzekkere yazıldığı, huzura gelen her iki tanığın sanığın kanuni yakını olmaları sebebiyle bu kez tanıklıktan çekinme haklarını kullanarak ifade vermedikleri, dosyada yer alan bilgi ve belgelerden anlaşılmaktadır.
Askeri mahkeme; sanığın CMUK'un 47/1 'inci maddesinin 3'üncü fıkrasında belirtilen kanuni yakınları durumundaki baba N.S. ile dayı H.Y.'nin istinabe suretiyle tespit olunan önceki ifadelerine esaslı delil sıfatıyla itibar ederek, atılı eylemle ilgili olarak görevsizlik kararı vermiştir.
Oysaki 353 sayılı Kanunun 154/son maddesi ile CMUK'un 245'inci maddeleri "Duruşmadan önce dinlenip de ilk defa duruşma esnasında tanıklıktan çekinme hakkını kullanan tanığın yazılı iradesi dahi okunamaz" hükmünü içermektedir.
Tanıklıktan çekinme haklarını kullanmayarak ifade veren kişilerin ilerleyen yargılama sürecinde yeniden ifadeleri alınmak istendiğinde de tanıklıktan çekinme hakkına sahip oldukları, çekinme haklarını bu kez kullanmak istemeleri durumunda ise, evvelce alınan ifadelerinin de okunamayacağı, doktrinde kabul edilmiştir. (Doç. Dr. Ayhan ÖNDER-Ceza Muhakeme Hukukunda Tanıklıktan Çekinme İ.Ü.H.F.M. Yıl 1964 Sayı 4 s.817)
Prof. Dr. Nurullah KUNTER ile Prof. Dr. Baha KANTAR; kendi cimlerini taşıyan eserlerinde, bu suretle elde edilen ifadelerin hiçbir suretle okunamayacağını belirtmişlerdir.
Kanun koyucu; akrabalık münasebetinin psikolojik tesiri allında kalınarak lehe ve aleyhe beyanda bulunabileceği tarihsel gerçeğinden hareket ederek, gerek ifadelere güvenilmemek inin önüne geçmek gerekse akrabalık bağının tarafsızlığı ortadan kaldıran olumsuz etkilerini bertaraf etmek maksadıyla bu kişileri ifade verip vermemeleri konusunda serbest bırakmak istemiştir.
Bu anlamda; ASMKYUK'nın 154 son maddesi, yalnız, sanık lehine hükümler içeren bir muhakeme kuralı olmayıp, yargılamanın her türlü etkiden arınmış deliller marifetiyle sonuçlandırılmasını amaç edinmesi sebebiyle kamu düzenini ilgilendiren yargılama hukuku normu niteliğindedir.
Belirtilen sebepler ışığında;
Askeri mahkemenin; tanıklıktan çekinme haklarını kullanarak ifade vermeyen kişilerin önceki beyanlarına amir kanun hükmüne rağmen itibar ederek, bu ifadeleri gerek eylemin işleniş biçiminin belirlenmesi, gerekse görevsizlik kararı verilmesi sürecinde hükme dayanak yapması kanuna aykırı görülerek, direnilmek suretiyle verilen görevsizlik kararının sair hususlar incelenmeksizin usul yönünden bozulmasına karar verilmiştir.
(¤¤)
Full & Egal Universal Law Academy