(353 S. K. m. 120)
Daire ile Başsavcılık arasındaki uyuşmazlığın konusu; uyma karan veren hüküm mahkemesinin bozma ilâmında öngörülen usule aykırılığı yöntemine uygun biçimde giderip gidermediğinden ibarettir.
Daire; sanığa tebliğ edilen 4.9.2000 tarihli gerekçeli kararda iddianame içeriğine ayrıntılı biçimde yer verilmesi ve dosyada yer alan delillerin nelerden ibaret olduğunun da açıklanması sebebiyle E.Ç.'nin hakkındaki iddiadan ileri derecede bilgi sahibi olduğunu, istinabe mahkemesi huzurunda savunmaya ilişkin 1 haftalık süreyi kullanmayacağını, vicahi yargılamaya ise iştirak etmeyeceğini ifade ederek duruşmalardan vareste tutulmayı isteyen sanığın Askeri Yargıtay bozma ilâmına karşı beyanlarını sunduğu esnada üzerine atılı suçu işlemediğini belirtmesi sebebiyle de savunma hakkının kısıtlanmadığını kabul ederek, mahkûmiyet kararını onamış iken,
Başsavcılık ise, uyma kararı veren mahkemenin bozma ilâmında belirtilen usule aykırılığı sanığın sorgu ve savunmasını tespit ederek gidermek yerine, bozmaya karşı beyanını tespitle yetinmesinin savunma hakkının kısıtlanmasına neden olduğunu ileri sürerek, onamaya ilişkin Daire kararına karşı itirazda bulunmuştur.
Sanık E.Ç. hakkındaki 4.9.2000 gün ve 2000/486-426 E.K. sayılı mahkûmiyet hükmünün Askeri Yargıtay 4'üncü Dairesinin 4.6.2002 tarih ve 2002/606-603 E.K. sayılı ilâmı doğrultusunda usul yönünden bozulması üzerine; askeri mahkeme; "duruşmalardan vareste tutulmayı talep ettiği takdirde 1 haftalık savunma hakkının hatırlatılarak, sanığın Askeri Yargıtay bozma ilâmına karşı beyanının tespiti" için istinabe mahkemesine müzekkere yazmıştır. Gönderilen talimatta ne iddianameye ne de E.Ç.'nin hazırlık ifadelerine yer verilmemiştir.
Kendisine gönderilen talimat çerçevesinde hareket eden istinabe mahkemesi; gerek sanığın duruşmalardan vareste tutulmak istediğine ilişkin talebini ve gerekse Askeri Yargıtay bozma ilâmına uyulmasına karar verilmesi yönündeki istemini istinabe zaptına geçirmiştir. İstinabe zaptının son kısmında "Sanığın Askeri Yargıtay Bozma ilâmına karsı diyeceklerinin tespitine geçildiği" belirtilerek, atılı suçu işlemediğini ileri süren sanığın beraatına karar verilmesi hususundaki talebine yer verilmiştir.
353 sayılı Kanunun 83 ve 146'ncı maddeleri; duruşma ve sorgunun ne şekilde icra edilmesi gerektiğini düzenleyen hazırlık ve son soruşturmaya ilişkin kurallar bütünüdür.
Askeri Yargıtay bozma ilâmına karşı sanık veya müdahillerin beyanlarının tespit edilmesi ise 353 sayılı kanunun 227/son maddesinde düzenlenmiştir. Bozmadan sonraki yargılama aşamasını ilgilendiren bu hükmün, sanığın yargılamanın hemen başında sorgusunun tespit edilmesi gerektiğini öngören aynı kanunun 83 ve 146'ncı maddelerinin tatbikini engelleyecek biçimde yorumlanamayacağı açıktır.
Kanuni kurallar çerçevesinde yapılacak sorgu işlemi hem maddi gerçeğin aydınlatması açısından hem de sanığın savunma hakkının sıhhatli biçimde kullanılabilmesi açısından esaslı derecede önem taşımaktadır.
Gerek Anayasamızın 4709 sayılı Kanunla değişik 36'ncı maddesinde ve gerekse Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinin 6'ncı maddesinde yer alan "Adil Yargılanma Hakkının" hâkim önünde usulüne uygun biçimde sorguya çekilme hakkını da kapsadığı Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi ve doktrin tarafından kabul edilmiştir.
Bu anlamda; sorgunun hiç ya da kanunun öngördüğü biçimde yapılmaması doğrudan kamu düzenini ilgilendiren yargılama hukuku normlarının ihlaline sebebiyet vermektedir.
Konuya bu ilkeler açısından bakıldığında;
Askeri Yargıtay 4'üncü Dairesinin 4.6.2002 gün ve 2002/606-603 E.K. sayılı ilâmında; sanık E.Ç.'nin sorgusunun 353 sayılı Kanunun 83,120,130/son maddelerine uygun biçimde yapılmamış olmasının savunma hakkının kısıtlanmasına sebebiyet verdiği belirtilmiştir.
Usule ilişkin bozma ilâmına uyulmasına karar veren askeri mahkemenin bozma ilâmında belirtilen aykırılıkları gidermek maksadıyla hareket ederek; öncelikli olarak sanığın 353 sayılı Kanunun 83'üncü maddesi kapsamında sorgusunu tespit etmesi gerektiği açıktır.
Sanığın Askeri Yargıtay bozma ilâmına karşı beyanının tespit edildiği esnada mahkemenin bozma ilâmına uyulup uyulmaması konusunda tam bir karara varmamış olabileceği de dikkate alındığında, bu beyanın ceza yargılama hukuku açısından sorgu işleminin yerine geçebileceğini söylemek mümkün görülmemektedir.
Kanuni koşulları taşımadığı gerekçesiyle kabule değer görülmeyen 7.12.1999 tarihli sorgunun ardından beş yıla yakın bir sürenin geçmiş olması da dikkate alınarak; sanığın hakkındaki suçlamayla ilgili gerek maddi vakıaya gerekse hukuki nitelemeye ilişkin ayrıntıları hatırlamayabileceği ortadadır.
Sanığa isnat olunan suçun neden ibaret olduğunun ayrıntılı bir biçimde anlatılması sorgu işleminin yasal koşullarından bir tanesidir. Oysaki Daire ilâmında belirtilenin aksine, sanığa tebliğ edilen gerekçeli kararın iddia bölümünde isnat konusu eylemin kimler tarafından, hangi tarihte, nerede ve ne şekilde gerçekleştirildiğine ilişkin açıklayıcı mahiyette herhangi bir bilgi yer almamaktadır.
Kaldı ki; verilen kararın bildirilmesi amacına hizmet eden tebligat safhasının gerek isnadın duyurulması, gerekse sorgu işleminin yapılmasıyla ilgili eksikliklerin giderilmesi bakımından herhangi bir işlev veya fonksiyonu bulunmamaktadır.
Bu itibarla; savunmaya ilişkin kimi beyanları sunmaya imkân sağlasa da, esas itibariyle mahkemenin bozmaya uyup uymama konusundaki görüşünün sağlam hukuki temellere dayanması maksadını öngören 353 sayılı Kanunun 227/son maddesinin sorgu işleminin yöntemine uygun biçimde yapılmaması şeklindeki aykırılığı gidermediği sonucuna varılarak. Başsavcılığın yerinde görülen itirafının kabulüyle, mahkûmiyet hükmünün sanığın temyizine atfen ve resen usul yönünden bozulmasına karar verilmiştir.
(¤¤)
Full & Egal Universal Law Academy