(353 S. K. m. 52) (765 S. K. m. 31, 33, 51, 281, 448)
Askeri Savcılığın 22.8.2001 gün ve 2001/1609-490 E.K sayılı iddianamesi ile; sanık J.Er Ö.B.'nin 25.7.2001 tarihinde J.Er A.D.'yi hizmet nedeniyle kendisine verilen piyade tüfeğini kullanmak suretiyle kasten öldürdüğü ileri sürülerek, eylemine uyan TCK'nın 448, 281, 51/2, 31 ve 33'üncü maddeleri gereğince cezalandırılması istemiyle kamu davası açılmıştır.
Askeri Mahkemenin 26.12.2002 gün ve 2002/392-921 E.K.sayılı hükmü ile; sanığın J.Er A.D.'yi şiddetli haksız tahrikin tesiri altında kalarak kasten öldürdüğü kabul edilerek, TCK'nın 448, 281. 51/2'nci maddeleri gereğince neticeten 7 yıl 9 ay 10 gün süreyle ağır hapis cezasıyla cezalandırılmasına, TCK' nın 31 ve 33'üncü maddelerinin de ayrıca tatbikine karar verilmiştir.
Mahkûmiyet kararı; müdahil vekili tarafından, sanık aleyhine temyiz edilmiştir.
Askeri Yargıtay Başsavcılığının 25.9.2003 tarih ve 2003/3590 sayılı tebliğnamesi ile; kasten adam öldürme eyleminin hafif haksız tahrik altında işlenmesine rağmen, şiddetli haksız tahrik hükümlerinin uygulanmasının kanuna aykırı düştüğü belirtilerek, kararın sanık aleyhine bozulması yönünde görüş bildirilmiştir.
Askeri Yargıtay 2'nci Dairesinin 14.1.2004 tarih ve 2004/2-2 E.K. sayılı ilâmı ile; mahkûmiyet hükmünün tebliğnameye aykırı olarak oy çokluğuyla onanmasına karar verilmiştir.
Askeri Yargıtay Başsavcılığının 9.2.2004 tarih ve 2004/3590 (İtiraz.9) sayılı tebliğnamesi ile; onamaya ilişkin kararın kaldırılarak mahkûmiyet kararının şiddetli haksız tahrik hükümlerinin uygulanmasındaki isabetsizlik nedeniyle bozulmasına karar verilmesi istemiyle Daire kararına itiraz edilmiştir.
Yargılama aşamaları açıklanan dava dosyasına göre Daire ile Başsavcılık arasındaki uyuşmazlığın konusu haksız tahrik hükümlerinin derecesinin tespitine ilişkindir.
Daire, sübut bulan kasten adam öldürme eyleminin şiddetli haksız tahrik altında gerçekleştirildiği sonucuna vararak konuyla ilgili mahkûmiyet hükmünün onanmasına karar vermiş iken,
Başsavcılık, maktulün eylem öncesindeki söz ve hareketlerinin hafif haksız tahrik olarak değerlendirilmesi gerektiğini ileri sürerek, onamaya ilişkin Daire kararına itirazda bulunmuştur.
Kurulumuzca, uyuşmazlık konusunun incelenmesine geçilmeden önce, sanık aleyhine sonuç doğurabilecek nitelikte görüş içeren Başsavcılık tebliğnamesinin sanığa bildirilmesinin gerekip gerekmediği hususu öncelikli mesele olarak tartışılmıştır.
Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinin, adil yargılanma hakkının temel ilkelerini belirleyen 6'ncı maddesinin 1'inci fıkrasının ilk cümlesi, "Herkes, gerek medeni hak ve yükümlülükleriyle ilgili nizalar, gerek cezai alanda kendisine yöneltilen suçlamalar konusunda karar verecek olan, yasayla kurulmuş bağımsız ve tarafsız bir mahkeme tarafından davasının makul bir süre içinde hakkaniyete uygun ve açık olarak görülmesini istemek hakkına sahiptir." hükmünü içermekte olup, aynı maddenin 3'üncü fıkrasının (a) bendi: "Şahsına yöneltilen isnadın mahiyet ve sebebinden en kısa bir zamanda, anladığı bir dille ve etraflı surette haberdar edilmek....haklarına sahiptir." biçimindedir.
17.10.2001 tarih ve 24556 sayılı Resmi Gazetede yayımlanarak yürürlüğe giren 4709 sayılı Kanunun 14'üncü maddesiyle Anayasamızın 36'ncı maddesinin Pinti fıkrasına "adil yargılanma" ibaresi eklenmiş ve Avrupa insan Hakları Sözleşmesinin ilgili hükümleri iç hukukun bir parçası hâline getirilmiştir. Çok geniş bir kavram olan "adil yargılanma hakkının" neleri kapsadığı ve mer'i mevzuatta nasıl bir uygulama alanı bulacağı hususları doktrinde tartışılmakta ve uygulamacılar tarafından yorumlanmaya çalışılmaktadır. Ancak, adil yargılanma hakkının en önemli ve vazgeçilmez unsurunun "savunma hakkı" olduğu açıktır. Savunma hakkının sınırlarını çizmek veya belirli usul yasası maddelerini uygulamak suretiyle bu hakkın tam anlamıyla tanındığını söylemek mümkün değildir. Usul yasaları, sanığın kutsal sayılan bu hakkının zedelenmemesi için uygulanması gereken asgari usul düzenlemelerini yapmakla yetinmekte, ancak uygulamada, yargılamanın özelliğine göre, bu hakkın gerektiği gibi sanığa tanınıp tanınmadığını bizzat yargılama makamı kontrol ve takdir etmektedir. Dolayısıyla, usul yasalarının savunma hakkının kullanılmasını öngören düzenlemeleri olabildiğince geniş yorumlanmalı, bu düzenlemelerin sınırlandırıcı olmayıp, uyulması gereken asgari şartları taşıdıkları kabul edilmelidir.
Bu noktadan hareket edildiğinde; her ne kadar 353 sayılı Kanunda Askeri Yargıtay Başsavcılığınca düzenlenen tebliğnamelerin sanığa tebliğine ilişkin bir düzenleme bulunmamakta ise de, adil yargılanma hakkının gereklerinin temini bakımından, aleyhine sonuç doğurabilecek görüş içeren tebliğnamelerin sanıklara tebliğinin Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinin kararlarına ve hakkaniyete uygun olacağı sonucuna varılmıştır.
Bu itibarla; inceleme konusu dosyada Başsavcılıkça sanık aleyhine sonuç doğurabilecek nitelikte talep ve istemde bulunulmuş olması dikkate alınarak, tebliğnamenin sanık, müdahil ve müdahil vekiline bildirilebilmesi için dosyanın Askeri Yargıtay Başsavcılığına iadesine karar vermek gerekmiştir.
(¤¤)
Full & Egal Universal Law Academy