(353 S. K. m. 160)
Daire ile Başsavcılık arasında ortaya çıkan uyuşmazlık, sanığın eylemlerinin müteselsil suç teşkil edip etmediği noktasındadır.
Daire; sanığın, isnat edilen suçları birer gün arayla ve aynı şekilde işlemiş olmasını dikkate alıp, TCK'nın 80'inci maddesinin uygulanması gerektiği sonucuna ulaşmış iken; Başsavcılık; sanığın, suçları aynı suç işleme kararı altında işlememesi nedeniyle müteselsil suç hükmünün uygulanmaması gerektiği düşüncesindedir.
Kurulumuzca uyuşmazlık konusunun incelenmesine geçilmeden önce, sanığa son söz hakkının tanınıp tanınmadığı meselesi ele alınmıştır.
Askeri savcının esas hakkındaki mütalâasını bildirmesinden sonra sanık ve müdafiinin savunmalarının alındığı, sanığın son sözünün sorulup beyanı tutanağa geçildikten sonra, dava dosyasının tetkike alınmasına ve duruşmanın ertelenmesine karar verildiği, bir hafta sonra icra edilen duruşmada, askeri mahkeme heyetinde değişiklik olduğu için önceki duruşma tutanaklarının okunduğu ve tekrar sanığa söz hakkı tanınmadan görevsizlik ve mahkûmiyet hükümleri kurulduğu görülmüştür.
353 sayılı Kanunun 159'uncu maddesinde, sözlü veya yazılı delillerin ikamesi ile bilirkişinin dinlenilmesinden sonra, bunlara karşı bir diyeceği olup olmadığının sanığa sorulması görevi yargılama makamına verilmiş; ayrıca Kanunun 160'ncı maddesinde, delillerin ikamesi ve tartışması bittikten sonra son sözün sanığa ait olması ilkesi kabul edilmiştir.
Buna göre, yargılama sırasında ikame olunan delillere karşı mutlaka sanığın diyeceği sorulacak ve yargılama mutlak surette sanığın sözüyle bitirilecektir. Yasa koyucu, bu düzenlemelerle, delillerin ikamesi ve tartışılması aşamasında tarafların katılımını sağlayıp, sanığın savunma hakkını gerektiği gibi kullanabilmesine imkân tanımak istemiştir.
353 sayılı Kanunun 131inci maddesinin 2nci fıkrası: "Tehir süresi sekiz günü geçtiği veya 130'uncu maddeye göre duruşma talik olunduğu veyahut askeri mahkeme kurulu arasında kısmen veya tamamen değişiklik olduğu takdirde eski duruşma tutanaklarının okunması yolu ile duruşma tekrarlanır." şeklindedir.
Bu madde ile güdülen gaye; delillerin ikamesi ve tartışılması tamamen veya kısmen tamamlandıktan sonra duruşma uzun süreli olarak ertelenir veya askeri mahkeme heyetinde değişiklik olur ise, duruşmaya devam olunduğunda önceki tutanakların okunması suretiyle, tutanakların içeriğinin askeri mahkeme heyeti tarafından hatırlanmasının veya yeni üyelerin tutanaklara vakıf olmasının sağlanmasıdır. Tutanakların açıklanan nedenlerle tekrar okunması, daha önce ikame edilen delillerin tekrar ikame edilmesi anlamında olmadığından, tarafların bir kez daha beyanlarının tespitine gerek yoktur.
Bu nedenlerle; inceleme konusu dosyada, askeri savcının esas hakkındaki mütalâasını bildirmesinden sonra sanığın savunması alınıp, duruşma bitirilmeden önce son sözü sorulduğundan; keza sanığın son sözünün sorulmasından sonra yeni bir delil de ikame olunmadığından, dosyanın incelemeye alınması için duruşmanın ertelenmesinden sonra icra edilen duruşmada tekrar sanığa söz hakkı tanınmamış olması usule aykırılık olarak değerlendirilmemiştir.
Usul meselesi bu şekilde çözüme bağlandıktan soma. dosyanın esasının incelenmesine geçilmiştir.
İstanbul İkmal Destek Komutanlığında akaryakıt mal sorumlusu olarak görev yapan sanığın, 11.11.2002 günü İkmal Destek Komutanı İkm.Yb.C.T. tarafından odasına çağrıldığı, odaya gelen ve komutanının ikazlarına rağmen cevap vermeye devam eden sanığın, komutanının "dışarı çık" uyarısına sinirlenip makam odasının kapısına kafayla vurarak kapının kısmen hasar görmesine sebep olduğu, sanık tutularak dışarı çıkarılmak istenildiğinde, bu kez asılmak üzere yerde duran haritanın çerçevesine tekme atıp camını kırdığı, ayrıca kitaplığın camına da dirsek vurmak suretiyle kırdığı, içeriye giren personel tarafından tutulup revire götürüldüğü; ertesi günü sabah saatlerinde askeri savcılığa getirilmek için arandığında birliğinde bulunamadığı, köprüde intihara teşebbüs etmesi nedeniyle polis tarafından yakalanıp 12.11.2002 günü öğleden sonra askeri savcılığa getirildiği ve askeri savcılık koridorunda
beklerken ani bir hareketle buzlu cama kafa atıp kırdığı dosya kapsamından anlaşılmıştır.
Sanık, ikinci eylemini gerçekleştirdiği 12.11.2002 tarihinde, tutuklu olarak önce Kasımpaşa Deniz Hastanesine, oradan da GATA Haydarpaşa Eğitim Hastanesi Psikiyatri Kliniğine sevk edilmiş, bu hastanede bir müddet tedavi gördükten sonra, hakkında, "psikotik bozukluk (ayırt edilmeyen tip)" tanısı konularak, 27.12.2002 tarihinde, (SMK) üç ay istirahat raporu verilmiştir. Bu rapor sonrasında 24.3.2003 tarihinde aynı hastane tarafından (SMK) iki ay istirahat önerilmiştir. 25.3.2003 tarihli oturumda psikiyatri uzmanı bilirkişi sanığın muayenesini yapmış ve "duçar olduğu psikotik bozukluk tabir edilen ruhsal rahatsızlık kendisinin suç tarihindeki cezai ehliyetini etkileyecek niteliktedir. Nitekim hâli hazırda hava değişimi içinde olduğu anlaşılmaktadır. Bu hâli ile TCK'nın 47'nci maddesinden yararlanabilecek durumdadır..." şeklinde görüş bildirmiştir. Sanık müdafii tarafından sanığın adli gözlem altına alınması talep olunmuş ise de, askeri mahkeme, bilirkişi mütalâasını yeterli görüp talebi reddetmiştir. Sanık hakkında, 26.5.2003 ve 27.8.2003 tarihli sağlık raporlarıyla tekrar istirahat kararları alınmış, en son 10.12.2003 tarihli sağlık raporuyla, "tek hecme hâlinde geçirilmiş psikotik bozukluk (ayırt edilmeyen tip)" teşhisiyle, "sınıfı ve görevine devam eder" sonucuna varılmıştır. Askeri mahkeme, bilirkişinin mütalâasına itibar ederek, sanık hakkında mahkûmiyet hükümleri kurarken TCK'nın 47'nci maddesi uyarınca indirime gitmiştir.
Bu tespitlerden sonra; adli gözlem altına alınmayan sanığın bilirkişi mütalâası üzerine TCK'nın 47'nci maddesinden yararlandırılmasının usule uygun olup olmadığı; ayrıca, sanığın eylemlerinin müteselsil suç teşkil edip etmediğinin değerlendirilmesi bakımından, olay günleri, sanığın başkasına veya etrafına zarar verme eğiliminde olup olmadığının belirlenmesi gayesiyle adli gözlem altına alınmasına gerek bulunup bulunmadığı tartışılmıştır.
CMUK 74/1'inci maddesi; "Tedavi ve muhafazaya hükmolunması veya Ceza Kanununun 47'nci maddesinin uygulanması bakımından yapılan incelemede, bilirkişinin teklifi üzerine Cumhuriyet savcısı ve müdafii dinlendikten sonra sanığın resmi bir müessesede gözlemine, hazırlık tahkikatı sırasında sulh hâkimi ve son tahkikat sırasında mahkeme tarafından karar verilebilir." şeklindedir.
Bu maddede açıkça belirtildiği üzere, bilirkişinin, sanığın adli gözlem altına alınmasına gerek görmesi hâlinde, diğer bir deyişle, karar vermek bakımından belirli bir gözlem süresine ihtiyaç duyduğu durumda, sanığın adli gözlem altına alınmasına karar verilebilir. Bilirkişinin herhangi bir tereddüdünün bulunmadığı ve kararını mütalâası sırasında bildirebileceği hâllerde, adli gözlem kararı alınmasına gerek yoktur.
Öte yandan; olay tarihleri itibariyle sanığın başkasına veya etrafına zarar verme eğiliminin tespitinin, müteselsil suç konusunda yapılacak değerlendirmeye herhangi bir etkisinin olmadığı ve üzerinde durulması gereken konu "sanığın bir suç işleme kararının bulunup bulunmadığı" olduğundan, bu unsurla ilgisi olmayan sair konuların araştırılmasında herhangi bir hukuki fayda bulunmadığı açıktır.
Bu nedenlerle; sanığın adli gözlem altına alınmamış olması usule aykırılık olarak görülmemiş ve yargılama neticesinde sanığın eyleminin açıklığa kavuşmuş olmasına nazaran, yargılamada herhangi bir noksanlık bulunmadığı sonucuna varılmıştır.
Yargılamada herhangi bir noksanlık bulunmadığı sonucuna ulaşıldıktan sonra, sanığın eylemlerinin müteselsil suç teşkil edip etmediği hususunun incelenmesine geçilmiştir.
Ceza hukukunda genel ilke, yasada tanımlanan her bir neticenin ayrı bir suç oluşturmasıdır. Bazı hâllerde, birden fazla netice bulunsa dahi, neticelerin vücut verdikleri suçlar içtima ettirilmekte ve tek bir suç işlendiği kabul edilerek tek ceza tayin edilmekte, ancak ceza belirli oranlarda arttırılmaktadır.
Müteselsil suç olarak adlandırılan bu suç tipi; TCK'nın 80'inci maddesinde: "Bir suç işlemek kararının icrası cümlesinden olarak kanunun aynı hükmünün birkaç defa ihlâl edilmesi, muhtelif zamanlarda vaki olsa bile bir suç sayılır..." şeklinde düzenlenmiştir.
Bu suçun en önemli şartı: "birden fazla suçun, aynı suç işleme kararıyla işlenmiş olmasıdır."
"Suç işleme kararından, kanunun aynı hükmünü müteaddit defa ihlâl etmek hususunda önceden kurulan bir plân, genel bir niyet anlaşılır. Fail önceden böyle bir plân veya niyeti tespit etmiş, bunu bir defada gerçekleştirecek yerde, kısımlara bölmeyi ve o surette gerçekleştirmeyi daha uygun görmüş ve bu plâna göre hareket etmiş olduğu içindir ki, müteaddit kısımlar, tek bir müteselsil suç meydana getirmiştir." (Nazari ve Tatbiki Ceza Hukuku, DÖNMEZER-ERMAN, 9'ncu Bası, Cilt 1, Sayfa 387) şeklindeki doktrin görüşüne uygun olarak istikrar kazanmış Askeri Yargıtay ve Yargıtay uygulamalarında da, "aynı suç işleme kararı" somut, güncel ve gerçek bir karar olarak benimsenmiş; fırsat çıktığında yenilenen, muhtemel ve birbiriyle sübjektif bağlantısı olmayan soyut kararlar müteselsil suça elverişli görülmemiştir.
İnceleme konusu olayda; 11.11.2002 tarihinde, komutanın makam odasının kapısına zarar verip haritanın ve vitrinin camlarını kırmak şeklindeki sanığın eyleminin, amiriyle girdiği diyalog neticesinde, ona karşı hissettiği kızgınlıktan kaynaklandığı, ancak aradan bir gün geçmesinden sonra, hatta intihar girişimini müteakip getirildiği askeri savcılıkta, amiriyle ilgili herhangi bir durum söz konusu değil iken, aniden koridordaki cama kafa atması eyleminin, bir gün evvelki somut suç işleme kararı çerçevesinde işlendiğinin kabulünü gerektirir herhangi bir emare bulunmadığı, nitekim sanığın savunmalarında sadece krize girip cama kafa attığını belirttiği, kaldı ki, sanığın bir gün öncesinde, amirinin odasında ilk suçu işlerken, ikinci suçu da askeri savcılıkta işleyeceğini öngörmesinin makul ve mantıklı olmadığı ve ilk gün gerçekleştirdiği eylemleri nedeniyle hakkında adli takibata başlanılan sanığın, ertesi günü gerçekleştirdiği ilk eylemine benzer nitelikteki ikinci eyleminin, yeni bir suç işleme kastından kaynaklandığının aşikâr olduğu dikkate alındığında; sanığın eylemlerinin müteselsil suç kavramı içerisinde değerlendirilmesinin mümkün olmadığı kanısına varılmış, Başsavcılığın itirazı yerinde bulunduğundan, isabetli görülmeyen Daire kararının kaldırılıp, temyiz incelemesine devam olunmak üzere dava dosyasının Dairesine gönderilmesine karar vermek gerekmiştir.
(¤¤)
Full & Egal Universal Law Academy