(765 S. K. m. 456, 457) (2709 S. K. m. 10) (4721 S. K. m. 185, 186) (211 S. K. m. 14)
Daire ile Başsavcılık arasında ortaya çıkan ve Daireler Kurulunca çözümlenmesi gereken uyuşmazlığın konusu; biri diğerinden kıdemsiz durumda subay (evli) eşler arasında meydana geldiği iddia olunan müessir fiil, tehdit, hakaret ve sövme eylemlerinin ASCK ve Disiplin Mahkemeleri Kanunu kapsamında mı, yoksa TCK'nın konuyla ilgili genel hükümleri çerçevesinde mi vasıflandırılacağı noktasındadır.
Sanıklar Dz.Kd.Alb. C.E. ve Dz.Tbp.Alb. S.Ç.E.'nin, 20.3.2004 Cumartesi günü özel otomobilleri ile Gölcük'ten İstanbul'a gitmek üzere evlerinden ayrıldıkları, Gölcük-İzmit karayoluna gelindiğinde, otomobilin kullanılış biçiminden dolayı tartışmaya başladıkları, hakaret içeren bir üslup ile devam eden tartışmanın kısa bir süre sonra karşılıklı müessir fiile dönüştüğü, kıdem itibariyle ast konumunda bulunan Alb. S.Ç.E.'nin eylemi sonucu yüzünde sıyrıklar oluşan Alb. C.E.'nin üç gün iş ve gücünden kalacak şekilde, diğer sanığın eylemi sonucu nazal kemikte parçalı kırık oluşan Alb. S.Ç.E.'nin ise on beş gün iş ve gücünden kalacak şekilde yaralandıkları,
Ayrıca, yine sanık beyanlarına göre Alb. S.Ç.E.'nin diğer sanık Alb. C.E.'ye "geri zekalı, ahlâksız, şerefsiz" gibi sözler sarf ederek, Alb. C.E.'nin ise, sanık Alb. S.Ç.E.'nin "ben karar verebilirim" sözüne karşılık "o küçücük beyninle mi yapacaksın" şeklinde sözler ve sinkaflı küfürler sarf edip, kendisini öldüresiye döveceğini söyleyerek, karşılıklı hakaret ettikleri iddiası ile sanıklar hakkında kamu davası açıldığı görülmektedir.
31.3.1999 tarihinde evlenen sanıklardan Dz.Kd.Alb. C.E'nin (1974-4453) eşi Tbp.Alb. S.Ç.E.'den (1982-10) daha kıdemli olduğu sabit ise de; ortaya çıkan uyuşmazlığın sağlıklı bir biçimde çözümlenebilmesi için, sanıkların olay anındaki karşılıklı konum ve statülerinin yürürlükteki tüm mevzuat hükümleri dâhilinde irdelenmesi gerekmektedir.
1982 tarihli T.C Anayasasının "kanun önünde eşitlik" başlığını taşıyan 10'uncu maddesine, 5170 sayılı kanunun 1'inci maddesiyle eklenen 3'üncü fıkra hükmü "kadınlar ve erkekler eşit haklara sahiptir. Devlet bu eşitliğin yaşama geçmesini sağlamakla yükümlüdür." şeklindedir. Madde metnindeki düzenlemenin hukuki temellerinin ortaya konabilmesi bakımından, bu değişikliğin hukuk düzeni açısından nasıl bir anlam ifade ettiğinin ve böyle bir değişikliğe hangi sebepten dolayı ihtiyaç duyulduğunun incelenmesi gerekmektedir.
5170 sayılı Kanunun 1'inci maddesi ile getirilen bu değişikliğin gerekçesi;
"2003 Katılım Ortaklığı Belgesinde, Türkiye'nin taraf olduğu ilgili uluslararası sözleşmeler doğrultusunda cinsiyete göre ayrım yapılmaksızın, tüm bireylerin insan haklarından ve temel hürriyetlerden hukuken ve fiilen tanı olarak yararlanmasının teminat altına alınması beklentisi yer almaktadır.
Öte yandan, Avrupa Birliği Temel Haklar Şartının 20'nci maddesinde, herkesin kanunlar önünde eşit olduğu vurgulanmıştır. Avrupa Birliği Anayasa Taslağına ayrı bir bölümle ilâve edilen, Temel Haklar Şartının "III. Eşitlik" başlıklı Bölümünün 23'ncü maddesinde, istihdam, çalışma ve ücret de dâhil olmak üzere her alanda, erkeklerle kadınlar arasında eşitlik sağlanacaktır, denilmektedir. Maddenin ikinci fıkrasında, yeterli ölçüde temsil edilemeyen cinsiyetin lehine belirli avantajlar sağlayan önlemlerin sürdürülmesinin veya kabul edilmesinin eşitlik ilkesine aykırı olmayacağı öngörülmektedir." şeklinde ifade edilmiştir.
1.1.2002 tarihinden geçerli olmak üzere yürürlüğe giren 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu, evlilik birliğini yönetme yetkisini başkan sıfatıyla kocaya veren mülga 743 sayılı Türk Kanunu Medenisinden ayrı bir sistemi benimsemiş ve bu bağlamda, ortak konutun seçimi, evlilik birliğinin giderlerinin karşılanması, evlilik birliğinin yönetilmesi gibi konularda eşlerin birlikte hareket edeceklerini öngörmüştür (mad. 186).
Diğer yandan, 17.1.1998 tarihli Resmi Gazetede yayımlanarak yürürlüğe giren 4320 sayılı Ailenin Korunması Hakkındaki Kanunun 1'inci maddesi, eşinin şiddetine maruz kalan diğer eşe Aile Mahkemesi Hâkimliğine başvurmak suretiyle kanunda öngörülen tedbirlerin uygulanmasını işleyebilme hakkı vermiştir.
Gerek kadın ve erkeğin her alanda eşit bir konum ve statüde olmasını öngören Anayasamızın 10/2'nci maddesi ve gerekse 4721 Sayılı Türk Medeni Kanununun 186ncı maddesi, evliliğin sürdürülmesine yönelik hak ve yükümlülüklerin paylaştırılması bakımından kadın ve erkek arasında tam bir eşitliği öngörmüştür.
Kamu hukuku normu niteliğinde olan Türk Silâhlı Kuvvetleri İç Hizmet Kanununun "Astın Vazifeleri" başlığını taşıyan 14'üncü maddesi "Ast; amir ve üstüne umumi adap ve askeri usullere uygun tam bir hürmet göstermeye, amirlerine mutlak surette itaate ve kanun ve nizamlarda gösterilen hâllerde de üstlerine mutlak itaate mecburdur... itaat hissini tehdit eden her türlü tezahürler, sözler, fiil ve hareketler cezai müeyyidelerle men olunur.." hükmünü içermektedir.
İnceleme konusu hadisenin, sanık Dz.Kd.Alb. C.E. ile eşi Dz.Tbp.Alb. S.Ç.E.'nin herhangi bir mesai veya hizmet yükümlülüğü içerisinde olmadıkları, 20.3.2004 Cumartesi günü cereyan ettiğinin ve bu esnada her iki sanığında kendilerine ait bir araç içerisinde karayolunda seyir hâlinde bulunduklarının dikkate alınması gerekmektedir.
Sanıklar arasında önce tartışma sonrada karşılıklı fiziki mücadeleye neden olan konunun, askeri hizmet veya astlık-üstlük münasebetine dayalı hiçbir yönü bulunmadığı gibi, tartışmanın otomobilin kullanımı ile alâkalı kişisel nedenlerden kaynaklandığı, her iki sanık tarafından da açık bir biçimde ikrar edilmiştir.
Askerlik mesleğinin kesintisizlik ve süreklilik arz eden niteliği gereği, her ikisi de asker olan eşler arasında gerek askeri hizmetin düzgün ve verimli biçimde işleyebilmesi için ve gerekse askeri disiplinin tesisi adına Türk Silâhlı Küvetleri İç Hizmet Kanun ve Yönetmeliğinin belirlediği çerçeveye uygun biçimde hareket etmeleri gerekmekte ise de, değinilen bu mükellefiyetin askeri hizmet, yarar, teamül ve icapların gereği olan konularla sınırlı olduğunun kabulü ve bu noktadan hareketle de, eşlerin evlilik hayatına yönelik ayrıntıların ast-üst münasebetlerinin gereklerinden ziyade aile hukukunun belirlediği kapsam ve statü içerisinde ele alınması gerekmektedir.
Aralarında evlilik bağı bulunan kişilerin, müşterek hayatın sürdürülmesi aşamalarında ikametgahlarının belirlenmesi, sahip oldukları menkul ve gayrimenkullerin değerlendirilmesi, çocuklarının eğitim ve ihtiyaçlarının karşılanması, sosyal hayatlarının hangi esaslar dâhilinde sürdürülmesi gerektiği gibi (her bir insanın farklı doğrultuda beklenti ve isteklerinin olabileceği) konularda fikir ayrılıklarına düşebilmesi normal hatta kimi durumlarda kaçınılmazdır.
Ortaya çıkması muhtemel olan bu uyuşmazlıkların çözümü konusunda ise, Anayasa ve Türk Medeni Kanunu ile belirlenen Aile Hukuku mevzuatımız, kadın ve erkeğe eşit biçimde yetki ve inisiyatif tanımıştır.
Yukarıda değinildiği üzere; her ikisi de subay olan sanıkların hafta sonu tatiline tesadüf eden ve herhangi bir görev ve resmi mesai mükellefiyetlerinin olmadığı 20.3.2004 tarihinde bir arada bulunmaları, 4271 sayılı Türk Medeni Kanununun, eşlerin birlikte yaşama zorunluluğunu öngören 185/3'üncü maddesi ile izah edilebilecek bir statüdür. Nitekim sanıklardan S.Ç.E. olay tarihinde başlayan tartışma ve kavgaların evlilik hayatlarının devamını imkânsız hâle getirdiğini beyan etmek suretiyle, yetkili Asliye Hukuk Mahkemesi nezdinde boşanma davası açmıştır.
Bunların ötesinde her iki sanığın da, birbirlerine karşı sarf ettikleri sözler ve başvurdukları fiziki müdahaleler evlilik müessesesinin gerektirdiği beraberlikten kaynaklanmış olup, birbirlerine karşı bahse konu eylemleri gerçekleştiren sanıklar ast-üst ilişkisi ve düşüncesinden farklı olarak evli olmalarının beraberinde getirdiği duygu ve psikoloji içerisinde hareket etmişlerdir. Bu cereyan tarzı itibarıyla, bayan olan sanık eylemde bulunurken üstüne karşı değil kocasına karşı, erkek olan sanık ise astına karşı değil karısına karşı eylemde bulunma düşüncesi içerisindedir. Sanıkları isnat konusu eylemleri işlemeye sevk eden öznel ve psikolojik nedenler ile bu eylemleri işlemekle elde edilmek istenen sübjektif amaçlar dikkate alındığında, her iki sanıkta da üste ve asta karşı eylemde bulunma şuur ve iradesinin bulunmadığı sonucuna varılmaktadır.
Uyuşmazlık konusu meselenin, yukarıda açıklanan esas ve kriterler dâhilinde incelenmesi sonucunda ise; suç tarihinde evli olan ve biri diğerinden kıdemli olan sanık albayların, resmi mesai ve askeri mahal dışında, askeri konumlarına bağlı olmaksızın, askeri hizmet ile hiçbir ilişkisi olmayan ve tümüyle evli olmalarının yarattığı statüden kaynaklanan sebeplerle birbirlerine karşı işledikleri iddia olunan eylemlerin, astlık-üstlük ilişkileri içinde değil 765 sayılı TCK'nın genel hükümleri çerçevesinde (5237 sayılı TCK'nın lehe olan düzenlemeleri de dikkate alınarak) değerlendirilmesi gerektiği sonucuna varılmaktadır. Aksi yönde bir değerlendirmenin, eşlerden birisine diğerinin zararına neden olacak şekilde ayrıcalıklı bir korunma ve ilişki üstünlüğü sağlayacağı, böyle bir durumun ise, eşler arasında eşitliği öngören Anayasa kuralına, Medeni Kanunun "aile" ile ilgili düzenlemelerine ve evrensel değerlere uygun düşmeyeceği açıktır.
(¤¤)
Full & Egal Universal Law Academy