(1632 S. K. m. 132)
Daire ile Başsavcılık arasında ortaya çıkan uyuşmazlık, sanığa isnat olunan suçun sübuta erip ermediğidir.
Daire; sanık ile mağdurun aynı mahalde çalışmış olmalarını, sanığın mağdurun odasına rahatlıkla girebilmesini, çalınma tarihi ile sanığın terhis tarihi arasında kısa bir süre bulunmasını, mağdurun telefonunun cinsine dair sanığın bilgi sahibi olmasını ve cep telefonunu satın alışına dair bir belge ibraz edemeyip, satıcının ismini bildirememesini dikkate alarak, sanığın müsnet suçu işlediği sonucuna ulaşmış iken; Başsavcılık; sanığın savunmalarının aksinin ispatlanamamış olması karşısında, oluşan şüpheden sanığın yararlandırılıp beraat hükmü kurulması gerektiği düşüncesindedir.
Bu çerçevede yapılan incelemede;
Gökçeada 5'inci Komd.A.KIığı emrinde askerlik hizmetini yapan sanığın, 22.2.2003 tarihinde terhis olup memleketi olan Pehlivanköy İlçesine döndüğü, sanığın görev yaptığı bölükte takım komutanı olarak çalışan P.Ütğm. S.Ş.'nin 12.8.2003 tarihinde Gökçeada Cumhuriyet Başsavcılığına dilekçe verip cep telefonunun çalındığını bildirdiği, cumhuriyet savcılığının mağdurun verdiği İMEI numarasını telefon şirketlerine gönderip son bir aylık görüşme kayıtlarım istediği, Türkcell'den gönderilen belgelerde M.A. S. adlı şahsın
14.7.2003-2.9.2003 tarihleri arasında çalıntı cep telefonu ile birçok kez görüşme yaptığının görülebildiği, Telsim'in cevabi yazısında ise, A.U.K. adlı kişinin 13.7.2003-24.9.2003 tarihleri arasında çalıntı cep telefonu ile görüşme yaptığına dair kayıtların bulunduğunun bildirildiği, her ikisi de Pehlivanköy'de ikamet eden bu kişilerin ifadelerine başvurulduğunda, söz konusu cep telefonunun sanık tarafından önce A.Ü.K.'ye, bu kişi tarafından da M.A. S.'ye satıldığının ve herhangi bir satış kaydının bulunmadığının belirlendiği ve sanığın savunmalarında, terhis olduktan sonra memleketine dönerken Çanakkale'de seyyar satıcıdan aldığı cep telefonunu daha sonra A.Ü.K.'ye sattığını ve mağdurun cep telefonunu çalmadığını beyan ettiği anlaşılmaktadır.
Bölük komutanının habercisi olarak görev yapmış olan sanığın, takım komutanının (mağdurun) odasına rahatlıkla girebilme imkânı bulunmasının, telefonun çalınma tarihi ile sanığın terhis tarihi arasında kısa bir süre olmasının, sanığın cep telefonunu satın aldığını belgeleyememesinin ve çalıntı telefonun sanığın memleketinde ele geçirilmesinin, sanığın isnat konusu suçu işlediği konusunda şüphe duyulmasını gerektirecek ciddi bulgu ve vakıalar oldukları aşikârdır. Ancak, delil değerlendirmesi yapılıp bir yargıya varılırken, Anayasamızın 138/1 ve 353 sayılı Kanunun 163'üncü maddeleri ile ceza hukukunun genel prensipleri göz ardı edilmemelidir.
Anayasamızın 138/1 maddesi Hakimler, görevlerinde bağımsızdırlar; Anayasaya, kanuni ve hukuka uygun olarak vicdani kanaatlerine göre hüküm verirler hükmünü içermektedir.
353 sayılı Kanunun 163'üncü maddesi Askeri mahkeme irat ve ikame olunan delilleri, duruşmada edineceği kanıya göre değerlendirir.biçimindedir.
Ceza yargılama hukukumuz "'vicdani delil sistemi" üzerine kurulmuştur. Vicdani kanaat, hâkimin duygu ve düşünceleri değil; somut, objektif, makul, mantıklı ve amaca elverişli gerçek deliller üzerine inşa edilebilir. Hukuki meselenin öncesinde halledilmesi gereken maddi sorunun çözümünde, akıl ve mantık kuralları ön plânda olduğundan, varsayımlara, genellemelere ve karinelere yer yoktur.
Sırf şüphelere dayanılarak ve somut deliller yeterince araştırılmaksızın veya maddi bulgular göz ardı edilerek hüküm kurulduğu takdirde, Anayasanın öngördüğü "vicdani kanaat" değil, hâkimin sübjektif yargısının ürünü olan "kişisel kanaat" ile sonuca varılmış olur. Bu yargı biçimi ise, ceza yargılama hukukunun genel prensiplerine ve Anayasaya aykırıdır.
Somut olayımızda; yukarıda değinilen bulgu ve vakıaların, mağdurun cep telefonunun sanık tarafından çalındığı şüphesini doğurduğu açık olmakla birlikte, bu "şüphenin" yenilmeden, yani, sanığın isnat olunan suçu işlediği konusunda "vicdani kanaat" oluşmadan mahkûmiyet hükmünün kurulması mümkün değildir.
İnceleme konusu dosyada, şüphenin ortadan kaldırılmasına yönelik olarak gerekli ve yeterli araştırmanın yapılmadığı ortadadır. Her ne kadar. Telsim şirketinin cevabi yazısındaki; "Sistemimizde cihaz seri numarasından araştırma yapılan gün sayısı, bugünden itibaren geriye doğru doksan gün olup, bu süre içindeki tüm kullanıcılara ait abonelik bilgileri tarafınıza iletilmektedir." ibaresi, doksan günden daha öncesine dair kayıt bildirilemeyeceği anlamı çıkarılmasına elverişli ise de; bu araştırmanın yapılmasının teknik olarak mümkün olup olmadığının tereddütsüz bir şekilde açıklığa kavuşturulmasında zorunluluk bulunmaktadır. Suç tarihine ilişkin kayıtların her iki şirketten de temininin imkan dahilinde olduğunun belirlenmesi hâlinde, çalınma tarihi olduğu iddia olunan 11.2.2003 gününden başlamak üzere, dava dosyasına önceden girmiş kayıtların, ilk tarihi olan 13.7.2003 tarihine kadar olan döneme ilişkin kayıtların getirtilmesi ve kayıtlarda geçen görüşmelerin hangi tarihlerde ve kimler arasında yapıldıklarının incelenmesi; ayrıca, sanığın ailesine ait sabit telefonların suç tarihi ve sonrasına ilişkin kayıtlarının da getirtilerek iddia konusu eylemi aydınlatmaya yönelik değerlendirme yapılması gerekmektedir.
Bu itibarla, gerekli araştırmalar yapılmadan mahkûmiyet karan verilmesi yasaya aykırılık olarak değerlendirilmiş, mahkûmiyet hükmünü onayan Daire kararı yerinde bulunmadığından, Başsavcılığın itirazına atfen, Daire kararının kaldırılıp mahkûmiyet hükmünün açıklanan noksan soruşturma nedeniyle bozulmasına karar vermek gerekmiştir.
(¤¤)
Full & Egal Universal Law Academy