(353 S. K. m. 51, 118, 120, 130, 136) (1412 S. K. m. 208) (30.9.2004, 2004/107 E., 2004/123 K. As. Yar. D. K.)
Daire ile Başsavcılık arasında ortaya çıkan uyuşmazlığın konusu;
a) Önceden iddianame tebliğ olunmayan sanığın yüzüne karşı iddianamenin duruşmada okunmasının tebliğ işleminin geçerliliği açısından herhangi bir usule aykırılık oluşturup oluşturmayacağı,
b) İstinabe mahkemesine gönderilen talimat içerisinde yer alan savunmaya ilişkin temel hakların istinabe talimat zaptıyla birlikte okunması hâlinde bu hakların sanığa ayrıca hatırlatılmasına gerek olup olmadığı,
c) Duruşmalardan vareste tutulma hususunda herhangi bir beyanda bulunmayan sanığın sorgusunun tespit edilerek, yokluğunda icra edilen yargılama sonucunda mahkûmiyet kararı verilmesinin savunma hakkının kısıtlanmasına sebebiyet verip vermediği noktasındadır.
Daire, askeri mahkeme tarafından gönderilen talimat içeriğinde yer alan savunmaya ilişkin hakların istinabe mahkemesi tarafından sanığa okunduğunu, haklarını öğrenmesine karşın hazırlık süresini kullanmak istemeyen ve talimatta yer alan açıklamalardan haberdar olmasına rağmen sorgu ve savunmasını yapacağını açıkça beyan eden sanığın savunma hakkının kısıtlanmadığı sonucuna varmış iken,
Başsavcılık, duruşmadan önceki süreçte kendisine iddianame tebliğ edilmeyen sanığa ASMKYUK' nın 120'nci maddesinden kaynaklanan yasal bekleme süresinin ayrıca hatırlatılması gerektiğini, bu aykırılığın talimatın okunması suretiyle giderilmesinin mümkün olmadığını, duruşmalara katılmama yönünde açık bir istem veya beyanı bulunmayan sanığın duruşmalardan vareste tutularak yokluğunda hükme varılmasının kanuna aykırı düştüğünü ileri sürerek, Daire kararına karşı itirazda bulunmuştur.
1) İddianamenin sanığa usulüne uygun biçimde tebliğ edilip edilmediğine ilişkin inceleme;
353 sayılı Kanunun 118'inci maddesi: "İddianame sanığa davetiye ile birlikte verilir.
İddianamenin asker kişilere usulen tebliği sırasında kendilerinin savunma amacıyla bir istemleri varsa vaktinde bildirmeleri gereği de hatırlatılır." şeklindedir.
Maddenin ilk hâlinde yer alan "Bu maddeye göre tebliğ yapılınca kamu davası açılmış olur." biçimindeki son fıkra, 8.6.1972 tarih ve 1596 sayılı Kanun ile yürürlükten kaldırılmıştır. Bu kanunun ilgili madde gerekçesinde, adaletin süratle gerçekleşmesinin ve CMUK'un ilgili maddesiyle paralellik sağlanmasının amaçlandığı belirtilmiştir, Nitekim CMUK'un 208'inci maddesi: "İddianame, davetiye ile birlikte mahkemece sanığa tebliğ olunur." şeklindedir.
1596 sayılı Kanun ile yapılan değişiklik öncesinde, iddianamenin sanığa tebliğinin, basit bir bildirme işleminden öte, "kamu davasının açılmış olmasını temin eden kurucu bir işlem" olduğu aşikârdır. Yasa koyucu, yargılamanın hızlandın İması düşüncesiyle, iddianamenin sanığa tebliğini, davanın açılması için ön şart olmaktan çıkartmıştır. Dolayısıyla, duruşma hazırlığı safhasında gerçekleştirilen bu işlemin hukuki mahiyeti, yasa koyucunun amacı ve usul yasasının genel sistematiği içerisinde değerlendirilmelidir.
353 sayılı Kanunun 118'inci maddesinin gerekçesinde, CMUK un ilgili maddesinin esas alındığı belirtilmiştir. CMUK'un 208'inci maddesinin gerekçesinde; "Son tahkikatın açılmasına dair olan karar, behemehal maznuna tebliğ edilmek lâzım gelir. Bu suretle, isnat olunan fiilin mahiyeti ve delailin kıymet ve ehemmiyeti hakkında fikir edineceği gibi, ona göre müdafaasını teemmül ve ihzar vakit ve imkanını bulacaktır. Ve binnetice, davanın taliki esbabı külliyen bertaraf edilmiş olacaktır..." denilmektedir. Bu metinden anlaşılacağı üzere, iddianamenin tebliğinde amaç; sanığın suçlamadan haberdar olup savunmasını hazırlaması için sürç ve imkân bulabilmesi ve duruşmanın ertelenmesine mahal verilmemesidir.
Sanığın savunma hakkına önem veren kanun koyucu, 353 sayılı Kanunun 120'nci maddesi ile bir haftalık hazırlık süresi öngörmüş ve bu süreden feragat edilebilmesini sanığın inisiyatifine bırakmıştır. Bu hakkı sanığa mutlak surette hatırlatılacak ve istemi hâlinde duruşma ertelenecektir.
353 sayılı Kanunun 120 ve 130'uncu maddelerinde ki bu düzenleme ile sanığın isnattan haberdar olduktan sonra, savunma için hazırlık yapmak istediği takdirde bu imkâna kavuşması sağlanmaktadır. Böylelikle, CMUK'un 208'inci maddesinin gerekçesinde belirtilen amaç gerçekleştirilmektedir. Bir başka deyişle, 353 sayılı Kanunun 118, 120 ve 130'uncu maddeleri hep aynı hukuki menfaate hizmet eden düzenlemelerdir.
İddianamenin, yani suçlamanın sanık tarafından öğrenilmesi ve kanunen öngörülen süre geçmemiş ise, isteği hâlinde sanığa hazırlık süresinin tanınması esas prensip olduğuna göre, bu ilkeye uygun olarak yapılan işlemlerin hukuka uygun görülmeleri gerekir.
Somut olayımızda, istinabe duruşmasından önce veya duruşma esnasında, 353 sayılı Kanunun 51'inci maddesine uygun olarak, iddianamenin bir suretinin sanığa verilmek suretiyle tebliğ işlemi gerçekleştirilmemiş ise de, iddianamenin duruşmada okunmasından dolayı sanık hakkındaki isnattan haberdar edilmiştir.
Bu itibarla; iddianamenin imzası karşılığı veya duruşmada elden verilmek suretiyle sanığa teslim edilmemiş olması, sanığın savunma hakkını kısıtlayan bir hukuka aykırılık olarak değerlendirilmemiştir. Nitekim, Askeri Yargıtay Daireler Kurulunun 15.2.2001/26-20, 29.3.2001/35-32, 29.3.2001/36-33, 22,11.2001/104-107 ve 30.9.2004/107-123 E.K sayılı kararları da bu yöndedir.
Keza askeri mahkemece gönderilen istinabe talimatı içeriğinde yer alan "iddianamenin tebliğinden itibaren 7 günlük yasal süre isteme hakkı" istinabe mahkemesi tarafından huzurda bulunan sanığa okunarak yargılama süjesinin bu hakkından haberdar edilmesi sağlanmıştır. Belirtilen nedenlerle; iddianamenin duruşma gününden önce sanığa tebliğ edilmemesi şeklindeki eksiklik dosya muhteviyatı itibariyle herhangi bir usule aykırılığın doğmasına sebep olmamıştır.
2) Hatırlatılan haklarına karşın sanığın hazırlık süresini kullanmayacağını açıkça beyan etmemesi meselesinin incelenmesi;
353 sayılı Kanunun 120'nci maddesi: "İddianamenin tebliği ile duruşma günü arasında en aşağı bir hafta geçmelidir.
Sanık uygun görürse bu süre azaltılabilir.
Bu süreye uyulmamış ise iddianamenin okunmasından önce sanık duruşmanın tehir ve talikini isteyebilir.
Savaş hâlinde bu fıkralar hükümleri uygulanmayabilir" şeklindedir.
353 sayılı Kanunun 130/son maddesi: "120'nci maddede yazılı süreye uyulmamış ise askeri mahkeme kıdemli askeri hâkimi duruşmanın tehir veya talikini istemeye hakkı olduğunu sanığa bildirir" hükmünü amirdir.
Anayasamıza girmiş olan "adil yargılanma hakkı", iç hukukumuzun bir parçası hâline gelmiş olan Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinin 6'ncı maddesinde düzenlenmiştir. Bu maddeye göre; "Herkes, davasının...yasayla kurulmuş bağımsız ve tarafsız bir mahkeme tarafından....makul süre içinde..(.hakkaniyete uygun ve açık olarak görülmesini istemek hakkına sahiptir." Sanığın başlıca hakları;
1) Suçlamanın (isnadın) niteliği ve nedeninden en kısa zamanda, anladığı dilde ve ayrıntılı olarak haberdar edilmesi,
2) Savunmasını hazırlaması için gerekli zamana ve kolaylıklara sahip ası,
3) Sanığın kendini savunabilmesi veya kendi seçeceği veya mahkeme tarafından tayin edilecek avukatın yardımından yararlanması,
4) Delillerin sunumunda hak eşitliği (silâhların eşitliği) ilkesi,
5) Duruşmada tercüman yardımı alabilmesidir.
Doktrin ve yargı kararlarında kabul gören sanığın bir başka hakkı ise haklarını öğrenme hakkıdır. Yukarıda sayılan haklarının kullanılmasına imkân tanıyan ve adil yargılanma hakkını doğrudan etkileyen "haklarını öğrenme hakkı" kimi usul maddelerinde açıkça öngörülmüştür. 353 sayılı Kanunun 130'uncu maddesi buna örnek gösterilebilir.
İddianamenin tebliği ile duruşma günü arasında bir haftalık süre geçmemiş ve yargılama makamı süre isteme hakkı bulunduğunu sanığa hatırlatmamış ise, "haklarını öğrenme hakkının" ihlâl edildiği açıktır. Ancak, bu t hatırlatılmış olmasına rağmen sanık bir beyanda bulunmadan veya beyanı açıkça tutanağa yazılmadan derhâl sorgusuna geçilmiş ise, yargılama faaliyetinin bütününün ele alınarak adil yargılanma hakkının ihlâl edilip edilmediğinin belirlenmesi gereklidir. Doktrinde egemen görüş; bu gibi durumlarda "nispi butlan" müessesesinin işletilmesi, yani sanığın savunma hakkının ihlâl edildiğinin açıkça anlaşılması ya da ihlâl edildiğine dair itirazda bulunulması hâlinde yasaya aykırılığın dikkate alınabileceği yönündedir. Nitekim Askeri Yargıtayın pek çok kararında bu görüş benimsenmiştir. (Askeri Yargıtay Daireler Kurulunun 15.2.2001/26-20, 29.3.2001/35-32, 29.3.2001/36-33, 17.5.2001/56-54, 22.11.2001/104-107, 23.5.2002/45-44, 20.6.2002/53-52, 20.6.2002/55-54, 4.7.2002/64-64, 4.7.2002/65-65 ve 4.7.2002/66-66 tarih ve yılı kararları).
Somut olayımızda "iddianamenin tebliğinden itibaren 7 günlük sun teme hakkının bulunduğunun sanığa hatırlatılarak, duruşmadan vareste tutulmayı talep etliği takdirde sanığın sorgu ve savunmasının tespit edilmesine" ilişkin talimatın istinabe mahkemesi tarafından sanığa okunduğu, sanığın ise haklarını anladığını, avukat istemediğini, savunmasını yapacağını açıkça belirterek; iddianamedeki isnatlara karşı sorgu ve savunmalarını yaptığı görülmektedir.
Gerek yargılamanın ileriki aşamalarında ve gerekse temyiz dilekçelerinde; sanık ve müdafii 7 günlük yasal savunma süresini hiç ya da gerektiği gibi kullanamadıklarına ilişkin herhangi bir başvuruda ve temyiz itirazında bulunmamışlardır. Savunmaya ilişkin yasal haklan yüzüne karşı okunan ve esasen "haklarını anladığım" açıkça beyan eden sanığın sorgu ve savunmasını yapması ile birlikte ASMKYUK' nın 120'nci maddesinde belirtilen bekleme süresinden zımnen feragat ettiğinin kabulü gerekmektedir.
Adil Yargılanma Hakkının temel koşullarının yerine getirilmediğine ilişkin olarak dava dosyasında herhangi bir iddia veya itiraz bulunmadığından, istinabe duruşma tutanağında eksiklik gibi görünen bu hususun bozmayı gerektirir bir yasaya aykırılık hâli oluşturmadığı sonucuna varılmıştır.
3) Sanığın duruşmalardan vareste tutulması yönünden yapılan inceleme;
353 sayılı Kanunun 136/1'inci maddesi: "Sanık veya vekâletnamesinde sarahat bulunması hâlinde müdafiin istemi üzerine, sanık duruşmadan hazır bulunmak zorunluluğundan vareste tutulabilir." şeklindedir.
Usul yasasına göre, sanığın yokluğunda duruşma icra edilmez. Ancak, kanunda sayılan istisnai hâllerde ve yukarıdaki maddede belirtildiği gibi, sanığın veya bu konuda yetkili olan müdafiin istemi üzerine yargılama sanığın yokluğunda yapılabilir.
Somut olayımızda, istinabe mahkemesinde sanığa duruşmadan vareste tutulma hakkı açıkça hatırlatılmış, ancak sanığın beyanı tutanağa yazılmamıştır. Askeri mahkeme, istinabe tutanağında sanığın sessiz kalışını "vareste tutulma talebi" şeklinde algılamış ve sanığın yokluğunda yargılamayı sürdürmüştür.
Adil yargılanma hakkının gereği olarak sanığa vareste tutulma hakkı hatırlatılmış, ancak sanık itirazda bulunmadan savunmasını yaptığı gibi hüküm mahkeme s indeki duruşmalara katılmak istediğini de bildirmemiştir.
Üniversite mezunu olan sanık askeri mahkemede icra edilecek duruşmalara katılma yönünde herhangi bir çaba içerisinde olmadığı gibi esasen yeni bir duruşma gününün kendisine bildirilmesi hususunda istemde de bulunmamıştır. Hakkındaki her türlü yargılama faaliyetlerine (hiçbir makam veya kurumdan izin almadan) katılma imkânına sahip olan sanık; kendince yaptığı tercih ve değerlendirme sonucu yargılamanın yokluğunda sürdürülmesine rıza göstermiştir.
Kaldı ki, sanığın duruşmalara katılma hakkının elinden alındığına, vicahi yargılamaya katılmak istemesine rağmen iradesine aykırı biçimde duruşmalardan vareste tutulduğuna ilişkin ne bir iddia ne de bir temyiz sebebi ileri sürülmüştür.
Tüm bu nedenlerle; yargılama faaliyetinin bütünü dikkate alındığında, sanığın savunma hakkının kısıtlanmadığı sonucuna ulaşılmıştır. Nitekim Askeri Yargıtay Daireler Kurulunun 28.11.2002 gün ve 2002/99-94 E-K ve 30.9.2004 gün ve 2004/107-123 E.K. sayılı içtihatları da bu yöndedir.
Sonuç olarak; Adil Yargılanma Hakkının ihlâlinin söz konusu olmadığı değerlendirilerek, mahkûmiyet hükmünü onayan Daire kararında isabet görülmüş ve yerinde bulunmayan Başsavcılık itirazının reddine karar verilmiştir.
(¤¤)
Full & Egal Universal Law Academy