(1632 S. K. m. 66)
Daire de askeri mahkeme arasında onaya çıkan uyuşmazlığın konusu, sanığın 18.8.2003-3.9.2003 tarihleri arasındaki eyleminin ASCK'nın 66/2-a maddesinde düzenlenen askeri nakil vasıtasıyla firar etmek suçunu mu yoksa 477 sayılı DMK'nın 50/A maddesinde yer alan (5 ayrı) kısa süreli kaçma suçunu mu oluşturduğu noktasındadır.
Daire; görevinin sona erdiği 18.8.2003 tarihinde birliğine katılmayan ve 22, 24, 25 ve 29 Ağustos 2003 tarihlerinde sürücüsü bulunduğu araca benzin almak için kısa süreli olarak birliğine dönen sanığın, bu hareketlerinin dehalet kastı içerisinde değerlendirilemeyeceği sonucuna vararak, 5 ayrı kısa süreli kaçma suçundan dolayı tesis edilen görevsizlik kararlarının bozulmasına karar vermiş,
Askeri mahkeme, firar eyleminin devam ettiği süre içerisinde kısa süreli de olsa birkaç kez birliğine gelen sanığın, bu dönüşlerinin dehalet olarak kaimi edilmesi gerektiğini ileri sürmüş ve eski hükümde direnmek suretiyle sanık hakkında (5 ayrı kısa süreli kaçmak suçundan dolayı) görevsizlik kararı vermiştir.
Kurulumuzca, uyuşmazlık konusunun incelenmesine geçilmeden önce, sanık aleyhine sonuç doğurabilecek nitelikte görüş içeren Başsavcılık tebliğnamesinin sanığa tebliğinin gerekip gerekmediği tartışılmıştır.
Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinin, adil yargılanma hakkının temel ilkelerini belirleyen 6'ncı maddesinin 1 'inci fıkrasının ilk cümlesi, "Herkes, gerek medeni hak ve yükümlülükleriyle ilgili nizalar, gerek cezai alanda kendisine yöneltilen suçlamalar konusunda karar verecek olan, yasayla kurulmuş bağımsız ve tarafsız bir mahkeme tarafından davasının makul bir süre içinde hakkaniyete uygun ve açık olarak görülmesini istemek hakkına sahiptir." hükmünü içermekle olup, aynı maddenin 3'üncü fıkrasının (a) bendi: "Şahsına yöneltilen isnadın mahiyet ve sebebinden en kısa bir zamanda, anladığı bir dille ve etraflı surette haberdar edilmek....haklarına sahiptir." biçimindedir.
17.10.2001 tarih ve 24556 sayılı Resmi Gazetede yayımlanarak yürürlüğe giren 4709 sayılı Kanunun 14'üncü maddesiyle Anayasamızın 36'ncı maddesinin 1 'inci fıkrasına "adil yargılanma" ibaresi eklenmiş ve Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinin ilgili hükümleri iç hukukun bir parçası hâline getirilmiştir. Çok geniş bir kavram olan "adil yargılanma hakkının" neleri kapsadığı ve mer'i mevzuatta nasıl bir uygulama alanı bulacağı hususları doktrinde tartışılmakta ve uygulamacılar tarafından yorumlanmaya çalışılmaktadır. Ancak, adil yargılanma hakkının en önemli ve vazgeçilmez unsurunun "savunma hakkı" olduğu açıktır. Savunma hakkının sınırlarını çizmek veya belirli usul yasası maddelerini uygulamak suretiyle bu hakkın tam anlamıyla tanındığını söylemek mümkün değildir, Usul yasaları, sanığın kutsal sayılan bu hakkının zedelenmemesi için uygulanması gereken asgari usul düzenlemelerini yapmakla yetinmekte, ancak uygulamada, yargılamanın özelliğine göre, bu hakkın gerektiği gibi sanığa tanınıp tanınmadığını bizzat yargılama makamı kontrol ve takdir etmektedir. Dolayısıyla, usul yasalarının savunma hakkıyla ilgili olarak öngördüğü düzenlemeler olabildiğince geniş yorumlanmalı ve bu düzenlemelerin sınırlandırıcı olmayıp, uyulması gereken en az şartları öngördükleri kabul edilmelidir.
Bu noktadan hareket edildiğinde; her ne kadar 353 sayılı ASMKYUK'da Askeri Yargıtay Başsavcılığınca düzenlenen tebliğnamelerin sanığa tebliğine ilişkin bir düzenleme bulunmamakta İn de, adil yargılanma hakkının gereklerinin temini bakanından, aleyhine sonuç doğurabilecek nitelikte görüş içeren tebliğnamelerin sanıklara tebliğinin hakkaniyete uygun olacağı sonucuna ulaşılmıştır.
Nitekim, Askeri Yargıtay Daireler Kurulunun İnceleme konusu uyuşmazlıkla benzer nitelik gösteren incelemeler sonunda verdiği 22.1.2004 gün ve 2004/5 Esas-2004/1 Ara Karar; 12.2.2004 gün ve 2004/1 Esas-2004/3 Ara Karar; 22.4.2004 gün ve 2004/11 Esas-2004/2 Ara Karar; 4.3.2004 gün ve 2004/36 Esas-2004/5 Ara Karar sayılı kararlan da bu doğrultudadır.
Bu itibarla;
Askeri Yargıtay Başsavcılığının, sanık aleyhine görüş içeren 18.2.2004 - 2004/976 sayılı ilk tebliğnamesinin sanığa tebliğ edilmiş olmasının ve direnme kararının verilmesinin ardından düzenlenen 5.4.2005 gün ve 2005/1453 (Direnme) sayılı ikinci tebliğnamede de ilk tebliğnamede belirtilen görüşten farklı bil görüş ve değerlendirmeye yer verilmemesinin, aleyhe görüş içeren tebliğnamenin sanığa tebliğ edilmesi gerekliği şeklindeki yerleşik uygulamaya herhangi bir istisna oluşturamayacağı sonucuna varılmış ve sanık aleyhine görüş içeren 5.4.2005 gün ve 2005/1453 (Direnme: 17) sayılı Başsavcılık tebliğnamesinin sanığa bildirilebilmesinin temini için dava dosyasının ara kararı ile Askeri Yargıtay Başsavcılığına iadesine karar verilmiştir.
(¤¤)
Full & Egal Universal Law Academy